Yabancı bankaların gözü çıkışta (Al Monitor, 27 Ağustos,2019)

Türkiye ekonomisini su üstünde tutmak, yüzdürmek giderek zorlaşıyor. Ekonomideki inişi durdurup yeniden bir büyüme ivmesi yakalamak için, iç ve dış iklim henüz uygun olmamasına rağmen, faiz indirimine gidildi, dövizin fiyatının çıkışı çeşitli yollarla, kamu bankaları üstünden kontrol altına alınmak istendi. Faiz ve döviz ile ilgili bu zorlama politikalara araç yapılan Merkez Bankası ve Hazine, şimdiye kadar önemli itibar ve kaynak kaybına uğramış durumda.

Bu zorlama politikaların devamı olarak özellikle konut stoklarını eritmek umuduyla kamu bankaları ucuz konut kredisi vermeye memur edildi. Ne var ki kredi hacmini büyütme hamlesine özel ve yabancı bankalar beklendiği kadar katılmadılar çünkü dayatılan faizi rantabl bulmadılar, aşırı riskli gördüler. 

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) yönetimi bunun üzerine Ziraat, Halk ve Vakıflar Bankası’ndan oluşan üç kamu bankasını kredi verme konusunda ödüllendiren, buna karşılık kredi plasmanına ihtiyatlı yaklaşan özel ve yabancı bankaları neredeyse cezalandıran bir uygulamaya gitti. Mevduatlardan ayrılan ve Merkez Bankası’na yatırılan zorunlu karşılıkların miktarı ve bu karşılıklara ödenen faiz, bankaların kredi performanslarıyla ilişkilendirildi. Bu da kredi verme konusunda ihtiyatlı davranan özel ve yabancı bankaları cezalandıran bir sonuç yaratınca, birçok yabancı bankanın Türkiye’de benzer dayatma ve zorlamalarla karşı karşıya kalma endişeleri arttı.

Türkiye bankacılık sisteminde önemli bir yer tutan yabancı bankaların popülist politikalara memur edilen, bir anlamda rejimin aparatı yapılan kamu bankalarını kayıran, haksız rekabetçi politikalardan tedirgin oldukları ve benzer uygulamaların çeşitlendirilmesinden endişe duyarak Türkiye’deki varlıklarını sürdürüp sürdürmeme konusunu gündemlerine taşıdıkları bildiriliyor. 

AKP rejimi, 2019’da 31 Mart ve 23 Haziran’da büyük illerde kaybettiği yerel iktidar ile birlikte, siyasi geleceği açısından önemli bir gerilime girdi. Özellikle AKP içinden eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile eski Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın yeni parti kurma hazırlıkları, AKP’yi biraz daha basınç altına almış durumda. 

Yerel seçimlerden alınan yenilginin büyük ölçüde 2018 ortalarında girilen kriz süreciyle ilgili olduğunun farkında olan AKP yönetimi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen aşırı merkeziyetçi ve “tek adam rejimi” olarak eleştirilen yapının sağladığı yetkilere rağmen, ekonomiyi dipten yukarıya taşıyamıyor. Ekonominin iç ve dış aktörlerinde eksilmeyen bir güvensizlik var. Bu, her ay yapılan tüketici ve sektörel güven endeksi anket verilerinden açıkça görünüyor. 

2018’de yüzde 20 bandına sıçrayan tüketici enflasyonu ve yüzde 14’ü gören işsizlik oranı karşısında reel gelirleri azalan çalışan-işsiz, tüketici kesim, özellikle otomobil, beyaz eşya, mobilya gibi dayanıklı mallara talebini azaltmış durumda. AKP’nin yükseliş dönemi lokomotifi konut sektörü, satılamayan konut stoklarıyla ağır bir bunalımda. AKP’ye en yakın, organik bağı olan konut baronları, sürekli olarak stokların eritilmesi konusunda Saray’dan yardım istiyorlar. 

Ekonomiyi canlandırmak için, enflasyonda kalıcı bir iyileşme uç vermeden Merkez Bankası Başkanı ve üst yönetimini değiştirerek Merkez Bankası’nın politika faizini 25 Temmuz’da 425 baz puan indirten Erdoğan yönetimi, düşük faiz ile kredi plasmanında üç kamu bankasını araç olarak kullanıyor. Kısa süre önce araç olarak kullanılmaktan sermayeleri eriyen kamu bankaları Hazine tarafından yeniden sermayelendirilmiş ve bu nedenle Hazine borçları biraz daha artmıştı. Aynı yolu kullanmaya güvenerek kamu bankaları zorlama bir tutumla faiz indirmeye, döviz fiyatlarını kontrole memur edilseler de bu sürece özel ve yabancı bankalar katılmayınca, süreç ilerlemiyor. Rejime de kamu dışında kalanlara “sopa göstermek” kalıyor.

Ekonominin kullandığı kredi hacmi daralma ile birlikte düştü. Kredi hacminin milli gelire oranı 2018 ortalarında yüzde 75 iken, türbülans, daralan ekonomi, kredi talebini düşürdü, bankalar dağıttıkları kredileri toparlamada güçlük gördükçe kredi musluklarını kıstı ve 2019 ortalarında kredi/milli gelir oranı yüzde 67’ye kadar geriledi. 

Ancak, AKP yönetiminin ekonomiyi canlandırmak için bankalara kredi açma komutuna kamu bankaları mecburen uyup özel ve yabancı bankalar uymayınca, onları kredi açmaya, açmazlarsa belli yaptırımlar öngören bir uygulamaya gidildi. Merkez Bankası, mevduata uyguladığı zorunlu karşılıkların oranlarını ve bu karşılıklar için ödediği faizin oranını bankaların kredi artışlarını dikkate alacak şekilde farklılaştırdı. Kredi performansı yüksek bankadan (kamu) daha düşük zorunlu karşılık kesip ona da daha fazla faiz ödeyeceğini, tersini yapıp kredi hacmini büyütmeyenden (özel ve yabancı bankalar) ise daha çok zorunlu karşılık kesip daha az faiz ödeme biçiminde bir uygulamaya geçildiğini duyurdu. 

Riski ve kârlılığı düşünmeden kredi açmaya neredeyse zorlayan bu uygulama, elbette özel ve yabancı bankaları tedirgin etti. Özellikle Türkiye bankacılık sistemindeki yabancı bankalar bu karardan ve benzeri yeni kararların gelmesinden kaygılılar. 

Yabancı sermayeli bankaların kaygısı dikkate alınmak durumunda. Çünkü sermayelerinin yarısından çoğu yabancı uyruklu kişi veya kuruluşlara ait olan bu bankalar, Türkiye finans sisteminde başat bir yere sahipler.

Türkiye’ye girişleri 2000’li yıllarda hızlanan yabancı sermayeli bankaların bir kısmı var olan yerlileri satın alarak, bazıları da yeni kurulum yaparak büyümekte olan Türkiye ekonomisinin finans pazarından pay almak üzere faaliyete geçtiler. 

Türkiye Bankalar Birliği verilerine göre Türkiye’deki 34 mevduat bankasının 21’ini yabancılar oluşturuyorlar. Yabancılar, sayıları 10 bin 335 olan şubelerin yüzde 27’sine sahipler. Yabancı sermayeli mevduat bankalarının bazıları bir ilâ üç şubeli iken (Citibank, Deutsche Bank, Rabobank, Chase, Societe Generale), bazıları geniş şube ağına sahipler. Örneğin Garanti BBVA’nın 930, QNB Finansbank’ın 530 şubesi var. Yabancı mevduat bankaları, mevduat bankalarında çalışanların yüzde 29’unu istihdam ediyorlar. 

Bununla kalmıyor; bazı yerli-özel bankalarda da yabancı payı azınlıkta kalsa da var. Örneğin özel-yerli sınıfındaki Yapı Kredi Bankası’nın yüzde 40’ı İtalyan UniCredit’e ait. Türkiye Bankalar Birliği, her tür banka (yatırım bankası, İslami bankalar dahil) dikkate alındığında, banka sistemindeki toplam sermayenin yüzde 52’ye yakınının yabancılara ait olduğunu belirtiyor.

Bankacılık sisteminde gerek doğrudan mevduat bankası olarak gerek yerli bankaların ortağı olarak gerekse katılım ve yatırım bankaları kategorilerinde yer alan yabancıların, sistemde tuttukları yer önemli. Bunlara, “zorunlu karşılıklar” örneğinde olduğu gibi uygulanacak dayatmaların ters tepeceği söylenebilir. Hele ki tahsili gecikmiş alacaklar için kamu bankalarına verilen “batırılmasın, yüzdürülsün” komutunun, özel ve yabancı bankalara dayatılmasının, yabancıların Türkiye’deki faaliyetlerini gözden geçirmeye neden olması pek muhtemel.

