‘Kirli’ üretici Volkswagen’e Türk daveti (Al Monitor, Ekim 8, 2019)

Ürettiği dizel ve benzin motorlu araçlarla çevreyi, kabul edilen standart değerden çok fazla kirlettiği tespit edilen ve bu nedenle ağır para cezalarına çarptırılan, 450 bin kullanıcı ile davalık olan Volkswagen’in, Batı’da artık kolay kullanamayacağı teknolojiyle Türkiye’de yatırım düğmesine bastığı ve AKP rejimi ile son rötuşlar üstünde çalıştığı, son günlerin en çok konuşulan konulardan birisi oldu. 

Bir süredir Volkswagen ile yatırım konusunda sürdürülen görüşmelerin ilk adımı olarak Volkswagen’in Manisa merkezli bir şirket kurduğu duyuruldu. 

Hükümetin Volkswagen’e sağlayacağı teşvikler, yapılacak yatırımın niteliği, üretim, ihracat, istihdam taahhütlerinin netleşmesi biraz daha zaman alacak gibi. Ama çevre ihlalleri ile başı bu kadar belada bir uluslararası şirkete AKP rejiminin adeta kucak açması endişe verici bulunuyor. 

Otomotiv yatırımlarıyla ilgili hassasiyet ve yaratacağı sonuçlarla ilgili endişe boşuna değil. Çünkü sektör özellikle gelişmiş ülkelerde çevre kirliliği boyutunda önemli bir dönüşüme zorlanıyor ve bu dönüşümde demode olan teknolojinin Türkiye gibi yükselen çevre ülkelere aktarılarak yeniden değerlendirilmek istenmesi hassasiyeti artırıyor.

Kasım 2016’da yürürlüğe giren ve imzacı sayısı 197’ye ulaşan Paris İklim Değişikliği Anlaşması ile küresel ortalama ısı artışını 2100’de sanayi öncesi döneme göre iki ilâ bir buçuk derece arasında sınırlandırma hedefi ortaya konuldu. Uluslararası Enerji Ajansı’na (IEA) göre, Paris İklim Değişikliği Anlaşması’nda belirlenen hedefe ulaşılabilmesi için 2040 yılında kullanılan araçlardan elektrikli olanların sayısı 600 milyona ulaşmalı. 

Bu dönüşüm stratejisi çerçevesinde, başta Avrupa Birliği (AB) üyeleri olmak üzere, birçok ülke ulusal hedefler belirlemiş durumda. Türkiye’nin de ana ihracat pazarı olan Avrupa’da İngiltere ve Fransa 2040, Hollanda 2025 yılı itibarıyla tüm benzinli ve dizel araçların satışının yasaklanmasını onayladı. Avusturya, Danimarka, İrlanda ve Portekiz gibi birçok ülke elektrikli araçlara yönelik çeşitli ara hedefler belirledi. Almanya ise BM İklim Eylemi Zirvesi’nde elektrikli araç yatırımlarını artıracağını, ülkede 2030’a kadar elektrikli şarj istasyonu sayısının 1 milyona çıkacağını açıkladı. Ayrıca, benzinli araçlara karbon vergisi gelmesi de gündemde.

AB çevreyi kirleten egzoz gazı emisyonunu kontrol altında tutmak için 2021’den itibaren satılan araçlarda karbondioksit miktarını kilometre başına ortalama 95 grama indirdi. 2025 yılına kadar emisyon, 2021 yılı seviyesinin yüzde 15, 2030’da ise 2021 yılı seviyelerinin yüzde 35 altına inecek.

Bu zorunluluk, Türkiye’deki satışlar için geçerli değil ama ihracatının yüzde 80’ini Avrupa’ya yapan Türkiye’deki otomotiv üreticileri, buna uymak zorunda. Bununla bitmiyor; emisyon standartlarını tutturamayan otomotiv üreticileri 2021 itibarıyla sattıkları her araç için karbon miktarı başına ceza ödeyecekler. Yapılan hesaplamalara göre bu da markaların en az 500 milyon ilâ 1 milyar Euro arasında değişen para cezası ödemesi anlamına geliyor. 

Dünya otomotivde dizel ve benzin motorlu araçtan elektrikli araca yönelirken sektörün küresel büyük oyuncularından dünyanın yedinci büyük şirketi Volkswagen’in skandal üretimleri ve tüketici istismarı ise bir başka sahnede izlendi. 

Alman otomotiv devi Volkswagen’in 2015’te karıştığı “Dieselgate” adlı dizel araçlardaki emisyon skandalı, firmanın başını şimdiden çok ağrıttı. ABD’deki Çevre Koruma Ajansı’nın (EPA) emisyon testlerini yanıltmaya yönelik olarak Volkswagen’in dizel yakıtla çalışan araçlarına bir yazılım yüklediği ortaya çıkmıştı. Bir dizi inkâr sürecinden sonra Volkswagen Eylül 2015’te dünya genelinde 11 milyon aracın bu tür yazılımla donatıldığını kabul etmişti. 

“Dieselgate” ile ilgili Almanya’da 450 bin kişi Volkswagen’den davacı oldu ve tarihi dava geçtiğimiz günlerde başladı. Avrupa’nın dört bir yanından gelen dizel araç sahipleri yaşadıkları mağduriyetin tazminini talep ediyor.

Volkswagen Mayıs 2019’da emisyon skandalı sebebiyle zararının 30 milyar Euro’yu bulduğunu açıkladı. Şirket Haziran 2016’da yaklaşık 15 milyar dolar ceza ödemeyi kabul etmişti. Volkswagen ABD Adalet Bakanlığı ile anlaşma yoluna giderek sadece ABD’de 475 bin dizel araç için her araç sahibine 10 bin dolara kadar tazminat ödemeyi de kabul etmişti.

Volkswagen kâr hırsı ile başına bu işleri açarken otomotivdeki dönüşüm sürecine uyum için de çeşitli programlar izliyor. Özellikle gelişmiş Batı ülkelerinde elektrikli araç üretimi ve onun yan sanayilerinde yatırımlarını sürdürürken artık istenmeyen, cezaya maruz bırakılan teknolojili üretimi de başka ülkelere kaydırmaya çabalıyor. Dizel ve benzinli araç üretimini kaydıracağı ülkelerden biri olarak Türkiye’yi gözüne kestiren Volkswagen, bu konuda Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin yatırım çekmek için neredeyse her şeyi göze alan iştahını kaçırmak istemiyor gibi. 

Volkswagen bizzat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın fiilen devrede olduğu bir davete yavaş yavaş katılma sürecine girdi. Otomotiv devi, Türkiye’de üretim yapacak bir şirketin kuruluşunu Ege Bölgesi’ndeki sanayi kenti Manisa’da duyurdu. Ticaret Sicil Gazetesi’nde yer alan bilgilere göre 943,5 milyon lira sermaye ile kurulan “Volkswagen Turkey Otomotiv Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi” Manisa’da üretim yapacak. 1,4 milyar Euro tutarında yatırımla Keçili Organize Sanayi Bölgesi’nde kurulacak 300 bin adet/yıl kapasiteli üretim tesislerinin 2022 yılında üretime başlaması ve 4 bin kişilik istihdam yaratması bekleniyor. 

Volkswagen’in bu adımı, Türkiye otomotiv sektörüne 22 yıl sonra ilk kez dış sermayeli doğrudan yatırım özelliği de taşıyor. Bu nedenle de özellikle son zamanlardaki hukuk devletinden uzaklaşması, ekonomik ve siyasi riskleri yükseltmesi nedeniyle doğrudan yatırımların uzak durduğu AKP rejimi için bu yatırım kararı büyük önem taşıyor.

Şirket, 82 milyon nüfuslu, cömert teşvikler sağlanan, ucuz işçi maliyetli bir iç pazarda demode teknolojisiyle üretim yapmayı yeterince tatminkâr bulabilirdi. Ama bununla kalmayıp, AKP hükümetinden bazı ek garantiler, teşvikler aldığı da konuşuluyor. Bunlar arasında üretilen araçların her yıl 40 bininin hükümetçe satın alınacağı garantisi de var. Şirket ile yapılacak sözleşme konusunda Erdoğan, Sanayi Bakanlığı’nı yetkili kılan bir kararnameyi, şirketin kuruluş haberinin çıktığı gün Resmi Gazete’de yayınlattı. Sözleşme ne tür cömert teşvikler içerecek, merakla bekleniyor. 

