Genç işsizliği ürpertiyor (Al-Monitor, December 27, 2018)

Yılın üçüncü çeyreğinde resesyona giren Türkiye ekonomisinin dördüncü çeyrekle beraber bir krize, depresyona yöneldiği, gelen öncü göstergelerden izlenebiliyor. Aralık ayının ortalarında yayımlanan sanayi üretim endeksi yüzde 6 dolayında gerileme gösterirken perakende satış hacminde yaşanan yüzde 7 küçülme, bir depresyona girildiğinin önemli işaretleri.

Resesyon çeyreğinin tamamlayıcı bir göstergesi ise işsizlik verileri oldu. Eylül ayı işsizlik oranı yüzde 11,4’e çıktı. 2017’nin eylül ayında bu oran yüzde 10,6 idi. Aradan geçen bir yılda işsizler ordusuna 330 bin kişinin eklenerek sayının 3,8 milyona yaklaştığı anlaşılıyor.

Genel işsizliğin yanında genç işsizliğindeki artış da dikkat çekiyor. 2017 eylül ayında yüzde 20 olarak ölçülen genç işsizliği, 2018 eylül ayında yüzde 21.6’ya, genç işsiz sayısı da 1 milyon 167 bine çıktı. Bu, her 100 işsizden neredeyse üçte birinin gençlerden oluşması demek. Kriz şartlarında genelde işsizliğin yüzde 14-15’e kadar çıkabileceği, genç işsizliğinin de yüzde 23-25’leri bulabileceği, tahminler arasında.

Ürpertici olan bu fotoğrafta gerçek genç işsizliğini ayrıca sorgulamak gerekiyor. Çünkü kavramları ve yöntemleri sorgulayınca karşılaşılacak gerçeğin ürpertisinin, bu sayıların ifade ettiğinden daha büyük olduğu görülüyor.

Öncelikle “genç” hangi yaş grubu diye sormalı. Sosyal bilimlerde yapılan analizlerde genç nüfus tabanı 15 yaş olarak alınıyor ama tavan 29 yaşa kadar çıkarılabiliyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ise 15-24 yaş aralığında bir ortak tanımdan data üretiyor.

15-24 yaş grubundaki nüfus 2018 eylül verilerine göre Türkiye’de 11,7 milyon ve 15 yaş üstü, nüfusun beşte birine yaklaşıyor. Kendi başına ülke için önemli bir potansiyel, varlık olan bu imkânın ne kadar iyi değerlendirildiği, geleceğin sorumluluğunu almaya aday gençlerin ne kadar iyi, doğru hazırlandığı ana tartışma konusu.

15-24 yaş grubu için en ideal olanı, bu yaşlarda eğitimde, okulda olmalarıdır. Ancak eğitime gerekli önemi pek vermeyen, kaynakları sınırlı tutan ülkelerde genç nüfustan eğitimde olanlar, toplam genç nüfusun üçte birinin biraz üstünde olabiliyor, geri kalanlar iş bulabilirse çalışıyorlar, iş arayıp bulamayan ya da hiç iş aramayanlar ise atıl duruyorlar. Bu son kategoriye sosyal politikada “ne eğitimde ne işteki genç nüfus” (NEET) deniyor.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) eylül ayında 15-24 yaş grubunda genç işsizlik oranının bir yıl önceye göre yüzde 20’den yüzde 21.6’ya çıktığını bildirdi. Bu geneldeki yüzde 11.4’lük işsizlik oranının neredeyse bir katı. Genç işsizlik kadınlarda daha yüksek: Yüzde 27.2. Tarım dışı kadın işsizliği ise yüzde 33.6.

TÜİK 2018 eylülde “ne eğitimde ne işte” olanların, 15 yaş üstü Türkiye nüfusunun beşte birini oluşturan 12 milyona yakın genç nüfusa oranının yüzde 26’dan yüzde 27,4’e çıktığına dikkat çekti. Gerçek genç işsizliğini ne eğitimde ne işteki nüfus veriyor.

TÜİK’e göre dar anlamda “genç işsiz,” 15-24 yaş grubundaki nüfustan iş gücü piyasasına çıkıp son dört hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanarak iş arayıp da bulamayanlar. Burada işin peşine düşmek önemli bir kriter. Dolayısıyla iş arama kanallarına başvurmayanlar işsiz sayılmıyor. Bu tanıma göre iş gücü piyasasına çıkan 5,4 milyon gençten 4,2 milyonu istihdam edilirken, iş bulamayan sayısı 1 milyon 161 bin. Yani piyasaya çıkmış genç iş gücünün yüzde 21.6’sı. Ama bunlar “dar anlamda genç işsizler,” yani işin peşine düşüp iş bulamayanlar. Oysa bir de eğitimde olmadığı halde işin peşine düşmeyen atıl, evde, kahvede zaman öldüren 2 milyon dolayında işsiz kadın-erkek genç nüfus var. Bunlarla birlikte geniş anlamda işsizlerin sayısı 3,2 milyona çıkıyor ve bunlar, toplam 12 milyona yaklaşan genç nüfusun yüzde 27,4’üne çıkmış durumda.

Eğer iş aramadığı için iş gücüne dahil olmayan, dolayısıyla “formel anlamda” işsizler içinde görünmeyen 2 milyon işsiz genç de iş aramaya çıksaydı, iş gücüne dahil olsaydı, iş bulamadığı için formel genç işsizler içinde yer alacak, genç işsizlik oranı da yüzde 21,6 değil, yüzde 43,2 olarak görünecekti! Böylece gerçek genç işsizlik sorununu şöyle ifade edebiliriz: Yaklaşık 12 milyonu bulan genç nüfusun yüzde 27,4’ü, gerçek genç iş gücünün ise yüzde 43’ünü bulan bir genç işsizliği…

Gerçek anlamda genç işsizliği, yani “ne eğitimde ne işteki genç nüfus” (NEET), diğer ülkelerde de büyük sorun elbette. Türkiye benzeri “yükselen” ülkelerde de genç işsizliği yüksek. Uluslararası Çalışma Örgütü verilerine göre, Türkiye’de yüzde 27’yi aşan NEET, Brezilya, Arjantin, Endonezya, Meksika, Hindistan gibi yükselen ülkelerde de yüzde 25 ile yüzde 30 arasında değişiyor. Bu gruba İtalya’yı da eklemek gerekiyor.

Bu sorunun en az hissedildiği ülkeler ise eğitime büyük önem veren, gençleri okul yaşlarında daha çok eğitimde tutan gelişmiş ülkeler. Japonya, Norveç, Hollanda, İsveç ve Almanya gibi ülkelerde NEET yüzde 3-6 dolayında. İngiltere, ABD, Fransa ve Kanada’da ise bu oran yüzde 10-14 arasında.

Özellikle kriz konjonktürleri genç nüfus açısından daha yıpratıcı. Kriz konjonktürlerinde işten çıkarmalara daha çok gençlerden başlanıyor. İş bekleyen gençler, umutlarını kriz ertesine ertelemek zorunda kalabiliyor.

Eğitim görmüş gençlerin işe erişimleri ayrı bir sorun. AB ülkelerinde gençlerin eğitimi arttıkça işsizlik oranlarının düşmesine rağmen, bu ilişki Türkiye’de tersine işliyor. Türkiye’de örgün eğitim sisteminde edinilen nitelikler, iş gücü piyasasının ihtiyaçlarıyla tam uyuşmuyor. Eğitimden istihdama geçişi kolaylaştıracak rehberlik, iş bulma ve eşleştirme kurumları ve politikaları da yetersiz.

Prof. Nurhan Yentürk’ün gençlerle ilgili çalışmalarında vurguladığı gibi gerçekte gençliğin eğitimsizlik, yoksulluk, sosyal dışlanma sorunları, kişisel donanım ve motivasyon eksikliği ile açıklanamayacak kadar ileri boyutlarda. Bunlar tek başına işsizlik azaltılarak aşılacak gibi de değil. İş bulabilse bile düşük ücretler, kayıt dışı çalışma, ağır iş koşulları, istihdamın tek başına çözmekte yeterli olamayacağını gösterecek kadar önemli ve yaygın sorunlar.

Sosyal devlet desteği, geleceğin mirasçısı gençler için daha çok kaçınılmaz hale geliyor. Bütçeden gençlere ayrılan kaynaklar mutlaka artırılmalı. Şimdilerde, kurallara çok aldırmadan kamu bankaları için kullanılan İşsizlik Sigortası Fonu’nun birikmiş varlıkları, genç işsizliği ile mücadelede başvurulacak bir kaynak olarak kullanılmalı. Diğer yandan genç istihdamından alınan vergiler düşürülerek, belirli süreler için gençlere istihdam vergisi muafiyetleri sağlanarak da krizde gençlerin daha az hasar görmeleri belli ölçülerde önlenebilir.

