Mega projelerin ‘garanti zararları’(Al-Monitor, Mart 29, 2017)

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) özellikle 2011 seçimleri öncesinde seçim bildirgesine omurga yaptığı ve adına ‘mega projeler’ dediği altyapı yatırımları ve bunlar üstüne tartışmalar, polemikler hiç gündemden inmiyor.

En sonuncusu Çanakkale Köprüsü yatırımı olan bu kamu-özel işbirliği (KÖİ) projelerinin seçmen odaklı, politik motifli yanı ağır basıyor. Seçmeni etkileme hedefi ön planda olunca, projelerin fizibilitesinin doğruluğu, kamu yararına uygunluğu çok önemsenmiş gibi görünmüyor. Daha şimdiden biten projelerin yarattığı kamusal zararlar konuşulmaya başlanırken, sürmekte olanların kamuya ne tür yükler getireceği ve üstlenici yerli ve yabancı firmalara ne tür can simitleri atılacağı tahmin edilmeye çalışılıyor.

Projelere dönük en büyük eleştiri, hesap verilebilir olmaktan uzaklığı, kamusal olmakla birlikte proje sözleşmelerine, parlamenterlerin ve Meclis adına denetim yapan Sayıştay’ın bile ulaşamaması.

KÖİ kapsamındaki projelerin en büyük özelliği, yatırımcıya bazı ciro ve finansman güvenceleri vermesi. Ciro garantilerinin gerçekleşmemesi halinde yatırımcıya garanti edilen meblağların merkezi bütçeden ödenmesi gündemde. Bilinen, şimdilik bütçenin henüz ödeme yapmadığı ama sözleşme gereği mayıs ayı ile birlikte ödemeleri fiilen yapacak olması.

Peki, ne kadar? Hangi projelerde ne tür fireler verildi? Süren ya da başlayacak projelerin verdiği garantiler neler?

Şimdiden ortaya çıkan ve resmi makamlarca da doğrulanan en net zarar, Gebze-İzmir otoyolu projesinin parçası olan Osmangazi Köprüsü’ne ait. Toplam işletme süresi 15 yıl olan Gebze-Orhangazi-İzmir Otoyolu Projesi için 40 milyar TL (yaklaşık 11 milyar dolar) ciro garantisi verildi.

CHP Kocaeli Milletvekili Haydar Akar resmi kurumlarca kendisine bildirilen son verilere ilişkin açıklama yaptı ve 2017 yılının ilk 50 gününde verilen garantilerden uğranılan zararın 227 milyon TL (yaklaşık 63 milyon dolar) olduğunu söyledi.

Sözleşme gereği, Osmangazi Köprüsü’nden geçiş ücreti dolar üstünden belirleniyor. Doların hızlı artışıyla ocak ayındaki dolar kuruna göre araç geçiş ücreti araç başına 133 TL’yi buldu. Hükümet, firmaya geçişi 65 TL’ye indirmesini ve aradaki araç başına 68 TL farkın bütçeden karşılanacağını bildirdi. Bu tarife indiriminden kaynaklanan zararın yanı sıra garanti edilen araç geçişinin altında geçiş yaşanınca bütçenin sırtına bir yük daha bindi. Sözleşme gereği ocak ayında toplam 1 milyon 240 bin araç garantisine rağmen geçen araç sayısı 380 binde kaldı. Yani günlük 40 bin olarak belirlenen araç garantisi sayısına karşılık günde ancak 12 bin araç geçti.

Sonuç olarak devlet, ocak ayındaki geçen araç için firmaya 25 milyon TL ödeme borçlanırken geçmeyen araç için de 114 milyon TL ödeme yapmak durumunda. Şubat ayının ilk 20 gününde de 19 milyon TL geçen araçlar için, 67 milyon TL geçmeyen araçlar için toplam 87 milyon TL’lik tazminat birikti. Bu da sadece 50 günde 227 milyon TL’lik yük anlamına geliyor. Bu zararın devamı halinde kaba bir hesapla yıllık bütçeden sadece Osmangazi Köprüsü için ödenecek zarar bedeli, 1,6 milyar TL’yi (yaklaşık 460 milyon doları) bulabilecek. Bunun yıllarca sürmesi olası.

Biten ve zarar yazmaya başlayan diğer iki mega proje ise üçüncü köprü ya da Yavuz Sultan Selim Köprüsü ile Avrasya Tüneli. İşletme süresi sekiz yıla yakın olan Kuzey Marmara Otoyolu Projesi (Üçüncü Boğaz Köprüsü dâhil) için 6 milyar dolara yakın ciro garantisi sağlandı. Üçüncü köprü projesini üstlenen İçtaş-Astaldi konsorsiyumuna günlük 135 bin aracın geçmesi garanti edilmişti.

Üçüncü köprü 26 Ağustos 2016 tarihinde açıldı. Geçiş ücreti sözleşmeye göre üç dolar artı KDV, yaklaşık 12 TL olarak uygulanıyor. Ulaştırma Bakanı Ahmet Arslan, köprüden 110 bin civarında araç geçtiğini açıkladı. Bakan’ın verdiği bilgi dikkate alınırsa, sözleşmeye göre garanti altı araç sayısı, günlük 25 bin. Bu da şirket için günde yaklaşık 300 bin TL’lik, ayda 9 milyon TL’lik bir kayıp demek.

21 Aralık 2016’da açılan ve İstanbul’un Asya ve Avrupa yakaları arasında kara taşıt aracı geçişini sağlayan Avrasya Tüneli için yapımcı firmaya günde 69 bin araç geçiş garantisi verilmişti. Geçiş ücreti, otomobil için dört dolar artı KDV, minibüs için altı dolar artı KDV biçiminde. Ulaştırma Bakanı Ahmet Arslan, bir demecinde 24 bin araç geçtiğini söyledi. Bu da günde 44 bin 500 araç eksik demek. Ortalama araç başına 5 dolardan, günde 222 bin 500 dolar firmaya ödeme yapılacak.

Temeli 18 Mart’ta atılan 1915 Çanakkale Köprüsü, Güney Koreli Daelim ile SK Group firmaları ile Türk Limak ve Yapı Merkezi konsorsiyumunca 10,5 milyar dolarlık yatırım ile gerçekleştirilecek. Bu köprü için verilen günlük araç geçiş garantisi de 45 bin araç. Altında kalınırsa yine belirlenen bedel üstünden üstleniciye tazminat ödenecek.

Bir Türk atasözü, “ayvanın büyüğü heybede” der. Mega projelerden kamuya binecek yük, faaliyete geçenlerle sınırlı değil. Özellikle üçüncü havaalanı için verilen garantiler çok ciddi boyutlarda. Bahçeşehir Üniversitesi’nin araştırma merkezi Betam’ın analizine göre, Devlet Hava Meydanları İşletmesi, 25 yıllık sözleşmenin ilk 12 yılı için üstleniciye toplam 6,3 milyar avroluk sadece dış hat ve transitleri kapsayan yolcu garantisi verdi. Bu da demek oluyor ki eğer ihaleyi alan taraf, dış ve transit yolcularından yıllık 525 milyon avronun altında gelir elde ederse, Hazine aradaki farkı konsorsiyuma ödeyecek.

Öte taraftan, 25 yıl işletme hakkı tanınan sağlık kampüslerine kamu hastaneleri kiracı olacak ve Kalkınma Bakanlığı verilerine göre kiracı olduğu sürece 27 milyar dolar kira ödeyecek. Hastanelere doluluk taahhüdü var. Doluluk oranı yüzde 70’in altına inerse firmaya sözleşme gereği tazminat ödenecek.

Kamu-özel ortaklığı modeli, dünyada merkez-çevre tüm ülkelerde moda. Türkiye, mevcut proje stoku ile önde gelen ülkelerden biri. Ne var ki Türkiye’de AKP yönetimi, “Cebimizden beş kuruş çıkmadan bunları yaptırıyoruz” diye övünürken projeleri ne kadar kamu çıkarlarını dikkate alarak seçtiği ve uygulattığı büyük tartışma götürür.

Projelerde garantiler verilirken çok gerçekçi olmayan varsayımlardan hareket edildiği belirtiliyor. Türkiye’de yıllık büyümenin ortalama yüzde beşlerin altına düşmeyeceğinden hareketle trafik tahmini yapılmış. Yabancı kaynak girişinin 2013 öncesi gibi olacağı, buna bağlı olarak dolar kurunun düşük seyredeceği gibi “evdeki hesaplar” ile araç geçiş bedeli döviz üstünden belirlenmiş.

Ne var ki pratikte, evdeki hesaplar çarşıya uymuyor. Büyüme düşük, kur yüksek seyrediyor. Seçmen-siyaset odaklı bu popülist yatırım kararları, daha şimdiden kamu açıklarını büyütecek kara delikler olmaya başlamış görünüyor.

Makale kategorisine gönderildi | Mega projelerin ‘garanti zararları’(Al-Monitor, Mart 29, 2017) için yorumlar kapalı

Turkey’s ‘megaprojects’ off to disappointing start(Al-Monitor, March 29,2017)

Summary
In an outcome that many have long feared, Turkey’s “megaprojects” are underperforming, meaning the government now has to compensate the construction companies under contract terms.
Author

Translator Sibel Utku Bila

The Turkish government’s megaprojects have never been short of controversy, especially after 2011 when they formed the backbone of the Justice and Development Party’s (AKP) election platform that year.

The latest project to build a suspension bridge over the Dardanelles Strait kicked off with fanfare earlier this month, touted as a message of “Turkey’s greatness” to the world. A common feature of the projects, which are built as public-private partnerships (PPP), is their voter-centered political motivation, which seems to take precedence over other considerations, such as feasibility and public interest.

Recently completed megaprojects have already begun to inflict damage on public finances. The loan debts of companies involved in the projects are also cause of concern, with Ankara’s fledgling sovereign wealth fund expected to throw some lifesavers.