Genel kategorisine gönderildi | Yabancı bankaların gözü çıkışta (Al Monitor, 27 Ağustos,2019) için yorumlar kapalı

Ankara’s economic measures risk scaring off foreign banks (Al Monitor, August 27, 2019)

Keeping the Turkish economy afloat is becoming increasingly difficult. To stop the downturn and stimulate a return to growth, Ankara has pushed the central bank to make a massive rate cut despite the still-unripe domestic and external conditions and sought to control hard-currency prices via public banks. As a result, the central bank and the treasury, used as the main conduits of those coercive policies, have suffered major losses of credibility and funds.

As part of the same approach, public banks were prodded to cheapen loans in early August, mainly in a bid to help destocking in the crisis-hit construction sector. Yet private banks, many of them of foreign ownership, were largely reluctant to follow suit, concerned over profitability and excessive risks. The government responded with measures that effectively reward banks that lend more, namely the three state-owned banks Ziraat, Halk and Vakif, while penalizing those reluctant on loan expansion. 

Under regulatory changes announced Aug. 19, the central bank drew a link between how much credit the banks extend and the amount of cash they must put aside as reserves and the interest it pays on those sums. Banks with higher loan growth rates were entitled to more favorable terms. 

The move, which amounts to punishing those cautious on lending, has fueled fears among foreign banks that play an important role in the Turkish banking system that more fiats could come down the road. Some of them are even reportedly pondering whether to continue operating in Turkey or pull out, wary that Ankara might sustain and expand measures that contribute to unfair competition.

All those developments are taking place to the backdrop of heightened tensions within the ruling Justice and Development Party (AKP) following its major defeats in the local elections earlier this year. The AKP’s former economy tsar, Ali Babacan, backed by ex-President Abdullah Gul, is in the process of creating a new party, threatening to split the AKP base. 

The AKP is well aware that the decline in its political fortunes stems largely from the economic crisis bruising Turkey since mid-2018, but despite the sweeping powers that President Recep Tayyip Erdogan acquired under the executive presidency regime introduced last year, his government has struggled to put the economy back on track.

Above all, Ankara has failed to inject confidence in economic actors, as evidenced by monthly consumer and sectoral confidence index surveys

Domestic demand has fallen, especially for durable goods such as cars, white appliances and furniture, amid shrinking real incomes, hit by inflation — which shot up to more than 20% last year before easing in recent months — and growing unemployment, which remains close to 13% after topping 14% earlier this year. The construction sector, the driving force of economic growth in the AKP’s heyday, is in deep turmoil, with building tycoons — many of them AKP cronies — pressing the government to help them revive sales. 

Under the impact of economic recession and bad loans plaguing banks, Turkey’s loan volume fell to 67% of gross domestic product (GDP) in mid-2019 from 75% of GDP in the same period last year. 

Under government pressure and after the controversial replacement of its governor, the central bank slashed its policy rate by a staggering 425 basis points in late July, even though a lasting improvement in inflation has yet to be seen. Then, it was the public banks’ task to follow up with cheaper loans to consumers, only months after they had their melting funds replenished at the expense of swelling public debt. But without active participation by local and foreign private banks, real progress is hard to achieve — hence, Ankara’s need to pressure those reluctant to lend.

Under the new regulations, the central bank lowered the reserve requirements for banks with higher loan growth rates, i.e., public banks, and increased the interest it pays on those sums. Those less enthusiastic on lending, i.e., private banks, are now faced with higher reserve requirement ratios and lower return rates. The measure is effectively prodding banks to increase lending, regardless of risk and profitability considerations, which, of course, has stroked apprehension among private lenders, both local and foreign.

The concerns of foreign-capital banks cannot be ignored as they hold major sway in Turkey’s financial system. Foreign investments in Turkey’s banking system, both in the form of acquisitions and new ventures, increased notably in the previous decade, with foreigners eager to grab a share in the financial sector of the growing Turkish economy.

According to the Banks Association of Turkey, foreign-capital entities hold the majority stakes in 21 out of 34 deposit banks operating in Turkey today. They own 27% of the total of 10,335 bank branches and employ 29% of all workers in the sector. Some of them — Citibank, Deutsche Bank, Rabobank, Chase and Societe Generale — have only one to three branches, but others operate extensive networks such as Garanti BBVA and QNB Finansbank, which have 930 and 530 branches respectively. 

Some other private banks involve foreign minority partners such as Yapi Kredi, in which Italy’s UniCredit holds a 40% stake. 

According to the Banks Association, foreign capital makes about 52% of all capital in the banking system, including other categories such as investment and Islamic banks. 

With foreigners holding such important clout in Turkey’s banking sector, it is not hard to assume that impositions such as the one on reserve requirements will backfire. And if Ankara attempts to pressure private domestic and foreign banks to go easy on bad loans and keep defaulters “floating,” as it has done to public banks, the prospect of foreigners reviewing their operations in Turkey could become very real.

Araştırma - Haber, English kategorisine gönderildi | Ankara’s economic measures risk scaring off foreign banks (Al Monitor, August 27, 2019) için yorumlar kapalı

Sosyal güvenlikte ‘karartma’ (Al Monitor, 17 Ağustos, 2019)

Türkiye ekonomisinin özellikle kriz yıllarında kendini hissettiren “kara delik”lerinden “sosyal güvenlikte büyük açık” yeniden sahne alıyor. Kısa adı SGK olan Sosyal Güvenlik Kurumu’nun merkezi bütçe üstündeki yükü her geçen ay ağırlaşırken, SGK’nın yüz yüze geldiği sorunların takibi de güçleşiyor. Çünkü kurum, her ay yayımladığı istatistik bültenlerini 2019 Ocak-Temmuz döneminde yani yedi aydır yayımlamıyor. 

Bu, bir tür “karartma” sayılıyor. Çünkü bilgi akışının kesilmesi sonucu sigortalı sayıları, işyeri sayıları, aktif çalışan, emekli, bakmakla yükümlü olunan kişi sayısı, aktif/pasif sigortalı oranı, hiçbir sosyal güvencesi olmayan kişilerin sayısı, sağlık hizmeti verileri, kurumun gelir-gider dengesi ve açık oranı, yapılan bütçe transferi verilerine ulaşılamıyor. Veri kesintisinin yedi ayı aşması akıllara, “Veriler gizlenmeye mi çalışılıyor?” sorusunu getiriyor.

SGK merkezi bütçenin yarısı kadar gelir büyüklüğü olan ve merkezi bütçeden en büyük desteği alan kuruluş. Aktif sigortalılar, emekliler ve bağımlılar dahil, toplam 70 milyon yurttaşa hizmet veren SGK, Türkiye’nin en önemli veri tabanlarından birine sahip. Çalışanı, emeklisi, sosyal yardım kapsamında olanıyla herkesin bilgisi SGK’da kayıtlı. SGK kayıtlı istihdamla ilgili en büyük ve en geniş veri tabanına sahip. Dolayısıyla bu donanım ve önemdeki bir kurumun yedi aydır veri açıklamaması makul karşılanabilecek bir şey değil. Çünkü bilgi akışı ve kayıt ile ilgili donanım yıllardır işliyor. İşe giriş ve ayrılma bildirgeleri SGK’ya işyerleri tarafından elektronik ortamda ulaştırılıyor. Kurumun 33 binden fazla çalışanı, yeterli donanımı, bilgisayarı var. Dolayısıyla istatistiklerin gecikmesinin idari ve teknik bir mazereti pek yok. 

Birgün gazetesi yazarı ve çalışma ekonomisi doçenti Aziz Çelik’in konuyu ısrarla sorgulamasının ardından ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İzmir Milletvekili Murat Bakan, Bilgi Edinme Kanunu kapsamında SGK Başkanlığı’na verilerin neden açıklanmadığını sordu. SGK talebe şöyle yanıt verdi: “SGK aylık istatistik bültenlerinin hem içerik hem format itibariyle güncellenmesi çalışmaları, yılbaşından itibaren devam etmektedir. Uluslararası standartlara uygun, saydamlık ve hesap verilebilirlik açısından etkili ve yeterli veri üretebilmek için hem Kurumun web sayfası hem de aylık istatistik bülteni gözden geçirilmektedir. SGK’nın veri gizleme ya da geciktirmesi söz konusu değildir.”

SGK istatistiklerinde güncelleme çalışması yapılması anlaşılır bir şey. Ancak SGK gibi çok önemli bir kamu kurumunun, veri açıklama servisini yedi ay (şimdilik) durdurması neden gerekti sorusuna yanıt gelmedi. Konuyu takip eden Aziz Çelik şöyle yazdı: “TÜİK de enflasyon, milli gelir ve işgücü piyasası verileri konusunda defalarca güncelleme ve yöntem değişiklikleri yaptı; ancak veri akışı hiç kesilmedi. Üstelik SGK verileri kayıtlara dayalı, anket değil. SGK bu verileri her ay düzenli olarak derliyor. Bu veriler SGK’nın veri altyapısında var. SGK Başkanı sigortalı sayısını da SGK’nın mali durumunu da biliyor. SGK prim tahsilatında ne kadar gecikme olduğunu SGK Başkanı biliyor. Ancak sigortalılar bilmiyor, vatandaş bilmiyor, akademik araştırma yapacak olanlar bilmiyor, basın bilmiyor.”