 

Makale kategorisine gönderildi | Genç işsizliği ürpertiyor (Al-Monitor, December 27, 2018) için yorumlar kapalı

Turkey’s youth unemployment reaches frightening level (Al-Monitor, December 27,2018)

ARTICLE SUMMARY
Youth unemployment in Turkey has hit 21.6%, according to official figures, but beyond the formal definitions and methodologies, the actual situation on the ground is even more alarming.

Having entered a recession in the third quarter of the year, the Turkish economy has been heading for a crisis in the fourth quarter, available indicators show. A 6% drop in the industrial production index, released in mid-December, and a 7% shrinkage in the retail sales volume are both important omens of a depression.

The September unemployment data, released Dec. 17, were supplementary indicators of the recession quarter. The jobless rate hit 11.4% in September, up from 10.6% in September 2017. The army of jobless grew by 330,000 people over a year, reaching nearly 3.8 million.

Apart from the rising overall unemployment rate, the increase in youth unemployment has also drawn attention. According to the data, youth unemployment reached 21.6% in September, up from 20% in the same period last year. The jobless youths numbered some 1.16 million, or nearly a third of the country’s unemployed. Pundits estimate that overall unemployment might reach 14-15%, and youth unemployment might hit 23-25% amid the crisis.

In this scary outlook, youth unemployment is worth a separate discussion. A closer look into definitions and measurement methods reveals a reality much scarier than what the official data reflect.

First, one needs to ask which age group is considered “the youth”? In social sciences, the floor age for the youth is 15, but the ceiling could vary to up to 29. The International Labor Organization (ILO) produces data on the basis of a definition that considers individuals aged 15 to 24 as the youth.

Turkey’s 15-24 age group numbers 11.7 million and makes nearly a fifth of the country’s population aged above 15, according to the September data. Since the youths represent important potentials and assets for their countries, how they are being raised and prepared for the future is a key question.

Ideally, those in the 15-24 age group should be enrolled in some type of educational institution. Yet, in countries that do not appreciate the importance of education and allocate limited resources to this field, young people engaged in some form of education barely exceed a third of the overall youth, while the rest are working or remain idle, unable to find or not looking for jobs. In social policy, the latter category is called NEET, or “youth not in employment, education or training.”

According to the Turkish Statistical Institute (TUIK), the unemployment rate in the 15-24 age group rose to 21.6% in September from 20% a year ago. This is almost the double of the overall unemployment rate of 11.4%. Among women, youth unemployment is worse — 27.2% — and even higher – 33.6% — in terms of nonagricultural unemployment.

The TUIK indicated that in September the NEET rate increased from 26% to 27.4% of the country’s youth, meaning nearly 2 million youths out of 12 million youths, which accounts for a fifth of Turkey’s population aged over 15. The real youth unemployment is reflected in the NEET rate.

According to the TUIK, an unemployed young person, in the narrow sense of the term, is someone between the ages of 15 and 24 who has entered the labor market in the past four weeks, looked for a job through at least one job-seeking channel and failed to find one. Chasing a job is an important criterion here. Hence, those who have not resorted to any job-seeking channels are not counted among the unemployed. According to this definition, out of 5.4 million young people who have entered the labor market, 4.2 million are employed, while some 1.16 million, or 21.6%, have failed to find jobs. Those, however, are the jobless in the narrow sense, i.e., those who have tried to find jobs but have failed to do so. There are also about 2 million others who are enrolled in an educational institution but have not looked for jobs and are basically idle. When this group is included, the number of unemployed youths in the broader sense reaches some 3.2 million, or 27.4% of the country’s young population of nearly 12 million.

Those 2 million jobless youths are not considered part of the labor force because they have not looked for jobs and therefore do not figure formally among the unemployed. Had they looked for jobs and thus become part of the labor force, they would have figured formally among the unemployed for having failed to find jobs, and the youth unemployment rate would have stood at 43.2% rather than 21.6%.

In sum, Turkey’s real youth unemployment problem could be put like this: The jobless rate is 27.4% among the country’s young population of nearly 12 million and some 43% among the actual youth labor force.

The NEET problem, which reflects the real youth unemployment, is a major problem in other countries as well, including Turkey’s emerging-economy peers. According to ILO figures, the NEET rate ranges similarly between 25% and 30% in Argentina, Brazil, India, Indonesia and Mexico. Italy also belongs to this group.

The problem is felt the least in developed countries that place high importance on education and keep their youths enrolled in educational institutions longer. In countries such as Germany, Japan, the Netherlands, Norway and Sweden, the NEET rate ranges between 3% and 6%. In Britain, Canada and France, it is higher, ranging between 10% and 14%.

Times of crisis are especially hard for the youth. Young people are often the first to lose their jobs in crisis-induced layoffs. Those waiting for jobs are forced to postpone their hopes to post-crisis times.

Access to work is another problem, especially for educated youths. In the EU, youth unemployment rates decrease as education levels increase, while in Turkey, things work the other way around. The qualifications Turkey’s education system provides fail to fully meet the needs of the labor market. When it comes to guidance to facilitate a transition from education to work, job placement and matching, institutions and policies are also not adequate.

As prominent Turkish economist Nurhan Yenturk points out in her work, problems such as inadequate education, poverty and social exclusion plaguing Turkey’s youth are so complex that they cannot be explained away with the lack of individual qualifications and motivation. Such problems cannot be overcome merely by reducing unemployment, she said. Problems such as low wages, unregistered employment and harsh working conditions are so rampant in Turkey’s labor market that this in itself shows that employment alone is not the solution.

In such an environment, social state support for the young becomes all the more crucial. Budget allocations for youths must be increased. Assets accumulated at the Unemployment Insurance Fund, which is nowadays used to prop up public banks by overlooking the rules, should be utilized to tackle youth unemployment. The government should consider also tax cuts for youth employment and temporary exemptions from the payroll tax for the young to help them weather the crisis.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s youth unemployment reaches frightening level (Al-Monitor, December 27,2018) için yorumlar kapalı

‘Resmen’ resesyon (Al-Monitor, Aralık 15, 2018)

Türkiye ekonomisinin yılın ikinci yarısında hızla bir türbülansa girdiği, sert bir biçimde yükselen döviz fiyatlarının ve onun da etkisiyle artan enflasyonun ekonomiyi dibe çektiği biliniyordu. Her ne kadar Cumhurbaşkanı “kriz mriz yok” dese de Türkiye ekonomisinin hızla inişe geçtiği, tek tek gelen göstergelerden izlenebiliyordu. Kuşkusuz olan bitenin toplu ifadesi “büyüme” isimli makro verinin ne gösterdiğinde saklıydı ve o da 10 Aralık’ta Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklandı.

TÜİK’e göre temmuz-eylül dönemini içeren üçüncü çeyrekte Türkiye ekonomisi ancak yüzde 1,6 büyüdü. İlk çeyrekteki büyümenin yüzde 7,2, ikinci çeyrektekinin yüzde 5,3 olduğu anımsandığında, yüzde 1,6’lık üçüncü çeyrek verisi hızlı bir iniş olduğunu ortaya koyuyor ve alışılmış büyüme temposunun çok altına düşen bu hal “resesyon” tanımına uyuyor. Türkiye ekonomisi için “normal” büyüme yüzde 5-6 sayılıyor. Üçüncü çeyreğin yüzde 1,6’lık performansı resesyona girildiğinin “resmen” ifadesi artık.

Resesyon ya da “durgunluk” hali sektörel olarak analiz edildiğinde ve bu fotoğraf eylül sonrası, yani dördüncü çeyrek ile ilgili göstergelerle yan yana getirildiğinde bunun, sadece resesyon değil bir küçülmeye gidiş, “depresyon”a geçiş olduğunu da söylememiz gerekli. Hatta yüksek seyreden enflasyon ile birlikte buna “slumpflasyon” da deniyor ve bu baş edilmesi zor bir kriz.

Resesyonun sektörel analizi ilerisi için neden pek iyimser olunamadığını da ortaya koyuyor. Üretici sektörlerden tarımda, sadece yüzde 1 büyüme gözlenirken sanayideki büyümenin yüzde 0,3’te kaldığı, son 15 yılın yıldızı inşaatın ise yüzde 5,3’lük küçülme ile en erken krize giren sektör olduğu görülüyor.

