Tek Adam Rejimi,  Sermaye Sınıfı ve TÜSİAD(ozguruz.org, Ocak 27,2017)

 

Her ne kadar Cumhurbaşkanı RT Erdoğan, “Rejim değil, sistem değişikliği” dese de, çok açık biçimde bir “Tek adam rejimi”ne gidiş, artık Nisan başında yapılacak referandumun sonucuna bakıyor.

Referandumda oylanacak değişiklik , yasama, yürütme ve yargıya ait birçok yetkiyi Cumhurbaşkanı’na devretmeyi, parlamenter sistemin içini boşaltmayı, net bir “tek adam düzeni”ne  geçişi öngörüyor.

Önümüzdeki 2 aylık sürede Saray’ın toplumsal kuruluşları, baskı gruplarını “Evet” propagandası yönünde zorlayacağı, devlet imkanlarını her tür yasa ihlalini göze alarak “Evet” için seferber edeceği açık. Meclis’te gizli oylama ile ilgili yasa maddesi ihlal edilerek , Anayasa zaten çiğnenmiş durumda. Şimdi bir de “olağanüstü Hal”(OHAL) koşullarında bir Anayasa değişikliğinin halkoylamasına sunulması, Anayasa Mahkemesi’ne , AİHM’e şikayeti haklı kılıyor.

Tek adam rejimi, AKP’nin (ve müttefiki MHP’nin) dışına düşen farklı sınıf ve kimlikleri temsil eden parti ve grupları karşısına alıyor. Anayasa, bir toplumsal sözleşme değil, bir kutuplaştırma-dışlama sözleşmesi. CB, sağlayacağı yeni yetkileri, kendilerinden olmayan her kimlik ve sınıfa karşı kullanabilecek. Buna sadece emek sınıfları, orta sınıflar değil, mülk sahibi sınıflar da dahil.

Sermayede kutuplaşma

AKP, iktidara geldiğinden bu yana toplumdaki sınıf ve kimlikler arasında Türklük, Sünnilik değerleri üstünden bir kutuplaşmayı körüklüyor. Bunu başardı da. Emek sınıfları, tek adam rejimine tek vücut olarak karşı olmaları gerekirken, ayrışmış haldeler .Kesin “Hayır” diyen DİSK, KESK gibi emek kuruluşları karşısında, sessiz Türk İş ve “Evet” yanlısı Hak-İş, Memur-Sen var örneğin. Hukukçuların, mühendislerin, mimarların, hekimlerin meslek kuruluşları “Hayır” kararlığında, ama sessiz kalanlar da var. Ya sermaye sınıfı, işverenler? Burada da AKP ile organik bağı olan Müstakil İşadamları Derneği(MÜSİAD),İstanbul Ticaret Odası gibi kuruluşlar “Evet”in propagandasına başlarken yarı resmi tüm tüccar ve sanayicilerin çatı örgütü TOBB sessizliği tercih ediyor. Ama en önemlisi, uzun yıllar siyasi gelişmelere yön veren TÜSİAD,Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği’nin tutumu. TÜSİAD, nerede duruyor? Tek adam rejimine dönük referandum sürecinde, AB ile bütünleşme derdi olan ve AB değerlerinden, çıpasından kopmamak, mülkiyet hakkının hukuka saygıdan geçtiğini  dile getiren TÜSİAD, referandumda ne yapacak?

TÜSİAD

1970’lerden AKP’nin iktidar olduğu 2002’ye kadar Türkiye’de ekonominin ve siyasetin rotasını belirleyen ana baskı gücü, TÜSİAD idi. Koç , Sabancı, Eczacıbaşı, Borusan, Anadolu Endüstri, Akkök, Tekfen, Boyner gibi  holdingler, Türkiye ekonomisinde katma değerin yüzde 50’sini, dış ticaretin yüzde 80’ini kontrol eden gruplar olarak TÜSİAD’da örgütlüler ve gelişmelere karşı son derece hassaslar. Büyük patronlar kulübü, öteden beri , ihtiyaçlarına göre, merkez sağı da merkez solu da destekler, özellikle örgütün önemli bileşenlerinden Doğan Grubu’nun medya gücü, bu yönde kamuoyu oluştururdu.  TÜSİAD, küreselleşmenin, dünya ekonomisi ile bütünleşmenin öncülüğünü yaparken, Avrupa Birliği’ne tam üyeliğin Türkiye’nin çıpası olduğunu da savuna geldi. Peki radikal İslam konusunda tutumu neydi TÜSİAD’ın?

AKP’nin öncülü, Necmettin Erbakan’ın lideri olduğu siyasi İslam partilerine hep mesafeli duran TÜSİAD, Erbakan’dan ayrılan Erdoğan ile Gül’ün inşa ettikleri AKP’yi de, kurulurken ihtiyatlı karşıladı, ancak  2002 seçimlerine giderken 2001 krizinin öğüttüğü merkez sağ ve kısmen merkez soldan bir alternatif yaratamadı.

AKP, 2001  krizinin mağduru kızgın kitlelerin oylarını da alarak tek başına iktidara gelince, TÜSİAD, AKP’ye mahkum kaldı. İktidarının ilk  yıllarında IMF ile AB ile iyi ilişkiler içinde olan, 2001 krizi sonrası IMF eliyle onarılan ekonomiyi , IMF’yi bile şaşırtacak kadar neoliberal prensipler ile yöneten, özelleştirmeleri son hız uygulayan AKP’ye, iç ve dış rüzgarlar büyük destek verdi. Bu rüzgarlarla ekonomide yıllık yüzde 7 büyüme performansı tutturulunca , TÜSİAD’ın AKP ye bakışı da yumuşadı. Her ne kadar, AKP, kendi burjuvazisini yaratmak üzere, Erbakan döneminde kurulan MÜSİAD’ı kayırsa ve yeni organik sermayedarlarını TÜSİAD sermayesine karşı yaratsa da,  TÜSİAD, ülkedeki sol liberaller hatta bir kısım Kürt siyaseti mensupları gibi, AKP’yi “Muhafazakar, reformcu iktidar” görmeye meyletti.

AKP, 2007 sonrası kendisine tehdit olarak gördüğü, TÜSİAD’ın da sırtını dayadığı asker-sivil üst eliti, Gülen Cemaati kadrolarının kumpasları sayesinde de etkisizleştirince, artık gerçek yüzünü  saklamadı. Totaliterleşmeye doludizgin yöneldi. Bu yönelişi, ihtiyatlı dille bile olsa eleştiren TÜSİAD’a, Erdoğan’ın tepkisi, tehdit ve korkutma oldu. Medyadaki eleştiriler, Doğan Grubu’na uygulanan vergi cezaları ile sindirildi. AKP, yargı ve yasama güçlerini de iyice kontrol altına aldıkça, TÜSİAD’ın sesi kısıldı, iş dünyası, vergi sopası, ya da başka ekonomik yaptırımlarla korkutuldu. TÜSİAD arada bir sesini yükseltmek istedikçe yeni tehditlerle, mesela 1997’deki 28 Şubat post-modern darbenin ortağı olmakla suçlandı.

Ne yapacak?

Peki, yeni bir ekonomik krize giriş yapılan ve tek adam rejiminin tam da bu konjonktüre denk geldiği şartlarda TÜSİAD ne yapacak? TÜSİAD, 1 Aralık 2106’da, yani henüz Anayasa değişikliği görüşmeleri Meclis’e gelmeden Ankara’da  , eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de özellikle AB ile ilgili kaygılarını dile getirdiği  bir toplantıda, bir çıkış denemesi yaptı: “Türkiye yol ayrımında, ya kaos, ya hukuk” gibi çok vurucu  bir ifade kullandı. ABD’de Trump’ın yönetime gelmesi ile cesaretleneceği umuldu. Peki, çıkışın devamı geldi mi? Pek gelmedi. TÜSİAD, 12 Ocak 2017’de  yapılan genel kurulunda, Anayasa değişiklik taslağına hiç değinmedi. Yeni yönetimde yer alacak “ağırlıklı” isim bile bulamadılar. Kulislere bakılırsa, herkes sahneye birbirini itiyor ama, öne çıkacak olan, Saray’ın şimşeklerini göze almaya yanaşmıyor, sonunda yönetim kadrosuna “A takımı” yerine, sinik bir  “B takımı” çıkarılıyor, sorumluluk savuşturulmuş görünüyordu.

Bu düşük profil tercihinin yansımalarını, TÜSİAD’ın medya ayağı Doğan Grubu’nun duruşundan okumak mümkün. Öyle görünüyor ki, büyük sermaye, rejime açıktan “Hayır” demek yerine , olacakları sırça köşkünden izlemeye,  birlikte hareket etmek yerine, her grup, rejimle  uyum yolunu bulmaya boyun eğmiş durumda.

Böylece, bir kez daha,  burjuvazinin laiklik karşıtı, hukuk tanımaz gerici güçlere karşı hukuk devleti için ön saflarda yer alması beklentisi, Türkiye’de işlemeyecek gibi duruyor. Bu boyun eğiş, ekonomik kriz derinleştikçe yaşanacak kayırmacılıklara ve Saray’ın uygun göreceği şirket-servet transferlerine de rıza göstermek aynı zamanda.

Önümüzdeki iki ay içinde TÜSİAD üyesi sermayedarlar, köprüden önceki son çıkışa gelindiğinin ayırdına varmaz ve hukuk devleti için  “Hayır” diyenlerle aynı safta buluşma  cesaretini göstermezler ise, sonradan başlarına gelecekler için kimseye şikayet etme hakları da kalmayacaktır.

 

Not indirimleri ile kriz derinleşir

Küresel alemin en ünlü 3 derecelendirme kuruluşundan 2’si Türkiye’nin notunu bir tık daha aşağı çekti ve böylece Türkiye, özellikle döviz yatırımcıları açısından uzak durulması gereken, yatırım yapılmaz ülke kümesine iyice itildi.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings’ten not indirimi beklenirken S&P, beklenmedik bir biçimde müşterilerini uyardı ve Türkiye’nin görünümünü negatif ilan etti. Fitch ise, Türkiye’nin uzun vadeli döviz  cinsinden kredi notunu yatırım yapılabilir seviyenin bir basamak altına indirdi. Not görünümünü durağanda bıraktı.

Böylece Türkiye’nin kredi notu diğer göstergeler ile birlikte değerlendirildiğinde 100 üstünden 43-44 dolayında. Bu, Tunus, Ermenistan, Rusya, Angola gibi ülkelerle aynı kümede bulunmak demek.

Türkiye’nin özellikle politik riskleri derecelendirme kuruluşlarının notunu belirliyor.

77

Fitch açıklamasında, “Siyasi ve güvenlik alanındaki gelişmeler ekonomik performansı ve kurumsal bağımsızlığı zayıflattı,” dedi ve “Tek adam rejimine” dönük adım, eğer başarılı olursa, Fitch’e göre, kontrol ve dengelerin zayıfladığı bir sistemi getirecek.

Not indirimi, Türkiye gibi ülkelere yönelik yatırımcı güveninin kırılgan olduğu bir dönemde, Türkiye’nin yabancı sermaye çekmeye çalışma çabalarını daha güçleştirecek. Türkiye, 35 milyar doları cari açık, 165 milyar doları 12 aydan kısa vadeli borç olmak üzere yıllık 200 milyar doları bulan para ihtiyacını finanse etmek zorunda. Bunun için de sıcak paraya, yani kısa vadeli sermaye girişlerine, dış borçlanmaya, doğrudan yabancı yatırıma ihtiyaç duyuyor.

Türk Lirası dolar karşısında, Moody’s’in Türkiye’nin kredi notunu geçen Eylül’de yatırım yapılabilir seviyenin altına düşürmesinden bu yana değerinin dörtte birini kaybetti ve yabancı yatırımcılar söz konusu dönemde 3 milyar dolarlık devlet tahvili satarak uzaklaştı. Borsaya arada bir geliyor görünen yabancılar ise “Akbaba fonlar, vur-kaç amaçlı geliyor ve vurgunla çıkıyorlar. Not indirimi , doların fiyatını artırılan faizlere rağmen 3.80 basamağına yerleştirecek ve krizi derinleştirecek gibi görünüyor.

