Döviz, faiz ve güven bunalımı (Al_Monitor, 25 Mayıs, 2018)

 

Türkiye 24 Haziran’da yapılacak cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine bir ay kala Ankara’nın ekonomik sıkıntıları aşabilme yeteneği konusunda soru işaretleri uyandıran bir döviz kriziyle karşı karşıya. Çok değil, 2007 yılında 1 Türk Lirası ile 0.77 Amerikan Doları (USD) ya da 77 cent almak mümkündü. 1 dolar, 1.30 TL idi. Bugün 1 Türk Lirası ile ancak 0.21 USD ya da 21 cent alınabiliyor. Doların fiyatı mayıs ortalarında 4.60 TL’yi aştı ve 23 Mayıs’ta yaşanan büyük çalkantının ardından seçim tarihine ulaşmadan 5 TL’yi görmesi muhtemel.

Dolar fiyatının 5 TL’yi görmemesi, hatta ulaştığı düzeyden aşağılara çekilmesi için her gün Merkez Bankası’ndan bir müdahale beklendi. Bu müdahalenin de TL’yi güçlendirmek için faizlerin artırılması olduğu biliniyordu. Ne var ki Merkez Bankası buna pek yanaşamadı. En fazla yapabildiği 16 Mayıs’ta sözlü bir müdahale oldu: “Piyasalarda gözlenen sağlıksız fiyat oluşumları yakından takip edilmektedir. Gelişmelerin enflasyon görünümü üzerindeki etkileri de dikkate alınarak gerekli adımlar atılacaktır.”

Peki Merkez Bankası’nın sözlü müdahalesi işe yaradı mı? Hayır. Dolardaki birkaç saatlik gerilemenin ardından faiz artışı gibi etkili bir adım gelmeyince dolar yeniden tırmanmaya başladı. Bağımsız olması beklenen Merkez Bankası Başkanı’nın aynı gün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile hiç olamaması gereken bir yerde, AKP Genel Merkezi’nde buluşması da hem içeride hem de dışarıda kuruma olan güveni azaltacak bir hata olarak görüldü.

Özellikle global piyasaların Türkiye’ye olan güveni Erdoğan’ın Londra’ya yaptığı ziyaret sırasında verdiği demeçlerle ciddi şekilde sarsıldı. Bloomberg Erdoğan’ın demeçlerini şu yorumla paylaştı: “Faizin sebep, enflasyonun sonuç olduğunu belirterek geleneksel ekonomi teorisinden ayrışan Erdoğan, rutin bir şekilde Merkez Bankası’nı faizleri yüksek tutmakla eleştiriyor.”

Bloomberg’e konuşan Londra merkezli AllianceBernstein’ın kredi analisti Okan Akın da şu değerlendirmeyi yaptı: “Cumhurbaşkanı’nın Merkez Bankası ile ilgili sözleri tabuta son çiviyi de çaktı. (…) Şu anda piyasa Türkiye’nin kredi notunu B- olarak fiyatlıyor. Türk tahvilleri bir süredir zaten ülkenin kredi notunun iki kademe altında seyrediyor ancak Türk varlıkları özellikle son birkaç haftadır diğer gelişmekte olan piyasalardan negatif bir şekilde ayrışıyor.”

İç aktörlerin, tüketicilerin ve sektörlerin ekonomiye güveninin azaldığı zaten bilinen bir gerçekti. Ancak buna artık dış güvendeki sarsıntı ve hızlanabilecek sıcak para çıkışı da eşlik edecek gibi görünüyor. Nitekim ülkelerin risk primine (CDS) bakıldığında Türkiye’nin risk priminin 22 Mayıs’ta 282’ye çıktığı ve en yakınındaki Brezilya’nın (196), Rusya’nın (134) risk primlerini bir hayli geride bıraktığı gözlendi. Bu, dışarıdan borçlanırken çok daha yüksek faizler ödemeye katlanmak anlamına geliyor elbette.

İçeride ise yıllık yüzde 11’in üstüne çıkma eğilimi gösteren enflasyon karşısında birikimlerini korumak isteyenler dövize yöneliyor ve talep yaratıyorlar. Toplam net döviz açıkları 223 milyar doları bulan şirketlerin risk azaltmak için döviz almaya yönelmeleri de talebi tırmandırıyor.

Merkez Bankası önümüzdeki 12 ayda çevrilmesi gereken dış borç tutarının 188 milyar dolara yaklaştığını açıkladı. Buna, 50 milyar doları aşan cari açığın finansmanı da eklendiğinde 12 ayda bulunması gereken dış kaynak 230 milyar doları aşıyor. Büyük döviz talebine karşılık arz yetersiz, satıcı ise pek yok. Döviz satmak yerine ne olacağını net olarak görünceye kadar satmama eğilimi hâkim. Bu durum haliyle dövizin fiyatını yukarı çekiyor.

Dışarıda da doları yukarı iten rüzgârlar var. Dolarda küresel güçlenme eğilimi küçük dalgalanmalar yaşasa da sürüyor. IMF verilerine göre Türk Lirası diğer gelişen ülke para birimleri arasında dolar karşısında en fazla değer yitiren para birimi durumunda. TL’nin dolara karşı kaybı bazı günler yüzde 2’yi bulabiliyor. Diğer gelişen ülke para birimleri dolar karşısında hafif düşüş ve yükselişler yaşarken TL onlardan ayrışıyor.

ABD Merkez Bankası’nın bu yıl iki kez daha faiz artırımına gidebileceği beklentisi dolarda güçlü bir değerlenme eğilimi yaratırken dolar endeksi zaman zaman yeni zirveler görüyor. ABD ve Çin arasındaki ticaret savaşı molası ve İtalya’da koalisyon kurma çalışmalarının sürmesi de gelişmiş ülkelere yatırım iştahını artırmış durumda. Bu da Türkiye gibi çevre ülkelerden sıcak para çıkışı ya da sıcak paranın eskisi kadar gelmemesi demek.

Dolar fiyatını 5 TL’ye doğru tırmandıran etkenleri etkisiz kılacak en önemli adım Merkez Bankası’nın TL faizlerini yükseltmesi. Ancak Erdoğan bu adıma izin vermiyordu. Artan faizlerin seçime doğru ekonomide sert bir soğumaya yol açmasından, özellikle önemli stoklar biriktiren konut sektörünün işlerinin iyice zorlaştırmasından endişe ediliyordu. Hem dışarıda hem iç kamuoyu önünde kendisini düşük faiz sözüyle bağlamış olan Cumhurbaşkanı, dolardaki tırmanışın önünü kesecek hamleyi de felç etmiş durumdaydı. Merkez Bankası’ndan Erdoğan’ın blokajı nedeniyle kayda değer bir faiz artışının beklenmediği bir ortamda içerisi ve dışarısı ile ilgili gelen her gösterge iç ve dış aktörleri TL’den uzaklaşmaya itti.

Neticede takvimler 22 Mayıs’ı gösterirken dolar fiyatını 4.66 TL’de kapatan Türkiye, 23 Mayıs sabahı 4.80 TL’lik bir fiyata uyandı. Asya piyasalarında başlayan hızlı atak, gün boyu Türkiye’de de sürdü ve doların fiyatı 4.92’ye kadar çıktı. Tam bir belirsizlik, endişe, umutsuzluk ve siyasi eylemsizlikle geçen günün sonunda Merkez Bankası Para Politikası Kurulu’nun toplantı haberi geldi ve beklenen müdahale yapılarak politika faizi tam 3 puan artırıldı, yüzde 16,5’e çıkarıldı. Önceki artışların en fazla 1 puanda kaldığı anımsandığında bunun radikal bir müdahale olduğu söylenebilir. Faiz müdahalesinin ardından doların fiyatı 4.55’lere kadar geriledi.

Şimdi ise ortada duran soru şu: Bu faiz artışı yeni bir dolar atağını caydırmaya yeter mi? Yoksa fiyatı göreli düşen doları alıp çıkmak isteyen yabancı sıcak para yarattığı taleple yeniden bir artışı başlatır mı?

Cumhurbaşkanı ve milletvekilliği seçimleri 24 Haziran’da ama cumhurbaşkanı seçimlerinin ikinci tura kalarak seçim takviminin 8 Temmuz’a kadar uzama ihtimali hayli yüksek. Bu sürede, dolar/TL paritesinin tırmanışını Merkez Bankası’nın her türlü müdahalesine rağmen sürdürerek 1 USD=5 TL noktasına ilerleme ihtimali hâlen var. Bir başka sav ise Merkez Bankası’nın bu tırmanışa kayıtsız kalmayacağı, artan faizler ve bunun yaratacağı ekonomik yavaşlama, daralma, soğumaya katlanılması pahasına doların 5 TL’ye yaklaşmasına izin vermeyeceği yönünde.

Döviz-faiz arasındaki bu bilek güreşinin seçim düzleminde süreceği ve bunun seçmenlerin hem geçimini hem de tercihini bir hayli etkileyebileceği söylenebilir.