Bunlar olurken, Avrupa Parlamentosu’ndan bir grup parlamenter de Türkiye’nin Volkswagen’in yeni fabrikası için 40 bin araçlık garanti ve 400 milyon Euro’luk teşvik taahhüt ettiğini belirtip, AB Komisyonu’nu harekete geçmeye çağırdı. Dilekçede imzası bulunanlardan Alman Yeşiller Partisi’nden Reinhard Bütikofer, “Türkiye’de Cumhurbaşkanı Erdoğan yönetimi altında hukukun üstünlüğü, medya özgürlüğü ve demokrasi alanlarında giderek daha da kötüleşen durum göz önüne alındığında, Volkswagen yönetiminin kararı ciddi endişeye yol açmaktadır” ifadelerini kullandı.

Parlamenterler Volkswagen’i AB düzenlemelerini göz göre göre ihlal ederek ve devlet teşviklerinden yararlanmak isteyerek süreçte yer alan diğer AB ülkelerine (bilhassa da Bulgaristan’a) zarar verdiğini ifade ettiler.

Genel kategorisine gönderildi | ‘Kirli’ üretici Volkswagen’e Türk daveti (Al Monitor, Ekim 8, 2019) için yorumlar kapalı

Volkswagen’s investment plan for Turkey fuels controversy (Al Monitor, October 8, 2019)

German automotive giant Volkswagen — still reeling from an emissions fraud scandal that has earned it hefty penalties and a mammoth class action lawsuit — is gearing up for a major investment in Turkey, eager to continue profiting from technology that it can no longer easily use in the West. The investment plan, which is in the final stage of talks with the Turkish government, has already sparked controversy, including political objections over Ankara’s deteriorating democratic record.

As a first step, Volkswagen established a subsidiary in the western Turkish province of Manisa. The details of the prospective plant, including its production capacity, number of employees and export plans as well as the incentives that Ankara has offered will take a bit more time to clear up, but the fact that the Justice and Development Party (AKP) government is eager to welcome a company mired in gross environmental breaches has already fueled misgivings.

The concerns are well founded. In developed countries in particular, the automotive industry is under growing pressure to transform itself in line with environmental concerns, and moving outdated technologies to emerging countries such as Turkey is attracting scrutiny.

The Paris climate accord, which entered into force in November 2016 and has been signed by 197 parties thus far, set a goal of keeping world temperatures “well below” two degrees Celsius (3.6 degrees Fahrenheit) above pre-industrial times and limiting the amount of greenhouse gases emitted by human activity to naturally absorbable levels, beginning at some point between 2050 and 2100. According to the International Energy Agency, the number of electric cars will need to reach 600 million by 2040 in order to attain the Paris goal.

European countries, which represent Turkey’s main export market, have set national targets for such transformation strategies. France and Britain plan to ban the sale of all gasoline and diesel cars by 2040, and the Netherlands even earlier. Austria, Denmark, Ireland and Portugal have set other intermediate targets related to electric cars. Germany aspires to have one million electric cars on the roads by 2022, with officials floating the idea of introducing a carbon tax

To keep automotive emissions under control, the European Union has set the average emission target for new cars at 95 grams of carbon dioxide per kilometer from 2021, with even lower targets planned for 2025 and 2030.

Such requirements do not cover car sales in Turkey, but apply indirectly to carmakers in the country as 80% of their exports go to Europe. Manufacturers risk paying hundreds of millions of euros in fines for missing emissions standards. 

Amid the tightening environmental rules, Volkswagen — the world’s seventh largest company, according to Fortune — failed its customers in a scandal that unfolded in the United States. In 2015, the US Environmental Protection Agency found that Volkswagen had used devices to cheat diesel emissions tests. Despite initial denials, the company admitted to using software to reduce apparent emissions in 11 million diesel engines worldwide. Last week, a German court began hearing a landmark case against the company, involving about 450,000 customers who are seeking refunds on the full purchase price of their vehicles. 

Volkswagen said in May that the scandal has cost it 30 billion euros (nearly $33 billion) thus far. The company had agreed to a nearly $15 billion settlement with US authorities in addition to compensation of up to $10,000 each to the owners of about 475,000 polluting cars in the United States. 

While grappling with the fallout, Volkswagen has been pursuing various programs in line with the transformation process in the automotive industry, including investments in the production of electric cars and related side industries. Technologies facing penalties, meanwhile, appear destined for transfer to other countries. Turkey has emerged as one of the locations to shift the production of gas and diesel cars as Volkswagen appears eager to make use of the AKP government’s desperation to attract foreign investors.

Upon invitation from President Recep Tayyip Erdogan, the German carmaker has set up a unit with a capital of 943.5 million Turkish liras ($165 million) in Manisa near Turkey’s Aegean coast, according to the Oct. 2 issue of the country’s trade registry gazette. It is reportedly planning to invest 1.4 billion euros ($1.5 billion) in a plant expected to become operational in 2022, have a production capacity of 300,000 cars per year and create 4,000 jobs.

The plant would be the first foreign direct investment in Turkey’s automotive sector in 22 years. It’s especially important for the AKP government as mounting concerns over the rule of law in Turkey, coupled with other political and economic risks, have largely discouraged foreign direct investments in recent years. 

Making use of outdated technology in a country of 82 million that offers cheap labor and generous incentives could have been good enough for the company, but the AKP government has reportedly offered additional benefits, including a guarantee to buy 40,000 vehicles per year. On the day the establishment of Volkswagen’s Turkish unit became public, Erdogan issued a decree authorizing the Industry Ministry on a prospective contract with the company.

In the European Parliament, meanwhile, a group of deputies urged the European Commission to probe whether Volkswagen’s investment plan conformed with EU competition regulations, claiming that Ankara had offered the company incentives worth 400 million euros ($439.3 million) in addition to the purchase guarantee of 40,000 vehicles per year. One of the sponsors of the move, Reinhard Butikofer from the German Green Party, said Volkswagen’s decision to invest in Turkey was “causing dismay” given “the increasingly deteriorating situation of the rule of law, media freedom and democracy under President Erdogan.” The parliamentarians believe that by choosing Turkey, Volkswagen has harmed an EU member state, referring especially to Bulgaria, which was the other main contender for the plant. 

English, Genel kategorisine gönderildi | Volkswagen’s investment plan for Turkey fuels controversy (Al Monitor, October 8, 2019) için yorumlar kapalı

Varlık fonu borçlanarak şirket kurtarıyor (Al Monitor, Ekim 1, 2019

Bundan üç yıl önce, 2016 yılında, büyük beklentilerle birçok kamu kuruluşunu bünyesinde toplayarak kurulan Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF) tek icraatı, iki yıl önce Al-Monitor’da yazdığım üzere borçlanmak ve o parayla inşaat şirketlerini kurtarma çabası oldu. 

Başkanlığını bizzat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın üstlendiği fon, yakın zamanlarda Avrupa piyasalarından Hazine garantisi ile 1 milyar Euro’yu iki yıl vadeli olarak borçlandı. Fon bu parayla, uzun süredir yarıda kalan İstanbul Finans Merkezi (İFM) inşaatlarından yaklaşık 1.7 milyar TL’lik (yaklaşık 300 milyon dolar) “iş” aldığını açıkladı. Adı Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) dönemi ile anılan büyük müteahhit Ali Ağaoğlu’nu zor duruma sokan İFM projesinin inşaatına kurtarma sonrası fon tarafından alınan borç para ile devam edilebilecek.

Okurlar hatırlayacaktır; Türkiye Varlık Fonu kurulunca 9 Şubat 2017’de bu sütunlarda “Varlık Fonu Şirket Kurtarma Fonu” başlıklı bir makale kaleme almıştım. Fon, iki yıl gecikmeyle de olsa bu öngörüyü doğruladı. İlk önemli icraatı olarak piyasalardan borçlandığı 1 milyar Euro ile şirket kurtarma operasyonlarının ilkini gerçekleştirdi.

Fonun kuruluşu 2016 Ağustos ayında gösterişli ifadelerle gerçekleştirilmişti. Dönemin başbakanlığına bağlı Türkiye Varlık Fonu, “önemli kamu varlıklarında değer artışı sağlayarak ekonomik büyümeye katkıda bulunmak, katılım finansmanına uygun varlıkların gelişmesine destek olmak, sermaye piyasalarının araç çeşitliliği ve derinliğine katkı sağlamak, Türkiye’ye daha fazla yatırımcı ilgisini çekmek ve yeni yatırımlar için sermaye sağlamak, stratejik önem arz eden sektörlerin gelişmesine ve büyük ölçekli yatırımlara iştirak etmek” amacıyla kurulmuştu.