SGK açıklaması ikna edici olmaktan uzak. SGK’nın veri akışını kesmesi sonucu istihdamda azalmaların hangi sektörlerde yaşandığı, ortalama ücretlerin ne olduğu, yeni istihdamların niteliği, SGK’nın prim tahsilatı performansı, gelir-gider farkının nereye çıktığı, bütçeye ne ölçüde yük olduğu ve olacağı konularında kimse bir şey diyemez, bilgi üretemez durumda. 

Ekonominin genelinde işler yolunda gitmeyince sosyal güvenlik sistemi de bozuluyor. Devamında sosyal güvenlik mekanizmasında bozulma dönüp makro dengeleri, özellikle kamu maliyesini daha çok çarpıtıyor. Çünkü ekonomideki daralma istihdamı azaltıyor, böylece SGK’nın ana gelir kalemi olan prim gelirleri düşüyor ve/veya işverenler prim borçlarını ödeyemiyor, geciktiriyorlar. Bu durumda da SGK, kapsamdaki nüfusun gerek sağlık harcamalarını karşılamada, gerekse emekli maaş ödemelerini yapmada acze düşüyor, merkezi bütçenin kapısını daha sık çalıyor ve merkezi bütçeden daha çok kaynak çekiyor. Sonuçta sosyal güvenlik bir kara deliğe dönüşüyor ve genel kamu harcamalarını, açığını büyüten bir odak haline geliyor. Nitekim bugün yaşanan da bu. 

Ekonomik büyüme negatifte. Dünya Bankası, OECD ve IMF’nin en güncel 2019 yılı büyüme tahminleri sırasıyla eksi yüzde 1,6, 2,6 ve 2,5 olarak açıklandı. Negatif büyüme, eksilen istihdam ve eksilen sosyal sigorta prim geliri, SGK’nın açıklarının büyümesi ve merkezi bütçe desteğine artan muhtaçlık demek. Merkezi bütçeden SGK’ya aktarılanlar, bu yılın ilk yedi ayında merkezi bütçe giderlerinin yüzde 24’üne ulaşarak ilk sırayı aldı. Bu pay, 2018’in ilk yedi ayında yüzde 22 dolayındaydı. Dolayısıyla, SGK’nın merkezi bütçeye yükünün arttığı açık. Korkulan, bu açığın daha da büyümesi. Çünkü gelirler azalır ve prim tahsilatı düşerken SGK harcamaları azalmıyor, çünkü harcamalar daha katı. Her ne kadar ortalama emekli maaşları ve sağlanan sağlık hizmetinin kalitesi tatmin edici olmaktan uzaksa da yükü azaltılması kolay olmayan bir boyutta ve katılıkta. Sayıları 10 milyonu bulan işçi ve esnaf emeklileri, ancak asgari ücretli kadar aylık maaş alıyorlar (yaklaşık 350-360 USD), sayıları 2,2 milyon dolayındaki memur emeklilerininki biraz daha yüksek (460 USD), yaşlı ve engellilere ise ayda ancak ortalama 107 dolar maaş veriliyor. 

Sağlık harcamaları, SGK’nın yıllık harcamalarında yaklaşık dörtte birlik bir yer tutuyor. Sağlık faturasının bir kısmı her ne kadar sigortalılara yıkılmak istense de, ilaç ve tedavi için yıllık 20 milyar dolara yakın harcama yapılıyor. 

Emekli maaşları ve sağlık giderlerini prim gelirleri ile karşılayamayan SGK, 2019’da 9 milyar dolara ulaşması beklenen açıklarını, merkezi bütçeye ödeterek ayakta kalmaya çalışacak. Merkezi bütçenin bununla yükü ağırlaşacak. Çünkü bütçeden SGK’ya bu yıl toplamda yapılacak transferin 33 milyar doları aşması muhtemel. Bunun yaklaşık dörtte biri SGK açıklarından, kalanı devletin diğer sosyal güvenlik yükümlülüklerinden kaynaklanıyor ve toplamın, milli gelirin yüzde 4-5’ini bulacağı tahmin ediliyor.

SGK artan bu yükün takibini aylık veri akışını keserek karartmaya çalışsa da mızrak çuvala sığmıyor.

Araştırma - Haber kategorisine gönderildi | Sosyal güvenlikte ‘karartma’ (Al Monitor, 17 Ağustos, 2019) için yorumlar kapalı

Turkey’s social security agency withholds data as financial crisis deepens (Al Monitor, August 17,2019)

ARTICLE SUMMARYTurkey’s social security agency has stopped releasing data on the labor force and its own financial situation, fueling suspicions that Ankara is trying to smokescreen the true impact of the country’s economic crisis. 

Big social security deficits have long haunted Turkey, especially in times of economic turmoil. The problem has now resurged amid an economic recession since last year, with the Social Security Institution (SGK) placing an ever growing burden on the central government budget. 

Yet tracking the state of affairs at the SGK has become rather difficult, for the agency has stopped publishing its monthly statistical bulletins since January in what is widely considered to be a blackout. As a result of the information cut, key data on employees and workplaces, healthcare services and the number of those without any social security as well as the agency’s revenues, spending and deficits have remained inaccessible for more than seven months, fueling suspicions that the authorities are trying to conceal the figures.

The SGK’s revenues are as much as half of the central government budget, and the agency is the recipient of the largest support from that budget. The SGK, which serves about 70 million citizens, among them insured employees, pensioners and their dependents, has some of Turkey’s most extensive databases, including the largest database on registered employment. The data collection relies on a long-established mechanism whereby employers notify the SGK of newly hired and departing employees electronically. The agency has more than 33,000 staff members and sufficient equipment, so administrative or technical excuses could hardly explain the delay in sharing its data. 

Aziz Celik, a scholar of labor economics and a columnist for BirGun, has insistently questioned the issue, prompting a lawmaker from the main opposition party, Murat Bakan, to formally ask the SGK under Turkey’s right to information law why it has stopped releasing monthly data. In its reply in June, the agency said that work was underway “to update monthly SGK statistical bulletins, both in terms of content and format” so as to bring them in line with international standards and ensure greater transparency and accountability. “Concealing or delaying data is out of the question,” it said.

Update work, however, does not explain why a major public institution has to suspend data releases for such a long time. In his column, Celik argued the explanation was not convincing, pointing to the case of the Turkish Statistical Institute, which “has many times updated or changed methods regarding inflation, gross domestic product and labor statistics, but has never cut the flow of information.” Moreover, he argued, “the SGK data is based on records and not surveys. The SGK compiles those figures regularly every month. … The SGK head knows the number of those insured as well as the financial state of the SGK. He is well aware of the delays in the collection of social security premiums, too. The public, academic researchers and the press, however, remain in the dark.”

The suspension of the SGK data means that researchers and analysts have become unable to review and evaluate key issues such as the impact of the economic crisis on employment in specific sectors, average salaries, the characteristics of new hires, the SGK’s performance in terms of premium collection and the gap between the agency’s revenues and spending.

It is a general rule, however, that economic downturns in Turkey disrupt the social security system. The troubles in social security mechanisms, in turn, contribute to the further deterioration of macro balances, especially in public finances. This is because economic contraction causes employment to decrease, curbing SGK revenues from social security premiums, the agency’s main revenue source, and many crisis-hit employers fail to pay premiums on time. As a result, the SGK struggles to meet health care expenses and pay pensions, sucking in more funds from the central budget to fulfill its obligations. Eventually, social security becomes a black hole, amplifying general public spending and deficits. This is what is happening today.

The World Bank, the Organization for Economic Cooperation and Development and the International Monetary Fund are all forecasting negative growth for Turkey this year: -1.6%, -2.6% and -2.5%, respectively. Negative growth means bigger deficits and a growing need for central budget support for the SGK as employment and thus social security premiums decline. According to budget statistics, funds transferred to the SGK in the first seven months of the year amounted to 24% of central budget spending, representing the largest spending item. As that figure stood at about 22% in the same period last year, the SGK’s burden on the central government budget has clearly increased. 

There is widespread concern that the deficit could grow further because while the agency’s premium collection and revenues decline, its spending is more rigid and unlikely to decrease, even if the level of health care services and pensions is far from satisfactory. The pensions of retirees, who number some 10 million, are on par with the minimum wage or $350-360, on average. The 2.2 million retired public servants get pensions a bit higher of about $460, while old-age and disability pensions amount to an average of only $107.

Health care expenses, including medication and treatment, make about a fourth of the SGK’s annual spending, amounting to nearly $20 billion, with the insured still required to make contributions out of pocket.