Genel kategorisine gönderildi | Döviz, faiz ve güven bunalımı (Al_Monitor, 25 Mayıs, 2018) için yorumlar kapalı

Turkish lira in tailspin as Erdogan spooks investors (Al-Monitor, May 25, 2018)

With snap presidential and parliamentary polls only a month away, Turkey is grappling with currency turmoil that has stoked apprehension over Ankara’s ability to contain its growing economic woes. Not so long ago, in 2007, the dollar was worth 1.3 Turkish liras. This a far cry from where the lira has sunk in recent weeks as the central bank watched from the sidelines, restrained by a president averse to raising interest rates. On May 23, the lira plunged to a historic low of 4.92 against the dollar, losing as much as 5% in value, before the central bank finally hiked rates in an emergency move to salvage the currency and calm investors. Yet, given the confidence crisis gripping the markets, the price of the dollar might well break the psychological barrier of 5 liras before the June 24 elections.

How did the problem snowball to that point?

Though the lira had fallen all but three days this month, market hopes for a central bank intervention were unmet. The bank made do with a verbal intervention May 16, which read, “[The central bank] is closely monitoring the unhealthy price formations in the markets. Necessary steps will be taken, also considering the impact of these developments on the inflation outlook.” The dollar retreated for only hours before shooting up anew in the absence of a forceful measure.

The central bank’s credibility took another blow later in the day, when its governor — the head of a supposedly independent institution — was summoned to a meeting with President Recep Tayyip Erdogan at the most unlikely of places: the Justice and Development Party headquarters.

The currency issue came atop Erdogan’s trip to London on May 13-15, which badly shook foreign investor confidence in Turkey. In a series of interviews and meetings with global money managers, Erdogan disappointed anyone who had hoped he would use the opportunity to allay misgivings over Ankara’s management of the economy. Rather than reassuring investors, he argued for policies that defy economic orthodoxy and declared his intent to assume a greater say on interest rates if he wins the election, flouting the central bank’s independence.

Shock and disbelief,” Reuters described fund managers after meeting with Erdogan. Bloomberg, which interviewed the president, stressed, “Erdogan has routinely criticized the central bank for setting interest rates that he says have helped stoke rising prices, an argument that contradicts conventional economic theory.”

Okan Akin, a credit analyst at AllianceBernstein in London, told Bloomberg, “The president’s remarks on the central bank were the final nail in the coffin. The market is pricing Turkey as a single-B credit. Turkish bonds have been trading two notches below the country’s rating for some time anyway, but the country’s assets have negatively decoupled from other emerging markets in the last couple of weeks.”

At home, the waning confidence of domestic actors and consumers was already tangible in official surveys and other economic indicators. Now, the added erosion of foreign confidence threatens to fuel a flight among short-term foreign investors and aggravate Turkey’s woes. The country’s risk premium, reflected in credit default swaps, stood as high as 282 basis points May 22, followed by Brazil and Russia, whose risk premiums were much lower at 196 and 134 points, respectively. This, of course, means that Turkey’s external borrowing cost is on the rise.

At home, people have been shifting to hard currency to protect their savings against surging inflation, thus pushing up the demand for foreign exchange. Private companies, which run a net foreign exchange deficit of $223 billion, are also driving the demand as hard currency buyers keen to minimize future risks.

According to the central bank, an external debt of nearly $188 billion has to be rolled over in the next 12 months. Add to this the financing needs for a current account deficit of more than $50 billion and the amount of external funds that Turkey needs to secure in the next 12 months reaches some $230 billion. But while the demand for hard currency grows, few are willing to sell before economic uncertainties clear.

Global factors are also pushing up the price of the dollar, which, despite small fluctuations, remains on a strengthening trend. According to the International Monetary Fund, the Turkish lira has suffered the worst depreciation against the dollar.

Two more rate hikes are anticipated this year from the US Federal Reserve, which is underpinning the prospect of a stronger dollar. The respite in the US-China trade war and the coalition government in the making in Italy are among other factors stimulating appetites for investment in developed countries. This means that short-term foreign investors will be pulling out from or investing less in emerging countries such as Turkey, reducing the hard currency supply.

Hiking interest rates on the lira is the most effective tool the central bank could use to neutralize the pressure on the embattled currency. Yet Erdogan has stood in the way, wary that higher rates could abruptly cool the economy ahead of the polls, especially hitting the housing sector, which is already grappling with sizable overstock. With his adamant commitment to low interest rates, both before the domestic public and on the international scene, he effectively paralyzed the very move that could have curbed the dollar earlier.

On May 23, Turkey woke up to a dollar price of 4.8 liras, up from the 4.66 the day before. The lira’s slump, fueled by stop-loss selling by Japanese retail investors overnight, continued throughout the day. The greenback rose to as much as 4.92 liras in a day of complete uncertainty, anxiety and despair amid political inaction. In the evening, the central bank’s monetary policy committee convened an extraordinary meeting and raised its late liquidity window rate by 300 basis points to 16.5%. It was a rather radical move, given that previous hikes had been of 100 basis points at most. The intervention reversed the slump, with the dollar retreating shortly to about 4.55 liras.

This improvement, however, does not mean an all-clear. The question now is this: Will the rate hike deter the rush for dollars or will short-term foreign investors take advantage of the now cheapened dollar to exit the Turkish market, sparking a new wave of demand and pushing up the price again?

The presidential and parliamentary votes take place simultaneously on June 24, but the presidential one is likely to go into a second round on July 8. Some observers believe the lira could continue to tumble in the meantime despite central bank interventions. According to others, however, the central bank will not let the dollar price hit five liras, braving higher interest rates at the expense of a cooling or contracting economy. This arm-wrestling between foreign exchange prices and interest rates will bear not only on the livelihood of voters but also on their decisions at the ballot box.

F
English, Makale kategorisine gönderildi | Turkish lira in tailspin as Erdogan spooks investors (Al-Monitor, May 25, 2018) için yorumlar kapalı

Kara paraya muhtaçlık günleri (Al-Monitor, 18 Mayıs, 2018)

Türkiye 24 Haziran’da cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri için sandık başına gitmeye hazırlanırken ekonomi önemli bir türbülans yaşıyor. Seçimlerin erkene alınmasında ekonominin yönetilmesinde yaşanan zorlukların başat etken olduğu da sıkça paylaşılıyor.

2017’deki yüzde 7,4’lük büyüme zorlanmış kamu teşvikleri ile gerçekleşti. Sonuçta iki haneli bir enflasyon ve işsizlikle başı belada olan Türkiye ekonomisi, milli gelirin yüzde 6’sına ulaşan devasa bir cari açığa eklenen önemli bir kamu açığı ile de karşı karşıya.

Bu olumsuzluklar, kredi derecelendirme kuruluşları Moody’s, S&P ve Fitch’in not indirimlerine, olumsuz rapor yazmalarına temel oluşturdu. Ekonominin ateşi ise her an tırmanış halinde olan döviz fiyatları ile ölçülüyor. Erken seçim kararının alındığı 18 Nisan’da 4 TL olan doların fiyatı, mayıs ayının ortasında 4.45 TL’ye tırmandı. Sadece bu sürede yüzde 11,2 artan dolar fiyatı, seçim takviminin belli olmasına karşın, başka bir ifade ile belirsizliğin ortadan kalkmış olmasına karşın, aşağı inmiyor aksine yukarı çıkıyor.

Fiyatı yukarı çeken döviz talebi daha ziyade ortama ilişkin güven bunalımı yaşayan bireysel ve kurumsal yerli aktörlerden gelirken bunu daha da hızlandıracak yabancı sıcak para çıkışının artması halinde daha dramatik manzaralarla karşı karşıya kalınmasından endişe ediliyor.

Bu öngörülmedik döviz fiyatı tırmanışını aşağı çekecek bir etken dışarıdan yabancı para girişi olabilirdi. Ama özellikle borsaya gelen yabancı portföy yatırımlarında iştah yok, yani döviz arzı yok. Tersine yabancıların çıkışlarının başlaması ile döviz arzı daralıyor buna karşılık dövize artan talep fiyatları daha da yukarı çekiyor.

Kırılgan Türkiye ekonomisi bu fiyattaki dövizi kaldırabilecek durumda değil. Sırf bu nedenle önemli şirket iflasları, banka sarsıntıları gündeme gelebilir.

Ekonomiyi yönetmede çok zorlanan AKP hükümeti bu türbülans içinde ne yapması gerektiğini araştırırken can simidi olarak “kara para”ya davet gibi büyük sakıncalar içeren bir yolu denemekten de geri durmadı. Döviz fiyatlarının yükseldiği 2008, 2013 ve 2016 yıllarında da benzeri önlemler deneyen iktidarın bu yeni denemeden sonuç alıp alamayacağı ise bilinmiyor.

Maliye Bakanı Naci Ağbal hızla yasalaştırılan düzenleme ile ilgili şu bilgiyi veriyor: “Para, altın, döviz, menkul kıymeti olan vatandaşımız bu yıl itibarıyla 11. ayın sonuna kadar bu yurt dışındaki varlıklarını Türkiye’ye getirirlerse ve bildirirlerse bu varlıklarıyla ülke içerisinde diledikleri gibi tasarruf edebilecekler. Varlığını Türkiye’ye getiren vatandaşımız bunu işletmesine dâhil ederse herhangi bir vergi incelemesiyle muhatap olmayacak, bu varlık üzerinden ilave bir vergi tarhiyatı yapılmayacak, kazancın hesabına dâhil edilmeyecek. Vatandaşlar isterlerse yurt dışından getirdikleri varlıkları daha sonra işletmeden çekebilecekler. Çektiğinde de ilave bir temettü vergisi de kendisinden almayacağız, serbest bir şekilde tasarruf etmesine imkân sağlayacağız. Bir başka düzenleme de işletmenin yurt dışından aldığı bir kredi var ama aynı zamanda yurt dışında varlığı da var. Eğer derse ki ‘Ben yurt dışındaki mevcut varlıklarımı işletmemin yurt dışındaki kredi ödemesinde kullanayım, Türkiye’ye getirmeyeyim’ buna da imkân sağlıyoruz.”

