Krize fren mi? 2009 Gibi mi?(ozguruz.org, 13 Mart 2017)

Geçtiğimiz yılın ikinci yarısında, 15 Temmuz darbe girişiminin ve Türkiye’nin Suriye’ye asker göndermesinin de etkisiyle, politik ve jeopolitik riskler arttı. Bunlar, zaten kırılgan olan ekonomik göstergeler ile birleşince, Türkiye ekonomisi için yaşamsal önemi olan yabancı yatırımcılar için cazibe azaldı. Ekonomide  hızlı bir daralma, hatta gerileme dönemine girildi.

2016 Eylül ve izleyen aylarda uluslararası derecelendirme kuruluşları S&P ile Moody’s in Türkiye’nin yatırım notunu “çöp”e indirmeleriyle beraber, düşüş sürdü. Başta sıcak para olmak üzere, yabancı kaynak girişi yavaşladı, hatta yer yer çıkışlar yaşandı. Sonuçta beklenen gerileme, sayılarla teyit edildi. 2016’nın üçüncü çeyrek büyüme rakamı pozitif değil, yüzde 1,8 negatif geldi (TÜİK). Özellikle imalat sanayinin son 3 çeyrekte küçüldüğü anlaşıldı. Bu teknik anlamda sanayinin krize girmiş olması demekti. 2017 Mart ayının son günü açıklanacak 4. çeyrek büyümesi ile  yılın fotoğrafının tamamı görülecek.

Eldeki veriler 2017’nin ilk ayında da yeterince, bir krizin eşiğine gelindiğini, sanayinin ise, öteki sektörlerden farklı olarak krize girdiğini gösteriyordu. Ekonomide daralma, özellikle dolar/TL fiyatından izleniyordu. 2016’nın ilk yarısında 3 TL’nin altında seyreden dolar/TL, Temmuz ile birlikte yükselmeye, not düşüşü ile daha da artmaya başlamış ve dolar fiyatı yılın sonlarına doğru 3.90 TL’ye kadar çıkmıştı.

Bugünlerde, özellikle Şubat başından itibaren fırtına dinmiş gibi. Dolar gerilemeye başladı. 3.50-3.60 TL bandına düşen bir dolar fiyatı var.Hükümet, durumu kontrole almış havası basıyor. Acaba gerçek mi? Kriz frenlendi mi? Yoksa erken bir sevinme mi?

 

Krize itfaiye…

Krize doğru gidilirken, AKP rejiminin ekonomi yönetimi boş durmadı. Üst üste önlemler denendi, deneniyor. Özellikle CB Erdoğan, “2009’da da böyle olmuştu, teğet geçecek demiştim,yine öyle olacak” diye piyasaları rahatlatmaya çalışıyor, hızlanan dolar fiyatının bir “üst akıl oyunu” olduğunu, dolar satmamanın “hainlik” olduğunu her fırsatta dillendiriyordu.

Üstelik bu yangının tam da “tek adam rejimi” için bir Anayasa değişikliği operasyonuna girişildiği zamana denk gelmesi işleri çatallaştırıyordu. Operasyonu yürütenler, bizatihi bu totaliterliğe gidişin, riskleri tırmandırdığını anlamazlıktan geliyor, ama bundan geri duracağa da benzemiyorlardı.

Geriye tek şey kalmıştı: Bir yandan içeride, eldeki tüm kamu kaynaklarını,yani su stokunu, yükselen alevlere  sıkmak, bir yandan da yangını büyüten dışarıdan esen rüzgarın dinmesine ya da yön değiştirmesine duacı olmak.

Dışarıda olanlar

Dış rüzgarlar, özellikle ABD’de Trump’ın başkanlık koltuğuna oturması öncesi, Türkiye’deki şemsiyenin ters dönmesinde etkili olmuştu. “Yükselen ülkeler”deki sıcak para, yüzünü ABD’ye döndüğü için, dolar tırmandıkça tırmanmış TL, dahil yerel paralar da bu iklimden olumsuz etkilenmişti. Ne var ki, Trump, daha koltuğuna oturur oturmaz, Meksika sınırına duvar, bazı Müslüman ülke vatandaşlarına  giriş yasağı gibi,  sermayeyi ürkütecek demeçler ve icraatlarla kafaları karıştırmıştı. Dolar endeksindeki tırmanış durmuş, hatta yavaş yavaş yerini yerel paraların toparlanmasına bırakmıştı. Çünkü ABD’ye doğru mevzilenen sıcak para, bekle-gör, diyerek yeniden geçici park yeri ülkelere, bu arada Türkiye’ye de küçük dönüşler yapmaya başlamışlardı. Bunlar,  AKP rejimine nefes aldıracak gelişmeler…

İçeride önlemler

Rejim,içeride ise, 2009 krizinde uyguladığı reçeteleri çekmeceden çıkarmış ve uygulamalara başlamıştı. Özellikle konut,beyaz eşya, mobilya sektörlerinde iç talep çok daralmış ve yaprak kımıldamaz olmuştu. Bu üç sektörle ilgili olarak iç talebi canlandırmak için vergi indirimlerine gidildi.

Sıkıntıya giren firmaları rahatlatmak için kredi kullanımı teşvik edilecek, bu konuda bankalara Hazine garantisi (kefaleti) sağlanacaktı. Borcu olan firmalara vergi ve sigorta primlerini erteleme şansı getiriliyordu. Doların tırmanmasına karşı, Merkez Bankası, özellikle bankaların dolar taleplerini frenleyecek faiz artışlarına gidiyor, döviz yükümlülüğü olan ihracatçılara, borçlarını döviz yerine TL ile hem de dolar 3.50 TL iken ödeme kolaylığı getiriliyordu.

İşsizlik- resmi olanı- yüzde 12’yi aşmıştı ve sayı olarak 3,7 milyonu bulmuştu. Bu sayıyı azaltmak için “adama göre iş” gibi ters bir yöntem işverenlere adeta dayatılıyordu. Her istihdam edilen işçinin asgari ücret üstünden vergi ve sigorta primini devlet ödeyecekti, bunun için bütçeden 12,5 milyar TL ayrılacaktı. Zaten, 2016’da asgari ücretin 100 TL’sini bütçeden ödeme uygulamasına gidilmişti. Bu destek 2017’de de sürdürülecekti.

Özetle devlet, vergilerden vazgeçerek, Merkez Bankası’nın kaynaklarını kullanarak, hatta İşsizlik Sigortası’nın fonlarını kullanarak kriz ateşini kuşatmayı, yatıştırmayı deniyor; bunun için bir de hukuk dışı Varlık Fonu tesis ediyordu.

2009 formülü

Doğrusu, bu kamu kaynakları ile ateş söndürme çabası 2008-2009 krizi yıllarında da denenmiş ve sonuç alınmıştı. Ekonomiye can suyu vermek adı altında, bütçe açığını katlamayı göze alarak,  iç talebi canlandırıcı vergisel kolaylıklara gidilmiş, yine firmalara can simidi atılmış ve başka parasal operasyonlara gidilmişti. Bu hamleler, dışarıdan yeniden başlayan sermaye girişi ile karşılık bulmuş,  ekonomi izleyen iki yıl yüksek büyüme yaşamıştı.

Ne var ki, 2009’da işe yarayan bu kurtarma paketinin bu dönemde işe yarayıp yaramayacağı belli değil. Bunun birçok nedeni var:

1- 2009’da, dünya ekonomisindeki büyük daralmaya can suyu vermek için genişlemeci para politikasına hem ABD’de hem AB’de gidilmiş, o pompalanan paraların bir kısmı Türkiye gibi ülkelere gelmişti. Ya şimdi? Şimdi ise para basmak değil, basılmış parayı faiz artırarak toplama niyeti ön planda. Fed, Trump ile bunu becermenin derdinde. Avrupa Merkez Bankası, en azından yıl sonunda bu toparlanmaya hız verme eğiliminde. Dolayısıyla 2009’dan farklı bir dış iklim var.

2- Merkez Bankası verilerine göre, içeride firmaların döviz yükleri 2009’dakinin 3 katına çıkmış durumda. 2009’da 70 milyar dolar olan net döviz açığı şimdi 208 milyar dolar. 2009 sonrası iki yıl yüzde 9 dolayında, yabancı kaynak girişi ile büyüyen ekonomi ile “ustalık” dönemine geçtiğini sanan AKP rejimi, birçok firmanın bol keseden dövizle borçlanmasını da cesaretlendirmişti. İşte olanlar oldu ve kullanılan döviz kredisinin 3 katı borçlanıldı. Hem de üçte ikisi, sanayi dışı, döviz kazandırmayan inşaat, emlak, enerji, ulaştırma gibi sektör yatırımları için.

 

3- 2009 krizi döneminde Türkiye, bugün olduğu kadar politik ve jeopolitik riski yüksek bir ülke değildi. 2010 yılında, alınan mesafe ile notu yükseltilmiş ve yabancı para akışı alışılmadık boyutlarda gerçekleşmişti. Şimdi içeride ülke kutuplaştırılmış, bir Anayasa değişikliği ile totaliter bir rejime geçiş için güya rıza alınmak isteniyor. Bu rıza, olağanüstü hal, Anayasa ihlalleri, tehditler ve oldukça anti demokratik bir yönetimle yapılmak isteniyor. Riskler azalmak bir yana artıyor, Türkiye’nin özellikle AB normları üstünden karnesi kötüleştikçe kötüleşiyor. Ama çaresiz, içeride kamu kaynaklarının dibi kazınarak önlemlere devam ediliyor, dışarıdaki Trump marifeti kargaşanın sürmesi için duaya çıkılıyor.

Sonuç verir mi?