Üçüncü çeyrek büyüme verilerine “harcamalar” kalemi üstünden bakıldığında, döviz kurundaki artışın ihracatı biraz kıpırdatması ve devlet harcamalarının zorlanarak artırılmasına rağmen büyümenin yüzde 1,6’da kaldığı gözleniyor. Özel tüketim üçüncü çeyrekte sadece yüzde 1 büyüdü. Özellikle dayanıklı mallar tüketimindeki yüzde 24’lük sert küçülme ürkütücü. Özel tüketim yerinde sayarken, kamu harcamaları yüzde 7,5 büyüyerek temposunu korudu. Ancak kamu harcamalarının bu temposunu gelecekte sürdürme şansı yok. Bütçe disiplini iddiası, buna pek izin vermeyecek. İhracat büyümeye biraz katkı vermiş ama kurlardaki yüksek artışa karşın yetersiz.

Harcamalar optiğinden bakıldığında yatırımlarda artış değil, yüzde 3,6 gerileme var. Dolayısıyla yatırımların bıçak gibi kesilmesi önümüzdeki çeyrekte depresyona geçildiğinin bir başka habercisi.

Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’ya (GSYİH) ABD doları bazında bakıldığında, yıllık gelir 48.8 milyar dolar azalarak yaklaşık 833 milyar dolara gerilemiş görünüyor. Bunun devamı olarak, üçüncü çeyrek itibarıyla kişi başına yıllık GSYİH da geçen yıla göre 284 dolar azaldı ve 10 bin 272 dolar düzeyine indi. Ancak Türkiye nüfusuna, sayıları 4 milyonu aşan Suriye ağırlıklı göçmenleri de katarsak, kişi başına gelirin 9 bin 700 dolar dolayına indiğini belirtmek gerekiyor.

Üçüncü çeyrek büyümesine “gelire göre” bakıldığında ise düşük de olsa büyüme, iş gücünün aleyhine seyretmiş görünüyor. Üretilen gelirden iş gücünün aldığı pay yüzde 31 dolayında. Oysa iş gücünün payı yılın ilk çeyreğinde yüzde 38 dolayındaydı.

Ekonominin resesyona girdiği, resmi GSYİH verileri ile ortaya konulurken tamamlamak üzere olduğumuz yılın son çeyreğinin nasıl bir performans ortaya koyduğu ise sır değil. Türkiye ekim-aralık döneminde yüzde 20’lerde seyreden yüksek enflasyonun eşliğinde küçülme süreci yaşıyor.

Kasım ayında tamamen vergi indirimleri tedbirinin sonucu olarak gerçekleşen yüzde 1,4’lük enflasyon düşüşüne rağmen yıllık tüketici enflasyonu yüzde 21,5 ve yılı yüzde 22 ile tamamlaması yüksek bir ihtimal. Bu yüksek enflasyonun yükselen ülkeler arasında tek benzeri, krizde olan ve IMF ile stand-by anlaşması imzalayan Arjantin –yıllık yüzde 45.

Bu yapışkan enflasyonla beraber ithalatın hızla gerilediği, bunun da ekonominin ithalat talebinin, daha doğrusu sanayinin ithal ham madde ve makine talebinin düşüşünden kaynaklandığı gözleniyor. İthalattaki hızlı azalma, büyümenin durduğuna ve hatta küçülmeye geçtiğine dair en önemli işaret. Bunun sonucu olarak da 2018’de ilk çeyrekte 16 milyar dolar, ikinci çeyrekte 15 milyar dolar açık veren ödemeler dengesi, üçüncü çeyrekte açık bir yana, 1,4 milyar dolara yakın fazlaya geçti. Bu, kuşkusuz resesyona giriş sonucu ithalatın hızla azalması ile oldu.

Resesyonu yaratan ise ortalığı donduran sert sermaye çıkışı ve döviz fiyatlarının hızla yükselişi oldu. Merkez Bankası verilerine göre resesyona girilen temmuz-eylül döneminde Türkiye’den 18,5 milyar dolar sermaye çıkışı oldu. Oysa yüksek büyüme yaşanan ilk yarıda toplamda 13,5 milyar dolar yabancı sermaye girişi olmuştu.

Şemsiyenin birden ters dönmesine yol açan yaz fırtınasında ABD ile yaşanan gerilimin de önemli bir etkisi oldu. Hızlı sermaye çıkışının yaşandığı üçüncü çeyrekte döviz pahalılaşınca ithalat neredeyse durdu ve cari denge 1,4 milyar dolar fazlaya dönüştü. Kaçan sermayeyi dengelemek için rezervlerden 9 milyar dolar, kaynağı belirsiz hesaplardan (net hata-noksan) ise 8 milyar dolar kullanılmış görünüyor.

Veriler yabancı sermayenin artık Türkiye’ye giriş yapmadığını, paranın dışarıda pahalandığını da söylüyor. Nitekim son çeyreğe ait ekim ayı döviz hareketleri, resesyondan depresyona girişin bir başka işaretini verdi. Ekimde sermaye çıkışı sürüyor ve tek bir ayda 1,5 milyar doları bulmuş görünüyor. Şemsiyenin ters döndüğü temmuz-ekim birlikte alındığında çıkış 20 milyar dolar. Bu, yabancı para girmedikçe büyümeyen Türkiye ekonomisinin, yabancı güveni sağlanıncaya kadar dibe doğru gideceğini ifade ediyor.

Son çeyreğe ilişkin resmi büyüme verisi 11 Mart 2019’da açıklanacak. Şimdiden yapılan tahminler en az yüzde 3 küçülme yaşandığı üstüne odaklanıyor. Bu da 2018 yıllık büyümesinin yüzde 2,5’i bile bulamaması demek. Uluslararası derecelendirme kuruluşlarından Moody’s daha kötümser: 2018 için yüzde 1,5 büyüme, 2019 için ise yüzde 2 küçülme öngörüyor.

Yeniden büyüme anlamlı yabancı sermaye girişine bağlı. Yabancıların yeniden giriş yapması ise içerideki göstergelerin, başta da enflasyonun iyileşmesine ve risk üreten Türkiye’nin risk priminin 400’lerden en az 200’lere kadar gerilemesine bağlı. Bu ise daha çok zaman alacağa benzer.

Makale kategorisine gönderildi | ‘Resmen’ resesyon (Al-Monitor, Aralık 15, 2018) için yorumlar kapalı

Turkey’s recession becomes official (Al-Monitor, December 15, 2018)

The Turkish economy entered turbulence in the second half of the year amid a sharp increase in foreign exchange prices, which, in turn, fueled inflation. Though the president maintained there was no crisis, successive indicators spoke of a rapid downturn. Finally, the growth data for the third quarter — released Dec. 10 by the Turkish Statistical Institute (TUIK) — offered a telling picture of what is going on.

According to TUIK, Turkey’s gross domestic product (GDP) grew only 1.6% in the third quarter, down from 5.3% in the second quarter and 7.2% in the first one — a sharp decline that matches the definition of recession. For Turkey’s economy, a growth rate of 5% to 6% is considered “the normal.” Thus, the 1.6% rate in the third quarter indicates that the economy is now “officially” in recession.

A sectoral analysis of this state of recession, combined with available indicators for the fourth quarter, show that the turmoil is devolving into a contraction and depression. Given the high inflation marking the turmoil, one could speak even of slumpflation,which is a very difficult type of a crisis.

The sectoral analysis offers little optimism for the coming period. The agricultural and industrial sectors grew only 1% and 0.3%, respectively, in the third quarter, while the construction sector — the star of the economy in the past 15 years — shrank 5.3%, becoming the first to plunge into crisis.

Looking at the spending rubric, one could also observe that the growth rate fell to 1.6% despite some improvement in exports due to the depreciation of the Turkish lira and an increase in government spending. Final consumption expenditure of resident housholds grew only 1% , while durable goods consumption shrank by a frightening 24%. While public spending grew 7.5%, this rate is hardly sustainable, given also the government’s stated commitment to budget discipline. The increase in exports did contribute to growth, but remained modest despite the big slump of the lira.

Investments, meanwhile, did not grow at all, but rather declined 3.6%, which is another indication of depression in the next quarter.

In terms of dollars, the year-on-year GDP decreased by $48.8 billion to about $833 billion. Accordingly, GDP per capita in the third quarter decreased by $284 from last year, falling to $10,272. The figure falls further to some $9,700 if more than 4 million immigrants, most of them Syrians, are added to the country’s population.

The labor force, meanwhile, has seen its share from the GDP decline. Payments to labor stood at about 31%, down from about 38% in the first quarter.

The outlook of the third quarter makes the fourth one rather obvious. With inflation running at more than 20%, the Turkish economy is contracting.