The main criticism against the projects stems from the lack of accountability and transparency. Though the projects make a significant part of public investments, both parliament members and the Court of Accounts, which functions as public auditor on behalf of parliament, are struggling to gain access to the contracts.

The hallmark of the PPP projects is the government’s provision of revenue and financing guarantees to the private companies involved. The revenue guarantee entitles the company to a minimum revenue once the project becomes operational, meaning the government is supposed to use budget funds to cover the guaranteed sum if the project underperforms. Thus far, no such payment is known to have been made, but some contracts require payments to begin in May.

So which megaprojects are underperforming, and how much is the government going to pay to cover the gaps?

Thus far, the most explicit and officially confirmed losses stem from the Osmangazi Bridge, which is part of the Gebze-Izmir motorway project and became operational last summer. The total revenue guarantee for the project, which the company will operate for 15 years, is 40 billion Turkish lira (about $11 billion).

In early March, Haydar Akar, a deputy for the main opposition Republican People’s Party, disclosed figures he obtained from the relevant authorities, according to which the public losses incurred from guarantees for the bridge amount to 227 million Turkish lira (about $62 million) in the first 50 days of the year.

Under the contract, the toll of the Osmangazi Bridge is pegged to the dollar. In January, following the dollar’s dramatic rally against the Turkish lira, the toll reached 133 Turkish lira ($37), or almost a tenth of the minimum wage. The government instructed the company to reduce the toll to 68 Turkish lira ($19), promising to cover the 65 lira difference from the budget. An additional burden came from the lower-than-projected traffic. In January, only 380,000 vehicles passed from the bridge, while the guarantee was for 1,240,000 vehicles. On a daily average, this meant 12,000 vehicles as opposed to 40,000 guaranteed.

As a result, for January alone, the government owes the company 25 million lira ($6.9 million) to compensate for the discount and another 114 million lira ($31 million) for the lower-than-projected traffic. For the first 20 days of February, the sum stands at 86 million lira — 19 million lira to make up for the discount and 67 million lira for the demand shortage.

If the Osmangazi Bridge continues to incur losses, the compensation sum could reach roughly 1.6 billion lira (about $439 million) at the year-end. And this could continue for years.

The third bridge over the Bosporus and the Eurasia Tunnel, an undersea motorway between its European and Asian shores, are two other “megaprojects” that are currently operating in the red.

In the North Marmara Motorway project, which includes the third bridge over the Bosporus, the company’s operation period is nearly eight years and the revenue guarantee is worth close to $6 billion.

Operational since August 2016, the bridge has a guarantee for 135,000 vehicles per day. Under the contract, the toll is calculated as $3 plus VAT, which makes about 12 Turkish lira today. According to Transport Minister Ahmet Arslan, daily traffic has reached about 110,000 vehicles, which is 25,000 vehicles short of the guaranteed number. In terms of compensation for the operator, this means about 300,000 Turkish lira per day.

In the Eurasia Tunnel, open since December 2016, the government guarantee is for 69,000 vehicles per day. The toll is set at $4 plus VAT for cars and $6 plus VAT for vans. The transport minister has put daily traffic at 24,000 vehicles, which — based on an average toll of $5 — means a daily compensation of $222,500 for the operator.

When it comes to the Dardanelles Bridge, the guarantee is for 45,000 vehicles per day. The $10.5 billion project has been awarded to a consortium between South Korea’s Daelim and SK Group and Turkish companies Limak and Yapi Merkezi. The groundbreaking ceremony took place on March 18, coinciding with the 102nd anniversary of the Battle of Gallipoli, which inspired the Turkish name of the bridge: 1915 Canakkale.

The losses that have surfaced so far could be the tip of the iceberg, given that an array of projects are still in the construction stages. The third airport for Istanbul, for instance, involves guarantees on a much bigger scale. According to a study by BETAM, the research center of Istanbul’s Bahcesehir University, the State Airports Authority has granted the contractor guarantees worth 6.3 billion euros only for international and transit passengers in the first 12 years of the 25-year contract. This means the Treasury would make up for any difference if the operators’ annual revenue falls short of 525 million euros.

In another major project, the government has granted 25-year operational rights to the builders of giant health campuses, where public hospitals will operate as tenants. According to Development Ministry data, the total rent to be paid to the companies is projected at $27 billion. The companies will also be entitled to compensation if the hospitals’ occupancy rate falls below 70%.

The PPP model is widely implemented across the world today, both in developed and emerging economies. With its existing project stock, Turkey is among the leaders. The AKP often brags that huge investments are made without a penny from public coffers, but how much public interest is prioritized in shaping the projects remains open to discussion.

Many believe the revenue guarantees rest on unrealistic assumptions. The traffic projections, for instance, are based on the assumption that Turkey’s annual economic growth would not fall below 5% on average. This applies also to assumptions that abundant inflows of foreign funds would continue and keep the dollar in check, which apparently formed the base for pegging bridge tolls to the dollar.

But as the Turkish proverb says, “A calculation made at home goes awry at the market.” Economic growth has declined and the greenback has soared against the lira. The populist drive behind all those investments seems to already be resulting in black holes that will enlarge public deficits.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s ‘megaprojects’ off to disappointing start(Al-Monitor, March 29,2017) için yorumlar kapalı

Rusya ile ortak varlık fonu ve Rönesans Holding(Al-Monitor, 20 Mart,2017)

İktisatçı-yazar Tevfik Güngör Uras Dünya gazetesindeki köşesinde “Rusya ile devamlı anlaşma imzalıyoruz” diye başlık atmıştı. Türkiye’nin en kıdemli iktisatçı köşe yazarı Uras yazısında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 10 Mart’ta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüşmek üzere beraberindeki sekiz bakanla yaptığı Moskova ziyaretinde imzalanan sekiz anlaşma (protokol) haberine yer veriyordu. Son yıllarda Rusya ile belli aralıklarla imzalanan onlarca anlaşmayı da hatırlatan ve müstehzi bir ifadeyle bir protokol dökümü yapan Uras sözü, anlaşma-protokolün çokluğuna karşın pratikte alınan mesafenin azlığına getiriyordu aslında.

Kimi yorumculara göre dünyada hızla yalnızlaşan AKP rejimi Rusya’yla her alanda yakınlaşmanın ve ilişki kurmanın yollarını arıyor. AKP askeri, diplomatik uzlaşı arayışları kadar ekonomik yakınlık için de çabalarını yoğunlaştırıyor.

Ne kadar uygulama alanı bulur bilinmez ama Moskova ile imzalanan son protokollerden biri iki devletin ortak bir varlık fonu kurmasını içeriyor. Bir milyar dolarlık bir kaynakla kurulması düşünülen ortak fonun, özellikle Rusya’da büyük inşaat faaliyetleri sürdüren Türkiyeli Rönesans Grubu’nu finanse etmesi fotoğrafın en ilginç boyutlarından biri. Rönesans İnşaat’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhalefet tarafından “kaçak” olarak nitelenen sarayını da inşa etmiş olması ise görüntüye ayrı bir ilginçlik katıyor.

Merkezi bütçenin ve Merkez Bankası’nın “paralel”i olduğu, bilhassa da iktidara yakın zordaki firmalara can simidi atmak üzere kurulduğu yönünde eleştiriler alan Türkiye Varlık Fonu (TVF) oluşumunu henüz tamamlama sürecindeyken Rusya ile ortak bir fon kurma girişimi dikkat çekici. Hele ki projenin odağında tanınmış bir inşaat grubu varsa…

TVF ile Rusya Doğrudan Yatırım Fonu’nun (RDIF) ortaklığında “Türkiye-Rusya Yatırım Fonu”nun kurulmasını öngören mutabakat anlaşmasına göre, her iki ülke 500’er milyon dolara kadar çıkabilecek bir yatırım yaparak toplamda 1 milyar dolara kadar ulaşabilecek bir fon oluşturacak. TVF Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Mehmet Bostan’ın fona ilişkin açıklaması şöyle: “Türkiye Varlık Fonu ve Rusya Doğrudan Yatırım Fonu hem Türkiye’de hem Rusya’da ülkelerinin ekonomik büyümesine ve refah düzeylerinin gelişmesine katkıda bulunacak kârlı yatırım fırsatları üzerinde çalışacak.”

2011 yılında faaliyete geçen ve Rusya’daki doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını çeşitli şekillerde desteklemeyi amaç edinen RDIF ise 10 Mart’ta imzalanan protokolle ilgili basın açıklamasında, Türkiye ile varılan anlaşmayla Rönesans Holding’in Rusya’da sürdürdüğü projelerin ilerletileceğini bildirdi. Oluşturulan fonun Rusya’da gerçekleştirilecek muhtelif sektörlerdeki projeleri finanse edeceğinin vurgulandığı açıklamada Rönesans ile sürdürülen projelerin kuruluşta 2 bin 500 kişiye, işletme safhasında da bin kişiye iş imkanı sağlayacağı duyuruldu.

Rönesans’ın patronu Erman Ilıcak ise şu değerlendirmede bulundu: “İnanıyorum ki, bu anlaşma iki ülke ekonomisinde stratejik bir önem taşır. RDIF’in partneri olmaktan sevinçli ve gururluyuz.”

Moskova ziyaretine katılan heyetteki AKP rejiminin arkasındaki sermaye örgütü olarak bilenen Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (MÜSİAD) Genel Başkanı Nail Olpak da Rusya ile siyasi ilişkilerin yanı sıra ekonomik ilişkilerin de normalleşmesinin Türkiye için stratejik bir öneme sahip olduğunu vurgulayarak şöyle dedi: “1 milyar dolar sermayeyle kurulan Türkiye-Rusya ortak fonu, yalnızca Türkiye ve Rusya’daki yatırımların değil, aynı zamanda üçüncü ülkelerde yapılacak iş birliklerinin de önünü açacaktır.”