İçeride atılan adımların ve dışarı ile ilgili beklentilerin sonuç vermesi zor. İçeride alınan önlemler bütçe açığını büyütüyor, borçluların döviz talebi azalmadığı için dolar beklendiği kadar düşmüyor. Bu durum enflasyonu yeniden azdırıyor ve hem reel üretimde hem finansta kırılganlıklar azalmıyor. Daha önemlisi, referandumdan umulan “Evet” ihtimali hızla azalıyor, bu da belirsizlikleri artırıyor. Dış halkada ise hava her an dönebilir. Birileri Trump’a ayar vererek hedeflenen faiz artışı ve büyüme gazına basışla sermayeyi yeniden çekebilir. O zaman da hiçbir şey umulduğu gibi, hele ki  “2009 sonrası” gibi olmayabilir.

 

 

 

 

Araştırma - Haber kategorisine gönderildi | Krize fren mi? 2009 Gibi mi?(ozguruz.org, 13 Mart 2017) için yorumlar kapalı

Enflasyon çift, gelirler tek hane(Al-Monitor, 13 Mart 2017)t

Türkiye, uzun zamandır el salladığı çift haneli enflasyona dönüş yaptı. Şubat ayında gerçekleşen yükselişle birlikte yıllık tüketici enflasyonu yüzde 10’u geçti. Bu, 58 aydır ilk defa oluyor ve geçici gibi görünmüyor. Tüketici fiyatlarında çift haneyi yaratan etkenler yıl boyunca canlı kalacak gibi. 2017’nin çift haneli enflasyonla kapatılacağına dair önemli işaretler var.

Tüketicinin satın aldığı malların ve hizmetlerin fiyat değişimini ifade eden Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) şubat itibarıyla yıllık yüzde 10,1 arttı. Bazı alt dallarda yıllık artış daha yüksek, bazılarında da daha düşük seyretti. Tüketim sepetindeki yüzde 24’lük ağırlığı ile ilk sırayı alan gıdada yıllık fiyat artışı yüzde 8,7. Hanelerin bütçesindeki yeri yüzde 15 olan konut için harcamalarda da artış yıllık yüzde 7,4’te kaldı. Ama hane bütçelerinde 14’lük yer tutan ulaştırmada yıllık fiyat artışı yüzde 18’i buldu. Hane bütçesindeki payı yüzde 6’ya yakın olan içki-sigara ürünlerinin fiyatı ise yüzde 22’ye yakın artarak zirve yaptı.

Tüketicinin enflasyonu çift haneye, yüzde 10,1’e çıkarken üreticinin sattığı sanayi, maden, enerji mallarını temsil eden Yurt İçi Üretici Fiyatları Endeksi’nde (Y-ÜFE) yıllık artış yüzde 15’in üstüne çıktı. Tüketici fiyatlarının 2017 boyunca çift haneden aşağı inmeyeceğine ilişkin en önemli dayanaklardan biri bu. Sanayiciler fiyatlarını yıllık yüzde 15 artırmışken, bunun tüketiciye yansımaması düşünülemez.

Sanayici (üretici) fiyatları ortalama yüzde 15 dolayında artarken, üretici sepetindeki ağırlığına göre bazı mallardaki yıllık artışlar daha çok dikkat çekti. Örneğin, sepette yüzde 9 dolayında ağırlığı olan tekstil ürünlerinde yıllık artış yüzde 18’e yaklaştı. Demir-çelik ve öteki metallerde artışın yüzde 44’ü bulması en çarpıcı olanı. Bu ölçüdeki artışta dünya cevher, hurda demir, kok fiyatlarının artışı elbette etkili oldu. Yükselmiş döviz fiyatlarıyla bunların tedariki, sanayicinin fiyatlarının çok hızlı artmasında rol oynadı. Yurt içi elektrik, doğal gaz fiyatları düşük tutulduğu için, hatta yüzde 6’ya yakın ucuzlatıldığı için bu dalda YÜFE biraz daha düşük çıktı. İthalata bağımlı üretimi başat olan beyaz eşya, elektronik eşya, makine, kimya gibi sektörlerde ise yıllık artışlar yüzde 16 ila 21 arasında değişti.

Hükümetin en sıkışık sektörler olarak belirlediği ve vergi indirimi uyguladığı beyaz eşya ile mobilyada bile yıllık fiyat artışları tek haneye gerilemedi.

Hem tüketici hem üretici (sanayici) fiyatlarının çift hanede seyretmesine kaynaklık eden en önemli etken ise dolar fiyatındaki hızlı artış. Buna, dünyada enerji ve öteki emtia fiyatlarının yeniden artış trendine girmesi etkenini de eklemek gerek. Nitekim Merkez Bankası, tüketici enflasyonu değerlendirmesinde bu noktaya şöyle parmak bastı: “Bu dönemde, gıda yıllık enflasyonundaki yükseliş sürmüş; başta temel mal ve enerji grupları olmak üzere genele yayılan döviz kuru etkileri gözlenmiştir. Geçici vergi indirimlerine karşın, Türk lirasındaki birikimli değer kaybının etkisiyle temel mal enflasyonunda kaydedilen belirgin artış sonucunda çekirdek enflasyon göstergelerinin yıllık enflasyonu ve ana eğilimi yükselmiştir.”

Merkez Bankası, üretici fiyatlarındaki yüzde 15’i aşan artışı değerlendirirken de dışsal etkilere şöyle dikkat çekti: “Bu gelişmede, döviz kuru ve uluslararası emtia fiyatları belirleyici olmuştur. Yıllık enflasyon, imalat sanayinde yüzde 17,18’e, petrol ve ana metal hariç imalat sanayinde ise yüzde 11,92’ye ulaşmıştır. Petrol ve ana metal hariç imalat sanayi fiyatlarının mevsimsellikten arındırılmış ana eğilimi ise yüksek seviyesini korumuştur.”

Özellikle eylül 2016-şubat 2017 dönemini kapsayan beş ayın döviz fiyat artışları ile enflasyon artışı çarpıcıdır. Dolar fiyatının yüzde 24 arttığı bu dönemde yurt içi üretici fiyatlarında yüzde 11,5 tüketici fiyatlarında ise yüzde 7 artış oldu. Bu beş ayda kur artışı fiyatlardaki artışı katladı.

TL’deki değer kaybının, ABD Merkez Bankası Fed’in 2017 boyunca yapması beklenen faiz artışları ve Türkiye’nin eksilmeyecek risk priminin etkisiyle süreceği yaygın bir kanı. Bu, tek başına maliyet enflasyonuna kaynaklık etmeyi sürdürerek çift haneli enflasyonun 2017’nin geneline hâkim olacağına ilişkin güçlü bir parametre.

Tüketicide yüzde 10’u, üreticide yüzde 15’i aşan fiyatlar kâr, faiz, ücret gelirlerini nasıl etkiledi? Başka bir ifade ile bu gelir kategorilerindeki yıllık artışlar, enflasyonla baş edebildi mi? Reel kazancı olanlar ile reel kaybı olanlar hangi kesimler?

Nüfusun yüzde 20’den fazlası tarımdan geçiniyor. Tarım üreticilerinin gelirleri enflasyon karşısında tutunabildi mi? Ortalama tarım fiyatları yıllık yüzde 7,5 arttı. Bu, hem tüketici hem sanayici fiyatlarının gerisinde, yani tarım genel olarak enflasyondan zarar gördü. Ama bazı tarım alt dalları için durum farklı. Baklagiller, ayçiçeği, pamuk gibi sanayi bitkisi, et ve süt ürünü üreticilerinin fiyatları daha çok artarken, bazılarında artışlar düşük kaldı, hatta fiyatlar geriledi. Zarar görenler daha çok Rusya’ya da ihracatları azalan sebze üreticileri oldu. Buğday, zeytin, fındık üreticilerinin de ürün fiyat artışları yüzde 10’un altında kalınca reel gelirleri düştü.

Mevduat ve devlet bonosu faizleri tüketici enflasyonu ile ancak baş edebilirken, birikimlerini dolarda tutanlar yıl sonunda yüzde 14, avroda tutanlar yüzde 11,5, altında tutanlar ise yüzde 24 reel kazanç sağladı.

Ücretlere gelince, istihdam edilenlerin yüzde 70’inin ücret geliri ile geçindiği Türkiye’de, 16 milyonluk bu nüfusun yüzde 60’ı asgari ücretli. Bu anlamda enflasyondaki artış, asgari ücretteki artışı çok ilgilendiriyor.

2017 için asgari ücret artışı, yılın başında yüzde 8 olarak öngörüldü. Bu, ayda net 1404 TL ya da doların 3,70 TL olduğu varsayımıyla ayda 380 dolar gelir demek. Asgari ücret, seçim yılı 2015’te seçim vaadi olarak yüzde 30’un üzerinde artırılmıştı. 2017’nin yüzde 8 artışı, çift haneli enflasyonun altında kalacak denebilir.

Sayıları 3 milyonu bulan memurların ortalama aylık maaşı 2 bin 700 TL dolayında. Bu, aylık 730 dolar demek. Hükümet memur maaşlarını hedef enflasyona göre yılda iki kez belirliyor. Bu yılın ilk yarısı için artış yüzde 3’te kaldı. Temmuz ayında çift haneye göre artış olmaz ise memurlar da çift haneli enflasyondan zararlı çıkacak. Durum, aylık maaşları 400 ile 500 dolar dolayında olan ve sayıları on milyonu geçen emekliler için de çok farklı değil.

Makale kategorisine gönderildi | Enflasyon çift, gelirler tek hane(Al-Monitor, 13 Mart 2017)t için yorumlar kapalı

What does double-digit inflation mean for Turkey?(Al-Monitor, March 13, 2017

Summary
The accelerating pace of Turkey’s inflation threatens significant erosion in most forms of income on which the country’s population lives.
Author

Translator Sibel Utku Bila

Turkish consumer inflation has exceeded 10%, climbing back to double digits after 58 months. The factors pushing prices up are unlikely to subside in the coming months, meaning that a double-digit overall inflation at the end of the year is now a strong prospect for the country.

