Ekonomiye güvensizlik içeriden (Al-Monitor, 10 Mayıs 2018)

Ekonominin barometresi sayılan döviz fiyatlarındaki her oynaklık, erken seçim düzlemindeki Türkiye’de seçim öncesine ve seçim sonrasına ilişkin tahminleri de biçimlendiriyor.

ABD doları fiyatının çok kısa sürede 4 TL basamağına yerleşmesi ve oradan 4.30 TL’ye çıkması, Türkiye’nin döviz üstünden yükümlülüklerinin hızla artarak telaşa, paniğe yol açmasının ifadesi de sayılıyor. En genelde ise TL’ye güvensizlik, ekonomi yönetimine güvensizliğin de ifadesi.

Piyasadaki döviz arzında daralma yaşandıkça döviz fiyatı yükseliyor. Daralmada yapısal bir etken Türkiye’nin döviz kazandırıcı sanayi, turizm gibi faaliyetlerde yeterince yoğunlaşmamış olması, ithalata bağımlılığı, dolayısıyla dış açığını borçlanmayla karşılamaya çalışması. Borç ağırlıklı dış kaynak ise artık azalarak, nazlanarak geliyor.

Türkiye’deki aktörler dış borçlarını çevirmekte zorlanınca, hatta bazı borç verenler ülkeyi terk edince içeride TL’ye güven sarsılıyor ve sağlam para olarak ABD dolarına, Euro’ya sığınma artıyor. Dövize olan talebe arz yetmeyince döviz daha çok kıymete biniyor, dolayısıyla fiyatı da tırmanıyor.

Son zamanlarda dünya basınında, yerel paraların değer kaybında ana etkenin, çevre ülkelerden yabancı yatırımcı çıkışı olduğuna dair abartılı yorumlar çıkıyor. Dövize içeriden gelen talep, kimi durumlarda ihmal ediliyor. Oysa Türkiye örneğinde görüleceği gibi iç etkenler bazen daha çok öne çıkabiliyor.

Örneğin Die Welt’te yayımlanan bir haber-analizde Fed’in bir süredir faizlerde artışa giderek gelişmekte olan ülkelerdeki yatırımları kendisine çektiği, yatırımcı kaçışının önce Arjantin’i vurduğu, onu Türkiye’nin izleyebileceği hatırlatılıyordu.

Türkiye’den yatırımcı kaçışı olduğu, bu nedenle dövizin hızla yükseldiği yönlü haber-analizler başka yabancı yayın organlarında da yer alıyor. Acaba gerçekten de dış yatırımcının belirlediği bir sürükleniş var mı? Bu savı, eldeki bulgular pek doğrulamıyor.

Türkiye’de özellikle son zamanlarda döviz fiyatlarında anormal bir yükseliş var, bu doğru. Ama bunu belirleyen ana dinamik tek başına yabancı yatırımcıların çıkışı değil. Dövize içeriden yöneliş, talep, çok daha belirleyici bu süreçte.

Türkiye özelinde yabancıların net çıkış içinde olduklarını söyleyebilecek veriler var mı? Bu konuda yabancı yatırım akımlarının takipçisi kurum Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB). Merkez Bankası haftalık olarak yurt dışı yerleşiklerin, aktörlerin borsadaki hisse senedi ve devlet iç borçlanma senetlerine yaptıkları yatırımları takip ediyor. Bunlardaki değişimleri, piyasa ve kur hareketlerinden arındırarak “net haftalık değişim” olarak yayımlıyor. TCMB aylık olarak da ödemeler dengesi cetvelinde yabancıların hem kısa vadeli hem orta ve uzun vadeli borç giriş-çıkışına, doğrudan yatırımlarına, kısaca yabancı kaynak trafiğine yer veriyor. Bu toplamda döviz fiyatını en çok etkileyen, aylık portföy yatırımları trafiğidir.

Haftalık olarak yayımlanan yabancıların hisse senedi ve devlet kağıtlarına yaptıkları yatırımlar, girişler-çıkışlar, 2018 başından bu yana hissedilir bir çıkışı göstermiyor. Bazı haftalar çıkış var ama girişler ağırlıkta ve 2018’in ilk dört ayında çıkış değil, net 1 milyar 73 milyon dolar girişi yaşandığı görülüyor.

Ödemeler dengesinden aylık sermaye hareketlerine bakıldığında ise ocak, şubat verileri yayımlandı ve burada kısa vadeli portföy yatırımlarında çıkış değil, tersine 4,7 milyar dolarlık giriş görünüyor. Önceki yılların girişlerine göre bir tempo düşüşünden söz edilebilir ama yabancı girişlerinin yerini çıkışlara bıraktığı, bundan dolayı dövizin yükselişe geçtiği savını, Merkez Bankası verileri doğrulamıyor.

Bu durumda dövizin fiyatına etki eden ana değişkenlerin “içeri” ile ilgili olduğu söylenebilir. İçerideki tasarruf sahiplerinden şirketlere kadar ekonomik aktörler, yerel para TL’den uzaklaşarak dövize, dolar ve Euro’ya yöneliyor, güvenli liman olarak TL’yi değil dövizi görüyorlar.

Yerel paradan kaçışın göstergesi olarak mevduatlar toplamında yabancı para türünden mevduatların oranı gösterilebilir. Türkiye’deki bankalarda tutulan mevduatlarda döviz mevduatlarının payı 2013’ten bu yana kısmi dalgalanmalara rağmen artış halinde ve nisan 2018 itibarıyla tutarı yüzde 43,3’ü bulmuş durumda.

2013 nisan ayında, yani henüz dövize yöneliş hızlanmadan bu oran yüzde 32 dolayındaydı. İzleyen iki yıl birkaç puan daha artan bu oran, 2016’da yüzde 41,4’ü, dövizin fiyatının yüzde 22 arttığı 2017 yılında ise hızlanarak yüzde 43,1’i buldu. Dövizde tasarrufları tutma isteği, 2018’de azalmadı ve 2018 nisan ayı sonunda mevduatların yüzde 43,3’ünün, yani 202 milyar dolarının dövizde tutulduğu görülüyor.

Dövize içeriden önemli bir talep de net döviz açığı olan şirketlerden geliyor. Yurt içindeki bankalara ve yurt dışındaki her tür kuruma karşı borçlar, net yükümlülükler, şubat 2018 itibarıyla 223 milyar dolara yaklaşmış durumda. Oysa çok değil, bir yıl öncesinde bu yük 189,5 milyar dolardı. Yani firmaların döviz cinsinden yükümlülükleri bir yılda yüzde 14 arttı. Döviz fiyatındaki her öngörülmedik artış bu firmaların bulmak zorunda oldukları TL karşılıkları sürekli artırıyor ve bilançolarında kur zararı sürekli büyüyor ve bozulan bilançolar özellikle banka kesimi için iyi bir görüntü oluşturmuyor. O nedenle firmalar piyasadan döviz toplayarak yükümlülüklerini azaltmaya gayret ediyorlar. Bu da dövize olan talebin önemli bir iç kaynağı.

İçeriden güvensizlik kendisini güven endekslerinde de gösteriyor. Ekonomiye güvensizliğin yerli aktörlerle daha çok ilgili olduğuna ilişkin savı destekleyecek en önemli gösterge “ekonomik güven endeksi.” Merkez Bankası ve TÜİK tarafından düzenli yapılan tüketici ve üreticilerin genel ekonomik durumuna ilişkin değerlendirme, beklenti ve eğilimlerini özetleyen bu endeks, nisan ayında bir önceki aya göre yüzde 2 oranında azalarak 100,2 değerinden 98,3 değerine düştü. Ekonomik güven endeksindeki düşüş reel kesim (imalat sanayi), hizmet, perakende ticaret ve inşaat sektörü güven endekslerindeki düşüşlerden kaynaklandı.

Güven sorunu 24 Haziran’da büyük bir ihtimalle 8 Temmuz’a kadar uzayacak cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimleri ile aşılacak mı? Bu denenecek yollardan biri.

Halktan güvenoyu almış yeni bir yönetim en azından birçok bilinmezliği ortadan kaldıracak. Yine de siyasi güç denkleminin bir hayli karmaşık bir hâl almış olması, seçimler sonrasında siyasi yapının alacağı şeklin birden fazla ihtimal içeriyor olması, “bekle-gör” süresinin bir hayli uzayacağına işaret ediyor. Hele de erkene alınmaz ise mart 2019’da bir de yerel seçimlerin yapılacak olması sislerin dağılması önündeki bir başka engel.

 

Makale kategorisine gönderildi | Ekonomiye güvensizlik içeriden (Al-Monitor, 10 Mayıs 2018) için yorumlar kapalı

Who is really driving the slump of the Turkish lira? (Al-Monitor , May 10,2018)

ARTICLE SUMMARY
Though the flight of foreign investors is often cited as the main factor behind the slump of the Turkish lira, official data indicate that growing distrust in the currency stems largely from domestic actors.

As Turkey heads to crunch presidential and parliamentary elections next month, volatilities in foreign exchange prices, seen as a major economic barometer, are shaping economic forecasts for both the pre-election and post-election periods.

