IMF’nin “Türkiye daralacak” tahmini doğru mu ?(Al-Monitor, 27 Nisan,2017)

Dünya ekonomisini, en az gelişmiş çevre ülkesinden en gelişkin olanına kadar izleyip eğilimleri belirlemeye, yaklaşan riskleri ve fırsatları saptayarak uyarılar yapmaya, kısaca dünya kapitalizmine yol haritası çizmeye çalışan Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) Nisan 2017 raporu merakla bekleniyordu. Özellikle Türkiye için öngörüleri…

Nisan ortasında yayımlanan raporun Türkiye açısından en önemli yanı, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yeni milli gelir hesaplama yönteminin IMF tarafından onayı oldu. Milli gelirin eksik hesaplandığı savıyla yeni bir yöntem ve yeni büyüme oranları hesaplayan TÜİK, milli gelirde dolar bazında Türkiye’nin yüzde 20 daha fazla ürettiğini öne süren bir sonuca ulaşmış, buna göre dolar bazında da milli gelir ve kişi başına gelir verilerinde revizyona gitmişti. Buna yurt içinde çeşitli politik ve bilim çevrelerinin yaptığı eleştiriler, anlaşılmış bulunuyor ki IMF tarafından dikkate alınmadı. IMF artık TÜİK’in yeni milli gelir verilerini kayda geçirdi, onları kullanıyor.

Bunun devamında ne var? IMF, TÜİK’in son verileri ile 2015’i yüzde 6,1 büyüme ile kapatıldığını, 2016 büyüme verisinin yüzde 2,9 olduğunu kayıtlara geçirdikten sonra 2017 için ne öngörüyor? Bir düşüş? Evet, IMF, Nisan 2017 raporunda Türkiye’nin 2017 yılında ancak yüzde 2,5 büyüyebileceği öngörüsünde bulundu. Tüm dünya nüfusunun yüzde 85,5’unu oluşturan ve dünya hasılasının yüzde 58’ini yaratan “çevre ekonomileri” (153 ülke) için IMF’nin 2017 büyüme oranı öngörüsü yüzde 4,5 iken Türkiye için bunun yüzde 2,5 olarak öngörülmesi dikkat çekici.

IMF raporu, Doğu-Orta Avrupa yükselen ülkeler bölgesinde ekonomik görünümü bozulan tek ülke olarak Türkiye’yi gösterirken bunu raporun 18. sayfasında şöyle gerekçelendiriyor: “Artan politik belirsizlik, güvenlik sorunları ve döviz borç yükünün TL’nin değer kaybı sonucu ağırlaşması, Türkiye’nin ekonomik görünümünün bozulmasına yol açmaktadır.”

IMF’e bakılırsa, 2017’de Çin’in büyümesi pek değişmeyecek ve yüzde 6,6 olarak gerçekleşecek. Diğer bir çevre devi Hindistan’ın son yıllardaki büyüme performansı sürecek ve yüzde 7,2’yi bulacak. Bir başka Asya yükseleni Endonezya’nın büyümesi yüzde 5’in üstüne çıkacak.

Asya yükselenleri için bu yüksek oranları ileri süren IMF, diğer önemli yükselenler için büyüme konusunda pek iyimser değil. Türkiye için yüzde 2,5 büyüme, diğerlerine rahmet okutacak bir rakam. Örneğin IMF’ye göre 2017’de Rusya küçülmeden büyümeye geçse de büyüme oranı yüzde 1,4’te kalacak. Latin Amerika coğrafyasında ABD Başkanı Donald Trump’ın hedefindeki Meksika’nın büyümesi ivme kaybedecek ve 1 puan düşüşle yüzde 1,7’ye gerileyecek. Brezilya iki yıl üstü üste yaşadığı yüzde 4’e yakın küçülmenin ardından bu yıl ancak yüzde 0,2 büyüyebilecek. Arjantin ile Şili’nin büyümeleri yüzde 2 dolayında kalacak. IMF’nin bir diğer yükselen ülke Güney Afrika için öngörüsü ise yüzde 0,8 büyümeden ibaret.

IMF, ülkeleri gruplandırırken Türkiye’yi “Avrupa’nın yükselen ülkeleri” grubunda gösteriyor. Bu grupta Türkiye’nin yanında 11 eski Yugoslavya bileşenleri ve eski sosyalist Doğu Avrupa ülkeleri yer alıyor. Kısaca “Avrupa çevre ülkeleri” diye adlandırılacak bu grup, dünya nüfusunun yüzde 2,4’ünü oluşturuyor ve dünya hasılasından yüzde 3,5 pay alıyor. Türkiye bunun 1 puanına tek başına sahip. IMF, bu grup için 2017 yılında yüzde 3 büyüme öngörürken Türkiye için öngördüğü yüzde 2,5 büyüme bu ortalamanın da yarım puan gerisinde.

IMF, Türkiye için sadece büyümede “tatsız” bir öngörüde bulunmuyor; enflasyon, cari açık, işsizlik öngörüleri de iç açıcı değil. Nisan 2017 IMF raporunda Türkiye’nin çift rakama sıçramış tüketici enflasyonunun 2017’de de çift haneden aşağı inmeyeceği öngörülüyor ve yüzde 10,1 tahmininde bulunuluyor. Hatta 2018 için de ancak yüzde 9,1’e inebilir, öngörüsü var.

IMF, büyümeyi düşük öngörürken cari açığın milli gelire oranının ise hem 2017 hem 2018 için yüzde 4,7’den az olmayacağını iddia ediyor. Bu oran 2016’da yüzde 3,8 olarak gerçekleşmişti. Bu ne demek? Türkiye’nin cari açığı 1 puan daha çok büyüyecek demek. Milli gelir yaklaşık yarım puan gerilerken cari açık 1 puan nasıl artabilir? Burada akla ilk gelen, enerji faturasının artacağı öngörüsü olabilir. Yanı sıra, Türkiye’nin turizmdeki kan kaybının 2017 ve 2018’de de telafi edilemeyeceği de varsayımlar arasında.

Gerçekten de Türkiye enerji faturasını azaltacak çok az şey yapıyor, turizmdeki kayıplarını da telafi için özellikle iç ve dış barış yolunda olumlu gelişmeler yaşamak yerine, imaj kaybına uğruyor. Şaibeli bir referandum deneyimi yaşayan ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nce “denetim altına alınma” gibi bir yaptırıma tabi tutulan bir ülkeye, özellikle istenen Avrupalı turist girişi kolay görünmüyor.

IMF, işsizlik konusunda da iç açıcı öngörüler sunmuyor. 2016 yılında yıllık yüzde 10,8 olarak gerçekleşen resmi işsizliğin 2017 yılında, düşük büyümeye bağlı olarak artacağını ve yüzde 11,5’a ulaşacağını öne sürüyor. IMF’nin işsizlik için 2018 öngörüsü pek azalmıyor: yüzde 11.

IMF’nin iç acıcı olmayan bu öngörüleri açıklandığında AKP hükümetinin tepkisi ne oldu? Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, “IMF’nin Türkiye ekonomisine ilişkin tahminleri muhtemelen yine yanlış çıkacak” şeklinde bir tepki verdi.

Peki, Türkiye’nin büyüme, enflasyon, cari açık ve işsizlik konusunda tahminleri, hedefleri ne? Bu konuda elde ancak kadük Orta Vadeli Program öngörüleri var. Neden “kadük”? Çünkü yeni seri milli gelir düzenine geçildikten sonra, bu hedeflerin yenilenmesi gerekiyordu ve bugüne kadar yeni bir Orta Vadeli Program henüz üretilmedi. Eskimiş olanda ise o hedefler şöyle yer alıyor: 2017 için büyüme IMF öngörüsünden 2 puan yüksek, yüzde 4,4, 2018’de ise yüzde 5! İşsizlik öngörüsü IMF’den pek farklı değil: 2017 için yüzde 10,2. Cari açık/GSYİH oranı hedefi de IMF’ninkinden yarım puan iyimser, yüzde 4,2. Enflasyonda ise yüzde 10 diyen IMF’ye karşılık, yüzde 6,5 iddiası var. Oldukça farklı.

Büyüme, cari açık ve enflasyon konusunda IMF’den daha iyimser olan AKP hükümeti öngörüleri, IMF’yi tekzip edecek mi?

Yılın ilk 4 ayından geriye dönüp bakıldığında şu gerçekler var: Eşikteki krizi yönetebilmek ama aynı zamanda referandumdan Evet’i çıkarabilmek için bütçeye ilk 3 ayda 20 milyar TL açık verdirmek pahasına popülist bir maliye politikası izlendi. Merkez Bankası, faizleri 3 puan artırarak dövizde yükselişin önünü kesti. Bunların yanında, dış dünyanın rüzgârları Türkiye gibi ülkelerden yana esmeye başladı. Fed’in faizler konusunda “güvercin duruşu”, küresel sıcak paranın yükselen ülkelere geçici park tercihi, Türkiye’ye de belli ölçülerde portföy yatırımı taşıdı. Bu da dolar kurunun tırmanışını durdurdu. Bunun etkisiyle ekonomide, büyüme oranını yıllık en az yüzde 3’e taşıyabilecek görece bir canlılık var. Buna karşılık enflasyonda iyileşme belirtisi yok, işsizlikte de öyle.

Yılın tamamına ilişkin net fotoğrafı, kalan 8 aydaki iç ve dış ekonomik-siyasi gelişmeler belirleyecek özellikle de dış fonların tercihleri…

 

Makale kategorisine gönderildi | IMF’nin “Türkiye daralacak” tahmini doğru mu ?(Al-Monitor, 27 Nisan,2017) için yorumlar kapalı

Can Turkey disprove IMF’s dismal economic growth forecast?(al-Monitor, April 29,2017)

Summary:
The International Monetary Fund expects the Turkish economy to further slow down in 2017, but Ankara believes it can disprove the forecast.
Author:

Translator: Sibel Utku Bila

The International Monetary Fund’s (IMF) April 2017 World Economic Outlook report was eagerly anticipated in Turkey amid the country’s serious economic woes and political turmoil.

For Turkey, the most important aspect of the report was the IMF’s approval of a new calculation method adopted last year by the Turkish Statistics Institute (TUIK) to determine gross domestic product. In a move that stirred much controversy, the TUIK revised figures retroactively so that the country’s 2015 GDP, for instance, increased 20%. The IMF, however, has downplayed the criticism that Turkish pundits have leveled against the move by employing the new GDP data, according to which the Turkish economy grew 6.1% in 2015 and 2.9% in 2016.