Fona, Hazine bünyesinde bulunan bazı kamu sermayeli şirketler ile özelleştirme programında bulunan bazı şirketlere ait hisseler devredilmişti. Varlık fonu bünyesinde Ziraat Bankası, Halk Bankası ile Türk Telekom, Türk Hava Yolları (THY), PTT, Milli Piyango ve at yarışları, Borsa İstanbul, BOTAŞ, Türkiye Petrolleri, Türksat, ÇAYKUR ve Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü gibi dev kuruluşlar yer alıyor.

Fondan başlangıçta pek umutlu olan Cumhurbaşkanı Erdoğan 4 Kasım 2016’da şöyle konuşmuştu: “Şu anda varlık fonu bana göre Türkiye’nin çok geç kalmış bir projesidir. Şimdi varlık fonu ile beraber ortada oluşacak assetler inanıyorum ki bizim gücümüzü ulusal ve uluslararası bazda artıracak.”

Ne var ki dağ fare doğurmuş, aynı Erdoğan 2017 Eylül ayı başlarında şöyle konuşur olmuştu: “Varlık fonunda hedeflenen, arzulanan bir süreç olmadı.”

Peki ne yapılacaktı? Şöyle konuştu Cumhurbaşkanı: “Gelişmeleri gördük, böyle yürümeyeceğine karar verdik. Sayın Başbakan da bu konuda adımını attı, hayırlı olsun diyeceğiz. Varlık fonunu bizim yeniden bir reorganize etmemiz şart.”

“Reorganizasyon”dan kasıt, meğer Erdoğan’ın ve damadı Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın fonun başına geçmeleriymiş. Öyle de oldu, 2018’de yönetim değiştirildi. Yönetim kuruluna ayrıca Türkiye Bankalar Birliği Başkanı Hüseyin Aydın ile iş dünyasının çatı örgütü Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu da alınarak vitrin parlatıldı. 

Peki sonra? Sonrasında en önemli icraat fonun dışarıdan borçlanması oldu. Fon genel müdürlüğüne getirilen Zafer Sönmez, yaklaşık 30 milyar dolarlık net değeri olan TVF’nin 2019 ortalarında 1 milyar Euro borçlandığını açıkladı. Fon Hazine’nin garantörlüğünde borçlanmıştı. Borçlanma sağlayan kreditörler Citibank N.A. London Branch ile Çin bankası ICBC liderliğindeki bir bankalar konsorsiyumuydu. 1 milyar Euro’luk kredi iki yıl vadeli verilmişti. 

Kısa sürede bu kaynakla ne yapılmak istendiği de anlaşıldı. Fon, batık durumdaki İstanbul Finans Merkezi projesinin üstlenici inşaat firmalarından “yükümlülük” satın almaya karar vermişti. Hem de 1,7 milyar TL’ye yakın bir meblağ tutarında. 

TVF Genel Müdürü Sönmez şöyle dedi: “TVF olarak 1,3 milyon metrekarelik kullanılabilir alanı olan projenin yaklaşık 465 bin metrekarelik kısmını proje, hafriyat, arsa bedelleri ve bugüne kadar tamamlanan inşaat maliyetleri dahil olmak üzere 1,67 milyar TL karşılığında devralacağız. Ofis ve çarşı alanlarını içeren bu kısımlardaki üç yüklenici firma ile anlaşmaları imzalıyoruz. İnşaatların bir an önce başlaması için Emlak Konut GYO ile birlikte ihale düzenleyeceğiz. En geç kasım ayında vinçlerin çalışmaya başlayacağının müjdesini şimdiden verebiliriz.”

Yükümlülükleri satın alınarak kurtarılan üç firma, adı AKP dönemi ile neredeyse özdeşleşen, hızla palazlandırılan Ağaoğlu İnşaat ile İntaş ve YDA. 

Yapımı yılan hikayesine dönen İstanbul Uluslararası Finans Merkezi’nin öyküsüne gelince, AKP hükümeti, İstanbul’u bir finans merkezi yapmak hevesi ve hayaliyle 2008’de İstanbul’da devasa bir finans mekanı planladı. Genel merkezleri Ankara’da bulunan kamu bankaları ve finans kuruluşlarının İstanbul’a taşınacağını da öngören proje, İstanbul’un Asya yakasında, Ümraniye’deki 300 bin metrekarelik dev araziyi adres olarak seçti. 

Strateji ve eylem planı Ekim 2009’da Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren İFM’nin, mimari tasarımı ve proje hazırlama süreci, bir kamu kuruluşu olan Toplu Konut İdaresi’nin (TOKİ) iştiraki Emlak Konut GYO tarafından başlatıldı. İFM için ilk yapım ihalesi Kasım 2012’de düzenlenirken ilk kazma 2014 yılında vurulabildi. 

Projenin açılış tarihi önce 2018 idi. Ancak, krizle birlikte inşaat aksadı, yeni açılış tarihi 2020’ye ertelendi. Yapımı üstlenen inşaat firmalarından Ağaoğlu kaba inşaatını tamamladı. Tahincioğlu ve İş GYO da kaba inşaatı bitirirken, üç şirket “ince işlere” geçmek için hâlâ diğer projelerin inşaat seviyesinin ilerlemesini bekliyor. Halihazırda Vakıfbank’ın iki bloklu projesi yükselirken, Ziraat Bankası’nın binasının temeli geçen yılın son çeyreğinde atılabildi. Halk Bankası, BDDK ve Sermaye Piyasası Kurulu’na ait yapıların inşaatı da sürüyor. İFM’de yer alacak en yüksek yapıya sahip olan Merkez Bankası binasının ise henüz temeli atılamadı. 

TVF, Ağaoğlu, YDA ve İntaş ile görüşerek şu ana kadar yapılan işlerin her birinin maliyetini ödedi ve ellerindeki tüm payın bedelini ödeyerek pili biten üç firmayı devreden çıkarmış, başka bir deyişle yükümlülüklerini üstlenerek “kurtarmış” oldu. 

Ağaoğlu, masraflarını TVF’den aldı, altı blokluk alanı da devrederek projeden “kurtuldu.” BDDK binasının yapımını üstlenen YDA ve SPK binasını yapacak olan İntaş da benzer şekilde masraflarını TVF’den aldılar. 

TVF’nin Ağaoğlu ve diğer iki şirketi kurtarma operasyonu ile başlayan misyonunun burada kalmayacağı ve yeni borçlanmalarla yeni kurtarma operasyonlarının devam edeceği hem bürokrasi hem emlak piyasalarında sıkça konuşuluyor.

Genel kategorisine gönderildi | Varlık fonu borçlanarak şirket kurtarıyor (Al Monitor, Ekim 1, 2019 için yorumlar kapalı

Turkey’s wealth fund borrows to rescue companies (Al Monitor, October 1, 2019)


ARTICLE SUMMARYHaving borrowed 1 billion euros from foreign lenders, Turkey’s controversial sovereign wealth fund has turned to rescuing troubled construction companies. REUTERS/Murad Sezer/File PhotoSarphan Finans Park (L), a project as part of the Istanbul Finance Center in the city’s new business and residential district of Atasehir, is pictured from a helicopter in Istanbul, Turkey, March 29, 2016.

Turkey’s sovereign wealth fund has remained largely inactive in the three years since its creation, though it was launched with high expectations and handed over major public assets. Borrowing has been the fund’s only noteworthy activity thus far in what has amounted to an effort to rescue big construction companies amid the country’s economic crisis.

Last week, the fund announced it was taking over a stake worth nearly 1.7 billion Turkish liras (some $300 million) in the partially built Istanbul Finance Center, a sprawling project where construction has stalled amid financial snags. The move, which came shortly after the fund secured a treasury-guaranteed loan of 1 billion euros from foreign lenders, appears to justify predictions outlined in an Al-Monitor article more than two years ago. 

The fund, called officially the Turkey Wealth Fund, was established with much fanfare in August 2016 as a body attached to the now-defunct prime minister’s office. Its main objectives were described as “contributing to economic growth by ensuring value increase of key public assets, supporting the development of assets suitable for participation financing, actively deepening capital markets by supporting introduction of a variety of products, attracting further investments to Turkey and providing capital for new investments and … further developing strategically important industries and participating in large-scale investments.”

President Recep Tayyip Erdogan said the creation of the fund was a “belated” move, but had high hopes over its future. “The assets to be generated there will increase our strength, both nationally and internationally,” he said in November 2016. 

Soon, the shares of major public capital companies, including some slated for privatization, were transferred to the fund. Among them are giant entities such as Ziraat Bank, Halk Bank, Turk Telekom, the Turkish Airlines, the PTT postal service, the National Lottery, the Istanbul stock exchange, pipeline operator BOTAS, oil company TPAO, satellite communications company Turksat, tea company CAYKUR and the mining enterprise Eti Maden.