Since the beginning of the year, the Turkish lira has lost some 10% of its value against the dollar, with the price of the greenback reaching up to 4.3 liras. This means that Turkey’s foreign-exchange liabilities have been swelling in terms of Turkish liras, fueling anxiety and panic among economic actors. In the broader context, lack of confidence in the lira means lack of confidence in the country’s economic management.

The more the supply of foreign exchange shrinks, the more prices increase. Structural reasons for this include that Turkey’s foreign exchange shortage owes to the inadequacy of industries that earn foreign exchange, and the country’s reliance on imports, meaning Turkey needs to borrow to cover external deficits. Unlike previous years, however, the flow of external funds, including loans, has significantly slowed.

With domestic actors struggling to roll over external debts and some creditors pulling out of Turkey, confidence in the lira at home has been waning, fueling a flight to hard currencies, namely the dollar and the euro. Thus, a mounting demand for foreign exchange amid a shortage in supply has kept fueling hard currency prices.

In explaining recent currency depreciations in emerging countries, some in the international media cite the flight of foreign investors as the primary reason. One argument, for instance, goes that the US Federal Reserve’s rate hikes have been luring funds out of emerging countries and that Turkey could be next in line to take a hit from the flight after Brazil.

In some cases, however, the flight of foreign investors could be an overstated explanation that ignores the increase in domestic demand for foreign exchange. As Turkey’s case demonstrates, domestic factors are sometimes more forceful in swaying the trend. Existing data offer little support to claims that the foreigners’ flight has been the main trigger pushing foreign exchange prices up.

Two sets of statistics by the Turkish central bank offer clues to how foreign investors behave. The first is a weekly one that monitors foreign investments in the stock market and sovereign bonds. Then, in its monthly balance of payments data, the central bank offers figures on the traffic of foreign funds, including direct investments and inflows to and outflows from short-, medium- and long-term debt. Here, the traffic in monthly portfolio investments bears the most on foreign exchange prices.

The weekly data on foreign investments in stock shares and sovereign bonds offer no sign of a palpable flight this year. The figures do point to outflows in certain weeks, but they are offset by inflows. In the first four months of the year, the overall outcome is a net inflow of nearly $1.1 billion.

When it comes to the balance of payments, figures are currently available for January and February. The data on short-term portfolio investments offer no indication of a foreign flight either; on the contrary, it speaks of an inflow of $4.7 billion. Compared with previous years, the inflow of foreign investments has slowed down, yet the central bank’s data hardly back the argument of a foreign investor flight fueling foreign exchange prices.

Hence, it would be fair to say that the main dynamic affecting hard currency prices is internal. That is, domestic economic actors, from small savers to big companies, have been abandoning the Turkish lira in favor of the dollar and the euro, which they see as a safe haven.

The flight from the lira is reflected in the increasing amount of foreign exchange deposits in Turkish banks. In April, they stood at $202 billion, or 43.3% of total deposits. Despite some fluctuations, this share has been on the rise since 2013. Foreign exchange deposits accounted for about 32% of total deposits in April 2013 before the hard currency jitters began. By 2016, their share reached 41.4%, and, last year, when hard currency prices rose by 22%, the figure hit 43.1%.

Private companies running foreign exchange deficits have also contributed to the rising demand. Foreign exchange debts owed to local banks and various institutions abroad totaled $223 billion in February, up 14% from $189.5 billion a year ago. Each increase in hard currency prices means an increase in the sum that those companies must secure in Turkish liras to repay their foreign exchange debts. This is damaging their balance sheets, which is rather disturbing for banks in particular. Hence, indebted companies have been scrambling to collect foreign exchange to reduce their liabilities, representing a major domestic factor in the mounting demand.

The domestic confidence problem is reflected also in the economic confidence index, based on surveys conducted regularly by the central bank and the Turkish Statistical Institute. The index, which is essentially a summary of economic appraisals, expectations and trends among consumers and producers, fell to 98.3 in April, a 2% decrease from 100.2 the previous month. The decrease stemmed from falling confidence indices in the retail, manufacturing, services and construction sectors.

Can the June 24 elections help overcome the confidence problem?

No doubt a new government bolstered by popular blessing would remove some uncertainties. Still, the period of “wait and see” is likely to be protracted, given that the political power equation has become rather complex ahead of the elections, giving rise to multiple possibilities of how Turkey’s political structure could shape up after the polls. Moreover, municipal elections, scheduled for March 2019, are likely to emerge as another obstacle in clearing the economic fog.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | Who is really driving the slump of the Turkish lira? (Al-Monitor , May 10,2018) için yorumlar kapalı

Ters tepen büyüme ile erken seçim (al-Monitor, 2 Mayıs 2018)

 

İktidarların genel ya da yerel seçim tarihlerini özellikle ekonomide yüksek büyüme oranı yakalanan ve hem tüketici hem üretici beklentilerinin yüksek seyrettiği konjonktürlerde tercih ettikleri, mümkünse böyle bir takvimi seçtikleri hep bilinir.

Türkiye’yi 15 yıldır yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı döneminde yapılan seçimler de ekonominin genellikle yüksek büyüme performansı gösterdiği yıllarla çakıştı ya da çakıştırıldı. Büyüme seçmen memnuniyeti yaratarak sandığı AKP lehine etkiledi.

2017 yılı büyümesinin yüzde 7,4 gibi yüksek bir orana ulaşmasıyla yaygın kanı normalde 3 Kasım 2019’da yapılması gereken cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinin 2018’e çekileceği yönündeydi. Hatta seçim günü için askeri darbe girişiminin tarihi 15 Temmuz’u verenler de vardı.

Örneğin Hazine Müsteşarlığı da yapmış olan ekonomi yazarı Mahfi Eğilmez 23 Ocak’taki yazısında yüksek büyümeye ve ocak ayı tüketici ve üretici beklentilerine ilişkin iyimser verilere işaret ederek yüksek büyüme yaşanan yıllarda yapılan seçimlerin AKP’ye hep yüksek oy getirdiğini, bunu bilen AKP’nin seçimi erkene çekebileceğini, hatta pazar gününe denk gelen 15 Temmuz’un seçilebileceğini kaydetmişti.

Yüksek büyüme verisi ve ocak ayı için beklenti anketlerinin AKP lehine geliştiği bir gerçek. Ama izleyen aylarda beklenti anketleri aynı performansı sürdüremedi, yerini hızla inişe bıraktı. Tüketiciler ve çeşitli sektör temsilcileri anketlere verdikleri yanıtlarda enflasyonda, işsizlikte iyileşme beklemediklerini; yakın zamanda yatırım, harcama düşünmediklerini; cari açığın azalmayacağını; gelir durumlarının iyileşmeyeceğini belirttiler. Beklentiler hızla bozuldu.

Kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s de Türkiye’nin büyüme oranını pek önemsemedi ve artan kırılganlıkları gerekçe göstererek yatırım notunu indirdi.

Bunun etkisi ve dış dünyada havanın Türkiye gibi ülkelerin aleyhine dönmesiyle döviz fiyatı hızla tırmanmaya başladı. Öyle ki, büyüme oranının açıklandığı 31 Mart tarihinde kimse büyümeden büyülenmemişti. Doların fiyatı 4 TL, avronun fiyatı 5 TL basamağına yerleşti, benzinin fiyatı 6 TL’yi buldu. Doların fiyatı TL karşısında ilk dört ayda yüzde 7,5 dolayında arttı. İçeride net döviz açıkları 211 milyar doları bulan firmalar için her döviz fiyatı artışı maliyet demekti. Bankalarda TL tasarrufu olanlar hızla dövize yönelmeye başladı. Toplam tasarruflar içinde dövizin payı yüzde 45’i buldu.

Sonuçta, 2017’de gerçekten yüksek büyüme gerçekleşti. Ama bunun iktidarın aşırı teşvikiyle, bir bakıma dopinglerle gerçekleştiği ve sonuçta her dopingli sporcunun başına geldiği gibi ekonomide anomalilere yol açtığı saklanamaz hale geldi.

Tüketici enflasyonu tüm iddialara karşın yüzde 10’un üstünde seyretti. Artan döviz fiyatlarının ithal girdilere yansımasının etkisiyle üretici fiyatları yıllık yüzde 15 artış gösterdi. Bu, kaçınılmaz olarak tüketici fiyatlarına da yansıdı. Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in bu konudaki yorumu şöyle oldu: “Lirada bu kadar hızlı bir değer kaybı öngörmüyorduk. Enflasyonun tek haneye inmesini bu durum öteledi.”

Katılaşan enflasyona karşılık ücretli gelirleri ise yeterince artmadı. TÜİK verileri, gelire göre gayri safi hasılanın iş gücü ödemeleri aleyhine geliştiğini gösterdi. İş gücüne milli gelir pastasından düşen pay 2017’de 2 puan geriledi. Yani pasta büyüdü ama bölüşüm sayıları 19 milyonu bulan işçilerin aleyhine sonuç verdi.