Yet the IMF projects that the Turkish economy will grow only 2.5% this year, well below the average 4.5% the IMF forecasts for the group of 153 emerging market and developing economies, which represent 85.5% of the world’s population and 58% of the gross world product.

In the group of emerging Eastern and Central European countries, Turkey stands out as the only country with deteriorating economic prospects. According to the report, Turkey’s outlook “is clouded by heightened political uncertainty, security concerns and the rising burden of foreign-exchange-denominated debt caused by the lira depreciation.”

According to the IMF, China’s robust growth rate will remain largely unchanged, and the other peripheral giant, India, will continue to grow as well. The forecasts for the two countries stand at 6.6% and 7.2%, respectively. Indonesia, another emerging Asian economy, is expected to grow more than 5%.

For other major emerging economies, however, the IMF is not that optimistic, projecting growth rates that make even Turkey’s 2.5% look quite refreshing. The Russian economy, for instance, is expected to emerge from recession and start growing again, but only by 1.4%. In Latin America, Mexico’s growth rate is projected to drop one percentage point to 1.7%, while the Brazilian economy is expected to grow by a mere 0.2% after contractions of about 4% in the past two years. For Argentina and Chile, the IMF forecasts stand at about 2%. Another important emerging economy — South Africa — is expected to post a very modest growth of 0.8%.

The IMF lists Turkey among emerging European economies, along with the countries that emerged from former Yugoslavia and the former socialist states of Eastern Europe. This group represents 2.4% of the world’s population and 3.5% of gross world product, 1 percentage point of which is contributed by Turkey alone. The IMF projects an average growth rate of 3% for this group in 2017, meaning that Turkey falls behind its regional peers as well.

The IMF’s not-so-pleasant forecasts for Turkey extend beyond growth to inflation, unemployment and the current account deficit. According to the report, Turkey’s consumer inflation is expected to stay in the double-digits and close the year at 10.1% before retreating slightly to 9.1% in 2018.

It is noteworthy that, while forecasting a lower growth rate, the IMF expects Turkey’s current account deficit to expand. The current account deficit is projected at no less than 4.7% of GDP for both 2017 and 2018, up from 3.8% last year. So how will the deficit grow by one percentage point while the GDP declines by about half a percentage point? The first thing that comes to mind here is the anticipation that Turkey’s energy bill will swell, along with an assumption that the crisis-hit tourism sector will fail to recover in 2017 and 2018.

Indeed, Turkey is doing little to decrease its hefty energy bill, the result of its reliance on oil and gas imports. When it comes to reviving tourism, positive developments toward domestic and regional peace are urgently needed, but instead Turkey’s international image is worsening by the day. Most recently, simmering allegations of foul play in the April 16 referendum, coupled with the decision of the Council of Europe’s Parliamentary Assembly to put Turkey on a watch list of countries flouting democratic norms, will hardly make the country more attractive in the eyes of the European tourists it is seeking to win back.

The IMF also expects Turkey’s jobless rate to increase to 11.5%, up from 10.8% in 2016, reflecting the decline in economic growth. The projection for 2018 is similarly pessimistic — 11%.

Ankara, however, put on a brave face against those gloomy forecasts. “The IMF’s projections concerning the Turkish economy will probably prove wrong again,” Deputy Prime Minister Mehmet Simsek tweeted April 18.

And what are Turkey’s own projections and targets on growth, inflation, unemployment and the current account deficit? The official reference here is the government’s medium-term economic program announced in October. Since then, however, the numbers in the program have become largely irrelevant because of the transition to a new set of GDP data. The GDP revisions required the government to update its economic targets, something it has failed to do so far.

According to the existing obsolete figures, Ankara’s growth target for 2017 is 4.4%, almost two points higher than the IMF’s forecast, and even higher for next year — 5%. The unemployment projection — 10.2% — is relatively more consistent with that of the IMF. The current account deficit is projected at 4.2% of GDP, half a percentage point lower than the IMF forecast. The inflation target, however, is rather divergent, standing at 6.5% as opposed to the 10.1% the IMF expects.

In sum, Ankara is more optimistic on growth, inflation and the current account deficit. Can it really disprove the IMF?

In reviewing the first four months of the year, a number of key facts need to be underlined. To manage the looming crisis and at the same time secure a “yes” from the referendum, the government followed a populist fiscal policy that resulted in a budget deficit of 20 billion Turkish lira ($5.6 billion) in the first quarter. The Central Bank of Turkey hiked rates by three points to stop the slump of the Turkish lira. Tailwinds then began to blow from abroad as the US Federal Reserve’s “dovish” approach on rate hikes led global short-term investments to park temporarily in emerging economies, including Turkey. This stopped the rise of the dollar against the lira. As a result, the economy has relatively perked up, signaling that a growth rate of at least 3% can be possible this year. Yet no signs of recovery are seen in inflation and unemployment.

How things wind up at the end of the year will depend on economic and political developments at home and abroad in the next eight months. The decisions and moves of short-term foreign investors will be especially crucial.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | Can Turkey disprove IMF’s dismal economic growth forecast?(al-Monitor, April 29,2017) için yorumlar kapalı

‘Yeni Türkiye’nin eski ekonomisini neler bekliyor? ( Al-Monitor,19 Nisan,2017)

Türkiye gündeminin aylardır ilk maddesini oluşturan 16 Nisan anayasa değişikliği ile ilgili referandumun ardından ülkenin en çok satan gazetesi Hürriyet, “Yeni Sistem” manşetiyle çıktı. Gazete şöyle diyordu: “1923’ten bu yana uygulanan parlamenter sistemden cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişi öngören 18 maddelik anayasa değişikliği kabul edildi.”

“Yeni Sistem” abartılı bir saptama değil. Çünkü Olağanüstü Hal koşullarında yapıldığı için de sıkça eleştirilen referandum ile ilgili hukuksuzluk, hile, şaibe iddiaları bir iptali getirmez ve ortaya çıkan yüzde 51,4’lük onay resmiyet kazanırsa, Türkiye yeni bir sistem ile yönetilecek. Özü, yasama, yürütme ve yargının, yani güçlerin ayrımının yerine güçlerin tek elde toplanması olan bu yeni yönetim biçimi, demokratik normlardan uzaklaşmayı çok dert etmeyen, kendince etkin yönetimi mümkün kıldığı için savunulan bir “sistem.”

Neler olacak? 18 maddelik anayasa değişikliğiyle cumhurbaşkanı, güçlendirilmiş başkanlık yetkileriyle donatılıyor, başbakanlık kaldırılıyor.
Cumhurbaşkanı yürütmeyi doğrudan üstleniyor, bakanları doğrudan atıyor, bütçeyi yapıyor. Cumhurbaşkanı aynı zamanda partisinin başına geçiyor, bu nedenle de genel seçimle cumhurbaşkanı seçimi kasım 2019’da (belki de erkene alınarak) aynı tarihte yapılacak.

Cumhurbaşkanı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun üyelerini hem doğrudan, hem etkili olduğu meclis üstünden belirleyeceği için yargıyı da “parti yargısı” yapabiliyor.

Türkiye’nin toplumsal ve ekonomik yapısıyla parçası haline geldiği Batı dünyasının demokrasi anlayışına, normlarına pek de uygun düşmeyen “yeni sistem” ile istikrar gerçekleşecek mi, nasıl? Böyle bir sistem değişikliğinin arkasında seçmenin yarısı var, yarısı yok. Dolayısıyla sürdürülebilirlik sorunu var. Türkiye, 1961 Anayasasını yüzde 62, 1982 Anayasasını yüzde 92 onayla yaşama geçirmişti. Yüzde 51’lik onayla “yeni sistem”i uygulamak ve istikrar içinde uygulamak nasıl mümkün olacak?

Politik istikrar yaşamsal bir sorun ise “yeni sistem” ile bunun ekonomiye istikrar getirip getirmeyeceği de sıkça soruluyor elbette. Ekonominin, kendisini istikrarlı biçimde yeniden üretebilmesi için “büyümesi” gerekiyor. Türkiye son yıllarda büyüme ivmesini kaybetti. Bunda dışsal etkenler kadar içeride biriktirdiği riskler etkili oldu. Özellikle 2016’nın ikinci yarısında krizin eşiğine gelen ekonominin ikinci yarı büyüme oranı yüzde 1’e kadar geriledi.

Türkiye ekonomisinin, iç tasarrufları yetersiz olduğu için dış sermaye girişine mutlak bağımlılığı var. Bu da ağırlıkla borçlanma ile oluyor ve biriken borç stokları önemli bir kısıt yaratıyor. Merkez Bankası’nın yayımladığı son Uluslararası Yatırım Pozisyonu raporu, Türkiye’nin dışarıdaki 217 milyar dolarlık varlığına karşılık, içeride 589 milyar dolarlık yükümlülüğü, bir anlamda borcu olduğunu ortaya koydu. Bu, net 373 milyar dolarlık bir pozisyon açığı demek ve “düzeltilmiş” yeni milli gelirin (857 milyar dolar) yüzde 43,5’u kadar bir açık demek.

Böyle bir ekonominin dış kaynak girişi, her dönem önem taşıdığı gibi, “yeni sistem”li dönemde de önem kazanacak. Yabancı yatırımcılar, yeni sistemin Türkiye’de riskleri azalttığını görebilecekler mi? Dahası, önlerinde başka yatırım seçenekleri var. Türkiye tek seçenekleri değil. Alternatif coğrafyalara göre Türkiye’yi cazip bulacaklar mı?

Bugünkü risk göstergeleri, Türkiye’yi “Kırılgan Beşli ” olarak bilenen ülke kümesi içinde en riskli ülke olarak gösteriyor. Kısa adıyla CDS (Credit Default Swap) olarak bilinen risk primi, Türkiye için 233 iken, en yakınındaki Brezilya için 220. Üçüncü sıradaki Güney Afrika’nın risk primi 216, Rusya’nınki ise 166. Bunu, 129 ile Endonezya izliyor.

Hatırlatmak gerekir ki, Türkiye 2016 eylülünden bu yana üç önemli kredi derecelendirme kuruluşu tarafından yatırım yapılamaz ülke ilan edildi. Yüz üzerinden değerlendirildiğinde Türkiye’nin notu 44 ve özellikle kurumsal yatırımcılar açısından uzak durulması gereken bir ülke konumunda. “Yeni sistem” ile Türkiye bu risk şampiyonu imajından kurtulabilecek mi? Daha referandumun ertesinde ajitasyon dozu yüksek bir ifade ile AB ile ilişkileri ve ölüm cezasını referanduma götürme niyetinde olduğunu açıklayan bir Cumhurbaşkanı’nın ülkesinde risk algısı azalır mı?