Genel kategorisine gönderildi | Tek Adam Rejimi,  Sermaye Sınıfı ve TÜSİAD(ozguruz.org, Ocak 27,2017) için yorumlar kapalı

Türkiye’de Arap sermayesi efsanesi(Al-Monitor, Ocak 27, 2017)

Özet:
Türkiye için petrol üreticisi Körfez ülkelerinin fiili ve potansiyel dış yatırımcı ülke grubu olma imkânı ise abartılarak bir efsaneye malzeme yapılıyor. Gerçekte ise bu grubun kaynak tedarikinde payı yüzde 5’leri pek geçmiyor.

Türkiye’de 1980’lerden, eski başbakan ve cumhurbaşkanlarından Turgut Özal döneminde başlayan ve bugünlere kadar süren bir “Arap sermayesi efsanesi” hiç gündemden düşmedi, düşmüyor. Yine Özal ile başlayan ve Recep Tayyip Erdoğan ile devam eden muhafazakârlaşma-İslamlaşma gayretlerinin adeta tamamlayıcısıdır Arap sermayesi.

Arap sermayesi derken kastedilen Körfez ülkeleri, özellikle de Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’dir. Bu ülke grubu kaynaklı yatırımlar, bu ülke yurttaşlarının gayrimenkul alımları vb. bire bin katılarak aktarıldığı gibi bu ülke grubu, Batı kapitalizmine alternatif bir tür “koz yatırımcı” gibi gösterilir.

Bunun son örneği, doların hızla yükseldiği ve ağırlıkla Batı kökenli olduğu bilinen sıcak paranın Türkiye’den çıkışı ve uzak durmasının söz konusu olduğu son aylarda yaşanıyor. Yabancı yatırımcı çıktıkça ya da eski iştahla gelmedikçe ve içeride, özellikle 213 milyar dolar döviz açığı olan borçlu firmaların dolara atağı arttıkça, yükselen doların ateşini düşürecek ilaç olarak “Arap sermayesi” söylemi kullanılıyor.

Örneğin, hükümetin yarı-resmi yayın organı olarak bilinen Sabah, 14 Ocak’ta şu manşeti atıyordu: “Türkiye’ye 120 milyar dolar geliyor!” Türkiye’ye 50 küsur yılın sonunda birikmiş olarak ancak 140 milyar dolar yabancı sermaye geldiği hatırlandığında, tamamen asparagas olduğu her halinden anlaşılan bu haber şöyleydi: “ Türkiye, yabancı yatırımcının radarına girdi. Abu Dhabi Investment Group’un 100 milyar dolarlık yatırım açıklamasının ardından, National Standard Finance da 20 milyar dolarlık yatırım için düğmeye bastı. Abu Dhabi Investment Grup Başkanı Zayed Bin Aweidha, ‘Yatırımlar ile kurdaki yükselişin önüne geçilebilir. Buradan kaynaklı olumsuz etkiler de bu yatırımlarla tamir edilebilir’ dedi.”

Sadece dolardaki hızlı yükselişin panzehri olarak değil, Nisan ayında halkoyuna sunulacak başkanlık rejimi ile birlikte Batı dünyası, özellikle de AB ile ekonomik ilişkilerin, sermaye girişinin zayıflaması halinde bunu ikame edecek aktörün Arap sermayesi olacağı savı havalarda uçuşmakta. Oysa Türkiye’nin bugüne kadar yabancı sermaye ile olan deneyimi ve bizzat Körfez ülkelerinin mevcut durumları, bu savların birer efsane olduğunu ve büyük abartı içerdiğini göstermekte.

Öncelikle hatırlatmak gerekir ki gelirleri ağırlıkla petrole dayanan Körfez ülkeleri, son yıllarda dibe vuran petrol fiyatları ile birlikte döviz fazlası olan ülke niteliklerinden çok şey yitirdiler ve cari açık vermeye başladılar. Örneğin Suudi Arabistan’ın 2015’te 53 milyar doları bulan cari açığı, yani döviz açığı, 2016’da da 42 milyar dolara ulaştı. Katar bile 2016’da 2 milyar dolar cari açık verdi. Birleşik Arap Emirlikleri’nin 2015’te 12 milyar dolar olan cari fazlası 4 milyar dolara indi. Keza, Kuveyt de 2016’da ancak 4 milyar dolar cari fazla verdi. Bu durum, Körfez ülkelerinin dışarıya yatırıma yöneltilecek kaynaklarında bir daralma anlamına geliyor.

Dahası, bu ülkelerin yurt dışına bugüne kadar yaptıkları yatırımlar içinde Türkiye’nin payı, “efsane söylem”i hemen ortaya seriyor. Körfez ülkeleri içinde yurt dışı yatırımı en yüksek olanı, 94 milyar dolar ile BAE ve 73 milyar dolar ile Kuveyt. Bu ülkelerden ilkinin Türkiye’deki doğrudan yatırım tutarı 4 milyar dolar, Kuveyt’inki ise 1,5 milyar dolar. Suudi Arabistan yurt dışına yaptığı 43 milyar dolarlık yatırımdan sadece 2 milyar dolarını Türkiye’ye yaparken Katar’ın 52 milyar dolarlık yatırımının da 1,2 milyar doları Türkiye’de. Özetle, bu 4 ülkenin 262 milyar dolarlık doğrudan dış yatırımlarının ancak yüzde 3,8’ i Türkiye’de.

Bir de Türkiye optiğinden görüntü verelim. Merkez Bankası verilerine göre, Türkiye’de 2015 sonunda 140 milyar dolarlık birikime ulaşan yabancı doğrudan yatırımların yüzde 75’i Avrupa ülkelerine, yüzde 9’u ABD’ye, yüzde 5’i Rusya’ya ait iken Körfez ülkelerinin payı yüzde 7’den ibaret.

Körfez ülkelerinin doğrudan yatırımlarında sanayi yerine ağırlıkla finans sektörüne yatırımları öne çıkmakta. Bu kesimin “faizsiz bankacılık” diye de adlandırılan katılım bankacılığı sektörüne yatırıma öncelik verdikleri gözleniyor. Al Baraka Türk, Kuveyt Türk, Türkiye Finans, Körfez ülkelerinin doğrudan yatırımlarında başı çeken finans yatırımları.

Doğrudan yatırım kapsamına gayrimenkul alımları da girmektedir. Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü verileri, yabancılara satılan konutların yüzde 20 ile yüzde 25 arasındaki kısmının Körfez ülke vatandaşlarına, özellikle de Suudi Arabistan ve Kuveyt kökenlilere ait olduğunu bildirmektedir. Örneğin 2015’te gerçekleşen 23 bin dolayındaki konut satışının 5 bin dolayında bir kısmı Körfez ülke vatandaşlarına yapılmıştır. Yabancılara satış 2016’da 18 bin dolayına düştü ve Körfez ülkeleri yurttaşları satışlardan yine 4 bin dolayında pay aldılar.

Efsanenin “doğrudan yatırım” cephesi böyle iken, kredi ve devlet kâğıtlarına yabancı yatırımı cephesinde de durum pek farklı değil. Yine Merkez Bankası verilerine göre, yabancıların devlet kâğıtlarına yaptıkları yatırımlar 2016’da 30 milyar dolar dolayında ve bunun yüzde 70’den fazlası Avrupa kökenli yatırımcılara, yüzde 20’si ABD kökenlilere, ancak yüzde 10’u Asya kökenlilere ait. Körfez ülkelerinin ise bu toplamdaki paylarının yüzde 5 dolayında olduğu tahmin ediliyor.

Türkiye’ye doğrudan yatırım ve portföy türü yatırımda Körfez ülkelerinin payı yüzde 5-7 arası değişirken uzun vadeli kredi temini cephesinde durum ne? Yine Merkez Bankası verilerine göre Türkiye’nin 2016 sonuna doğru özel sektörce dışarıdan sağlanan uzun vadeli kredilerin tutarı 206 milyar doları bulurken, bu kaynağın yüzde 56’sının Avrupa kökenli finans kuruluşlarından, yüzde 12’sinin ise ABD kökenli bankalardan sağlandığı görülüyor. Uzun vadeli kredi temininde Körfez ülkeleri kaynaklı finans kuruluşlarından 16 milyar dolar sağlanmış. Bu, toplamda yüzde 8’lik bir pay anlamına geliyor. Bunlar arasında da ana finansör olarak Bahreyn finans kuruluşları ön planda.

Özetlemek gerekirse, çoğu petrol üreticisi olan Körfez ülkeleri ya da popüler dille Arap sermayesinin Türkiye’nin kullandığı dış kaynaklar içindeki payı, hem doğrudan yabancı yatırım, hem portföy ve kredi yatırım kulvarlarında toplamda yüzde 5 ile 7 arasındadır. Türkiye, özellikle 2003 sonrası yılda ortalama 40 milyar dolara ulaşan dış kaynak kullanımını Avrupa ağırlıklı kuruluşlardan sağladı. ABD ikinci sırada gelirken Körfez ülkeleri yüzde 5-7 payları ile çok tali yatırımcı durumunda. Kimi kamufle, kayıt dışı vb. yatırım senaryolarını ciddiye alsak bile, tutarın yüzde 10’u geçmeyeceği söylenebilir. Türkiye’nin dış kaynak ihtiyacının ulaştığı boyutlar dikkate alındığında ve Körfez ülkelerinin dış yatırım düzeyleri ile bugüne kadar Türkiye’de deneyimledikleri düzey dikkate alındığında ise Batı sermayesini ikame edecek özellik ve nicelikte olmadıkları rahatlıkla söylenebilir.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2017/01/turkey-gulf-money-lifesaver-for-economy.html#ixzz4X8GgcZJB

Genel kategorisine gönderildi | Türkiye’de Arap sermayesi efsanesi(Al-Monitor, Ocak 27, 2017) için yorumlar kapalı

Is Gulf money really a lifesaver for Turkish economy?(Al-Monitor, January 27, 2017)

Summary:
 Despite assertions of impending major Gulf investment in Turkey, Europe continues to provide the bulk of external funds in the country

Author

Translator: Sibel Utku Bila

Talk of large inflows of Arab investment has been a recurring theme in Turkey since the 1980s, starting during the tenure of the late Turgut Ozal, who served first as Turkish premier and then president from 1983 until 1993. Such hype about “Arab capital” has seemingly developed into something of a complement to political efforts to promote conservatism and to Islamize Turkey, a trend that also began under Ozal and continues today under President Recep Tayyip Erdogan

“Arab capital” refers to money from the Gulf, in particular from Saudi Arabia, Kuwait, Qatar and the United Arab Emirates (UAE). Investments from these countries, including real estate purchases by their nationals, have not only been exaggerated, but are also portrayed as an alternative to investment from the West.

In the past several months, the dollar has soared dramatically against the Turkish lira amid an exodus of mostly Western, short-term foreign investors and a rush for dollars among indebted Turkish companies, which are running a foreign exchange deficit of $213 billion. With this trend, lo and behold, the hype of “Arab capital” has returned. Turks are being told that Gulf money will soon be flowing in to curb the unruly dollar.

The daily Sabah, a semi-official government mouthpiece, trumpeted on Jan. 14 ,“120 billion dollars coming to Turkey!” Given that accumulated foreign investment in Turkey over 50-odd years is only $140 billion, the report sounds fishy. “Turkey is on the radar of foreign investors. After the Abu Dhabi Investment Group’s statement about a $100 billion investment, the National Standard Finance has now pressed the button for a $20 billion investment,” the report said. It quoted Abu Dhabi Investment Group President Zayed Bin Aweidha as saying the investments would rein in the dollar and make up for the hitherto damage.