The SGK’s deficit this year is expected to reach $9 billion as premium revenues fail to cover health care expenses and pensions. It will increase the agency’s burden on the central government budget. Total transfers from the budget to the SGK this year are likely to exceed $33 billion, amounting to about 4%-5% of gross domestic product. About a fourth of this sum stems from the SGK’s deficits, while the remaining comes from the state’s other social security obligations. The SGK may be trying to smokescreen this growing burden by suspending data releases, but the problem has grown too vast to be concealable.

Araştırma - Haber, English kategorisine gönderildi | Turkey’s social security agency withholds data as financial crisis deepens (Al Monitor, August 17,2019) için yorumlar kapalı

İş dünyası Babacan’ı bekliyor (Al Monitor, 8 Ağustos, 2018)

Türkiye’de 17 yıldır iktidarda tek başına bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), son bir yıldır hızla kan kaybediyor ve bu kayıpta ekonomi en önemli etken. Krize giren ekonomiyle AKP karşısında muhalefet partileri güçlendi ve yerel seçimleri kazanmalarında seçmenin ekonomik şikayetleri önemli bir etken oldu. 

Kriz, AKP içinde ne zamandır beklenen bir yeni parti doğumunu da kolaylaştırdı. AKP’de yıllarca ekonominin dümeninde duran 2015’ten sonra ise uzak tutulan Ali Babacan, eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün desteğiyle bir parti kurmak üzere kolları sıvadı. Sarsılan ekonomi, Babacan’ı siyaset sahnesine çeken en önemli etken oldu denebilir ve şimdi bu girişimin ete kemiğe bürünmesi, ekonominin iç ve dış aktörlerinin, iş dünyası örgütlerinin desteği ile ilerleyecek gibi görünüyor. 

AKP içinde örtülü bir didişme olduğu öteden beri biliniyor ama Erdoğan’a muhalif olarak ortaya çıkmaya kimsenin cesaret edemediği, çıkmak isteyenlerin de ağır baskıya maruz kaldığı görülüyor. Nitekim 2018 cumhurbaşkanlığı seçimleri için özellikle CHP üst yönetimi, eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ismi üstünde fikir egzersizi yaparken, Gül’ü engelleme girişimi hiç de nazikçe olmadı. Gül, adaylık için nabız yoklarken evine eski Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar helikopterle iniş yaptı.

Gül, siyaset sahnesine cumhurbaşkanı adayı olarak çıkamadı ama yeni parti kurma girişimlerinin de dışında kalmadı. Özellikle ekonomideki kötü gidişat ile 1967 doğumlu ekonominin eski kaptanı Ali Babacan öne çıkarılarak yeni bir merkez sağ partinin temelleri atılmaya başlandı.

Krizde toparlanma gecikiyor. Ekonomi dibe vuruş sonrası patlak bir top gibi zıplama becerisi gösteremiyor. Merkez Bankası’nı Saray’ın kontrolüne alıp faiz indirme, kamu bankalarını düşük faize, döviz artışına basınç uygulamaya memur etme ile canlandırılmak istenen ekonomi, pek dikiş tutacağa benzemiyor. Temmuz 2019 sektörel güven endeksindeki iniş, icraata pek güvenilmediğini de gösterdi. Bu durum yeni parti girişiminin doğum şansını daha da büyütüyor. Buraya nasıl gelindi, kısaca anımsayalım.

2018 yazında başlayan ekonomik türbülans hızla bir krize dönüşünce, yaklaşan kriz öngörülmüş ve cumhurbaşkanlığı, milletvekilliği seçimleri erkene alınmıştı. 24 Haziran 2018 seçimlerinde cumhurbaşkanlığına yüzde 52 dolayında oyla yeniden seçilen ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni uygulamaya sokan Erdoğan, elde ettiği olağanüstü “tek adam” yetkilerine rağmen krize gidişi önleyemedi, ekonomi dümenine hakim olamadı ve Mayıs 2018 itibarıyla yıllık yüzde 36’yı bulan ABD doları fiyatındaki artış, bunun etkisiyle enflasyon tırmanışı, herkesi derinden sarstı. Yıllığı yüzde 20’lere çıkan enflasyon, özellikle gıda enflasyonunun yüzde 30’lara tırmanması seçmen kitlesinde ağır bir geçim sorunu yaratırken iç talepte sert bir daralmayı, devamında da ekonominin her sektöründe üretimde küçülmeyi getirdi. İşsiz sayısı bir yılda 1,1 milyon artarak 4,2 milyona çıktı. Bu, her ay 93 bin, her gün 3 bin dolayında işsizin işsizler ordusuna katılması demek. 

Seçmenin ekonomideki ağır türbülansa yanıtı gecikmedi ve 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde AKP, milli gelirin yüzde 63’ünün yaratıldığı 21 büyük ilde yerel iktidarı CHP’li adaylara kaptırdı. Kayıplar arasında ekonominin başkenti İstanbul ile siyasetin başkenti Ankara’nın olması, AKP için ağır bir darbeydi. Erdoğan, İstanbul’un kaybını hazmetmek yerine, yargıya ağır baskı uygulayarak 23 Haziran’da yenilettiği İstanbul belediye başkanlığı seçimini hezimet denecek bir boyutta kaybetti ve AKP’nin kan kaybı hızlandı. Konda Genel Müdürü Bekir Ağırdır’a göre, AKP’nin yerel iktidarı kaybetmesinden sonraki çekirdek seçmeni yüzde 38’den yüzde 27 oranına düştü. Bir başka araştırma şirketi PİAR’a göre ise AKP’lilere uygulanan bir ankette katılımcıların üçte biri yeni bir parti kuruluşuna sıcak baktıklarını söyledi.

Yeni partinin doğuşuna Erdoğan şimdiden ağır psikolojik baskı uyguluyor, parti kurmak isteyen Ali Babacan’ı “ümmeti bölmek” ile suçluyor ve bunun karşılıksız kalmayacağı tehdidini de her fırsatta savuruyor. Bu tehditler karşısında özellikle ekonomi ile ilgili güvensizlik belirten ekonomik aktörler ve örgütleri çok düşük profille Babacan ile temas içindeler.

Babacan’ın 2002-2014 dönemindeki performansından çok memnun olan büyük holdinglerin üst örgütü Türkiye İş İnsanları ve Sanayicileri Derneği TÜSİAD’ın, yeni girişime sempati ile yaklaştığı bildiriliyor. Habertürk’ten Fatih Altaylı, Babacan’ın TÜSİAD’ın önde gelenleri ile görüşmeler yaptığı ve uluslararası ekonomi çevrelerinden de destek mesajları aldığını şöyle ifade etti: “Geçtiğimiz günlerde TÜSİAD üyelerini ziyaret etmiş, ekonomiyi değerlendirip üyelerle sohbet etmiş. Büyük ilgi ve iltifata mazhar olmuş. Yabancı yatırımcılar veya temsilcileri ile yaptığı görüşmelerde ise ‘Size ihtiyaç var’ cümlesi çokça söyleniyormuş.” Bu habere bir tekzip gelmedi. 

Dünya gazetesi Başyazarı Osman Arolat da “Ali Babacan, kurulacak partinin ekonomi ağırlıklı manifestosunu ve programının ilkelerini hazırlamaya çalışıyor. Kadrosunu AK Parti ile sınırlı tutmayacağı, işadamlarından, liberallerden, hatta solcu bilinen isimlerden oluşturmaya çalışırken, bunların Batı yanlısı bir siyasal platformdaki potada eritilmesini amaçlıyor. Ama bütün bunları dışarıya fazla isim sızdırmadan, açıklamalar yapmadan yürütüyor” diye yazdı ve bu bilgileri “AK Partili bir akil adamdan” aldığını belirtti.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ve AKP’nin kuruluşu ve gelişimine hep destek veren başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu ise Babacan girişimi konusunda henüz renk vermedi. Ama Hisarcıklıoğlu’nun Babacan ile ilgili, 11 Şubat 2015’te ettiği sözler akıllarda: “2001 bunalımı sonrası ardı ardına hayat verdiği reform ile Sayın Başbakan Yardımcımız Ali Babacan’ın başında olduğu ekonomi yönetimi ile kamu borcu ve enflasyon gibi sorunları, kronikleşmiş bu sorunları, 35-40 senelik bu sorunları aşabildik.”

Ali Babacan’ın hamisi Abdullah Gül gibi Kayserili olan TOBB Başkanı’nın, Erdoğan ile Babacan çatışmasında nerede duracağı elbette çok merak ediliyor ama ekonominin yönetilememesi sorunu büyüdükçe çözüme kim yakınsa, orada duracağı pek sır değil. Bu, özellikle TOBB çatısı altındaki İstanbul Sanayi Odası, Ege Sanayi Odası, Ankara Sanayi Odası gibi büyük bileşenlerin tavırlarında net olarak görülebilecek. 