The Consumer Price Index, which denotes the change in the prices of goods and services that consumers buy, was up 10.1% year on year in February. The increase was higher in some categories and lower in others. In food and housing, which account for 24% and 15% of the consumer basket, respectively, the increase stood at 8.7% and 7.4%. Meanwhile, in the transport and tobacco-alcohol categories, which make up 14% and about 6% of household budgets, respectively, inflation stood at 18% and nearly 22%.

When it comes to the Domestic Produce Price Index, which covers the industrial, mining and energy products that producers sell, the year-on-year price increase exceeded 15%. This is, in fact, the main indicator that consumer inflation is unlikely to climb down from double-digit figures throughout 2017. With producers having hiked their prices 15%, the impact on consumers in the coming months is simply inevitable.

Source:TÜİK  http://www.turkstat.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=24770

The inflation in certain goods in the producer basket is even more striking. In the textile category, which accounts for about 9% of the basket, the year-on-year price increase was close to 18%. In iron, steel and other metals, it stood at a staggering 44%. Here, the global rise in the prices of ore, scrap iron and coke was, no doubt, influential. On top of it came the Turkish lira’s dramatic depreciation, which meant that importing those goods became much more expensive for Turkish producers, leading to a fast increase in their prices. Electricity and natural gas prices, meanwhile, were kept in check, and even lowered some 6%. In categories such as domestic appliances, electronic goods, chemicals and machinery, which rely the most on imported inputs, the year-on-year price hikes ranged between 16% and 21%. The government had introduced tax cuts for the domestic appliances and furniture sectors, singling them out as the most hard-pressed, but even those measures failed to keep the price increases at single-digit figures.

The fast appreciation of the dollar is the main factor pushing up inflation to double-digit figures for both producers and consumers in Turkey. The renewed uptrend in the global prices of oil and other commodities is another important contributor. In a March 6 assessment of consumer inflation, the Central Bank said, “Annual food inflation maintained its uptrend, and the effects of the exchange rate spilled over into the whole, particularly the core goods and energy groups. Despite temporary tax reductions, the core goods inflation that soared amid the cumulative effects of the depreciation in the Turkish lira pushed both the annual inflation and the underlying trend of core indicators upward.”

With respect to the 15% increase in producer prices, the Central Bank emphasized external factors, namely the exchange rate and international commodity prices. “Annual inflation reached 17.18% in the manufacturing industry and 11.92% in the manufacturing industry excluding petroleum and base metals,” it said. “The seasonally adjusted underlying trend of manufacturing industry prices excluding petroleum and base metals maintained its high level.”

The period from September 2016 to February 2017 is particularly telling in terms of how hard currency prices and inflation grew. The dollar rose 24% against the Turkish lira in said period, outstripping the increases in domestic producer and consumer prices, which stood at 11.5% and 7%, respectively.

It is a widely held view that the Turkish lira will continue to depreciate under the impact of rate hikes by the US Federal Reserve, expected throughout the year, and Turkey’s high-risk premium, which is unlikely to ease. This alone is a strong harbinger of a sustained double-digit inflation throughout the year, fueled by continuing cost inflation.

How do the price increases affect profits, interest rates and wages? Or, put differently, are the increases in these categories able to match the inflation? Who are the winners and the losers?

More than 20% of Turkey’s population lives on agriculture. The annual increase in agricultural prices stood at 7.5%, well below both the producer and consumer inflation. This means that the agricultural sector was on the losing side overall. Price increases were higher than the average in certain industrial crops such as pulses, sunflower and cotton, as well as meat and milk. In some categories, however, the prices rose less than the average and even decreased. Vegetable producers, who saw their exports to Russia shrink, took the heaviest blow. The price increases in wheat, olives and hazelnuts were less than 10%, meaning that their producers, too, ended up with less income in real terms.

In the financial sector, the yields on bank deposits and government bonds barely matched the consumer inflation, while those who kept their savings in dollars and euros profited 14% and 11.5%, respectively, at the end of 2016. Similarly, those who put their money in gold profited 24% in real terms.

When it comes to wage earners, they represent 70% of working people in Turkey, numbering 16 million. Some 60% of them are minimum wage earners. The annual hike for the minimum wage was planned at 8% in the beginning of the year, following a 30% hike last year, a promise made in the 2015 elections. This means the increase in the minimum wage — 1,404 Turkish lira ($375) at present — will fall behind the double-digit inflation expected at the end of the year.

Public servants, meanwhile, number about 3 million and earn 2,700 Turkish lira ($720) on average. The government decides pay raises twice a year in line with its inflation target. The hike for the first half of the year has been set at 3%. Unless the second-half hike in July is a double-digit one, public servants, too, will be on the losing side against inflation. Things stand more or less the same for more than 10 million retirees, whose pensions range between $400 and $500.

English, Makale kategorisine gönderildi | What does double-digit inflation mean for Turkey?(Al-Monitor, March 13, 2017 için yorumlar kapalı

AKP inşaat çukuruna nasıl düştü?(Al-Monitor, Mart 6, 2017)

Tarih: 20 Şubat 2017. Yer: Merkez Bankası. Hummalı bir çalıştay yapılıyor. Konu: Reel sektörün döviz borcu ve kur riski. Toplantı banka içi, özel bir çalışma. O nedenle hazırlanan dokümanlara dışarıdan, örneğin TCMB’nin web sitesinden ulaşmak mümkün değil. Çalıştay için hazırlanan hizmet içi dokümanın ilk sayfasında “Reel sektör firmalarının kur riskinin önemli boyutta olduğu ve bu riske karşı doğal ve finansal korunmanın sınırlı kaldığı görülmektedir” deniliyor. Dokümanın ilk saptaması, reel sektörün borç yükünün 347 milyar doları bulduğu şeklinde. Bu, Türkiye milli gelirinin yüzde 50’si dolayında bir yük,

Türkiye’de firmaların öz kaynaklarının sınırlı olduğu ve işlerini ağırlıkla iç ve dış kredi ile döndürdükleri yapısal bir gerçek. Merkez Bankası, reel sektör firmalarının borç yükünün yüzde 60’ının, yani 208 milyar dolarının döviz kredisi olduğuna parmak basarak hayati bir sorunun altını çizmiş oluyor. Çünkü bu döviz yükü, hızla artan dolar fiyatı karşısında firmalara ağır kur zararları yüklüyor.

Daha da çarpıcı olan, bu 208 milyar dolarlık net döviz borcu yükünün 2009 sonrası ağırlaşması. 2009’da ancak 70 milyar dolar olan döviz açığının yedi-sekiz yılda 208 milyar dolara ulaşarak yüzde 197 artması oldukça çarpıcı. Uyarılar neden firmalar böyle bir risk üstlenirken yapılmamış bilinmez.

Merkez Bankası, döviz kredisi kullanan firmaların sektörel dağılımına da dikkat çekiyor ve borçların ancak yüzde 26’sının ihracat, dolayısıyla döviz kazanma kapasitesi olan imalat sanayisine ait olduğunu belirtiyor. Buna karşılık, imalat sanayisinin hızla yerini almaya başlayan inşaat ve onu tamamlayan emlak alım-satımı sektörü firmalarının döviz borcu yükündeki payları yüzde 20’yi bulmuş durumda. İnşaat-emlak, herkesin bildiği gibi, döviz kazanma kapasiteleri oldukça sınırlı sektörler; artan ölçüde ithal girdi, iş aracı, malzeme kullanarak döviz harcamalarına karşılık, dışarıya gayrimenkul satışları yılda 2-3 milyar dolarda kalan, dolayısıyla cari açığa enerji ile birlikte en çok yük bindiren sektörler.

AKP’nin inşaat odaklı bir büyümeyi özellikle benimsediği sır değil. En sıradan ziyaretçiler bile İstanbul odaklı bir inşaat furyasının ekonomiye lokomotif yapıldığını görür. İstanbul estetiğini, tarihi ve kültürel dokusunu darbeden betonlaşma, her tür yatay-dikey konut inşaatından ofis gökdelenlerine ve yol, tünel, köprü, alt geçit, üst geçit vb. biçimindeki kentsel altyapıya kadar uzadıkça uzadı.

Şantiyeleşen sadece İstanbul değil. Devamında Ankara, İzmir ve öteki büyük kentlerin tümünde inşaat furyası alıp yürüdü. Kısa adı TOKİ olan kamu kuruluşu Toplu Konut İdaresi’nin kamu arsalarını bu furyaya aktif olarak sürmesiyle hız alan inşaat odaklı büyüme, dışarıdan yapılan borçlanmaların ve iç kredilerin önemli bir kısmının müteahhitlere verilmesi ve tüketiciye de “konut kredisi” olarak kullandırılmasıyla hızlandı.

Öyle ki, Türkiye Bankalar Birliği verilerine göre 2016 sonunda toplam banka kredilerinin yüzde 10’unun konut kredisi için ayrıldığı anlaşılıyor. İnşaat firmaları, banka kredilerinin yüzde 12’sine yakınını kullanmış görünüyor. Böylece tüketici ve üreticinin inşaata dair kullandığı kredinin yüzde 22’ye yaklaştığı ve aynı yıl imalat sanayinin kullandığı yüzde 19’luk krediyi iki puan geçtiği görülebiliyor. Ne var ki sanayi, Türkiye’nin ihracat dövizlerinin tamamına yakınını kazandırırken yükselen inşaat, döviz harcayıcı ve ülkenin zaman zaman milli gelirinin yüzde 5-6’sını bulan döviz açığının, yani cari açığının en önemli nedenlerinden biri haline geldi. Böyle olduğu bilindiği halde inşaat AKP rejiminin lokomotif sektörü olarak korundu ve imalat sanayisini ülke milli gelire katkıda yakaladı.