Bu yasa, 11 Mayıs 2018 tarihli Resmi Gazete’de yayınlandı ve yürürlüğe girdi. Yurda çağrılan para özel kasalarda ya da vergi cennetlerinde, gizli hesaplarda tutulan kayıt dışı servetlerden oluşuyor. Bu tür varlıklara kara para denilmesinin nedeni yasa dışı yollarla edinilmiş, vergilendirilmekten kaçırılmış olması hatta rüşvet, uyuşturucu, silah ticareti gibi suç ekonomisinden kazanılmış olması.

Türkiye vatandaşlarının bu kategoride yurt dışında ne kadar parası var bilinmiyor. Kayıtlı yurt dışı varlıklar Merkez Bankası’nın her ay açıkladığı Uluslararası Yatırım Pozisyonu bilançosunda yayımlanıyor. Şubat 2018 verileri Türk vatandaşlarına ait yaklaşık 50 milyar dolarlık bir mevduatın yurt dışındaki bankalarda bulunduğunu gösteriyor. Ama burada söz konusu edilen bu kayıtlı mevduatın girişi değil. Bu yasanın aklamak istediği kayıtlı mevduatın dışındaki kayıt dışı, kara para tanımına giren servet.

Kara parayı çekerek döviz tırmanışını yavaşlatmayı da amaçlayan bu “Varlık Barışı” akıllara Panama Papers, Paradise Papers ve Man Adası belgelerini de getirdi. Söz konusu belgelerle Türkiye’nin önde gelen varlıklı kesimleri ve hükümete yakın isimlerin yurt dışındaki gizli hesapları ortaya çıkmıştı. Bu isimler arasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım’ın yakınları da bulunuyordu.

Cumhuriyet’ten Pelin Ülker’in araştırdığı Paradise Papers belgelerinde Başbakan Binali Yıldırım’ın oğullarının Malta’da vergi kolaylıklarından faydalanan şirketleri ortaya çıkmıştı. Belgelere göre Malta’da Binali Yıldırım’ın oğullarının beş, dayısının iki, yeğeninin yöneticisi olduğu dört şirket bulunuyor. Yıldırım’ın oğulları Bülent ve Erkan’ın Malta’daki şirketleri Hawke Bay Marine Co Ltd., Black Eagle Marine Co Ltd., South Seas Shipping N.V., Dertel Shipping Limited ve Nova Warrior Limited. Binali Yıldırım söz konusu şirketlerin varlığını kabul etmişti.

Ana muhalefet partisi CHP’nin ortaya çıkardığı Man Adası belgelerinde ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu, kardeşi, dünürü ve eniştesinin bazı off-shore hesaplarıyla bağlantılı olduğu iddia edilmişti.

Panama Papers ve Paradise Papers araştırmaları dünyada büyük yankı uyandırırken vergi cennetlerinin kontrolünü sağlamak için adım atılmasının da önünü açtı.

Şimdi varlık barışı ile özel kasalarında, yurt dışındaki vergi cennetlerinde tutulan servetini beyan edene “Bu parayı nereden buldun?” diye sorulmayacak. Hatta başka ülke zenginlerinin kara paraları da Türk vatandaşları üstünden aklanabilecek. Birçok Türk kişi ve firması, paravanlık yaparak örneğin, Azeri, İranlı, Orta Doğulu servet sahiplerinin kara paralarını kendi parasıymış gibi yurda sokarak “yıkama” işlemi yapabilecek. Buna hiçbir engel bulunmuyor.

Bu uygulamanın yaşanan sorunlara ne kadar çözüm olacağı ise büyük bir soru işareti. Önceki deneyimler ne sonuç vermişti? 2009’da dönemin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’inaçıklamasına göre 47,3 milyar liralık beyanda bulunulmuştu. O dönemin dolar kuru dikkate alındığında bu, yaklaşık 30 milyar dolarlık bir kayıt dışı paranın beyanı demekti.

2013 yılında yeni bir varlık barışına daha gidildi. Bu kez beyan edilip Türkiye’ye getirilen ve vergisi ödenen tutar 10,5 milyar lira (yaklaşık 5 milyar dolar) olarak açıklandı.

Varlık barışı 2016 yılında da denendi. Ancak bu kez yurt dışından getirilecek varlıklardan herhangi bir vergi alınmaması yönünde karar verildi. Bu nedenle yurt dışından ne kadar varlık geldiği konusu belirsiz kaldı.

Bugünün pek güven vermeyen şartlarında sunulan cazip af ve yıkama imkânına ne kadar kara para iltifat eder bilinmez. Ama iktidar bu yolu da deneme muhtaçlığı içinde, bu görünüyor.

Öte yandan bu kara para aklama girişiminin, kısa adı FATF olan kara para aklamanın uluslararası alanda önlenmesi amacıyla OECD bünyesinde kurulan ve Türkiye’nin 1991’den beri üyesi olduğu kuruluşça nasıl karşılanacağı da merak konusu.

 

Makale kategorisine gönderildi | Kara paraya muhtaçlık günleri (Al-Monitor, 18 Mayıs, 2018) için yorumlar kapalı

Turkey welcomes back foreign cash, no questions asked (Al-Monitor, May 18,2018)

ARTICLE SUMMARY
Scrambling to ease a bruising hard currency crunch, the Turkish government has enacted a wealth amnesty bill that opens the door to the repatriation of shadowy money from abroad.

The Turkish economy is in the grips of serious turmoil as the country heads to early presidential and parliamentary polls next month. The government is hard-pressed to contain the woes, especially the ongoing slump of the Turkish lira and skyrocketing foreign exchange prices. In an apparent sign of desperation, the government last week introduced a controversial incentive for capital repatriation from abroad, which is effectively opening the door to illicit money.

Turkey’s 7.4% economic growth last year relied largely on government incentives that put further strains on the budget. As a result, the country, fraught with a double-digit inflation and a high unemployment rate, also faces a significant public deficit atop a giant current account gap.

The gloomy outlook, reflected in rating cuts by major international credit rating agencies, is underscored by a relentless increase in foreign exchange prices. A dollar was worth 4 Turkish liras on April 18, the day President Recep Tayyip Erdogan announced his decision to bring the elections forward to June 24. By mid-May, the dollar climbed to 4.45 liras as the national currency lost 11.2% of its value in less than a month.

The increasing demand for hard currency, which is pushing up the foreign exchange prices, is driven mainly by domestic actors, both individual and institutional, who lack confidencein Turkey’s economic prospects. Things might take an even more dramatic turn if the pullout of short-term foreign investors accelerates and further fuels the demand.

This unforeseen increase in foreign exchange prices could have been curbed by the inflow of foreign funds. But foreign investors have lost appetite for Turkish stocks, meaning a lack of hard currency supply. Moreover, existing foreign investors have begun to pull out, contributing to the shrinkage in supply.

The fragile Turkish economy can hardly afford the current exchange rates, which alone might cause the bankruptcy of major companies and tremors in the banking sector.

Amid this turmoil, the government had no qualms about rushing a dubious measure to increase the foreign exchange supply — a wealth amnesty designed to encourage the repatriation of funds kept abroad, which amounts to an invitation to black money. Ankara also resorted to similar measures in 2008, 2013 and 2016 when foreign exchange prices had similarly increased.

Detailing the plan May 9, Finance Minister Naci Agbal said, “If citizens who have money, gold, hard currency and [other] assets abroad bring those assets to Turkey and declare them by the end of November, they will be able to use those assets as they wish inside the country. Citizens who put those assets into [existing] enterprises will face no tax audit. There will be no additional tax assessment on those assets and they will not be included into profit calculations. Citizens will be able to later withdraw those assets from the enterprises, if they so wish. In case of a withdrawal, we will not be levying a dividend tax either, allowing for a free usage.” The minister added that such assets overseas could be used also to repay debts to foreign creditors, without being brought to Turkey.

The measure, which took effect May 11, is an invitation to undeclared wealth kept in private safes or in tax havens and secret accounts. Such assets are called black money because they are obtained illegally and evade taxes; such assets can include bribe money and even criminal earnings from drug and arms trafficking.

The amount of such money held by Turkish citizens abroad is unknown. The registered assets, meanwhile, figure in the central bank’s monthly international investment position sheets. Turkish citizens held deposits of about $50 billion in foreign banks as of February, the data show. The bill, however, targets not those registered deposits, but the undeclared wealth that qualifies as black money.

The bill, which the government has dubbed the “wealth peace” act, brings to mind a string of recent revelations about how rich and powerful people across the world use offshore tax havens to hide their wealth; the disclosures were made in the Panama Papers, the Paradise Papers and other documents. The leaks also exposed secret dealings by wealthy Turks and figures close to the government.