Despite a 1.4% drop in inflation in November — a direct result of Ankara’s tax reductions to rejuvenate the market — year-on-year consumer inflation stands at 21.5% and is likely to hit 22% by the end of the year. Among emerging economies, the only inflation comparable to that of Turkey’s is seen in crisis-hit Argentina, running at about 45%.

Along with this sticky inflation, a rapid decline is observed in imports, which reflects the industry’s shrinking demand for imported raw materials and machinery. This constitutes the most important sign that the economy has stopped growing and even began to contract. As a result, Turkey posted a current account surplus of $1.4 billion in the third quarter, in the wake of deficits of $16 billion and $15 billion in the first and second quarters, respectively.

The key factors that drove the recession are the drastic flight of foreign investors and the sharp increase in foreign exchange prices. According to Central Bank data, $18.5 billion in foreign capital moved out of Turkey in the July-September period, when the recession began. This was in stark contrast to the first half of the year, when Turkey attracted an inflow of $13.5 billion in foreign funds.

The abrupt reversal in the summer was marked by severe political tensions between Ankara and Washington, which bore heavily on investor sentiment. As foreign exchange prices shot up amid the foreign exodus in the third quarter, imports almost ground to a halt and the current account deficit turned to a surplus. To compensate for the fleeing funds, Turkey appears to have used $9 billion from its reserves, while another $8 billion came from unknown sources that appear in the “net error and deficit” section of the country’s balance of payments.

In sum, the figures show that foreign funds are no longer coming to Turkey and that money has become more expensive abroad. Indeed, the foreign exchange movements in October offer another sign of Turkey’s transition from recession to depression. The flight of foreign money continued in October, reaching $1.5 billion in that month alone and $20 billion since July. This means that the Turkish economy, which is unable to grow without foreign funds, will continue to ail until the confidence of foreign investors is restored.

The official growth rate in the fourth quarter will be released in March, but pundits are already forecasting a contraction of at least 3%, which would put the overall growth rate for the year at less than 2.5%. The international credit rating agency Moody’s is even more pessimistic, predicting a 1.5% growth for 2018 and a 2% contraction in 2019.

To start growing again, the Turkish economy needs a meaningful inflow of foreign capital. And the return of foreign investors depends on the improvement of domestic indicators, primarily inflation, and a significant easing in Turkey’s risk factors, meaning that the country’s risk premium should decrease at least by half to some 200 basis points. This, however, is not likely to happen soon.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s recession becomes official (Al-Monitor, December 15, 2018) için yorumlar kapalı

Sıra geldi banka kurtarmaya (Al-Monitor, Aralık 5, 2018)

Şimdilik düşük tempolu gibi görünse de varlığı resmi mercilerce de yavaş yavaş kabul edilen ekonomik krizi yönetme çabası ön planda. ABD ile yaşanan politik gerilimin dolar fiyatını bir anda 7 TL dolayına çıkarması ile fazlasıyla alevlenen ekonomik konjonktür, gerilimin düşmesinin de etkisiyle görece soğudu, döviz fiyatları aşağı indi, örneğin doların fiyatı 5.20 TL dolaylarına kadar geriledi. Bu gerilemede, ekonomideki küçülme ve buna bağlı olarak ithalatın dört ay öncesine göre 5 milyar dolar azalarak ekim ayında 16 milyar dolara inmesi de etkili oldu. Ekonomi küçüldükçe döviz talebi de azalıyor. Bu gevşemede, TL’den kaçarak dövize yönelenlerin dövizlerini satmaları ve görece yüksek faiz getirisi sağlamaya başlayan TL’ye dönmeleri de bir etken.

Döviz fiyatı artışının görece gerilemesi krizin atlatıldığı anlamına gelmiyor. Nitekim 4 Aralık’ta döviz fiyatı yeniden tırmanışa geçti. Bunun yanı sıra TL faizleri yükselmiş durumda, enflasyon yapışkan ve yıllık yüzde 20’lerde seyrediyor, işsizlik yüzde 11’i aştı ve yükselme eğiliminde. Sanayi üretimi geriliyor, özellikle inşaat göstergeleri büyümeye öncülük eden bu sektörde önemli bir düşüş olduğunu ortaya koyuyor.

AKP rejimi en çok da 31 Mart 2019’da yapılacak yerel seçimlerde seçmenin öfkesi ile çarpılmamak için krizi yumuşatacak önlemlere her gün bir yenisini ekliyor. Bunlar enflasyonu kontrol altına almak hedefiyle çelişecek özellikler gösterebiliyor. Örneğin sıkı para politikasının yanında sıkı maliye politikası izlemek bir hedef olarak belirlenmişken vergi indirimleri, istisnalar, aflar, bazı kalemlerde harcama artışları ile maliye politikasını sulandıracak adımlardan geri durulmuyor. Önümüzdeki haftalarda asgari ücret ve maaşlar konusunda nasıl bir tutum alınacağı merak edilirken kriz iklimine ayak uydurmakta sorun yaşayan firmaların ve rejimin telkini ile onlara kredi musluklarını açan bankaların sıkışıklığı için de bazı önlemler geliştiriliyor. Bu konuda, kural dışı işlemlerden de kaçınılmadığına, örneğin İşsizlik Sigortası Fonu’nun amaç dışında kullanıldığına da tanık olunuyor.

Kriz sarsıntısından en çok etkilenen kesimlerden birisi bankalar. Bu kriz daha çok reel sektör firmalarının aldıkları dış borçları çevirememeleri ile oluşmuş “ev yapımı” bir kriz. Ne var ki reel sektörün bu krizi onları finanse eden bankacılık kesimini de anında etkiliyor. Uluslararası derecelendirme kuruluşları tarafından 2018’de birkaç kez kredi notları düşürülen bankaların birçoğu yeniden yapılandırılma ihtiyacı içinde.

Özellikle kamu bankalarının Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Saray buyruklarına uyma sonucu önemli bilanço dengesizlikleri yaşadığı biliniyor. Tarımı finanse etmek üzere kurulan Ziraat Bankası, küçük üreticiye destek olması için kurulan Halkbank gibi kamu bankaları üçüncü havalimanının finansörü yapıldılar. En büyük medya el değiştirmesi olan Doğan Medya Grubu’nun Demirören Grubu’na satılması işleminde bile Saray’ın telkini ile Ziraat Bankası’nın el değiştirmeyi kredilendirdiği biliniyor. Halkbank’ın Reza Zarrab eliyle İran ile altın ticareti macerasında kullanılan kamu bankası olduğunu ve ABD’de sanık kurum haline düştüğünü de geçerken hatırlatalım.

Bankacılık meslek kuruluşu Türkiye Bankalar Birliği’nin (TBB) her ay yayımladığı risk analizi raporlarına bakılırsa, henüz banka kredilerinin geri dönüşünde bir sorun yok gibi. Eylül 2018 itibarıyla tahsili gecikmiş alacak tutarı, verilen toplam kredilerin yüzde 3,3’ünden ibaret (yaklaşık 18 milyar dolar kredide, 570 milyon dolar batık). Bu endişe edilecek bir miktar değil. Ancak “batık kredi tanımı” biraz geniş yapıldığında görüntü kararıyor.

Vadesi geçmiş, ancak takibe düşmemiş, yakın izlemeye alınmış krediler, “Grup 2” olarak adlandırılıyor. Grup 2’deki kredi miktarı tahsili geciken miktar ile birlikte alındığında sorunlu kredi oranı yüzde 17-18’e kadar çıkıyor. Bankacı Övünç Gürsoy ve Mete Yüksel imzasıyla halka açık altı banka üstünden hazırlanan bir rapor, vadesi geçmiş ancak takibe düşmemiş, yakın izlemeye alınmış kredileri içeren Grup 2 ile birlikte sorunlu kredi oranının yüzde 17’yi bulduğunu ortaya koyuyor. Denizbank Genel Müdürü Hakan Ateş de yaptığı bir konuşmada tahsili gecikmiş alacaklar ile Grup 2 kredilerinin toplamından oluşan geniş tanımlı sorunlu kredilerin, toplam kredilerin yüzde 17-18’i civarında olduğunu söyledi.

Bankaların, özellikle de kamu bankalarının sermaye yapısı da zayıflamış durumda. Bunun için ilk hamle eylül ayında yapıldı ve Halkbank ve Vakıfbank nitelikli yatırımcıya satılmak üzere 5’er milyar TL’lik sermaye benzeri tahvil ihraç ettiler. Ancak bu tahvillerin, kurallara uygun olmadığı halde İşsizlik Sigortası Fonu’na aldırıldığı anlaşıldı.