Rusya’daki ikinci en büyük yabancı inşaat firması olan Rönesans Holding bu ülkede AVM’lerden gökdelenlere, sanayi tesislerinden elektrik santrallerine kadar çok farklı alanda inşaat işleri yürütüyor. Şirketin gerçekleştirdiği projeler arasında Rönesans House Rusya, Renaissance Moscow Towers, Avia Park AVM, Rönesans Forum İş Merkezi, Rönesans Moskova Kuleleri, Crowne Plaza Oteli, Rönesans Center, Oz Alışveriş Merkezi, Federasyon Kulesi, Evrim Kulesi, Marine Façade, St. Petersburg Kola Endüstriyel Park gibi yatırımlar yer alıyor.

Rusya ile ortak fonun baş aktörü olan Rönesans’ın protokolle saptanan 1 milyar dolarlık fon ile Rusya’da tasarlanan şehir hastaneleri, altyapı yatırımları hedeflerini gerçekleştirmede ne kadar yol alacağını zaman gösterecek. Ama arşivler Rönesans’ın RDIF ile iş birliği adımlarının 2014’e kadar gittiğini gösteriyor. Rönesans Başkanı Erman Ilıcak 2 Aralık 2014’te Hürriyet’e yaptığı açıklamada RDIF ile Rönesans Holding arasında 400 milyon dolarlık ortaklık anlaşması imzalandığını duyurmuştu. Ilıcak, “RDIF’i dünyadaki en başarılı yatırım fonu olarak görüyorum. Biz Rusya’da bugüne kadar 1,8 milyar dolarlık gayrimenkul yatırımı yaptık. Bu anlaşmayla birlikte 3,8 milyar dolarlık daha yatırım gerçekleştireceğiz. Bu aynı zamanda RDIF için ilk anlamına geliyor. Arsaları ve inşaat izinlerini aldık. RDIF, dünya üzerinde Rusya’da yatırım yapmak isteyen firmalarla bizi de buluşturacak” diye konuşmuştu.

Ne var ki protokoller Rusya ile yaşanan uçak krizinin de arayı soğutmasıyla kâğıt üstünden fiiliyata çok ilerlemedi. Şimdi ise devreye Türkiye Varlık Fonu giriyor.

Neden Rönesans? Bu sorunun yanıtı, grubun Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nı inşa eden firma olmasıyla da ilgili mi? Yargıya taşınan imar hukuksuzluğu iddiaları, kamu yatırım kayıtlarıyla uyuşmayan maliyet tartışmaları nedeniyle muhalefet partileri ve çeşitli meslek kuruluşları tarafından sık sık “kaçak” diye nitelendirilen saraya Rönesans’ın katkısı büyüktü.

Kalkınma Bakanlığı kamu yatırımları listesine göre başlangıçta Başbakanlık ofisi olarak tanımlanan saray 2012 yatırım programına alındı ve karşısına “650 milyon TL proje bedeli” (yaklaşık 360 milyon dolar) yazıldı. Yatırım Başbakanlığa bağlı Toplu Konut İdaresi (TOKİ) projelerinde ise Rönesans İnşaat’a 595 milyon TL’ye ihale edilmiş görünüyordu.

Mimarlar Odası’nın Ankara Şubesi kalem kalem maliyet çıkardıkça inşaatın telaffuz edilen rakamların çok üstünde bedeli olduğu öne sürüldü. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek TBMM’de proje bedelinin toplam 1 milyar 370 milyon lira olduğunu açıkladı. Bunun üzerine CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal sarayın 1 milyar 370 milyon liraya mal olduğu bilgisinin gerçek maliyeti yansıtıp yansıtmadığına ilişkin bir soru önergesi verdi. Şimşek soru önergesine verdiği yanıtta aradan daha üç ay geçmeden bu kez sarayın maliyetini bilmediğini bildirdi. Derken, Kalkınma Bakanlığı’nın 2015 yatırım programında projenin bedeli 650 milyon TL değil, 1,4 milyar TL olarak gösterildi. Yani yüzde 115 artırıldı.

Saydamlık ve hesap verebilirlikten hızla uzaklaşan Türkiye siyasetinde sarayın inşa bedeli bir bilmece olarak kalırken inşasına Rönesans’ın özel katkısı olduğu iddiası da yalanlanmadı. Rusya’daki ortak fon ile Rönesans’a verilen destek saray borcunun bir karşılığı mıydı?

Makale kategorisine gönderildi | Rusya ile ortak varlık fonu ve Rönesans Holding(Al-Monitor, 20 Mart,2017) için yorumlar kapalı

Who really benefits from Turkey-Russia joint fund?(Al-Monitor, March 20, 2017)

Summary :
A Turkish construction company, which runs major operations in Russia and was the builder of Erdogan’s controversial palace, figures prominently in a deal to create a joint investment fund between the two countries.
Author

Translator Sibel Utku Bila

Following President Recep Tayyip Erdogan’s March 10 visit to Moscow, which saw the signing of eight bilateral deals, Turkey’s top economic columnist Tevfik Gungor Uras penned an article headlined “We keep signing deals with Russia.” In a rather sarcastic tone, he listed an array of deals and protocols signed between the two countries in recent years, questioning how much progress was actually achieved on the ground.

According to analysts, the ruling Justice and Development Party (AKP) is scrambling for rapprochement and expanded ties with Russia as its international isolation deepens. This includes intensified efforts on military and diplomatic levels as well as in the economic field.

One of the new protocols with Moscow involves the establishment of a $1 billion joint wealth fund. To what extent it will materialize remains to be seen, but the plan has one truly intriguing aspect: financing Turkey’s Ronesans Holding. The company runs major construction operations in Russia and is also the builder of Erdogan’s lavish presidential palace, which the opposition says remains an illegal structure.

Turkey’s own sovereign wealth fund — widely seen as an attempt to create a parallel budget and provide lifesavers to pro-government businesspeople under financial strain — is still in the process of being shaped, but here it is already poised for another controversial venture. According to the deal, the joint fund between the Turkey Wealth Fund (TVF) and the Russian Direct Investment Fund (RDIF) would be created with contributions of up to $500 million by each side.

TVF board Chairman Mehmet Bostan said the TVF and RDIF “will work on profitable investment opportunities in both Turkey and Russia to contribute to the two countries’ economic growth and boost their prosperity levels.”

The RDIF, created in 2011 to support foreign direct investments in Russia, said in a statement that the deal with Turkey would help advance cooperation with Ronesans Holding. According to the statement, the joint fund will invest in various projects in Russia, and “the implementation of joint projects with Ronesans Holding will create up to 2,500 jobs at the development stage and over 1,000 jobs at the operational stage.”

Erman Ilicak, the president of Ronesans, said, “I believe this agreement holds a strategic importance for the economies of both countries. We are happy and proud to partner with RDIF.”

Nail Olpak, the head of Turkey’s Independent Industrialists and Businessmen’s Association — known as the business group behind the AKP regime — stressed that normalizing economic ties with Russia was also of strategic value for Turkey, along with reconciliation on the political level. “The $1 billion Turkish-Russian joint fund will clear the way not only for investments in Turkey and Russia but also for cooperation in third countries,” Olpak, who was part of the business delegation accompanying Erdogan in Moscow, said.

Ronesans Holding is the second largest foreign construction company operating in Russia. It has undertaken a variety of projects, ranging from shopping malls, business centers and high-rises to industrial facilities and power plants.

According to the RDIF, the company is now involved in preliminary work “on opportunities in developing health care centers and transport infrastructure, including bridge and toll road construction.” The archives show that the cooperation between the RDIF and Ronesans dates to 2014. In December that year, Ilicak told Turkey’s Hurriyet daily that his company had signed a $400 million partnership deal with the RDIF. Praising the RDIF as “the world’s most successful investment fund,” Ilicak said, “We have invested $1.8 billion so far in real estate in Russia. With this deal, we will now invest another $3.8 billion. For the RDIF, this is a first. We have acquired the land and construction permits. Also, the RDIF will bring us together with foreign companies that want to invest in Russia.”

Yet the crisis over Turkey’s downing of a Russian warplane in November 2015 stalled progress on many cooperation deals. Now the TVF is stepping in to revive the impetus.

But why Ronesans? Does this have anything to do with the fact that the company was the builder of Erdogan’s presidential palace? The construction of the palace was highly controversial. Built on a protected site, it was several times challenged at the courts, and its cost still remains unclear. Ronesans’ contribution was said to be significant.

According to Development Ministry data, the palace — described initially as a prime minister’s office, for Erdogan was not yet elected president — was put on the public investments list in 2012, with its project cost estimated as 650 million Turkish liras (some $179 million). According to data by the Housing Development Administration, an agency attached to the prime minister, the construction of the palace was awarded to Ronesans as a project worth 595 million Turkish lira.

As the construction proceeded, the Ankara branch of Turkey’s Architects Chamber raised allegations that the real cost was much higher, drawing up its own calculation of materials used in the project. In November 2014, Finance Minister Mehmet Simsek said in parliament that the total cost of the project was more than double the estimated cost at 1.37 billion Turkish liras. A few months later, in response to a written question by an opposition deputy, Simsek said he did not have cost figures. Then, in the Development Ministry’s investment program for 2015, the cost of the palace was put at 1.4 billion Turkish liras, up 115% from the original figure.

As Turkey fast drifts away from transparency and accountability, among other democratic norms, the construction cost of Erdogan’s palace remains a mystery. In the meantime, reports of a private contribution by Ronesans have never been denied, which brings to mind an intriguing question: Is the support offered to Ronesans through the joint fund with Russia a way to repay the palace’s debt?