Erdoğan’ın gazabından sakınmak için açık destekten çekinen iş dünyası temsilcilerinin Ali Babacan yol açtıkça seslerini yükseltmeleri bekleniyor. Ama bunun fincancı katırlarını ürkütmeden yapılması hiç mümkün değil. Çok kırılıp dökülme olabilir.

Genel kategorisine gönderildi | İş dünyası Babacan’ı bekliyor (Al Monitor, 8 Ağustos, 2018) için yorumlar kapalı

Expect Turkish business world to embrace former economy czar’s new party (Al Monitor, August 8, 2019)

Turkey’s ruling Justice and Development Party (AKP), in power since 2002, has seen a sharp decline in its political fortunes over the past year, with the crisis bruising the country standing out as the prime driver of the downtick. The opposition scored major victories in the local elections earlier this year, and economic grievances proved a major factor swaying the vote. The crisis has also facilitated the long-expected birth of a new party from within the AKP ranks, where many are believed to be silently frustrated with President Recep Tayyip Erdogan’s strongman rule.

Ali Babacan, the AKP’s economy czar until 2015, quit the party last month, rolling up his sleeves to create a new party backed by former President Abdullah Gul. It seems Babacan’s initiative will advance with support from domestic and external economic actors, including Turkey’s leading business organizations. 

In-house rifts are known to have hit the AKP a long time ago, but they have remained muffled as few have had the courage to openly speak against Erdogan, wary of the pressure they would face. What happened to Gul ahead of the June 2018 presidential polls is a case in point. The leadership of the main opposition Republican People’s Party (CHP) was widely rumored at the time to be weighing the option of backing Gul as a candidate against Erdogan. The two had fallen out after many years of close collaboration, including in creating the AKP. Gul was deterred from running in a not-so-polite fashion — the then-chief of staff landed in his backyard in a helicopter for an unlikely visit, accompanied by an Erdogan aide.

Though Gul remained on the sidelines at the time, he is now involved in the effort to create a center-right party to challenge the AKP, acting as a mentor to the younger Babacan, who enjoys credibility as the skipper of the economy in the years it flourished.

The government, meanwhile, is struggling to revive the economy. Erdogan has tightened his grip over the central bank to force rate cuts, with public banks under similar pressure to cheapen lending and prop up the Turkish lira. Still, the prospects appear bleak. The drop in the sectoral confidence index in July indicates that economic actors have little confidence in the government’s measures, an advantage for Babacan’s initiative. 

A brief reminder of how things came to this point: Turkey’s economic troubles grew into a full-blown crisis in the second half of 2018, but having seen it coming, the government had brought forward the presidential and parliamentary polls by a year, to June 24, 2018. Erdogan managed to muster 52% of the vote, assuming sweeping powers under a new executive presidency system that replaced the country’s parliamentarian regime. Despite his extraordinary powers, however, he failed to avert the crisis.

The dramatic slump of the lira and the ensuing spike in prices rattled the entire nation. Year-on-year inflation shot up to more than 20% before easing a bit in recent months, while food inflation hit the region of 30%, dealing a severe blow to the electorate’s livelihood. The sharp decline in domestic demand caused production to shrink in all sectors, with the number of unemployed Turks growing by 1.1 million to 4.2 million over a year, meaning that roughly 3,000 people joined the ranks of the jobless per day. 

Voters responded in kind in the March 31 municipal polls. The CHP won the key mayoral races in 21 major provinces that account for 63% of Turkey’s gross domestic product, including Istanbul, the country’s economic powerhouse, and the capital Ankara. Erdogan refused to stomach the narrow defeat in Istanbul and forced a re-run in June, only to see his candidate routed. Pollsters say the AKP’s popularity remains on the decline. According to Bekir Agirdir, the head of the respected research company Konda, the party’s core electorate — the voters who say they will back the AKP no matter what — has shrunk from 38% to 27% since the local polls. Another polling company, PIAR, found in July that a third of AKP voters believe Turkey needs a new party on the center right.

Erdogan appears alarmed and already on the offensive. He has accused Babacan of “fracturing the ummah” and threatened that “those who commit treason will pay the price.” Despite the threats, however, economic actors and organizations unhappy with the country’s economic management have made contacts with Babacan, albeit very quietly. Babacan himself has remained tight-lipped, barring a July 8 written statement in which he announced his departure from the AKP and stressed that Turkey needed “a brand-new vision for the future.” 

The Turkish Industry and Business Association (TUSIAD), which brings together the country’s biggest tycoons who were quite happy with Babacan’s economic management from 2002 to 2014, is reportedly supportive of the new party venture. According to prominent Turkish journalist Fatih Altayli, Babacan has had meetings with TUSIAD leaders, enjoying “great attention and praise,” in addition to contacts with foreign investors and representatives who have encouraged him to forge ahead. No one has denied the report.

Osman Arolat, the chief columnist of Turkey’s top financial daily Dunya, wrote, “Ali Babacan is in the process of drawing up the economy-focused manifesto and platform principles of the prospective party. He aims to put together a team beyond AKP quarters, including businessmen, liberals and even some who are known as leftists, seeking to unite them on a pro-Western political platform.” Arolat cited “an AKP wise man” as his source, noting that Babacan intends to proceed with the preparations out of the public eye.

The Turkish Union of Chambers and Commodity Exchanges (TOBB) is another influential business group, representing big and small entrepreneurs alike. Its longtime chairman, Rifat Hisarciklioglu has been largely supportive of the AKP, both during the party’s foundation and afterward. He has yet to offer any hint on how he views Babacan’s move. In the past, however, he has praised Babacan, crediting him with successfully tackling “chronic problems” such as public debt and inflation. Where the TOBB chairman will choose to stand in the Erdogan-Babacan showdown is a highly curious question, but as the problem of economic management grows, he is expected to eventually pick the side that appears more capable of solutions. His choice is likely to be shared by major TOBB constituents such as the industry chambers of Istanbul, Ankara and the Aegean region.

Wary of Erdogan’s wrath, the representatives of the business community have refrained from openly supporting Babacan thus far, but they are likely to raise their voice as Babacan forges ahead.

English, Genel kategorisine gönderildi | Expect Turkish business world to embrace former economy czar’s new party (Al Monitor, August 8, 2019) için yorumlar kapalı

Cari açık ‘out’, bütçe açığı ‘in’ (Al Monitor, 29 Temmuz, 2019)

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Mayıs 2019 dönemine ilişkin ödemeler dengesi verilerini 11 Temmuz’da açıklarken, uzun zamandır yaşanmayan bir gelişme yaşanıyor ve döviz dengesi ya da “cari işlemler hesabı”, mayısta 151 milyon dolar fazla verdi. Yıllık ya da son 12 aylık cari açık 2,4 milyar dolar ile 16 yılın en düşük seviyesine geriledi. Bu, Türkiye ekonomisi için kronik hale gelen bir açık — geçici de olsa — “out” demekti.

Bu verinin açıklanmasından üç gün sonra ise bir başka temel gösterge ile ilgili veri açıklandı: Bütçe açığı hızla büyümüştü. 2018 yılı Ocak-Haziran döneminde 46 milyar TL açık veren bütçe, 2019 yılı Ocak-Haziran döneminde 78,6 milyar TL açık vermişti. Yüzde 72’ye yakın bir açık artışı demekti bu. Sonuçta, döviz dengesi açığı “out” olmuştu ama bu kez başka bir denge, merkezi bütçe dengesi büyük bir açık vermiş, bütçe açığı “in” olmuştu. 

Ülkelerin döviz açığı (cari açık) ile merkezi bütçe açıkları her zaman temel göstergeler arasında yer alır. Bu iki dengenin açık olarak bir arada olması, yani ikisinin de milli gelire göre yüksek açık oranlarına ulaşması, “ikiz açık” olarak adlandırılır ve ülke bu duruma gelmişse “başı belâda” diye nitelendirilir. 

Döviz gelirleri, daha çok da ihracat ve turizm gelirleri, döviz harcamalarının (daha çok ithalat) çok altında kalan ülkeler, cari açık belâsına tutulmuş ülkeler olarak adlandırılır. Aralarında Türkiye’nin de olduğu “yükselen ülkelerin” cari açık sorunukronik kabul edilir. Latin Amerika’da Arjantin, Meksika, Şili, Brezilya; Asya’da Endonezya, Hindistan; bir diğer yükselen Güney Afrika, Doğu Avrupa’da Rusya, Polonya, Çekya, büyüme yıllarında cari açık veren başlıca ülkeler olarak bilinirler. 

Cari açık sorunu olan yükselen ülkelerdeki büyüme, ithal girdilere, makine-teçhizata, ithal enerjiye bağımlıdır. İthalata dayalı üretim, ağırlıkla iç pazarda tüketilir, dolayısıyla pek döviz kazanılmaz. Döviz kazandıran yetersiz ihracat, turizm ve bazı hizmetlerden (taşımacılık vb.) sağlanan döviz gelirleri döviz harcamalarına yetmeyince ülke cari açık verir. Bu açık ise dışarıdan yabancı kaynak bulunarak finanse edilmeye çalışılır. Bunun mümkün olduğu yıllar da vardır, kaynak sağlanamayan yıllar da. 