According to the Turkish daily Cumhuriyet, a partner to the international media consortium that published the Paradise Papers in November, Prime Minister Binali Yildirim’s two sons, uncle and nephew run 11 companies in low-tax Malta. Yildirim acknowledged the existence of the companies, but denied any wrongdoing.

Shortly afterward, the main opposition Republican People’s Party revealed bank documents it claims link one of Erdogan’s sons, his brother and other relatives to offshore accounts in the Isle of Man, another tax haven.

Now, with the “wealth peace” bill, Turks who bring home money from tax havens or private safes abroad will face no questions about the origin of the money. The bill also opens the door to foreigners to launder black money by using Turkish individuals or entities as a front.

The first “wealth peace” act, which took effect in 2008 and expired in 2009, led to the declaration of 47.3 billion liras — nearly $30 billion according to the exchange rate at the time. Under the second act in 2013 about $5 billion was brought home and taxed. The outcome of the third “wealth peace” in 2016 remains unknown because the repatriated assets were exempt from taxation.

The new bill offers a generous pardon and laundering opportunity, but how much money it can attract remains a big question mark amid an economic climate that inspires little confidence. What is evident, though, is that the government is in such dire straits that it feels compelled to try even this questionable method.

Finally, there is the question of how the Financial Action Task Force, an international body that aims to combat money laundering and other financial crimes, will react. Turkey, a member since 1991, has already had run-ins with the task force in the past.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2018/05/turkey-pins-hope-on-dirty-money-to-ease-woes.html#ixzz5FpGNzBtL

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey welcomes back foreign cash, no questions asked (Al-Monitor, May 18,2018) için yorumlar kapalı

Ekonomiye güvensizlik içeriden (Al-Monitor, 10 Mayıs 2018)

Ekonominin barometresi sayılan döviz fiyatlarındaki her oynaklık, erken seçim düzlemindeki Türkiye’de seçim öncesine ve seçim sonrasına ilişkin tahminleri de biçimlendiriyor.

ABD doları fiyatının çok kısa sürede 4 TL basamağına yerleşmesi ve oradan 4.30 TL’ye çıkması, Türkiye’nin döviz üstünden yükümlülüklerinin hızla artarak telaşa, paniğe yol açmasının ifadesi de sayılıyor. En genelde ise TL’ye güvensizlik, ekonomi yönetimine güvensizliğin de ifadesi.

Piyasadaki döviz arzında daralma yaşandıkça döviz fiyatı yükseliyor. Daralmada yapısal bir etken Türkiye’nin döviz kazandırıcı sanayi, turizm gibi faaliyetlerde yeterince yoğunlaşmamış olması, ithalata bağımlılığı, dolayısıyla dış açığını borçlanmayla karşılamaya çalışması. Borç ağırlıklı dış kaynak ise artık azalarak, nazlanarak geliyor.

Türkiye’deki aktörler dış borçlarını çevirmekte zorlanınca, hatta bazı borç verenler ülkeyi terk edince içeride TL’ye güven sarsılıyor ve sağlam para olarak ABD dolarına, Euro’ya sığınma artıyor. Dövize olan talebe arz yetmeyince döviz daha çok kıymete biniyor, dolayısıyla fiyatı da tırmanıyor.

Son zamanlarda dünya basınında, yerel paraların değer kaybında ana etkenin, çevre ülkelerden yabancı yatırımcı çıkışı olduğuna dair abartılı yorumlar çıkıyor. Dövize içeriden gelen talep, kimi durumlarda ihmal ediliyor. Oysa Türkiye örneğinde görüleceği gibi iç etkenler bazen daha çok öne çıkabiliyor.

Örneğin Die Welt’te yayımlanan bir haber-analizde Fed’in bir süredir faizlerde artışa giderek gelişmekte olan ülkelerdeki yatırımları kendisine çektiği, yatırımcı kaçışının önce Arjantin’i vurduğu, onu Türkiye’nin izleyebileceği hatırlatılıyordu.

Türkiye’den yatırımcı kaçışı olduğu, bu nedenle dövizin hızla yükseldiği yönlü haber-analizler başka yabancı yayın organlarında da yer alıyor. Acaba gerçekten de dış yatırımcının belirlediği bir sürükleniş var mı? Bu savı, eldeki bulgular pek doğrulamıyor.

Türkiye’de özellikle son zamanlarda döviz fiyatlarında anormal bir yükseliş var, bu doğru. Ama bunu belirleyen ana dinamik tek başına yabancı yatırımcıların çıkışı değil. Dövize içeriden yöneliş, talep, çok daha belirleyici bu süreçte.

Türkiye özelinde yabancıların net çıkış içinde olduklarını söyleyebilecek veriler var mı? Bu konuda yabancı yatırım akımlarının takipçisi kurum Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB). Merkez Bankası haftalık olarak yurt dışı yerleşiklerin, aktörlerin borsadaki hisse senedi ve devlet iç borçlanma senetlerine yaptıkları yatırımları takip ediyor. Bunlardaki değişimleri, piyasa ve kur hareketlerinden arındırarak “net haftalık değişim” olarak yayımlıyor. TCMB aylık olarak da ödemeler dengesi cetvelinde yabancıların hem kısa vadeli hem orta ve uzun vadeli borç giriş-çıkışına, doğrudan yatırımlarına, kısaca yabancı kaynak trafiğine yer veriyor. Bu toplamda döviz fiyatını en çok etkileyen, aylık portföy yatırımları trafiğidir.

Haftalık olarak yayımlanan yabancıların hisse senedi ve devlet kağıtlarına yaptıkları yatırımlar, girişler-çıkışlar, 2018 başından bu yana hissedilir bir çıkışı göstermiyor. Bazı haftalar çıkış var ama girişler ağırlıkta ve 2018’in ilk dört ayında çıkış değil, net 1 milyar 73 milyon dolar girişi yaşandığı görülüyor.

Ödemeler dengesinden aylık sermaye hareketlerine bakıldığında ise ocak, şubat verileri yayımlandı ve burada kısa vadeli portföy yatırımlarında çıkış değil, tersine 4,7 milyar dolarlık giriş görünüyor. Önceki yılların girişlerine göre bir tempo düşüşünden söz edilebilir ama yabancı girişlerinin yerini çıkışlara bıraktığı, bundan dolayı dövizin yükselişe geçtiği savını, Merkez Bankası verileri doğrulamıyor.

Bu durumda dövizin fiyatına etki eden ana değişkenlerin “içeri” ile ilgili olduğu söylenebilir. İçerideki tasarruf sahiplerinden şirketlere kadar ekonomik aktörler, yerel para TL’den uzaklaşarak dövize, dolar ve Euro’ya yöneliyor, güvenli liman olarak TL’yi değil dövizi görüyorlar.

Yerel paradan kaçışın göstergesi olarak mevduatlar toplamında yabancı para türünden mevduatların oranı gösterilebilir. Türkiye’deki bankalarda tutulan mevduatlarda döviz mevduatlarının payı 2013’ten bu yana kısmi dalgalanmalara rağmen artış halinde ve nisan 2018 itibarıyla tutarı yüzde 43,3’ü bulmuş durumda.

2013 nisan ayında, yani henüz dövize yöneliş hızlanmadan bu oran yüzde 32 dolayındaydı. İzleyen iki yıl birkaç puan daha artan bu oran, 2016’da yüzde 41,4’ü, dövizin fiyatının yüzde 22 arttığı 2017 yılında ise hızlanarak yüzde 43,1’i buldu. Dövizde tasarrufları tutma isteği, 2018’de azalmadı ve 2018 nisan ayı sonunda mevduatların yüzde 43,3’ünün, yani 202 milyar dolarının dövizde tutulduğu görülüyor.

Dövize içeriden önemli bir talep de net döviz açığı olan şirketlerden geliyor. Yurt içindeki bankalara ve yurt dışındaki her tür kuruma karşı borçlar, net yükümlülükler, şubat 2018 itibarıyla 223 milyar dolara yaklaşmış durumda. Oysa çok değil, bir yıl öncesinde bu yük 189,5 milyar dolardı. Yani firmaların döviz cinsinden yükümlülükleri bir yılda yüzde 14 arttı. Döviz fiyatındaki her öngörülmedik artış bu firmaların bulmak zorunda oldukları TL karşılıkları sürekli artırıyor ve bilançolarında kur zararı sürekli büyüyor ve bozulan bilançolar özellikle banka kesimi için iyi bir görüntü oluşturmuyor. O nedenle firmalar piyasadan döviz toplayarak yükümlülüklerini azaltmaya gayret ediyorlar. Bu da dövize olan talebin önemli bir iç kaynağı.

İçeriden güvensizlik kendisini güven endekslerinde de gösteriyor. Ekonomiye güvensizliğin yerli aktörlerle daha çok ilgili olduğuna ilişkin savı destekleyecek en önemli gösterge “ekonomik güven endeksi.” Merkez Bankası ve TÜİK tarafından düzenli yapılan tüketici ve üreticilerin genel ekonomik durumuna ilişkin değerlendirme, beklenti ve eğilimlerini özetleyen bu endeks, nisan ayında bir önceki aya göre yüzde 2 oranında azalarak 100,2 değerinden 98,3 değerine düştü. Ekonomik güven endeksindeki düşüş reel kesim (imalat sanayi), hizmet, perakende ticaret ve inşaat sektörü güven endekslerindeki düşüşlerden kaynaklandı.