English, Makale kategorisine gönderildi | Who really benefits from Turkey-Russia joint fund?(Al-Monitor, March 20, 2017) için yorumlar kapalı

Krize fren mi? 2009 Gibi mi?(ozguruz.org, 13 Mart 2017)

Geçtiğimiz yılın ikinci yarısında, 15 Temmuz darbe girişiminin ve Türkiye’nin Suriye’ye asker göndermesinin de etkisiyle, politik ve jeopolitik riskler arttı. Bunlar, zaten kırılgan olan ekonomik göstergeler ile birleşince, Türkiye ekonomisi için yaşamsal önemi olan yabancı yatırımcılar için cazibe azaldı. Ekonomide  hızlı bir daralma, hatta gerileme dönemine girildi.

2016 Eylül ve izleyen aylarda uluslararası derecelendirme kuruluşları S&P ile Moody’s in Türkiye’nin yatırım notunu “çöp”e indirmeleriyle beraber, düşüş sürdü. Başta sıcak para olmak üzere, yabancı kaynak girişi yavaşladı, hatta yer yer çıkışlar yaşandı. Sonuçta beklenen gerileme, sayılarla teyit edildi. 2016’nın üçüncü çeyrek büyüme rakamı pozitif değil, yüzde 1,8 negatif geldi (TÜİK). Özellikle imalat sanayinin son 3 çeyrekte küçüldüğü anlaşıldı. Bu teknik anlamda sanayinin krize girmiş olması demekti. 2017 Mart ayının son günü açıklanacak 4. çeyrek büyümesi ile  yılın fotoğrafının tamamı görülecek.

Eldeki veriler 2017’nin ilk ayında da yeterince, bir krizin eşiğine gelindiğini, sanayinin ise, öteki sektörlerden farklı olarak krize girdiğini gösteriyordu. Ekonomide daralma, özellikle dolar/TL fiyatından izleniyordu. 2016’nın ilk yarısında 3 TL’nin altında seyreden dolar/TL, Temmuz ile birlikte yükselmeye, not düşüşü ile daha da artmaya başlamış ve dolar fiyatı yılın sonlarına doğru 3.90 TL’ye kadar çıkmıştı.

Bugünlerde, özellikle Şubat başından itibaren fırtına dinmiş gibi. Dolar gerilemeye başladı. 3.50-3.60 TL bandına düşen bir dolar fiyatı var.Hükümet, durumu kontrole almış havası basıyor. Acaba gerçek mi? Kriz frenlendi mi? Yoksa erken bir sevinme mi?

 

Krize itfaiye…

Krize doğru gidilirken, AKP rejiminin ekonomi yönetimi boş durmadı. Üst üste önlemler denendi, deneniyor. Özellikle CB Erdoğan, “2009’da da böyle olmuştu, teğet geçecek demiştim,yine öyle olacak” diye piyasaları rahatlatmaya çalışıyor, hızlanan dolar fiyatının bir “üst akıl oyunu” olduğunu, dolar satmamanın “hainlik” olduğunu her fırsatta dillendiriyordu.

Üstelik bu yangının tam da “tek adam rejimi” için bir Anayasa değişikliği operasyonuna girişildiği zamana denk gelmesi işleri çatallaştırıyordu. Operasyonu yürütenler, bizatihi bu totaliterliğe gidişin, riskleri tırmandırdığını anlamazlıktan geliyor, ama bundan geri duracağa da benzemiyorlardı.

Geriye tek şey kalmıştı: Bir yandan içeride, eldeki tüm kamu kaynaklarını,yani su stokunu, yükselen alevlere  sıkmak, bir yandan da yangını büyüten dışarıdan esen rüzgarın dinmesine ya da yön değiştirmesine duacı olmak.

Dışarıda olanlar

Dış rüzgarlar, özellikle ABD’de Trump’ın başkanlık koltuğuna oturması öncesi, Türkiye’deki şemsiyenin ters dönmesinde etkili olmuştu. “Yükselen ülkeler”deki sıcak para, yüzünü ABD’ye döndüğü için, dolar tırmandıkça tırmanmış TL, dahil yerel paralar da bu iklimden olumsuz etkilenmişti. Ne var ki, Trump, daha koltuğuna oturur oturmaz, Meksika sınırına duvar, bazı Müslüman ülke vatandaşlarına  giriş yasağı gibi,  sermayeyi ürkütecek demeçler ve icraatlarla kafaları karıştırmıştı. Dolar endeksindeki tırmanış durmuş, hatta yavaş yavaş yerini yerel paraların toparlanmasına bırakmıştı. Çünkü ABD’ye doğru mevzilenen sıcak para, bekle-gör, diyerek yeniden geçici park yeri ülkelere, bu arada Türkiye’ye de küçük dönüşler yapmaya başlamışlardı. Bunlar,  AKP rejimine nefes aldıracak gelişmeler…

İçeride önlemler

Rejim,içeride ise, 2009 krizinde uyguladığı reçeteleri çekmeceden çıkarmış ve uygulamalara başlamıştı. Özellikle konut,beyaz eşya, mobilya sektörlerinde iç talep çok daralmış ve yaprak kımıldamaz olmuştu. Bu üç sektörle ilgili olarak iç talebi canlandırmak için vergi indirimlerine gidildi.

Sıkıntıya giren firmaları rahatlatmak için kredi kullanımı teşvik edilecek, bu konuda bankalara Hazine garantisi (kefaleti) sağlanacaktı. Borcu olan firmalara vergi ve sigorta primlerini erteleme şansı getiriliyordu. Doların tırmanmasına karşı, Merkez Bankası, özellikle bankaların dolar taleplerini frenleyecek faiz artışlarına gidiyor, döviz yükümlülüğü olan ihracatçılara, borçlarını döviz yerine TL ile hem de dolar 3.50 TL iken ödeme kolaylığı getiriliyordu.

İşsizlik- resmi olanı- yüzde 12’yi aşmıştı ve sayı olarak 3,7 milyonu bulmuştu. Bu sayıyı azaltmak için “adama göre iş” gibi ters bir yöntem işverenlere adeta dayatılıyordu. Her istihdam edilen işçinin asgari ücret üstünden vergi ve sigorta primini devlet ödeyecekti, bunun için bütçeden 12,5 milyar TL ayrılacaktı. Zaten, 2016’da asgari ücretin 100 TL’sini bütçeden ödeme uygulamasına gidilmişti. Bu destek 2017’de de sürdürülecekti.

Özetle devlet, vergilerden vazgeçerek, Merkez Bankası’nın kaynaklarını kullanarak, hatta İşsizlik Sigortası’nın fonlarını kullanarak kriz ateşini kuşatmayı, yatıştırmayı deniyor; bunun için bir de hukuk dışı Varlık Fonu tesis ediyordu.

2009 formülü

Doğrusu, bu kamu kaynakları ile ateş söndürme çabası 2008-2009 krizi yıllarında da denenmiş ve sonuç alınmıştı. Ekonomiye can suyu vermek adı altında, bütçe açığını katlamayı göze alarak,  iç talebi canlandırıcı vergisel kolaylıklara gidilmiş, yine firmalara can simidi atılmış ve başka parasal operasyonlara gidilmişti. Bu hamleler, dışarıdan yeniden başlayan sermaye girişi ile karşılık bulmuş,  ekonomi izleyen iki yıl yüksek büyüme yaşamıştı.

Ne var ki, 2009’da işe yarayan bu kurtarma paketinin bu dönemde işe yarayıp yaramayacağı belli değil. Bunun birçok nedeni var:

1- 2009’da, dünya ekonomisindeki büyük daralmaya can suyu vermek için genişlemeci para politikasına hem ABD’de hem AB’de gidilmiş, o pompalanan paraların bir kısmı Türkiye gibi ülkelere gelmişti. Ya şimdi? Şimdi ise para basmak değil, basılmış parayı faiz artırarak toplama niyeti ön planda. Fed, Trump ile bunu becermenin derdinde. Avrupa Merkez Bankası, en azından yıl sonunda bu toparlanmaya hız verme eğiliminde. Dolayısıyla 2009’dan farklı bir dış iklim var.

2- Merkez Bankası verilerine göre, içeride firmaların döviz yükleri 2009’dakinin 3 katına çıkmış durumda. 2009’da 70 milyar dolar olan net döviz açığı şimdi 208 milyar dolar. 2009 sonrası iki yıl yüzde 9 dolayında, yabancı kaynak girişi ile büyüyen ekonomi ile “ustalık” dönemine geçtiğini sanan AKP rejimi, birçok firmanın bol keseden dövizle borçlanmasını da cesaretlendirmişti. İşte olanlar oldu ve kullanılan döviz kredisinin 3 katı borçlanıldı. Hem de üçte ikisi, sanayi dışı, döviz kazandırmayan inşaat, emlak, enerji, ulaştırma gibi sektör yatırımları için.

 

3- 2009 krizi döneminde Türkiye, bugün olduğu kadar politik ve jeopolitik riski yüksek bir ülke değildi. 2010 yılında, alınan mesafe ile notu yükseltilmiş ve yabancı para akışı alışılmadık boyutlarda gerçekleşmişti. Şimdi içeride ülke kutuplaştırılmış, bir Anayasa değişikliği ile totaliter bir rejime geçiş için güya rıza alınmak isteniyor. Bu rıza, olağanüstü hal, Anayasa ihlalleri, tehditler ve oldukça anti demokratik bir yönetimle yapılmak isteniyor. Riskler azalmak bir yana artıyor, Türkiye’nin özellikle AB normları üstünden karnesi kötüleştikçe kötüleşiyor. Ama çaresiz, içeride kamu kaynaklarının dibi kazınarak önlemlere devam ediliyor, dışarıdaki Trump marifeti kargaşanın sürmesi için duaya çıkılıyor.

Sonuç verir mi?