Büyüme kredi musluklarının açılması ve devletin buna garantör olmasıyla hızlansa da banka sistemi şimdi bu kredilerin geri dönüşlerinden endişeli ve yeni kredi açmakta pek hevesli değil. Hızlanan döviz artışları TL’nin cazip kılınmasını, bunun için de TL faizlerinin artırılmasını gerektiriyor. Ancak Merkez Bankası ne zaman bu önlemi almaya kalksa Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sert itirazı ile karşılaşıyor. Çünkü Erdoğan faizlerin artırılması bir yana indirilmesini istiyor. Başta konut üreticileri olmak üzere iç piyasaya dönük iş yapan firmaların isteğini önemseyen Erdoğan, iç pazara odaklanarak büyümenin sürdürülmesine öncelik veriyor.

Ne var ki enflasyon karşısında faizler yeterince artırılmayınca hem iç hem dış para sahipleri dövize daha çok yöneliyor, bu da fiyatları daha da tırmandırıyor ve artan döviz fiyatları tüm dengeleri bozuyor. 25 Nisan’da Merkez Bankası’nın politika faizini 75 baz puan artırmasıbile dövizdeki yükselişi durduramadı.

Bu arada ABD’de artan faizler ve büyüme, küresel fonların Türkiye’nin de dâhil olduğu çevre ülkelerden çekilmesine yol açıyor. Türkiye’nin Suriye meselelerinden dolayı artan risk primi de sıcak paranın uzaklaşmasında etkili. Suriye’de ABD ile Rusya arasında gelip giden diploması karmaşası AKP’ye güveni azaltırken 2016 temmuz ayından beri uygulanan Olağanüstü Hal (OHAL) yönetimi iş dünyasından da yoğun şikâyet alıyor. Özellikle TÜSİAD, OHAL’in yabancı yatırımcıları uzaklaştırdığı endişesini sık sık gündeme getiriyor ve bu, AKP ile sürtüşmelere yol açıyor.

Özetle dopingli büyüme beklendiği gibi beklentilerde yükselişe neden olmadı. Beklentilerdeki bozulma nisan anketlerinde daha da derinleşti. Artan hoşnutsuzluklar ise seçmenin muhalefet partilerine yönelişini ve muhalif oylarda artışı işaret etmeye başladı. Merkez sağda konumlanmak isteyen İyi Parti’nin yükselişi AKP’yi ve MHP’yi daha çok endişelendirmiş olacak ki MHP lideri Devlet Bahçeli 17 Nisan’da erken seçim açıklamasını yaptı: “Türkiye’nin 3 Kasım 2019’a kadar dayanması kolay değildir. 3 Kasım 2019’a kadar ulaşmak her dakika zorlaşmaktadır.” Dayanılmaz hale gelen şartlar ekonomiyle de ilgiliydi.

Muhalefetin ortak adayı olması beklenen ama olamayan eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gülde Türkiye ile ilgili tespitlerinde ekonominin iyi gitmediğine işaret etti: “Türkiye iç ve dış şartlar içerisinde büyük zorluklarla karşı karşıya. Barışa ve huzura ihtiyaç varken daha çok kutuplaşma ve kaygı ortamı var. Tarihimizin en büyük bekâ sorunları ile karşı karşıyayız. Ekonomik sorunların da ciddi boyutlara ulaştığını görüyoruz.”

Sonuçta ekonomiyi yönetemeyen iktidar 16 aylık yetkisi olmasına rağmen seçimleri öne çekti. Başbakan Yardımcısı Şimşek bu karar sonrası şöyle konuştu: “Belirsizlik azaldı. Yatırımcıların kafasındaki soru işareti kalktı. Seçim zamanında yapılsaydı daha uzun süreli belirsizlik olacaktı.”

Ancak Şimşek’in sözleri aslında yüksek büyümeye rağmen belirsizliklerin azalmadığının, yatırımcıların kafasının sorularla dolu olduğunun, ekonomiyi yönetmenin güçleştiğinin, erken –daha doğrusu baskın– seçime bu nedenle de ihtiyaç duyulduğunun teyidi gibi.

Makale kategorisine gönderildi | Ters tepen büyüme ile erken seçim (al-Monitor, 2 Mayıs 2018) için yorumlar kapalı

How Turkey’s ‘doping-induced’ growth backfired into hasty elections (Al-Monitor, May 2,2018)=

ARTICLE SUMMARY
The Turkish government’s rush to hold elections in June is driven by economic woes that even its attempts at ‘doping-induced’ growth have failed to overcome.

For governments, times of high economic growth — when the positive expectations of consumers and producers rise — are typically the best time to call elections. During the Justice and Development Party’s (AKP) 15 years in power, it has benefited from such favorable timing, with economic vitality pleasing voters and swaying the polls in its favor. This time, however, Turkey’s economic growth — a staggering 7.4% in 2017 — is blowing back into Ankara’s face.

In an abrupt decision last month, the government brought presidential and parliamentary polls forward, to June 24 from Nov. 3, 2019. The move appeared driven by a sense of urgency to weather the polls as soon as possible before the country’s economic downturn erupts into the full-blown crisis that many experts are predicting.

Pundits had been abuzz with talk of early elections for months. Mahfi Egilmez, a well-respected economic commentator and a former head of the Treasury, wrote as early as January that the AKP would likely bring the polls forward, pointing to the party’s successful election record in times of high growth as well as the January expectation surveys, which reflected an optimistic sentiment among consumers and producers alike.

In the ensuing months, however, the expectation surveys deteriorated. They indicated that consumers and economic actors were growing pessimistic about any improvement in the inflation and unemployment rates, expected no increase in their incomes, would refrain from investment and spending in the near future, and saw little prospect for a decrease in the current account deficit.

In March, the international credit rating agency Moody’s further cut Turkey’s sovereign credit rating, which was already in “junk” territory, citing the country’s growing fragilities and being unimpressed by its growth rate. Meanwhile, the global financial climate had begun to blow headwinds for emerging economies like Turkey’s, which, coupled with existing woes, sent the Turkish lira into a dramatic slump. Ironically, in the hours when the Turkish Statistical Institute (TUIK) released the 7.4% growth rate on March 31, the price of the dollar reached the psychological threshold of 4 liras.

In the first four months of the year, the lira lost about 7.5% of its value against the greenback. For private companies, currently running a net foreign exchange deficit of $211 billion, each increase in hard currency prices has meant swelling debt in terms of Turkish liras. Meanwhile, the share of savings kept in hard currency accounts has reached almost 45%, as wary Turks seek refuge in foreign exchange to protect their savings against the slump of the lira.

This brings us back to how last year’s economic growth was achieved. The expansion relied on extreme government incentives — or doping, so to speak — and as so often happens with athletes who rely on doping, it has led to anomalies that are difficult to conceal.

Consumer inflation remains stubbornly above 10%, while the 12-month increase in producer prices is even higher, at about 15%, reflecting that imported inputs have become more expensive for manufacturers due to the plunge of the lira. Deputy Prime Minister Mehmet Simsek, who oversees the economy, conceded last week that the lira’s free fall had taken the government aback. “We did not expect such a fast depreciation in the lira,” Simsek said in a television interview. “This has delayed inflation’s decrease to single digits.”

Pay raises, however, have failed to match the ossifying inflation. According to TUIK data, payments to labor stood at 34.5% of gross domestic product last year, down from 36.5% in 2016, indicating that the economy grew to the detriment of the country’s 19 million workers.

A government-guaranteed loan expansion was another growth stimulant, but the banking sector is now worried about bad loans and is reluctant in issuing fresh ones.

The rising foreign exchange prices required moves to make the lira more attractive, which called for raising yields on the national currency. Yet, the central bank’s attempts to hike interest rates have faced fierce objections from President Recep Tayyip Erdogan, who has long pressed for lowering borrowing costs.

On the issue of interest rates, Erdogan has sided with companies targeting the domestic market, primarily housing builders. He had hoped to sustain the growth by focusing on the domestic market to safely reach elections in 2019.

The inadequate increase in interest rates against inflation fueled the foreign exchange rush among local and foreign money holders, pushing prices even higher and further disrupting economic balances. On April 25, the central bank finally moved to raise its key interest rate, but even the 75-basis point hike was by then inefficient in curbing the foreign exchange.

On top of this, growth and rising interest rates in the United States have led global funds to start pulling out of emerging countries such as Turkey, which has the added disadvantage of a growing risk premium due to its involvement in the Syrian war. A repressive state of emergency in place since the failed coup attempt in July 2016 has been another major drawback and has irked the business community. The Turkish Industry and Business Association, the country’s leading industrialist group, has frequently complained that the state of emergency is scaring off foreign investors, but to no avail.

In short, contrary to government hopes, doping-induced growth failed to boost economic confidence. The April expectation surveys reflect a continuing decline in the mood.

Turkey’s economic woes have coincided with the arrival of a new actor on the political scene, the Good Party, led by Meral Aksener, who, along with several other heavyweights, split from the Nationalist Action Party (MHP), the AKP’s ally. The Good Party’s aim at becoming Turkey’s main center-right force and luring voters from the AKP-MHP base has appeared to further distress the government.

MHP leader Devlet Bahceli was the first to urge early elections, on April 17, noting the economic gloom. “Holding out until Nov. 3, 2019, is not easy for Turkey,” he said. “Making it [safely] to Nov. 3, 2019, is becoming more difficult with each passing minute.”