Güven sorunu 24 Haziran’da büyük bir ihtimalle 8 Temmuz’a kadar uzayacak cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimleri ile aşılacak mı? Bu denenecek yollardan biri.

Halktan güvenoyu almış yeni bir yönetim en azından birçok bilinmezliği ortadan kaldıracak. Yine de siyasi güç denkleminin bir hayli karmaşık bir hâl almış olması, seçimler sonrasında siyasi yapının alacağı şeklin birden fazla ihtimal içeriyor olması, “bekle-gör” süresinin bir hayli uzayacağına işaret ediyor. Hele de erkene alınmaz ise mart 2019’da bir de yerel seçimlerin yapılacak olması sislerin dağılması önündeki bir başka engel.

 

Makale kategorisine gönderildi | Ekonomiye güvensizlik içeriden (Al-Monitor, 10 Mayıs 2018) için yorumlar kapalı

Who is really driving the slump of the Turkish lira? (Al-Monitor , May 10,2018)

ARTICLE SUMMARY
Though the flight of foreign investors is often cited as the main factor behind the slump of the Turkish lira, official data indicate that growing distrust in the currency stems largely from domestic actors.

As Turkey heads to crunch presidential and parliamentary elections next month, volatilities in foreign exchange prices, seen as a major economic barometer, are shaping economic forecasts for both the pre-election and post-election periods.

Since the beginning of the year, the Turkish lira has lost some 10% of its value against the dollar, with the price of the greenback reaching up to 4.3 liras. This means that Turkey’s foreign-exchange liabilities have been swelling in terms of Turkish liras, fueling anxiety and panic among economic actors. In the broader context, lack of confidence in the lira means lack of confidence in the country’s economic management.

The more the supply of foreign exchange shrinks, the more prices increase. Structural reasons for this include that Turkey’s foreign exchange shortage owes to the inadequacy of industries that earn foreign exchange, and the country’s reliance on imports, meaning Turkey needs to borrow to cover external deficits. Unlike previous years, however, the flow of external funds, including loans, has significantly slowed.

With domestic actors struggling to roll over external debts and some creditors pulling out of Turkey, confidence in the lira at home has been waning, fueling a flight to hard currencies, namely the dollar and the euro. Thus, a mounting demand for foreign exchange amid a shortage in supply has kept fueling hard currency prices.

In explaining recent currency depreciations in emerging countries, some in the international media cite the flight of foreign investors as the primary reason. One argument, for instance, goes that the US Federal Reserve’s rate hikes have been luring funds out of emerging countries and that Turkey could be next in line to take a hit from the flight after Brazil.

In some cases, however, the flight of foreign investors could be an overstated explanation that ignores the increase in domestic demand for foreign exchange. As Turkey’s case demonstrates, domestic factors are sometimes more forceful in swaying the trend. Existing data offer little support to claims that the foreigners’ flight has been the main trigger pushing foreign exchange prices up.

Two sets of statistics by the Turkish central bank offer clues to how foreign investors behave. The first is a weekly one that monitors foreign investments in the stock market and sovereign bonds. Then, in its monthly balance of payments data, the central bank offers figures on the traffic of foreign funds, including direct investments and inflows to and outflows from short-, medium- and long-term debt. Here, the traffic in monthly portfolio investments bears the most on foreign exchange prices.

The weekly data on foreign investments in stock shares and sovereign bonds offer no sign of a palpable flight this year. The figures do point to outflows in certain weeks, but they are offset by inflows. In the first four months of the year, the overall outcome is a net inflow of nearly $1.1 billion.

When it comes to the balance of payments, figures are currently available for January and February. The data on short-term portfolio investments offer no indication of a foreign flight either; on the contrary, it speaks of an inflow of $4.7 billion. Compared with previous years, the inflow of foreign investments has slowed down, yet the central bank’s data hardly back the argument of a foreign investor flight fueling foreign exchange prices.

Hence, it would be fair to say that the main dynamic affecting hard currency prices is internal. That is, domestic economic actors, from small savers to big companies, have been abandoning the Turkish lira in favor of the dollar and the euro, which they see as a safe haven.

The flight from the lira is reflected in the increasing amount of foreign exchange deposits in Turkish banks. In April, they stood at $202 billion, or 43.3% of total deposits. Despite some fluctuations, this share has been on the rise since 2013. Foreign exchange deposits accounted for about 32% of total deposits in April 2013 before the hard currency jitters began. By 2016, their share reached 41.4%, and, last year, when hard currency prices rose by 22%, the figure hit 43.1%.

Private companies running foreign exchange deficits have also contributed to the rising demand. Foreign exchange debts owed to local banks and various institutions abroad totaled $223 billion in February, up 14% from $189.5 billion a year ago. Each increase in hard currency prices means an increase in the sum that those companies must secure in Turkish liras to repay their foreign exchange debts. This is damaging their balance sheets, which is rather disturbing for banks in particular. Hence, indebted companies have been scrambling to collect foreign exchange to reduce their liabilities, representing a major domestic factor in the mounting demand.

The domestic confidence problem is reflected also in the economic confidence index, based on surveys conducted regularly by the central bank and the Turkish Statistical Institute. The index, which is essentially a summary of economic appraisals, expectations and trends among consumers and producers, fell to 98.3 in April, a 2% decrease from 100.2 the previous month. The decrease stemmed from falling confidence indices in the retail, manufacturing, services and construction sectors.

Can the June 24 elections help overcome the confidence problem?

No doubt a new government bolstered by popular blessing would remove some uncertainties. Still, the period of “wait and see” is likely to be protracted, given that the political power equation has become rather complex ahead of the elections, giving rise to multiple possibilities of how Turkey’s political structure could shape up after the polls. Moreover, municipal elections, scheduled for March 2019, are likely to emerge as another obstacle in clearing the economic fog.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | Who is really driving the slump of the Turkish lira? (Al-Monitor , May 10,2018) için yorumlar kapalı

Ters tepen büyüme ile erken seçim (al-Monitor, 2 Mayıs 2018)

 

İktidarların genel ya da yerel seçim tarihlerini özellikle ekonomide yüksek büyüme oranı yakalanan ve hem tüketici hem üretici beklentilerinin yüksek seyrettiği konjonktürlerde tercih ettikleri, mümkünse böyle bir takvimi seçtikleri hep bilinir.

Türkiye’yi 15 yıldır yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı döneminde yapılan seçimler de ekonominin genellikle yüksek büyüme performansı gösterdiği yıllarla çakıştı ya da çakıştırıldı. Büyüme seçmen memnuniyeti yaratarak sandığı AKP lehine etkiledi.

2017 yılı büyümesinin yüzde 7,4 gibi yüksek bir orana ulaşmasıyla yaygın kanı normalde 3 Kasım 2019’da yapılması gereken cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinin 2018’e çekileceği yönündeydi. Hatta seçim günü için askeri darbe girişiminin tarihi 15 Temmuz’u verenler de vardı.

Örneğin Hazine Müsteşarlığı da yapmış olan ekonomi yazarı Mahfi Eğilmez 23 Ocak’taki yazısında yüksek büyümeye ve ocak ayı tüketici ve üretici beklentilerine ilişkin iyimser verilere işaret ederek yüksek büyüme yaşanan yıllarda yapılan seçimlerin AKP’ye hep yüksek oy getirdiğini, bunu bilen AKP’nin seçimi erkene çekebileceğini, hatta pazar gününe denk gelen 15 Temmuz’un seçilebileceğini kaydetmişti.

Yüksek büyüme verisi ve ocak ayı için beklenti anketlerinin AKP lehine geliştiği bir gerçek. Ama izleyen aylarda beklenti anketleri aynı performansı sürdüremedi, yerini hızla inişe bıraktı. Tüketiciler ve çeşitli sektör temsilcileri anketlere verdikleri yanıtlarda enflasyonda, işsizlikte iyileşme beklemediklerini; yakın zamanda yatırım, harcama düşünmediklerini; cari açığın azalmayacağını; gelir durumlarının iyileşmeyeceğini belirttiler. Beklentiler hızla bozuldu.

Kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s de Türkiye’nin büyüme oranını pek önemsemedi ve artan kırılganlıkları gerekçe göstererek yatırım notunu indirdi.

Bunun etkisi ve dış dünyada havanın Türkiye gibi ülkelerin aleyhine dönmesiyle döviz fiyatı hızla tırmanmaya başladı. Öyle ki, büyüme oranının açıklandığı 31 Mart tarihinde kimse büyümeden büyülenmemişti. Doların fiyatı 4 TL, avronun fiyatı 5 TL basamağına yerleşti, benzinin fiyatı 6 TL’yi buldu. Doların fiyatı TL karşısında ilk dört ayda yüzde 7,5 dolayında arttı. İçeride net döviz açıkları 211 milyar doları bulan firmalar için her döviz fiyatı artışı maliyet demekti. Bankalarda TL tasarrufu olanlar hızla dövize yönelmeye başladı. Toplam tasarruflar içinde dövizin payı yüzde 45’i buldu.