Biliniyor ki ister doğrudan yatırımcı, ister borç sağlayıcı olsun yabancı sermaye, riskler ve kredi derecelendirme kuruluşu notları konusunda yeterince tatmin olmaz ise gelmiyor ya da çok az geliyor. Gelenler, spekülatif amaçlı “sıcak para” biçiminde geliyorlar. İstikrarsız sermaye trafiği, yerel para TL’nin dolar ve avro karşısında kaybını, öteki deyişle döviz fiyatlarının artmasını getiriyor. Artmış döviz fiyatıyla ithalat ve kredi kullanımı maliyetli hale geliyor ve ekonomi büyüyemiyor. Yükselmiş kur ile yapılan ithalat, içeride maliyetleri artırıyor ve enflasyonu tırmandırıyor. Kur ucuzken yapılan borçlanma, kur artınca firmalara ağır kur zararlarına mal oluyor. Reel sektörün net döviz açığının hala 201 milyar doların üzerinde olduğunu geçerken belirtelim.

Türkiye’nin tüketici enflasyonu şimdiden yüzde 11.3’ü bulurken, sanayicilerin ağırlıkla kur artışı bahanesiyle yaptıkları fiyat artışları, yıllık bazda yüzde 18’e ulaşmış durumda. Önümüzdeki aylarda da sürecek olan üretici fiyat artışları, aynı zamanda yüksek tüketici enflasyonu demek.

Enflasyon kadar büyük sorun, çift haneli işsizlik. 17 Nisan’da açıklanan işsizlik verisi, resmi tanımlamayla yüzde 13’ü (yaklaşık 4 milyon işsiz), geniş tanımlama ile yüzde 20’leri buldu. 15-24 yaş arasını kapsayan gençlerdeki işsizlik oranı yüzde 24,5 ile endişe verici bir boyutta.

Referandumun hemen ertesinde açıklanan bir diğer önemli veri, bütçe açıklarıyla ilgili. 2016’nın ilk üç ayında 46 milyon TL fazla veren bütçe, 2017’nin ilk üç ayında yaklaşık 15 milyar TL açık verdi. Hazine nakit dengesinin aynı dönemde 22,6 milyar TL açık vermiş olduğu da dikkate alındığında referanduma yönelik olarak alınan önlemlerle “yangın” tehlikesine karşı kamu maliyesinden bol miktarda “su” kullanıldığı anlaşılıyor.

Kamu maliyesi disiplini, Türkiye’nin özellikle yabancıları çekmek için vitrininde başköşeye koyduğu bir çekim objesi. Bunun şimdi, fazladan açığa dönüşmesi ve krizin ancak böyle yönetilebilmesi, devamında ne olacak sorusunu sordurtuyor. Çünkü kamu kaynağı da dipsiz kuyu değil. Harcananı yerine koyamadığı takdirde kamunun borçlanması, borç için faiz harcamalarını artırması, cari açığın yanında kamu açığı gibi yeni bir kara delikle yüz yüze kalma tehlikesi var.

İş âlemi rejimden politik saiklerden arınmış müdahaleler bekliyor. Gevşetilen bütçe disiplinine dönüş, beklentilerin başında. Çünkü yabancı yatırımcı için en büyük cazibe unsuru bu. Avrupa Birliği ile ilişkileri hızla toparlamaya çalışmak da beklentiler arasında. Bu yolla dış sermaye akışının artırılması, böylece bir büyüme ivmesi yakalanılması umuluyor.

İş aleminin bu naif beklentisine karşılık rejim, elde edebildiği yüzde 51’lik seçmen desteğini konsolide edici popülist bir ekonomik politikayı mı tercih edecek? Referandumdan önce yapıldığı gibi vergi indirimlerine giderek, harcamaları artırarak, vergisel af yasaları getirilerek bir gevşeme politikası izlenebilir. Seçim odaklı bu yönelimin başta kamu maliyesi olmak üzere ekonominin yapı taşlarına ağır hasarlar vereceği ortada olmakla birlikte, siyasi kaygılar bir kez daha ekonominin önüne geçebilir.

Makale kategorisine gönderildi | ‘Yeni Türkiye’nin eski ekonomisini neler bekliyor? ( Al-Monitor,19 Nisan,2017) için yorumlar kapalı

What’s next for Turkey’s economy under ‘new system’?(Al-Monitor,April 19,2017)

Summary:
Turkey’s new governance model, narrowly approved by a disputed referendum, adds more uncertainty to the country’s continued economic downturn.
Author

Translator Sibel Utku Bila

Following Turkey’s momentous constitutional referendum on April 16, Turkey’s best-selling daily Hurriyet trumpeted the arrival of a “new system.” Turkish voters, it said, sealed the end of “a parliamentary system implemented since 1923” in favor a new presidential regime.

The “new system” description is not an exaggeration. Turkey will indeed be in uncharted waters if the 51.4% “yes” vote gets an official validation amid allegations of serious irregularities and vote rigging, as well as the controversy of holding a plebiscite under a state of emergency. In its essence, the new system concentrates power in the hands of a single person, the president, doing away with the principle of separation of powers. Advocates of the shift, who care little about eviscerating democratic norms, argue that the new model will enable a more efficient governance.

The 18-article amendment package abolishes the prime minister’s office and hands its powers — in addition to other powers that diminish the role of parliament and curtail judicial independence — to the president. Because the president is no longer a neutral figure and can simultaneously head a political party, the first general and presidential elections under the new system — slated for November 2019 — will take place simultaneously. The amendments pave the way for a “party judiciary,” enabling the president to shape the High Council of Judges and Prosecutors by both appointing members directly and influencing those nominated by parliament.

In short, the new system deviates largely from the democratic norms of the West, of which Turkey is part of economically and through various multilateral institutions. Can the country maintain stability with such a system? The amendments won approval from only half of the electorate, which could forecast a problem of sustainability. The existing constitution, adopted in 1982, had the backing of 92% of voters, while the previous one was approved by 62% of voters in 1961. How will the new system function with a popular approval of 51%?

The vital issue of political stability also raises the question of economic stability. Economies need political stability and growth. Over the past several years, Turkey has lost its growth momentum under the impact of both external factors and domestic risks. In the second half of 2016, the economy came to the brink of a crisis, with the growth rate dropping to 1%.

Lacking solid domestic savings, the Turkish economy is heavily dependent on the inflow of foreign capital. This comes mostly through borrowing, which means that debt stocks constitute a major burden on the economy. According to the Central Bank of Turkey’s latest data, Turkey’s external assets stood at about $217 billion at the end of February, while its liabilities to external parties — or debt — was over $589 billion. This amounts to a net position deficit of some $372 billion, which corresponds to about 43.5% of the country’s gross domestic product, revised upward to $857 billion under a controversial reform in December 2016.

For such an economy, the inflow of foreign capital remains as crucial as ever. Will foreign investors see any easing of risk under the new system? They certainly have other investment options. Turkey is not the only one. Will the new system make Turkey more attractive than its alternatives?

In terms of credit default swaps, which indicate risk premiums, Turkey today is the riskiest country in the so-called “Fragile Five.” Its risk premium is 233, followed by Brazil with 220 and South Africa with 216. Russia’s risk premium is 166, while Indonesia’s is 129.

Since September 2016, the world’s top three credit-rating agencies have cut Turkey down to noninvestment grade. Rated on a numerical index between 0 and 100, Turkey’s credit worthiness is 44, a score seen as a message to stay away, especially by institutional investors.

Can the new system rid Turkey of its “risk champion” status? Can Turkey improve its image while its president, immediately after the referendum, threatens to hold other plebiscites on ending the country’s bid to join the European Union and reinstating the death penalty?

It goes without saying that foreign funds, be they direct investments or loans, cease to flow in or decrease significantly if the country’s risk premiums and credit ratings fail to convince. What comes in such circumstances is mostly short-term investments in stock shares and bonds. Such volatile capital movements often cause the Turkish lira to slump against the dollar and the euro. In other words, foreign exchange becomes more expensive, which, in turn, increases the cost of imports and loans, and ultimately curbs economic growth. Goods imported with more expensive foreign exchange rates mean higher costs at home and thus inflation. Also, when exchange rates increase, companies indebted in foreign currency see their debt swell in terms of Turkish lira. The Turkish real sector’s net foreign exchange deficit remains over $201 billion at present.

When it comes to inflation, Turkey’s consumer inflation is already 11.3% year on year, while producer inflation has reached 18%, as manufacturers keep hiking prices on the grounds of higher exchange rates. The upward trend in producer prices is expected to continue in the coming months, meaning a higher consumer inflation.

An equally worrying problem is the double-digit unemployment rate. In official data released April 17, the rate stands at 13%, which means some 4 million people are jobless. A broader definition puts the figure at about 20%. Joblessness among young people in the 15-24 age group is particularly alarming, standing officially at 24.5%.

Other important data disclosed shortly after the referendum pertain to budget deficits. In the first quarter of the year, the government posted a budget deficit of about 15 billion Turkish lira ($4 billion), as opposed to a surplus of 46 billion Turkish lira ($12.5 billion) in the same period last year. The Treasury cash balance, too, runs a deficit of 22.6 billion Turkish lira ($6.1 billion) in the first quarter, suggesting generous government spending ahead of the referendum to contain the impact of economic woes and fend off a full-blown crisis.

Fiscal discipline has long been a centerpiece in Turkey’s shop window for foreign investors. The fact that the budget surplus has devolved into a deficit suggests that this is now the only way the government can manage the crisis. This raises further questions on what is coming next, for public funds are not a bottomless well. Failing to bridge the gap will lead to more borrowing and more public funds spent on interest rate payments. For a Turkey with already chronic current account deficits, this would threaten the additional problem of public deficits.

The Turkish business community expects Ankara to take steps free from political considerations. The first and foremost expectation is a return to fiscal discipline, which has been a major element in luring foreign investors. A speedy drive to mend fences with the EU is another key expectation to galvanize the inflow of foreign funds and give a fresh impetus to growth.

The business community may be full of such well-meaning expectations, but the prospect of the government insisting on populist policies to consolidate the narrow 51% majority it clinched at the referendum cannot be ruled out. Ankara may well opt for loosening by reducing taxes, issuing tax amnesties and increasing spending, just as it did ahead of the referendum. Such election-oriented steps would clearly undermine public finances and other cornerstones of the economy, but political motives could well supersede economic considerations again.