Former President Abdullah Gul — who was unsuccessfully encouraged to run as a joint opposition candidate against Erdogan in the presidential race — made a similar observation, warning of “serious” economic hardship down the road. “Turkey faces great difficulties in the current internal and external circumstances,” he said April 28. “Despite the need for peace and cohesion, a climate of polarization and anxiety prevails. We are faced with the greatest problems of survival in our history. We see that economic problems, too, have reached serious levels.”

In sum, the government’s doping-induced growth has backfired, forcing the AKP’s rush to elections before popular discontent becomes more damaging for the party and strengthens the opposition. In welcoming the snap polls, Simsek said that holding them as originally scheduled would have prolonged the “climate of uncertainty” that was discouraging investors.

Simsek’s comment is in itself an admission of how Turkey’s high growth rate has failed to inject confidence among investors and how managing the economy has now become more difficult.

English, Makale kategorisine gönderildi | How Turkey’s ‘doping-induced’ growth backfired into hasty elections (Al-Monitor, May 2,2018)= için yorumlar kapalı

Varlık Fonu fare doğurdu (Nisan 13, 2018, Al-Monitor)

 

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 3 Nisan’daki Türkiye ziyareti sırasında iki taraf arasında yapılan anlaşmalardan biri de Ankara ve Moskova arasında 500 milyon dolarlık ortak bir yatırım fonu oluşturulmasına yönelikti. Altyapı, sağlık ve bilgi teknolojileri alanında ortak projeler öngören mutabakat kapsamında Türkiye Varlık Fonu (TVF) ile Rusya Doğrudan Yatırım Fonu arasında ortak bir fon kurulması planlanıyor. Anlaşma, Türkiye ile Rusya arasında artan ekonomik iş birliğinin göstergelerinden biri olsa da Türkiye Varlık Fonu’nun akıbetine ilişkin belirsizlikler düşünüldüğünde projenin nasıl hayata geçirileceğine ilişkin ciddi soru işaretleri söz konusu.

2016 ortalarında Fetullah Gülen yanlısı subayların 15 Temmuz askeri darbe girişimlerinin bastırıldığı günlerin tozu dumanı arasında yasası bir çırpıda çıkarılan ve kamuoyuna duyurulan, “paralel bütçe” diye de adlandırılan Türkiye Varlık Fonu (TVF) aradan geçen bir buçuk yılın sonunda ne yaptı diye soranlara “Neredeyse hiçbir şey” demek abartı değil. Bu nitelemeye, fonun öncü kurucuları Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan ve ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı da itiraz etmiyor. O zaman gündeme gelen soru şu: Ne yapılacak? Nasıl bir yeniden yapılanmaya gidilerek fon kurgulanacak ya da başta ana muhalefet partisi CHP’nin talep ettiği gibi tasfiyeye mi gidilecek?

Nerede yanlış yapıldı? Varlık fonu dünyanın yabancı olduğu bir kurum değil. GPF (Norveç), ADIA (Birleşik Arap Emirlikleri), CIC (Çin), SAMA (Suudi Arabistan), KIA (Kuveyt) dünyada devletin sahipliğinde ve yönetiminde olan en büyük varlık fonları. Bu tür fonların geliri genellikle ülkelerin bütçe fazlalarından oluşuyor. Başka bir deyişle, gerçek anlamda varlık fonu olanlar cari fazla veren ve belli bir doğal kaynağa, çoğunlukla petrol, doğal gaza sahip ülkeler.

Peki, Türkiye’nin temmuz 2016 sonlarında gündeme getirdiği ve hızla yasalaştırarak uygulamaya soktuğu Varlık Fonu? Bu fonun, isim benzerliğinden öte bilinen ülke fonlarıyla pek ilgisi yok. Fonun oluşumu ve içerdiği zaaflar konusu Al-Monitor’da ele alınmıştı.

Hatırlanacaktır, 2016 ağustos ayında fonun kuruluşu gösterişli ifadelerle gerçekleştirilmişti. Başbakanlığa bağlı Türkiye Varlık Fonu, “önemli kamu varlıklarında değer artışı sağlayarak ekonomik büyümeye katkıda bulunmak, katılım finansmanına uygun varlıkların gelişmesine destek olmak, sermaye piyasalarının araç çeşitliliği ve derinliğine katkı sağlamak, Türkiye’ye daha fazla yatırımcı ilgisini çekmek ve yeni yatırımlar için sermaye sağlamak, stratejik önem arz eden sektörlerin gelişmesine ve büyük ölçekli yatırımlara iştirak etmek” amacıyla kurulmuştu.

Fona Hazine bünyesinde bulunan bazı kamu sermayeli şirketler ile özelleştirme programında bulunan bazı şirketlere ait hisseler devredilmişti. Varlık fonu bünyesinde kamu finans kuruluşları Ziraat Bankası, Halk Bankası ile Türk Telekom, Türk Hava Yolları (THY), PTT, Milli Piyango ve at yarışları, Borsa İstanbul, BOTAŞ, Türkiye Petrolleri, Türksat, ÇAYKUR ve Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü gibi dev kuruluşlar yer alıyor.

Fondan başlangıçta pek umutlu olan Cumhurbaşkanı Erdoğan 4 Kasım 2016’da şöyle konuşmuştu: “Şu anda Varlık Fonu bana göre Türkiye’nin çok geç kalmış bir projesidir. Şimdi Varlık Fonu ile beraber ortada oluşacak assetler inanıyorum ki bizim gücümüzü ulusal ve uluslararası bazda artıracak.”

Ne var ki dağ fare doğurmuş, aynı Erdoğan 2017 eylül ayı başlarında şöyle konuşur olmuştu: “Varlık Fonu’nda hedeflenen, arzulanan bir süreç olmadı.”

Peki, ne yapılacaktı? Şöyle konuştu Cumhurbaşkanı: “Gelişmeleri gördük, böyle yürümeyeceğine karar verdik. Sayın Başbakan da bu konuda adımını attı, hayırlı olsun diyeceğiz. Varlık Fonu’nu bizim yeniden bir re-organize etmemiz şart.”

Cumhurbaşkanı’nın bile başarısızlığı onayladığı bu proje, başından beri meclis içi ve meclis dışı muhalefetin eleştirilerine maruz kalmıştı. Bir kere hiç tartışılmadan bir oldu bittiyle yasası çıkarılıp oluşturulan fon, büyük tepki toplamıştı. Yanı sıra, konu kamu varlıkları olunca tepki daha da katlanmış, fona çeşitli kamu kuruluşlarının varlıklarının devredilmesi, kamu kaynaklarını talanın başka bir yöntemi olarak yorumlanmıştı.

Öte taraftan Saray’a yakın bazı isimlerin fonun yönetimine atanması da çeşitli söylentileri katlamıştı. Fonun yönetim kuruluna Saray’a da yakınlıklarıyla bilinen Mehmet Bostan, Himmet Karadağ, Kerem Alkin, Yiğit Bulut ve Oral Erdoğan atanmıştı.

Fona aktarılan varlıklar üzerinde ne gibi işlemler yapıldı, bu varlıklar ne şekilde kullanıldı?

Bu soruya yanıt, bizzat Fon’un web sitesinde şöyle yanıtlanıyor: “Mevcut durumda TVF’ye devredilen tüm varlıklara ilişkin değerleme ve bağımsız denetim çalışmaları tamamlanma aşamasındadır. Potansiyel gelişim ve sinerji alanlarını tespit ettikten sonra tüm varlıklara ilişkin 5 yıllık değer yaratma programları oluşturulmuş olup, Bakanlar Kurulu onayı için Başbakanlık’a arz edilmiştir. Bu süreçte aynı anda yapılacak yeni yatırımlar belirlenecektir.”

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer Başbakan Binali Yıldırım’a işte bu can alıcı soruyu sordu, stratejik planın akıbetinin ne olduğu konusunda şöyle bilgi istedi: “Varlık Fonu’nun 2017 ya da 2018 yılında finanse edeceği yatırımlar belirlenmiş midir? Belirlenen yatırımlar için varlık fonundan varlık satışı ya da ipotek verilmesi düşünülmekte midir?”

Gürer’in soru önergesine yanıt Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’ten geldi ve Şimşek Türkiye Varlık Fonu’nun faaliyetlerinin üç yıllık stratejik yatırım planı kapsamında gerçekleştirilebileceğini açıkladı. Şimşek hazırlanan stratejik planın nisan 2017’de Başbakanlık makamına takdim edildiğini bildirdi.

Şimşek bu demeci verdiğinde stratejik plana aradan geçen yedi aya rağmen yanıt gelmedi. Bu da fonun ölü doğduğuna, amaç ve yürütme konusunda bir uyumsuzluk olduğuna dair eleştirilere haklılık kazandırdı. Öyleyse fon ne işe yarayacak, tasfiyesi düşünülüyor mu? Bu soruyu da başka bir CHP Milletvekili Çetin Osman Budak soru önergesi ile sordu.

Antalya Milletvekili Budak Türkiye Varlık Fonu’nun ülke ekonomisine katkı sağlamadığını belirterek Meclis Başkanlığı’na verdiği soru önergesinde Başbakan Yıldırım’a “Yeni yöneticilerle de sonuç alamayacağı tespitleri karşısında ‘denetimsiz ikinci Hazine’ olarak kurgulanan Türkiye Varlık Fonu’nun tasfiye edilmesi yoluna gidilecek midir?” diye sordu.