Yabancıları çekmek için başta enflasyon olmak üzere temel ekonomik göstergelerin, politik iklimin güven vermesi gerekir. Yabancı yatırımcıya güven vermek için yükselen ülkelere özellikle “mali disiplin” tavsiye edilir. Yani bütçelerini sağlam tutmaları. Dolayısıyla “cari açık verseniz de fazla bütçe açığı vermeyin” türü tavsiyeler, başta IMF olmak üzere küresel sistemin orkestra şeflerince salık verilir. 

Cari açık veren ülkenin aynı zamanda bütçesi de açık veriyorsa, orada hükümetin ekonomiyi yönetmekte zorluk çekeceği, çıkacak yangını söndürecek su tankının pek dolu olmadığına hükmedilir ve yabancılar bu gibi durumlarda ülkeden uzak dururlar. Cari açığını dış kaynakla finanse etmekte zorluk çeken ülkenin yerel parası hızla değer kaybeder, döviz değere biner. Bu, bir yandan ithal girdiler nedeniyle maliyetleri artırarak enflasyona yol açar, öte yandan artan fiyatlar iç talebi düşürür ve ülke bir anda büyüme hızını yavaşlatmak, hatta küçülmek zorunda kalır. Küçülme ile birlikte ithalat da azalır, sonuçta azalan ithalat ile birlikte cari açık da daralmaya başlar ve ülke küçülürken cari açık da küçülür, hatta ülkenin ihracat ve turizm gelirleri ithalatın üstüne çıkar, ülke bir süre için de olsa döviz açığı değil, döviz fazlası vermiş gibi görünür. Cari açık “out” olmuştur. 

Türkiye’de de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidarda olduğu 2003-2018 döneminde yılda milli gelirin ortalama yüzde 4,8’i tutarında cari açık ile ekonomik büyüme sağlanmıştı. Bu oran, yüksek büyüme yılı 2011’de yüzde 8.9’u bulmuş, kriz yılı 2009’da ise yüzde 1,8’e kadar düşmüştü. 

Yüzde 5’e yaklaşan bir cari açık/GSYH oranı, dünyada çok az yükselen ülkede var. Türkiye bunu 16 yıl sürdürebildi. Ancak bu açık 2018’in ikinci yarısından itibaren dış kaynakla finanse edilemeyince ve bulunamayan döviz hızla pahalanınca ekonomide hızla küçülme ve kriz geldi. 2019’da yüzde 3 dolayında küçülmesi muhtemel ekonominin ithalat talebi azalınca cari açık da kapandı, hatta mayıs ayında fazlaya geçti ve IMF tahminlerine göre, 2019 yılında Türkiye ekonomisi yüzde 3’e yakın küçülürken cari açık vermeyecek, cari fazlası yaklaşık 5 milyar dolar ile milli gelirinin yüzde 0,7’sini bulacak. Ama aynı IMF, takip eden yıllar için yeniden düşük tempolu büyüme ve cari açık öngörüyor. IMF, 2020’de ekonominin yüzde 2,5 büyümesini öngörürken yeniden 3,4 milyar dolar cari açık verileceğini ve milli gelirin yüzde 0,4’ü kadar da olsa yeniden cari açığa dönüş yaşanacağını öngörüyor. 

Kriz tünelinin eşiğine gelen ekonomilerde, hükümetler Hazine kaynaklarını kullanarak krizi yumuşatmaya, hasarı azaltmaya çalışırlar. Türkiye’de de krizi yönetmek için bütçe kaynaklarına sıkça başvurulunca 2018’in ikinci yarısı ve 2019’da bütçe hızla açık vermeye başladı ve bu kanama sürüyor. 2016 yılında bütçe açığı milli gelirin yüzde 1,1’inden ibaret iken, 2017’de yüzde 1,5’e çıktıktan sonra 2018’de yüzde 2’yi buldu. Kriz yılı 2019’da ise bütçe açığı yüzde 2,5’i rahatlıkla bulacak. Özellikle faiz dışarıda bırakılarak bakılan bütçe dengesinin (faiz dışı denge) 16 yıldır ilk kez açık vermesi, dikkat çekici. 

Bütçe açığının daha da büyümesini önlemek için vergiler yetersiz kalınca bir kerelik gelirlere başvuruluyor. Örneğin bedelli askerlik uygulaması ile kaçak, imar hukukuna aykırı yapıları affa dayanan “İmar Barışı” gibi uygulamalarla elde edilen gelirlerin yanı sıra, Merkez Bankası’nın yedek akçesinin bir kısmının bütçeye alınması da açık daraltma çabaları arasında. Yine de bütçenin borçlanma ihtiyacı artıyor. Böylece cari açık bir süre için “out” olurken, bütçe açığı “in” durumuna geçiyor.

Ekonominin ihtiyacı, küçülmeden çıkıp büyümeye geçmek. Bu da büyük ölçüde dış kaynak girişine bağlı. Yabancıların, başta enflasyon olmak üzere ekonomik dengeler kadar ülkenin politik risklerinden de emin olması gerekiyor. Türkiye’de AKP yönetimi, küçülme yaşayan ekonomiyi yeniden büyüme patikasına oturtmaya çabalarken, özellikle ABD ile S-400 sorunu, AB ile “Doğu Akdeniz doğalgaz sorunu” üstünden yaşanan gerilimler nedeniyle yüksek riskli ülke olmaktan çıkamıyor. Bu nedenle etkili bir biçimde yabancı kaynak girişi sağlayamıyor ve yeniden bir büyüme ivmesi yakalayamıyor.

Ekonomi dibe vurmuş ama dipten zıplayamayan bir patlak top görünümünde

Genel kategorisine gönderildi | Cari açık ‘out’, bütçe açığı ‘in’ (Al Monitor, 29 Temmuz, 2019) için yorumlar kapalı

Turkey’s current account deficit shrinks, but budget gap widens (Al Monitor, July 28, 2019)

For the first time in a long time, Turkey’s current account has shown a surplus on a monthly basis, bringing the 12-month current account gap to a 16-year low, according to Central Bank data released July 11. With the $151 million surplus in May, the current account deficit — or foreign-currency deficit — shrank to $2.4 billion year-on-year, heralding that a chronic problem of the Turkish economy was at least temporarily curtailed. 

Only three days later, however, fresh economic data showed another problem, a sharp increase in the central government budget deficit. The deficit stood at 78.6 billion Turkish liras ($13.8 billion) in the first half of the year, widening nearly 72% from 46 billion liras in the same period last year.

Deficits in the current account and central government budget are among the basic economic indicators of a country. When both gaps reach significant levels, economists speak of a “twin deficit,” which means the country is in a deep trouble.

The current account deficit befalls countries when their foreign-currency spending, which goes mostly to imports, exceeds significantly their foreign-currency revenues, derived mostly from exports and the tourism industry. For emerging economies such as Turkey, current account deficits are considered a chronic problem. Major countries plagued by current account gaps in times of economic growth include Argentina, Brazil, Chile, the Czech Republic, India, Indonesia, Mexico, Poland, Russia and South Africa. 

In emerging economies, growth often relies on imported inputs, including machinery and energy. The import-reliant production goes largely to domestic consumption, bringing in little foreign exchange. Foreign-currency revenues from exports, tourism and some services such as shipping fall short of covering foreign-currency spending, leading to current account gaps. To finance such gaps, countries need to secure external funds, which is not always an easy task.

To attract foreign investors, a country’s basic economic indicators, especially inflation, and political climate need to inspire confidence. Above all, emerging countries are expected to maintain fiscal discipline and keep their budgets sound. The maestros of the global system, the International Monetary Fund (IMF) in particular, would often advise governments to steer clear of big budget deficits, with current account gaps often condoned. 

A budget deficit coming atop a current account deficit is seen as the sign of a government struggling to manage the economy, bereft of sound tools to battle crises — an outlook that scares foreigners away. Consequently, while the country struggles to lure external funds to bridge the current account gap, hard currencies begin to appreciate and its own currency nosedives. This, in turn, increases the cost of imported inputs, stoking inflation, while the soaring prices curb domestic demand, causing the economy to slow and even shrink. Economic contraction results in a decrease in imports, meaning that the current account deficit begins to shrink as well. This might even result in a period where export and tourism revenues surpass the money spent on imports, leading the country to appear as having a foreign-currency surplus.

In the 2003-2018 period under the Justice and Development Party, Turkey’s economy managed to grow with an average current account deficit of 4.8% of gross domestic product (GDP). The rate peaked at 8.9% in 2011, when growth was especially high, and fell to 1.8% in 2009, which was a crisis year. 