English, Makale kategorisine gönderildi | What’s next for Turkey’s economy under ‘new system’?(Al-Monitor,April 19,2017) için yorumlar kapalı

Gezi, Haziran ve Nisan…

AKP’nin kurulduğu 2002’den itibaren önce sessiz ve derinden , 2011 sonrası ise pervasız ve açıktan faşizme  tırmanışına karşı,  toplumun cumhuriyetçi, laik ve çoğu emek sınıflarından oluşan kesimlerden iki büyük direniş adımının ardından üçüncüsü, 16 Nisan’da referandumdan “hayır”ın yüksek performansıyla geldi. Galibiyet yazamadım, çünkü beklendiği üzere hile-hurda ile Evet oylarını yüzde 51 ilan ettiler. Ama gerçekte kazanan Hayır oldu.

Gezi, Haziran ve Nisan; bu üç büyük çıkıştan ilki ve üçüncüsünün, aşağıdan yukarıya örgütlenen taban hareketleri ağırlıklı olması oldukça önemli. Nisan’da 33 büyük kentten “Hayır” çıkması çok önemli. Sandık hileleri ile yüzde 51 Evet’e dayanarak rejim inşasını sürdürmek isteyenler için artık iyice meşruiyet sorunu var; Hayır’ı yükseltenler için ise yeni bir demokrasi maratonuna sabırla, inatla koyulmak görevi…

Gezi ve 7 Haziran

Rejimi 16 Nisan’da sarsan ve meşruiyetini sorgulatan sürecin ilk önemli adımı, 2013 Haziran kalkışmasıydı. AKP’nin bitmek bilmeyen kent suçlarına bir yenisini Taksim Gezi parkında ekleme girişimine dur demek için kendiliğinden kıvılcım alan hareketin, kısa sürede devasa bir yangına dönüşmesi, rejimle hesabı olan birçok kesimi kapsıyordu. Kendini rejim mağduru hisseden tüm kimliklerin, sınıfların, kaygusu olanların verdiği tepki, AKP’yi büyük ölçüde sarstı.

Rejim, Gezi’ye ancak vahşi bir polis saldırısı ile karşı koyabildi ama bu arada, hem içeride hem dışarıda “muhafazakar-demokrat” maskesi düştü, gerici , zalim yüzü iyice ortaya çıktı. Gezi, kendiliğindenci (spontan) bir hareketti, belli bir hedefe odaklanmadı, belli bir örgütlülüğe dönüşmedi, ama geniş kitlelere doğrudan demokrasi pratiğini deneyimleme fırsatı verdi. Gezi hareketi, arkasından her türlü çarpıklığa karşı, aktivist grupların öz örgütlenmelere gitme, yatay ilişkilerle pratik üretme gibi bir zenginlik bıraktı ve bu, birçok somut sorun karşısında pratiğe döküldü.

Gezi ile uzun bir zaman dilimine yayılan bir düşüş evresine giren rejim, düşüşünü geciktirmek için daha despotik bir pratiğin içine girdi. Daha çok yasa ve Anayasa ihlalleri ile kendine alan açmaya koyulan AKP’nin, 2012’de başlayan kadim ortağı FG Cemaati ile dalaşı, hemen Gezi sarsıntısının ardından sert bir şekilde tırmandı. 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk iddialarını yavuz hırsız misali savuşturan ve Cemaat’e büyük darbeler indirmeye başlayan AKP, muhalefetin, özellikle CHP’nin etkisiz ve isabetsiz seçim-aday politikaları ile yerel seçim ve Cumhurbaşkanlığı virajlarını da almayı bildi.

Rejimin lideri RTE, Cumhurbaşkanlığı hedefine ulaşmış olmakla birlikte, özellikle 17-25 Aralık yolsuzluk dosyalarının ağırlığını hep sırtında hissetti. Ona, daha sağlam bir dokunulmazlık zırhı gerekiyordu ve hatta “tek adamlık”. Bunun için, hedefini “Başkanlık sistemi” olarak belirleyen Saray, 2015 Haziran seçimleri ile, oluşacak Meclis aritmetiğinden , gerekli Anayasa değişikliğini çıkarabileceğini umdu. Ancak, umduğunu değil, bulduğunu yemek zorunda kaldı. 7 Haziran 2015 seçimlerinde yüzde 13 oy alan HDP, Saray’ın hesaplarını altüstü etti.

Gezi’nin ardından, 7 Haziran, rejimin açık faşizme tırmanışını çelmeleyen ikinci önemli demokratik halk hareketi oldu denebilir. Yüzde 10’luk seçim barajını geçemeyeceği umut edilen HDP, sol-sosyalist hareketin önemli bir kısmının, Gezi bileşenlerinden önemli bir kesimin “Gezivari” dayanışma katkısıyla, seçimlerden 80 milletvekili çıkardı ve 6 milyon seçmenli üçüncü büyük parti olarak MHP’yi geride bıraktı. AKP, 7 Haziran’dan çıkan aritmetik ile kendi başına hükümet kuramadı. CHP ile Davutoğlu’nun koalisyon kurma girişimlerini ise Saray, resmen baltaladı ve CHP’ye şeklen de olsa hükümet kurma yetkisini vermeden seçimlerin 1 Kasım’da yenileneceğini buyurdu.

Kasım seçimleri

Haziran’dan 2015 Kasım’a ülkede inanılmaz bir şiddet rüzgarı estirildi. Toplu katliamların yanında, Güneydoğu’da, Sur, Cizre, Şırnak başta olmak üzere, birçok kentte sürdürülen yıkım ve savaş ile, ülke korku ve terör iklimine sürüklendi. Kürt siyasetinin “özyönetimcilik-hendekçilik” toyluklarını kullanan devlet, Kürt hedefli şiddet üstünden milliyetçi MHP oylarını kendisine çekmeyi bildi. 1 Kasım’da yapılan seçimlerden AKP, yeniden tek başına iktidar kuracak çoğunluğa ulaştı.

“Sünni-Türk İslam” kimliğinin iş yaptığını gören Ak faşizm, 2016’ya aynı rotayı izleyerek girdi. Öncelikli hedefi Cemaat ve devamında Kürt siyaseti idi. Bunları etkisiz bıraktığı oranda Başkanlık hedefine rahatlıkla ilerleyebileceğini umdu. Kürt siyasetine dönük  hamlelerini önce düşük profilden götüren rejim, esas olarak FTÖ’ye yüklendi ve Cemaat’in askeri kanadına dönük çemberi daralttığı 2016 yazında, Fetöcü askerleri darbeye mecbur bıraktı .

AKP, kontrollü bir şekilde darbeyi erken doğuma mecbur bırakmanın ardından 15 Temmuz’u, “Darbecilere direnen AKP’nin zafer günü” ilan etti. Darbe girişimi bahane edilerek OHAL başlatıldı, KHK’larla yönetim devrine geçildi, Meclis, işlevsizleştirildi.

Bütün bunlarla eş zamanlı olarak Kürt siyasetine dönük hamleler başlatıldı ve dokunulmazlıklar CHP’nin bir kesiminin de oylarıyla kaldırıldıktan sonra tutuklamalara geçildi. HDP’li eşbaşkanlar, yönetici, kadro tutuklamaları, gözaltılarının ardından belediyelere kayyum atanması operasyonlarıyla HDP ve kitlesi iyice sindirilmek istendi. Şimdi sıra , “tek adama”ı yürütme-yasama-hatta yargının en güçlüsü yapacak açık faşizme geçiş hamlesindeydi ; Anayasa değişikliği tasarısı alelacele Meclis’e geldi, komisyonlarda doğru dürüst tartışılmadan Meclis’te oylanmaya geçildi ve AKP içinden fire olmaması için oy açıklamaya zorlanan milletvekillerinin “evet”i ile , MHP desteği ile başkanlık sistemini öngören Anayasa değişikliği Meclis’ten geçti. Geriye tek bir adım kalmıştı; halkoylaması…

Hayır hareketi

16 Nisan halkoylamasına,yine OHAL koşullarında, medya zaptüraptı, gözaltılar ve emsali görülmemiş devlet imkanlarını, rejim destekçisi oligark milyonlarını kullanan bir kampanya ile giden AKP karşısında,  Gezi ve 7 Haziran’ın ardından muazzam bir “Hayır hareketi” örgütlendi.

“Hayır” bileşenleri, başta CHP ve HDP idi ama MHP’nin muhalif kanadı, Vatan, Saadet, çeşitli sosyalist partiler ve gruplarla birlikte, yelpaze oldukça genişledi. Bu organize yapıların yanında, tıpkı Gezi’de olduğu gibi, insiyatifler, Demokrasi İçin Birlik gibi platformlar da sahne aldı, mahallelerde, işyerlerinde, Hayır Meclisleri kuruldu ve dar imkanlara, ağır baskılara rağmen oldukça yaratıcı,üretici cansiperane bir kampanya yürütülerek zafere koşuldu. Başta İstanbul ve Ankara olmak üzere, 1994’ten bu yana politik islamın galip çıktığı metropollerden bu kez Hayır üstün çıktı. Kürt illerinden bütün baskılara rağmen, Hayır üstün çıktı. Yaklaşık 2,5 milyon mühürsüz oy pusulasının geçerli sayılmasıyla ve başka seçim hileleri ile Evet önde ilan edilse de kazanan Hayır’dır ve bu, Ak faşizme indirilmiş en ağır darbe olarak okunabilir.

Referandumun Hayır sonucuyla sarsılan Saray’ın, bundan sonraki hamlesi pişkinlikle yoluna devam etmek olacak ve ilk elde yargıya atayacakları dört üye ile yargıyı AKP yargısı yapacaklar.

Böyle bir yenilginin hazmı zor. Seçmenin en az yarısının rıza vermediği bir Anayasa ile bir ülke nasıl yönetilebilir ki? Ancak despotlukla, diktatörlükle. 1 Kasım seçimlerindeki sonuçtan AKP-MHP, 10 puan geriye düştü. Bu yenilgiyi de unutmak için hızla ; Hayır cephesini dağıtarak, zayıf düşürerek, kısaca yeniden kan toplamak isteyecekler…

OHAL’in uzatılması eşliğinde başlatılacak Hayır’ı dağıtma hamlesi karşısında, aralarındaki derin farklılıklara rağmen, Hayır’da birleşenlerin, “OHAL’in kaldırılması, güçlü parlamento, bağımsız yargı, hukuk devleti” temelli bir ortak payda ile dayanışmaları, tek tek kendilerini korumaları açısından zorunludur. Bundan uzak duranı, kurdun kapacağı bilinmelidir.

Yapılacak şey, hukuka sahip çıkmak, parlamentoya sahip çıkmak, bağımsız yargının tesisini istemek, bunlara dönük rejim saldırılarını tıpkı Hayır’da birleşildiği gibi, aynı duyarlılıkla püskürtmektir.