İçeride atılan adımların ve dışarı ile ilgili beklentilerin sonuç vermesi zor. İçeride alınan önlemler bütçe açığını büyütüyor, borçluların döviz talebi azalmadığı için dolar beklendiği kadar düşmüyor. Bu durum enflasyonu yeniden azdırıyor ve hem reel üretimde hem finansta kırılganlıklar azalmıyor. Daha önemlisi, referandumdan umulan “Evet” ihtimali hızla azalıyor, bu da belirsizlikleri artırıyor. Dış halkada ise hava her an dönebilir. Birileri Trump’a ayar vererek hedeflenen faiz artışı ve büyüme gazına basışla sermayeyi yeniden çekebilir. O zaman da hiçbir şey umulduğu gibi, hele ki  “2009 sonrası” gibi olmayabilir.

 

 

 

 

Araştırma - Haber kategorisine gönderildi | Krize fren mi? 2009 Gibi mi?(ozguruz.org, 13 Mart 2017) için yorumlar kapalı

Enflasyon çift, gelirler tek hane(Al-Monitor, 13 Mart 2017)t

Türkiye, uzun zamandır el salladığı çift haneli enflasyona dönüş yaptı. Şubat ayında gerçekleşen yükselişle birlikte yıllık tüketici enflasyonu yüzde 10’u geçti. Bu, 58 aydır ilk defa oluyor ve geçici gibi görünmüyor. Tüketici fiyatlarında çift haneyi yaratan etkenler yıl boyunca canlı kalacak gibi. 2017’nin çift haneli enflasyonla kapatılacağına dair önemli işaretler var.

Tüketicinin satın aldığı malların ve hizmetlerin fiyat değişimini ifade eden Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) şubat itibarıyla yıllık yüzde 10,1 arttı. Bazı alt dallarda yıllık artış daha yüksek, bazılarında da daha düşük seyretti. Tüketim sepetindeki yüzde 24’lük ağırlığı ile ilk sırayı alan gıdada yıllık fiyat artışı yüzde 8,7. Hanelerin bütçesindeki yeri yüzde 15 olan konut için harcamalarda da artış yıllık yüzde 7,4’te kaldı. Ama hane bütçelerinde 14’lük yer tutan ulaştırmada yıllık fiyat artışı yüzde 18’i buldu. Hane bütçesindeki payı yüzde 6’ya yakın olan içki-sigara ürünlerinin fiyatı ise yüzde 22’ye yakın artarak zirve yaptı.

Tüketicinin enflasyonu çift haneye, yüzde 10,1’e çıkarken üreticinin sattığı sanayi, maden, enerji mallarını temsil eden Yurt İçi Üretici Fiyatları Endeksi’nde (Y-ÜFE) yıllık artış yüzde 15’in üstüne çıktı. Tüketici fiyatlarının 2017 boyunca çift haneden aşağı inmeyeceğine ilişkin en önemli dayanaklardan biri bu. Sanayiciler fiyatlarını yıllık yüzde 15 artırmışken, bunun tüketiciye yansımaması düşünülemez.

Sanayici (üretici) fiyatları ortalama yüzde 15 dolayında artarken, üretici sepetindeki ağırlığına göre bazı mallardaki yıllık artışlar daha çok dikkat çekti. Örneğin, sepette yüzde 9 dolayında ağırlığı olan tekstil ürünlerinde yıllık artış yüzde 18’e yaklaştı. Demir-çelik ve öteki metallerde artışın yüzde 44’ü bulması en çarpıcı olanı. Bu ölçüdeki artışta dünya cevher, hurda demir, kok fiyatlarının artışı elbette etkili oldu. Yükselmiş döviz fiyatlarıyla bunların tedariki, sanayicinin fiyatlarının çok hızlı artmasında rol oynadı. Yurt içi elektrik, doğal gaz fiyatları düşük tutulduğu için, hatta yüzde 6’ya yakın ucuzlatıldığı için bu dalda YÜFE biraz daha düşük çıktı. İthalata bağımlı üretimi başat olan beyaz eşya, elektronik eşya, makine, kimya gibi sektörlerde ise yıllık artışlar yüzde 16 ila 21 arasında değişti.

Hükümetin en sıkışık sektörler olarak belirlediği ve vergi indirimi uyguladığı beyaz eşya ile mobilyada bile yıllık fiyat artışları tek haneye gerilemedi.

Hem tüketici hem üretici (sanayici) fiyatlarının çift hanede seyretmesine kaynaklık eden en önemli etken ise dolar fiyatındaki hızlı artış. Buna, dünyada enerji ve öteki emtia fiyatlarının yeniden artış trendine girmesi etkenini de eklemek gerek. Nitekim Merkez Bankası, tüketici enflasyonu değerlendirmesinde bu noktaya şöyle parmak bastı: “Bu dönemde, gıda yıllık enflasyonundaki yükseliş sürmüş; başta temel mal ve enerji grupları olmak üzere genele yayılan döviz kuru etkileri gözlenmiştir. Geçici vergi indirimlerine karşın, Türk lirasındaki birikimli değer kaybının etkisiyle temel mal enflasyonunda kaydedilen belirgin artış sonucunda çekirdek enflasyon göstergelerinin yıllık enflasyonu ve ana eğilimi yükselmiştir.”

Merkez Bankası, üretici fiyatlarındaki yüzde 15’i aşan artışı değerlendirirken de dışsal etkilere şöyle dikkat çekti: “Bu gelişmede, döviz kuru ve uluslararası emtia fiyatları belirleyici olmuştur. Yıllık enflasyon, imalat sanayinde yüzde 17,18’e, petrol ve ana metal hariç imalat sanayinde ise yüzde 11,92’ye ulaşmıştır. Petrol ve ana metal hariç imalat sanayi fiyatlarının mevsimsellikten arındırılmış ana eğilimi ise yüksek seviyesini korumuştur.”

Özellikle eylül 2016-şubat 2017 dönemini kapsayan beş ayın döviz fiyat artışları ile enflasyon artışı çarpıcıdır. Dolar fiyatının yüzde 24 arttığı bu dönemde yurt içi üretici fiyatlarında yüzde 11,5 tüketici fiyatlarında ise yüzde 7 artış oldu. Bu beş ayda kur artışı fiyatlardaki artışı katladı.

TL’deki değer kaybının, ABD Merkez Bankası Fed’in 2017 boyunca yapması beklenen faiz artışları ve Türkiye’nin eksilmeyecek risk priminin etkisiyle süreceği yaygın bir kanı. Bu, tek başına maliyet enflasyonuna kaynaklık etmeyi sürdürerek çift haneli enflasyonun 2017’nin geneline hâkim olacağına ilişkin güçlü bir parametre.

Tüketicide yüzde 10’u, üreticide yüzde 15’i aşan fiyatlar kâr, faiz, ücret gelirlerini nasıl etkiledi? Başka bir ifade ile bu gelir kategorilerindeki yıllık artışlar, enflasyonla baş edebildi mi? Reel kazancı olanlar ile reel kaybı olanlar hangi kesimler?

Nüfusun yüzde 20’den fazlası tarımdan geçiniyor. Tarım üreticilerinin gelirleri enflasyon karşısında tutunabildi mi? Ortalama tarım fiyatları yıllık yüzde 7,5 arttı. Bu, hem tüketici hem sanayici fiyatlarının gerisinde, yani tarım genel olarak enflasyondan zarar gördü. Ama bazı tarım alt dalları için durum farklı. Baklagiller, ayçiçeği, pamuk gibi sanayi bitkisi, et ve süt ürünü üreticilerinin fiyatları daha çok artarken, bazılarında artışlar düşük kaldı, hatta fiyatlar geriledi. Zarar görenler daha çok Rusya’ya da ihracatları azalan sebze üreticileri oldu. Buğday, zeytin, fındık üreticilerinin de ürün fiyat artışları yüzde 10’un altında kalınca reel gelirleri düştü.

Mevduat ve devlet bonosu faizleri tüketici enflasyonu ile ancak baş edebilirken, birikimlerini dolarda tutanlar yıl sonunda yüzde 14, avroda tutanlar yüzde 11,5, altında tutanlar ise yüzde 24 reel kazanç sağladı.

Ücretlere gelince, istihdam edilenlerin yüzde 70’inin ücret geliri ile geçindiği Türkiye’de, 16 milyonluk bu nüfusun yüzde 60’ı asgari ücretli. Bu anlamda enflasyondaki artış, asgari ücretteki artışı çok ilgilendiriyor.

2017 için asgari ücret artışı, yılın başında yüzde 8 olarak öngörüldü. Bu, ayda net 1404 TL ya da doların 3,70 TL olduğu varsayımıyla ayda 380 dolar gelir demek. Asgari ücret, seçim yılı 2015’te seçim vaadi olarak yüzde 30’un üzerinde artırılmıştı. 2017’nin yüzde 8 artışı, çift haneli enflasyonun altında kalacak denebilir.

Sayıları 3 milyonu bulan memurların ortalama aylık maaşı 2 bin 700 TL dolayında. Bu, aylık 730 dolar demek. Hükümet memur maaşlarını hedef enflasyona göre yılda iki kez belirliyor. Bu yılın ilk yarısı için artış yüzde 3’te kaldı. Temmuz ayında çift haneye göre artış olmaz ise memurlar da çift haneli enflasyondan zararlı çıkacak. Durum, aylık maaşları 400 ile 500 dolar dolayında olan ve sayıları on milyonu geçen emekliler için de çok farklı değil.

Makale kategorisine gönderildi | Enflasyon çift, gelirler tek hane(Al-Monitor, 13 Mart 2017)t için yorumlar kapalı

What does double-digit inflation mean for Turkey?(Al-Monitor, March 13, 2017

Summary
The accelerating pace of Turkey’s inflation threatens significant erosion in most forms of income on which the country’s population lives.
Author

Translator Sibel Utku Bila

Turkish consumer inflation has exceeded 10%, climbing back to double digits after 58 months. The factors pushing prices up are unlikely to subside in the coming months, meaning that a double-digit overall inflation at the end of the year is now a strong prospect for the country.