Arab investment is depicted not only as the antidote for the dollar’s surge, but also as a potential substitute in case economic ties with the European Union and the West take a blow from Turkey’s shift to a presidential regime, which is expected to be put to a referendum in April. Yet, in light of Turkey’s hitherto experience with foreign investors and the Gulf countries’ own state of affairs today, these claims appear to be mere hyperbole, if not myth.

For starters, the fall in oil prices in recent years has hit the economies of the Gulf countries, which depend heavily on earnings from petroleum exports. These states no longer enjoy big foreign exchange surpluses, and some are even grappling with deficits. Saudi Arabia, for instance, ran current account deficits — i.e., foreign exchange deficits — of $53 billion in 2015 and $42 billion in 2016. Even Qatar had a $2 billion current account deficit last year, while the UAE’s surplus fell to $4 billion from $12 billion in 2015. Similarly, Kuwait’s current account surplus was only $4 billion last year. This means Gulf countries have less money to funnel to overseas investments today than before.

Moreover, Turkey’s historical share in these countries’ overseas investments quickly debunks the myth. The UAE, which tops the list for such investments, has $94 billion invested abroad, out of which only $4 billion is direct investment in Turkey. For Kuwait, the figures stand respectively at $73 billion and $1.5 billion. In Saudi Arabia’s $43 billion in overseas investment, Turkey’s share is $2 billion. Qatar’s investments in Turkey stand at $1.2 billion, out of a total of $52 billion. Overall, Turkey holds only a 3.8% share in the four countries’ combined overseas investment of $262 billion.

In Turkey’s own breakdown, Europeans own 75 % of foreign direct investment in the country, which reached $140 billion at the end of 2015, according to central bank data. Another 9% came from the United States and 5% from Russia, while the Gulf countries’ share stood at no more than 7%. The Gulf investments are concentrated primarily in Turkey’s financial sector, especially in interest-free Islamic banking. Albaraka Turk, Kuveyt Turk and Turkiye Finans are some of the major Islamic banks representing the Gulf’s direct investments in this field.

On the real estate front, about 20-25% of homes purchased by foreigners belong to nationals from Gulf countries, mostly Saudis and Kuwaitis, according to official figures. In 2015, Gulf buyers purchased some 5,000 homes out of about 23,000 properties sold to foreigners. Last year, overall sales fell to about 18,000 homes, with 4,000 bought by Gulf Arabs.

That is how things stand on the direct investment side, and they are not much different when it comes to credits and investments in Turkish government bonds. Europeans bought more than 70% of the government bonds sold to foreigners in 2016, worth about $30 billion, according to Central Bank data. Another 20% went to American investors, and 10% to Asian ones, with the Gulf’s share estimated at 5%.

In terms of long-term credits, European financial institutions provided 56% of the $206 billion in external long-term loans that the Turkish private sector had obtained as of late 2016, according to Central Bank data. American banks were second, with 12%. Long-term loans from the Gulf amounted to $16 billion, or 8% of the total, with Bahraini creditors topping the list.

In sum, the so-called Arab capital from the oil-rich Gulf countries represents less than 10% of the external funds that Turkey is benefiting from either as direct investment or loans and portfolio investments. Since 2003, Turkey’s annual use of external funds has stood at an average of $40 billion, and Europe is its undisputed number one partner in this regard. While the United States comes in second, the share of Gulf investors makes them quite a junior partner on the list. Even if speculation of certain covert or unrecorded funds is taken seriously, the Gulf’s share would still not exceed 10%.

The bottom line is, given the scale of Turkey’s external financing needs and the Gulf countries’ investment record in Turkey, Arab capital can in no way substitute for the Western funds from which Turkey is benefiting.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2017/01/turkey-gulf-money-lifesaver-for-economy.html#ixzz4X8FtHbOI

English, Genel kategorisine gönderildi | Is Gulf money really a lifesaver for Turkish economy?(Al-Monitor, January 27, 2017) için yorumlar kapalı

Kriz basıncında otoriter rejim dayatmak (Al-Monitor, 20 Ocak, 2017)

ÖZET: Anayasa değişikliği ile yasama, yürütme ve yargının yetkilerinin önemli bir kısmını Cumhurbaşkanı’na devretmeyi öngören düzenleme, Türkiye’nin ağır bir ekonomik krize giriş yaptığı bir döneme denk geldi.

Türkiye’deki radikal İslami hareketin temsilcisi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 14 yıllık iktidar serüveninin ana hedefine iyice odaklandı. Meclis’teki 550 milletvekilinin 317’sine sahip olan AKP tek adam hegemonyasına dönük rejim değişikliği için gerekli asgari 330 oyu, “Türklük ve İslamcılık” değerlerinde buluştuğu 40 milletvekili sahibi Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) milletvekilleri ile tamamlamayı umuyor. Anayasa değişiklik taslağının ikinci tur görüşmelerinde 330 milletvekili değişikliğe “evet” derse, iki ay içinde referandum sandığına gidilecek.

Anayasa değişikliği Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın uzun zamandır fiili olarak icra ettiği “başkanlık sistemi”ne meşruluk sağlarken, yasama, yürütme ve yargıya ait birçok yetkiyi Cumhurbaşkanı’na devretmeyi öngörüyor. Buna göre cumhurbaşkanı, parti genel başkanı da olacak ve milletvekili listelerini belirleyecek, Meclis’i feshedebilecek, bütçeyi hazırlayacak, kararnameler ile yasa alanını daraltabilecek, yasaları veto edebilecek. Bunlar yasama alanına ilişkin genişletilen yetkiler.

Yargı alanında ise cumhurbaşkanı, 13 üyeli Hakimler Savcılar Kurulu’nun başkanını ve altı üyesini, Anayasa Mahkemesi’nin de 15 üyesinden 12’sini atayacak.

Yürütmeye gelince cumhurbaşkanı bakanları ve üst bürokrasiyi atayacak, eğitim ve ordu kurumlarını şekillendirecek. Büyükelçileri atayacak, uluslararası anlaşmaları onaylayacak, milli güvenlik politikalarını belirleyebilecek, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) başkomutanlık yapıp TSK kullanımında söz sahibi olacak, olağanüstü hâl kararı verebilecek.

Cumhurbaşkanı tüm bu yetkileri kimseye hesap vermeden hem de üç dönem seçilme imkânı ile kullanabilecek. Cumhurbaşkanı 600 milletvekilinden ancak 400’ünün onayı olursa Anayasa Mahkemesi’nde yargılanabilecek.

AKP’nin 14 yıllık iktidarı boyunca koştuğu bu “tek adam rejimi” hedefli maratonun son etabı ekonominin krize giriş yaptığı bir konjonktüre denk geldi. Rejim değişikliği için yapılacak referandum kriz ateşini yavaş yavaş da olsa hissetmeye başlayan seçmenin rızasına bağlı.

Radikal İslam’ın kemikleşmiş seçmen oranı yüzde 20’ler dolayında kabul ediliyor. Bunun üstüne eklenen oyların bir kısmı çökmüş merkez sağdan alınanlar, bir kısmı da 2003-2013 döneminde uygun seyreden iç ve dış ekonomik koşullar sonucu yaşanan büyümeden etkilenerek AKP’ye oy veren “oynak oylar”.

Ağırlıkla, yılda ortalama 40 milyar doları bulan dış yatırım-borç girişi ile gerçekleşen büyüme süreci, seçmenlere düşük düzeyli de olsa istihdam ve ücret sağladı. Büyüme, özelleştirme uygulamaları, vergi gelirlerini, kamu gelirlerini artırınca seçmen odaklı sağlık, eğitim, ulaşım, sosyal yardım vb. hizmetler kitleleri etkiledi. Dışarıdan giren kaynağın bir kısmının bankalarca tüketici kredisi, kredi kartı borcu olarak kullandırılması, seçmene borçla da olsa daha çok tüketme imkânı tanırken, onu bir yandan da rejime bağımlı hale getirdi.

Ne var ki son birkaç yıldır, hele ki 2013 ortalarından bu yana şemsiye ters döndü. Küresel krizde geçici park yeri olarak Türkiye’yi de kullanan yabancı fonlar, ABD’deki büyüme-yüksek faiz sinyalleri ile yüzlerini o tarafa dönünce AKP için 10 yıl boyunca esen olumlu rüzgarlar ters dönmeye başladı. Ucuz dolar dönemi sona erdi. Ardından Türkiye’nin ekonomik, politik ve jeopolitik riskleri hızla birikmeye başladı. Bu, yabancıları iyice uzaklaştırdı. Dolar 2015’te yüzde 25, 2016’da bunun üstüne yüzde 20 pahalandı ve 2017’nin ilk haftasında sert yükselişler gösterdi.

Bu ölçüde sert dolar fiyatı yükselişini beklemeyen Türkiye ekonomisinin tüm makro dengeleri olumsuz etkilendi. Bunun tam da rejim değişikliği operasyonuna denk gelmesi, AKP’yi endişelendiriyor ve baş gösteren kriz ateşi sokağa yayılmadan referandumun yapılması, referandum sandığına gidene kadar seçmeni kriz ateşinin yakmaması, hatta ona referandum şekerleri dağıtılması için çabalar yoğunlaştırılıyor.

Yükselen dolar fiyatının panzehri, TL faizlerini artırmak. Ancak bu, iç piyasayı daha da soğutacak bir önlem. Bundan özellikle Cumhurbaşkanı kaçıyor ve Merkez Bankası’na faiz artırımı konusunda soğuk mesajlar gönderiyor. Merkez Bankası ise öncelikle faiz artırmaktan sonuç alınıp alınmayacağından emin değil. Çünkü doların tırmanışında, sıcak paranın Türkiye’den çıkışı kadar, içeride yüksek döviz borcu olan firmalardan gelen yüksek talebin de etkisi var. Özellikle “mega projeler” denilen ve aralarında üçüncü havalimanı, üçüncü köprü, Avrasya Tüneli, Gebze-İzmir otoyolu, sağlık kampüslerinin bulunduğu devlet himayeli kamu-özel iş birliği projelerini üstlenen firmaların döviz açıklarının yakıcılığını bizzat Merkez Bankası, Finansal İstikrar Raporu’ndaifade ediyor.

Dolardaki olağan dışı fiyat artışlarının arkasında ise temelde azalmak bilmeyen ağır iç ve dış politik riskler var. Bu riskleri azaltacak bir normalleşme yerine, otoriter ve çatışmacı iklimi körükleyecek bir anayasa değişikliği gündemde. Böyle bir ortamda, dışarıda ABD gibi bir alternatifi olan yabancı fonları getirmek de zor, içeridekilerin dolar talebini yatıştırmak da. Yapılmaya çalışılan, referandum sandığı kurulana kadar faiz silahını kontrollü kullanmak, şok önlemlere gitmemek. Bunun için Merkez Bankası daha çok bankalar kanadından gelen dolar alımını caydırmak üzere, onlara kullandırdığı kredilerin faizini örtülü biçimde artırdı.

Kamu kuruluşlarının, AKP’ye yakın kesimlerin döviz hesaplarını TL’ye çevirmeleri telkin edildi. Ama yine de dolar 3.75 TL basamağından aşağı inmiyor. Böyle bir yüksek dolar fiyatı ile baş etmekte zorlanan her sektörden ve her boydan firmaya kolaylık olsun diye de bazı önlemler alınıyor. Bankaların açacakları kredilere kamusal garantiler vaat ediliyor. Bankaların döviz pozisyonlarını güçlendirmek, kredi geri dönüşleri ile ilgili risklerini azaltmak yönündeki eğilimleri “fırsatçılık” olarak adlandırılıp, bizzat Cumhurbaşkanı tarafından bankalara tehditler gönderiliyor.