By September 2017, however, Erdogan grew disappointed, grumbling that the fund had failed to progress as desired. “We have decided that things cannot go on like this,” he said. “Reorganizing the wealth fund is a must.” As it turned out, what Erdogan meant by reorganization was to appoint himself chairman of the fund and name Treasury and Finance Minister Berat Albayrak, who is also his son-in-law, as his deputy. In an apparent bid to varnish the overhaul, the heads of the country’s Banks Association and Union of Chambers and Commodity Exchanges were also appointed to the executive board. 

The fund’s most notable activity since then has been borrowing. In the middle of this year, the fund, which has a net value of about $30 billion, acquired a loan of 1 billion euros (some $1.1 billion), according to its director-general, Zafer Sonmez. The loan, which has a two-year maturity and is guaranteed by the treasury, was provided by a consortium of banks, led by Citibank NA/London and China’s ICBC.

It did not take long before it emerged what the money was intended for. The fund has decided to buy liabilities from the financially troubled contractors of the Istanbul Finance Center.

In a television interview Sept. 25, Sonmez said, “We’ll be taking over a section of about 465,000 square meters in the project, which has a usable area of 1.3 million square meters, in return for 1.67 million Turkish liras, including project design, earthworks, land prices and the cost of the construction completed thus far. We are now signing deals with the three contractor companies [which were building] those sections that contain offices and shopping areas.” The fund will shortly invite bids to complete the construction, Sonmez said, adding that “the cranes will start working in November at the latest.”

The builders that are being rescued through the fund’s takeover of their liabilities are Agaoglu Insaat — one of Turkey’s largest construction firms that saw its heyday under the Justice and Development Party (AKP) — and Intas and YDA. 

The construction of the Istanbul Finance Center is a long-winded story. It was planned as a giant complex in 2008 as part of the AKP government’s ambitions to make Istanbul an international financial hub. Public banks and financial institutions, which have their headquarters in the capital Ankara, are expected to be relocated to the center, which is being erected on a land of 300,000 square meters in the district of Umraniye on Istanbul’s Asian side. 

The strategy and action plan of the project was published in the Official Gazette in October 2009. Work on architectural design and other project preparations was launched by Emlak Konut, a subsidiary of state housing developer TOKI. The first tender was held in November 2012, but construction started only in 2014.

The inauguration of the center, set for 2016 originally, was first rescheduled to 2018 and then, under the impact of the economic crisis, was delayed further to 2020. Among the contractor companies, Agaoglu, Tahincioglu and Is GYO have completed the rough work in their sections, while other builders remain in the earlier stages of construction. The two-block building of the public VakifBank has been erected, while the foundation of Ziraat Bank’s building was laid only in the last quarter of 2018. The offices of Halk Bank, the Banking Regulation and Supervision Agency and the Capital Markets Board also remain under construction, while work on the central bank’s building, which will be the tallest structure in the complex, has yet to kick off. 

Under its deals with Agaoglu, YDA and Intas, the wealth fund pays for the cost of all work the companies have done thus far as well as their stakes, relieving the financially exhausted contractors from the project or, in other words, rescuing them by taking over their liabilities. The talk in bureaucracy and real estate quarters is that the fund’s borrowing and rescue operations will continue.

English, Genel kategorisine gönderildi | Turkey’s wealth fund borrows to rescue companies (Al Monitor, October 1, 2019) için yorumlar kapalı

Ucuza ihracat, ucuza turizm(Al Monitor, Eylül 25, 2019)

Türkiye ekonomisi son üç çeyrek ya da mevsim boyunca küçüldü. Buna temmuz-eylül dönemini içeren çeyreğin de eklenmesi muhtemel. Böylece son 12 ayda, bir önceki zaman dilimine göre küçülen bir ekonomiden söz ediyor olacağız. 

Bu küçülme, ağırlıkla yatırımların yere çakılmasından ileri geldi, bunu hane halkı harcamalarının yani özel iç talebin gerilemesi etkeni izledi. Ama ekonominin daha derin bir kriz yaşamasını da iki değişken önledi. Bunlardan biri devletin harcamalarını artırması, diğeri ise içeride daralan talep karşısında dışarıya mal satmak, daha çok turizm cirosu yapmak oldu. 

Ne var ki bu küçülmeyi telafi edici ihracat ve turizm faaliyeti mercek altına alındığında, bunun fiyat kırarak, ucuza mal ve hizmet satarak gerçekleştirilmiş bir performans olduğunu, dolayısıyla, literatürdeki adıyla “yoksullaştırıcı” ihracat ve turizm olduğunu görmek gerekiyor. 

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) yönetimi, açıkça kriz olan bu konjonktüre bir türlü “kriz” deme samimiyetini gösteremedi. Ama sonuç olarak Türkiye ekonomisi milli gelirin son 12 ayda yüzde 1,1 küçüldüğü bir ekonomidir ve dolar üstünden büyüklüğü 722 milyar dolara inmiştir. Oysa 2013 yılında 950 milyar dolarlık bir ekonomi olarak ölçülmüştü. 

Bu milli gelir pastası nüfusa bölündüğünde de sert bir düşüş gözleniyor. 2014’te 12 bin dolar olan kişi başına gelir, 2019’da 8 bin 800 dolara kadar düşmüş hâlde. 

Yine de son 12 ayın ekonomik daralması ya da 2018-2019 krizindeki çukur, önceki iki büyük kriz 2001 ve 2009 krizlerinde olduğundan daha az derin. Bunun böyle olması, bir yandan hükümetin kamu harcamalarını yerel seçim takvimini de dikkate alarak yüksek tutmasıyla mümkün olurken, ihracat ve turizm için ek dış talep yaratılması krizin daha da derinleşmesini önledi. 

İhracat 2019’un ilk çeyreğinde 42,2 milyar dolar ile 2018 ilk çeyreğinin ihracatını yüzde 2,6 oranında aştı, ikinci çeyreğin 41,5 milyar dolarlık ihracatı da yine 2018 ikinci çeyreğini yüzde 1,1 geçti. 

İhracatçıların çatı örgütü olan Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı İsmail Gülle iddialarını şöyle dile getiriyordu: “2018 yılını, Cumhuriyet tarihimizin en yüksek ihracat rakamı olan 168,1 milyar dolar ile geride bıraktık. 2019 hedefimiz, 182 milyar dolarlık ihracat rakamını yakalamaktır. TİM olarak, 2019 yılında ihracatta yeni proje ve stratejiler üzerine de yoğunlaşacağız. İhracatta Sıfır Atık Seferberliği (Kadın Konseyi Projesi), 5G Yeni Vizyon, İhracatta İlk Adım, transit ticaret ve mikro ihracatın kayıt altına alınması, rekabetçi hizmet ihracatı, ihracat yapan firma sayısındaki artışının sürdürülmesi ile teknoloji, inovasyon, Ar-Ge, markalaşma stratejimizi güçlendirilecek, ‘İhracatta sürdürülebilirlik ve yenilikçilik’ temel rotamız olacaktır.”

TİM Başkanı’nın ifade ettiği 2019’da 182 milyar dolarlık ihracat hedefinin ne kadar ulaşılabilir olduğu tartışılabilir, özellikle dünya ekonomisinde son zamanlarda iyice belirginlik kazanan resesyon rüzgarları hatırlandığında. ABD ve Çin arasında 2017 yılında başlayan ve 2018’de şiddetlenen ticaret savaşı, 2019 yılında da dünya ticareti için en büyük risk olmayı sürdürüyor. Bunun yanı sıra Çin ekonomisinin yavaşlaması, Birleşik Krallık ile AB arasında anlaşmasız bir Brexit, diğer kritik konular. ABD’nin İran’a yönelik yaptırımları, Suriye, Yemen, Kuzey Kore, Ukrayna gibi sorunlu ülkelerin sebep olacağı jeopolitik riskler de yine küresel ticareti olumsuz yönde etkileyecek başlıklar arasında yer almakta. 

2019 yılında tüm bu risklerin küresel büyüme ve küresel ticarette belirgin bir yavaşlamaya neden olması ihtimal dahilinde. Ama yine de yılın ilk yarısında 83,5 milyar doları bulan ihracat, iç piyasada daralmış ekonominin daha da küçülmesini önleyici bir kaldıraç oldu. Ne var ki ihracatın niceliği kadar niteliği de sorgulanmak durumunda. Bu ihracat performansı hangi fiyatlardan mümkün oldu? 

