Gezi, Haziran ve Nisan…

AKP’nin kurulduğu 2002’den itibaren önce sessiz ve derinden , 2011 sonrası ise pervasız ve açıktan faşizme  tırmanışına karşı,  toplumun cumhuriyetçi, laik ve çoğu emek sınıflarından oluşan kesimlerden iki büyük direniş adımının ardından üçüncüsü, 16 Nisan’da referandumdan “hayır”ın yüksek performansıyla geldi. Galibiyet yazamadım, çünkü beklendiği üzere hile-hurda ile Evet oylarını yüzde 51 ilan ettiler. Ama gerçekte kazanan Hayır oldu.

Gezi, Haziran ve Nisan; bu üç büyük çıkıştan ilki ve üçüncüsünün, aşağıdan yukarıya örgütlenen taban hareketleri ağırlıklı olması oldukça önemli. Nisan’da 33 büyük kentten “Hayır” çıkması çok önemli. Sandık hileleri ile yüzde 51 Evet’e dayanarak rejim inşasını sürdürmek isteyenler için artık iyice meşruiyet sorunu var; Hayır’ı yükseltenler için ise yeni bir demokrasi maratonuna sabırla, inatla koyulmak görevi…

Gezi ve 7 Haziran

Rejimi 16 Nisan’da sarsan ve meşruiyetini sorgulatan sürecin ilk önemli adımı, 2013 Haziran kalkışmasıydı. AKP’nin bitmek bilmeyen kent suçlarına bir yenisini Taksim Gezi parkında ekleme girişimine dur demek için kendiliğinden kıvılcım alan hareketin, kısa sürede devasa bir yangına dönüşmesi, rejimle hesabı olan birçok kesimi kapsıyordu. Kendini rejim mağduru hisseden tüm kimliklerin, sınıfların, kaygusu olanların verdiği tepki, AKP’yi büyük ölçüde sarstı.

Rejim, Gezi’ye ancak vahşi bir polis saldırısı ile karşı koyabildi ama bu arada, hem içeride hem dışarıda “muhafazakar-demokrat” maskesi düştü, gerici , zalim yüzü iyice ortaya çıktı. Gezi, kendiliğindenci (spontan) bir hareketti, belli bir hedefe odaklanmadı, belli bir örgütlülüğe dönüşmedi, ama geniş kitlelere doğrudan demokrasi pratiğini deneyimleme fırsatı verdi. Gezi hareketi, arkasından her türlü çarpıklığa karşı, aktivist grupların öz örgütlenmelere gitme, yatay ilişkilerle pratik üretme gibi bir zenginlik bıraktı ve bu, birçok somut sorun karşısında pratiğe döküldü.

Gezi ile uzun bir zaman dilimine yayılan bir düşüş evresine giren rejim, düşüşünü geciktirmek için daha despotik bir pratiğin içine girdi. Daha çok yasa ve Anayasa ihlalleri ile kendine alan açmaya koyulan AKP’nin, 2012’de başlayan kadim ortağı FG Cemaati ile dalaşı, hemen Gezi sarsıntısının ardından sert bir şekilde tırmandı. 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk iddialarını yavuz hırsız misali savuşturan ve Cemaat’e büyük darbeler indirmeye başlayan AKP, muhalefetin, özellikle CHP’nin etkisiz ve isabetsiz seçim-aday politikaları ile yerel seçim ve Cumhurbaşkanlığı virajlarını da almayı bildi.

Rejimin lideri RTE, Cumhurbaşkanlığı hedefine ulaşmış olmakla birlikte, özellikle 17-25 Aralık yolsuzluk dosyalarının ağırlığını hep sırtında hissetti. Ona, daha sağlam bir dokunulmazlık zırhı gerekiyordu ve hatta “tek adamlık”. Bunun için, hedefini “Başkanlık sistemi” olarak belirleyen Saray, 2015 Haziran seçimleri ile, oluşacak Meclis aritmetiğinden , gerekli Anayasa değişikliğini çıkarabileceğini umdu. Ancak, umduğunu değil, bulduğunu yemek zorunda kaldı. 7 Haziran 2015 seçimlerinde yüzde 13 oy alan HDP, Saray’ın hesaplarını altüstü etti.

Gezi’nin ardından, 7 Haziran, rejimin açık faşizme tırmanışını çelmeleyen ikinci önemli demokratik halk hareketi oldu denebilir. Yüzde 10’luk seçim barajını geçemeyeceği umut edilen HDP, sol-sosyalist hareketin önemli bir kısmının, Gezi bileşenlerinden önemli bir kesimin “Gezivari” dayanışma katkısıyla, seçimlerden 80 milletvekili çıkardı ve 6 milyon seçmenli üçüncü büyük parti olarak MHP’yi geride bıraktı. AKP, 7 Haziran’dan çıkan aritmetik ile kendi başına hükümet kuramadı. CHP ile Davutoğlu’nun koalisyon kurma girişimlerini ise Saray, resmen baltaladı ve CHP’ye şeklen de olsa hükümet kurma yetkisini vermeden seçimlerin 1 Kasım’da yenileneceğini buyurdu.