Yeni seri milli gelir verileri, inşaat-emlak sektörünün, ekonominin omurgası sayılan imalat sanayisini milli gelire katkıda yakalamak üzere olduğunu gösteriyor. 2003’te imalat sanayisinin milli gelirdeki payı yüzde 17,1 iken 2015 sonunda yüzde 16,7 olarak ölçülmüş. Yani imalat sanayisi milli gelirde payını artıramadığı gibi koruyamamış, yarım puan geri düşmüş neredeyse. Buna karşılık, ülke milli gelirinde 2003’te yüzde 12,5 payı olan inşaat-emlak sektörünün 2015 sonunda payının yüzde 15,8’e yaklaştığını ve AKP döneminde payını 3,3 puan artırdığını, imalat sanayisine neredeyse yetiştiğini görüyoruz.

Milli gelirdeki payını artırmasına karşın iç pazara dönük bir sektör olan inşaat, döviz kazandırma ölçütünden bakıldığında, bugün Türkiye ekonomisini darboğaza sokan bir sektör kimliğinde. Özellikle İstanbul rantının parlatılmasıyla kaynakları sanayiden kendisine çeken, hem de İstanbul odaklı olarak bölgesel eşitsizlikleri büyüten inşaat, yeni yönelimleri ile daha büyük döviz sorunları yaratmış ve AKP rejimini de çukura çekmiş görünüyor.

Konut üretiminin yanında, adına “mega projeler” denilen ve yerli-yabancı firma konsorsiyumlarıyla “yap-işlet-devlet” modeliyle Kamu-Özel iş birliği projeleri şeklinde dizayn edilen yatırımlar da inşaat faaliyetlerini hızlandırdı. Hazine’den belli ciro garantileri, dış finansman güvenceleri alarak inşa edilen havaalanı, köprü, otoyol, alt geçit, şehir hastane kampüslerinin hepsi, AKP’nin inşaat odaklı büyüme hevesine ivme kazandırırken döviz üreten değil, harcayan yapılarıyla ekonomiyi çukura çeken ihtiraslı yatırımlar olarak görülüyorlar. Merkez Bankası, en büyük döviz açığı olanların özellikle bu projelerin tarafı olan firmalar olduğuna sık sık parmak basıyor.

AKP’nin inşaat tercihinde, dış ve iç ekonomik iklimin yıllarca olumlu gidişi, dış sermaye girişi ve doların düşük seyri etkili oldu elbette. AKP bu seçimle, etkili şantiyeler ve vasıflı-vasıfsız iş gücüne iş yaratmakla ve tüketicinin konut kredisine erişimini kolaylaştırmakla seçmenden puan topladı; partinin oylarını katlamasında bu tercih etkili oldu. Dahası, kendi burjuvazisini yaratma derdi olan AKP bu seçimle, inşaat kökenli bir organik burjuvaziyi de bir ölçüde yaratmayı başardı. İnşaat sektörünün tercihinin bir nedeni de hem yerel hem merkezi kararların üretim sürecinde belirleyici olması. AKP’nin imar izinleri, yapı ruhsatları, arsa tahsisleri, ihalede firma seçimi gibi kararlar üzerindeki kontrolüyle, hedeflerine ulaşmada inşaatı bilinçli bir kaldıraç olarak kullandığı söyleyebilir.

2000’li yılların Türkiye’sinde Batı kapitalizmiyle hızlı bütünleşme ile artan kentleşme, beraberinde göç ve büyük bir konut açığı, kent altyapı açığı yaratmış, inşaat sektörüne önemli bir alan açmıştı. Kentlerdeki yapı stokunun eski, çürük ve yenilenme ihtiyacı içinde olduğu bir gerçekti. Ancak döviz bağımlılığı olan bir ülkede, döviz kazandırmayan inşaat sektörüne eldeki sınırlı kaynakları hızla odaklarken döviz kazandırabilecek ihracat yetenekli sanayiyi ihmal etmek, AKP’nin en büyük yanlışı oldu. Bu adım, politik hedefleri ön planda tutarak, bilerek atıldı. Bu seçim, bir süre için hedeflerine ulaştı da. Ama sonunda Türkiye’yi önemli bir döviz darboğazına, borç yükü altına sokan bir bedel de ortaya çıktı. AKP, şimdi bu tercihin düşürdüğü çukurda patinaj yapar halde. Ortaya çıkan faturalar, çıkacakların sadece bir kısmı.

Makale kategorisine gönderildi | AKP inşaat çukuruna nasıl düştü?(Al-Monitor, Mart 6, 2017) için yorumlar kapalı

Turkey’s construction boom: a blessing or a curse?(Al-Monitor, March 6, 2017)

Summary
The Turkish construction sector’s contribution to the local economy has almost caught up with that of the manufacturing industry, but this is hardly a reason to celebrate.
Author

Translator Sibel Utku Bila

Concerned over deepening financial woes, Turkey’s Central Bank held a closed-door internal workshop Feb. 20 to discuss the real sector’s foreign currency debt and related risks, Al-Monitor has learned. A document presented at the workshop and made available to Al-Monitor by a senior bureaucrat who attended the gathering underscores that “the exchange rate risk of real sector companies is significant and the natural and financial safeguards against this risk are limited.” According to the document, the real sector’s debt stock has reached $347 billion, or about 50% of gross domestic product (GDP).

One of the Turkish economy’s structural realities is that private companies have limited equity capital, relying heavily on domestic and external loans to roll over their operations. The Central Bank notes that $208 billion, or 60%, of the debt burden of real sector companies stems from foreign currency loans. This is a vital problem, given the Turkish lira’s dramatic depreciation against the dollar over the past several months. The debt burden of the companies has become heftier because the dollar is now much more expensive.

A striking detail in the data is that the companies’ foreign currency debt has multiplied in less than a decade. In 2009, their net foreign exchange deficit stood at only $70 billion, increasing 197% to reach the current $208 billion figure. Why the companies were not cautioned while taking such big risks remains a mystery.

The Central Bank draws attention also to the sectoral breakdown of companies indebted in foreign currency, noting that only 26% of the debt belongs to the manufacturing industry, which has the potential to export goods and thus earn foreign exchange. Meanwhile, the share of the construction sector and its complementary sector — the real estate business — has reached 20%. Obviously, the construction and real estate sectors have a limited foreign exchange earning capacity. While their spending on imported inputs such as machines and construction materials has increased, real estate sales to foreigners remain at about $2 billion to $3 billion per year. Hence, construction and real estate, along with energy, are the main sectors exacerbating Turkey’s current account deficit.

That the ruling Justice and Development (AKP) has purposefully pursued a construction-centered economic growth is no secret. The construction craze in Turkey could have not escaped the eye of any visitor to the country in recent years. Istanbul, in particular, has seen scores of housing complexes and business plazas springing up, in addition to infrastructure projects such as roads, tunnels and bridges — often at the expense of the city’s urban aesthetics, historic fabric and cultural heritage.

The government’s housing development agency, TOKI, has actively stimulated the boom by providing public land for new projects, while a significant portion of external and domestic loans have been granted to construction companies, in addition to “housing loans” made available to consumers. According to the Turkish Banks Union, housing loans accounted for 10% of all bank loans at the end of 2016, and close to 12% went to construction companies. So, in total, the construction sector benefited from about 22% of the loans, outstripping the manufacturing industry, whose share stood at 19%.

And while the manufacturing industry was earning almost all of the foreign exchange that Turkey acquires through exports, the construction sector grew into a major contributor to the country’s foreign exchange deficit, or current account deficit, which has at times reached 5-6% of GDP. Although the trend was plain as day, the AKP government continued to favor construction as the engine of the economy, which ultimately led to the sector’s catching up with the manufacturing industry in terms of contribution to the GDP.

According to official figures, the manufacturing industry contributed 16.7% of GDP in 2015, down from 17.1% in 2003, the AKP’s first full year in power. The construction and real estate sectors, meanwhile, accounted for about 15.8% of GDP in 2015, up from 12.5% in 2003. In other words, the manufacturing industry has failed to even preserve its share of GDP under the AKP, let alone increase it, while construction and real estate have increased their share by 3.3 percentage points, coming almost on par with a sector that has been the traditional backbone of the economy.

However, construction caters to the domestic market, contributing little in terms of foreign exchange earnings. Moreover, the construction boom has drawn valuable resources from industrial sectors, especially in Istanbul, the country’s industrial hub, while at the same time deepening regional disparities. And now, with the country’s growing foreign exchange problems, this seems to have drawn the AKP into a financial pit.

The construction boom has been driven by housing projects and also by the so-called megaprojects — big-scale infrastructure investments such as airports, bridges, motorways and hospital complexes, built in partnership with local and foreign companies, which have been granted loan and turnover guarantees by the Treasury. Those ambitious investments, too, have dragged the economy down by spending but not generating foreign exchange. The Central Bank has noted that companies involved in those projects have the biggest foreign exchange deficits.

For years, the AKP’s construction drive enjoyed favorable economic conditions, both locally and globally, marked by abundant inflows of foreign capital and a cheap dollar. The impressive projects, the new jobs created for both skilled and unskilled labor and the consumer’s easy access to loans translated into popular support for the AKP and helped it win consecutive elections. Additionally, the AKP was able to achieve — to some extent — its goal of creating its own bourgeoisie, which is today a community rooted in construction. The building sector was rather convenient in this regard, for it relies heavily on government decision-making, both on the local and central level. Holding a firm grip on procedures such as zoning permits, building licenses, land allocation and the selection of companies in public tenders, the AKP consciously used construction as leverage to achieve its goals.

It should be noted that the construction drive rested on some objective necessities. In the 2000s, a significant housing and infrastructure deficit had emerged in urban areas after millions of migrants flocked in from rural areas. The bulk of the urban housing stock was old and substandard, and thus, the need for new construction was very real.