Özellikle döviz kurunun 2018’in ikinci yarısında gösterdiği hızlı yükseliş, ithalatı bıçak gibi kesti, ithal girdi ve gereçlerin TL fiyatlarını sert bir şekilde artırdı ve maliyet enflasyonuna neden oldu. Ama bu kur artışı bir yandan da ihracatçıya pozitif rüzgar oldu. 

İhracattan eline geçecek paranın TL karşılığı ile ilgili olan ihracatçının, dövizin böylesi yükseldiği konjonktürlerde pazar tutabilmek, hedeflediği ciroya ulaşabilmek için fiyat kırdığı öteden beri bilinir. Nitekim bu konjonktürde de anılan ihracat cirosuna ulaşmada birim ihracat fiyatlarındaki düşüşler dikkat çekiyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun her ay açıkladığı birim ihracat fiyatları 2018’in ocak ayı ile 2019’un temmuz ayı arasında yüzde 7 gerilemiş görünüyor. Başka bir ifadeyle, 2018 başında 100 dolara satılan bir ihracat ürününün fiyatı 2019 ortalarında 93 dolara kadar indirilerek ihracatta belli yerlere ulaşılmış durumda. 

Benzer bir durum ihracattan sonraki en önemli döviz kazandırıcı faaliyet olan turizmde de gözlendi. Dış seyahat gelirleri ile dış seyahat giderlerinin farkını oluşturan net turizm gelirleri, 2019’un ilk altı ayında 8,8 milyar dolar olarak ödemeler dengesinde yer aldı. 2018’in aynı döneminde bu rakam 7,1 milyar dolardı. Yani Türkiye bu yıl ilk yarıda daha çok net turizm geliri elde etmiş, net gelirlerini 1,7 milyar dolar ya da yüzde 24 dolayında artırmıştı.

Ancak hizmet verilen turist sayısı dikkate alındığında, turist başına elde edilen gelirin düştüğü gözleniyor. 2018’in ilk yarısında 680 dolar olan turist başına gelirin 2019’un ilk yarısında 20 dolar azalarak 660 dolara gerilediği anlaşılıyor. Bu da turizm paketlerinin indirimli satılması diye yorumlanabilir. 

Özellikle kriz dönemlerinde iç piyasada daralan firmaların mal ve hizmetlerini dış pazarda, hele ki döviz fiyatı yükselmiş ise, fiyat kırarak satmaya yönelmesinden, bununla kayıplarını minimize etmeye çalışmasından ortaya çıkan durum, iktisat literatüründe “yoksullaştıran” ihracat veya “yoksullaştıran” turizm olarak da adlandırılıyor. İhracat ve turizm ucuza satılırken ithalatın artan döviz fiyatı nedeniyle pahalıya gelmesi, birim ihracat fiyatının birim ithalat fiyatının gerisinde kalmasından dolayı değer kaybı yaratıyor. Hintli iktisatçı ve hukukçu Jagdish Bhagwati’nin yakın dönemlere ilişkin güncellediği bu teorik yaklaşıma Türkiye benzeri ülkelerde araştırmacılar da sık sık başvuruyor. Bir anlamda madalyonun öteki yüzünü görmek ve göstermek isteyenler, “Büyüme, ama ne pahasına?” sorusuna dış ticaret fiyatları üstünden uğranılan kaybı ölçerek de cevap bulabiliyorlar.

dış ekonomik kategorisine gönderildi | Ucuza ihracat, ucuza turizm(Al Monitor, Eylül 25, 2019) için yorumlar kapalı

Uptick in Turkish exports, tourism comes at a price( Al Monitor, September 25, 2019)

A notable aspect of the crisis-hit Turkish economy in recent months is the improvement in exports and tourism, which, along with increased public spending, has helped limit the second-quarter contraction to 1.5%. The uptick, however, has come at a price, with exporters and the tourism industry cutting prices, atop the sharp depreciation of the Turkish lira.

The July-September period is likely to mark the fourth quarter in a row that the Turkish economy has shrunk in year-on-year terms. The plummeting of investments has been the primary driver of contraction, followed by the decline in household spending or private domestic demand. Though the ruling Justice and Development Party refuses to use the term “crisis” for the current state of the economy, the country’s gross domestic product (GDP) has decreased 1.1% over 12 months. In terms of dollars, GDP has plunged to $722 billion, a far cry from the $950 billion in 2013. 

Nevertheless, the contraction in the past 12 months has been less severe than in Turkey’s two previous big crises in 2001 and 2009. Two factors have contributed to avoiding a steeper downturn — a rise in government spending, driven by local elections earlier this year, and an increase in exports and tourism revenues.

A closer look at the exports and tourism data, however, shows that the easing impact on contraction has come at the expense of offering cheaper prices to foreign customers.

In the first quarter of the year, exports rose 2.6% from the same period in 2018 to reach $42.2 billion. In the second quarter, exports were worth $41.5 billion, increasing 1.1% year-on-year. 

In a January report, the head of the Turkish Exporters Assembly, Ismail Gulle, had put the export target for 2019 at $182 billion, well above the $168.1 billion last year, which he described as “the highest export figure in our republican history.” He listed a number of new projects aimed at boosting exports, stressing that sustainability and innovation would be the main guiding tenets. 

Whether the target is attainable remains an open question amid the recession winds blowing in the global economy. International trade is facing additional risks due to the ongoing trade war between the United States and China, coupled with other critical factors such as China’s economic slowdown and the prospect of Britain leaving the European Union without a deal to replace current trade arrangements. The US sanctions on Iran, the situation with North Korea and the conflicts in countries such as Syria, Yemen and Ukraine pose additional geopolitical risks that might have adverse impacts on global trade. 

Nevertheless, Turkish exports totaled $83.5 billion in the first half of the year, leveraging the economy in the face of domestic contraction and preventing a more serious overall shrinkage. Beyond quantity, however, the qualitative aspect of exports should be analyzed as well. What kind of prices made it possible for exporters to achieve this figure?

The dramatic depreciation of the Turkish lira in the second half of 2018 led to a sharp decline in the country’s imports. Imported materials and equipment became more expensive in terms of lira, fueling cost-push inflation. For exporters, however, the slump of the lira provided a tailwind. 

Exporters often cut prices in such circumstances to secure their markets and achieve their turnover targets since they are mainly concerned with what their revenues are worth in terms of lira. Not surprisingly, a decrease in unit prices is seen behind the current level of export revenues. According to monthly data by the Turkish Statistical Institute, unit prices of exported goods have decreased 7% in the 18 months since January 2018. In other words, an export product that was sold for $100 in January 2018 had its price fall to as low as $93 by July. 

A similar trend can be observed in the tourism industry, the second-largest hard currency earner for the country. Net tourism revenues, which denote the difference between tourism revenues and tourism expenditures, stood at $8.8 billion in the balance of payments in the first half of the year, increasing by about 24% from $7.1 billion in the same period last year. But with the number of tourists factored in, revenues per tourist fell to $660 from $680 in the first half of 2018, suggesting that tour packages were sold on discounted prices. 

In economic studies pioneered by Indian-born American scholar Jagdish Bhagwati, the phenomenon resulting from cutting prices on goods and services for the foreign market to minimize losses from a shrinking domestic market, which often happens in times of crisis marked by rising hard currency prices, is described as “immiserizing” exports or “immiserizing” tourism. With imports becoming more expensive due to increased foreign exchange prices and exports and tourism going on the cheap, unit export prices fall well behind unit import prices, resulting in value loss for producers. In a sense, the losses incurred through foreign trade prices provide an answer to those who care to ask, “Growth — but at what price?” and look at the other side of the coin.

dış ekonomik, English kategorisine gönderildi | Uptick in Turkish exports, tourism comes at a price( Al Monitor, September 25, 2019) için yorumlar kapalı

Yatırımlarda büyük erozyon (Al-Monitor, Eylül 8, 2019)

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2019 yılının Nisan-Haziran dönemini oluşturan ikinci çeyreğinin ulusal gelir verilerini açıkladı. Buna göre Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) ikinci çeyrekte 2018’in ikinci çeyreğinde göre yüzde 1,5 azaldı. Yani Türkiye bu yılın ikinci çeyreğinde, geçen yıl aynı zaman diliminde ürettiği mal ve hizmetten yüzde 1,5 daha az üretim gerçekleştirdi. Ekonomiyi dibe çekmede yatırımların dramatik ölçüde düşmesi önemli bir etken. Türkiye’de hem kamu hem özel sektör yatırımları 12 aydır sert bir biçimde düşüyor. Bunun özellikle işsizlik-istihdam üstünde ağır yansımaları var.