Bütçe açığının milli gelirin yüzde 1’ine kadar düşürülmesini sağlayan yılların “bütçe disiplini”, iktidara kriz yangınına karşı hele ki referanduma giderken çeşitli bonkörlükler yapma şansı tanıyor gibi. Ama burada da ihtiyatlı olmak zorunlu. Bütçe açığı vermede bir kez ipin ucu kaçarsa toparlamanın çok zor olacağı, Türkiye’nin 2000 öncesi yaşadığı acı tecrübe ile sabit. Yine de gerekli yerlere para pompalamaktan geri kalınmıyor.

Başka mekanizmalar da harekete geçiriliyor. Kamu bankaları can simidi atmaya yönlendiriliyor. İnşaat sektöründe ciddi daralmalar yaşayan bazı hatırlı firmalara Toplu Konut İdaresi ve iştiraki Emlak Konut üzerinden kolaylıklar sağlanıyor, özel firmaların aşırı konut stokları satın alınarak sektör rahatlatılmaya çalışılıyor.

Özetle, referandum sandığı gününe kadar krizin seçmeni yakmaması için başta merkezi bütçe olmak üzere kamusal kaynaklar seferber edilmiş gibi. Yine de kriz öyle tehditkâr ve hızlı büyüyor ki şikayetleri çöpleri halının altına süpürerek bertaraf etmek kolay olmayabilir.

Daha hafta başında açıklanan işsizlik verileri, nasıl bir çığın yaklaşmakta olduğunun işaretini verdi. İşsizlik bir ayda yüzde 11.3’ten yüzde 11.8’e çıktı. Geride kalan 12 ay öncesine göre işsiz sayısında net 500 bin artış yaşanmış ve işsiz sayısı ekim 2016 itibarıyla 3 milyon 674 bine çıkmış durumda. Hele ki bunların 1 milyona yakınının yüksek öğrenimli işsiz olması oldukça uyarıcı.

Genel kategorisine gönderildi | Kriz basıncında otoriter rejim dayatmak (Al-Monitor, 20 Ocak, 2017) için yorumlar kapalı

Turkey’s AKP scrambles to curb economic woes until referendum (Al-Monitor, January 20, 2017)

Summary:
Turkey’s government has mobilized public funds to avert a full-blown economic crisis ahead of a critical referendum on transition to a presidential system, expected in early spring. AUTHOR 
TRANSLATOR: Sibel Utku Bila

After 14 years in power, the Justice and Development Party (AKP), the representative of radical Islam in Turkey, has finally focused on its main objective: a regime change to install a one-man rule. A set of constitutional amendments, drawn up and brought to parliament by the AKP, needs the support of at least 330 deputies in the 550-member legislature to make it through. The ruling party, which holds 317 seats, hopes to pass the bill with backing from the 40 deputies of the Nationalist Action Party, which shares nationalist and Islamic values with the AKP. Should the bill get the necessary support in the upcoming vote, it will be put to a referendum within two months’ time.

If approved, the amendment will legitimize the de facto executive presidency that President Recep Tayyip Erdogan is already exercising, while handing him a number of powers that currently belong to the legislature, the prime minister’s office and the judiciary.

Under the draft, the president can be the leader of his or her political party and determine its candidates in parliamentary elections, dissolve parliament, draw up the budget, issue legislative decrees and veto bills passed by parliament. In the judicial realm, the draft entitles the president to appoint the chair and six of the 13 members of the Judges and Prosecutors Board as well as 12 of the 15 judges of the Constitutional Court. In terms of executive powers, the president would be entitled to appoint the ministers and senior bureaucrats (including ambassadors), shape educational and military institutions, approve international agreements, determine national security policies and declare states of emergency. As commander in chief, the president will also bear on how the country’s armed forces are used.

According to the draft, the president can serve three terms and use all his or her powers without any accountability. He or she can only stand trial at the Constitutional Court if as many as 400 deputies in the 600-member legislature vote in favor of such a move.

This final stretch in the AKP’s 14-year marathon toward a one-man regime has coincided with the Turkish economy’s descent into crisis. The referendum outcome will depend on voters who have begun to slowly feel the heat of the crisis.

In Turkey, the base of Islamist voters is estimated at some 20% of the total electorate. The rest of the AKP’s vote — 49.5% in the last elections in 2015 — has come partially from the collapsed center-right and partially from fluctuating voters. The fluctuating voters have backed the party largely as a result of being gratified by a growing economy, the result of favorable domestic and external conditions from 2003 to 2013.

The economic growth that took place until recently relied heavily on the inflow of foreign funds and loans, amounting to an average of $40 billion per year. This provided jobs and income to voters, even if on a modest level. Coupled with a privatization drive, the economic growth boosted tax revenues and public income, which resulted in new, voter-oriented services in health care, education, transport and social assistance that impressed the masses. Also, some of the foreign funds flowing to Turkey were transformed into consumer loans and credit-card borrowing by banks, which allowed the electorate to spend more, even if on debt, while bonding it to the ruling regime.

Since mid-2013, however, the tide has been turning. Foreign funds, which used Turkey as a temporary parking lot during the global crisis, began to look to the United States amid signals of growth and rate hikes, boding an end to the tailwinds the AKP had enjoyed for a decade. The era of the cheap dollar was over. Besides the economic risks, Turkey also accumulated political and geopolitical risks, which further scared off foreign investors. In 2015, the dollar rose 25% against the Turkish lira, followed by another 20% increase in 2016 and a sharp upward trend in the first weeks of 2017.

The greenback’s dramatic appreciation caught the Turkish economy off guard, upsetting all macroeconomic balances just as the regime-change operation got underway. This, of course, is a cause of concern for the AKP. The government has now intensified efforts to weather the referendum before the fire from the economic crisis engulfs the street, resorting even to providing “referendum candies” to the electorate.

Hiking interest rates on the lira is the antidote of the rising dollar price. This, however, could further slow the domestic market. Erdogan, in particular, is averse to rate hikes, sending chilly messages to the Central Bank. The bank itself is not sure whether hiking rates can do the trick because the dollar has been fueled not only by the flight of short-term foreign investments but also by the heightened demand of Turkish companies indebted in foreign currency. As the Central Bank’s latest Financial Stability Report indicates, the foreign-exchange deficit of companies involved in the government’s “megaprojects” is particularly worrisome.

Yet, the core reason behind the dollar’s extraordinary rise against the lira stems from Turkey’s unrelenting political risks. Instead of seeking normalization to reduce the risks, the AKP has fanned the climate of conflict by bringing up the constitutional change, which hardly helps in luring foreign funds or easing the dollar demand at home.

The government is now seeking a controlled use of the interest-rate weapon, trying to avoid any shock measures until the referendum. In this context, the Central Bank has implicitly raised the banks’ borrowing rate to curb their dollar purchases.

The government has also pressed public agencies and pro-AKP quarters to convert their foreign-currency funds to Turkish lira, but this has had little effect. With the greenback refusing to climb down from 3.75 lira, some measures are being considered to prop up the private sector as companies of all sizes in all sectors are struggling to cope with such a high exchange rate. These include a pledge of government guarantees for credit lines the banks are urged to open. In the meantime, however, the reluctant banks are being accused of “opportunism” as they try to strengthen their foreign-exchange positions and reduce loan repayment risks, with Erdogan personally threatening the sector.

Meanwhile, a long-standing “fiscal discipline,” which has cut the budget deficit to as low as 1% of gross domestic product, seems to allow the government some generosity in the face of the crisis, especially ahead of the expected referendum. But this also requires utmost caution. Turkey’s bitter experience before 2000 teaches a good lesson on how difficult it is to pull things together once budget deficits spiral out of control.

Still, the government is not shying away from pumping money into where it is needed. While public banks are being directed to provide lifesavers, hard-pressed construction companies that enjoy government favor are being offered facilities via state housing developer TOKI, and the state is buying the excess housing stocks of private firms to relieve the sector.

In short, the central government budget and other public funds seem mobilized to prevent the crisis from biting voters ahead of the expected referendum. Yet, the crisis is growing with such menacing speed that fending off popular frustration by sweeping the problems under the rug could prove difficult, even in the short term.

On Jan. 16, the newest unemployment data came as the omen of an approaching avalanche. The unemployment rate jumped from 11.3% to 11.8% in only one month. This puts the number of jobless at 3.67 million in October, half a million more than a year before. The fact that nearly 1 million of them hold university degrees makes the outlook even more alarming.

 

English, Genel kategorisine gönderildi | Turkey’s AKP scrambles to curb economic woes until referendum (Al-Monitor, January 20, 2017) için yorumlar kapalı

Rakı sofrasına vergi eziyeti(Al-Monitor, Ocak 11,201)7)

Özet:
İçki üstünden ağır vergiler, kısıtlamalar, içki tüketenlerin yaşam tarzına açık bir müdahale.

Türkiye, hükümetin koyduğu yüzde 5 enflasyon hedefini de büyük bir farkla ıskaladı ve 2016’yı yüzde 8.5 tüketici enflasyonu ile kapadı. Yüksek sayılabilecek bu enflasyon oranına etki eden bir dizi faktör var elbette. Özellikle de sadece 2016’da doların TL karşısında yüzde 20 artması önemli bir etken. Bununla beraber, hedeflerin çok üstünde gelen enflasyonda bir önemli kalem, “keyif verici mallar” kategorisine giren içki ve tütün mamulleri ile ilgili. Bu ürünlerde 2016 fiyat artışı yüzde 32’ye yaklaştı. Bu, ortalama tüketici enflasyonunun yüzde 276 üstünde. Belki bu fahiş zam sadece tiryakileri ilgilendiriyor, toplam tüketim sepetindeki payı yüzde 5’in altında ama yine de keyif kaçırıcı, ayrımcı ve hoşgörüsüzlük örneği.

Daha detayda bakıldığında, Türkiye’nin ulusal içkisi sayılan rakıdaki 2016 fiyat artışının yüzde 25’i geçtiği, miktar olarak en çok tüketilen biradaki artışın yüzde 26’yı bulduğu, şaraptaki enflasyonun da yüzde 13 ile ortalamayı 4.5 puan geride bıraktığı görülüyor.

İçkiye gelen zamlar 2016’ya özel değil. Türkiye, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidar olduğu 2002 yılından beri içki ve sigaraya dehşetli zamlar yaşıyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun verileri ile bu zam basıncı yıldan yıla şöyle değişti: 2003-2016 döneminde tüketici fiyatları genelde yüzde 181 artarken rakının fiyatı yüzde 500, evet yanlış okumadınız yüzde 500 zam gördü. Biranınki biraz altında; yüzde 423, şarap fiyatları ise yüzde 235 arttı.

111Kaynak:TÜİK veri tabanı

Türkiye’de aylık asgari ücretin yılbaşında bin 400 TL yapıldığı (370 dolar dolayında) hatırlandığında, ayda bir litre rakı tüketmeye kalkanın bile asgari ücretinin yüzde 8.5’unu bu kaleme ayırması gerekiyor. Düşünün ki, dana etinin kilosu 40 TL, kaşar peynirinin kilosunun 25 TL olduğu şartlarda bir litre rakı için 117 TL harcamak gerekiyor. Sonuçta, eskiden harcıalem bir keyif maddesi olan rakı, bugün lüks bir madde ve çoğu alt ve orta sınıftan yurttaşın yanına yaklaşamayacağı bir içki haline geldi, daha doğrusu getirildi.

Rakıyı 14 yılda yüzde 500 pahalandırma, tamamen bir AKP icraatı. Çünkü zamlar, içkiye konulan Özel Tüketim Vergisi’nden (ÖTV) kaynaklanıyor. Her litre rakının yüzde 55’i ÖTV olarak devlet bütçesine yatırılıyor. Alkollü içkilerden elde edilen ÖTV’ler, 2016’da 8 milyar TL’ye yaklaştı. Devlet, aynı yıl sigara satışlarından da 30 milyar TL ÖTV elde etti. Bu, aynı yıl otomobilden alınan ÖTV’lerin bir kat fazlası demek.