Budak ağustos 2016’da büyük hedeflerle kurulan Türkiye Varlık Fonu’nun 18 ayın sonunda geldiği aşamanın başarısızlığın itirafı olduğunu iddia etti. Milletvekili aktif büyüklüğü 160 milyar dolara ulaşan Varlık Fonu’nun yönetim değişiklikleriyle ülke ekonomisine katkı sağlamasının mümkün olmadığını, kamu zararının daha fazla büyümesi beklenmeden derhal tasfiye edilmesini savundu.

Bir anonim şirket olarak kurulan fona ilişkin Başbakan’a yöneltilen muhalefet soruları çeşitli başlıkları içeriyor. Başlıca sorular şöyle: TVF bir buçuk yıllık dönemde dış kaynak sağlama, varlıkların değerini artırma, stratejik yatırımlara iştirak etme gibi alanlarda hangi girişimlerde bulunmuş, ne sonuç almıştır? Faaliyetler dolayısıyla bugüne kadar sağlanan gelir ne kadardır? Türkiye Varlık Fonu Yönetimi A.Ş’nin yönetim giderleri için (taşınmaz ve makam aracı alımı-kiralanması, personel vb.) bir buçuk yıllık dönemde yapılan harcamanın tutarı nedir? Yönetim Kurulu üyelerine yapılan ödemeler ne kadardır?

Görünen, fonun fare doğurduğu, amaçları doğrultusunda pek bir gelişme göstermediği, stratejik planını Başbakanlığa onaylatamadığı. Bir iddiaya göre Saray ile Başbakanlık arasındaki uyum eksikliği de fonun kağıt üstünde kalmasında etkili oldu.

Bundan sonrası için söylenecek söz: Bekle-gör.

 

Makale kategorisine gönderildi | Varlık Fonu fare doğurdu (Nisan 13, 2018, Al-Monitor) için yorumlar kapalı

Turkey’s controversial wealth fund stumbles badly since hasty creation(April 13,2018 Al-Monitor)

ARTICLE SUMMARY
Turkey’s sovereign wealth fund, which holds key public assets worth $160 billion, has stumbled badly since its hasty creation in 2016.

During Russian President Vladimir Putin’s April 3 visit to Turkey, the two sides finalized an agreement on the creation of a $500 million joint investment fund, among other deals. The fund, which, according to official statements, will focus on infrastructure, health care and information technology projects, will be a joint venture between Ankara’s sovereign wealth fund, the Turkey Wealth Fund (TWF) and the Russian Direct Investment Fund.

The deal comes as another sign of the growing ties between Turkey and Russia, but how it will unfold is a curious question, for the future of the TWF itself is mired in uncertainty. Ever since its creation in 2016, the TWF has been under criticism, and even President Recep Tayyip Erdogan has admitted that it has been a failure, calling for restructuring. The main opposition, meanwhile, calls for dissolving the fund altogether.

The legislation creating the TWF was passed hastily in the summer of 2016 amid the clamor of the July 15 coup attempt, outlining ambitious objectives to support Turkey’s development. Public assets worth $160 billion were transferred to the fund, though many were skeptical over its stated goals and some even saw it as a government move to create a “parallel budget.” Looking at what the TWF has achieved thus far, one could conclude that it is next to nothing, an assessment that even the fund’s spearheads, including Erdogan, appear to share. So what went wrong?

To start with, the TWF has nothing in common with the world’s best-known sovereign wealth funds such as Norway’s Government Pension Fund, United Arab Emirates’ Abu Dhabi Investment Authority, China Investment Corporation, Kuwait Investment Authority and Saudi Arabian Monetary Agency. Generally, sovereign wealth funds rely on the budget surpluses of their respective governments. In other words, genuine wealth funds belong to countries with current account surpluses and certain natural riches, mostly oil and gas. Turkey has none of these, struggling with both budget gaps and a chronic current account deficit.

Officially, the TWF’s main objectives are to contribute to Turkey’s economic growth by ensuring value increase of key public assets, support the development of assets suitable for participation financing, deepen capital markets through the introduction of a variety of products, attract further investments to Turkey and provide capital for new investments, support the development of strategically important industries, and participate in large-scale investments.

Public assets transferred to the fund included the shares of giant entities such as public lenders Ziraat Bank and Halkbank, Turkish Airlines, Turk Telekom, PTT postal service, National Lottery, Istanbul stock exchange, pipeline operator BOTAS, oil company TPAO, satellite communications company Turksat, tea company CAYKUR and Eti Maden mining enterprise.

Erdogan had entertained high hopes for the fund. Speaking in November 2016, he described the fund as “a very belated project” and expressed confidence that the assets it would create would “increase our strength, both nationally and internationally.”

Yet the mountain brought forth a mouse. Less than a year later, in September 2017, Erdogan was grumbling that the fund had failed to progress on the “targeted and desired” course. “We have decided that things cannot go on like this,” he said. “Reorganizing the wealth fund is a must.”

By the time of this admission of failure, the TWF was already under fire from the opposition and other critics outside parliament. Atop its hasty creation, almost as a fait accompli without any public debate, the transfer of huge public assets to the fund added to the controversy. Many saw the move as a different way of plundering public resources. The appointment of figures close to Erdogan to the fund’s management fueled speculation over the fund’s purpose.

When it comes to what the fund has done with the assets, it provides the following explanation on its website: “Assessment and independent auditing work on all assets transferred to the TWF is in a process of completion. After the identification of potential development and synergy realms, five-year value creation programs have been drawn up for all assets and submitted to the prime minister’s office for the approval of the Council of Ministers. New investments, to be made simultaneously in this process, will be also outlined.”

In December, Omer Fethi Gurer, a lawmaker for the main opposition Republican People’s Party (CHP), submitted a written parliamentary question to Prime Minister Binali Yildirim, asking about the fate of the fund’s strategic plan and the investments it would finance. He also requested information about any plans to sell or mortgage assets.

The response came from Deputy Prime Minister Mehmet Simsek, who oversees the economy. Simsek said the TWF’s activities could proceed under a three-year strategic investment plan, adding that a blueprint had been submitted to the prime minister’s office for approval in April 2017.

At the time Simsek disclosed this information, the plan had been waiting for seven months without a decision, which seemed to justify criticism that the TWF was stillborn amid discrepancies between its objectives and functions.

This raised further questions about the purpose of the fund and some, like CHP deputy Cetin Osman Budak, wondered whether it could end up dissolved. In his own parliamentary question to Yildirim, Budak asked whether the government would consider scrapping the TWF, arguing that it was essentially designed as “an unchecked second Treasury” and contributed nothing to the economy. According to the lawmaker, the state of affairs was in itself a confession of the fund’s failure and no management reshuffle could make it useful for the economy, hence it should be dissolved without squandering further public funds.

Other opposition questions to Yildirim include the following: What efforts has the TWF made in line with its objectives to secure external funds, increase the value of assets in its portfolio and participate in strategic investments, and what results has it obtained? How much revenue has the fund secured through its activities thus far? How much money has the fund spent on administrative expenditures such as personnel salaries, immovable properties, furnishing and cars? How much payment has been made to members of the fund’s executive board?

While those questions still await answers, the TWF remains an entity that essentially exists only on paper, having failed to make any tangible progress on its objectives and have its strategic plan approved by the government. Some reports suggest that differences between Erdogan and the Cabinet have also contributed to the stumbling, which makes the future of the fund even more curious.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s controversial wealth fund stumbles badly since hasty creation(April 13,2018 Al-Monitor) için yorumlar kapalı

Ekonomik türbülans yönetimi çatlatıyor (Al-Monitor, 7 Nisan, 2018)

Ekonomi Türkiye gündeminde hızla öne çıkıyor. Mart ayı başında kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s’in olumsuz raporu ve not indirimi ile daha da görünür hale gelen Türkiye ekonomisindeki olumsuz tabloyu 29 Mart’ta açıklanan 2017 yılının yüzde 7,4’lük sansasyonel büyüme verisi de telafi edebilmiş görünmüyor. Art arda gelen başka olumsuz verilerin yanında dünya ekonomisinde rüzgârların yükselen ülkelerin, özellikle de Türkiye’nin aleyhine esmesi ekonomi yönetiminde iç kavgaları da başlattı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaklaşan seçimleri de düşünerek faizlerin indirilmesi yönündeki ısrarı ekonominin dümenindeki asıl sorumlular olan Hükümet yetkilileri ve Merkez Bankası ile sürtüşmeleri artırıyor.

Öteden beri bilinen bu sürtüşme, özellikle döviz fiyatlarının hızlı yükselişi ya da Türk Lirası’nın mart ayında yüzde 5 değer kaybı ile arttı ve artık Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) içinde Erdoğan’ın yüksek sesli eleştirileri, hatta azarlamaları dışa aktarılıyor, ekonomi basınında manşete çıkabiliyor.