Kasım seçimleri

Haziran’dan 2015 Kasım’a ülkede inanılmaz bir şiddet rüzgarı estirildi. Toplu katliamların yanında, Güneydoğu’da, Sur, Cizre, Şırnak başta olmak üzere, birçok kentte sürdürülen yıkım ve savaş ile, ülke korku ve terör iklimine sürüklendi. Kürt siyasetinin “özyönetimcilik-hendekçilik” toyluklarını kullanan devlet, Kürt hedefli şiddet üstünden milliyetçi MHP oylarını kendisine çekmeyi bildi. 1 Kasım’da yapılan seçimlerden AKP, yeniden tek başına iktidar kuracak çoğunluğa ulaştı.

“Sünni-Türk İslam” kimliğinin iş yaptığını gören Ak faşizm, 2016’ya aynı rotayı izleyerek girdi. Öncelikli hedefi Cemaat ve devamında Kürt siyaseti idi. Bunları etkisiz bıraktığı oranda Başkanlık hedefine rahatlıkla ilerleyebileceğini umdu. Kürt siyasetine dönük  hamlelerini önce düşük profilden götüren rejim, esas olarak FTÖ’ye yüklendi ve Cemaat’in askeri kanadına dönük çemberi daralttığı 2016 yazında, Fetöcü askerleri darbeye mecbur bıraktı .

AKP, kontrollü bir şekilde darbeyi erken doğuma mecbur bırakmanın ardından 15 Temmuz’u, “Darbecilere direnen AKP’nin zafer günü” ilan etti. Darbe girişimi bahane edilerek OHAL başlatıldı, KHK’larla yönetim devrine geçildi, Meclis, işlevsizleştirildi.

Bütün bunlarla eş zamanlı olarak Kürt siyasetine dönük hamleler başlatıldı ve dokunulmazlıklar CHP’nin bir kesiminin de oylarıyla kaldırıldıktan sonra tutuklamalara geçildi. HDP’li eşbaşkanlar, yönetici, kadro tutuklamaları, gözaltılarının ardından belediyelere kayyum atanması operasyonlarıyla HDP ve kitlesi iyice sindirilmek istendi. Şimdi sıra , “tek adama”ı yürütme-yasama-hatta yargının en güçlüsü yapacak açık faşizme geçiş hamlesindeydi ; Anayasa değişikliği tasarısı alelacele Meclis’e geldi, komisyonlarda doğru dürüst tartışılmadan Meclis’te oylanmaya geçildi ve AKP içinden fire olmaması için oy açıklamaya zorlanan milletvekillerinin “evet”i ile , MHP desteği ile başkanlık sistemini öngören Anayasa değişikliği Meclis’ten geçti. Geriye tek bir adım kalmıştı; halkoylaması…

Hayır hareketi

16 Nisan halkoylamasına,yine OHAL koşullarında, medya zaptüraptı, gözaltılar ve emsali görülmemiş devlet imkanlarını, rejim destekçisi oligark milyonlarını kullanan bir kampanya ile giden AKP karşısında,  Gezi ve 7 Haziran’ın ardından muazzam bir “Hayır hareketi” örgütlendi.

“Hayır” bileşenleri, başta CHP ve HDP idi ama MHP’nin muhalif kanadı, Vatan, Saadet, çeşitli sosyalist partiler ve gruplarla birlikte, yelpaze oldukça genişledi. Bu organize yapıların yanında, tıpkı Gezi’de olduğu gibi, insiyatifler, Demokrasi İçin Birlik gibi platformlar da sahne aldı, mahallelerde, işyerlerinde, Hayır Meclisleri kuruldu ve dar imkanlara, ağır baskılara rağmen oldukça yaratıcı,üretici cansiperane bir kampanya yürütülerek zafere koşuldu. Başta İstanbul ve Ankara olmak üzere, 1994’ten bu yana politik islamın galip çıktığı metropollerden bu kez Hayır üstün çıktı. Kürt illerinden bütün baskılara rağmen, Hayır üstün çıktı. Yaklaşık 2,5 milyon mühürsüz oy pusulasının geçerli sayılmasıyla ve başka seçim hileleri ile Evet önde ilan edilse de kazanan Hayır’dır ve bu, Ak faşizme indirilmiş en ağır darbe olarak okunabilir.