Sadece içkiden alınan ÖTV, toplam vergi gelirlerinin yüzde 1.7’si. Belki çok değil ama zaten amaç da vergi gelirlerini artırmak değil, vergi üstünden içki tüketimini caydırmak, özellikle de rakı tüketimini. Çünkü, radikal İslamcılığı özellikle son yıllarda artık saklanamayan AKP, İslami prensiplere dayandırarak içkiyi haram sayıyor ve toplumda içki tüketimini neredeyse sıfırlamak ister gibi. Buna önayak olan Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan daha İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken “alan daraltma” ile kısıtlamaları başlatmıştı. Mahalle baskısı Anadolu’da ise aldı yürüdü. Hem belediye başkanları hem vali ve kaymakamlar, kâh manevi baskılarla kâh yetkilerini zorlayarak içki satma, içkili servis yapma faaliyetlerini kuşattılar. Kokteyllerden, kutlamalardan içki kaldırıldı. Adana’da rakı, Antalya’da bira festivallerine son verildi.

Erdoğan Başbakan olunca içkiye kuşatmayı, Anayasa’ya, gençleri korumaya dayandırmak istedi. Şöyle konuşuyordu örneğin Başbakan iken: “Anayasanın 58. maddesine bakınız. Gençliğin geleceğini karartmayacaksınız. Gençliğinalkol düşkünlüğünden tutun da uyuşturucu ve kötü alışkanlıklara karşı korumada biz devlete verilen görevi yapıyoruz. Kimse bu işi farklı yerlere çekmesin.”

İktidarının ilk yıllarında içkiye karşı tutumunu fazla açık etmeyen AKP, oy desteğini artırdığı yeni seçimlerin ardından bu konudaki niyetlerini daha açıktan icra etmeye başladı. Nitekim, 11 Haziran 2013 günü yürürlüğe giren yasayla içki ile ilgili bir dizi yeni yasak geldi. Getirilen 6487 sayılı kanunda, “Alkollü içkilerin her ne surette olursa olsun reklamı ve tanıtımı yapılamaz” deniyor ve satış yapan iş yerlerinden tabelaların bile kaldırılması isteniyordu. İçkilerin kullanılmasını ve satışını özendiren veya teşvik eden kampanya, promosyon, etkinlik yapılamayacak, firmalar sponsor olamayacaklardı. TV’lerdeki dizi, film ve müzik kliplerinde alkollü içkiyi özendirici görüntüler önlenecekti. 22:00 ila 06:00 saatleri arasında perakende olarak içki satışı yasaklanıyordu. İçki satışı yasaklanan mekanlarla ilgili bir dizi kısıtlayıcı düzenleme de getiriliyordu.

Bir yandan bu yasaklar, özellikle taşradaki “mahalle baskısı” ama en çok da vergi üstünden getirilen caydırıcı baskılar içki tüketimini azalttı mı? Gerçekte, Türkiye toplumunda içki kullanımı özellikle Batı ülkeleri ile karşılaştırıldığında çok yüksek değil. Sağlık Bakanlığı’nın Hacettepe Üniversitesi ile yaptığı biraraştırmada şu bulgularla bu durum ifade ediliyor: Türkiye’de erkeklerin yüzde 23’ü, kadınların ise yüzde 4’ü alkol kullanıyor. En yüksek alkol kullanımı yüzde 20 ile Batı Marmara Bölgesi’nde, Ege ve İstanbul ise sırasıyla yüzde 18.8 ve yüzde 17.6’lık oranlarla ikinci ve üçüncü sırada yer alıyor. Alkollü içkiler pazarının yüzde 90’ını bira oluşturuyor. Türkiye’de kişi başına “saf alkol” tüketimi (alkollü içeceklerin içindeki alkol oranı) 1.55 litre iken Avrupa ’da bu oran 10 litreye ulaşıyor.

Türkiye’de geleneksel olarak zaten pek yüksek olmayan alkol tüketimi, AKP’nin icraatlarıyla daha da azalıyor. Kısa adı TAPDK olan Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun verilerine göre, daha çok getirilen ağır vergilerin etkisiyle içki tüketimi azalıyor. Başta da rakı tüketimi. Verilere göre, 2004 yılında 44 milyon litre dolayında olan rakı satışları, 2015 yılında 39 milyon litreye kadar gerileyerek yüzde 11 azaldı. Yıllık nüfus artışının yüzde 1.5’i bulduğu da dikkate alındığında, reel azalmanın daha yüksek olduğu söylenebilir. Rakıdaki gerilemeye karşılık, daha çok da genç nüfusun rağbet ettiği birada 2004-2015 döneminde yüzde 12 artış görüldü ve tüketim 908 milyon litre oldu. Daha çok turistlerin tükettiği şarap ve votkada ise bu sürede yüzde 136 artış görüldü; şarap tüketimi 63 milyon litreye, votka tüketimi ise 14 milyon litreye çıktı.

Özetle, rakıdan etiket fiyatının yüzde 54’ü, biradan yüzde 63’ü oranında alınan özel tüketim vergilerinin, “ağır içki” rakının tüketiminde bir azalmayı getirdiği, birada ise cepleri yaktığı söylenebilir. Bunun “toplumun sağlığını korumak” ile ilgisi olmaktan çok, içki tüketenlerin yaşam tarzına bir müdahale olduğu açık. Her ne kadar AKP mensupları buna katılmasalar da hem ağır vergiler hem satış ve içki tüketimine getirilen kısıtlamalar, mahalle baskıları, toplumun sınırlı bir kesimini oluştursalar da içki tüketenlere hoşgörüsüzlüğün açık bir göstergesi.

Genel kategorisine gönderildi | Rakı sofrasına vergi eziyeti(Al-Monitor, Ocak 11,201)7) için yorumlar kapalı

How Ankara is using taxes to target boozers(Al-Monitor, January 11, 2017

SUMMARY:
Staggering tax hikes on alcoholic beverages have made Turkey’s national drink, raki, a luxury beyond the reach of many ordinary Turks.
AUTHOR 

TRANSLATOR Sibel Utku Bila

Turkey’s consumer inflation rate hit 8.5% in 2016, surpassing the government’s 5% target. A number of factors contributed to this outcome, including the dollar’s 20% rise against the Turkish lira. Such high inflation also has to do with alcoholic beverages and tobacco, which figure in the “pleasure-giving substances” category. The price increase in this category last year was nearly 32%, or 276% higher than overall consumer inflation. The category accounts for less than 5% of the total consumer basket, and although the exorbitant price increases likely only concern a limited number of people, in Turkey’s prevailing political climate, they speak of growing discrimination and intolerance against Turks who reject the conservative lifestyle the government promotes.

Statistics show that last year’s price increase for raki, the aniseed-flavored national booze, exceeded 25%. The increase for beer, the alcoholic beverage consumed most in terms of quantity, was 26%, and the increase for wine was 13%. Soaring prices for alcohol, however, have not been limited to 2016. Since the Justice and Development Party (AKP) came to power in November 2002, Turkey has seen stark price hikes in tobacco and alcoholic beverages. According to figures by the Turkish Statistical Institute, overall consumer prices increased 181% from 2003 to 2016, while the price of raki rose 500%. Yes, that’s right — 500%. Beer and wine prices soared 423% and 235%, respectively, during the same period.

The minimum wage in Turkey today is 1,400 lira (about $370), meaning that minimum wage earners who want to buy a liter of raki a month need to allocate 8.5% of their salaries for its purchase. While 1 kilogram (2.2 pounds) of beef costs 40 lira and 1 kilogram of kashar cheese 25 lira, the price of 1 liter of raki stands at 117 lira. In short, raki, once an ordinary pleasure commodity, has become — or rather, has deliberately been made — a luxury product that most Turks in the low- and middle-income groups cannot afford.

The 500% increase in the price of raki over the past 14 years is exclusively an AKP accomplishment, as the price hikes stem from the special consumption tax (OTV) levied on alcohol and other products. Fifty-five percent of the price goes to the government budget as OTV. In 2016, the government generated about 8 billion lira in OTV from alcohol sales. OTV revenues from tobacco sales, meanwhile, were 30 billion lira, double the OTV generated from car sales.

The OTV from alcoholic beverages amounts to 1.7% of total tax revenues. This may not be a very high figure, but the tax hikes are not aimed at revenue boosting. The real objective is to deter the consumption of alcohol, especially raki, in line with religious rules. With its Islamist tendency no longer under wraps, the AKP appears intent on stamping out alcohol consumption.

President Recep Tayyip Erdogan set the tone in the 1990s, when as mayor of Istanbul he removed alcohol service from municipal facilities. In provincial Turkey, conservative social pressures — or “neighborhood pressure” as Turks call it — have grown strong and widespread. Mayors and governors have attacked alcohol sales and services, sometimes through moral pressure and sometimes by pushing the limits of their authority. Alcohol beverages have disappeared from receptions and celebrations, and the raki festival in Adana and the beer festival in Antalya have been abolished.

Erdogan has used a constitutional provision calling for the protection of youth against harmful addictions as justification for his moves. In 2005, for instance, the then-prime minister said, “Look at Article 58 in the constitution. You are not supposed to darken the future of the youth. We are fulfilling the duty that has been assigned to the state to protect the youth against alcohol addiction, drugs and harmful habits. No one should skew the issue.”

During its first term in power, the AKP had kept its hostility toward alcohol largely under wraps, but after boosting its popular support in subsequent elections, it began to openly implement measures consistent with its outlook. An AKP-authored law imposing a series of new alcohol restrictions took effect in June 2013. It banned shops from selling alcohol from 10 p.m. to 6 a.m. and prohibited all forms of advertising and promotion of alcohol, requiring even the removal of shop signs. Alcohol producers were barred from sponsoring events, and television broadcasters were required to blur images of alcohol in movies, soap operas and music videos.

Turks, in fact, are quite modest boozers, lagging far behind Westerners. In a 2010 survey commissioned by the Health Ministry, Ankara’s Hacettepe University found that only 23% of Turkish men and 4% of Turkish women drank alcohol. Western Marmara topped the list in terms of regions, with 20% of its population drinking, followed by the Aegean with 18.8% and Istanbul with 17.6%. Beer dominated the alcohol market, constituting 90% of sales. In terms of pure alcohol — the amount of alcohol in alcoholic drinks — annual consumption in Turkey stood at 1.55 liters per capita, while in European countries it reached 10 liters.

How has alcohol consumption changed as a result of the bans, tax hikes and neighborhood pressure? The results appear to be mixed. Statistics by the Tobacco and Alcohol Market Regulatory Authority show that the hefty tax hikes have driven a decline, especially in raki sales. In 2015, raki sales amounted to 39 million liters, down 11% from about 44 million liters in 2004. In contrast, beer sales increased 12%, to 908 million liters in the same period. Wine and vodka sales, meanwhile, shot up by 136%, to 77 million liters.

In short, the OTV — representing more than half the price of raki and 63% the price of beer — has put raki beyond the reach of many and made beer a truly expensive pleasure. Obviously, this has little to do with protecting the health of citizens and is rather an intervention in lifestyles. The AKP may insist to the contrary, but the hefty taxes, sales restrictions and neighborhood pressure are all signs of intolerance toward drinkers, no matter how small a minority they are.

English, Makale kategorisine gönderildi | How Ankara is using taxes to target boozers(Al-Monitor, January 11, 2017 için yorumlar kapalı

İnternet Sonrası Medyada Güç Dengeleri

 

Dünyada ve Türkiye’de internetin iletişim alanına girişi ile birlikte, medya alanı da önemli bir değişim geçirdi. Bir anlamda internet önemli bir kilometre taşı oldu ve medya analizlerinde artık “internet öncesi” ve “internet sonrası” ayrımı yapmak kaçınılmaz hale geldi. İnternetin dar anlamda medya alanı ile (yazılı ve görsel medya ile) geçirgenliğinin artması sonucu,  hem medya endüstrisinin ekonomik boyutları değişti, hem de, medya içi işbölümünde bazı değişiklikler yaşandı;  bazı alt dalların önemi artarken bazılarına neredeyse ihtiyaç kalmadı.