Rejimin saldırıda öncelik vereceği siyasi aktör MHP muhalifleri olabilir. Yeni bir merkez sağ parti oluşumu kapasitesini, bunu kullanmaya kalkmanın  AKP için de tehdit oluşturacağını bilen Saray, MHP’li muhalifleri ilk elde hedef tahtasına oturtabilir. İşte burada, “Bundan bize ne” diye omuz silken bir tutum, rejimin ekmeğine yağ sürmek olur.

Bilinmeli ki, böyle bir saldırı, Hayır’ın rövanşı için başlatılmaktadır. Saldırıya uğrayan hangi politik görüş olursa olsun, hukuk devletini, bağımsız yargıyı, parlamenter sistemi savunma saiki ile, darp edilmek istenene el verilmelidir. Ancak böyle yapabilirlerse, hayır yelpazesinde yer alanlar, kendilerine de gelebilecek saldırılar karşısında güvende hissedebilirler.

Yeni Bir Anayasa

Sandıktan çıkan “Hayır”, aynı zamanda eldekine “hayır” yeni bir Anayasa için “evet” anlamı taşıyor.

Cumhurbaşkanı’nın, yetkilerinin azaltılarak sembolik bir nitelik kazandığı, güçlendirilmiş bir parlamenter sistemi kuracak yeni bir anayasa yapılması, artık ana hedef olmalı.  Yeni anayasa aynı zamanda, toplumsal barışı sağlayacak yeni bir toplumsal sözleşme niteliği taşımalı. Her yurttaşın farklılıklarıyla birlikte, eşit ve özgür bir biçimde yaşayabileceği bir ortak zemine ihtiyacı var Türkiye’nin. Çoğulcu ve katılımcı bir demokrasinin temelleri atılmalı.

Parlamenter demokrasi, gücün merkezileşmesine değil, gücün paylaşılmasına dayanır. Siyaset, uzlaşı gerektirir, tahakküm değil. Çoğunlukçuluk değil, çoğulculuğa dayanan yeni bir yönetim anlayışına ihtiyacımız var. Ancak bu durumda,  iç ve dış sorunlara akılcı,barışçı çözümler getirme olanağı doğar.

Böyle bir değişimle, Türkiye içeride ve dışarıda savaş ekseninden çıkar, barış eksenine oturur, ihtiyaç da budur.

Katılımın yüksek olduğu bu halkoylamasında, “evet” oranı üstünde ayrıca düşünülmelidir. Bu, sıradan bir halkoylaması değildi; Açık faşizme rıza gösterenlerin oranının yüzde 50 dolayında olması, Türkiye’nin demokrasi kültürü ve birikimi adına utanç vericidir. Bir kısmı korkudan, yılgınlıktan da olsa, tek adam rejimine 24 milyona yakın insanın rıza beyan etmesi, geride bıraktığımız yıllarda demokrasi kültüründen ne kadar uzaklaşıldığını, biata ne kadar alıştırıldığını da göstermektedir.

Yarından tezi yok, evde,işte,okulda,kışlada,sendikada,odada, medyada,  hayatın her yerinde “Tek adam”lığı reddedip, demokrasinin pratiğini sıfırdan da olsa başlatmaktır bunun çaresi.

Pratiğini yaşayarak, yaşatarak…

Genel kategorisine gönderildi | Gezi, Haziran ve Nisan… için yorumlar kapalı

Referanduma oluk oluk oligark parası(ozguruz.org, 11 Nisan, 2017)

Bitmemiş inşaatlar da dahil olmak üzere kamu binalarına devletin imkanlarıyla ‘Evet’ afişleri astılar. Bugüne kadarki seçimlerde hiç bu kadar kamu imkanı kullanılmamıştı. Eşit koşullarda bir kampanya olmuyor. Kesenin ağzmı iyice açtılar. Çünkü iktidar ‘Hayır’ çıkacağının farkında. ‘Hayır’ oyları, yüzde 60’ları bulabilir. ”  Böyle konuşuyordu, ana muhalefet partisi CHP Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu

Yerli-yabancı bütün gözlemcileri hayrete düşüren şey,  16 Nisan referandumu için “Evet” yönünde yapılan propagandanın niceliksel boyutları… “Hayır” yanlılarına dönük insafsız ve hukuksuz bir devlet baskısıyla paralel giden ve ağır bir ses ve görüntü kirliliği yaratan bu “orantısız yarış”ta, harcamanın kaynakları da merak ediliyor elbette.

AKP rejiminin devletin örtülü-açık, bütün kaynaklarını kullandığı ve bununla ilgili hiçbir hesap verme kaygısı olmadığı açık. Devlet kaynaklarına, belediye kaynakları da eşlik ediyor, kamusal medya, TRT ve Anadolu Ajansı da. Ama en çok da AKP ile organik bağı olan sermaye gruplarının Parti’ye destekle yaptıkları harcamalar…

“Evet”için, AKP oligarkları kesenin ağzını Saray’ın talimatıyla alabildiğine açmış görünüyorlar. Milyonlarca lira, “Parti” üstünden kullanılıyor daha çok. “Parti devleti” için partiye “hibe” olarak aktarılan, kayıtlı-kayıt dışı kaynaklar, su gibi harcanıyor.

Bir kısmı medyayı da elinde tutan AKP oligarkları, “Hayır”ın üstün gelmesiyle, Rejim ile kurdukları ve çoğu devlet ihalesinden oluşan “Saadet zinciri”nin kopmasından da endişeliler ve en az Saray kadar “Evet”e oynuyorlar. Kim bunlar?

Holding bünyesindeki medyayı “Evet” için seferber edenlerin başında, “Havuzcular”diye bilenen ve rejim yanlısı Sabah-ATV medya grubunu finanse eden konsorsiyum var. Bunların ortak finansmana katılması ile ilgili tapeler 25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturması dosyasında yer alıyordu. Bu konsorsiyumu oluşturan oligarkların elinde şu an, 3. havalimanı projesinden, çeşitli otoyol ve enerji santrallerine  kadar milyarlarca dolarlık iş var.Konsorsiyum oligarkları şunlar: Limak, Cengiz, Kolin, Kalyon, MNG…Bunlardan ilk 4’ü, Dünya Bankası’nın  35 milyar dolarlık proje olarak adlandırdığı 3.Havalimanı’nda ortak olmanın dışında Türkiye’nin en geniş elektrik dağıtım şirketlerini de Özelleştirme İdaresi’nden kaptılar.  İstanbul’un Avrupa yakasının elektrik dağıtımını yapan Bedaş, Anadolu’nun önemli bir kısmına elektrik satan Uludağ, Çamlıbel, Akdeniz, Meram isimli şirketler, bu oligarklara ait.

Kazandıklarının bir kısmını medya harcamaları ile Saray rejiminin emrine sunan bu inşaat baronları, parti devletinin de en önemli sponsorları olarak biliniyorlar.

Medya koluyla rejimin yanında olan isimlerden biri de Ciner Grubu. Habertürk gazete ve televizyonları,Show TV ile rejimin yanında olduğu bilinen Ciner’in daha çok enerji , madencilik, liman işletmeciliği üstünden devletle işleri bulunuyor.

Saray’a sadık medya gruplarından Akşam’ın sahibi Ethem Sancak, devletten satın aldığı  BMC Otomotiv  ile silah sanayisinden pay alırken medyasıyla sadakatini sürdürüyor.

Milliyet gazetesi ve Futbol Federasyonu Başkanlığı  üstünden rejimin”Evet” kampanyasına omuz veren Demirören Grubu, desteğine karşılık payını emlak ve enerji pazarından alıyor.

Rejimin pek barışık olmadığı  geleneksel büyük sermaye örgütü TÜSİAD yönetiminde iken Saray saflarına katılan Doğuş Grubu patronu Ferit Şahenk, sahip olduğu NTV medya grubu üstünden Saray’a hizmet verirken özelleştirmeden birçok şirket aldı, metrolar inşa etti ve hala Karaköy’deki yap-işlet-devret modelli Galataport liman kompleksinin yapımını sürdürüyor.

Medyanın en büyüğü Aydın Doğan Grubu ise Saray’a tam biat etmese de , rehin alınmış, korkutulmuş olarak  tüm gazete ve TV kanallarını daha çok Evet için kullandırtıyor.

Medya yatırımı olmamakla birlikte, TÜSİAD’ın ağır topu iken sessiz ve derinden Saray ile saf  tutan bir diğer önemli grupSabancılar .Türkiye’nin en büyük bankalarından Akbank’ı da ellerinde tutan  grubun özellikle enerji yatırımları ile rejime yanaştıkları biliniyor. Enerjisa firması İstanbul Anadolu yakasının yanı sıra, Ankara ve Çukurova elektrik dağıtım işlerini Özelleştirme İdaresi’nden aldı. Grubun ayrıca, yap-işlet-devret yöntemiyle çok sayıda elektrik santralı yatırımı var ve rejim ile çok barışık biliniyor.

Saray’ı inşa eden grup olarak bilinen Rönesans, özellikle Rusya’daki işleri ile biliniyor ve rejime sadakati büyük gruplardan.

“Havuz konsorsiyumu” öncesinde yedi yıla yakın Sabah-ATV’ye patronluk yaparak AKP’ye medya desteği veren Çalık, rejimin bir diğer büyük oligarkı. Çoğu inşaat ve enerji sektörlerinde faaliyeti olan Çalık’ın Türki Cumhuriyetlerde de birçok yatırımı bulunuyor.

Kamu-Özel İşbirliği diye bilenen yöntemle icra edilen “mega projelerde” adı daha çok geçen İbrahim Çeçen  IC Holding, AKP yandaşı bir diğer oligark. İtalyan Astaldi firması ile birlikte üçüncü boğaz köprüsünü üstlenen IC, birçok havalimanı ve enerji santralı da inşa ediyor.

AKP’nin destekçisi sermaye gruplarından  buraya kadar sözü edilenler, daha çok ulaştırma, enerji ağırlıklı  kamu-özel ortaklığı projelerini AKP rejimi ile birlikte gerçekleştiriyorlar.

Rejimin birikim lokomotifi inşaatın konut ayağında  olan AKP oligarkları ise daha çok kısa adı TOKİ olan Toplu Konut İdaresi ve onun iştiraki Emlak Konut üstünden AKP rejimi ile iş yapıp birikim sağladılar ve partinin en büyük destekçisi oldular.