Ne var ki bu yetmedi, kasım sonunda yine kamu bankaları, Ziraat, Vakıf ve Halkbank’ın mortgage/ipotekli kredilerden bir havuz oluşturdukları ve bu havuzu teminat göstererek İpotekli Teminatlı Menkul Kıymet ihraç (ITMK) edecekleri duyuruldu.

Bu arada başka bir operasyon ile bir kamu bankası olan Kalkınma Bankası’nın statüsüekim ayı içinde değiştirildi. Bu bankanın özellikle bankaların batık kredileri ve sorunlu halleri için kullanılacağı biliniyordu. Bu operasyonda Kalkınma Bankası’na 3,1 milyar TL’lik Varlığa Dayalı Menkul Kıymet (VDMK) çıkarması, TL bazında yüzde 18.5 faizli, beş yıllık bu tahvilleri, kamu bankalarının tahvilleriyle takas etmesi görevi verildi.

Bankalar bu VDMK’ları normal şartlarda garantili getiri arayan fonlara satarlar. Peki fonlar mevcut durumda bu tahvile para yatırırlar mı? Enflasyonun yüzde 20’lerde seyrettiği bir ortamda bahsi geçen VDMK’lara pek ilgi beklenmiyor.

Bankalar ellerinde Hazine garantili VDMK’ları satamıyorsa, bunları Merkez Bankası’na teminat gösterip borçlanma yapabilir mi? TBB “İhraçlarla ilgili olarak TCMB tarafından likidite sağlanması hususu gündeme gelmemiştir” diye açıklama yaptı ama bu yine de ikna edici bulunmadı.

Beklenti Merkez Bankası’nın “parasal genişleme” bedeline zorlanarak repo teminatı olarak VDMK’ları kabul etmesi yönünde. Eğer Merkez Bankası buna zorlanırsa özellikle dış finansörlere karşı sıkı para politikası izlendiği argümanının inandırıcılığı pek kalmayacak. Bu da dış kaynak çekmede zorluklar zincirine yeni bir halka eklenmesi anlamına gelir.

Makale kategorisine gönderildi | Sıra geldi banka kurtarmaya (Al-Monitor, Aralık 5, 2018) için yorumlar kapalı

Ankara’s efforts to help banks could backfire(Al-Monitor December 5, 2018)

Ankara is increasingly focusing on managing its economic crisis, which despite its slow pace is now being acknowledged by the authorities. Political tensions with the United States abruptly plunged the Turkish lira to record lows of more than seven against the dollar in August, overheating the economic climate. The relative easing of bilateral tensions since then have helped the lira regain ground, with the price of the greenback decreasing to about 5.2 liras in late November. The decrease, however, was the result also of economic contraction, which led to imports falling to $16 billion in October, a $5 billion decrease from four months earlier. The contracting economy means a lower demand for foreign exchange. Increased interest rates on the Turkish lira have also been instrumental, encouraging deposit holders to shift from foreign exchange to liras.

Yet the relative decrease in foreign exchange prices does not mean the crisis is over. On Dec. 4, the lira began sliding anew amid investor concerns over early loosening in monetary policy. Also, interest rates on the lira have significantly risen over the past several months and inflation remains over 20%, while the unemployment rate has exceeded 11% and is likely to increase further. Industrial production is on the decline, with figures from the construction sector indicating a significant downtick in what used to be the driving force of Turkey’s economic growth.

With local elections looming on March 31, the ruling Justice and Development Party is wary of being punishing by angry voters, so the government is scrambling to ease the impact of the crisis. Some of the measures, however, miss the goal of reining in inflation. A tight fiscal policy, for example, has been set as a target, along with a tight monetary policy, but the government has taken steps that water down the fiscal policy such as tax reductions, exemptions, remissions and increased spending in some realms.

It remains to be seen what stance Ankara will adopt in the coming weeks on the minimum wage and salaries. In the meantime, it has been outlining measures to ease the pressure on banks, which, prompted by the government, have opened up loan channels to companies struggling to adapt to the crisis climate. Efforts on this front have included some irregular steps such as the use of the Unemployment Insurance Fund outside its purpose.

The banking sector is among the hardest hit from the crisis. The turmoil here is “homemade,” stemming largely from the failure of real-sector companies to roll over external debts. The crisis in the real sector has had an immediate effect on its financiers in the banking system. Many Turkish banks — downgraded several times by international credit rating agencies this year — are in need of restructuring.

Public banks, in particular, are known to have serious balance-sheet problems as a result of heeding commands by President Recep Tayyip Erdogan. Ziraat Bank, whose original purpose was to finance agriculture, and Halkbank, which was founded to support small producers, were made the financiers of Istanbul’s new airport, one of Erdogan’s pet projects. Ziraat Bank is known to have extended loan support to the pro-government Demiroren business group in its acquisition earlier this year of the Dogan Media Group in the country’s biggest media handover. Halkbank, meanwhile, has been embroiled in a gold-trading scheme that helped Iran to evade US sanctions.

Monthly risk analysis reports by the Banks Association of Turkey suggest that loan repayments are not yet a problem. As of September, delayed loan payments amounted to $570 million, or 3.3%, out of some $18 billion in issued loans. This may not be an alarming figure, but with a bit broader definition of non-performing loans, the picture gets gloomier.

Overdue loan payments under close monitoring but not yet subject to legal action are in what is called Group 2. Together with the officially delayed payments above, they amount to between 17% and 18% of the total. A report by bankers Ovunc Gursoy and Mete Yuksel on six publicly traded banks puts the amount of their problem loans, including Group 2, at 17%. Denizbank director-general Hakan Ates said Dec. 2 that problem loans in the broader sense, including delayed payments and Group 2, make about 17-18% of the total.

Also, the capital structure of banks, especially public ones, has weakened. In a first step to address this problem in September, Halkbank and Vakifbank issued 5 billion-lira ($1 billion) subordinated bonds each, to be sold to qualified investors. Soon, it emerged that the Unemployment Insurance Fund was made to buy the bonds, even though the move did not comply with established rules.

Then, in late November, it was announced that Ziraat, Vakifbank and Halkbank had formed a mortgage loans pool to use as collateral to issue mortgage-backed securities.

Meanwhile, the legal status of the state-owned Development Bank was amended in October. It was already known that the bank would be tapped to handle the non-performing loans of other banks. In this operation, the Development Bank was tasked with issuing asset-backed securities worth 3.1 billion liras (some $600 million) and swapping those lira-denominated five-year bonds that have yields of 18.5% with the bonds of the public banks.

Normally, banks would sell such asset-backed securities to funds seeking guaranteed profits. But will the funds put money in such bonds under the current conditions? In an economic environment where inflation is running at more than 20%, the asset-backed securities are not expected to attract much interest.

If banks fail to sell the treasury-guaranteed asset-backed securities, could they use them as collateral to borrow from the Central Bank? The Banks Association reported last week that “liquidity provision by the Central Bank with regard to the [bond] issuances had not been under consideration,” but few seemed convinced by the statement.

It is widely expected that the Central Bank will be forced to accept the asset-backed securities as repo collateral at the expense of monetary expansion. If this anticipation materializes, Ankara’s claim of following a tight monetary policy will largely lose its credibility, especially in the eyes of foreign financiers. This, in turn, would add another stumbling block for Turkey’s efforts to attract much-needed foreign funds to overcome its economic troubles.

English, Makale kategorisine gönderildi | Ankara’s efforts to help banks could backfire(Al-Monitor December 5, 2018) için yorumlar kapalı

Borçla geçim denklemi bozuluyor (Al Monitor, 28 Kasım 2018)

Türkiye ekonomisi 2001’de yaşanan büyük krizin ardından başlayan ve IMF iş birliği ile yürütülen onarım programının getirdiği istikrarlı uzun büyüme döneminin sonuna gelmiş görünüyor. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 2002 Kasım seçimlerinde tek başına iktidar olmasıyla başlayan uzun büyüme döneminin ilk aşamasında, yani 2003-2008 döneminde yıllık 5,9’luk, ikinci aşamasında, yani 2009- 2017 yılları arasında da yıllık yüzde 4,9 büyüme kaydedilmişti.

Gelir, istihdam, vergi, dolayısıyla kamu hizmeti artışı da yaratan bu istikrarlı büyüme dönemi, AKP’ye sürekli seçmen artışı getirdi. Büyüme performansının rüzgârı AKP’ye istediği politik İslam rejimini inşa etmede de büyük kolaylık sağladı.