Yet while directing Turkey’s limited resources to the construction sector, the AKP overlooked the industry and its ability to earn foreign exchange through exports, committing its biggest blunder. It was in fact a conscious choice, motivated by political goals. And for some time, it did produce the intended results — but not without a price. The ultimate cost for Turkey today is a foreign exchange bottleneck and a hefty debt burden. The AKP is struggling to find a way out, but what has emerged so far is only a portion of the actual cost.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s construction boom: a blessing or a curse?(Al-Monitor, March 6, 2017) için yorumlar kapalı

Kriz ve ‘hayır’a karşı önlemler (Al-Monitor, 28 Şubat, 2017)

On dört yıllık iktidarını bir anayasa değişikliğiyle özü “tek adam rejimi” olan totaliter bir yapıya dönüştürmeye çalışan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) toplumu halk oylamasının yapılacağı 16 Nisan tarihine kilitledi.

Son ayların gündemine damgasını vuran bu siyasi operasyon, Türkiye ekonomisinin küçülmeye başladığı, hatta bazı sektörlerde (örneğin imalat sanayisi) krize girdiği bir zaman dilimine denk geldi. Anayasa değişikliği hamlesi de politik tansiyonu ve ülke riskini artıran bir bileşen olarak krizi ivmelendirdi. Jeopolitik riskleri ve ekonomik göstergelerdeki kırılganlığı zaten yüksek olan Türkiye bu totaliterlik hamlesiyle riskine risk eklemiş oldu.

Bütün bunlar, kredi derecelendirme kuruluşlarına not indirtirken dış rüzgârlar da Türkiye’nin aleyhine yön değiştirdi. Büyüme iştahı yüksek görünen Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle küresel fonlar ABD’ye doğru pozisyon değiştirdiler. Türkiye dâhil tüm yükselen ülkelerden sermaye çıkışı yaşandı. Dolar endeksinin hızla yükselmesiyle Türk Lirası dâhil tüm yerel paralar dolar karşısında değer kaybetti. Ama TL diğerlerine göre negatif ayrıştı ve 2015’te doların TL karşısındaki yüzde 25’lik artışına, 2016’da yüzde 20’lik bir artış eklendi. Bu ağır fiyatlanmalar, 210 milyar dolar dolayında döviz açığı olan reel sektörde büyük kur zararları yarattı ve ithalata bağımlı üretimde önemli maliyet artışlarına, sonuçta da tüketiciye yansıtılan ağır maliyet enflasyonuna yol açtı. Tüketici fiyatlarındaki yıllık artış yüzde 9’u bulup çift rakama doğru tırmanacağı yönünde sinyaller gönderdi. Sanayicinin (üretici) fiyatlarındaki artış ise şimdiden yıllık yüzde 14’e yaklaştı. Ekonomik beklentiler kötüleşirken işsizlik oranı yüzde 12’nin üstüne çıktı.

Ekonomideki bu sert sonbahar rüzgârlarının daha da sert bir kışa evrilmemesi, daha da önemlisi bunun referanduma “hayır” oyu olarak yansımaması için, AKP hükümeti hızla bazı önlemler almaya yöneldi. Anayasa değişikliğine ilişkin yapılan anketlerde psikolojik üstünlük değişikliğin reddine, yani “hayır”ın üstünlüğüne işaret ettikçe rejim de önlemleri çeşitlendirdi.

Önlemlerin bazıları krizin yıkıcı etkisini azaltmaya yönelik ve bütün bir yılı kucaklayacak nitelikte. Bazıları ise yine krizi yumuşatmaya yarasa da ömrü referandum tarihiyle sınırlı, yani “hayır” oylarını caydırmaya yönelik.

Çoğu 18 Ocak 2017 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan bir torba yasaya sıkıştırılan önlemlerin bazıları parasal, bazıları maliye ile ilgili. İş gücü maliyetini ve istihdamı ilgilendiren, sosyal yardım içerikli olanlar da var.

Parasal önlemler daha çok Merkez Bankası tarafından alındı. Öncelik dövizdeki tırmanış hızını düşürmeye dönük olanlara verildi. Bu konuda önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kamuoyu kampanyalarıyla dövizdeki tırmanışa savaş açtı, dövizden TL’ye dönüş çağrıları yaptı. Kamu kuruluşlarına döviz birikimlerini TL’ye çevirmeleri talimatı verildi. Bunlar belli ölçülerde uygulandı ama doların tırmanışından sonuç vermediği anlaşıldı.

Merkez Bankası ise dövizdeki tırmanışa karşı açık faiz artışlarına gitti ama bu operasyonlar, Cumhurbaşkanı’nın faiz tepkisi dikkate alınarak örtülü yapıldı. Bankaları dövize yönelişten caydıracak faiz adımları atıldı. Bunların yanında ihracat ve döviz kazandırıcı sektörün kullandığı reeskont kredilerinde mayıs sonuna kadar olan vadede döviz olarak yapılması gereken geri ödemelerin TL ile yapılabilmesine olanak sağlandı, geçerli dolar kuru da yıl başındaki 3.50 TL’lik kur olarak ilan edildi. Merkez Bankası’nın kazançlarından feragat etmesi anlamına gelen bu adımla zordaki firmalara jest yapılmış oldu.

Maliye önlemleri, daha çok da vergilerle yapılan müdahaleler krize ve “hayır” tercihine karşı önlemler içinde önemli bir yer tutuyor. Ekonomiyi canlandırmak için vergilerdeki indirimlerden sonuç bekleniyor. Konut, beyaz eşya ve mobilya sektörleri en çok talep sorunu yaşayan alanlar olarak belirlendi ve bu sektörlerden birçok vergi mayıs sonuna, yani referandum sonrasına kadar kaldırıldı. Maliye Bakanı Naci Ağbal inşaat sektörüne ilişkin de önemli düzenlemeler yaptıklarını belirterek, “Konut teslimlerindeki yüzde 18 KDV’yi yüzde 8’e düşürmüştük. Bu süreyi mart sonundan eylül sonuna uzatıyoruz.” diye konuştu. Ağbal yabancı kişi veya şirketlerin Türkiye’deki bir inşaat firmasından konut veya iş yeri alması durumunda KDV ödemeyeceğini de ekledi.

Torba yasada irili ufaklı şirketlerin Maliye Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumu’na vergi ve prim borçlarını erteleyen, cezalarını silerek yeniden yapılandıran başka önlemlere de yer verildi. Ayrıca, firmaların banka kredilerine erişimlerini zayıflatan olumsuz sicillere karşı da “af” hazırlığına gidildi. Banka kredilerinden daha çok yararlanılması için Hazine kefaleti 2 milyar liradan 25 milyar liraya çıkartılarak krediye erişimin imkânları genişletildi.

Bu parasal ve maliye önlemlerinin yanında iş gücü maliyetini düşürücü, işsizliği emici bazı önlemler de yürürlüğe konuldu. 2016’da asgari ücretin 100 TL’lik kısmını üstlenen ve bu yolla yaklaşık 9 milyon işçi için 10 milyar TL’yi bütçeden ödeyen hükümet aynı uygulamayı 2017 sonuna kadar sürdüreceğini açıkladı.

Yüzde 12’yi aşan işsizliğe ve sayıları toplamı 3.7 milyonu bulan işsizler için ise iş verenleri istihdama özendiren — biraz da zorlayan — bir düzenleme geliştirildi: Asgari ücretle yeni istihdam yaratacak işverenlerden ücret vergisi ve sigorta primi alınmayacak. Bütçeden karşılanacak bu yük için 12.5 milyar liralık bir pay ayrıldı.

Çalışma Bakanı Mehmet Müezzinoğlu bu uygulama için, “İnşallah bir buçuk milyon istihdamı başaracağız” dedi, bir başka uygulamayla ilgili de şu bilgileri verdi: “500 bin gence, ‘iş yerime nasıl adapte olacak’ eğitimi vereceğiz. Diploması var ama teorik bilgisi yok. O zaman üç ay süresince iş başı eğitim programında, bin 502 liralık ücretin tamamını biz üstleniyoruz.”

Bunlar da iş gücü maliyetini düşürecek ve işsizliği biraz olsun emmeyi amaçlayan önlemler dizisi.

Kriz ateşini düşürmeyi ve referandumda “hayır” tercihini zayıflatmayı amaçlayan bu parasal, vergisel, iç talep yaratıcı, iş gücü maliyetlerini düşürmeyi, yüksek işsizliği emmeyi amaçlayan önlemler paketinin ne sonuç vereceğini, kapatılan bir deliğe karşı yeni deliklerin açılmasına yol açıp açmayacağını zaman gösterecek. Ancak bu önlemlerin, merkezi bütçede önemli açıklar yaratacağı söylenebilir. Merkezi bütçe açığını bugüne kadar milli gelirin yüzde 1-2’si dolayında tutabilen AKP yönetimi için bu açığı 1-2 puan daha artırmak katlanılabilir bir maliyet mi? Bütçeye paralel oluşturulan Varlık Fonu bütçe kaynaklarını kendisine transfer ettikçe bu açıklar büyüyecek. Dahası, İşsizlik Sigortası Fonu’nun kaynaklarının da tartışmalı biçimde amacı dışında kullanılması başka sorunlara yol açacağa benzer.

En önemli soru da şu: Özellikle Trump’ın iştah kaçıran tutumu ile yavaş yavaş yeniden Türkiye gibi ülkelere gelerek şubat ayında dolar fiyatının gerilemesine imkân sağlayan küresel sermaye ani bir kararla, mesela Fed’in faiz artırımı ile yeniden yön değiştirir ve çıkmaya başlarsa neler yaşanır ve bu önlemler boşa gider mi.

Makale kategorisine gönderildi | Kriz ve ‘hayır’a karşı önlemler (Al-Monitor, 28 Şubat, 2017) için yorumlar kapalı

Turkey’s AKP scrambles to contain crisis ahead of key vote(Al-Monitor, February 28,2017)

Summary
Turkey’s government has enacted a series of economic measures to woo voters ahead of a key constitutional referendum, but the threat of the economic crisis is far from over.
Author

Turkey’s domestic agenda is tied to the April 16 referendum on a set of constitutional changes, which the Justice and Development Party (AKP) has designed as a steppingstone to a one-man regime under the guise of a shift to an executive presidency.