Sonuçta, 2017’de gerçekten yüksek büyüme gerçekleşti. Ama bunun iktidarın aşırı teşvikiyle, bir bakıma dopinglerle gerçekleştiği ve sonuçta her dopingli sporcunun başına geldiği gibi ekonomide anomalilere yol açtığı saklanamaz hale geldi.

Tüketici enflasyonu tüm iddialara karşın yüzde 10’un üstünde seyretti. Artan döviz fiyatlarının ithal girdilere yansımasının etkisiyle üretici fiyatları yıllık yüzde 15 artış gösterdi. Bu, kaçınılmaz olarak tüketici fiyatlarına da yansıdı. Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in bu konudaki yorumu şöyle oldu: “Lirada bu kadar hızlı bir değer kaybı öngörmüyorduk. Enflasyonun tek haneye inmesini bu durum öteledi.”

Katılaşan enflasyona karşılık ücretli gelirleri ise yeterince artmadı. TÜİK verileri, gelire göre gayri safi hasılanın iş gücü ödemeleri aleyhine geliştiğini gösterdi. İş gücüne milli gelir pastasından düşen pay 2017’de 2 puan geriledi. Yani pasta büyüdü ama bölüşüm sayıları 19 milyonu bulan işçilerin aleyhine sonuç verdi.

Büyüme kredi musluklarının açılması ve devletin buna garantör olmasıyla hızlansa da banka sistemi şimdi bu kredilerin geri dönüşlerinden endişeli ve yeni kredi açmakta pek hevesli değil. Hızlanan döviz artışları TL’nin cazip kılınmasını, bunun için de TL faizlerinin artırılmasını gerektiriyor. Ancak Merkez Bankası ne zaman bu önlemi almaya kalksa Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sert itirazı ile karşılaşıyor. Çünkü Erdoğan faizlerin artırılması bir yana indirilmesini istiyor. Başta konut üreticileri olmak üzere iç piyasaya dönük iş yapan firmaların isteğini önemseyen Erdoğan, iç pazara odaklanarak büyümenin sürdürülmesine öncelik veriyor.

Ne var ki enflasyon karşısında faizler yeterince artırılmayınca hem iç hem dış para sahipleri dövize daha çok yöneliyor, bu da fiyatları daha da tırmandırıyor ve artan döviz fiyatları tüm dengeleri bozuyor. 25 Nisan’da Merkez Bankası’nın politika faizini 75 baz puan artırmasıbile dövizdeki yükselişi durduramadı.

Bu arada ABD’de artan faizler ve büyüme, küresel fonların Türkiye’nin de dâhil olduğu çevre ülkelerden çekilmesine yol açıyor. Türkiye’nin Suriye meselelerinden dolayı artan risk primi de sıcak paranın uzaklaşmasında etkili. Suriye’de ABD ile Rusya arasında gelip giden diploması karmaşası AKP’ye güveni azaltırken 2016 temmuz ayından beri uygulanan Olağanüstü Hal (OHAL) yönetimi iş dünyasından da yoğun şikâyet alıyor. Özellikle TÜSİAD, OHAL’in yabancı yatırımcıları uzaklaştırdığı endişesini sık sık gündeme getiriyor ve bu, AKP ile sürtüşmelere yol açıyor.

Özetle dopingli büyüme beklendiği gibi beklentilerde yükselişe neden olmadı. Beklentilerdeki bozulma nisan anketlerinde daha da derinleşti. Artan hoşnutsuzluklar ise seçmenin muhalefet partilerine yönelişini ve muhalif oylarda artışı işaret etmeye başladı. Merkez sağda konumlanmak isteyen İyi Parti’nin yükselişi AKP’yi ve MHP’yi daha çok endişelendirmiş olacak ki MHP lideri Devlet Bahçeli 17 Nisan’da erken seçim açıklamasını yaptı: “Türkiye’nin 3 Kasım 2019’a kadar dayanması kolay değildir. 3 Kasım 2019’a kadar ulaşmak her dakika zorlaşmaktadır.” Dayanılmaz hale gelen şartlar ekonomiyle de ilgiliydi.

Muhalefetin ortak adayı olması beklenen ama olamayan eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gülde Türkiye ile ilgili tespitlerinde ekonominin iyi gitmediğine işaret etti: “Türkiye iç ve dış şartlar içerisinde büyük zorluklarla karşı karşıya. Barışa ve huzura ihtiyaç varken daha çok kutuplaşma ve kaygı ortamı var. Tarihimizin en büyük bekâ sorunları ile karşı karşıyayız. Ekonomik sorunların da ciddi boyutlara ulaştığını görüyoruz.”

Sonuçta ekonomiyi yönetemeyen iktidar 16 aylık yetkisi olmasına rağmen seçimleri öne çekti. Başbakan Yardımcısı Şimşek bu karar sonrası şöyle konuştu: “Belirsizlik azaldı. Yatırımcıların kafasındaki soru işareti kalktı. Seçim zamanında yapılsaydı daha uzun süreli belirsizlik olacaktı.”

Ancak Şimşek’in sözleri aslında yüksek büyümeye rağmen belirsizliklerin azalmadığının, yatırımcıların kafasının sorularla dolu olduğunun, ekonomiyi yönetmenin güçleştiğinin, erken –daha doğrusu baskın– seçime bu nedenle de ihtiyaç duyulduğunun teyidi gibi.

Makale kategorisine gönderildi | Ters tepen büyüme ile erken seçim (al-Monitor, 2 Mayıs 2018) için yorumlar kapalı

How Turkey’s ‘doping-induced’ growth backfired into hasty elections (Al-Monitor, May 2,2018)=

ARTICLE SUMMARY
The Turkish government’s rush to hold elections in June is driven by economic woes that even its attempts at ‘doping-induced’ growth have failed to overcome.

For governments, times of high economic growth — when the positive expectations of consumers and producers rise — are typically the best time to call elections. During the Justice and Development Party’s (AKP) 15 years in power, it has benefited from such favorable timing, with economic vitality pleasing voters and swaying the polls in its favor. This time, however, Turkey’s economic growth — a staggering 7.4% in 2017 — is blowing back into Ankara’s face.

In an abrupt decision last month, the government brought presidential and parliamentary polls forward, to June 24 from Nov. 3, 2019. The move appeared driven by a sense of urgency to weather the polls as soon as possible before the country’s economic downturn erupts into the full-blown crisis that many experts are predicting.

Pundits had been abuzz with talk of early elections for months. Mahfi Egilmez, a well-respected economic commentator and a former head of the Treasury, wrote as early as January that the AKP would likely bring the polls forward, pointing to the party’s successful election record in times of high growth as well as the January expectation surveys, which reflected an optimistic sentiment among consumers and producers alike.

In the ensuing months, however, the expectation surveys deteriorated. They indicated that consumers and economic actors were growing pessimistic about any improvement in the inflation and unemployment rates, expected no increase in their incomes, would refrain from investment and spending in the near future, and saw little prospect for a decrease in the current account deficit.

In March, the international credit rating agency Moody’s further cut Turkey’s sovereign credit rating, which was already in “junk” territory, citing the country’s growing fragilities and being unimpressed by its growth rate. Meanwhile, the global financial climate had begun to blow headwinds for emerging economies like Turkey’s, which, coupled with existing woes, sent the Turkish lira into a dramatic slump. Ironically, in the hours when the Turkish Statistical Institute (TUIK) released the 7.4% growth rate on March 31, the price of the dollar reached the psychological threshold of 4 liras.

In the first four months of the year, the lira lost about 7.5% of its value against the greenback. For private companies, currently running a net foreign exchange deficit of $211 billion, each increase in hard currency prices has meant swelling debt in terms of Turkish liras. Meanwhile, the share of savings kept in hard currency accounts has reached almost 45%, as wary Turks seek refuge in foreign exchange to protect their savings against the slump of the lira.

This brings us back to how last year’s economic growth was achieved. The expansion relied on extreme government incentives — or doping, so to speak — and as so often happens with athletes who rely on doping, it has led to anomalies that are difficult to conceal.

Consumer inflation remains stubbornly above 10%, while the 12-month increase in producer prices is even higher, at about 15%, reflecting that imported inputs have become more expensive for manufacturers due to the plunge of the lira. Deputy Prime Minister Mehmet Simsek, who oversees the economy, conceded last week that the lira’s free fall had taken the government aback. “We did not expect such a fast depreciation in the lira,” Simsek said in a television interview. “This has delayed inflation’s decrease to single digits.”

Pay raises, however, have failed to match the ossifying inflation. According to TUIK data, payments to labor stood at 34.5% of gross domestic product last year, down from 36.5% in 2016, indicating that the economy grew to the detriment of the country’s 19 million workers.

A government-guaranteed loan expansion was another growth stimulant, but the banking sector is now worried about bad loans and is reluctant in issuing fresh ones.

The rising foreign exchange prices required moves to make the lira more attractive, which called for raising yields on the national currency. Yet, the central bank’s attempts to hike interest rates have faced fierce objections from President Recep Tayyip Erdogan, who has long pressed for lowering borrowing costs.