Ekonomide ikinci çeyrekte yaşanan küçülme, önceki iki çeyrekte de yaşandı. Başka bir ifade ile Türkiye, 2018 Eylül ayından bu yana küçülme sürecinde. Bunun en az bir çeyrek daha sürerek 12 ayı bulması muhtemel. Öncü göstergelerden hareketle, üçüncü çeyrek, yani Temmuz-Eylül 2019 döneminde de ekonominin küçülmekte olduğu tahmin ediliyor. Bunun verisi ise TÜİK tarafından 2 Aralık’ta açıklanacak. 

Küçülmeyi bir de dolar ile ifade etmeyi denersek daha dramatik bir görüntü ortaya çıkacaktır. Türkiye ekonomisi 2013 yılında 950 milyar dolarlık bir ekonomi olarak ölçülmüştü. Ancak izleyen yıllarda dolar fiyatlarının tırmanması ile ekonominin büyüklüğü dolar cinsinden geriledi. 2018 yılında 789 milyar dolara kadar düşen ekonomik büyüklük, 2019’un ilk yarısı geriye doğru yıllıklandırıldığında 722 milyar dolar olarak ölçülmekte. Bu pasta nüfusa bölündüğünde, 2014’te 12 bin dolar olan kişi başına gelirin 2019’da (82 milyon nüfus) 8 bin 800 dolara kadar düştüğü görülebiliyor. Başka bir ifade ile özellikle son iki yılda hem ekonomide tempo hızla gerilemiş hem de dolar fiyatı hızla tırmandığı için Türkiye’nin dolarla ifade edilen ekonomik büyüklüğü ve kişi başına geliri hızla düşmüştür. 

Ulusal gelire üretim optiğinden bakıldığında 2019 Nisan-Haziran döneminde ekonomi yüzde 1,5 küçülürken sektörel olarak sadece tarımın yüzde 3,4 büyüdüğü, buna karşılık sanayinin yüzde 3 dolayında, inşaatın yüzde 12,5 dolayında küçüldüğü izlendi. Hizmetler kesiminde de bu çeyrekte yüzde 0,3 lük gerileme kaydedildi. 

İnşaattaki gerilemenin, beraberinde öncelikle inşaata girdi üreten sanayi kollarını negatif etkilediği açıkça görülebiliyor. Sanayi üretim verileri, öncelikle çimento, tuğla, cam, boya, demir-çelik, ahşap gibi inşaata malzeme üreten sanayi dallarında önemli bir üretim gerilemesi saptıyor. Bunu, iç talebi hızla düşen otomobil, beyaz eşya, mobilya, elektronik eşya gibi dayanıklı mallar üreten dallar izliyor. 

Ulusal gelire harcamalar optiğinden bakıldığında ise ikinci çeyrekte küçülmenin yüzde 1,5’le sınırlı kalmasında, devlet harcamalarının ve ihracatın olumlu etkisinin olduğu görülüyor. nisan-haziran döneminde devlet harcamaları yüzde 3,4 artarken net ihracat da büyümeye katkı yaptı. Küçülmeyi frenleyen bu iki kaleme karşılık özel tüketim ya da hanelerin iç talebinin gerilemesi ile yatırımların dehşetli azalması baskın geldi ve küçülme yüzde 1,5’i buldu. 

2019 ikinci çeyrekte yatırımların 2018 ikinci çeyreğine göre yüzde 23’e yakın daraldığı görülüyor. Son 10 yıldır hiçbir çeyrekte yatırımlar bu kadar daralmamıştı. Yatırımlarda daralma sadece bu ikinci çeyreğin değil, son dört çeyreğin sorunu. Birikimli olarak bakılırsa son dört çeyreğin toplamında ya da son 12 ayda yatırımlar bir önceki 12 aya göre yüzde 8’e yakın gerilemiş durumda. 

Yatırımların bıçak gibi kesilmesi, 2019’un ilk yarısının en çarpıcı görüntülerden biri oldu. Özellikle inşaat yatırımlarında sert bir düşüş görüldü. Eldeki konut stokları eritilemezken, hızla yükselen enflasyon ve hızla artan döviz fiyatları, bunu dengelemek için yükseltilen Türk Lirası faizleri, yatırım iştahını iyice kaçırdı. Nitekim başta İstanbul’da olmak üzere yurdun her yanında bir ara yüzde 40’a yakın artan, sonra yüzde 20’lere inen, yüksek dalgalı inşaat malzeme fiyatları ile yatırım yapmayı kimse göze alamadı, “bekle-gör” durumuna geçildi, eldeki stokları eritmenin yolları arandı.

Sanayi kesiminde de yatırımlar bıçak gibi kesildi. Hem iç hem dış sanayi aktörleri yatırım niyetlerini askıya aldılar. Türkiye’nin yatırım malları, ara malları ithalatındaki sert düşüşler, tamamen yatırım iştahının kesilmesi ile ilgili. 

Daha önceki yıllarda dışarıdan döviz kredisi bularak yapılan yatırımlara artan ve istikrar göstermeyen döviz fiyatları ile cesaret edilemiyor. Özel sektörün döviz açığı zaten 185 milyar doların üzerinde. 

Yatırım kararında en önemli caydırıcı etken, özellikle konut ve dayanıklı tüketim mallarına hızla azalan talep. Öte yandan, dış kreditörler de yatırım için kredi vermede isteksiz davranıyorlar. Dış kreditörler kredi fiyatlarına Türkiye’nin 400 baz puanı bulan ve en yakınındaki Güney Afrika’yı riskte bir kat geride bırakan sigorta prim maliyetini (CDS) eklediklerinde, kredinin cazibesi daha da azalıyor. Bu fiyattan dışarıdan kredi temin etmek zor olduğu gibi, borç alınacak dövizin içeride TL karşılığının nasıl bir serüven yaşatacağı da bilinemiyor ve “bekle-gör” durumu burada da sürüyor. 

Yatırımlardaki sert düşüş en çok iş bekleyen kitleleri ilgilendiriyor. Her tür nitelikli ve niteliksiz atıl işgücü yatırımlarda hareket beklerken, bu bekleyişin uzun bir süre alacağı söylenebilir.

Yatırımlardaki, özellikle inşaattaki hızlı düşüş ile birlikte 2018’deki istihdam düzeyi hızla azaldı. Mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı mayıs ayı itibarıyla yüzde 14’e çıkarken, işsiz sayısı son 12 ayda 1.1 milyon arttı ve 4,5 milyona yaklaştı. Bunların iş arayan işsizler olduğu, iş aramaktan umudunu kesmişleri içermediği hatırlatılmalı. Son bir yılda 1,1 milyon artan işsizlerin 870 bini işini kaybedenlerden oluştu. Yaklaşık 250 bin kişi de işgücüne yeni katılmış ama iş bulamamış işsizler. 

İşini kaybeden 870 bin kişinin 538 bini inşaat sektöründen. Krize en erken giren sektör inşaatta yatırımların durmasıyla sert bir iş kaybı yaşandı. Sanayi ise son 12 ayda 123 bin iş kaybına sahne oldu. Tarımdan iş kaybına uğrayanlar ise 307 bini buldu. 

Özetle, yatırımlardaki dramatik düşüş ulusal geliri aşağı çekmede en önemli etken olarak öne çıkarken sosyal olarak da işsizliği köpürtüyor. Yeniden yatırım iklimine sahip olmak ise birçok tutarlı ekonomik adımın atılmasını gerekli kılıyor ve bunun yanında güven tesis etmeyi, özellikle siyaseten Türkiye’nin iç ve dış aktörlere güven vermesinden, risk katsayısını düşürmesinden geçiyor.

Genel kategorisine gönderildi | Yatırımlarda büyük erozyon (Al-Monitor, Eylül 8, 2019) için yorumlar kapalı

Crisis-hit Turkey suffers erosion in investments (Al-Monitor, September 8, 2019)

Turkey’s gross domestic product shrank 1.5% year-on-year in the second quarter, according to official figures released this week, with a dramatic decrease in investments standing out as a major driver of the contraction. The decline in investments — both in the private and public sector — has been going on for 12 months, bearing heavily on joblessness.

It was the third quarter in a row that the Turkish economy has shrunk. The trend is likely to continue for at least another quarter, as leading indicators point to ongoing contraction in the July-September period. The Turkish Statistical Institute is scheduled to release the third-quarter figure on Dec. 2.

The contraction is even more striking in terms of dollars. The Turkish economy was measured to be worth some $950 billion in 2013. In the ensuing years, the Turkish lira slipped against the dollar, and the economy’s worth was down at $789 billion in 2018. In the first half of 2019, the figure stood at $722 billion on a year-on-year basis. GDP per capita, meanwhile, was $8,800, down from $12,000 in 2014. In other words, Turkey’s GDP and GDP per capita in terms of dollars have sharply declined — especially over the past two years — under the combined impact of a depreciating currency and the economic downtick.