Hükümet 2017’nin flaş büyümesinin arka yüzünün çok da sergilenmesine izin vermeden kamuoyunda imaj parlatmaya çabalarken olumsuz veriler üst üste geldi. 3 Nisan’da açıklanan mart ayı enflasyonu bir iyileşme vaat etmiyor. Tüketici enflasyonu yıllık olarak yüzde 10 dolayında katılaşma izlenimi verirken sanayici (üretici) enflasyonu da yıllık yüzde 15’e doğru ilerliyor. Enflasyonla mücadelede hem gıda hem döviz artışından kaynaklanan maliyet artışları cephesinde iyileşme kaydedilemiyor. Gıda sektöründe arz eksikliğini giderecek ithalat önlemleri de artan döviz fiyatları ile etkili olamıyor. Sadece mart ayında dolar fiyatının yüzde 5 dolayında artması ithalat üstünden maliyet artışlarına yol açıyor, bunlar da her tür malın üretim maliyetlerini yükselterek fiyatlara yansıyor.

Enflasyondaki başarısızlık faizleri indirme beklentisini de boşa çıkarıyor. Çünkü Merkez Bankası faizleri mevcut düzeyden aşağı çekmenin ön koşulunun enflasyonu indirmek olduğunu biliyor ve buna göre davranıyor.

Mart ayının ikinci yarısından itibaren 4 TL basamağında yer edinmeye çalışan ABD doları, nisanda bu amacına ulaşmış görünüyor. Dolar fiyatının 4 TL’nin, avro fiyatının da 5 TL’nin üstüne çıkması kesin gibi. Bu durum, özellikle döviz borcu olan firmaları endişelendiriyor. Ocak 2018 için açıklanan reel sektörün net döviz açığının 221,5 milyar doları bulduğu verisi de firmaları risklerini azaltmak için döviz alımına yöneltince döviz fiyatları yeniden yükseldi. Bu duruma ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in getirdiği yorum ve önlem niyeti ise Cumhurbaşkanı’nın Şimşek’i hedef tahtasına oturtmasına yetti.

Ne dedi Mehmet Şimşek 23 Mart’taki konuşmasında? Ekonominin görünürdeki patronu, şirketlerin döviz borçlarını yönetemediklerini söyleyerek şu ifadeleri kullandı: “Sorun reel sektörün döviz borçları. Ne yapacağız? Meşhur ABD Başkanı John F. Kennedy’nin lafı var: ‘Çatıyı güneşliyken tamir etmek lazım.’ Şu anda faizler nispeten düşük, ekonomiler büyüyor ama yağmur yağacak. Bunlar için tedbir alıyoruz. Dövizle borçlanmaya sınır getireceğiz, KOBİ’lerde yaptık. Büyükler yönetebildiklerini söylüyor ama görüyoruz yönetemiyorlar, tedbiri alacağız.”

Şimşek’in küresel para piyasalarındaki kariyerinden haberdar olanlar, Bakan’ın bu teşhisi ve kaygısını anladı. Özellikle dış yatırımcının nabzını iyi tutan bir yönetici olarak bilinen Şimşek siyasi serüveni başlamadan önce, 2005 yılı sonunda ünlü yatırım bankası Merrill Lynch’in Avrupa, Ortadoğu ve Afrika Bölgesi Ekonomik ve Stratejik Araştırmalar Bölümü başkanlığına getirilmiş ve AKP’den milletvekili adayı olduğu mayıs 2007’ye kadar bu görevi sürdürmüştü. 2007 genel seçimleri sonrası kurulan hükümette Hazine’den sorumlu devlet bakanı olarak görev alan Şimşek sonraki hükümetlerde maliye bakanlığı da yaptıktan sonra ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığı görevini üstlenmişti.

Ancak Şimşek’in hava açıkken çatıyı onarmak sözleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı kızdırdı. Erdoğan konuşmasında Başbakan Yardımcısı’na isim vermeden şöyle yüklendi: “Ülkenin bu psikolojik üstünlüğünü uluslararası camiaya vermesi gereken arkadaşlar bu tür yanlışı yaparlarsa affedilir yanı olamaz. Ortada büyümede büyük bir başarı var. Biz yüzde 7,5 büyümeyi konuşurken bunları söylüyorlar. İnsan kendi ayağına kurşun sıkar mı? Kredi derecelendirme kuruluşlarının not oyunları, döviz spekülasyonlarının tavan yaptığı dönemde büyümedeki netice umarız herkese ders olmuştur. Kur aşağı kur yukarı diye tutturmuşlar, geçin bu işleri. Türkiye ekonomisi ortadadır. Teori başka, pratik başka bir şey. Bunları birleştirebilirseniz saygı duyarım ama bunu başaramıyorsanız sen yoluna biz yolumuza.”

Bu sözler, Erdoğan’ın Şimşek’in istifasını istemesi olarak yorumlandı. Eleştirilerini AKP’nin son MYK toplantısında da sürdüren Erdoğan “arkamdan iş çeviriyorlar” diye devam etti.

Hürriyet’ten Nuray Babacan’ın kulis haberine göre Erdoğan toplantıda şöyle konuştu: “Yurt dışına gitmeden önce faizlerle ilgili bir toplantı yaptık. Düşürülmesinden bahsettik. Nurettin Canikli ve Nihat Zeybekci de oradaydı. Sonra ben yurt dışındayken Merkez Bankası (15 Aralık’ta) faiz artırdı. Böyle bir şey olabilir mi? Bağımsızmış… İyi de onların aldığı kararın bedelini biz ödüyoruz. Bir de tek adamlık derler, bu nasıl tek adamlıksa, karar alıyoruz uygulamıyorlar. Benim arkamdan iş çevirdiler. Ekonomi konusunda bazı arkadaşlarımızın açıklamaları çok yanlış. Ekonomik göstergelere bakıyorsunuz en az 50 gösterge olumlu yönde gelişiyor ama onlar sıkıntılı olan bir iki başlık üzerine konuşuyorlar. Bu büyük terbiyesizlik. Ben sürekli faizlerin aşağı çekilmesi konusunda uyarıyorum. Toplantılarda tamam diyorlar ama aksi yönde faiz düzenlemesi yapıyorlar. Böyle saygısızlık olur mu?”

Habere göre Başbakan Binali Yıldırım, “Ekonomiyle ilgili tüm gösterge ve öneriler kendi aramızda yapılan toplantılarda her yönüyle değerlendiriliyor” diyerek araya girdi. Ancak Erdoğan, “Sadece kendi aramızdaki toplantılarda değil ki çıkıp kamuoyu önünde de paylaşıyorlar. Görmedik mi geçen gün yapılan toplantılardaki konuşmaları?” sözleriyle tepkisini sürdürdü ve Bakan Şimşek’e bir kez daha yüklendi.

Bu satırların yazıldığı sırada Mehmet Şimşek’in istifa edeceği söylentisi hız kazanmıştı. Ancak bunun ekonomik bir türbülansa yol açmadan gerçekleştirileceğini, zamana yayılacağını söyleyenler de vardı. Asıl merak edilen ise yükselen döviz fiyatları gibi bir bela ortada iken Merkez Bankası’nın Cumhurbaşkanı’nın faizleri indirme ısrarı karşısında ne yapacağı.

Merkez Bankası’nın 25 Nisan’daki olağan toplantısını beklemeden dövizi frenlemek için faizi artırması gerektiğini söyleyenler de var, Saray’ın faiz indirimi beklentisine başka tür formüller bulunacağını söyleyenler de. Başta İşsizlik Sigortası’nda birikmiş kamu fonlarını kullanarak kamunun borçlanma ihtiyacını azaltma, dolayısıyla faizlerin yükselişini frenleme, “düşük faiz” ya da “yükselmeyen faiz” beklentisine bir önlem gibi sunuluyor. Ama ekonominin genelinde bu formülü de etkisiz kılacak büyük bir çalkantı yaşandığını savunanlar çoğunlukta.

Türbülans ile birlikte kırılıp dökülmeler arttıkça Saray ve Hükümet arasında didişmeler de artacak gibi. Bununla seçim düzlemine nasıl girileceği ise ayrıca merak konusu.

 

Makale kategorisine gönderildi | Ekonomik türbülans yönetimi çatlatıyor (Al-Monitor, 7 Nisan, 2018) için yorumlar kapalı

Turkey’s economic woes open cracks in government ranks (Al-Monitor, April 7, 2018)

ARTICLE SUMMARY
Amid failing efforts to halt the slump of the Turkish lira, President Recep Tayyip Erdogan and senior Cabinet members appear increasingly at loggerheads over how to keep the economy afloat.

Turkey’s economic troubles are quickly climbing to the top of the country’s agenda amid increasing signs of a rift in the upper echelons of government in Ankara. Even the flashy 7.4% growth rate for 2017, announced March 29, failed to alleviate the economic gloom, punctuated in early March by the decision by Moody’s, the international credit rating agency, to cut Turkey’s sovereign rating further into junk territory. Coupled with other adverse indicators and global headwinds affecting emerging countries, the state of Turkey’s economy has triggered in-house rows among its top managers. With next year’s election cycle in mind, President Recep Tayyip Erdogan is insisting on interest rate cuts, thereby exacerbating tensions with the Cabinet and the central bank, which sit at the steering wheel of the economy.