On the issue of interest rates, Erdogan has sided with companies targeting the domestic market, primarily housing builders. He had hoped to sustain the growth by focusing on the domestic market to safely reach elections in 2019.

The inadequate increase in interest rates against inflation fueled the foreign exchange rush among local and foreign money holders, pushing prices even higher and further disrupting economic balances. On April 25, the central bank finally moved to raise its key interest rate, but even the 75-basis point hike was by then inefficient in curbing the foreign exchange.

On top of this, growth and rising interest rates in the United States have led global funds to start pulling out of emerging countries such as Turkey, which has the added disadvantage of a growing risk premium due to its involvement in the Syrian war. A repressive state of emergency in place since the failed coup attempt in July 2016 has been another major drawback and has irked the business community. The Turkish Industry and Business Association, the country’s leading industrialist group, has frequently complained that the state of emergency is scaring off foreign investors, but to no avail.

In short, contrary to government hopes, doping-induced growth failed to boost economic confidence. The April expectation surveys reflect a continuing decline in the mood.

Turkey’s economic woes have coincided with the arrival of a new actor on the political scene, the Good Party, led by Meral Aksener, who, along with several other heavyweights, split from the Nationalist Action Party (MHP), the AKP’s ally. The Good Party’s aim at becoming Turkey’s main center-right force and luring voters from the AKP-MHP base has appeared to further distress the government.

MHP leader Devlet Bahceli was the first to urge early elections, on April 17, noting the economic gloom. “Holding out until Nov. 3, 2019, is not easy for Turkey,” he said. “Making it [safely] to Nov. 3, 2019, is becoming more difficult with each passing minute.”

Former President Abdullah Gul — who was unsuccessfully encouraged to run as a joint opposition candidate against Erdogan in the presidential race — made a similar observation, warning of “serious” economic hardship down the road. “Turkey faces great difficulties in the current internal and external circumstances,” he said April 28. “Despite the need for peace and cohesion, a climate of polarization and anxiety prevails. We are faced with the greatest problems of survival in our history. We see that economic problems, too, have reached serious levels.”

In sum, the government’s doping-induced growth has backfired, forcing the AKP’s rush to elections before popular discontent becomes more damaging for the party and strengthens the opposition. In welcoming the snap polls, Simsek said that holding them as originally scheduled would have prolonged the “climate of uncertainty” that was discouraging investors.

Simsek’s comment is in itself an admission of how Turkey’s high growth rate has failed to inject confidence among investors and how managing the economy has now become more difficult.

English, Makale kategorisine gönderildi | How Turkey’s ‘doping-induced’ growth backfired into hasty elections (Al-Monitor, May 2,2018)= için yorumlar kapalı

Varlık Fonu fare doğurdu (Nisan 13, 2018, Al-Monitor)

 

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 3 Nisan’daki Türkiye ziyareti sırasında iki taraf arasında yapılan anlaşmalardan biri de Ankara ve Moskova arasında 500 milyon dolarlık ortak bir yatırım fonu oluşturulmasına yönelikti. Altyapı, sağlık ve bilgi teknolojileri alanında ortak projeler öngören mutabakat kapsamında Türkiye Varlık Fonu (TVF) ile Rusya Doğrudan Yatırım Fonu arasında ortak bir fon kurulması planlanıyor. Anlaşma, Türkiye ile Rusya arasında artan ekonomik iş birliğinin göstergelerinden biri olsa da Türkiye Varlık Fonu’nun akıbetine ilişkin belirsizlikler düşünüldüğünde projenin nasıl hayata geçirileceğine ilişkin ciddi soru işaretleri söz konusu.

2016 ortalarında Fetullah Gülen yanlısı subayların 15 Temmuz askeri darbe girişimlerinin bastırıldığı günlerin tozu dumanı arasında yasası bir çırpıda çıkarılan ve kamuoyuna duyurulan, “paralel bütçe” diye de adlandırılan Türkiye Varlık Fonu (TVF) aradan geçen bir buçuk yılın sonunda ne yaptı diye soranlara “Neredeyse hiçbir şey” demek abartı değil. Bu nitelemeye, fonun öncü kurucuları Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan ve ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı da itiraz etmiyor. O zaman gündeme gelen soru şu: Ne yapılacak? Nasıl bir yeniden yapılanmaya gidilerek fon kurgulanacak ya da başta ana muhalefet partisi CHP’nin talep ettiği gibi tasfiyeye mi gidilecek?

Nerede yanlış yapıldı? Varlık fonu dünyanın yabancı olduğu bir kurum değil. GPF (Norveç), ADIA (Birleşik Arap Emirlikleri), CIC (Çin), SAMA (Suudi Arabistan), KIA (Kuveyt) dünyada devletin sahipliğinde ve yönetiminde olan en büyük varlık fonları. Bu tür fonların geliri genellikle ülkelerin bütçe fazlalarından oluşuyor. Başka bir deyişle, gerçek anlamda varlık fonu olanlar cari fazla veren ve belli bir doğal kaynağa, çoğunlukla petrol, doğal gaza sahip ülkeler.

Peki, Türkiye’nin temmuz 2016 sonlarında gündeme getirdiği ve hızla yasalaştırarak uygulamaya soktuğu Varlık Fonu? Bu fonun, isim benzerliğinden öte bilinen ülke fonlarıyla pek ilgisi yok. Fonun oluşumu ve içerdiği zaaflar konusu Al-Monitor’da ele alınmıştı.

Hatırlanacaktır, 2016 ağustos ayında fonun kuruluşu gösterişli ifadelerle gerçekleştirilmişti. Başbakanlığa bağlı Türkiye Varlık Fonu, “önemli kamu varlıklarında değer artışı sağlayarak ekonomik büyümeye katkıda bulunmak, katılım finansmanına uygun varlıkların gelişmesine destek olmak, sermaye piyasalarının araç çeşitliliği ve derinliğine katkı sağlamak, Türkiye’ye daha fazla yatırımcı ilgisini çekmek ve yeni yatırımlar için sermaye sağlamak, stratejik önem arz eden sektörlerin gelişmesine ve büyük ölçekli yatırımlara iştirak etmek” amacıyla kurulmuştu.

Fona Hazine bünyesinde bulunan bazı kamu sermayeli şirketler ile özelleştirme programında bulunan bazı şirketlere ait hisseler devredilmişti. Varlık fonu bünyesinde kamu finans kuruluşları Ziraat Bankası, Halk Bankası ile Türk Telekom, Türk Hava Yolları (THY), PTT, Milli Piyango ve at yarışları, Borsa İstanbul, BOTAŞ, Türkiye Petrolleri, Türksat, ÇAYKUR ve Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü gibi dev kuruluşlar yer alıyor.

Fondan başlangıçta pek umutlu olan Cumhurbaşkanı Erdoğan 4 Kasım 2016’da şöyle konuşmuştu: “Şu anda Varlık Fonu bana göre Türkiye’nin çok geç kalmış bir projesidir. Şimdi Varlık Fonu ile beraber ortada oluşacak assetler inanıyorum ki bizim gücümüzü ulusal ve uluslararası bazda artıracak.”

Ne var ki dağ fare doğurmuş, aynı Erdoğan 2017 eylül ayı başlarında şöyle konuşur olmuştu: “Varlık Fonu’nda hedeflenen, arzulanan bir süreç olmadı.”

Peki, ne yapılacaktı? Şöyle konuştu Cumhurbaşkanı: “Gelişmeleri gördük, böyle yürümeyeceğine karar verdik. Sayın Başbakan da bu konuda adımını attı, hayırlı olsun diyeceğiz. Varlık Fonu’nu bizim yeniden bir re-organize etmemiz şart.”

Cumhurbaşkanı’nın bile başarısızlığı onayladığı bu proje, başından beri meclis içi ve meclis dışı muhalefetin eleştirilerine maruz kalmıştı. Bir kere hiç tartışılmadan bir oldu bittiyle yasası çıkarılıp oluşturulan fon, büyük tepki toplamıştı. Yanı sıra, konu kamu varlıkları olunca tepki daha da katlanmış, fona çeşitli kamu kuruluşlarının varlıklarının devredilmesi, kamu kaynaklarını talanın başka bir yöntemi olarak yorumlanmıştı.

Öte taraftan Saray’a yakın bazı isimlerin fonun yönetimine atanması da çeşitli söylentileri katlamıştı. Fonun yönetim kuruluna Saray’a da yakınlıklarıyla bilinen Mehmet Bostan, Himmet Karadağ, Kerem Alkin, Yiğit Bulut ve Oral Erdoğan atanmıştı.

Fona aktarılan varlıklar üzerinde ne gibi işlemler yapıldı, bu varlıklar ne şekilde kullanıldı?

Bu soruya yanıt, bizzat Fon’un web sitesinde şöyle yanıtlanıyor: “Mevcut durumda TVF’ye devredilen tüm varlıklara ilişkin değerleme ve bağımsız denetim çalışmaları tamamlanma aşamasındadır. Potansiyel gelişim ve sinerji alanlarını tespit ettikten sonra tüm varlıklara ilişkin 5 yıllık değer yaratma programları oluşturulmuş olup, Bakanlar Kurulu onayı için Başbakanlık’a arz edilmiştir. Bu süreçte aynı anda yapılacak yeni yatırımlar belirlenecektir.”