The Consumer Price Index, which denotes the change in the prices of goods and services that consumers buy, was up 10.1% year on year in February. The increase was higher in some categories and lower in others. In food and housing, which account for 24% and 15% of the consumer basket, respectively, the increase stood at 8.7% and 7.4%. Meanwhile, in the transport and tobacco-alcohol categories, which make up 14% and about 6% of household budgets, respectively, inflation stood at 18% and nearly 22%.

When it comes to the Domestic Produce Price Index, which covers the industrial, mining and energy products that producers sell, the year-on-year price increase exceeded 15%. This is, in fact, the main indicator that consumer inflation is unlikely to climb down from double-digit figures throughout 2017. With producers having hiked their prices 15%, the impact on consumers in the coming months is simply inevitable.

Source:TÜİK  http://www.turkstat.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=24770

The inflation in certain goods in the producer basket is even more striking. In the textile category, which accounts for about 9% of the basket, the year-on-year price increase was close to 18%. In iron, steel and other metals, it stood at a staggering 44%. Here, the global rise in the prices of ore, scrap iron and coke was, no doubt, influential. On top of it came the Turkish lira’s dramatic depreciation, which meant that importing those goods became much more expensive for Turkish producers, leading to a fast increase in their prices. Electricity and natural gas prices, meanwhile, were kept in check, and even lowered some 6%. In categories such as domestic appliances, electronic goods, chemicals and machinery, which rely the most on imported inputs, the year-on-year price hikes ranged between 16% and 21%. The government had introduced tax cuts for the domestic appliances and furniture sectors, singling them out as the most hard-pressed, but even those measures failed to keep the price increases at single-digit figures.

The fast appreciation of the dollar is the main factor pushing up inflation to double-digit figures for both producers and consumers in Turkey. The renewed uptrend in the global prices of oil and other commodities is another important contributor. In a March 6 assessment of consumer inflation, the Central Bank said, “Annual food inflation maintained its uptrend, and the effects of the exchange rate spilled over into the whole, particularly the core goods and energy groups. Despite temporary tax reductions, the core goods inflation that soared amid the cumulative effects of the depreciation in the Turkish lira pushed both the annual inflation and the underlying trend of core indicators upward.”

With respect to the 15% increase in producer prices, the Central Bank emphasized external factors, namely the exchange rate and international commodity prices. “Annual inflation reached 17.18% in the manufacturing industry and 11.92% in the manufacturing industry excluding petroleum and base metals,” it said. “The seasonally adjusted underlying trend of manufacturing industry prices excluding petroleum and base metals maintained its high level.”

The period from September 2016 to February 2017 is particularly telling in terms of how hard currency prices and inflation grew. The dollar rose 24% against the Turkish lira in said period, outstripping the increases in domestic producer and consumer prices, which stood at 11.5% and 7%, respectively.

It is a widely held view that the Turkish lira will continue to depreciate under the impact of rate hikes by the US Federal Reserve, expected throughout the year, and Turkey’s high-risk premium, which is unlikely to ease. This alone is a strong harbinger of a sustained double-digit inflation throughout the year, fueled by continuing cost inflation.

How do the price increases affect profits, interest rates and wages? Or, put differently, are the increases in these categories able to match the inflation? Who are the winners and the losers?

More than 20% of Turkey’s population lives on agriculture. The annual increase in agricultural prices stood at 7.5%, well below both the producer and consumer inflation. This means that the agricultural sector was on the losing side overall. Price increases were higher than the average in certain industrial crops such as pulses, sunflower and cotton, as well as meat and milk. In some categories, however, the prices rose less than the average and even decreased. Vegetable producers, who saw their exports to Russia shrink, took the heaviest blow. The price increases in wheat, olives and hazelnuts were less than 10%, meaning that their producers, too, ended up with less income in real terms.

In the financial sector, the yields on bank deposits and government bonds barely matched the consumer inflation, while those who kept their savings in dollars and euros profited 14% and 11.5%, respectively, at the end of 2016. Similarly, those who put their money in gold profited 24% in real terms.

When it comes to wage earners, they represent 70% of working people in Turkey, numbering 16 million. Some 60% of them are minimum wage earners. The annual hike for the minimum wage was planned at 8% in the beginning of the year, following a 30% hike last year, a promise made in the 2015 elections. This means the increase in the minimum wage — 1,404 Turkish lira ($375) at present — will fall behind the double-digit inflation expected at the end of the year.

Public servants, meanwhile, number about 3 million and earn 2,700 Turkish lira ($720) on average. The government decides pay raises twice a year in line with its inflation target. The hike for the first half of the year has been set at 3%. Unless the second-half hike in July is a double-digit one, public servants, too, will be on the losing side against inflation. Things stand more or less the same for more than 10 million retirees, whose pensions range between $400 and $500.

English, Makale kategorisine gönderildi | What does double-digit inflation mean for Turkey?(Al-Monitor, March 13, 2017 için yorumlar kapalı

AKP inşaat çukuruna nasıl düştü?(Al-Monitor, Mart 6, 2017)

Tarih: 20 Şubat 2017. Yer: Merkez Bankası. Hummalı bir çalıştay yapılıyor. Konu: Reel sektörün döviz borcu ve kur riski. Toplantı banka içi, özel bir çalışma. O nedenle hazırlanan dokümanlara dışarıdan, örneğin TCMB’nin web sitesinden ulaşmak mümkün değil. Çalıştay için hazırlanan hizmet içi dokümanın ilk sayfasında “Reel sektör firmalarının kur riskinin önemli boyutta olduğu ve bu riske karşı doğal ve finansal korunmanın sınırlı kaldığı görülmektedir” deniliyor. Dokümanın ilk saptaması, reel sektörün borç yükünün 347 milyar doları bulduğu şeklinde. Bu, Türkiye milli gelirinin yüzde 50’si dolayında bir yük,

Türkiye’de firmaların öz kaynaklarının sınırlı olduğu ve işlerini ağırlıkla iç ve dış kredi ile döndürdükleri yapısal bir gerçek. Merkez Bankası, reel sektör firmalarının borç yükünün yüzde 60’ının, yani 208 milyar dolarının döviz kredisi olduğuna parmak basarak hayati bir sorunun altını çizmiş oluyor. Çünkü bu döviz yükü, hızla artan dolar fiyatı karşısında firmalara ağır kur zararları yüklüyor.

Daha da çarpıcı olan, bu 208 milyar dolarlık net döviz borcu yükünün 2009 sonrası ağırlaşması. 2009’da ancak 70 milyar dolar olan döviz açığının yedi-sekiz yılda 208 milyar dolara ulaşarak yüzde 197 artması oldukça çarpıcı. Uyarılar neden firmalar böyle bir risk üstlenirken yapılmamış bilinmez.

Merkez Bankası, döviz kredisi kullanan firmaların sektörel dağılımına da dikkat çekiyor ve borçların ancak yüzde 26’sının ihracat, dolayısıyla döviz kazanma kapasitesi olan imalat sanayisine ait olduğunu belirtiyor. Buna karşılık, imalat sanayisinin hızla yerini almaya başlayan inşaat ve onu tamamlayan emlak alım-satımı sektörü firmalarının döviz borcu yükündeki payları yüzde 20’yi bulmuş durumda. İnşaat-emlak, herkesin bildiği gibi, döviz kazanma kapasiteleri oldukça sınırlı sektörler; artan ölçüde ithal girdi, iş aracı, malzeme kullanarak döviz harcamalarına karşılık, dışarıya gayrimenkul satışları yılda 2-3 milyar dolarda kalan, dolayısıyla cari açığa enerji ile birlikte en çok yük bindiren sektörler.

AKP’nin inşaat odaklı bir büyümeyi özellikle benimsediği sır değil. En sıradan ziyaretçiler bile İstanbul odaklı bir inşaat furyasının ekonomiye lokomotif yapıldığını görür. İstanbul estetiğini, tarihi ve kültürel dokusunu darbeden betonlaşma, her tür yatay-dikey konut inşaatından ofis gökdelenlerine ve yol, tünel, köprü, alt geçit, üst geçit vb. biçimindeki kentsel altyapıya kadar uzadıkça uzadı.

Şantiyeleşen sadece İstanbul değil. Devamında Ankara, İzmir ve öteki büyük kentlerin tümünde inşaat furyası alıp yürüdü. Kısa adı TOKİ olan kamu kuruluşu Toplu Konut İdaresi’nin kamu arsalarını bu furyaya aktif olarak sürmesiyle hız alan inşaat odaklı büyüme, dışarıdan yapılan borçlanmaların ve iç kredilerin önemli bir kısmının müteahhitlere verilmesi ve tüketiciye de “konut kredisi” olarak kullandırılmasıyla hızlandı.

Öyle ki, Türkiye Bankalar Birliği verilerine göre 2016 sonunda toplam banka kredilerinin yüzde 10’unun konut kredisi için ayrıldığı anlaşılıyor. İnşaat firmaları, banka kredilerinin yüzde 12’sine yakınını kullanmış görünüyor. Böylece tüketici ve üreticinin inşaata dair kullandığı kredinin yüzde 22’ye yaklaştığı ve aynı yıl imalat sanayinin kullandığı yüzde 19’luk krediyi iki puan geçtiği görülebiliyor. Ne var ki sanayi, Türkiye’nin ihracat dövizlerinin tamamına yakınını kazandırırken yükselen inşaat, döviz harcayıcı ve ülkenin zaman zaman milli gelirinin yüzde 5-6’sını bulan döviz açığının, yani cari açığının en önemli nedenlerinden biri haline geldi. Böyle olduğu bilindiği halde inşaat AKP rejiminin lokomotif sektörü olarak korundu ve imalat sanayisini ülke milli gelire katkıda yakaladı.