The friction over interest rates has been ongoing for years, but it has lately increased amid the slump of the Turkish lira, which lost 5% of its value in March alone. What has emerged as a rather novel development is that Erdogan’s outbursts behind closed doors are now leaking from the Justice and Development Party (AKP) and making headlines in the press.

Drawing on the 7.4% growth rate, the government was keen to polish its image, allowing little discussion of the serious drawbacks lurking behind the showy figure. Its efforts, however, suffered a series of blows with the release of additional economic data.

Inflation figures for March, made public April 3, offer little hope of improvement. Year-on-year consumer inflation seems to be ossifying at about 10%, and producer inflation is climbing toward 15%. In the fight against inflation, efforts to reign in cost increases, fueled by rising food and foreign exchange prices, are failing to bear fruit. The use of imports to cover supply shortages in the food sector is also proving inefficient because of the rising foreign exchange prices. In fact, the increase in the dollar price, about 5% in March alone, means higher production costs in every industry as imported materials become more expensive, thus fueling consumer prices.

The failure to slow inflation is denting any prospect of rate cuts. Erdogan may believe otherwise, but the central bank knows that reducing inflation is a precondition for cutting rates and has acted accordingly.

The increasing dollar and euro prices are especially spooking companies indebted in foreign exchange. The real sector’s net foreign exchange deficit stood at $221.5 billion in January. In a bid to minimize risks, companies have turned to buying foreign exchange, further stoking prices. Deputy Prime Minister Mehmet Simsek publicly voiced concerns about this, putting himself in Erdogan’s crosshairs.

In a March 23 speech, Simsek, who oversees the economy, criticized private companies for mismanaging their foreign exchange debt and, quoting John F. Kennedy, said, “The time to repair the roof is when the sun is shining. Interest rates are relatively low at present and economies are growing, but rain will be coming down.” The government, he stressed, will enact measures, including a limit on corporate borrowing in foreign exchange.

Because of his technocratic style and career at top global financial houses, Simsek carries weight with the markets and enjoys confidence among foreign investors. He was a senior economist at Merrill Lynch in London before joining the AKP in May 2007. Since then, he has been a fixture in the Cabinet, first as state minister for the Treasury, then as finance minister and now as deputy prime minister in charge of the economy.

Simsek’s warning angered Erdogan, apparently for highlighting Turkey’s fragilities. Without naming Simsek, the president slammed “unforgivable” missteps by colleagues who he said were supposed to build international confidence in the Turkish economy.

“There is a great achievement in growth, and while we are talking [about it], they say other things,” Erdogan said. “How can people shoot themselves in the foot? They keep whining about exchange rates. Get over with it! … Theory and practice are two different things. If you can bring them together, I’d show respect. But if you can’t, you go your way, we go ours.”

Erdogan’s rant was widely interpreted as a call for Simsek to resign. More was to come.

On April 5 in a lively report, Hurriyet described a stormy meeting of the AKP management board days earlier, including Erdogan raging about “things going on behind my back.” The president was incensed about the central bank’s December rate hike, which, he said, was announced while he was abroad and ignored his instructions for a cut, according to the report.

“They say the central bank is independent,” Erdogan was quoted as saying. “Fine, but we are the ones who pay the price for their decisions. And they call this one-man rule. What kind of one-man rule is this? We make decisions but they are not implemented.”

He further stated, “The comments of some colleagues about the economy are very misplaced. When you look at economic indicators you see at least 50 indicators developing in a positive trend, and yet they keep talking about a couple of indicators that remain problematic. This is a big impertinency. I keep warning to lower interest rates and they say ‘Ok’ at the meetings, but then they do the opposite. How is such disrespect possible?”

According to the report, Prime Minister Binali Yildirim chimed in, remarking, “[The Cabinet is] thoroughly evaluating all indicators and proposals concerning the economy.” Erdogan retorted that the discussions were not remaining confidential, but “are being shared publicly,” another apparent reproof of Simsek.

Despite rife speculation that Simsek would resign, he remains in his post. Some observers, however, believe his departure has only been delayed to avoid turbulence amid jittery markets. What course the central bank will take is an even more curious question, given Erdogan’s unrelenting pressure for rate cuts, regardless of rising foreign exchange prices.

Some pundits advocate the central bank quickly hiking rates to reign in foreign exchange prices without waiting for its regular meeting, on April 25. Others believe the country’s economic managers will look for other formulae in the face of Erdogan’s stance. One formula involves the use of accumulated public funds, especially those at the Unemployment Insurance Fund, to reduce the government’s borrowing needs and thus curb the increase in interest rates. The majority of observers, however, believe that even this formula will have little effect given the scale of the general economic turbulence.

The more trouble the turbulence creates, the more the bickering between Erdogan and the Cabinet is likely to intensify, adding another curious aspect to the run-up to elections.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s economic woes open cracks in government ranks (Al-Monitor, April 7, 2018) için yorumlar kapalı

Parıltılı büyümenin karanlık yüzü (Al-Monitor, 2 Nisan, 2018)

 

 

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 29 Mart’ta yaptığı açıklamayla Türkiye Gayri Safi Yurtiçi Hasılası’nın (GSYH) 2016’ya göre yüzde 7.4 büyüdüğünü açıkladı. Bu son dört yılın en yüksek büyüme oranı oldu. Türkiye’nin 2017 milli geliri dolar olarak ifade edilince isse bir azalma görüldü. 2016’da 863 milyar dolar olan GSYH, 2017’de 851 milyar dolara geriledi. Bu da TL’nin dolar karşısındaki hızlı aşınmasından kaynaklandı. Yine bunun devamı olarak kişi başına düşen gelir de 2016’daki 10 bin 883 ABD dolarından 2017’de 10 bin 597 dolara geriledi.

Türkiye’nin 2017’deki yüzde 7.4’lük büyüme performansı, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’ne (OECD) üye ülkeler arasında Türkiye’yi büyümede ikinci sıraya oturttu. İlk sırayı yüzde 7.8 büyüme oranıyla İrlanda, üçüncü sırayı yüzde 5’lik oranla Slovenya aldı.

Madalyonun bir de öteki yüzü var elbette. Öteki yüz, bu parıltılı büyümenin tekrarlanması zor bir devlet desteğine, aşırı borçlanmaya, artan kırılganlıklara mal olduğunu gösterirken büyümenin sosyal ayağının da sorunlu olduğunu, özellikle alt sınıfların bu büyümeden iş ve gelir artışı olarak yararlanamadığını gösteriyor.

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in de belirttiği gibi büyümeye en önemli rüzgâr kredi musluklarının açılmasına verilen devlet garantisi oldu. Devletin arkasında durduğu Kredi Garanti Fonu aracılığıyla sağlanan krediler ile vergi indirimleri ve teşvikler büyümenin temel kaynağını oluşturdu. Ağırlıkla iç tüketime odaklı bu büyüme, beraberinde çift haneli bir enflasyonu da getirdi. Tüketici enflasyonunda 2017 yılı yüzde 12 ile tamamlandı. 2017’de dolar fiyatı yıllık yüzde 21.7 arttı. Bu artan dolar fiyatıyla yapılan ithalat, ayrıca enerji ve emtiada artan dış fiyatlar, içerideki üretimin maliyetlerini artırdı ve üretici fiyatlarındaki artış yıllık yüzde 15’i geçti. Dolayısıyla büyüme madalyonunun arka yüzünde baş edilmesi zor bir enflasyon yer aldı.

Tüketim odaklı büyüme ithalatı kamçılarken Türkiye’nin döviz açığı hızla büyüdü ve cari açık 47.1 milyar dolara ulaştı. Bu, 851 milyar dolar olarak ölçülen milli gelire göre yüzde 5.5’lik bir cari açık/milli gelir oranıdır ki böyle bir açık başka hiçbir ülkede görülmüyor.

Açıklanan 2017 dış borç stoku da büyümenin ne kadar dış kaynağa bağımlı olduğunu gösteren bir diğer önemli gösterge. 453.3 milyar dolara ulaşan dış borç stokunun yüzde 70’i özel sektöre ait ve stokun milli gelire oranı yüzde 53.3’ü bulmuş durumda.

Dolayısıyla madalyonun öteki yüzünde devasa cari açığın yanı sıra büyüme için yapılan dış borçlanmaların sürdürülmesinin ağırlığı da var.

Büyüme kamunun vergi teşviklerinden de rüzgâr aldığı için kamu maliyesi açığı büyüdü ve cari açıkla birlikte “çifte açık” oluştu.

Peki parıltılı yüzde 7.4 büyüme iş ve gelir adaleti yarattı mı? Bu sorunun yanıtı da pozitif değil. Yüksek büyüme oranına rağmen işsizlik oranı 2017’de 2016’ya göre değişmeyerek yine yüzde 10.9’da kaldı. Tarım dışı işsizlik oranı da yüzde 13’le değişmedi. Genç işsizliği yüzde 21’in üstünde seyretti. Büyüme ancak iş gücüne o yıl katılmış olanlara istihdam sağladı ama stoktaki işsizlere ümit olmadı. 2017’de toplam işsiz sayısı 124 bin kişi artarak 3 milyon 454 bin kişiye ulaştı.