Current account deficits as big as almost 5% of GDP are a rare occurrence in emerging economies. Turkey managed to sustain that for 16 years before stumbling in the second half of 2018, when external funds fell short of financing the current account gap, causing a spike in hard-currency prices and, ultimately, an economic contraction and crisis. 

The economy’s decreasing demand for imports closed the current account deficit before turning it into a surplus in May. The IMF expects the Turkish economy to contract nearly 3% this year and post a current account surplus of some $5 billion, amounting to 0.7% of GDP. Yet it expects the deficit to reappear down the road as economic revival begins. The forecast for 2020 involves a 2.5% growth rate and a current account deficit of $3.4 billion, or 0.4% of GDP. 

When economies come to the brink of crisis, governments would use treasury funds to try to cushion the turmoil and limit the damage. Amid Ankara’s repeated use of budget funds in a bid to manage the crisis, the gaps in the budget have widened sharply since the second half of 2018, with the hemorrhage going on. Last year, the budget deficit amounted to 2% of GDP, up from 1.5% in 2017 and 1.1% in 2016. The rate appears on course to easily reach 2.5% this year. Remarkably, the primary balance — the fiscal balance net of interest payments — is showing a deficit for the first time in 16 years. 

To rein in the budget gap, Ankara has been scrambling for one-off revenues, with tax revenues falling short of being a remedy. Standing out among such attempts are the funds generated from paid exemptions from military service and an amnesty for illegal construction. In an even more controversial step last week, the government pushed through parliament an amendment that allows it to use money from the central bank’s legal reserves — a sum set aside by law for use in extraordinary circumstances — in the budget. Despite all those measures, however, the budget’s borrowing need has not eased.

To start growing anew, the Turkish economy needs external funds. Foreign investors, for their part, need confidence in the country’s economic balances, especially inflation, and political prospects. Turkey, however, continues to be a high-risk country amid a lingering crisis with the United States over its purchase of Russian weaponry and a mounting row with the European Union over gas exploration in the eastern Mediterranean. Such tensions prevent a robust inflow of external funds to spur a fresh growth momentum. As things stand today, the Turkish economy resembles a punctured ball that has hit rock bottom, unable to bounce back.

English, Genel kategorisine gönderildi | Turkey’s current account deficit shrinks, but budget gap widens (Al Monitor, July 28, 2019) için yorumlar kapalı

Faiz indirmek, yangını körüklemek (Al Monitor, 11 Temmuz , 2019)

Hatırlanacaktır, 2018 Mayıs ayı ortasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD merkezli Bloomberg’in Londra’daki binasında gerçekleşen röportajında düşük faizin enflasyonu gerileteceğini savunmuş, şöyle demişti: “Sebep netice ilişkisine baktığımız zaman faiz sebep, enflasyon neticedir. Faiz ne kadar düşük olursa enflasyon da o kadar düşük olur. Faizi aşağı çektiğimiz anda bütün maliyet girdileri aşağı düşecektir.”

Finans piyasalarını şaşırtan aynı röportajda Erdoğan Merkez Bankası’nın 24 Haziran 2018’de yapılacak seçimler sonrasında başlayacak yeni rejimde (Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi) yürütmeye daha çok bağlanacağını ifade etmiş, şöyle demişti: “Tabii ki Merkez Bankası bağımsızdır. Ancak Merkez Bankası bu bağımsızlığı alıp, yürütmenin başındaki cumhurbaşkanının verdiği sinyalleri bir kenara koyamaz. “

Erdoğan’ın genel seçimlerden yaklaşık beş hafta önce dünya piyasalarına yansıyan bu sözlerinin piyasalardaki algılanışı, dış kaynak ihtiyacı büyük olan Türkiye açısından pek olumlu olmadı. Kasım 2019’da yapılacak genel seçimleri 24 Haziran 2018’e çekerek, ayak sesi gelen krizde seçmen öfkesinden sıyrılmak isteyen Erdoğan, yüzde 52 oy oranıyla cumhurbaşkanı seçildi, yeni sistemini devreye soktu ama seçim sonrası dış para gelmedi, gelmediği gibi temmuz ile birlikte yükselmeye başlayan döviz fiyatları, ağustosta ABD ile yaşanan Rahip Brunson krizi ile şoke edici tırmanışlar gösterdi ve TL faizlerini indirmekten dem vuran AKP rejimi 13 Eylül’de TL faizlerini 6.25 puan yükselterek dövizin ateşini düşürmeye mecbur kaldı.

Bloomberg’e faiz indirerek enflasyon kontrol etmekten, bunun için Merkez Bankası’nı yeni sistem ile daha çok cumhurbaşkanına bağlamaktan söz eden Erdoğan, yeni rejiminin henüz ilk aylarında yüzde 24’ü bulan bir faiz, yüzde 25’e çıkmış bir tüketici enflasyonu ve 7 TL’lik dolar ile ölümü görüp yüksek faiz sıtmasına razı olmuş hasta görünümündeydi.

2018’in ikinci yarısında bu sert türbülans ile ekonomi önce durgunluğa girdi sonra küçülme başladı. 2019’da küçülme sürdü. İlk çeyrekte yüzde 3’e yaklaşan küçülmeyi ikinci çeyrekte yine yüzde 3 küçülmenin takip ettiği, öncü göstergelerden tahmin ediliyor. 

Ekonomiyi yönetmekte büyük zorluk yaşayan Erdoğan yönetimi, 31 Mart yerel seçimlerinde ve 23 Haziran’da tekrarlattığı İstanbul belediye başkanlığı seçiminde büyük bir mağlubiyet aldı. Seçimler dolayısıyla ekonomide radikal adımlar atamayan, tersine Hazine’ye büyük açıklar verdirme pahasına popülizmi sürdüren Erdoğan için seçimler sonrası radikal adım bekleyişleri vardı. Bu, damadı Berat Albayrak’ı Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan almaya kadar varacak bir radikallik içerebilir diye beklenirken, Erdoğan, 2016’da göreve getirdiği Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’yı görevden aldığını, yerine yardımcısı Murat Uysal’ı atadığını 7 Temmuz Cumartesi bir kararname ile duyurdu. 

Özünde, özel bir yasası olan Merkez Bankası’nın guvernörünün bir cumhurbaşkanı kararnamesi ile görevden alınması, hukukçulara göre yasal değil ve azledilen Çetinkaya Danıştay’a başvurursa görevine iade edilir. Ama kimse Erdoğan ile bu savaşı vermeye niyetli değil. 

Erdoğan, Merkez Bankası Başkanı’nı neden değiştirdiğini de hiç saklamadı ve şöyle dedi: “Kendisine ekonomi toplantılarında defalarca faizi indirmesi gerektiğini söyledik. ‘Faiz düşerse, enflasyon düşer’ dedik. Gerekeni yapmadı.” 

Azledilen Çetinkaya, 2016’da başkanlığa getirildiğinde gösterge faizi yüzde 7.5 idi. Görevden alındığında ise yüzde 24’ü bulmuştu. Faiz, özellikle 2018’in ikinci yarısında yaşanan sert türbülans ve döviz krizi ile birlikte yükseltilmek zorunda kalınmıştı. Çetinkaya görevine başlarken yüzde 6,5 olan tüketici enflasyonu ise bir ara yüzde 25’i gördükten sonra görevden alındığı sırada yüzde 15,7’ye ancak düşürülmüştü. Çetinkaya’nın göreve başladığı 2016’da 2,83 TL olan doların fiyatı, bir ara 7 TL’yi gördükten sonra yükseltilen TL faizleri sayesinde ancak 5.70 TL bandına inmişti. Çetinkaya, Erdoğan’ın her faiz indirimi isteğine karşı enflasyonun seyrini gerekçe göstermiş, indirimden kaçınmıştı. 

Başka sürtüşme noktaları da vardı. Örneğin, Merkez Bankası’nın kâr payları (temettü), nisan ayı yerine ocak ayında Hazine’ye alınmış ama bununla yetinilmeyip “yedek akçesini” kullanmak için de yasa hazırlığına girişilmişti. Bunun, para basma ve enflasyonu azdırma riski büyüktü. Kulislere göre bu riske rağmen Saray “yedek akçelerin” büyük açıklar veren ve özellikle borç verenlere karşı görünümü hızla bozulan Hazine’ye aktarılmasını istiyor, itiraz dinlemiyordu.

Başta konut olmak üzere iç piyasada tıkanan tüm sektör girişimcileri, nefes alabilmek için faizlerin indirilmesini, iç tüketimin canlandırılmasını istiyorlar. Enflasyonun artış hızı yavaşlamıştı, önümüzdeki aylarda biraz daha azalabilirdi. Daha ne bekleniyordu? 