Bu “tatlı hayat” döneminin en önemli özelliği Türkiye tarihinde görülmemiş boyutlarda dış kaynak girişi sağlamasıydı. 2001 krizi sonrası uygulanan onarım programının ortaya çıkardığı iç iklimin uygunluğu, dünyadaki likidite bolluğu ile çakışınca küresel kriz öncesinin yıllık yüzde 6’ya yaklaşan büyümesinin yelkenlerini dış kaynak girişi doldurdu. 2009’dan sonra da küresel kriz ateşini kontrol için ABD’de, AB’de izlenen genişlemeci para politikalarının sağladığı kaynak bolluğu Türkiye gibi ülkelerin dış kaynak teminlerini kolaylaştırdı ve Türkiye bu dönemin yüzde 5’e yakın istikrarlı büyümesinin kaynağını da yine bu elverişli dış konjonktürde buldu.

Ancak 2014 sonrasında dışarıdaki genişlemeci politikaların son bulacağının ve faizlerin artırılacağının ilanı ile birlikte “tatlı hayat” döneminin sona erdiğine dair sinyaller gelmeye başladı ve Türkiye bu dönemi 2017 sonuna kadar uzatabilmesine rağmen 2018 krizini önleyemedi. Merkez Bankası’nın ödemeler dengesi verilerine göre 2018’in ilk dokuz ayında dışarıdan para girişi yerine, 4,2 milyar dolarlık net dış kaynak çıkışı yaşandı.

Geride kalan uzun büyüme döneminde sağlanan dış kaynağın yaklaşık dörtte birlik kısmı hane halklarına kredi olarak kullandırılmıştı. Böylece, özellikle 2003 sonrası, Türkiye toplumu hiç alışık olmadığı kredili yaşama alıştı. Konut, taşıt, ihtiyaç kredileri adları altında tüketici kredileri hızla yaygınlaşırken kredi kartı kullanımı ve kart üstünden borçlanma da hızla yaygınlaştı. Yaygınlaşarak artan hane halkı borçlanması, büyümenin temelini oluşturan iç talebi canlı tutmaya yararken öte tarafta ücret, maaş ve emekli geliri düşük ailelerin borçlanmalarına ve ipotek altına girmesine yol açtı.

Gerek konut, taşıt ve ihtiyaç kredisi toplamı olarak tüketici kredilerinin, gerekse kredi kartı ile borçlanmanın 2004’teki boyutu, aynı yılın milli gelirinin yüzde 4,6’sından ibaretti ve bu krediler, toplam banka kredilerinin yüzde 24’ünü oluşturuyordu. Ancak hızlanan dış kaynak temini ile birlikte, hane halkına kredi kullandırma hızla teşvik gördü ve haneler hem uzun vadeli konut kredileri kullanma hem de daha çok kredi kartı edinme, daha yüksek limitlerle tüketici kredisi kullanma, daha çeşitli kredi kartlarıyla ceplerini doldurma ve 12 aya varan taksit teşvikiyle tüketime özendirildiler. 2004’te yüzde 4,6 olan hane halkı borç yükünün milli gelire oranı, 2013’e gelindiğinde milli gelirin yüzde 18’ine kadar çıkmıştı. Hane halkına kullandırılan krediler, o yıl toplam banka kredi toplamının yüzde 31’ini buluyordu.

Hane halkının borçlanması 2014’ten itibaren ciddi sinyaller verdi ve alacak tahsilatında sorunlar görülmeye başlandı. AKP rejimi bazı kısıtlamalara gitmek zorunda kaldı ve musluklar biraz kısıldı, sigortalar artırıldı. Yine de 2017’ye kadar iç talebe dayalı büyümede hane halkı borçlanması, sistemin en önemli kaldıracı olurken sayıları 19 milyon ile istihdamın yüzde 70’ini oluşturan ama oldukça örgütsüz, sendikasız olan ücretlilere, borçlanarak geçimi sağlama yolu açtı. DİSK’in işçi profilini ortaya koyan çalışmasına göre ücretlilerin yüzde 66’sının geliri aylık 2000 TL’nin (Yaklaşık 365 dolar) altında. Bu gelirle geçinmenin çok zor olduğu düşünüldüğünde, ailelerin borçla, “krediye erişim” ile bütçe denkleştirdikleri çok açık.

Borçla aile bütçesini denkleştirme yolu 2018 ortasında tıkanmaya başladı. 2018 ortalarında, önce döviz kurunun artan iç ve dış risklerin etkisiyle hızlı artışı, ardından ABD ile yaşanan gerilim ile anormal boyutlara ulaşması, TL faizlerinin artırılmasını da zorunla hale getirdi. Bu faiz artışını zorunlu kılan önemli bir risk de yüksek dövizin de yol açtığı, tüketici enflasyonu oldu. Yüzde 25’lerde katılaşmaya yüz tutan enflasyon ile birlikte artırılması zorunlu hale gelen TL faizleri, bir anda hane halkının geçim desteği olan tüketici kredisi ve kredi kartı borçlanma faizlerini de tırmandırdı. Konut kredileri 2018’in ilk çeyreğinde yıllık yüzde 13 faize sahip iken kasım ayında bu, yüzde 29’a kadar çıktı. Daha önemlisi, hane halklarının kredi kartı borçlarını kapatmak için de kullandıkları ihtiyaç kredisi faizlerindeki artış. Bu faiz tutarı yüzde 37’yi aştı. İhtiyaç kredisi ve kredi kartı ile yapılan borçlanmalar, Merkez Bankası’nın mayıs 2018’de yayımladığı Finansal İstikrar Raporu’nda 574 milyar TL (yaklaşık 153 milyar dolar) olarak belirlenen hane halkı borç yükünün yüzde 56’sını oluşturuyorlar.

Böylesi faizler, düşük ve orta gelirli işçi, memur, emekli kitlesinin hem mevcut borç yükünü çevirmesinin hem de yeni borçlanmayla geçimini idame ettirmesinin imkânlarını oldukça daraltmış durumda. Hane halkına kullandırılan kredilerin geri dönüşünde önemli sorunlar yaşanırken takibe uğramış, mahkemelik borçlu birey sayısı da hızla artıyor. Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi’nin eylül verilerine göre bireysel kredi veya bireysel kredi kartı borcundan dolayı yasal takibe uğramış kişi sayısı 2018 yılı ocak – eylül döneminde 2017 yılının aynı dönemine göre yüzde 4 artarak 1,1 milyon kişi oldu. 2018’in dokuz ayındaki bu sayıya, önceki yılların birikiminin eklenmesiyle, yasal takibe uğramış kişi sayısı 3 milyon 284 bini buldu. Bankalar bu kişilerden 19 milyar TL’ye, yani yaklaşık 3.5 milyar dolara yakın kredilerini alamaz duruma gelmişlerdi ve bu, toplam banka batık alacaklarının yüzde 21’ini oluşturuyordu.

Bankaların bireysel kredilerinin geri dönüşü ile ilgili endişeleri artıyor. Çünkü borçluların bir kısmının işlerini kaybetme riski var, işini koruyacak olanların ise, yüzde 25 enflasyon ile baş edebilecek bir ücret-maaş zammı alamama ihtimali var. Bu, milyonlarca ailenin kredi borçlarını ödemede de zorlanmaları, geçim şartlarının sertleşmesi, bankalar açısından da takipteki alacakların daha da artma riskinin yükselmesi demek.

Mevcut yüksek faizlerle borçlanamamanın iç talebi daha da daraltması ve içine girilen krizin ömrünü uzatması riski ayrıca vurgulanmalı.

Makale kategorisine gönderildi | Borçla geçim denklemi bozuluyor (Al Monitor, 28 Kasım 2018) için yorumlar kapalı

Turks cannot pay back lavish consumer debts (Al Monitor, November 28, 2018)

The stable economic growth that Turkey has experienced since 2001 has come to an end. The growth began after the financial crisis in 2001, when an International Monetary Fund program was implemented to address that crisis. Then, in 2002, the Justice and Development Party (AKP) came to power, kicking off a period of long-term growth. From 2003-2008, Turkey registered an annual growth of 5.9%. From 2009-2017, the rate of growth was 4.9% a year.

This period of economic growth created more disposable income and jobs. It also led to an increase in taxes and therefore public services, giving the AKP a steady base of voters. As a result of this economic performance, the AKP was able to build the political Islam regime it had aspired to.

The most important feature of the “good life” in Turkey was the country’s access to an unprecedented amount of foreign resources. A stable internal environment combined with easily accessible global liquidity provided Turkey with abundant foreign resources. The expansionist monetary policies of the United States and the EU to manage the global financial crisis enabled countries like Turkey to obtain foreign resources and endowed Turkey with a rate of about 5% stable growth.