The move comes at a time when the Turkish economy has begun to contract, with some sectors, such as the manufacturing industry, already in crisis. Brought to parliament in December, the amendments fueled political tensions and added to the country’s already high-risk premium, further stoking the crisis and leading international credit-rating agencies to cut Turkey to noninvestment grade.

Simultaneously, Turkey has also lost the tailwinds of global trends, as international investors began pulling out from emerging economies, including Turkey, and turned to the United States, lured by President Donald Trump’s election promises to boost economic growth. As a result, the dollar began to gain value fast. The greenback rose 20% against the Turkish lira in 2016, atop 25% the previous year. For Turkey’s private sector, which runs a net foreign exchange deficit of $210 billion, this meant a heavier debt burden. Manufacturers relying on import materials faced higher costs, which translated to price hikes for consumers. In January, Turkey’s consumer inflation reached 9% year on year, signaling a climb toward two-digit figures. The increase in producer prices, meanwhile, was close to 14%. In the labor market, the downturn sent the jobless rate above 12%.

The gloomy outlook does not bode well for the AKP in the run-up to the referendum. Opinion polls suggest a tight race, and the “no” camp is in high spirits. Scrambling to minimize the fallout from economic woes, the government has drawn up a series of monetary, financial and labor-oriented measures to woo the electorate. Some of them will run until the end of the year to alleviate the impact of the crisis, but some are timed particularly for the referendum to deter the “no” vote. The bulk of the measures were part of an omnibus law, published in the Official Gazette on Jan. 18.

The monetary measures were mostly enacted by the Central Bank, whose main priority was to rein in the dollar. President Recep Tayyip Erdogan had declared his own war on the greenback, urging citizens and public entities to convert their dollar savings to the Turkish lira. The campaign, however, had little effect, and the dollar continued to soar. The Central Bank, for its part, pushed interest rates up, but given Erdogan’s vitriolic stance on the issue, much of this operation was conducted “covertly” through moves deterring banks from the dollar.

In another move, the Central Bank allowed export and foreign exchange earning sectors to repay rediscount credits due by May 31 in Turkish liras rather than in foreign currencies, and it fixed the dollar rate for these transactions at 3.5 Turkish liras. This was essentially a gesture to hard-pressed companies at the expense of the Central Bank’s own earnings.

When it comes to financial measures, they consist mostly of tax cuts, aimed at animating the economy. A number of taxes were lifted until the end of May for the housing, domestic appliances and furniture sectors, which had seen the sharpest decline in demand. Finance Minister Naci Agbal said in mid-January that a value-added tax (VAT) reduction from 18% to 8% for home sales, which was to expire in March, had been extended until September. He also announced that foreign buyers purchasing homes and offices from construction companies in Turkey would be exempt from VAT.

The omnibus law also included a number of measures that postponed and restructured the tax and social security premium debts of both small and large businesses, and it pardoned accumulated fines. The ground was laid also to pardon the loan default records of companies to improve their borrowing ability from banks. In another move to facilitate access to bank loans, the treasury’s contribution to the credit guarantee fund was increased from 2 billion liras ($550 million) to 25 billion liras.

Another set of measures aims to curb unemployment by lowering employee costs. Last year, the government had launched a scheme to alleviate the cost of minimum-wage workers for employers, which covered 9 million employees at a cost of 10 billion liras from the budget. The support plan has now been extended until the end of 2017.

To reduce the 3.7-million-strong army of the jobless, the government has offered incentives for new hires. Accordingly, employers will be exempt from paying salary taxes and social security premiums of any new minimum-wage workers they employ. The gap will be covered from the budget and could cost as much as 12.5 billion Turkish liras. Labor Minister Mehmet Muezzinoglu told businesspeople Feb. 17 that the target was 1.5 million new hires. He also said the government would finance three-month job-training programs for 500,000 educated but inexperienced young people in the private sector with a view of facilitating their entry into the labor market. Their monthly wages of 1,502 Turkish liras ($413) will be up to the government, he added.

Whether this package of measures will help alleviate the crisis and weaken the “no” camp in the referendum remains to be seen. What is certain, though, is that it will lead to significant gaps in the central budget. The AKP has so far managed to keep the central budget deficit at 1-2% of gross domestic product. Can it now afford an increase of about 1 or 2 percentage points? A newly created sovereign wealth fund has been taking over some important budget resources, which means the gaps are likely to grow. The misuse of the Unemployment Insurance Fund is likely to create additional problems, too.

In February, the dollar retreated against the Turkish lira to a certain extent as international investors began returning to countries like Turkey, put off by Trump’s early performance. But what if the money flow changes direction again, let’s say with a rate hike by the Federal Reserve? Could Ankara’s measures come to naught with another exodus of foreign capital?

English, Genel kategorisine gönderildi | Turkey’s AKP scrambles to contain crisis ahead of key vote(Al-Monitor, February 28,2017) için yorumlar kapalı

Nisana doğru iş-aş telaşı (ozguruz.org, 25 Şubat,2017))

Türkiye, 16 Nisan’da yapılacak “tek adam rejimi”nin halkoylamasına kilitlenirken seçmenin kararını etkileyecek en önemli etkenlerden birini de iş-aş meselesi oluşturuyor.

Türkiye’ye AKP rejiminin yüklediği ekonomik, politik ve jeopolitik riskler, dış alemdeki gelişmelerin olumsuz rüzgarlarıyla birleşince, Türkiye kapitalizmi 2016’nın ikinci yarısında krize giriş yaptı.

Bu olumsuz rüzgarlar, “Tek adam rejimi” hedefi peşindeki AKP’nin şemsiyesini de ters çevirdi. Şimdi telaş, bir yandan krizin etkisini azaltmak diğer yandan en azından 16 Nisan’a kadar krizden olumsuz etkilenmeleri en aza indirmek.

AKP rejimi, bunun için bütçe açıklarını göze almış, İşsizlik Fonu, Varlık Fonu başta olmak üzere tüm kamu kaynaklarını da seferber etmiş durumda. Bunlarla özellikle kararsız seçmenin oyunu almanın derdinde olan rejim, halka içirilecek acı reçeteyi ise –alabilirse- sandık onayı sonrasına bırakıyor elbette.

Cari açığa zuladaki döviz

Türkiye ekonomisinde 2016’dan devralınan sorunlar, 2017’de de azalmak yerine artıyor. Sert şirket sarsıntıları, banka çalkantıları, yoğun işsizlik ve gelir erimesi eğilimleri, bütçeden ve başka kamu kaynaklarından yetiştirilen can simitleri ile azaltılmaya, kriz yumuşatılmaya çalışılsa da, iniş sürüyor.

Bu öngörüye yol açan etkenlerin başında, Türkiye ekonomisinin dış kaynağa bağımlılığı ve bu kaynağın Türkiye’den uzaklaşmasının da etkisiyle, dolar fiyatının hızla artışı geliyor.

2016 yılının tamamına ilişkin ödemeler dengesi verileri yeterince nabız veriyor. Cari açık, özellikle son 2 yılda finansmanı yönünden alarm vermeye başladı, dışarıdan sermaye girişi azalınca, eldeki dar rezervler ve “zula”da tutulan , kaynağı belirsiz, dövizlerden finansmanı ağırlık kazandı ve bunun da sürdürülebilirliği yok.

Yüzde 2’yi ancak bulacağı tahmin edilen 2016 büyüme şartlarında cari açık 32,6 milyar doları buldu. Yüzde 6 büyüme yaşandığı belirtilen 2015’te cari açık 32 milyar dolardı. Bu da büyümenin önemli tempo kaybına rağmen cari açığın yüzde 2’ye yakın artması anlamına geliyor. Bu artışta, enerji fiyatlarının yeniden yükselmesinin etkili olduğu söylenebilir.

Son 2 yılın karşılaştırması, cari açığın üçte bir oranında yurt dışında ya da “zula”da tutulan dövizlerle finanse edildiğini ortaya koyuyor. Hem 2015’te hem de 2016’da cari açık toplam 2 yılda 21 milyar doları bulan kaynağı belirsiz dövizle finanse edilmiş görünüyor. Açığın son 2 yıldaki öteki finansman kaynağı, döviz rezervleri oldu ve rezervden kullanılan 11 milyar dolar ile açık finanse edilmeye çalışıldı. Dışarıdan gelen sermaye ise son 2 yılın ancak yarısını finanse etmiş görünüyor. Bu tablo, cari dengede önemli sorunların yaşanacağı bir döneme girildiğini gösteriyor.

Zıt yarı yıllar

Özellikle 2016’nın ilk yarısı ile ikinci yarısı zıt görünümde. Adeta şemsiyenin ters döndüğü gözleniyor. 2016’nın Ocak-Haziran dönemi cari açığı 19 milyar dolar iken, giren sermaye 26 milyar doları bulmuştu. Bu durum, hem doları 3 TL’nin altında tutmuş hem de rezervlere 8,5 milyar dolar biriktirmişti. Yine bu ilk yarıdaki dengelerin sonucu, dolar fiyatı ilk yarıda ortalama 2,92 TL’de kaldı.

Ancak Temmuz-Aralık 2016 döneminde şemsiye ters döndü ve özellikle dış kaynak girişinin durması ile dengeler değişti. 2016 ikinci yarıda hem 15 Temmuz darbe girişimi hem de derecelendirme kuruluşlarının not indirimi ve politik, jeopolitik risklerin artması etkili oldu. Yılın sonlarına “Tek adam rejimi” ile ilgili Anayasa değişiklik hazırlıkları damgasını vurdu. Artan risklerin sonucunda dış kaynak girişinde radikal bir düşüş oldu.