Medya alanının internetle kurduğu bağlar, genelde tüketicinin medya-iletişim harcamalarını artırdı ve genelde büyüyen pastanın medya ile internet alanı arasındaki paylaşım da değişmeye başladı. Medya firmaları ile internet sağlayıcısı firmalar, büyüyen pastadan karşılıklı “dışsal yararlar” sağladılar.

İnternet, medyadaki güç dengelerine yeni bir boyut getirirken, öte tarafta, ticari medyaya alternatif bir medya alanı, sosyal medya isimli bir platform ve medya düzlemine girişte yeni fırsatlar / riskler de ortaya çıktı.

Özetle, medya ile yapılan analizlerde artık internet aktörüne , onun dengelerdeki değiştirici özelliğine ayrıca önem vermek ve denkleme yeni giren bu parametrenin  neleri değiştirdiğini analiz etmek gerekiyor.

İnternet sonrası medyadaki güç dengeleri, elbette her ülkenin gerçekliğine göre değişmektedir. Medya özgürlüğü, medya sahipliği, ifade özgürlüğü alanlarında tarihi ihlallerin, despotluğun yaşandığı Türkiye’nin durumunun görece demokratik bir ülkedekinden farklı olduğunu söylemek bile gereksiz. Dolayısıyla internet sonrası medyadaki güç dengeleri, aynı zamanda ülkedeki siyasi güç dengelerini etkilemesi ve bundan etkilenmesidir aynı zamanda.

Bu makalede, daha çok, Türkiye özelinde internet sonrası medyadaki güç dengeleri, bu atmosferdeki parasal akışların geçirdiği değişim ve bölüşüm ilişkileri ele alınacak, yeni araştırmalar için bazı sorular ortaya atılacaktır.

Medyada AKP öncesi ve Sonrası

Türkiye’de internet kullanımının 2000’li yıllara ait bir olgu olduğu, özellikle de 2008 sonrası çok hızlı ve yaygın internet kullanımına geçildiği biliniyor. İnternet öncesi dönemin medyasında, televizyonun , yazılı medyayı hızla geride bırakarak ilerlediğini gözlemliyorduk. Bu durumda, yazılı medya sahipleri, TV yayıncılığına hızla geçtiler yatay-dikey bütünleşmelere gittiler.  Televizyonda devlet tekelinin kaldırıldığı 1990’ların başından itibaren hızla özel televizyonculuk yaygınlaştı, yazılı medya sahipleri TV kurarken, TV kuranlar hızla yazılı medya da edinmeye koyuldular.

Bu bahiste de politik olarak bir dönemlendirme yapmak gerekiyor: AKP’nin iktidara geldiği 2002 sonrasında da medya sahipliği ve medyadaki güç dengelerinde önemli kırılmalar yaşandı.

AKP öncesi dönemde, medyadaki hakimiyetlerinin de sayesinde özellikle TÜSİAD’da örgütlü büyük sermaye, siyasi partiler üzerinde etkinlik kurabiliyor, reklamveren şapkasıyla medya gücünü de kullanarak daha çok da koalisyonlar biçimindeki hükümetlere ayar verebiliyor, Batılı değerlere sahip görünen büyük burjuvazi, yükseliş halindeki radikal islamı geriletmede medya gücünü etkili bir biçimde kullanabiliyordu. Örneğin, radikal islami siyasete karşı düzenlenen 28 Şubat 1997 post-modern darbesinde medyanın rolü önemliydi.

2002 öncesinde medya alanının en büyükleri, Doğan Grubu ile Dinç Bilgin patronajındaki Sabah Grubu idi. Bunlar, politik ve ekonomik gelişmelere yön veren TÜSİAD’ın içindeydiler ve örgütle uyum içindeydiler. Hükümetlerin kuruluşları ve değişimlerinde bu medya gücü , büyük burjuvazinin belirlediği politikaların uygulanması için seferber ediliyordu. Ayrıca bu gruplar, medya sahipliğinden gelen güçleri sayesinde, iktidardan bazı nimetleri kendileri için daha kolay sağlıyorlardı.(1)

2002 seçimlerinde tek başına iktidar olma şansını yakalayan radikal islami siyasetin temsilcisi AKP-FG Cemaati koalisyonu, siyasette olduğu kadar medyadaki güç dengelerini de değiştirmeye başladı. AKP, Milli Görüş zamanında oluşturmaya başladığı medya gücünü , iktidarıyla birlikte tahkim ederken FG Cemaati, bu konuda daha donanımlıydı ve Zaman Grubu, iktidara gelişle beraber daha da etkili olmaya başladı.

2001 krizi, önce Sabah’ın patronu Dinç Bilgin’i ,Uzan Grubu’nu tasfiye ederken zaman içinde bir diğer medya patronu Karamehmet’i bu alandan uzaklaştırdı. Bu grupların kontrolündeki medya gücünü RT Erdoğan kısa sürede kontrolüne geçirdi. TMSF’nin kontrolündeki Sabah-ATV, tek başına ihaleye sokulan damadı Berat Albayrak’ın da yöneticisi olduğu Çalık Grubu’na “zimmetlenirken”, Uzan ve  Karamehmet kontrolündeki Akşam-Güneş, Show, 360, Digitürk, Star medyaları da RTE’nin işaret ettiği sermayedarlara, Albayrak, Ethem Sancak,  Ciner ve Kuveytli sermayedarlara  pay edildi. (2)

Vergiler ve elektrik faturasına yüklenen harçlarla finanse edilen devlet medyası TRT ve AA’yı dilediğince kullanan (2) AKP rejimi, özellikle 2010 sonrası artan siyasi gücüne paralel olarak, nicelik olarak önemli bir medya gücünü de kontrol eder duruma geldi. Rejim, yasama-yürütme ve yargı erkleri üstünde  egemenliğini artırmada, toplumu dezenformasyonda kontrolündeki medyasını kullanırken, aradaki medyaları, Ciner, Demirören, Şahenk gibi grupları da biata zorladı ve başardı; Sektörün yarısına yakınına sahip Doğan ile ise inişli-çıkışlı bir süreç yaşadı-yaşıyor.

RT Erdoğan, 2012 sonrası sürtüşmeye başladığı,eski ortağı Cemaat’in medyasını ise 15 Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişimi sonrası hızla tasfiye etti.

Sübvansiyonlu Medya

Medya sahipliği ve güç paylaşımında AKP sonrası yaşanan değişim, öteden beri geçerli olan bir yapısal özelliği ise değiştirmedi: O da medyanın sübvansiyonla ayakta kaldığı gerçeğidir. Medyanın metalaşma, ticarileşme, dolayısıyla bir endüstri haline gelme görüntüsü verdiği 1980 sonrasından bu yana, değişmeyen gerçek, ortadaki medya niceliğini “geçindirecek” bir kaynak girişine, artan reklam harcamalarına rağmen ulaşamadığıdır. (3)

Sayıları hızla artan yazılı ve görsel medya niceliğini ayakta tutacak bir reklam harcaması ve tüketici medya harcaması olmadığı için, medya firmaları, hep sahipleri tarafından, başka alanlarda kazanılmış paralarla sübvanse edildiler. Bu, yıllardır değişmeyen bir gerçektir. Nüans farkı, bazı grupların daha çok, bazılarının daha az sübvansiyon gördükleridir.

Sektörün baş aktörlerinden Doğan Grubu için belki, başka sektörlerdeki kâr oranları ile boy ölçüşmeyen düşük kârlılıkla yetinerek sektörde kalmaya sebat ettiği söylenebilir. Diğer büyük aktörlerin sübvansiyonla yaşayan gruplar olduklarını söylemek rahatlıkla mümkündür.

AKP rejimi sonrası değişen sahiplikle, sadece sübvansiyon  yapacak firma isimleri değişmiştir. Rejimi desteklemek için sürdürülecek medya faaliyetini  üstlenen firmaların, grupların yapacakları sübvansiyon için ise çeşitli  kamu ihaleleri, özelleştirmeler başta olmak üzere devlet imkanları kullandırılmıştır.

Firmaların katlanacakları sübvansiyonun miktarı, reklam havuzundan ne kadar para alabileceklerine bağlıdır. Gazete satışlarından sağlanan gelir, Basın İlan Kurumu’nun paylaştırdığı resmi ilanlar,  sektöre giren kaynak toplamında “çerez” olarak kalmakta ve analizde ihmal edilebilecek boyuttadır.

Medyanın ana girdisini oluşturan reklam harcamaları Türkiye’de milli gelirin yüzde 3-4’ünü ancak bulmaktadır. 2015 için Reklamcılar Derneği’nin bildirdiği harcama 3,5 milyar dolar dolayındadır. Bu harcamanın, yüzde 40 dolayındaki kısmını Doğan Grubu’nun aldığı bilinmektedir. Geriye kalan yüzde 60’lık kısım, yazılı-görsel medyanın dışındaki mecralara da gitmektedir. İnternet ya da digital alan yüzde 23’ü bulan payıyla , reklam havuzunun yeni ortağı olmuştur. (4)

İnternet sonrası medya

İnternet erişimi ve kullanımının hızla artması, medya alemi için okuyucu/izleyiciyi, yani kitleyi başka bir alanda yakalama yarışını getirdi. Hızla artan cep telefonu, diz üstü, masa üstü bilgisayar kullanımı ile birlikte, internet aboneliği ve “tüketimi” de arttı. TÜİK’in Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması(2016) araştırmasına göre, Hanelerin yüzde 97’sinde cep telefonu veya akıllı telefon bulunuyor. Hanelerin yüzde 23’ünde masaüstü bilgisayar, yüzde 36 ’sında dizüstü, yüzde 30’unda da  tablet bilgisayar bulunduğu saptandı.  İnternete bağlanabilen TV oranı ise 2016 yılında yüzde 25 olarak hesaplandı.

Türkiye genelinde internet erişim imkanına sahip hanelerin oranı ise 2016 yılı Nisan ayında yüzde 76’yı aştı.
Evden internet erişimi olmayan yüzde 24 dolayındaki hanelerin ise yüzde 59’u bağlanmama nedeni olarak internet kullanımına ihtiyaç duymadıklarını, yüzde 29,4’ü interneti, iş, okul, internet kafe gibi başka yerlerde kullandıklarını açıkladı. (5)

İnternet kullanım amaçları dikkate alındığında, 2016 yılının ilk üç ayında internet kullanan bireylerin yüzde 83’ü sosyal medya üzerinde profil oluşturma, mesaj gönderme veya fotoğraf vb. içerik paylaşırken, bunu yüzde 75 ile paylaşım sitelerinden video izleme, yüzde 70 ile online haber, gazete ya da dergi okuma, yüzde 66 ile sağlıkla ilgili bilgi arama, yüzde 66 ile mal ve hizmetler hakkında bilgi arama ve yüzde 64 ile internet üzerinden müzik dinleme (web radyo) takip etti.

Görüldüğü gibi, kullanıcılar, interneti, aynı zamanda yüzde 70 oranında medya takibi için kullanmaktalar. Bu, son yıllarda gazete satışlarındaki hızlı düşüşü de  açıklayan önemli bir bulgudur. Gazeteye, medyaya ilginin azalması değil, ona erişimin mecrasını değiştirme gerçeği ile karşı karşıyayız.

Öte yandan, BTK verilerine göre, 2008 yılında 6 milyon olan internet aboneliği 2016’da 60 milyona yaklaştı. Bu aboneliklerin 50 milyona yakını cep telefonu üstünden. Cep telefonu kullanıclarının aylık internet kullanımları ortalama 2,2 GB iken sabit kullanıcılarınki 68 GB’ye ulaşmaktadır. Asıl internet tüketiminin yapan “sabit aboneler”in sayısı  10 milyon dolayındadır.