But after 2014, there were signs that the good life may be coming to an end. External expansionist policies were nearing an end and interest rates were set to increase. Turkey was able to prolong its period of growth until the end of 2017, but it couldn’t fend off the 2018 crisis. According to the Central Bank of Turkey’s balance of payments figures, in the first nine months of 2018 there were no resources available from abroad, while $4.2 billion of foreign resources departed Turkey.

In the growth period, about one-fourth of foreign resources were used as household credits. After 2003, the Turkish public grew used to living off credit like never before. Consumer credit in the form of housing and car loans rapidly spread. The use of credit cards also became routine.

Consumer loans helped keep domestic demand alive, but it also caused massive debts for low-income families who had mortgaged their financial futures.

In 2004, easily available consumer credit and borrowing on credit cards constituted 4.6% of the annual national income, which was 24% of total bank credits. Households were encouraged to seek attractive long-term housing loans and to fill their wallets with easy installment offers of lucrative bank and credit card deals that promised easy paybacks. Household debts that were 4.6% of the annual national income in 2004 climbed to 18% of the national income by 2013, making up 31% of total bank credits.

After 2014, household debts began to broadcast serious warning signs, as banks were not able to collect on the loans. The AKP regime realized it had to impose some restrictions and insurance rates went up. Until 2017, growth based on domestic demand was the most prominent leverage of the system. It enabled about 19 million unorganized, non-unionized workers to live on loans. According to the Confederation of Revolutionary Labor Unions, or DISK, 66% of workers were earning below $365 a month. Since it would be practically impossible to survive on that income, it was obvious that households were adding to their incomes with easily available credit.

This way of balancing the family budget became more difficult in mid-2018. Consumer inflation was amplified by a rapid increase in foreign currency parity and abnormal tensions with the United States. It became imperative to increase Turkish currency interests, thus further increasing consumer credit and credit card borrowing. The interest rate for housing loans went from 13% in the first quarter of 2018 to 29% in November. More importantly, more households were taking out bank loans to pay credit card debts, with interest rates reaching 37%. According to the Financial Stability Report issued by the central bank in May 2018, bank debts and credit card borrowing had reached about $153 billion, making up 56% of household debts.

Turkey’s low and middle income laborers, white collar workers and retirees were severely pressed in paying back their debts. Facing serious delinquencies in paying back the household credits, many debtors began facing legal actions because of their arrears. According to data issued by the Union of Banks of Turkey, 1.1 million people faced legal action in 2017. In the first nine months of 2018, this figure reached over 3.2 million debtors. Banks could not collect about $3.5 billion, or 21% of the debts.

Banks are still concerned they won’t be able to collect on the loans. Some of the debtors may lose their jobs. Those who keep their jobs may not make enough money to cope with the 25% inflation.

In a nutshell, this could mean millions of families will struggle to pay back loans. Banks, meanwhile, will face growing risk in collecting loans all the while reducing domestic demand for them and thus prolonging the current crisis.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turks cannot pay back lavish consumer debts (Al Monitor, November 28, 2018) için yorumlar kapalı

Tarım ülkesinde gıda enflasyonu(Al-Monitor, November 7, 2018)

 

Türkiye, zengin tarım ve hayvancılık potansiyeli olan ve yakın yıllara kadar “kendine yeterli tarımı olan ve gıda güvenlik sorunu olmayan” bir ülke olarak tanımlanırken son yıllarda net gıda ithalatçısı durumuna düştü. Örneğin toplam tahıl ürünlerinde 2016-2017 piyasa döneminde yurt içi üretimin yurt içi talebi karşılama derecesi yüzde 97,2 olarak gerçekleşti ve Türkiye net ithalatçı durumuna düştü. Mercimek, nohut, kuru fasulye, arpa, ayçiçeği gibi ürünlerde üretim iç talebi karşılayamadı.

Tarımsal ürün arz açığının da etkisiyle artık her ay açıklanan tüketici enflasyonunda gıda enflasyonu başı çekiyor ve Merkez Bankası dâhil birçok kurum ve otorite, tarımdaki yapısal sorunlar çözüme kavuşturulmadan çift haneli enflasyon sorununun aşılamayacağı noktasında birleşiyor.

Gıdadaki hızlı enflasyon özellikle alt gelir gruplarını sarsıyor, bütçelerinin büyük bir kısmını gıdaya ayırmak zorunda kalıyorlar. Hane halkı bütçe araştırmasının 2017 yılı sonuçlarınagöre hane harcamalarının yüzde 24,7’si konut ve kira harcamalarına ayrılırken ikinci sırayı yüzde 19,7 ile gıda harcamaları aldı. Gıdaya düşük gelirli haneler daha fazla pay ayırmak zorunda. En alttaki yüzde 20’lik grupta yer alan yoksul hane halkları bütçelerinin yüzde 29’unu tek başına gıda giderlerine ayırdılar.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı da olan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın eylül ortalarında başlattığı “Enflasyonla Topyekûn Mücadele” kampanyasına rağmen ekim ayı tüketici enflasyonu beklentilerin üstüne çıktı ve fiyatlar yüzde 2,67 arttı. Bu artışla birlikte yıllık tüketici enflasyonu yüzde 25,2’yi buldu. Daha ayrıntılı bir analizde, gıda enflasyonunun yıllık yüzde 30’u, onun bir alt dalı olarak taze sebze ve meyvedeki fiyat artışları ise yıllık yüzde 50’yi buldu.

Türkiye 2004 yılından bu yana böyle sert bir enflasyon yaşamamıştı. Ekonomik küçülme ve işsizlik artışına paralel seyreden bu yüksek enflasyonda yapısal bir etken olarak tarımsal ürün arzı yetersizliği ya da “gıda açığı” önemli bir yer tutuyor. Bu durum, Merkez Bankası’nın 2018 Üçüncü Çeyrek raporunda şöyle ifade ediliyor: “Türkiye’de işlenmemiş gıda ürünlerinde zaman zaman ortaya çıkan arz açıklarının ani ve yüksek fiyat artışlarına sebebiyet vermesi asıl itibarıyla yapısal faktörlerden kaynaklanmaktadır. Bu noktada, etkin ve dinamik bir tarımsal üretim planlaması yapılamaması önemli bir yapısal sorun olarak görülmektedir. Üretim planlaması yapılabilmesi için tarımsal istatistik, rekolte tahmini ve erken uyarı sistemi altyapısının güçlendirilmesi gerekmektedir.”

Merkez Bankası tarımdaki yapısal sorunlara parmak basmakla birlikte sorunun kaynağına çok inmeden, aracı kârlarına odaklanıyor ve şöyle diyor: “Dönemsel arz açıklarına yol açan bir diğer yapısal sorun da özellikle yaş sebze ürünlerinde tarla-sera-tarla geçişlerinin iyi idare edilememesidir. Söz konusu geçişler kısa süreli de olsa arz açıklarına yol açmakta ve piyasada hüküm süren aracılara fiyat spekülasyonu yapma ve aşırı kazanç sağlama imkânı getirmektedir.”

Aracıların spekülatif kârlarının elbette önüne geçilmeli ama tarımda öncelikle öne çıkarılması gereken üreticinin tarımdan uzaklaşmış olması, tarımın milli gelirdeki payının hızla azalmasıdır. Bu pay, 1998’de yüzde 10 iken 2017’de yüzde 6’ya kadar indi.

Önemli bir tarım ve hayvancılık potansiyeli olan Türkiye’de tarımın gerilemesinde 1980’lerde ve 1990’larda uygulanan yanlış politikalar etkili oldu. 1980 öncesi dönemde tarıma önemli destekleri olan kamu kuruluşlarının Hazine’ye yük oluşturduğu gerekçesiyle özelleştirilmesi tarımı önemli bir destekten mahrum bıraktı. Bunun yanında tarımsal destekleme alımlarının yine merkezi bütçe açıklarında etkili olduğu savı ile desteklerin azaltılması tarımı zayıflattı. 18 Nisan 2006 tarihinde kabul edilen Tarım Kanunu ile çiftçiye destek yasal güvenceye alınmış gibi oldu ama uygulama farklı seyretti. Yasada, “Bütçeden ayrılacak kaynak, gayri safi milli hasılanın yüzde birinden az olamaz” denilmesine karşın çiftçi örgütü Türkiye Ziraat Odaları Birliği’ne göre uygulamada destekler milli gelirin ancak yüzde 0,56’sında kaldı.