Looking from the optics of production, the only sector that grew in the second quarter was agriculture, expanding 3.4%. In contrast, the industry contracted by about 3% and the construction sector by a staggering 12.5%, while the services sector shrank 0.3%.

The downturn in construction has clearly hit industrial branches that supply materials to builders. Industrial production data show significant decreases in the outputs of manufacturers of cement, bricks, paint, glass, wood, iron and steel. They are followed by manufacturers of durable goods such as cars, white appliances, furniture and electronics, which have been hit by shrinking domestic demand.

Looking at the spending side, one could observe that the second-quarter contraction was limited to 1.5% thanks to the positive impact of public spending and exports. Public spending increased 3.4% from April to June, with net exports also contributing some growth. Still, the decline in the households’ domestic demand and the huge decrease in investments were hard to offset, resulting in an overall contraction of 1.5%.

Investments in the second quarter fell nearly 23% from the same period last year, marking the worst quarter for investments in the past decade. Moreover, it was the fourth quarter in a row that investments have fallen. Cumulatively, this 12-month period saw a nearly 8% decrease in investments year-on-year.

The slump in construction investments was especially sharp. With builders already grappling with unsold housing stocks, a spike in inflation and foreign exchange prices, followed by an increase in interest rates on the lira, further suppressed their investment appetite. The inflation in construction materials prices had reached nearly 40% at one point before easing to 20%, and few could brave investing amid such price volatility, focusing instead on efforts to destock.

The industry faced similar predicaments, forcing domestic and foreign entrepreneurs alike to freeze any investment plans. The steep declines in Turkey’s imports of investment goods and intermediate goods are the direct result of the suppressed appetite for investment.

In previous years, builders would borrow from abroad to launch new projects, but the fragility of the lira and unstable foreign currency prices have now deterred them from seeking external loans. The private sector’s foreign exchange deficit is already more than $185 billion.

The shrinking domestic demand, especially for housing and durable goods, has been the most important factor discouraging investments. Also, foreign creditors have been reluctant to issue investment loans, wary of Turkey’s risk premium. The country’s credit default swaps — a key risk indicator — have been hovering in the region of 400 basis points, roughly double the risk premium of Turkey’s closest peer, South Africa.

The decline in investments is of direct concern to the jobless masses awaiting work opportunities. The wait is likely to be long, both for the skilled and unskilled idle labor force. 

As of May, the seasonally adjusted unemployment rate stood at 14% and the number of jobless reached nearly 4.5 million, increasing by 1.1 million over 12 months. Of note, the figure denotes only those actively looking for jobs, excluding the jobless who have given up on the search.

Out of the 1.1 million who joined the army of jobless over a year, 870,000 are people who lost jobs, while the remaining are newcomers to the labor market who have not had the chance to start working. Out of the 870,000 people who lost their jobs, 538,000 were from the construction sector, which was the first to plunge into crisis last year. The industrial sector laid off 123,000 people, while another 307,000 lost jobs in the agricultural sector. 

Reviving the investment climate requires a series of coherent economic steps as well as the restitution of confidence among local and foreign investors, especially politically, and the reduction of the country’s risk premium.

English, Genel kategorisine gönderildi | Crisis-hit Turkey suffers erosion in investments (Al-Monitor, September 8, 2019) için yorumlar kapalı

Yabancı bankaların gözü çıkışta (Al Monitor, 27 Ağustos,2019)

Türkiye ekonomisini su üstünde tutmak, yüzdürmek giderek zorlaşıyor. Ekonomideki inişi durdurup yeniden bir büyüme ivmesi yakalamak için, iç ve dış iklim henüz uygun olmamasına rağmen, faiz indirimine gidildi, dövizin fiyatının çıkışı çeşitli yollarla, kamu bankaları üstünden kontrol altına alınmak istendi. Faiz ve döviz ile ilgili bu zorlama politikalara araç yapılan Merkez Bankası ve Hazine, şimdiye kadar önemli itibar ve kaynak kaybına uğramış durumda.

Bu zorlama politikaların devamı olarak özellikle konut stoklarını eritmek umuduyla kamu bankaları ucuz konut kredisi vermeye memur edildi. Ne var ki kredi hacmini büyütme hamlesine özel ve yabancı bankalar beklendiği kadar katılmadılar çünkü dayatılan faizi rantabl bulmadılar, aşırı riskli gördüler. 

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) yönetimi bunun üzerine Ziraat, Halk ve Vakıflar Bankası’ndan oluşan üç kamu bankasını kredi verme konusunda ödüllendiren, buna karşılık kredi plasmanına ihtiyatlı yaklaşan özel ve yabancı bankaları neredeyse cezalandıran bir uygulamaya gitti. Mevduatlardan ayrılan ve Merkez Bankası’na yatırılan zorunlu karşılıkların miktarı ve bu karşılıklara ödenen faiz, bankaların kredi performanslarıyla ilişkilendirildi. Bu da kredi verme konusunda ihtiyatlı davranan özel ve yabancı bankaları cezalandıran bir sonuç yaratınca, birçok yabancı bankanın Türkiye’de benzer dayatma ve zorlamalarla karşı karşıya kalma endişeleri arttı.

Türkiye bankacılık sisteminde önemli bir yer tutan yabancı bankaların popülist politikalara memur edilen, bir anlamda rejimin aparatı yapılan kamu bankalarını kayıran, haksız rekabetçi politikalardan tedirgin oldukları ve benzer uygulamaların çeşitlendirilmesinden endişe duyarak Türkiye’deki varlıklarını sürdürüp sürdürmeme konusunu gündemlerine taşıdıkları bildiriliyor. 

AKP rejimi, 2019’da 31 Mart ve 23 Haziran’da büyük illerde kaybettiği yerel iktidar ile birlikte, siyasi geleceği açısından önemli bir gerilime girdi. Özellikle AKP içinden eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile eski Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın yeni parti kurma hazırlıkları, AKP’yi biraz daha basınç altına almış durumda. 

Yerel seçimlerden alınan yenilginin büyük ölçüde 2018 ortalarında girilen kriz süreciyle ilgili olduğunun farkında olan AKP yönetimi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen aşırı merkeziyetçi ve “tek adam rejimi” olarak eleştirilen yapının sağladığı yetkilere rağmen, ekonomiyi dipten yukarıya taşıyamıyor. Ekonominin iç ve dış aktörlerinde eksilmeyen bir güvensizlik var. Bu, her ay yapılan tüketici ve sektörel güven endeksi anket verilerinden açıkça görünüyor. 

2018’de yüzde 20 bandına sıçrayan tüketici enflasyonu ve yüzde 14’ü gören işsizlik oranı karşısında reel gelirleri azalan çalışan-işsiz, tüketici kesim, özellikle otomobil, beyaz eşya, mobilya gibi dayanıklı mallara talebini azaltmış durumda. AKP’nin yükseliş dönemi lokomotifi konut sektörü, satılamayan konut stoklarıyla ağır bir bunalımda. AKP’ye en yakın, organik bağı olan konut baronları, sürekli olarak stokların eritilmesi konusunda Saray’dan yardım istiyorlar. 

Ekonomiyi canlandırmak için, enflasyonda kalıcı bir iyileşme uç vermeden Merkez Bankası Başkanı ve üst yönetimini değiştirerek Merkez Bankası’nın politika faizini 25 Temmuz’da 425 baz puan indirten Erdoğan yönetimi, düşük faiz ile kredi plasmanında üç kamu bankasını araç olarak kullanıyor. Kısa süre önce araç olarak kullanılmaktan sermayeleri eriyen kamu bankaları Hazine tarafından yeniden sermayelendirilmiş ve bu nedenle Hazine borçları biraz daha artmıştı. Aynı yolu kullanmaya güvenerek kamu bankaları zorlama bir tutumla faiz indirmeye, döviz fiyatlarını kontrole memur edilseler de bu sürece özel ve yabancı bankalar katılmayınca, süreç ilerlemiyor. Rejime de kamu dışında kalanlara “sopa göstermek” kalıyor.

Ekonominin kullandığı kredi hacmi daralma ile birlikte düştü. Kredi hacminin milli gelire oranı 2018 ortalarında yüzde 75 iken, türbülans, daralan ekonomi, kredi talebini düşürdü, bankalar dağıttıkları kredileri toparlamada güçlük gördükçe kredi musluklarını kıstı ve 2019 ortalarında kredi/milli gelir oranı yüzde 67’ye kadar geriledi. 