İkinci yarıda cari açık 13,6 milyar doları bulurken dış sermaye girişi olmadığı gibi, 3,3 milyar dolar çıkış yaşandı. Bu durumda, cari açığın finansmanında kaynağı belirsiz, “zula” dövizleri etkili oldu ve 9 milyar dolarlık bir girişin yanında rezervlerden de 8 milyar dolara yakın kullanım gerçekleşti. Yılın ikinci yarısında doların ortalama fiyatı, ilk yarının yüzde 7,2 üstüne çıktı ve 3,13 TL oldu. Böylece 2016 yıllık ortalama dolar fiyatı 3,02 TL’de ancak tutulabildi. 2015’in dolar fiyatı yıllık ortalaması 2,72 TL idi.

Kaynak TCMB veri tabanı

2017’de dalgalanma

2017’nin ilk 10 gününde dolar 3,94 TL’ye kadar çıktı. Bu tırmanış, Merkez Bankası’nın dövize talebi azaltıp hatta döviz bozmaya zorlamak amacıyla, bankalara kullandırdığı kredilerin faizini 2 puan artırmasıyla, yani “örtülü faizi artırımı” ile kısmen yavaşlasa da, dolar, 3.75 basamağına yerleşti.

Şubat’ın ilk yarısında ise doların fiyatının 3.70 TL’nin altına indiği gözlendi. Bu inişte, yabancı yatırımcıların küçük meblağlarla da olsa geri dönüşleri ve özellikle fiyatları düşmüş hisse senetlerine yatırımları etkili oldu. Yine bu kısmi dönüşlerde dış dinamikler, özellikle Trump’ın ilk icraat adımları etkili oldu denebilir. Trump’ın yabancı düşmanlığı ve yabancı yatırımcıyı tedirgin eden adımları, yüzünü ABD’ye dönmüş sermayeyi geçici de olsa “bekle-gör”e geçirince, dış yatırımcı yeniden Türkiye gibi ülkeleri geçici park yeri olarak seçti. Ocak ortasında 58 milyar dolar gibi görünen borsadaki portföy yatırımları tutarı ya da “sıcak para stoku”, Şubat’ın ilk haftalarında 64,4 milyar dolara kadar çıktı.

Bu kısmi geri dönüş, TL dahil, yerel paralara göreli değer kazançları sağladı. Ne var ki, bu düşüş kalıcı olmadı. Her düşüş, döviz açığı olan reel sektör firmaları açıklarını daraltmak üzere döviz alımına yöneltince, talep düşmedi ve dolar 3.70 basamağından pek gerilemedi.

Mart ve sonrası

Dövize talebin , Mart ayında ABD Merkez Bankası Fed’in yapacağı bir faiz artışı ile birleşmesi halinde, dolar fiyatının yeniden yukarılara çıkması çok mümkün. Bunu frenlemek için Merkez Bankası’nın bankalara kullandırdığı fonlara dönük uyguladığı örtülü faiz artışı ise, beklenen “yüksek döviz-yüksek faiz” kıskacına henüz önlem olmadı.

Tek adam endişesi, yükselen faizler ile tüketici kredi kullanımını azalttı. İç talep , firmalara sağlanan vergi indirimleri, şirketleri rahatlatıcı önlemlere rağmen artmıyor, yatırım cephesinde de Nisan referandumunun sonuçlarını görmeden bir kıpırdanma görünmüyor.

Rejim, can havliyle, bütçe ve diğer kamusal fonları kullanarak referandum rüşvetlerini çeşitlendirmenin derdinde. Bunlardan biri de istihdamdan alınan vergi ve sigorta primlerini devletin üstlenmesi ve 1,5 milyon işçinin işe alınması projesi. Rejim bir yandan bütçeden 12,5 milyar TL’yi bu amaçla gözden çıkararak havuç kullanıyor, bir yandan da iş alemine sopayı aba altından gösteriyor. CB, meydanlarda işçi almayanları “ifşa edeceğiz” diye sopayı salladı bile. İş alemi ise, “yatırım ,iş iklimi,ortamı yok, işçi alıp ne yapalım” yakınması içinde ama korkudan sesler çıkmıyor.

Bütün bu yaşanan kara günlerin geride kalması, olumlu bir kulvara geçiş ve düşük bedelle bu dönemden çıkılması, ekonomik önlemlerden çok, politik adımlara, özellikle Nisan referandumunda aklın galebe çalması ve tek adam rejimine çıkacak bir “hayır” oyuna bağlı.

Genel kategorisine gönderildi | Nisana doğru iş-aş telaşı (ozguruz.org, 25 Şubat,2017)) için yorumlar kapalı

Kanal İstanbul: Hayali çok, projesi yok!

Özet:
Çok eski bir İstanbul hayali olan Kanal İstanbul projesi henüz hiçbir resmi belgeye girmiş olmasa da 16 Nisan referandumuna “evet” oyu isteyen Erdoğan’ın temel temalarından biri olacağa benziyor.

Adı son altı-yedi yıldır “çılgın projeler” listesinin başında yer aldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan’ın 2011’de başladığı söylenen “ustalık” döneminin sembolü yapıldı. O zamandan bu yana ütopyalar, hayaller arasında ilk sırada adından söz edildi, ama henüz ortada projesi yok. “Kanal İstanbul”dan söz ediyorum…

Hukuka uygunluk tartışması hızla hararetlenen Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF) yasa gerekçesinde adı yine geçti Kanal İstanbul’un. Proje henüz hiçbir kamu yatırımı içinde görünmese ve bir yasaya konu olmasa da “varmış gibi” konuşuluyor. Hatta ulaştırma bakanları her TBMM bütçe görüşmeleri sunumlarında bu projenin illüstrasyonunu kullanıyor ve “yapılacak işler” arasında gösteriyorlar. Bu “hayali proje” yapıldı yapılacak diye şimdiden İstanbul’un kuzeyinde birçok arsa alındı satıldı, büyük rantlara konu oldu bile. Ne var ki, hiçbir resmi belgede, örneğin, Kalkınma Bakanlığı tarafından koordinasyonu gerçekleştirilmeye çalışılan tüm kamu yatırımlarında, kamu-özel ortaklığı proje demeti içinde Kanal İstanbul’un adı geçmiyor.

Evet, gerçekten de lafı, hayali çok ama hiçbir resmi metinde yer almayan, yasası, fizibilitesi olmayan bu “çılgın proje” ile ilgili tartışmalar belli ki yakında yeniden alevlenecek, anayasa değişikliği ile ilgili referandum propagandalarının da ana temasını oluşturacak. Çünkü referandumdan “evet” çıkması için seferber olacak Erdoğan, “tek adam rejimi” olarak karşı çıkılan olağandışı yetkileri neden istediğini savunurken, Kanal İstanbul projesi ve buna benzer büyük yatırımları gerçekleştirmek için diyor ve demeyi sürdürecek.

“Kalkınmacılık-yatırımcılık-projecilik” her zaman Türkiye toplumunda heyecan yaratan bir tema. Cumhuriyetin kurucu kadrosu bile 1930’lardaki devletçi kalkınma ile toplumda heyecan dalgası oluşturdu ve uluslaşmanın çimentosunu buradan kullandı. Devamında, 1950’lerde, merkez sağı temsil eden Demokrat Parti ve onun devamı sayılan, 60 ve 70’lerde defalarca iktidara gelen Adalet Partisi kitleleri hep altyapı yatırımlarıyla etkilemek istedi. Çoğu Dünya Bankası kredileri ile finanse edilen karayolu, baraj, santral, haberleşme yatırımlarını seçim sandıklarında oya tahvil ettiler.

Merkez solu temsil eden CHP, sosyal devlet, adil bölüşüm, eşitsizliklerin azaltılması temalarından seçmen toplamaya çalışırken merkez sağ, “büyüme, kalkınma, yatırım” temasından vazgeçmedi. Merkez sağın 1980 sonrası mirasçısı Turgut Özal da hem bu temayı sahiplendi hem de dünya kapitalizmiyle bütünleşmenin, küreselleşmenin önündeki tıkaçları açan lider olarak kitleleri etkilemeye çalıştı.

2002’de iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) de merkez sağın oylarına talip olurken “kalkınmacı-yatırımcı” söylemi öne çıkardı. Zaten iktidar olurken devraldığı ekonomik miras ve dünyadaki likidite bolluğu bunu bir hayal olmaktan çıkarıp hızla gerçekliğe dönüştürmeye yetti. 2007 yılına kadar yıllık büyüme yüzde 7’yi buldu. 2010 ve 2011 yıllarında ortalama yüzde 10 büyüme yaşandı. Sonuç: Oylar oyları izledi ve AKP yüzde 30’lardan yüzde 50’lerin eşiğine geldi, ağırlıkla da büyümeci tema üstünden…

Kanal İstanbul’un da içinde yer aldığı mega projeler, AKP’ye yüzde 50’ye yakın oy getiren 2011 genel seçimleri sırasında seçim kampanyasının omurgasını oluşturdu. Kanal İstanbul “çılgın proje” olarak sunulurken, abartılı üslubu ile dikkatleri üstüne çekmede pek mahir gazeteci-yazar Hıncal Uluç, 23 Eylül 2010’da Sabah’taki köşesinde şöyle yazıyordu: “Telefon elimde dondum kaldım… Bu İstanbul konusunda bugüne dek duyduğum en çılgın proje… Biri bana ‘Bin proje say’ dese, bin gün izin verse aklıma gelmez. Öyle çılgın.”

Uluç duymamış olabilirdi ama hayalin Osmanlı’ya, hatta Bizans’a uzandığına dair bir hayli yazın var. İstanbul’un küresel metropol olma iddialarının arttığı 1990’larda konuyla ilgili makaleler de artmıştı. Bunlardan birini Tarih Vakfı’nın İstanbul dergisinin 5. sayısında Nezih Neyzi yazmıştı. “Haliç’ten Karadeniz’e Kanal” başlıklı bu yazı, izleyen zaman diliminde, Neyzi’nin Robert Kolej’den arkadaşı da olan Başbakan Bülent Ecevit ve lideri olduğu Demokratik Sol Parti’nin projesi olarak 1999 seçim bildirgesine taşınacaktı.