Desteklerin azalması ile birlikte tarım ürünleri sanayi ürünlerinin hep altında seyretti. Bu da tarımı önemli bir nüfus için geçim alanı olmaktan çıkardı. Tarımsal üretimi gerçekleştiren çiftçi sayısı hızla azaldı. 2000’de 21,5 milyon olan istihdam içinde tarımsal istihdam 7,7 milyon ile yüzde 36’ya yakın bir büyüklüğe sahipti. 2018’e gelindiğinde istihdam 29,2 milyona çıktı ama tarımın toplamdaki payı yüzde 19,5’e geriledi. Başka bir ifadeyle, tarımdaki istihdam 17 yılda 2 milyon azalarak 5,7 milyona geriledi.

Çiftçi yüksek girdi maliyetleri nedeniyle üretim yapmakta zorlanıyor. Çiftçi ürettiği ürünün maliyeti ile fiyatı karşılaştırdığında çoğu zaman para kazanamadığı için zarar ediyor ve zarar ettiği için tarımdan çıkıyor. Kırsalda yaşlanan nüfus ve üretimsizlik, tarımsal alanların ciddi oranda boş kalmasına neden olduğu gibi tarım alanları, özellikle kent merkezlerine yakın olanlar konut ve ticari yapı arsasına dönüştü. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) tarım verilerine göre toplam tarım alanları 2001 yılında 41 milyon hektar iken 2017 yılında 38 milyon hektara geriledi. Tarım alanının bu kadar kısa sürede 3 milyon hektar ya da yüzde 7,3 oranında azalması dikkat çekici. Tarım alanlarının ancak üçte birinde sulu tarım yapılması ise tarımın bir diğer önemli sorunu.

Türkiye temel girdilerden mazot, gübre, tohum, zirai ilaçta dışa bağımlı. Bu girdilerin dövizdeki artışa bağlı olarak fiyatı sürekli artıyor. Ayrıca bu girdiler üzerindeki yüksek vergiler çiftçiye ağır geliyor. Hayvancılıkta da girdilerin önemli bölümü ithalatla karşılanıyor. Hayvancılık yapmak için gerekli olan hayvan materyali büyük oranda ithalatla karşılanıyor. Süt hayvancılığı yapılacaksa damızlık, besicilik yapılacaksa besilik dana ithal ediliyor.

Mera alanları daralıyor, ot verimi düşük. Fabrika yemine dayalı hayvancılığın benimsenmesi nedeniyle yem ham maddesinin yüzde 50’den fazlası ithalatla karşılanıyor. Yem sanayinin en önemli girdilerini oluşturan arpanın yeterlilik derecesi yüzde 89, mısırın ise yüzde 88. Bu da yemde ithalata başvurulmasını gerektiriyor.

Hem bitkisel hem de hayvansal üretimde girdi bazındaki dışa bağımlılık üretimi olumsuz etkiliyor, çiftçiyi üretimden uzaklaştırıyor.

Özetle yıllardır uygulanan tarım ve dış ticaret politikaları tarım ve hayvancılıkta üretimden çok ithalata yaradı. Bu da gıda-tarım arz açığını, dolayısıyla fiyat artışlarını getirdi ve gıda enflasyonu hızla arttı. Tarımın yapısal sorunlarına çözüm bulunmadıkça gıda enflasyonunun sertleşeceği açıkça görülüyor.

Makale kategorisine gönderildi | Tarım ülkesinde gıda enflasyonu(Al-Monitor, November 7, 2018) için yorumlar kapalı

Turkey’s skyrocketing food prices show no sign of slowing( Al Monitor, November 7, 2018)

ARTICLE SUMMARY
Ill-advised policies over the decades have reduced Turkey to a net food importer despite its significant agricultural potential, fueling a dramatic increase in food prices that deals the hardest blows to the poorest citizens.

Turkey’s consumer inflation overshot expectations in October, climbing 2.67% and bringing year-on-year inflation to 25.2%, much to the chagrin of Treasury and Finance Minister Berat Albayrak, the president’s son-in-law, who had declared an “all-out fight against inflation” in mid-September.

The details of the inflation data, released Nov. 5, show that food prices shot up nearly 30% from October last year. In the subcategory of fresh fruits and vegetables, the increase was even more staggering, hitting 50%.

For Turkey, such inflation is unprecedented since 2004. The sharp increases in food prices hit low-income groups especially hard, as they spend a significant part of their budget on food. According to official statistics for 2017, the largest item in household spending was housing and rent at 24.7% of total spending, followed by food at 19.7%. The lower the income, the larger the share spent on food. Impoverished households in the bottom 20% on the income scale spent 29% of their budgets on food.

Coupled with economic contraction and increasing unemployment, the surging inflation owes much to a structural setback, namely an insufficient supply in agricultural products or a food deficit. The concerned authorities, including the Central Bank, agree that Turkey will struggle to get rid of double-digit inflation unless these problems are resolved.

In its inflation report for the third quarter, the Central Bank said, “Occasional supply shortages in unprocessed food products in Turkey that lead to sudden and sharp price increases mainly stem from structural factors. Here, the inability to make an efficient and dynamic agricultural production plan is considered to be a significant structural problem. Developing a production plan requires strengthening of agricultural statistics, yield estimation and early warning system infrastructure.”

Yet the Central Bank failed to delve further into the core of the problem, focusing instead on the role of middlemen. “Another structural problem causing cyclical supply shortages is the mismanagement of the field-greenhouse-field transition, particularly in fresh vegetable products,” the report says. “Despite being short-lived, these transitions lead to supply shortages and enable the intermediaries who dominate the market to speculate on prices and achieve excessive gains.”

No doubt, speculative profits by middlemen should be prevented, but the primary problem that needs to be highlighted is that the agricultural sector is losing producers and its share in the gross domestic product is rapidly falling. Agriculture accounted for 6% of GDP in 2017, down from 10% in 1998.

In recent years, Turkey has become a net importer of food despite its abundant agricultural potential and recent classification as self-sufficient and safe from food security risks. In the 2016-2017 market term, for instance, the rate of domestic output meeting domestic demand in cereal products was 97.2%. In other words, the locally produced crops such as lentils, chickpeas, haricots, barley and sunflower were not enough to meet domestic demand.

The factors behind the decline of Turkish agriculture can be traced back to ill-advised policies in the 1980s and 1990s. Public enterprises that significantly propped up the sector prior to 1980 were privatized on the grounds they were a burden on the treasury. Similarly, subsidies were reduced on the grounds that agricultural support purchases contributed to central budget deficits. An agriculture law adopted in April 2006 appeared to legally guarantee support to farmers, but that was not the case on the ground. According to the law, funds of at least 1% of GDP must be allocated to supporting farmers, but according to Turkey’s Agricultural Chambers Union, the amount of support has remained at only 0.56% of GDP.

The decreased support condemned agricultural output to trail behind industry, which in turn meant that agriculture ceased to be a source of livelihood for a significant portion of the populace. In 2000, Turkey’s agricultural sector employed 7.7 million people, or nearly 36% of an overall 21.5 million people. In 2018, the overall figure was up at 29.2 million people, but the share of agriculture was down at 19.5%. The number of people employed in agriculturehas decreased by 2 million to 5.7 million in 17 years.

Farmers have been grappling with high input costs to sustain production. They often take losses, unable to sell at prices justifying the production cost, driving them to quit the sector.

The decline in agricultural activity and the aging population in rural areas have left vast farmlands uncultivated. Many agricultural fields in proximity to urban centers have become plots for housing projects and commercial buildings. According to data by the Turkish Statistical Institute, the country’s farmlands shrank to 38 million hectares in 2017 from 41 million in 2001, a remarkable 7.3% shrinkage. That only a third of the fields enjoy access to irrigation is another important problem of the sector.

Last but not least, Turkish farmers rely heavily on imported inputs both in crop cultivation and husbandry, another factor that drives them away from the sector. On the crop side, this reliance includes basic materials such as diesel fuel, fertilizers, seeds and pesticides. And because of the depreciation of the Turkish lira, the cost of imports keeps rising, coupled with hefty taxes.

In husbandry, many inputs are also import-reliant, including breeding animals for dairy farming and stocks bred for meat. Amid shrinking pasture areas, the sector has largely adopted manufactured fodder, and more than 50% of those raw materials are also imported. Even in the production of barley and corn, two key inputs for the fodder industry, the self-sufficiency rates have fallen to 89% and 88%, respectively.

In sum, agricultural and trade policies over the years have served to boost imports rather than agricultural output. As a result, the supply deficits in agricultural products and food have increased and so have their prices. Unless structural problems are resolved, Turkey’s food inflation is clearly bound to continue.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s skyrocketing food prices show no sign of slowing( Al Monitor, November 7, 2018) için yorumlar kapalı