Referandumun Hayır sonucuyla sarsılan Saray’ın, bundan sonraki hamlesi pişkinlikle yoluna devam etmek olacak ve ilk elde yargıya atayacakları dört üye ile yargıyı AKP yargısı yapacaklar.

Böyle bir yenilginin hazmı zor. Seçmenin en az yarısının rıza vermediği bir Anayasa ile bir ülke nasıl yönetilebilir ki? Ancak despotlukla, diktatörlükle. 1 Kasım seçimlerindeki sonuçtan AKP-MHP, 10 puan geriye düştü. Bu yenilgiyi de unutmak için hızla ; Hayır cephesini dağıtarak, zayıf düşürerek, kısaca yeniden kan toplamak isteyecekler…

OHAL’in uzatılması eşliğinde başlatılacak Hayır’ı dağıtma hamlesi karşısında, aralarındaki derin farklılıklara rağmen, Hayır’da birleşenlerin, “OHAL’in kaldırılması, güçlü parlamento, bağımsız yargı, hukuk devleti” temelli bir ortak payda ile dayanışmaları, tek tek kendilerini korumaları açısından zorunludur. Bundan uzak duranı, kurdun kapacağı bilinmelidir.

Yapılacak şey, hukuka sahip çıkmak, parlamentoya sahip çıkmak, bağımsız yargının tesisini istemek, bunlara dönük rejim saldırılarını tıpkı Hayır’da birleşildiği gibi, aynı duyarlılıkla püskürtmektir.

Rejimin saldırıda öncelik vereceği siyasi aktör MHP muhalifleri olabilir. Yeni bir merkez sağ parti oluşumu kapasitesini, bunu kullanmaya kalkmanın  AKP için de tehdit oluşturacağını bilen Saray, MHP’li muhalifleri ilk elde hedef tahtasına oturtabilir. İşte burada, “Bundan bize ne” diye omuz silken bir tutum, rejimin ekmeğine yağ sürmek olur.

Bilinmeli ki, böyle bir saldırı, Hayır’ın rövanşı için başlatılmaktadır. Saldırıya uğrayan hangi politik görüş olursa olsun, hukuk devletini, bağımsız yargıyı, parlamenter sistemi savunma saiki ile, darp edilmek istenene el verilmelidir. Ancak böyle yapabilirlerse, hayır yelpazesinde yer alanlar, kendilerine de gelebilecek saldırılar karşısında güvende hissedebilirler.

Yeni Bir Anayasa

Sandıktan çıkan “Hayır”, aynı zamanda eldekine “hayır” yeni bir Anayasa için “evet” anlamı taşıyor.

Cumhurbaşkanı’nın, yetkilerinin azaltılarak sembolik bir nitelik kazandığı, güçlendirilmiş bir parlamenter sistemi kuracak yeni bir anayasa yapılması, artık ana hedef olmalı.  Yeni anayasa aynı zamanda, toplumsal barışı sağlayacak yeni bir toplumsal sözleşme niteliği taşımalı. Her yurttaşın farklılıklarıyla birlikte, eşit ve özgür bir biçimde yaşayabileceği bir ortak zemine ihtiyacı var Türkiye’nin. Çoğulcu ve katılımcı bir demokrasinin temelleri atılmalı.

Parlamenter demokrasi, gücün merkezileşmesine değil, gücün paylaşılmasına dayanır. Siyaset, uzlaşı gerektirir, tahakküm değil. Çoğunlukçuluk değil, çoğulculuğa dayanan yeni bir yönetim anlayışına ihtiyacımız var. Ancak bu durumda,  iç ve dış sorunlara akılcı,barışçı çözümler getirme olanağı doğar.

Böyle bir değişimle, Türkiye içeride ve dışarıda savaş ekseninden çıkar, barış eksenine oturur, ihtiyaç da budur.

Katılımın yüksek olduğu bu halkoylamasında, “evet” oranı üstünde ayrıca düşünülmelidir. Bu, sıradan bir halkoylaması değildi; Açık faşizme rıza gösterenlerin oranının yüzde 50 dolayında olması, Türkiye’nin demokrasi kültürü ve birikimi adına utanç vericidir. Bir kısmı korkudan, yılgınlıktan da olsa, tek adam rejimine 24 milyona yakın insanın rıza beyan etmesi, geride bıraktığımız yıllarda demokrasi kültüründen ne kadar uzaklaşıldığını, biata ne kadar alıştırıldığını da göstermektedir.

Yarından tezi yok, evde,işte,okulda,kışlada,sendikada,odada, medyada,  hayatın her yerinde “Tek adam”lığı reddedip, demokrasinin pratiğini sıfırdan da olsa başlatmaktır bunun çaresi.

Pratiğini yaşayarak, yaşatarak…

Bu yazı Genel kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.