Yeni seri milli gelir verileri, inşaat-emlak sektörünün, ekonominin omurgası sayılan imalat sanayisini milli gelire katkıda yakalamak üzere olduğunu gösteriyor. 2003’te imalat sanayisinin milli gelirdeki payı yüzde 17,1 iken 2015 sonunda yüzde 16,7 olarak ölçülmüş. Yani imalat sanayisi milli gelirde payını artıramadığı gibi koruyamamış, yarım puan geri düşmüş neredeyse. Buna karşılık, ülke milli gelirinde 2003’te yüzde 12,5 payı olan inşaat-emlak sektörünün 2015 sonunda payının yüzde 15,8’e yaklaştığını ve AKP döneminde payını 3,3 puan artırdığını, imalat sanayisine neredeyse yetiştiğini görüyoruz.

Milli gelirdeki payını artırmasına karşın iç pazara dönük bir sektör olan inşaat, döviz kazandırma ölçütünden bakıldığında, bugün Türkiye ekonomisini darboğaza sokan bir sektör kimliğinde. Özellikle İstanbul rantının parlatılmasıyla kaynakları sanayiden kendisine çeken, hem de İstanbul odaklı olarak bölgesel eşitsizlikleri büyüten inşaat, yeni yönelimleri ile daha büyük döviz sorunları yaratmış ve AKP rejimini de çukura çekmiş görünüyor.

Konut üretiminin yanında, adına “mega projeler” denilen ve yerli-yabancı firma konsorsiyumlarıyla “yap-işlet-devlet” modeliyle Kamu-Özel iş birliği projeleri şeklinde dizayn edilen yatırımlar da inşaat faaliyetlerini hızlandırdı. Hazine’den belli ciro garantileri, dış finansman güvenceleri alarak inşa edilen havaalanı, köprü, otoyol, alt geçit, şehir hastane kampüslerinin hepsi, AKP’nin inşaat odaklı büyüme hevesine ivme kazandırırken döviz üreten değil, harcayan yapılarıyla ekonomiyi çukura çeken ihtiraslı yatırımlar olarak görülüyorlar. Merkez Bankası, en büyük döviz açığı olanların özellikle bu projelerin tarafı olan firmalar olduğuna sık sık parmak basıyor.

AKP’nin inşaat tercihinde, dış ve iç ekonomik iklimin yıllarca olumlu gidişi, dış sermaye girişi ve doların düşük seyri etkili oldu elbette. AKP bu seçimle, etkili şantiyeler ve vasıflı-vasıfsız iş gücüne iş yaratmakla ve tüketicinin konut kredisine erişimini kolaylaştırmakla seçmenden puan topladı; partinin oylarını katlamasında bu tercih etkili oldu. Dahası, kendi burjuvazisini yaratma derdi olan AKP bu seçimle, inşaat kökenli bir organik burjuvaziyi de bir ölçüde yaratmayı başardı. İnşaat sektörünün tercihinin bir nedeni de hem yerel hem merkezi kararların üretim sürecinde belirleyici olması. AKP’nin imar izinleri, yapı ruhsatları, arsa tahsisleri, ihalede firma seçimi gibi kararlar üzerindeki kontrolüyle, hedeflerine ulaşmada inşaatı bilinçli bir kaldıraç olarak kullandığı söyleyebilir.

2000’li yılların Türkiye’sinde Batı kapitalizmiyle hızlı bütünleşme ile artan kentleşme, beraberinde göç ve büyük bir konut açığı, kent altyapı açığı yaratmış, inşaat sektörüne önemli bir alan açmıştı. Kentlerdeki yapı stokunun eski, çürük ve yenilenme ihtiyacı içinde olduğu bir gerçekti. Ancak döviz bağımlılığı olan bir ülkede, döviz kazandırmayan inşaat sektörüne eldeki sınırlı kaynakları hızla odaklarken döviz kazandırabilecek ihracat yetenekli sanayiyi ihmal etmek, AKP’nin en büyük yanlışı oldu. Bu adım, politik hedefleri ön planda tutarak, bilerek atıldı. Bu seçim, bir süre için hedeflerine ulaştı da. Ama sonunda Türkiye’yi önemli bir döviz darboğazına, borç yükü altına sokan bir bedel de ortaya çıktı. AKP, şimdi bu tercihin düşürdüğü çukurda patinaj yapar halde. Ortaya çıkan faturalar, çıkacakların sadece bir kısmı.

Makale kategorisine gönderildi | AKP inşaat çukuruna nasıl düştü?(Al-Monitor, Mart 6, 2017) için yorumlar kapalı

Turkey’s construction boom: a blessing or a curse?(Al-Monitor, March 6, 2017)

Summary
The Turkish construction sector’s contribution to the local economy has almost caught up with that of the manufacturing industry, but this is hardly a reason to celebrate.
Author

Translator Sibel Utku Bila

Concerned over deepening financial woes, Turkey’s Central Bank held a closed-door internal workshop Feb. 20 to discuss the real sector’s foreign currency debt and related risks, Al-Monitor has learned. A document presented at the workshop and made available to Al-Monitor by a senior bureaucrat who attended the gathering underscores that “the exchange rate risk of real sector companies is significant and the natural and financial safeguards against this risk are limited.” According to the document, the real sector’s debt stock has reached $347 billion, or about 50% of gross domestic product (GDP).

One of the Turkish economy’s structural realities is that private companies have limited equity capital, relying heavily on domestic and external loans to roll over their operations. The Central Bank notes that $208 billion, or 60%, of the debt burden of real sector companies stems from foreign currency loans. This is a vital problem, given the Turkish lira’s dramatic depreciation against the dollar over the past several months. The debt burden of the companies has become heftier because the dollar is now much more expensive.

A striking detail in the data is that the companies’ foreign currency debt has multiplied in less than a decade. In 2009, their net foreign exchange deficit stood at only $70 billion, increasing 197% to reach the current $208 billion figure. Why the companies were not cautioned while taking such big risks remains a mystery.

The Central Bank draws attention also to the sectoral breakdown of companies indebted in foreign currency, noting that only 26% of the debt belongs to the manufacturing industry, which has the potential to export goods and thus earn foreign exchange. Meanwhile, the share of the construction sector and its complementary sector — the real estate business — has reached 20%. Obviously, the construction and real estate sectors have a limited foreign exchange earning capacity. While their spending on imported inputs such as machines and construction materials has increased, real estate sales to foreigners remain at about $2 billion to $3 billion per year. Hence, construction and real estate, along with energy, are the main sectors exacerbating Turkey’s current account deficit.

That the ruling Justice and Development (AKP) has purposefully pursued a construction-centered economic growth is no secret. The construction craze in Turkey could have not escaped the eye of any visitor to the country in recent years. Istanbul, in particular, has seen scores of housing complexes and business plazas springing up, in addition to infrastructure projects such as roads, tunnels and bridges — often at the expense of the city’s urban aesthetics, historic fabric and cultural heritage.

The government’s housing development agency, TOKI, has actively stimulated the boom by providing public land for new projects, while a significant portion of external and domestic loans have been granted to construction companies, in addition to “housing loans” made available to consumers. According to the Turkish Banks Union, housing loans accounted for 10% of all bank loans at the end of 2016, and close to 12% went to construction companies. So, in total, the construction sector benefited from about 22% of the loans, outstripping the manufacturing industry, whose share stood at 19%.

And while the manufacturing industry was earning almost all of the foreign exchange that Turkey acquires through exports, the construction sector grew into a major contributor to the country’s foreign exchange deficit, or current account deficit, which has at times reached 5-6% of GDP. Although the trend was plain as day, the AKP government continued to favor construction as the engine of the economy, which ultimately led to the sector’s catching up with the manufacturing industry in terms of contribution to the GDP.

According to official figures, the manufacturing industry contributed 16.7% of GDP in 2015, down from 17.1% in 2003, the AKP’s first full year in power. The construction and real estate sectors, meanwhile, accounted for about 15.8% of GDP in 2015, up from 12.5% in 2003. In other words, the manufacturing industry has failed to even preserve its share of GDP under the AKP, let alone increase it, while construction and real estate have increased their share by 3.3 percentage points, coming almost on par with a sector that has been the traditional backbone of the economy.

However, construction caters to the domestic market, contributing little in terms of foreign exchange earnings. Moreover, the construction boom has drawn valuable resources from industrial sectors, especially in Istanbul, the country’s industrial hub, while at the same time deepening regional disparities. And now, with the country’s growing foreign exchange problems, this seems to have drawn the AKP into a financial pit.

The construction boom has been driven by housing projects and also by the so-called megaprojects — big-scale infrastructure investments such as airports, bridges, motorways and hospital complexes, built in partnership with local and foreign companies, which have been granted loan and turnover guarantees by the Treasury. Those ambitious investments, too, have dragged the economy down by spending but not generating foreign exchange. The Central Bank has noted that companies involved in those projects have the biggest foreign exchange deficits.

For years, the AKP’s construction drive enjoyed favorable economic conditions, both locally and globally, marked by abundant inflows of foreign capital and a cheap dollar. The impressive projects, the new jobs created for both skilled and unskilled labor and the consumer’s easy access to loans translated into popular support for the AKP and helped it win consecutive elections. Additionally, the AKP was able to achieve — to some extent — its goal of creating its own bourgeoisie, which is today a community rooted in construction. The building sector was rather convenient in this regard, for it relies heavily on government decision-making, both on the local and central level. Holding a firm grip on procedures such as zoning permits, building licenses, land allocation and the selection of companies in public tenders, the AKP consciously used construction as leverage to achieve its goals.

It should be noted that the construction drive rested on some objective necessities. In the 2000s, a significant housing and infrastructure deficit had emerged in urban areas after millions of migrants flocked in from rural areas. The bulk of the urban housing stock was old and substandard, and thus, the need for new construction was very real.