Bu basıncın da etkisiyle Erdoğan’ın faiz indirme talimatlarını anında dinleyecek bir başkanla çalışma isteği kabardı. Değişiklik yapıldı. Faizleri indirtmek için bu yeni atamayı yaptığını açıkça söyleyen Erdoğan, şimdiden iç ve dış yatırımcıları tedirgin etmiş durumda. Karar öncesi, ABD ile yaşanan S-400 geriliminin Japonya’da yumuşatıldığını, yaptırım görülmeyeceğini medyaya yayan iktidar, risk priminin (CDS)370’e kadar düşmesini de sağlamıştı. Ama karar sonrası prim yeniden 390 bandına tırmandı. Karar öncesi 5.60 bandının altına inen dolar fiyatı, karar sonrası 5.80 TL’yi gördükten sonra 5.75’te basamak yapmaya başladı. 

Şimdi beklenen normalde 22 Temmuz’da yapılacak Merkez Bankası Para Politikası Kurulu’nda faizleri indirme kararının alınıp alınmayacağı, alınırsa bunun kaç puan olacağı. 

Ekonominin faiz indirimine tahammülü olmadığı, birçok soğukkanlı iktisatçının ortak kanısı. Çünkü enflasyonda hissedilir bir gerileme henüz yok. Seçimler dolayısıyla ertelenen kamu mal ve hizmet ürünlerine zamlar temmuz başında hızla yağdırıldı. Otomotiv, beyaz eşya, alkol-sigara, akaryakıt gibi ürünlerden alınan Özel Tüketim Vergisi’ne önceden sağlanan indirim uygulaması, haziran sonunda kaldırıldı. Bu ürünlerin hepsinin etiketi değişmeye başladı. Temmuzda aylık yüzde 2 dolayında bir enflasyonun yıllığı yeniden yüzde 18’i bulacak. 

AKP’nin faiz indirimine dışarıdan bir rüzgar katkısı henüz yok. ABD Merkez Bankası Fed’in ihtiyatlı faiz indirimi niyetleri abartılıyor. ABD’de ve AB’de yeni bir genişlemeci para politikasından medet umuluyor. Fed ise bu konuda hem iç verilere hem de dünya siyasetine bağlı hareket ediyor.

Erdoğan’ın ısrarıyla yapılacak bir faiz indiriminin tasarrufları anında sağlam paraya, dövize yönlendireceği biliniyor. Bunu hızlandıracak başka riskler de ortadan kalkmış değil. S-400 geriliminin tamamen denklemden çıktığı iki tarafça da söylenemiyor. İçeride AKP’yi zayıflatacak Ali Babacan’ın yeni parti girişimleri, AKP destekçilerini bekle-gör pozisyonuna çekebiliyor. Bütün bu iç ve dış ekonomik ve politik gelişmelerle faiz indirme ısrarının, ağustos ayında yaşanan türbülansı davet etmesi, yangını körüklemesi uzak bir ihtimal değil.

Genel kategorisine gönderildi | Faiz indirmek, yangını körüklemek (Al Monitor, 11 Temmuz , 2019) için yorumlar kapalı

Ankara goes on risky quest to cut interest rates (Al Monitor, July 11, 2019)

In a memorable interview in May 2018, Turkish President Recep Tayyip Erdogan advocated low interest rates as a way to reduce inflation, defying conventional economic theory. “When we look at the cause and effect relationship, interest rates are the cause and inflation is the result,” Erdogan told Bloomberg during a visit to London. “The lower the interest rates, the lower the inflation. Once we lower interest rates, all cost expenses will go down.” 

In the same interview, which dumbfounded financial actors, Erdogan raised the specter of greater government pressure on the central bank once the new executive presidency system took effect after the June 2018 elections. “The central bank is, of course, independent,” he said. “Yet it cannot use this independence to set aside the signals from the president, who is the head of the executive.”

The way Erdogan’s remarks rattled foreign investors — just five weeks ahead of presidential and parliamentary polls — was hardly beneficial for Turkey’s economy and its dire need of external funds. Though Erdogan won the elections with 52% of the vote, assuming sweeping powers under the new system, foreigners shied away from putting money in Turkey, causing hard currency prices to increase. In August, under the added impact of political turmoil with the United States, the Turkish lira nosedived to record lows against skyrocketing foreign exchange prices. As a result, Erdogan’s government had to acquiesce to a massive rate hike of 6.25 percentage points in September to pull the lira from the brink.

Hence, in the very prelude to his new regime, Erdogan faced a benchmark interest rate of 24%, along with a consumer inflation rate of 25% and a badly battered currency. The turbulence plunged the economy into stagnation and then into contraction, which has continued in 2019. In the first quarter of the year, the economy shrank nearly 3%, with leading indicators signaling a similar contraction rate in the second quarter.

While struggling to manage the economy, Erdogan and his Justice and Development Party (AKP) took a heavy blow in the March 31 local polls, coupled with a dramatic routin the rerun of the Istanbul mayoral race last month. Because of the elections, Erdogan had avoided drastic steps to fix the economy, sticking to populist measures at the expense of enlarging the treasury’s gaps. Expectation had built that the closure of the election chapter would give way to some bold moves, including the dismissal of Treasury and Finance Minister Berat Albayrak, who is also the president’s son-in-law. 

Much to the dismay of economic actors, however, Erdogan sacked the central bank governor, Murat Cetinkaya. The July 7 decree announcing Cetinkaya’s ouster named his deputy, Murat Uysal, as the new governor. The merits of the move aside, jurists argue that dismissing a central bank governor by presidential decree is unlawful, given the bank’s special statute. Many believe Cetinkaya could be reinstated should he appeal the decision at the courts, but no one seems to want to brave such a war with Erdogan.

The president had no qualms about revealing why he fired Cetinkaya. “In economic meetings, we repeatedly told him he had to lower interest rates. ‘If interest rates fall, inflation, too, will fall,’ we said. Yet he failed to do what he was required to do,” Erdogan said

Cetinkaya leaves behind a benchmark rate of 24%, a far cry from the 7.5% when he became governor in 2016. Consumer inflation, which stood at 6.5% in 2016, has similarly shot up, hitting 25% in October before easing to a still unimpressive 15.7% in June. When it comes to the currency, a dollar was worth 2.83 liras at the time of Cetinkaya’s arrival, while it trades in the 5.7 lira range nowadays, having hit 7 liras at the height of last year’s turmoil.

Cetinkaya resisted Erdogan’s pressure for rate cuts on the grounds of the inflation trend, but this was not the only point of friction. In January, for instance, the cash-hungry government arranged for an early transfer of central bank profits to the Treasury instead of waiting for the normal transfer in April. On top of it, the government has launched work on a legal amendment that would allow it to use the central bank’s legal reserves, a sum the bank sets aside by law to use in extraordinary circumstances. Although the move carries a huge risk of fueling inflation, Erdogan is said to ignore objections, resolved to have the money transferred to the treasury, whose deficits look increasingly unsettling, especially to its creditors. 

In all crisis-hit sectors, the construction sector in particular, entrepreneurs have been eager for rate cuts, desperate to draw a breath and see domestic consumption revived. The relative easing in the inflation rate has fueled anticipation to that effect. 

With the added impact of such pressures, Erdogan was further tempted to have a central bank governor who will readily heed his instructions. Yet both local and foreign investors are already apprehensive of the change. After Cetinkaya’s sacking, Turkey’s risk premium, reflected in credit default swaps, climbed back to the region of 390 basis points, having fallen to about 370 in the wake of Erdogan’s June 29 meeting with US President Donald Trump, which apparently led Ankara to believe that it will duck US sanctions over its purchase of S-400 air defense systems from Russia. The dismissal also hit the Turkish lira. The price of the dollar, which had eased to the 5.6 lira range, has climbed back to more than 5.7 liras since the sacking. 

The next meeting of the central bank’s monetary policy board is scheduled for July 22. Now, will the bank cut the rates? And how much?

Many coolheaded economists concur that Turkey’s economy cannot tolerate rate cuts in the absence of a tangible decline in inflation. Price hikes on public services and commodities — deferred because of the elections — have been raining since the beginning of July. Cuts on the special consumption tax, levied on cars, white appliances, alcohol, tobacco and fuel, expired last month, meaning that the price tags on all those goods are now changing. With an estimated 2% inflation in July, the 12-month rate is expected to climb back to 18%

Also, there are no external tailwinds to encourage a rate cut at present. The prospect of cautious rate cuts by the US Federal Reserve is being played up. Hopes are being pinned on a fresh expansionary policy in the United States and the European Union. The Federal Reserve, however, acts according to both domestic indicators and global politics.

A rate cut at Erdogan’s behest will inevitably drive saving holders to the safe harbor of hard currencies. Other risk factors might exacerbate the flight. The crisis over the S-400s is far from over. At home, Erdogan’s former economy czar, Ali Babacan, is gearing up to create a new party, threatening to split and weaken the AKP. In sum, the insistence on rate cuts, combined with various economic and political dynamics at home and abroad, might well invite a repeat of the August turmoil and further fan the economic crisis.

English, Genel kategorisine gönderildi | Ankara goes on risky quest to cut interest rates (Al Monitor, July 11, 2019) için yorumlar kapalı