Nedir Kanal İstanbul hayali? Medyada çeşitli zamanlarda yer alan gayri resmi açıklamalara bakılırsa Kanal İstanbul, İstanbul’un Avrupa yakasında hayata geçirilecek bir proje. Amaçlarından biri Karadeniz ile Akdeniz arasında tek su geçidi olan İstanbul Boğazı’ndaki trafiği rahatlatmak. Karadeniz ile Marmara Denizi arasında açılacak yapay kanalın Marmara Denizi ile birleştiği noktada iki yeni kent kurulacak. Söylentiye göre, kanalın uzunluğu 40-45 kilometre, genişliği yüzeyde 145-150 metre, tabanda ise yaklaşık 125 metre olacak. Suyun derinliği 25 metre olacak. Bu kanalla birlikte İstanbul Boğazı tanker trafiğine tümüyle kapanacak, İstanbul’da iki yeni yarımada, yeni bir de ada oluşacak.

Peki, nereye açılacak Kanal İstanbul? Erdoğan’ın “Bu proje Çatalca’ya hediyedir” demesi üzerine projenin Çatalca’da yer alacağına ilişkin iddialar önem kazandı. Kanalın Terkos Gölü ile Büyükçekmece Gölü arasında ya da Silivri sahiliyle Karadeniz arasında olacağı da söylendi. Bütün bu söylentilerle adı geçen bölgelerde büyük arsa spekülasyonlarının yaşandığı iddia edildi.

Projenin maliyeti ile ilgili de rakamlar havada uçuşuyor. Kimisi 10 milyar dolardan, kimisi 20 milyar dolardan bahsediyordu. Sözleşmesi imzalanan mega projelerin en büyüğü olan Üçüncü Havalimanı’nın sözleşme bedeli 14 milyar dolara yakın. Finansman sıkıntısı nedeniyle bu projenin ancak yüzde 10’luk kısmı tamamlanmış durumda, ilerleyemiyor. Projede umut yeni kurulan Varlık Fonu’ndan gelecek kaynaklara bağlamış durumda. Hal böyle iken Kanal İstanbul’a nasıl kaynak bulunacak belli değil.

Peki, kim yapacak, kim gerçekleştirecek “çılgın” Kanal İstanbul projesini? Bir kamu yatırımı mı olacak, yoksa bir yerli-yabancı ortağın yapımını, finansmanını yükleneceği bir yap-işlet-devret modeli ile mi gerçekleşecek? Doğrusu, proje hiçbir zaman hayalden realite basamağına çıkamadığı için bunlar konuşulamadı. En son iddialardan birini Toplu Konut İdaresi (TOKİ) Başkanı ortaya attı. Başkan Ergün Turan, “Biz orada hasılat paylaşımı, arazi satışı ya da inşaat satışından gelir elde edip finansmanı sağlayacağız. Ulaştırma Bakanlığı da bu finansmanla kanal inşaatını gerçekleştirecek” dedi.

Bu demeçle kanalın, sadece ulaşım amaçlı olmadığı, yeni kent kurma amacıyla beraber İstanbul kent rantını yatay ve dikey olarak artırmayı amaçlayan bir hayal olduğu da açığa çıkmış oluyordu.

Kanal İstanbul’un gerçekleşmesinin ne tür ekolojik sorunlar yaratacağı ile ilgili uyarılar ise medyada en az yer alan haberler arasında ama yaşamsal önemde. Çevreci örgütler, projenin İstanbul’un su kaynaklarını bitireceğine, deniz ekolojisini bozarak canlıların yok olmasına yol açacağına ve tarım-orman arazilerini olumsuz etkileyeceğine dikkat çekiyorlar. Greenpeace’in Akdeniz Genel Direktörü Uygar Özemsi bu projenin gerçekleşmesi durumunda deniz canlılarının, su havzalarının, verimli tarım alanlarının ve ormanların ciddi şekilde olumsuz etkileneceğini belirtiyor.

Makale kategorisine gönderildi | Kanal İstanbul: Hayali çok, projesi yok! için yorumlar kapalı

Canal Istanbul: Still hyped, still ‘crazy'(Al-Monitor, February 22, 2017)

Summary
President Recep Tayyip Erdogan is dusting off plans for the megaproject Canal Istanbul ahead of the constitutional referendum as an example of what a strong president could achieve.
Author

Translator Sibel Utku Bila

66

Source: http://www.udhb.gov.tr/images/butce/6c72b7bc5767c2a.pdf s.105

For the past six years, Turkey’s leadership has trumpeted a “crazy project” — Canal Istanbul, a man-made waterway — to ease congested traffic in the Bosporus. Announced ahead of the July 2011 elections, which handed Recep Tayyip Erdogan a third consecutive premiership, the project was touted as a major feat of engineering and a symbol of Erdogan’s “master” period in politics. The government has kept the hype alive, but Canal Istanbul is yet to transcend the realm of dreams, lacking both a feasibility study and construction plans on paper.

Canal Istanbul does not appear in official investment plans, but transport ministers have routinely referenced it in budgetary presentations in parliament, complete with illustrations of Ankara’s vision of it. Most recently, it was listed among the infrastructure projects that the government plans to finance through the newly created and highly controversial sovereign wealth fund. Although the project remains a dream at present, mere talk of it has already sparked a flurry of land selling and buying in areas north of Istanbul.

The hype is being ratcheted up in the run-up to the April 16 referendum on constitutional changes to install the presidential regime of Erdogan’s dreams. Erdogan is expected to actively campaign for the amendments, and in a hint of how he plans to justify his quest for extraordinary powers, he said he needs them to realize big investments — like the Canal Istanbul project.

The idea of development, investment and big projects has always been exciting to Turks. In the 1930s, when modern Turkey was still a fledgling republic, its founders galvanized the nation with a state-sponsored development drive that served as a strong social adhesive during the nation-building process. Such infrastructure investments remained popular under the center-right Democratic Party and its successor, the Justice Party, which ruled Turkey during much of the 1950s, 1960s and 1970s. Highways, dams, power plants and communication infrastructures, built mostly with World Bank loans, translated into election victories for the two parties. While the center-left Republican People’s Party championed the social state and social justice, the center-right stuck with a development and investment theme. Turgut Ozal, who served both as prime minister and president in the 1980s and 1990s, sustained this legacy while taking credit as the man who cleared the way for Turkey’s integration into the global capitalist economy.

Erdogan’s Justice and Development Party (AKP), which came to power in 2002 as the offshoot of an Islamist party, embraced the development-investment narrative as it sought to lure the base of the fractured and ailing center-right. Domestic economic conditions and the abundance of global liquidity proved auspicious, and the AKP’s ambitions came to fruition. By 2007, economic growth had reached 7% before shooting to an average of 10% in 2010 and 2011. As a result, the AKP’s popular support rose to almost 50% in the 2011 elections, up from 34% in 2002.

Canal Istanbul was one among a series of “megaprojects” that formed the backbone of the AKP’s election platform in 2011. Months before the official announcement, the media stoked public curiosity with reports that Ankara was drawing up a “crazy project,” a label that has stuck to date.

Yet the idea for a man-made waterway in Istanbul was not new. The annals of history trace the concept back to Ottoman and even Byzantine times. It began generating serious debate in the 1990s, as Istanbul grew and flourished. In 1996, for instance, the economist Nezih Neyzi wrote about building a “canal from the Golden Horn to the Black Sea” in a magazine published by the History Foundation. In 1999, the project appeared in the election platform of Prime Minister Bulent Ecevit, who happened to be Neyzi’s high school friend.

What does the AKP’s project entail? According to media reports, the canal would be built on the European side of Istanbul with the primary objective of relieving the tanker-clogged Bosporus, the only waterway connecting the Black Sea and the Mediterranean. Canal Istanbul would link the Black Sea to the Sea of Marmara as an alternative route to the Mediterranean. It would reportedly be 40-45 kilometers (25-28 miles) long, 25 meters (27 yards) deep, and 150 meters (164 yards) wide on the surface and 125 meters (137 yards) at the base. Once the waterway is completed, the Bosporus would be closed to tanker traffic, which has often caused deadly accidents in the narrow strait bisecting Istanbul. The project also includes the construction of two new cities at the canal’s southern end, an artificial island and two peninsulas.

As for the canal’s location, one hint has been dropped by Erdogan, who once described the project as a “gift” to the district of Catalca. Other sources suggest an area between the Terkos and Buyukcekmece lakes, while another rumored location is between the Silivri shore and the Black Sea. Such suggestions have reportedly sparked massive land speculation in these areas.

The cost of the project is another issue of wild speculation. Some have put it at $10 billion, others at $20 billion. The plan for a third airport in Istanbul, the biggest megaproject tendered so far, has a contract value of nearly $14 billion. Since the groundbreaking in June 2014, only 10% of the project has been completed, with progress slowed by financing snags. The government is now pinning its hopes on the sovereign wealth fund to speed up construction. Given this state of affairs, the financing of Canal Istanbul is a mystery.

Another unanswered question is who will build the canal? Will it be constructed as a public investment or under the build-operate-transfer model, whereby a local-foreign partnership assumes financing and construction? One hint came in November from Ergun Turan, head of TOKI, the government’s housing agency. “We’ll secure the financing through revenue sharing, land sales or building sales. The Transport Ministry will use this financing to carry out the construction of the canal,” Turan said. The TOKI chairman’s remarks suggest that Canal Istanbul is a dream not only about a waterway, but also about massive, rent-oriented urban construction in its vicinity.

The potential environmental impact of the project is the least discussed issue in the media, even though experts and activists warn of alarming consequences, including disastrous impacts on Istanbul’s water resources, marine habitat and agricultural lands and forests.

English, Makale kategorisine gönderildi | Canal Istanbul: Still hyped, still ‘crazy'(Al-Monitor, February 22, 2017) için yorumlar kapalı