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer Başbakan Binali Yıldırım’a işte bu can alıcı soruyu sordu, stratejik planın akıbetinin ne olduğu konusunda şöyle bilgi istedi: “Varlık Fonu’nun 2017 ya da 2018 yılında finanse edeceği yatırımlar belirlenmiş midir? Belirlenen yatırımlar için varlık fonundan varlık satışı ya da ipotek verilmesi düşünülmekte midir?”

Gürer’in soru önergesine yanıt Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’ten geldi ve Şimşek Türkiye Varlık Fonu’nun faaliyetlerinin üç yıllık stratejik yatırım planı kapsamında gerçekleştirilebileceğini açıkladı. Şimşek hazırlanan stratejik planın nisan 2017’de Başbakanlık makamına takdim edildiğini bildirdi.

Şimşek bu demeci verdiğinde stratejik plana aradan geçen yedi aya rağmen yanıt gelmedi. Bu da fonun ölü doğduğuna, amaç ve yürütme konusunda bir uyumsuzluk olduğuna dair eleştirilere haklılık kazandırdı. Öyleyse fon ne işe yarayacak, tasfiyesi düşünülüyor mu? Bu soruyu da başka bir CHP Milletvekili Çetin Osman Budak soru önergesi ile sordu.

Antalya Milletvekili Budak Türkiye Varlık Fonu’nun ülke ekonomisine katkı sağlamadığını belirterek Meclis Başkanlığı’na verdiği soru önergesinde Başbakan Yıldırım’a “Yeni yöneticilerle de sonuç alamayacağı tespitleri karşısında ‘denetimsiz ikinci Hazine’ olarak kurgulanan Türkiye Varlık Fonu’nun tasfiye edilmesi yoluna gidilecek midir?” diye sordu.

Budak ağustos 2016’da büyük hedeflerle kurulan Türkiye Varlık Fonu’nun 18 ayın sonunda geldiği aşamanın başarısızlığın itirafı olduğunu iddia etti. Milletvekili aktif büyüklüğü 160 milyar dolara ulaşan Varlık Fonu’nun yönetim değişiklikleriyle ülke ekonomisine katkı sağlamasının mümkün olmadığını, kamu zararının daha fazla büyümesi beklenmeden derhal tasfiye edilmesini savundu.

Bir anonim şirket olarak kurulan fona ilişkin Başbakan’a yöneltilen muhalefet soruları çeşitli başlıkları içeriyor. Başlıca sorular şöyle: TVF bir buçuk yıllık dönemde dış kaynak sağlama, varlıkların değerini artırma, stratejik yatırımlara iştirak etme gibi alanlarda hangi girişimlerde bulunmuş, ne sonuç almıştır? Faaliyetler dolayısıyla bugüne kadar sağlanan gelir ne kadardır? Türkiye Varlık Fonu Yönetimi A.Ş’nin yönetim giderleri için (taşınmaz ve makam aracı alımı-kiralanması, personel vb.) bir buçuk yıllık dönemde yapılan harcamanın tutarı nedir? Yönetim Kurulu üyelerine yapılan ödemeler ne kadardır?

Görünen, fonun fare doğurduğu, amaçları doğrultusunda pek bir gelişme göstermediği, stratejik planını Başbakanlığa onaylatamadığı. Bir iddiaya göre Saray ile Başbakanlık arasındaki uyum eksikliği de fonun kağıt üstünde kalmasında etkili oldu.

Bundan sonrası için söylenecek söz: Bekle-gör.

 

Makale kategorisine gönderildi | Varlık Fonu fare doğurdu (Nisan 13, 2018, Al-Monitor) için yorumlar kapalı

Turkey’s controversial wealth fund stumbles badly since hasty creation(April 13,2018 Al-Monitor)

ARTICLE SUMMARY
Turkey’s sovereign wealth fund, which holds key public assets worth $160 billion, has stumbled badly since its hasty creation in 2016.

During Russian President Vladimir Putin’s April 3 visit to Turkey, the two sides finalized an agreement on the creation of a $500 million joint investment fund, among other deals. The fund, which, according to official statements, will focus on infrastructure, health care and information technology projects, will be a joint venture between Ankara’s sovereign wealth fund, the Turkey Wealth Fund (TWF) and the Russian Direct Investment Fund.

The deal comes as another sign of the growing ties between Turkey and Russia, but how it will unfold is a curious question, for the future of the TWF itself is mired in uncertainty. Ever since its creation in 2016, the TWF has been under criticism, and even President Recep Tayyip Erdogan has admitted that it has been a failure, calling for restructuring. The main opposition, meanwhile, calls for dissolving the fund altogether.

The legislation creating the TWF was passed hastily in the summer of 2016 amid the clamor of the July 15 coup attempt, outlining ambitious objectives to support Turkey’s development. Public assets worth $160 billion were transferred to the fund, though many were skeptical over its stated goals and some even saw it as a government move to create a “parallel budget.” Looking at what the TWF has achieved thus far, one could conclude that it is next to nothing, an assessment that even the fund’s spearheads, including Erdogan, appear to share. So what went wrong?

To start with, the TWF has nothing in common with the world’s best-known sovereign wealth funds such as Norway’s Government Pension Fund, United Arab Emirates’ Abu Dhabi Investment Authority, China Investment Corporation, Kuwait Investment Authority and Saudi Arabian Monetary Agency. Generally, sovereign wealth funds rely on the budget surpluses of their respective governments. In other words, genuine wealth funds belong to countries with current account surpluses and certain natural riches, mostly oil and gas. Turkey has none of these, struggling with both budget gaps and a chronic current account deficit.

Officially, the TWF’s main objectives are to contribute to Turkey’s economic growth by ensuring value increase of key public assets, support the development of assets suitable for participation financing, deepen capital markets through the introduction of a variety of products, attract further investments to Turkey and provide capital for new investments, support the development of strategically important industries, and participate in large-scale investments.

Public assets transferred to the fund included the shares of giant entities such as public lenders Ziraat Bank and Halkbank, Turkish Airlines, Turk Telekom, PTT postal service, National Lottery, Istanbul stock exchange, pipeline operator BOTAS, oil company TPAO, satellite communications company Turksat, tea company CAYKUR and Eti Maden mining enterprise.

Erdogan had entertained high hopes for the fund. Speaking in November 2016, he described the fund as “a very belated project” and expressed confidence that the assets it would create would “increase our strength, both nationally and internationally.”

Yet the mountain brought forth a mouse. Less than a year later, in September 2017, Erdogan was grumbling that the fund had failed to progress on the “targeted and desired” course. “We have decided that things cannot go on like this,” he said. “Reorganizing the wealth fund is a must.”

By the time of this admission of failure, the TWF was already under fire from the opposition and other critics outside parliament. Atop its hasty creation, almost as a fait accompli without any public debate, the transfer of huge public assets to the fund added to the controversy. Many saw the move as a different way of plundering public resources. The appointment of figures close to Erdogan to the fund’s management fueled speculation over the fund’s purpose.

When it comes to what the fund has done with the assets, it provides the following explanation on its website: “Assessment and independent auditing work on all assets transferred to the TWF is in a process of completion. After the identification of potential development and synergy realms, five-year value creation programs have been drawn up for all assets and submitted to the prime minister’s office for the approval of the Council of Ministers. New investments, to be made simultaneously in this process, will be also outlined.”

In December, Omer Fethi Gurer, a lawmaker for the main opposition Republican People’s Party (CHP), submitted a written parliamentary question to Prime Minister Binali Yildirim, asking about the fate of the fund’s strategic plan and the investments it would finance. He also requested information about any plans to sell or mortgage assets.

The response came from Deputy Prime Minister Mehmet Simsek, who oversees the economy. Simsek said the TWF’s activities could proceed under a three-year strategic investment plan, adding that a blueprint had been submitted to the prime minister’s office for approval in April 2017.

At the time Simsek disclosed this information, the plan had been waiting for seven months without a decision, which seemed to justify criticism that the TWF was stillborn amid discrepancies between its objectives and functions.

This raised further questions about the purpose of the fund and some, like CHP deputy Cetin Osman Budak, wondered whether it could end up dissolved. In his own parliamentary question to Yildirim, Budak asked whether the government would consider scrapping the TWF, arguing that it was essentially designed as “an unchecked second Treasury” and contributed nothing to the economy. According to the lawmaker, the state of affairs was in itself a confession of the fund’s failure and no management reshuffle could make it useful for the economy, hence it should be dissolved without squandering further public funds.

Other opposition questions to Yildirim include the following: What efforts has the TWF made in line with its objectives to secure external funds, increase the value of assets in its portfolio and participate in strategic investments, and what results has it obtained? How much revenue has the fund secured through its activities thus far? How much money has the fund spent on administrative expenditures such as personnel salaries, immovable properties, furnishing and cars? How much payment has been made to members of the fund’s executive board?

While those questions still await answers, the TWF remains an entity that essentially exists only on paper, having failed to make any tangible progress on its objectives and have its strategic plan approved by the government. Some reports suggest that differences between Erdogan and the Cabinet have also contributed to the stumbling, which makes the future of the fund even more curious.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s controversial wealth fund stumbles badly since hasty creation(April 13,2018 Al-Monitor) için yorumlar kapalı