TOKİ, kamu arsalarını tek elden yönetme imkanı ile donatılınca, özellikle İstanbul’da en değerli varlık olan kamu arsalarını  teklif ederek  büyük müteahhitlere, geliri paylaşmak üzere lüks konutlar inşa ettirdi. Bu model daha çok TOKİ iştiraki Emlak Konut üstünden gerçekleştirildi. Ali Ağaoğlu, Varyap, Aşçıoğlu, İhlas, Torun,Türkerler, Kuzu, Siyah Kalemgibi oligarklar, bu modelle en çok iş yapan ve kazançlarıyla rejimi destekleyen gruplar oldu.

Bunlar arasında Ali Ağaoğlu, rejimle özdeşliği yine yolsuzluk soruşturma dosyalarında en çok geçen isimlerden biri.

Torunlar Grubu, özellikle Erdoğan’a en yakın isimlerden biri olarak biliniyor. Şirketin kurucusu Aziz Torun, Erdoğan’ın  İmam Hatip Lisesi’nden  arkadaşı ve devasa yatırımlar yürütüyor. Ankara’nın en büyük AVM’si  Ankamall’un  yanı sıra Mall of İstanbul’un da sahibiler. Torun, ayrıca İstanbul ‘da eski Ali Sami Yen stadyumunun yerinde de devasa gökdelenler inşa etti ve Özelleştirme İ.B.’den aldığı  eski Paşabahçe rakı fabrikasına da otel yatırımı hazırlığında. Torun’un enerji sektöründe de yatırımları var.

İstanbul  Zeytinburnu kuleleriyle İstanbul silüetinin canına okuyan Saf  Grubu, dikkat çeken bir başka yeni türeme inşaat baronlarından. Acıbadem’de Akasya yatırımını da gerçekleştiren grup, yükseliş halinde. Kiler, TBMM’de de milletvekili bulunduran AKP’liliği tescilli bir başka inşaat baronu.

Zorlu, Tahincioğlu, Çiftçiler gibi gruplar da İstanbul rantından paylarını alarak AKP’ye minnet duygusu ile bağlanmış isimler arasında sayılıyor.

İnşaat odaklı birikim çeşmesinden testilerini dolduran ve karşılık olarak Evet için muslukları açanlar, bakalım 16 Nisan gecesi neyle karşılaşacaklar..

Makale kategorisine gönderildi | Referanduma oluk oluk oligark parası(ozguruz.org, 11 Nisan, 2017) için yorumlar kapalı

Türkiye’nin tartışmalı ve çelişkili büyüme rakamları(Al-Monitor, 5 Nisan,2017)

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) veri takviminde belirttiği gibi 31 Mart’ta Türkiye’nin son çeyrek, dolayısıyla 2016 toplamı milli gelir verilerini açıkladı. Bundan üç ay önce üçüncü çeyrek büyüme verileri açıklandığında yeni hesaplama yönteminin neden olduğu “şişirilmiş büyüme” iddiası gerilimli bir tartışmaya yol açmıştı. Son rakamlarla bu tartışma biraz daha alevlendi. AKP rejimine angaje değilse, iktisatçıların çoğu açıklanan verilerin güvenirliğine pek inanmıyor.

Ülke milli gelirinin hesaplanış biçimini 2016 ortasında değiştirdiğini duyuran TÜİK, eski şablonla belirlediği 2015 milli gelirini, yeni şablonla yüzde 20 artırmış ve 861 milyar dolar olarak açıklamıştı. TÜİK’e göre 2016’da yerel para ile ve enflasyondan arınmış olarak ekonomi yüzde 2,9 büyüdü. Cari fiyatlarla milli gelir, 2016 dolar ortalaması olan 3,04 TL’ye bölündüğünde 857 milyar dolarlık bir milli gelire ulaşılıyor. Bu da Türkiye’nin dünyadaki ilk 18 ülke içinde olması demek. Kişi başına gelir, 2015’e göre dolar cinsinden 207 dolar düşmüş durumda ama yine de 10 bin 807 dolarlık milli gelirden iktidar memnun!

2016 milli geliri 857 milyar dolar olarak belirlenince, 32,5 milyar dolarlık cari açığın milli gelire oranı da yüzde 3,8 olarak kayıtlara geçti. 2016’yı 404 milyar dolar dış borçla kapayan Türkiye’nin dış borç/milli gelir oranı da yüzde 47,1 oldu. Ekonomi yüzde 3’e yakın büyüse de dolar karşısında değer kaybı ve verilen açıklar, azalmayan dış borç yükü ile Türkiye’nin “kırılgan ülke” olma vasfı pek değişmedi.

Yıllık gayri safi yurtiçi hâsılada (GSYH) yüzde 2,9’luk artışın, geriye dönük revizyonlarla, yani “iyileştirmelerle” gerçekleşmesi bir başka önemli nokta. Dördüncü çeyrek büyümesi yüzde 3,5 olarak açıklanırken ikinci ve üçüncü çeyreğe ilişkin GSYH büyüklükleri önemli ölçüde revize edildi. TÜİK daha önce 2016 birinci çeyrek büyümesini yüzde 4,5 olarak açıklamıştı. Bu oranda bir değişiklik olmadı. Ancak ikinci çeyrek büyümesi yüzde 4,5’ten yüzde 5,3’e, üçüncü çeyrek oranı ise yüzde 1,8 küçülmeden yüzde 1,3 küçülmeye revize edildi. GSYH’de ikinci ve üçüncü çeyrek büyüklükleri daha önce açıklanan düzeyde kalsaydı, yılın tümünde büyüme yüzde 2,5’te kalacaktı.

Hükümet, hatta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan büyüme verisinden pek memnundu ve bunu 16 Nisan referandumu için “evet” propagandalarında kullanmaktan geri kalmadılar. Erdoğan 2 Nisan tarihli miting konuşmasında şöyle diyordu: “Bakın Türkiye 2016’da 2,9 büyüdü… Hani şu benim fırça attığım anlı şanlı ekonomi değerlendirme kuruluşları var ya, onların beklentilerinden bir puan üstünde çıktı… Bu demektir ki yine ters köşe oldular. Unutmasınlar ki bu millet penaltıyı iyi atar.”

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ise küresel finansal piyasalarında yaşanan dalgalanmalar, azalan turizm gelirleri, daralan tarım üretimi ve darbe girişimine rağmen ekonominin resesyona girmemiş olmasından duyduğu memnuniyeti dile getiriyor ve şöyle diyordu: “Bu şoklara rağmen Türkiye ekonomisi büyümeye devam etmiştir. Hain darbe girişimi şokunu ekonomimiz çabuk atlatmış ve teknik olarak resesyona girmemiştir.” Şimşek, ekonominin 16 Nisan referandumundan “evet” çıkması ile daha çok büyüyeceğini öne sürüyordu.

Analizlerde ihmal edilen önemli bir taraf ise 2016’nın iki farklı yarıyıldan oluşmasıydı. Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin Türkiye’nin tüm risklerini yükselterek sermaye çıkışına yol açması, derecelendirme kuruluşlarından negatif not alması, bunun etkisiyle doların TL karşısında diğer yerel paralardan daha fazla değerlenmesi ve bütün bunların üretimi negatif etkilemesi, yılın ilk yarısından farklı bir iklimin yaşanması demekti. Nitekim 2016, ilk yarı ve ikinci yarı olarak ayrıştırılıp bakıldığında ilk yarı büyümesinin yüzde 4,9 olmasına karşın temmuz-aralık dönemini oluşturan ikinci yarıda büyümenin 2015’in ikinci yarısına göre ancak yüzde 1,1 arttığı görülecekti.

Yeni seri GSYH verileri, diğer göstergelerle tam uyumlu bulunmuyor. En büyük çatışma, işgücü-istihdam verileri ile büyüme arasında. İşsizliğin 2016 ortalaması olarak yüzde 11’e dayandığı bir yılda ve özellikle de son çeyrekte, nasıl olup da büyümenin yeniden belirgin bir ivme kazandığı, yaygın biçimde sorgulanıyor.

Mahfi Eğilmez gibi bazı iktisatçılar, yeni seri ile büyümenin verilerini yorumlamadan önce hesaplama yöntemini, bizzat sorunsalını sorgulamak gerektiğini ifade ediyorlar. Daha radikal yaklaşanlar, yeni serinin yöntemini kabul edilmez bularak, bu seriyle ifade edilen verileri tamamen reddetmek gerektiğini ve eski serinin yöntemiyle de büyüme verisi üretilmesi gerektiğini savunuyorlar.

Aralarında Korkut Boratav, Oktar Türel, Tuncer Bulutay’ın bulunduğu bir grup saygın iktisatçı, kaleme aldıkları deklarasyonda yeni seri milli gelir yöntemini kıyasıya eleştirdiler. Boratav, BirGün gazetesindeki köşesinde şu ifadeleri kullandı: “TÜİK, bu kez, Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Birliği (AB) istatistik bürolarının revizyon önerilerinin çok ötesine gitmiştir. ‘İstatistikleri iyileştirme’ gerekçesi ile milli gelirin 2002 sonrasındaki düzeyi ve büyüme eğilimi fazlasıyla yukarı çekilmiş; sektör paylarında büyük değişiklikler yapılmış; yatırım, tasarruf oranları yükseltilmiştir. TÜİK’in elinde sanayi ve hizmet sektörlerini kapsayan üretim, iş, ciro istatistikleri ve bunları tamamlayan istihdam, ücret, maaş serileri vardır. Hepsi uluslararası standartlara uyarlanmıştır. Önceki milli gelir hesaplarının veri tabanı bunlardan oluşmaktaydı.”

TÜİK’in yeni seri yönteminde veri tabanının tümüyle maliye (özellikle Gelir İdaresi Başkanlığı) ve içişleri bakanlıkları ile Bankacılık Düzenleme ve Denetleme ve Düzenleme Kurulu’ndan elde edilen idarî, bürokratik kayıtlara kaydırıldığını belirten Boratav, temel verilerin üretim anketlerinden muhasebe kayıtlarına, örneğin vergi beyannamelerine kaydırılmasının sakıncalı olduğunu vurguladı ve şöyle dedi: “Bu tür kayıtlar, reel ekonomik değişkenlerden kopuk olabilir. Kavramlar farklıdır; ekonomik değil idarî, yasal tanımlar esas alınır. Kurallar, vergiler, tanımlar değiştikçe sonuçlar farklılaşır.”

Özetlemek gerekirse, henüz IMF kayıtlarında da kullanılmayan yeni seri milli gelir verileri üstünde mutabakat yok. Sonuçların özellikle işsizlik gibi önemli göstergelerle çelişki oluşturma sorunu halledilmedikçe inandırıcılık sağlaması ve güven vermesi zor olacak. Özellikle IMF ve kredi derecelendirme kuruluşlarının açıklanan göstergelere ne kadar güvenecekleri merak konusu.