Ancak, AKP yönetiminin ekonomiyi canlandırmak için bankalara kredi açma komutuna kamu bankaları mecburen uyup özel ve yabancı bankalar uymayınca, onları kredi açmaya, açmazlarsa belli yaptırımlar öngören bir uygulamaya gidildi. Merkez Bankası, mevduata uyguladığı zorunlu karşılıkların oranlarını ve bu karşılıklar için ödediği faizin oranını bankaların kredi artışlarını dikkate alacak şekilde farklılaştırdı. Kredi performansı yüksek bankadan (kamu) daha düşük zorunlu karşılık kesip ona da daha fazla faiz ödeyeceğini, tersini yapıp kredi hacmini büyütmeyenden (özel ve yabancı bankalar) ise daha çok zorunlu karşılık kesip daha az faiz ödeme biçiminde bir uygulamaya geçildiğini duyurdu. 

Riski ve kârlılığı düşünmeden kredi açmaya neredeyse zorlayan bu uygulama, elbette özel ve yabancı bankaları tedirgin etti. Özellikle Türkiye bankacılık sistemindeki yabancı bankalar bu karardan ve benzeri yeni kararların gelmesinden kaygılılar. 

Yabancı sermayeli bankaların kaygısı dikkate alınmak durumunda. Çünkü sermayelerinin yarısından çoğu yabancı uyruklu kişi veya kuruluşlara ait olan bu bankalar, Türkiye finans sisteminde başat bir yere sahipler.

Türkiye’ye girişleri 2000’li yıllarda hızlanan yabancı sermayeli bankaların bir kısmı var olan yerlileri satın alarak, bazıları da yeni kurulum yaparak büyümekte olan Türkiye ekonomisinin finans pazarından pay almak üzere faaliyete geçtiler. 

Türkiye Bankalar Birliği verilerine göre Türkiye’deki 34 mevduat bankasının 21’ini yabancılar oluşturuyorlar. Yabancılar, sayıları 10 bin 335 olan şubelerin yüzde 27’sine sahipler. Yabancı sermayeli mevduat bankalarının bazıları bir ilâ üç şubeli iken (Citibank, Deutsche Bank, Rabobank, Chase, Societe Generale), bazıları geniş şube ağına sahipler. Örneğin Garanti BBVA’nın 930, QNB Finansbank’ın 530 şubesi var. Yabancı mevduat bankaları, mevduat bankalarında çalışanların yüzde 29’unu istihdam ediyorlar. 

Bununla kalmıyor; bazı yerli-özel bankalarda da yabancı payı azınlıkta kalsa da var. Örneğin özel-yerli sınıfındaki Yapı Kredi Bankası’nın yüzde 40’ı İtalyan UniCredit’e ait. Türkiye Bankalar Birliği, her tür banka (yatırım bankası, İslami bankalar dahil) dikkate alındığında, banka sistemindeki toplam sermayenin yüzde 52’ye yakınının yabancılara ait olduğunu belirtiyor.

Bankacılık sisteminde gerek doğrudan mevduat bankası olarak gerek yerli bankaların ortağı olarak gerekse katılım ve yatırım bankaları kategorilerinde yer alan yabancıların, sistemde tuttukları yer önemli. Bunlara, “zorunlu karşılıklar” örneğinde olduğu gibi uygulanacak dayatmaların ters tepeceği söylenebilir. Hele ki tahsili gecikmiş alacaklar için kamu bankalarına verilen “batırılmasın, yüzdürülsün” komutunun, özel ve yabancı bankalara dayatılmasının, yabancıların Türkiye’deki faaliyetlerini gözden geçirmeye neden olması pek muhtemel.

Genel kategorisine gönderildi | Yabancı bankaların gözü çıkışta (Al Monitor, 27 Ağustos,2019) için yorumlar kapalı

Ankara’s economic measures risk scaring off foreign banks (Al Monitor, August 27, 2019)

Keeping the Turkish economy afloat is becoming increasingly difficult. To stop the downturn and stimulate a return to growth, Ankara has pushed the central bank to make a massive rate cut despite the still-unripe domestic and external conditions and sought to control hard-currency prices via public banks. As a result, the central bank and the treasury, used as the main conduits of those coercive policies, have suffered major losses of credibility and funds.

As part of the same approach, public banks were prodded to cheapen loans in early August, mainly in a bid to help destocking in the crisis-hit construction sector. Yet private banks, many of them of foreign ownership, were largely reluctant to follow suit, concerned over profitability and excessive risks. The government responded with measures that effectively reward banks that lend more, namely the three state-owned banks Ziraat, Halk and Vakif, while penalizing those reluctant on loan expansion. 

Under regulatory changes announced Aug. 19, the central bank drew a link between how much credit the banks extend and the amount of cash they must put aside as reserves and the interest it pays on those sums. Banks with higher loan growth rates were entitled to more favorable terms. 

The move, which amounts to punishing those cautious on lending, has fueled fears among foreign banks that play an important role in the Turkish banking system that more fiats could come down the road. Some of them are even reportedly pondering whether to continue operating in Turkey or pull out, wary that Ankara might sustain and expand measures that contribute to unfair competition.

All those developments are taking place to the backdrop of heightened tensions within the ruling Justice and Development Party (AKP) following its major defeats in the local elections earlier this year. The AKP’s former economy tsar, Ali Babacan, backed by ex-President Abdullah Gul, is in the process of creating a new party, threatening to split the AKP base. 

The AKP is well aware that the decline in its political fortunes stems largely from the economic crisis bruising Turkey since mid-2018, but despite the sweeping powers that President Recep Tayyip Erdogan acquired under the executive presidency regime introduced last year, his government has struggled to put the economy back on track.

Above all, Ankara has failed to inject confidence in economic actors, as evidenced by monthly consumer and sectoral confidence index surveys

Domestic demand has fallen, especially for durable goods such as cars, white appliances and furniture, amid shrinking real incomes, hit by inflation — which shot up to more than 20% last year before easing in recent months — and growing unemployment, which remains close to 13% after topping 14% earlier this year. The construction sector, the driving force of economic growth in the AKP’s heyday, is in deep turmoil, with building tycoons — many of them AKP cronies — pressing the government to help them revive sales. 

Under the impact of economic recession and bad loans plaguing banks, Turkey’s loan volume fell to 67% of gross domestic product (GDP) in mid-2019 from 75% of GDP in the same period last year. 

Under government pressure and after the controversial replacement of its governor, the central bank slashed its policy rate by a staggering 425 basis points in late July, even though a lasting improvement in inflation has yet to be seen. Then, it was the public banks’ task to follow up with cheaper loans to consumers, only months after they had their melting funds replenished at the expense of swelling public debt. But without active participation by local and foreign private banks, real progress is hard to achieve — hence, Ankara’s need to pressure those reluctant to lend.

Under the new regulations, the central bank lowered the reserve requirements for banks with higher loan growth rates, i.e., public banks, and increased the interest it pays on those sums. Those less enthusiastic on lending, i.e., private banks, are now faced with higher reserve requirement ratios and lower return rates. The measure is effectively prodding banks to increase lending, regardless of risk and profitability considerations, which, of course, has stroked apprehension among private lenders, both local and foreign.

The concerns of foreign-capital banks cannot be ignored as they hold major sway in Turkey’s financial system. Foreign investments in Turkey’s banking system, both in the form of acquisitions and new ventures, increased notably in the previous decade, with foreigners eager to grab a share in the financial sector of the growing Turkish economy.

According to the Banks Association of Turkey, foreign-capital entities hold the majority stakes in 21 out of 34 deposit banks operating in Turkey today. They own 27% of the total of 10,335 bank branches and employ 29% of all workers in the sector. Some of them — Citibank, Deutsche Bank, Rabobank, Chase and Societe Generale — have only one to three branches, but others operate extensive networks such as Garanti BBVA and QNB Finansbank, which have 930 and 530 branches respectively. 

Some other private banks involve foreign minority partners such as Yapi Kredi, in which Italy’s UniCredit holds a 40% stake. 

According to the Banks Association, foreign capital makes about 52% of all capital in the banking system, including other categories such as investment and Islamic banks. 

With foreigners holding such important clout in Turkey’s banking sector, it is not hard to assume that impositions such as the one on reserve requirements will backfire. And if Ankara attempts to pressure private domestic and foreign banks to go easy on bad loans and keep defaulters “floating,” as it has done to public banks, the prospect of foreigners reviewing their operations in Turkey could become very real.

Araştırma - Haber, English kategorisine gönderildi | Ankara’s economic measures risk scaring off foreign banks (Al Monitor, August 27, 2019) için yorumlar kapalı