Yet while directing Turkey’s limited resources to the construction sector, the AKP overlooked the industry and its ability to earn foreign exchange through exports, committing its biggest blunder. It was in fact a conscious choice, motivated by political goals. And for some time, it did produce the intended results — but not without a price. The ultimate cost for Turkey today is a foreign exchange bottleneck and a hefty debt burden. The AKP is struggling to find a way out, but what has emerged so far is only a portion of the actual cost.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s construction boom: a blessing or a curse?(Al-Monitor, March 6, 2017) için yorumlar kapalı

Kriz ve ‘hayır’a karşı önlemler (Al-Monitor, 28 Şubat, 2017)

On dört yıllık iktidarını bir anayasa değişikliğiyle özü “tek adam rejimi” olan totaliter bir yapıya dönüştürmeye çalışan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) toplumu halk oylamasının yapılacağı 16 Nisan tarihine kilitledi.

Son ayların gündemine damgasını vuran bu siyasi operasyon, Türkiye ekonomisinin küçülmeye başladığı, hatta bazı sektörlerde (örneğin imalat sanayisi) krize girdiği bir zaman dilimine denk geldi. Anayasa değişikliği hamlesi de politik tansiyonu ve ülke riskini artıran bir bileşen olarak krizi ivmelendirdi. Jeopolitik riskleri ve ekonomik göstergelerdeki kırılganlığı zaten yüksek olan Türkiye bu totaliterlik hamlesiyle riskine risk eklemiş oldu.

Bütün bunlar, kredi derecelendirme kuruluşlarına not indirtirken dış rüzgârlar da Türkiye’nin aleyhine yön değiştirdi. Büyüme iştahı yüksek görünen Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle küresel fonlar ABD’ye doğru pozisyon değiştirdiler. Türkiye dâhil tüm yükselen ülkelerden sermaye çıkışı yaşandı. Dolar endeksinin hızla yükselmesiyle Türk Lirası dâhil tüm yerel paralar dolar karşısında değer kaybetti. Ama TL diğerlerine göre negatif ayrıştı ve 2015’te doların TL karşısındaki yüzde 25’lik artışına, 2016’da yüzde 20’lik bir artış eklendi. Bu ağır fiyatlanmalar, 210 milyar dolar dolayında döviz açığı olan reel sektörde büyük kur zararları yarattı ve ithalata bağımlı üretimde önemli maliyet artışlarına, sonuçta da tüketiciye yansıtılan ağır maliyet enflasyonuna yol açtı. Tüketici fiyatlarındaki yıllık artış yüzde 9’u bulup çift rakama doğru tırmanacağı yönünde sinyaller gönderdi. Sanayicinin (üretici) fiyatlarındaki artış ise şimdiden yıllık yüzde 14’e yaklaştı. Ekonomik beklentiler kötüleşirken işsizlik oranı yüzde 12’nin üstüne çıktı.

Ekonomideki bu sert sonbahar rüzgârlarının daha da sert bir kışa evrilmemesi, daha da önemlisi bunun referanduma “hayır” oyu olarak yansımaması için, AKP hükümeti hızla bazı önlemler almaya yöneldi. Anayasa değişikliğine ilişkin yapılan anketlerde psikolojik üstünlük değişikliğin reddine, yani “hayır”ın üstünlüğüne işaret ettikçe rejim de önlemleri çeşitlendirdi.

Önlemlerin bazıları krizin yıkıcı etkisini azaltmaya yönelik ve bütün bir yılı kucaklayacak nitelikte. Bazıları ise yine krizi yumuşatmaya yarasa da ömrü referandum tarihiyle sınırlı, yani “hayır” oylarını caydırmaya yönelik.

Çoğu 18 Ocak 2017 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan bir torba yasaya sıkıştırılan önlemlerin bazıları parasal, bazıları maliye ile ilgili. İş gücü maliyetini ve istihdamı ilgilendiren, sosyal yardım içerikli olanlar da var.

Parasal önlemler daha çok Merkez Bankası tarafından alındı. Öncelik dövizdeki tırmanış hızını düşürmeye dönük olanlara verildi. Bu konuda önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kamuoyu kampanyalarıyla dövizdeki tırmanışa savaş açtı, dövizden TL’ye dönüş çağrıları yaptı. Kamu kuruluşlarına döviz birikimlerini TL’ye çevirmeleri talimatı verildi. Bunlar belli ölçülerde uygulandı ama doların tırmanışından sonuç vermediği anlaşıldı.

Merkez Bankası ise dövizdeki tırmanışa karşı açık faiz artışlarına gitti ama bu operasyonlar, Cumhurbaşkanı’nın faiz tepkisi dikkate alınarak örtülü yapıldı. Bankaları dövize yönelişten caydıracak faiz adımları atıldı. Bunların yanında ihracat ve döviz kazandırıcı sektörün kullandığı reeskont kredilerinde mayıs sonuna kadar olan vadede döviz olarak yapılması gereken geri ödemelerin TL ile yapılabilmesine olanak sağlandı, geçerli dolar kuru da yıl başındaki 3.50 TL’lik kur olarak ilan edildi. Merkez Bankası’nın kazançlarından feragat etmesi anlamına gelen bu adımla zordaki firmalara jest yapılmış oldu.

Maliye önlemleri, daha çok da vergilerle yapılan müdahaleler krize ve “hayır” tercihine karşı önlemler içinde önemli bir yer tutuyor. Ekonomiyi canlandırmak için vergilerdeki indirimlerden sonuç bekleniyor. Konut, beyaz eşya ve mobilya sektörleri en çok talep sorunu yaşayan alanlar olarak belirlendi ve bu sektörlerden birçok vergi mayıs sonuna, yani referandum sonrasına kadar kaldırıldı. Maliye Bakanı Naci Ağbal inşaat sektörüne ilişkin de önemli düzenlemeler yaptıklarını belirterek, “Konut teslimlerindeki yüzde 18 KDV’yi yüzde 8’e düşürmüştük. Bu süreyi mart sonundan eylül sonuna uzatıyoruz.” diye konuştu. Ağbal yabancı kişi veya şirketlerin Türkiye’deki bir inşaat firmasından konut veya iş yeri alması durumunda KDV ödemeyeceğini de ekledi.

Torba yasada irili ufaklı şirketlerin Maliye Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumu’na vergi ve prim borçlarını erteleyen, cezalarını silerek yeniden yapılandıran başka önlemlere de yer verildi. Ayrıca, firmaların banka kredilerine erişimlerini zayıflatan olumsuz sicillere karşı da “af” hazırlığına gidildi. Banka kredilerinden daha çok yararlanılması için Hazine kefaleti 2 milyar liradan 25 milyar liraya çıkartılarak krediye erişimin imkânları genişletildi.

Bu parasal ve maliye önlemlerinin yanında iş gücü maliyetini düşürücü, işsizliği emici bazı önlemler de yürürlüğe konuldu. 2016’da asgari ücretin 100 TL’lik kısmını üstlenen ve bu yolla yaklaşık 9 milyon işçi için 10 milyar TL’yi bütçeden ödeyen hükümet aynı uygulamayı 2017 sonuna kadar sürdüreceğini açıkladı.

Yüzde 12’yi aşan işsizliğe ve sayıları toplamı 3.7 milyonu bulan işsizler için ise iş verenleri istihdama özendiren — biraz da zorlayan — bir düzenleme geliştirildi: Asgari ücretle yeni istihdam yaratacak işverenlerden ücret vergisi ve sigorta primi alınmayacak. Bütçeden karşılanacak bu yük için 12.5 milyar liralık bir pay ayrıldı.

Çalışma Bakanı Mehmet Müezzinoğlu bu uygulama için, “İnşallah bir buçuk milyon istihdamı başaracağız” dedi, bir başka uygulamayla ilgili de şu bilgileri verdi: “500 bin gence, ‘iş yerime nasıl adapte olacak’ eğitimi vereceğiz. Diploması var ama teorik bilgisi yok. O zaman üç ay süresince iş başı eğitim programında, bin 502 liralık ücretin tamamını biz üstleniyoruz.”

Bunlar da iş gücü maliyetini düşürecek ve işsizliği biraz olsun emmeyi amaçlayan önlemler dizisi.

Kriz ateşini düşürmeyi ve referandumda “hayır” tercihini zayıflatmayı amaçlayan bu parasal, vergisel, iç talep yaratıcı, iş gücü maliyetlerini düşürmeyi, yüksek işsizliği emmeyi amaçlayan önlemler paketinin ne sonuç vereceğini, kapatılan bir deliğe karşı yeni deliklerin açılmasına yol açıp açmayacağını zaman gösterecek. Ancak bu önlemlerin, merkezi bütçede önemli açıklar yaratacağı söylenebilir. Merkezi bütçe açığını bugüne kadar milli gelirin yüzde 1-2’si dolayında tutabilen AKP yönetimi için bu açığı 1-2 puan daha artırmak katlanılabilir bir maliyet mi? Bütçeye paralel oluşturulan Varlık Fonu bütçe kaynaklarını kendisine transfer ettikçe bu açıklar büyüyecek. Dahası, İşsizlik Sigortası Fonu’nun kaynaklarının da tartışmalı biçimde amacı dışında kullanılması başka sorunlara yol açacağa benzer.

En önemli soru da şu: Özellikle Trump’ın iştah kaçıran tutumu ile yavaş yavaş yeniden Türkiye gibi ülkelere gelerek şubat ayında dolar fiyatının gerilemesine imkân sağlayan küresel sermaye ani bir kararla, mesela Fed’in faiz artırımı ile yeniden yön değiştirir ve çıkmaya başlarsa neler yaşanır ve bu önlemler boşa gider mi.

Makale kategorisine gönderildi | Kriz ve ‘hayır’a karşı önlemler (Al-Monitor, 28 Şubat, 2017) için yorumlar kapalı