Makale kategorisine gönderildi | Türkiye’nin tartışmalı ve çelişkili büyüme rakamları(Al-Monitor, 5 Nisan,2017) için yorumlar kapalı

Why Turkey’s growth data has economists scratching their heads(Al-Monitor, April 5, 2017)

Summary
Turkey’s latest growth data, which suggests the economy rebounded strongly in the fourth quarter of 2016, appears out of sync with other key indicators, fueling doubts over Ankara’s new calculation method.
Author:

Translator: Sibel Utku Bila

On the data calendar of the Turkish Statistical Institute (TUIK), March 31 was the day to release the country’s fourth-quarter economic growth for 2016 and thus the overall rate for the year. The figures came as a surprise. Following a contraction in the third quarter, the Turkish economy rebounded strongly in the fourth quarter, growing 3.5%. This put the overall growth rate for 2016 at 2.9%. Hungry to showcase some economic success, Ankara was in an upbeat mood, but the figures rekindled questions on just how reliable the data is — a debate that had flared in December, when TUIK announced a retrospective revision of whole data sets, using a new calculation method.

For the majority of Turkish economists, excluding those who curry favor with the government, the credibility of the data is questionable.

The introduction of a new calculation method last year had resulted in a staggering upward revision in the gross domestic product (GDP) for 2015. The revised figure stood at $861 billion, a 20% increase from the original one.

According to TUIK, the Turkish economy grew 2.9% last year, based on local currency and with inflationary adjustments. When the GDP in current prices is divided by 3.04 Turkish lira, the dollar’s average exchange rate last year, the GDP amounts to $857 billion. This places Turkey among the world’s 18 largest economies. The per capita income in dollars is $207 less from 2015, but the $10,807 figure still makes the government happy.

Based on the $857 billion figure, the current account deficit of $32.5 billion is 3.8% of GDP, and the country’s $404 billion foreign debt stock at the end of 2016 amounts to 47.1% of GDP. Hence, despite the nearly 3% growth rate, the Turkish economy retains its “fragile” status amid the Turkish lira’s dramatic depreciation against the dollar, the resulting deficits and a foreign debt burden that has not downsized.

It is important to note that the 2.9% growth rate involves fresh retrospective revisions that TUIK announced March 31. While the 4.5% growth rate for the first quarter of 2016 remained unchanged, the 4.5% rate for the second one was revised up to 5.3%, and the 1.8% contraction in the third quarter was revised down to 1.3%. Without those “improvements,” the overall growth rate for the year would have been 2.5%.

Government ministers and President Recep Tayyip Erdogan hailed the figures, quickly adding them to their talking points for the April 16 referendum, which will seal the fate of constitutional changes designed to equip the presidency with sweeping executive powers.

True to style, Erdogan gloated at credit rating agencies, which he has frequently slammed for unfairly cutting Turkey’s grades. “Look, Turkey has grown 2.9%,” he told the crowd at an April 2 rally. “Remember those renowned economic assessment agencies that I use to dress down? [The growth rate] turned up 1 point higher than their forecasts.” He then used soccer terms to make his point: “This means another curve ball. They should keep in mind that this nation is good at scoring penalties [penalty kicks].”

Deputy Prime Minister Mehmet Simsek was happy the economy had come back from the verge of recession despite global financial trends that diverted money from emerging economies, a decline in tourism revenues as a result of the crisis with Russia and a string of terrorist attacks, shrinking agricultural production and the political clamor from the coup attempt last year. “The Turkish economy has continued to grow despite all those shocks. … [It] has rapidly overcome the shock of the treacherous coup attempt and has not technically entered recession,” he said in a March 31 statement, claiming that a “yes” outcome from the referendum would give fresh impetus to the economy.

An important detail that such analyses miss is the contrast between the two halves of 2016. The July 15 putsch and its aftermath aggravated all of Turkey’s risk factors, creating a climate much different from the first half of the year. This led to large outflows of foreign capital and negative assessments by credit rating agencies, which, in turn, caused the Turkish lira to fall much faster against the dollar than other currencies. All this resulted in a blow to economic production, as evidenced by the overall growth rates in the two halves of the year — 4.9% in the first and 1.1% in the second.

What is more, the new GDP data sets appear out of sync with other key economic indicators. The most glaring inconsistency is between the growth and unemployment data. With the jobless rate close to 11% on average in 2016, rising fast especially in the last quarter, a pronounced momentum in growth in the same period remains a mystery to many.

Some Turkish economists such as the prominent Mahfi Egilmez refrained from an outright comment on the latest GDP figures without a lengthy prelude questioning the new calculation method. More radical pundits, who see the new calculation method as unacceptable, argue that the data should be completely rejected and call for alternative growth calculations based on the old method.

In a joint declaration, a group of renowned economists, including Korkut Boratav, Oktar Turel and Tuncer Bulutay, offered a scathing review of the new calculation method. In his column in BirGun daily, Boratav said TUIK had gone “well beyond” revision recommendations by the statistical agencies of the United Nations and the European Union. “With the stated aim of ‘improving statistics,’ the GDP’s level and growth trend after 2002 have been raised excessively, the shares of sectors have been changed significantly and the levels of investment and saving have been increased,” he wrote.

According to Boratav, TUIK had databases in line with international standards that covered production, business and turnover statistics in the industry and service sectors and that were complete with corresponding sets on employment, wages and salaries. The previous GDP calculations relied on those databases, he said.

In the new calculation method, however, the database has shifted to administrative and bureaucratic records by the Finance Ministry, especially the tax authority, the Interior Ministry and the Banking Regulation and Supervision Board, Boratav said. This means the principal data now comes from accounting records such as tax returns instead of production surveys. “Such records could be detached from real economic variables,” Boratav warned. “The concepts are different, resting on administrative and legal definitions rather than economic ones. Different rules, taxes and definitions would produce different results.”

In sum, Turkey’s new GDP data remains a subject of dispute, and the International Monetary Fund (IMF) has not yet started using it. As long as growth figures remain in conflict with key indicators such as unemployment, the question of credibility will linger on. How much the IMF and credit rating agencies will trust the new data is a curious topic to watch in the coming days.

English, Makale kategorisine gönderildi | Why Turkey’s growth data has economists scratching their heads(Al-Monitor, April 5, 2017) için yorumlar kapalı

Mega projelerin ‘garanti zararları’(Al-Monitor, Mart 29, 2017)

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) özellikle 2011 seçimleri öncesinde seçim bildirgesine omurga yaptığı ve adına ‘mega projeler’ dediği altyapı yatırımları ve bunlar üstüne tartışmalar, polemikler hiç gündemden inmiyor.

En sonuncusu Çanakkale Köprüsü yatırımı olan bu kamu-özel işbirliği (KÖİ) projelerinin seçmen odaklı, politik motifli yanı ağır basıyor. Seçmeni etkileme hedefi ön planda olunca, projelerin fizibilitesinin doğruluğu, kamu yararına uygunluğu çok önemsenmiş gibi görünmüyor. Daha şimdiden biten projelerin yarattığı kamusal zararlar konuşulmaya başlanırken, sürmekte olanların kamuya ne tür yükler getireceği ve üstlenici yerli ve yabancı firmalara ne tür can simitleri atılacağı tahmin edilmeye çalışılıyor.

Projelere dönük en büyük eleştiri, hesap verilebilir olmaktan uzaklığı, kamusal olmakla birlikte proje sözleşmelerine, parlamenterlerin ve Meclis adına denetim yapan Sayıştay’ın bile ulaşamaması.

KÖİ kapsamındaki projelerin en büyük özelliği, yatırımcıya bazı ciro ve finansman güvenceleri vermesi. Ciro garantilerinin gerçekleşmemesi halinde yatırımcıya garanti edilen meblağların merkezi bütçeden ödenmesi gündemde. Bilinen, şimdilik bütçenin henüz ödeme yapmadığı ama sözleşme gereği mayıs ayı ile birlikte ödemeleri fiilen yapacak olması.

Peki, ne kadar? Hangi projelerde ne tür fireler verildi? Süren ya da başlayacak projelerin verdiği garantiler neler?

Şimdiden ortaya çıkan ve resmi makamlarca da doğrulanan en net zarar, Gebze-İzmir otoyolu projesinin parçası olan Osmangazi Köprüsü’ne ait. Toplam işletme süresi 15 yıl olan Gebze-Orhangazi-İzmir Otoyolu Projesi için 40 milyar TL (yaklaşık 11 milyar dolar) ciro garantisi verildi.

CHP Kocaeli Milletvekili Haydar Akar resmi kurumlarca kendisine bildirilen son verilere ilişkin açıklama yaptı ve 2017 yılının ilk 50 gününde verilen garantilerden uğranılan zararın 227 milyon TL (yaklaşık 63 milyon dolar) olduğunu söyledi.

Sözleşme gereği, Osmangazi Köprüsü’nden geçiş ücreti dolar üstünden belirleniyor. Doların hızlı artışıyla ocak ayındaki dolar kuruna göre araç geçiş ücreti araç başına 133 TL’yi buldu. Hükümet, firmaya geçişi 65 TL’ye indirmesini ve aradaki araç başına 68 TL farkın bütçeden karşılanacağını bildirdi. Bu tarife indiriminden kaynaklanan zararın yanı sıra garanti edilen araç geçişinin altında geçiş yaşanınca bütçenin sırtına bir yük daha bindi. Sözleşme gereği ocak ayında toplam 1 milyon 240 bin araç garantisine rağmen geçen araç sayısı 380 binde kaldı. Yani günlük 40 bin olarak belirlenen araç garantisi sayısına karşılık günde ancak 12 bin araç geçti.

Sonuç olarak devlet, ocak ayındaki geçen araç için firmaya 25 milyon TL ödeme borçlanırken geçmeyen araç için de 114 milyon TL ödeme yapmak durumunda. Şubat ayının ilk 20 gününde de 19 milyon TL geçen araçlar için, 67 milyon TL geçmeyen araçlar için toplam 87 milyon TL’lik tazminat birikti. Bu da sadece 50 günde 227 milyon TL’lik yük anlamına geliyor. Bu zararın devamı halinde kaba bir hesapla yıllık bütçeden sadece Osmangazi Köprüsü için ödenecek zarar bedeli, 1,6 milyar TL’yi (yaklaşık 460 milyon doları) bulabilecek. Bunun yıllarca sürmesi olası.

Biten ve zarar yazmaya başlayan diğer iki mega proje ise üçüncü köprü ya da Yavuz Sultan Selim Köprüsü ile Avrasya Tüneli. İşletme süresi sekiz yıla yakın olan Kuzey Marmara Otoyolu Projesi (Üçüncü Boğaz Köprüsü dâhil) için 6 milyar dolara yakın ciro garantisi sağlandı. Üçüncü köprü projesini üstlenen İçtaş-Astaldi konsorsiyumuna günlük 135 bin aracın geçmesi garanti edilmişti.