Bilgi ve Teknoloji Kurumu BTK verilerine göre, tüketicinin internet için yaptığı yıllık harcama 2015 sonunda 6 milyar TL’yi bulmuştur. Bu gelirin yüzde 70’ini Türk Telekom (TTNET) elde ederken  Turkcell’in Superonline’ı bu pazardan yüzde 19,Vodafone, yüzde 5 pay almaktadır.

Böylece, tüketici, gazeteye ödemediği parayı, hatta daha fazlasını, medyaya da erişebildiği internete harcamaya başlamıştır. Her tür telefonla konuşma, internet, SMS harcamalarından firmaların elde ettiği gelir , 2016 yılında 41 milyar TL’yi aşmıştır. Bu harcamaların 6 milyar TL’lik kısmı, internetten sağlanmıştır.

İnternetin gelişiminden  medya kuruluşları iki şekilde yararlandılar. Birincisi, gazeteyi kağıda basmak yerine, çok daha ucuza gelen digitalden okuyucuya ulaşmaya odaklandılar. Bunun için hızla portallar oluşturup, internette okuyucuyla temas kurmaya yoğunlaştılar.  İnternet, medyanın kağıt,matbaa ve dağıtım harcamalarını azalttı ve geleneksel basının bu alt dalları daraldı.

İkincisi, tüketicinin internet ortamına odaklanması, reklamvereni bu alana yöneltince, medya, reklam harcamalarından payını internet mecrasından almaya yöneldi. İnternet medyacılığına yatırımlar arttı.

Bugün için reklam harcamalarının yüzde 23’ünün yer aldığı  internetin payı, önümüzdeki yıllarda daha da artacak ve  şimdiden yüzde 20’ye düşen yazılı medyanın payının gerilemesi kaçınılmaz.

İnternet, ticari-güdümlü medya için yeni soluk boruları açarken, aynı teknoloji, geleneksel medya formatında ve kulvarında gazetecilik yapamayan alternatif medyaya da yaşam alanı açtı. Birçok alternatif girişim, haber alma hakkının, ifade özgürlüğünün kullanılması yolunda portallar kurarak internetten erişim fırsatını kullandı. Birçok kişi bireysel bloglarıyla, kurumlar ise web siteleriyle  ifade özgürlüklerini kullanma, üretimlerini paylaşma şansı yakaladılar.

Yazılı medyada Cumhuriyet, BirGün, Evrensel gibi gazeteler, üretimlerini internete taşırken bianet, odatv, T24, diken, duvar, sendika.org, solhaber, ABC gibi portallar alternatif internet gazetecilik örnekleri verdiler, bunlara bazı internet tv kanalları da eklendi. Sürekli olarak rejimin sansür ve engellemelerine uğramalarına rağmen internet ortamı, geleneksel medyanın yarattığı bilgi kirliliği, dezenformasyon ve manipülasyona karşı internet üstünden yayın yapma imkanı oluşturmaya çalıştı.

İnternet ve medya özgürlüğü

İnternetin, bir potansiyel teknoloji ve kapasite olarak, bilgiye, habere erişimi kolaylaştırdığı, bireylerin kendilerini ifade etmelerine, medya alanına giriş yapmalarına   imkan sağladığıi genel kabul gören bir önerme.

vvKağıt, matbaa, dağıtım giderleri olmadan medya alanına portallar kurarak giriş yapma, başlı başına bir fırsat. Ama yine de birçok zorluğu ve devletten dirsek görme riski var.  Potansiyel olarak internetle gelen bir medya özgürlüğü kavramından söz edilebiliyor, ancak bu özgürlük de geleneksel medyada olduğu gibi, kısıtlanıp yasaklanabiliyor. Özellikle AKP rejimi, geleneksel medyadaki baskılarını internete de taşıyarak  görece nefes pencerelerini de hızla daraltma çabasında.

Tek adam rejimine doğru doludizgin yol alınırken sosyal medyanın siyasi ve sosyal alandaki önemi daha çok artıyor. Bundan dolayı da rejim tarafından kullanımına da kısıtlamalar getiriliyor. Sosyal medyanın, rejimin bilgi akışı üzerindeki hegemonyasını  delmesi nedeniyle, OHAL iklimi de kullanılarak  ağır sansürler uygulanıyor.

Merkezi Washington’da bulunan Freedom House tüm bunlara dayanarak, her yıl Türkiye’de internet özgürlüğünün büyük tehlike altında olduğu değerlendirmesini yapıyor.

Türkiye, önceki yıllarda olduğu gibi girişim engelleri, içeriğe getirilen kısıtlamalar ve kullanıcı haklarının ihlali kategorilerinde 2016’da da kötü örnek oldu ve toplam 100 puan üzerinden yapılan değerlendirmede, 53 puan sahibi göründü.(7)

Sektörü düzenleyen Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu (BTK), tamamen rejimin güdümünde ve yönetim kurulu üyeleri hükümet tarafından atanıyor, Saray’ın denetiminde tutuluyor. Bu da kurumun ve internet ortamının bağımlılık gibi önemli bir sorunu olduğunu ortaya koyuyor.

İnternet yayınlarını düzenleyen 5651 sayılı, sorunlu kanunda yapılan değişikliklerle içeriğe getirilen kısıtlamalar her geçen yıl artıyor.  Facebook, Twitter, Youtube gibi platformların sık sık  kapatılması, erişiminin engellenmesi,yavaşlatılması yanında , bu platformlara bazı içerikleri kaldırmaları için yoğun baskı yapıldığı görülüyor. Rejimi eleştiren gazeteciler, akademisyenler ve kamuoyunca tanınan kişiler, Twitter’de koordineli olarak “maaşlı troller” aracılığıyla  taciz ediliyor.

Türkiye’nin internet özgürlüğünde en fazla gerilediği alan ise kullanıcı haklarının ihlali. Sosyal medyanın rejime yönelik eleştirilerin giderek daha fazla dile getirildiği bir platform haline gelmesi ile Twitter ve Facebook kullanıcılarına açılan davaların sayısı da hızla artıyor. Bunların önemli bir kısmını da  RTE’ye  hakaret gerekçesiyle açılan davalar oluşturuyor.

Bu davalar  henüz hapis cezası ile sonuçlanmasa da, çok sayıda gazeteci ve yurttaşın gözaltı ve tutuklulukları artarak sürüyor. Ayrıca bunun sürekli bir tehdit olarak kullanılması, internet üzerinde ifade özgürlüğünü daraltıyor.

Sonuç olarak…

Türkiye’de medya, 2000’li yılların başından itibaren hızla artan  internet erişimi ile yeni bir döneme girdi. İnternet sağlayıcısı firmaların kullanıcıya sattığı internet, aynı zamanda okuyucu/izleyici konumundaki “medya tüketicileri” ile medya firmalarını bu kez internet sahasında buluşturdu.

Özellikle yazılı medyada kan kaybına uğrayan firmalar, kayıplarını internet ortamında telafi yolunu buldular. Bunu yaparken kâğıt, matbaa, dağıtım gibi alt dallardaki maliyetlerini de azalttılar. Bu anlamda internet, medyanın maliyetlerini düşürücü bir etki yarattı denebilir. Bu mecraya taşınmaya paralel olarak reklamveren de reklamlarını internete hızla aktarma yolunda.

Buna karşılık, bir paket olarak internet satın alan kullanıcılar, de facto olarak medyaya internet üstünden erişme imkanı buldular. Ancak erişilen geleneksel medya, güdümlü, rejimin ideolojik aygıtı. Haber alma hakkına , yorum çeşitliliğine önem vermeyen, tek sesli bir medya. İnternet, medyaya erişim kolaylığı sunmasına karşın kitleleri memnun eden bir içerik söz konusu değil.

Öte yandan,  aynı internet, geleneksel medya formatında üretim yapma imkanı olmayan alternatif medyaya,  kendini var etme, olabildiği kadar haber alma hakkını kullandırtma ve üretme fırsatı da sundu. Ne var ki, burada da rejimin sansürü, engellemeleri büyük bir sorun olarak ortaya çıkıyor.

Hem siyasi hem ideolojik-kültürel düzeyde internet özgürlüğü için mücadelenin önemi önümüzdeki zaman diliminde artacağa benziyor. Geleneksel medya alanının sahiplik ilişkisini, işletme içi otoriter işbölümünü demokratikleştirmek ,öteden beri, ine çıka sürdürülmeye çalışılan bir çaba. Buna ek olarak, internet alanını, rejimin ve onun teslim aldığı konvansiyonel medyanın egemenliğinden korumak, ortaya çıkmış özgürlük fırsatını kıskançlıkla kullanmak, bir başka mücadele gündemidir ve sürdürülmelidir.

Dipnotlar:

 

 

Makale, Medya eleştirisi kategorisine gönderildi | İnternet Sonrası Medyada Güç Dengeleri için yorumlar kapalı

Türkiye ekonomisinde kara kış alarmı (Al-Monitor, 4 Ocak, 2017)

Özet: Açıklanan resmi veriler 2016’da ekonominin krize girdiğini ortaya koydu. İmalat sanayisi ve inşaatta küçülme yüzde 5’e yaklaştı. Böylece Türkiye, Brezilya ve Rusya ile birlikte krizdeki üçüncü ülke görünümünde.

Al-Monitor’da yer alan 17 Kasım 2016 tarihli yazımda şu değerlendirmede bulunmuştum: “2016’nın temmuz-eylül dönemini kapsayan üçüncü çeyrekte büyüme değil tersine, yüzde 0.5’e yakın bir küçülme ya da negatif büyüme gerçekleştiği büyük bir ihtimal. Bu, 2009 ortasından bu yana ya da 27 çeyrektir ilk defa yaşandı. Ayrıca, devamında düşük temponun süreceğine ilişkin de birçok ön göstergeden söz edilebilir. ‘Bahardan sonbahara’ bir geçiş olduğu ve bu güz mevsiminin ne kadar süreceği, bir kışa (krize) evrilip evrilmeyeceği ise bilinmiyor.”

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 12 Aralık’ta üçüncü çeyrek büyüme verisini açıkladı. AB standartlarına uygun olarak yöntemi yenilenen büyüme serisiyle ulusal gelirin eski seri ile hesaplanandan yüzde 20 daha büyük olduğu öne sürüldü. Bu hesaplama yöntemi üstüne tartışmalar süredursun ekonominin üçüncü çeyrekteki büyümesi daha doğrusu küçülmesi de tahminlerin çok üstünde, yüzde 1.8 olarak açıklandı.

Ama bitmedi. Bundan yaklaşık iki hafta sonra, 28 Aralık’ta TÜİK bu kez ulusal gelir ile ilgili “mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış” daha “süzme” bir veri açıkladı ve üçüncü çeyrek küçülmesini ikinci çeyreğe göre 2.7’yi bulduğunu duyurdu. Dahası, yapılan revizyona göre ulusal gelir 2016’nın ilk çeyreğinde de bir önceki çeyreğe göre yüzde 0.4 küçülmüş, ikinci çeyrekteki yüzde 1.1 büyümenin ardından üçüncü çeyrekte yüzde 2.7’lik sert düşüş gelmişti.

c00iafowqaezdze-2Ayrıntılar daha olumsuz bir görünüm sergiliyor. Ekonominin bel kemiğini oluşturan imalat sanayisinde üç çeyrektir üst üste küçülme yaşandığı ve üçüncü çeyrekte küçülmenin yüzde 5’e yaklaştığı açıklandı. Üçüncü çeyrekte inşaat sektörü de resesyona girmiş ve bir önceki çeyreğe göre yüzde 5’e yakın küçülmüştü. Tarım, yine yılın başından beri yüzde 1 dolayında küçülme halindeydi. Hizmetler sektöründe de yüzde 2’yi bulan ve yılın başından beri süren bir küçülme vardı.