Büyümenin iş gücü ve sermaye kesimi arasındaki dağılımını da ölçen TÜİK verilerine göre bölüşüm iş gücü aleyhine gerçekleşti. İş gücü ödemeleri 2016’da gelirden yüzde 36.5 pay alırken 2017’de bu pay yüzde 34.5’a geriledi ve 2 puan azaldı. Bu da parıltılı büyümede bölüşümün işçiler aleyhine bozulduğunu gösteren adaletsiz bir sonuç.

Türkiye’nin büyümesinin yüzde 7.4 olarak açıklandığı saatlerde Türk Lirası’nın dolar karşısında psikolojik eşiği aşarak 4 TL basamağına yerleşmesi de ironikti. Normalde parıltılı bir büyümeden beklenen, yabancı yatırımcıların ülkeye üşüşmeleri, yatırım yapmaları ve bu sayede bollaşan dolar ile yerli paranın değer kazanmasıydı. Oysa TL sadece mart ayında dolar karşısında yüzde 5 eridi ve bu erimeyle öteki yükselen ülke yerel paralarından önemli ölçüde ayrıştı. Bu, büyümenin beraberinde kırılganlıkları artırmasının ve güven tesis edememiş olmasının bir sonucu.

Nitekim kredi risk primi olarak adlandırılan Türkiye’nin beş yıllık CDS’leri 203 baz puana çıktı – ki bu kasım 2017 ortalarından beri görülen en yüksek seviye. Bu yılın başında 160 seviyesinde olan CDS hem dış piyasalarda yaşanan gelişmeler hem de Türkiye’deki ekonomik ve politik riskler nedeniyle yükselmiş görünüyor.

Türkiye CDS’inin yükselişi, ülke risk priminin daha fazla fiyatlanması, tahvil faizlerinde görülen yükselişin bir yansıması. Bu riskler ortadan kalkmadıkça prim de ödenen faiz de düşmüyor. Türkiye’nin 10 yıllık tahvil faizi mart ayı içinde yüzde 13’e yaklaştı. Hatta kasım ayında yüzde 13.2 olarak gerçekleşti.

Risk priminin yüksek seyretmesinde uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s’in mart başında Türkiye’nin kredi notunu Ba1’den Ba2’ye düşürmesi ve not görünümünü “negatif”ten “durağan”a çevirmesi de etkili oldu.

Türk Lirası’nda değer kaybı duracak gibi görünmüyor. Bunun en büyük sebebi de Türkiye’nin dış finansman ihtiyacı. Yıl içerisinde petrol fiyatlarının artması muhtemel. Bu da cari açığın artmaya devam etmesi demek. Türkiye’nin 12 ay içinde çevrilmesi gereken dış borçları 180 milyar dolara yaklaşıyor. Bu nedenle dışarıdan bulunması gereken kaynak tutarı 220-230 milyar dolar civarında. GSYH’nin yüzde 25’inin üzerinde olan bu yük, önümüzdeki 12 aya yayılmış olsa da Türkiye’yi zorlayacak. Çünkü Türkiye’nin de içinde olduğu yükselen, gelişmekte olan ülkelere sermaye girişi azalıyor. Daha da önemlisi borçlanma maliyetleri artıyor. Buna karşılık rezervlerin de çok güçlü olmadığını göz önünde bulundurursak kur üzerindeki baskı devam edecek görünüyor.

Yabancı yatırımcının Türkiye’ye yatırım yapma tereddüdünde en önemli etken politik belirsizlik. Piyasalarda bir erken seçim belirsizliği nedeniyle bekle-gör duruşu hâkim. Sadece bu nedenle bile AKP rejiminin seçimleri erkene, mesela sonbahara çekerek belirsizliği sonlandırması beklenebilir.

Dövizde sert tırmanış sürerse Merkez Bankası’nın faiz artırarak ve/veya diğer para politikası araçları ile etkili müdahalelerde bulunması beklenebilir. Bu yapılmazsa özellikle iç aktörlerin dövize yönelişi kuru daha da yukarı çeker ve ekonomik tahribatı artırabilir.

Makale kategorisine gönderildi | Parıltılı büyümenin karanlık yüzü (Al-Monitor, 2 Nisan, 2018) için yorumlar kapalı

Turkey’s impressive growth rate has dark side(Al-Monitor, April 2, 2018)

On March 29, the Turkish Statistical Institute (TUIK) announced that the country’s gross domestic product grew 7.4% in 2017, the highest rate in the past four years. The 7.4% rate made Turkey the second fastest-growing economy in the Organization for Economic Cooperation and Development after Ireland with 7.8% and ahead of Slovenia with 5%. The GDP, however, shrank in terms of dollars to $851 billion from $863 billion in 2016, reflecting the dramatic depreciation of the Turkish lira. Accordingly, GDP per capita went down to $10,597 from $10,883 in 2016.

There is another side of the coin, which shows that Turkey’s spectacular growth came thanks to government propping that is hard to sustain and at the expense of excessive borrowing and increasing fragilities. The social leg of growth is also troubling, as low-income Turks appear to have benefited little in terms of job opportunities and income increase.

As Deputy Prime Minister Mehmet Simsek conceded, government guarantees encouraging loan expansion were the main booster of growth, coupled with tax cuts and incentives. The economy’s growth was driven largely by domestic consumption, which brought about double-digit inflation — 12% in consumer prices at the end of 2017.

As the Turkish lira tumbled, the price of the dollar increased 21.7% last year, making Turkey’s imports more expensive. Coupled with the rise of global energy and commodity prices, this pushed up production costs at home, resulting in a 15% annual increase in producer prices. Hence, Turkey’s growth came at the expense of an unruly inflation.

The consumption-centered growth fueled imports, enlarging the country’s foreign-exchange gap. As a result, the current account deficit reached $47.1 billion or as much as 5.5% of GDP — a rate unique to Turkey.

Last year’s external debt stock is an important sign of how the economy relied on foreign funds to grow. Standing at $453.3 billion in official data, the external debt stock amounts to 53.3% of GDP and 70% of it belongs to the private sector.

So, a giant current account deficit and the hardship of sustaining external borrowing to grow are other troubling elements. Meanwhile, the government’s tax incentives — another stimulant of the growth — widened the gap in public finances, resulting in an alarming “twin deficit” together with the current account gap.

And did the growth contribute to job creation and a fair distribution of income? The unemployment rate remained unchanged at 10.9% from 2016 to 2017. Non-agricultural unemployment stagnated at 13%, while youth unemployment remained above 21%. In other words, the economic growth absorbed only the newcomers to the labor market and offered no hope to the already jobless. Overall, the number of jobless increased by 124,000 to reach 3.45 million in 2017.

When it comes to revenue distribution between employers and employees, the TUIK data shows that the trend developed to the detriment of the latter. Payments to labor stood at 34.5% of GDP, down from 36.5% in 2016, a clear sign that the 7.4% growth resulted in an unfair outcome for workers.

In another ironic development, the Turkish lira was in free fall in the hours when TUIK released the 7.4% growth rate, with the price of the dollar breaking the psychological barrier of four liras. Normally, economic growth on such a scale is expected to involve an influx of foreign investment and thus an abundance of dollars, leading the lira to appreciate. Yet, in March alone, the lira lost 5% of its value against the greenback, dissociating significantly from the currencies of other emerging economies. This in itself is a sign that Turkey’s economic growth has come with increasing fragilities and failed to inject confidence.

No wonder that Turkey’s five-year credit default swaps (CDS), known also as credit risk premiums, have risen to 203 basis points, the highest level since mid-November. Standing at 160 basis points in the beginning of the year, the CDS have been on the rise due to both foreign market developments and Turkey’s own economic and political risks.

The CDS increase reflects the higher pricing of Turkey’s risks and thus the rising interest rates it has to pay on its sovereign bonds. Neither the premium nor the interest rates can fall as long as the risks continue. The yield on Turkey’s 10-year bonds climbed close to 13% in March. It had hit 13.2% in November. The increase in the risk premium has owed also to a March 7 decision by credit rating agency Moody’s to cut Turkey’s sovereign rating further into junk territory, downgrading it to Ba2 from Ba1.

The depreciation of the lira appears bound to continue, chiefly because of Turkey’s external financing needs. Oil prices, meanwhile, are likely to rise during the year, which means the country’s current account deficit will continue to expand. The debt Turkey has to roll over in the next 12 months is close to $180 billion, which means it has to borrow between $220 billion and $230 billion in external funds, a sum amounting to more than 25% of GDP. As foreign capital flows to emerging economies decline, a burden of such a size will not be easy to manage, even though it will spread over 12 months. Moreover, the cost of borrowing is increasing. Given that reserves are not very strong, either, the pressure on exchange rates will continue.

Political uncertainty is the main reason foreign investors hesitate to put money in Turkey. A critical election cycle is looming in 2019, but a wait-and-see attitude prevails on financial markets because of the talk of early elections. This reason alone could prompt the government to bring the polls forward — to fall this year, for instance — to end the uncertainty.

If the slump of the lira continues, the central bank would be expected to intervene forcefully by hiking rates and/or using other monetary policy instruments. Absent an intervention, the rush for hard currency among domestic actors will push up foreign exchange prices even more, threatening further damage to the economy.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s impressive growth rate has dark side(Al-Monitor, April 2, 2018) için yorumlar kapalı