Üçüncü köprü 26 Ağustos 2016 tarihinde açıldı. Geçiş ücreti sözleşmeye göre üç dolar artı KDV, yaklaşık 12 TL olarak uygulanıyor. Ulaştırma Bakanı Ahmet Arslan, köprüden 110 bin civarında araç geçtiğini açıkladı. Bakan’ın verdiği bilgi dikkate alınırsa, sözleşmeye göre garanti altı araç sayısı, günlük 25 bin. Bu da şirket için günde yaklaşık 300 bin TL’lik, ayda 9 milyon TL’lik bir kayıp demek.

21 Aralık 2016’da açılan ve İstanbul’un Asya ve Avrupa yakaları arasında kara taşıt aracı geçişini sağlayan Avrasya Tüneli için yapımcı firmaya günde 69 bin araç geçiş garantisi verilmişti. Geçiş ücreti, otomobil için dört dolar artı KDV, minibüs için altı dolar artı KDV biçiminde. Ulaştırma Bakanı Ahmet Arslan, bir demecinde 24 bin araç geçtiğini söyledi. Bu da günde 44 bin 500 araç eksik demek. Ortalama araç başına 5 dolardan, günde 222 bin 500 dolar firmaya ödeme yapılacak.

Temeli 18 Mart’ta atılan 1915 Çanakkale Köprüsü, Güney Koreli Daelim ile SK Group firmaları ile Türk Limak ve Yapı Merkezi konsorsiyumunca 10,5 milyar dolarlık yatırım ile gerçekleştirilecek. Bu köprü için verilen günlük araç geçiş garantisi de 45 bin araç. Altında kalınırsa yine belirlenen bedel üstünden üstleniciye tazminat ödenecek.

Bir Türk atasözü, “ayvanın büyüğü heybede” der. Mega projelerden kamuya binecek yük, faaliyete geçenlerle sınırlı değil. Özellikle üçüncü havaalanı için verilen garantiler çok ciddi boyutlarda. Bahçeşehir Üniversitesi’nin araştırma merkezi Betam’ın analizine göre, Devlet Hava Meydanları İşletmesi, 25 yıllık sözleşmenin ilk 12 yılı için üstleniciye toplam 6,3 milyar avroluk sadece dış hat ve transitleri kapsayan yolcu garantisi verdi. Bu da demek oluyor ki eğer ihaleyi alan taraf, dış ve transit yolcularından yıllık 525 milyon avronun altında gelir elde ederse, Hazine aradaki farkı konsorsiyuma ödeyecek.

Öte taraftan, 25 yıl işletme hakkı tanınan sağlık kampüslerine kamu hastaneleri kiracı olacak ve Kalkınma Bakanlığı verilerine göre kiracı olduğu sürece 27 milyar dolar kira ödeyecek. Hastanelere doluluk taahhüdü var. Doluluk oranı yüzde 70’in altına inerse firmaya sözleşme gereği tazminat ödenecek.

Kamu-özel ortaklığı modeli, dünyada merkez-çevre tüm ülkelerde moda. Türkiye, mevcut proje stoku ile önde gelen ülkelerden biri. Ne var ki Türkiye’de AKP yönetimi, “Cebimizden beş kuruş çıkmadan bunları yaptırıyoruz” diye övünürken projeleri ne kadar kamu çıkarlarını dikkate alarak seçtiği ve uygulattığı büyük tartışma götürür.

Projelerde garantiler verilirken çok gerçekçi olmayan varsayımlardan hareket edildiği belirtiliyor. Türkiye’de yıllık büyümenin ortalama yüzde beşlerin altına düşmeyeceğinden hareketle trafik tahmini yapılmış. Yabancı kaynak girişinin 2013 öncesi gibi olacağı, buna bağlı olarak dolar kurunun düşük seyredeceği gibi “evdeki hesaplar” ile araç geçiş bedeli döviz üstünden belirlenmiş.

Ne var ki pratikte, evdeki hesaplar çarşıya uymuyor. Büyüme düşük, kur yüksek seyrediyor. Seçmen-siyaset odaklı bu popülist yatırım kararları, daha şimdiden kamu açıklarını büyütecek kara delikler olmaya başlamış görünüyor.

Makale kategorisine gönderildi | Mega projelerin ‘garanti zararları’(Al-Monitor, Mart 29, 2017) için yorumlar kapalı

Turkey’s ‘megaprojects’ off to disappointing start(Al-Monitor, March 29,2017)

Summary
In an outcome that many have long feared, Turkey’s “megaprojects” are underperforming, meaning the government now has to compensate the construction companies under contract terms.
Author

Translator Sibel Utku Bila

The Turkish government’s megaprojects have never been short of controversy, especially after 2011 when they formed the backbone of the Justice and Development Party’s (AKP) election platform that year.

The latest project to build a suspension bridge over the Dardanelles Strait kicked off with fanfare earlier this month, touted as a message of “Turkey’s greatness” to the world. A common feature of the projects, which are built as public-private partnerships (PPP), is their voter-centered political motivation, which seems to take precedence over other considerations, such as feasibility and public interest.

Recently completed megaprojects have already begun to inflict damage on public finances. The loan debts of companies involved in the projects are also cause of concern, with Ankara’s fledgling sovereign wealth fund expected to throw some lifesavers.

The main criticism against the projects stems from the lack of accountability and transparency. Though the projects make a significant part of public investments, both parliament members and the Court of Accounts, which functions as public auditor on behalf of parliament, are struggling to gain access to the contracts.

The hallmark of the PPP projects is the government’s provision of revenue and financing guarantees to the private companies involved. The revenue guarantee entitles the company to a minimum revenue once the project becomes operational, meaning the government is supposed to use budget funds to cover the guaranteed sum if the project underperforms. Thus far, no such payment is known to have been made, but some contracts require payments to begin in May.

So which megaprojects are underperforming, and how much is the government going to pay to cover the gaps?

Thus far, the most explicit and officially confirmed losses stem from the Osmangazi Bridge, which is part of the Gebze-Izmir motorway project and became operational last summer. The total revenue guarantee for the project, which the company will operate for 15 years, is 40 billion Turkish lira (about $11 billion).

In early March, Haydar Akar, a deputy for the main opposition Republican People’s Party, disclosed figures he obtained from the relevant authorities, according to which the public losses incurred from guarantees for the bridge amount to 227 million Turkish lira (about $62 million) in the first 50 days of the year.

Under the contract, the toll of the Osmangazi Bridge is pegged to the dollar. In January, following the dollar’s dramatic rally against the Turkish lira, the toll reached 133 Turkish lira ($37), or almost a tenth of the minimum wage. The government instructed the company to reduce the toll to 68 Turkish lira ($19), promising to cover the 65 lira difference from the budget. An additional burden came from the lower-than-projected traffic. In January, only 380,000 vehicles passed from the bridge, while the guarantee was for 1,240,000 vehicles. On a daily average, this meant 12,000 vehicles as opposed to 40,000 guaranteed.

As a result, for January alone, the government owes the company 25 million lira ($6.9 million) to compensate for the discount and another 114 million lira ($31 million) for the lower-than-projected traffic. For the first 20 days of February, the sum stands at 86 million lira — 19 million lira to make up for the discount and 67 million lira for the demand shortage.

If the Osmangazi Bridge continues to incur losses, the compensation sum could reach roughly 1.6 billion lira (about $439 million) at the year-end. And this could continue for years.

The third bridge over the Bosporus and the Eurasia Tunnel, an undersea motorway between its European and Asian shores, are two other “megaprojects” that are currently operating in the red.

In the North Marmara Motorway project, which includes the third bridge over the Bosporus, the company’s operation period is nearly eight years and the revenue guarantee is worth close to $6 billion.

Operational since August 2016, the bridge has a guarantee for 135,000 vehicles per day. Under the contract, the toll is calculated as $3 plus VAT, which makes about 12 Turkish lira today. According to Transport Minister Ahmet Arslan, daily traffic has reached about 110,000 vehicles, which is 25,000 vehicles short of the guaranteed number. In terms of compensation for the operator, this means about 300,000 Turkish lira per day.

In the Eurasia Tunnel, open since December 2016, the government guarantee is for 69,000 vehicles per day. The toll is set at $4 plus VAT for cars and $6 plus VAT for vans. The transport minister has put daily traffic at 24,000 vehicles, which — based on an average toll of $5 — means a daily compensation of $222,500 for the operator.

When it comes to the Dardanelles Bridge, the guarantee is for 45,000 vehicles per day. The $10.5 billion project has been awarded to a consortium between South Korea’s Daelim and SK Group and Turkish companies Limak and Yapi Merkezi. The groundbreaking ceremony took place on March 18, coinciding with the 102nd anniversary of the Battle of Gallipoli, which inspired the Turkish name of the bridge: 1915 Canakkale.

The losses that have surfaced so far could be the tip of the iceberg, given that an array of projects are still in the construction stages. The third airport for Istanbul, for instance, involves guarantees on a much bigger scale. According to a study by BETAM, the research center of Istanbul’s Bahcesehir University, the State Airports Authority has granted the contractor guarantees worth 6.3 billion euros only for international and transit passengers in the first 12 years of the 25-year contract. This means the Treasury would make up for any difference if the operators’ annual revenue falls short of 525 million euros.

In another major project, the government has granted 25-year operational rights to the builders of giant health campuses, where public hospitals will operate as tenants. According to Development Ministry data, the total rent to be paid to the companies is projected at $27 billion. The companies will also be entitled to compensation if the hospitals’ occupancy rate falls below 70%.

The PPP model is widely implemented across the world today, both in developed and emerging economies. With its existing project stock, Turkey is among the leaders. The AKP often brags that huge investments are made without a penny from public coffers, but how much public interest is prioritized in shaping the projects remains open to discussion.

Many believe the revenue guarantees rest on unrealistic assumptions. The traffic projections, for instance, are based on the assumption that Turkey’s annual economic growth would not fall below 5% on average. This applies also to assumptions that abundant inflows of foreign funds would continue and keep the dollar in check, which apparently formed the base for pegging bridge tolls to the dollar.

But as the Turkish proverb says, “A calculation made at home goes awry at the market.” Economic growth has declined and the greenback has soared against the lira. The populist drive behind all those investments seems to already be resulting in black holes that will enlarge public deficits.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s ‘megaprojects’ off to disappointing start(Al-Monitor, March 29,2017) için yorumlar kapalı