Tahminen, doların fiyatının hızla arttığı 2016’nın son çeyreğinde de daralan iç talebin etkisiyle küçülme yaşandı ve ekonomi 2016’yı daralmış olarak kapadı. Böylece Türkiye “yükselen çevre ülkeleri” arasında, 2016’yı yüzde 3.3 küçülme ile kapattığı tahmin edilen Brezilya ve yüzde 1.2 daralma beklenen Rusya’dan sonra krizdeki üçüncü ülke durumunda.

2016’da “resmen” krize giren Türkiye ekonomisinin 2017’deki durumu da iç açıcı görünmüyor, alarm veriyor. 2016’dan devralınan sorunların yılın en azından ilk yarısında sürmesi bekleniyor. Sert şirket sarsıntıları, banka çalkantıları, yoğun işsizlik ve gelir erimesi kaçınılmaz görünüyor. Bu öngörüye yol açan etkenlerin başında, Türkiye ekonomisinin dış kaynağa bağımlılığı ve bu kaynağın Türkiye’den uzaklaşması ile dolar fiyatının hızla artışı geliyor. 2015 aralık ayında 2.91 TL olan dolar, 2016 aralık ayı ortalamasını 3.50 TL’ye yakın kapadı ve 12 ayda yüzde 20’nin üstünde fiyatlandı. Dolar, önceki yıl da yüzde 25 pahalanmıştı.

Dolar fiyatı özellikle eylül sonrası hızla yükseldi. Derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin notunu “yatırım yapılamaz” ilan etmesi, ABD’de Donald Trump’ın seçimleri kazanması, Avrupa Parlamentosu’nun rejim eleştirileri ülkenin risk birikimini artırınca sıcak para çıkışı hızlandı ve dolar yılı yüzde 20 pahalanmış olarak kapadı.

Bunun, özellikle yabancı para ile borçlanmış ve döviz açığı olan firmalar için öngörülmüş bir artış olduğu söylenemez ve bundan dolayı uykuları kaçan çok sayıda büyük firma var. Öyle ki, Merkez Bankası finans dışı, yani çoğu sanayi, inşaat, hizmetler sektörlerinde olan firmaların net döviz açığının 2016 eylül ayı sonu itibarıyla 213 milyar doları bulduğunu açıkladı. Firmalar özellikle 2010 sonrası hızla borçlanmışlardı. 2009 eylül ayında 65 milyar dolar döviz yükümlülükleri 2016’da 213 milyar dolara çıkarak yüzde 228 arttı.

Doların fiyatının hızla artışı, özellikle bu tür yükümlükleri olan şirketleri telaşlandırdı ve dolar talebini kamçıladı. Dolardaki her 1 kuruşluk artış, toplam yükümlülükte 2 milyar TL’lik bir kur zararına yol açtı. Döviz açığı olan şirketler ödemeyi belki bir gün önce yapmakla çok ciddi bir zarar telafisi elde etme şansı olduğunu düşünerek dolar alımına yöneldi. Örneğin, 1 milyar dolar borcu olan bir şirketin dolar kuru 3.45 TL düzeyindeyken ödeme yapmasıyla, kurun 3.50’ye çıkması durumunda ödeme yapması arasında tam 50 milyon lira (14 milyon dolar) fark var. Kurun artacağından endişe eden şirketler ödemeyi bir an önce gerçekleştirmek için döviz alımına yöneldi. Bu da kur artışını körükleyen, döviz talebini canlı tutan bir etki doğurdu.

Merkez Bankası, 2016’nın ikinci yarısı için yayımladığı Finansal İstikrar Raporu’nda yabancı para (YP) yükümlülüklerinde Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) projelerinin taşıdığı ağırlığa da dikkat çekiyor ve şu değerlendirmeye yer veriyordu: “Ülkedeki toplam ihracatın yüzde 90’ından fazlasını gerçekleştiren imalat sektörü YP kredilerin önemli bir kısmına sahiptir. Elektrik, gaz ve su, taşımacılık, depo ve haberleşme, inşaat ve sağlık sektörlerinde bilhassa son dönemdeki KÖİ yatırımlarıyla YP kullanım miktarı artmıştır. Genel olarak enerji, ulaştırma, sağlık ve inşaat sektörleri yatırımlarının dövize endeksli fiyatlar üzerinden kamu hizmet alım garantisi olan yenilenebilir enerji santralleri ve dağıtımı, havalimanları, köprü, otoyol ve şehir hastaneleri gibi projelerde yoğunlaşması yüklenici firmaları uzun vadede kredi ve kur risklerine karşı korumaktadır.”

Bu “rahatlatıcı” açıklamaya karşılık firmaların ihracatlarında gerileme ve iç talepteki düşüş YP yükümlülüğü olan firmalara şimdiden kâbus yaşatıyor. Dahası, “mega projeler” olarak adlandırılan işleri yürüten firmaların durumunun “devlet garantisi” altında olması da iç rahatlatıcı değil. Çünkü bu kez, devlet maliyesinin YP riskinden payını alması gerçeği var. Bu risk ne kadar? Merkez Bankası bu konu ile ilgili edindiği bilgileri raporunda şöyle paylaşıyor: “YP kredilerin önemli bir kısmının KÖİ projelerinde toplandığı değerlendirilmektedir. Mevcut durumda KÖİ projeleri kapsamında faaliyet gösteren firmaların YP kredi borcu (…) en geniş varsayımlar altında 46 milyar ABD dolarına ulaşmaktadır. Analizimize göre bu rakamın yaklaşık 31 milyar ABD doları kamu hizmet/ürün satın alma, kiralama veya dolaylı garanti yöntemleriyle kur ve talep risklerine karşı korumaya sahiptir.”

Daha da endişe verici olan Merkez Bankası raporundaki “mega projeler” ile ilgili verilerin sağlıksızlığı. Bu veriler, derli-toplu olarak birinci kaynak olan devlette bulunmadığı için ikinci kaynaktan, Dünya Bankası’ndan edinilmiş. Bu kaynağın veri seti ise Türkiye’de, Kalkınma Bakanlığı’ndaki verilerle hiç uyuşmuyor!

Bir kara delik tahribatının yaşanması ihtimali her geçen gün daha da artıyor.

Makale kategorisine gönderildi | Türkiye ekonomisinde kara kış alarmı (Al-Monitor, 4 Ocak, 2017) için yorumlar kapalı

Why 2017 doesn’t bode well for Turkey’s economy(Al-Monitor, January 4, 2017)

SUMMARY : Official figures show the Turkish economy has plunged deeper into recession, as expected fourth-quarter economic numbers may not provide much hope.
AUTHOR: 

TRANSLATOR: Sibel Utku Bila

In a Nov. 17 article for Al-Monitor, I had explained why the Turkish economy could be headed for a crisis: “The growth figure for the third quarter [of 2016] is likely to be negative and around 0.5%, meaning that the Turkish economy is contracting for the first time since mid-2009. Moreover, a series of indicators point to a continued slowdown thereafter. In short, the spring for the Turkish economy is over, and it is transiting to a fall season of an unknown length. Whether the fall will give way to winter or a serious crisis also remains unclear.”

On Dec. 12, the Turkish Statistical Institute revealed a growth rate that was well below the expectations — the economy had contracted 1.8% in the third quarter. The existing growth data set, meanwhile, was revisedaccording to European Union accounting norms, which led to a 20% increase in the country’s previous gross domestic product (GDP). The new calculation method sparked lengthy debates and controversy, while producing the worse-than-expected growth rate.

But it didn’t end there. On Dec. 28, the statistical institute revealed the seasonally and calendar adjusted GDP figures, according to which the economy had contracted 2.7% in the third quarter from the second one. Moreover, revised data showed that GDP in the first quarter had shrunk 0.4% from the previous one, followed by a 1.1% growth rate in the second quarter and the bruising 2.7% negative growth in the third one.

Detailed figures paint even a gloomier outlook. The manufacturing industry — the backbone of the economy — continued to shrink for a third quarter in a row, with contraction reaching nearly 5% in the third quarter. The construction sector also plunged into recession in the third quarter, shrinking some 5%. The agricultural and services sectors had contracted by about 1% and 2%, respectively, since the beginning of 2016.

The fourth-quarter figures have yet to be announced, but the downturn is likely to have continued amid shrinking domestic demand and the rapid depreciationof the lira, making for an overall negative growth for the year. This makes Turkey the third emerging economy in a crisis after Russia and Brazil, whose economies are estimated to have contracted 1.2% and 3.3%, respectively, in 2016.

The year 2017 doesn’t bode well for Turkey either, and alarm bells are already ringing. The problems inherited from 2016 are likely to continue at least in the first half of the year. Turbulence in the private sector, banking jitters, increasing unemployment and melting incomes seem inevitable. The core reason for this bleak forecast is the Turkish economy’s reliance on external funds and the fact that those funds have been fleeing the country amid a soaring dollar.

The greenback, which was worth 2.91 liras in December 2015, traded for an average of 3.5 liras in December 2016 — a 20% increase over 12 months, atop a 25% rise in 2015. The slump of the lira accelerated after September 2016, as credit rating agencies cut Turkey to “noninvestment” grade, Donald Trump won the US presidential election and the European Parliament called for freezing Turkey’s EU membership talks. As Turkey’s risk aggregate grew, the flight of short-term foreign investments accelerated, resulting in a 20% more expensive dollar at the year-end.

Many bosses are now losing sleep, for the surge of the dollar came as a bad surprise for private companies indebted in foreign currency and running serious deficits as a result of heavy borrowing since 2010. According to the Central Bank, nonfinancial companies — i.e., companies operating mostly in the industry, construction and services sectors — had a net foreign exchange deficitof $213 billion at the end of September 2016, a staggering 228% increase from $65 billion in September 2009.

The said companies were particularly panicked by the rise of the dollar, and their anxiety further fueled the demand. Each 1-kurus increase in the price of the dollar was adding 2 billion liras to their debt (there are 100 kurus to the lira). So they rushed to buy dollars, hoping to repay debts as early as possible to avoid further losses. For a company trying to repay a $1 billion debt, for instance, the difference between buying dollars for 3.45 and 3.5 liras was 50 million liras ($14 million).

In its Financial Stability Report for the second half of 2016, the Central Bank noted public-private partnership (PPP) projects had contributed to the increase in foreign-exchange (FX) liabilities, and it offered the following assessment: “The manufacturing sector, which realizes more than 90 percent of the total exports in the country, has a significant portion of the FX loans. In the electricity, gas and water, transportation, warehouse and communication, construction and health sectors, the volume of FX usage has increased especially with the recent investments in PPP. Concentration of investments in energy, transportation, health and construction sectors on projects such as renewable energy power plants and distribution, airports, bridges, highway and city hospitals, which have public service purchase guarantees with FX indexed prices, protects firms against credit and exchange rate risks in the long run.”

But despite the bank’s “reassuring” note, companies with FX liabilities are already having nightmares due to dropping exports and decreasing domestic demand. The state guarantees provided for companies involved in PPP projects — or the “megaprojects” as they are usually called — are no reason for relief either, for they mean that the FX risk has extended to public finances as well. And how big is the risk?

The Central Bank report includes the following paragraph on the issue: “A significant portion of the FX loans are estimated to be clustered in the PPP projects. The current total FX debt of firms invested in the PPP projects is estimated to reach 46 billion US dollars under the broadest assumptions. … According to our analysis, about 31 billion US dollars of this figure has protection against exchange rate and demand risks through public service and product purchasing, leasing or indirect guarantees.”

What is even more alarming here is that the Central Bank fails to provide healthy figures on the megaprojects. The figures in the report are referenced to the World Bank and not to the Turkish state, which is supposed to be the primary source of neatly compiled data. Moreover, the World Bank figures are in conflict with those of the Turkish Development Ministry.

Many have been worried that the megaprojects are creating a “black hole” in the country’s public finances. It seems the prospect of a black hole havoc is growing by the day.

English, Makale kategorisine gönderildi | Why 2017 doesn’t bode well for Turkey’s economy(Al-Monitor, January 4, 2017) için yorumlar kapalı