Seçmenin ekonomik güveni diplerde (Al-Monitor, Mayıs 31, 2019)

Türkiye’nin gündeminde İstanbul yerel seçimi ile ekonomik kriz neredeyse eşit ağırlıkta, ilk sıralardan inmiyor. Yenilenecek seçimler öncesi iktidarın tüm müdahalelerine rağmen ekonomik aktörlerde gözlenen güven erozyonu azalmış değil. Bu güvensizliğin en açık örneği de dibe vuran “güven endeksleri.”

31 Mart 2019’da yapılan yerel seçimlerde başkent Ankara ile Türkiye’nin üçüncü metropolü İzmir’in de aralarında olduğu büyük illerin yerel iktidarını alan muhalefet bloğunun, megapol İstanbul’da az farkla da olsa kazandığı seçimi, rejim kabul etmedi.

İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) yaptığı baskının etkisiyle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi bir hukuk devletinde asla rastlanmayacak gerekçelerle iptal edildi. Oy sayımına yapılan itirazlardan bir şey tutturamayan rejim, seçim sandık kurullarında devlet memurları görevlendirilmediği gerekçesini YSK’nın 11 üyesinden yedisine aldırarak seçimlerin 23 Haziran’da yenilenmesi kararını çıkarttı.

Türkiye son bir yılda üç seçim geçirmiş olacak. 2018’de sinyalleri gelen ekonomik krizin seçmen tercihini fazla etkilememesi için normalde Kasım 2019’da yapılması gereken milletvekili ve cumhurbaşkanlığı seçimi, 24 Haziran 2018’e alımıştı. Bu erken seçim, iktidardaki AKP’ye iyi geldi. Seçimi kazanmasında, krizin henüz hissedilir hale gelmemesi etkili oldu.

Ne var ki kriz çok beklemedi ve Ağustos 2018’de ABD ile yaşanan gerilimin de etkisiyle döviz fiyatındaki sert sıçrama ile yakıcı bir biçimde gündemde ilk sıraya oturdu. 2018’in ikinci yarısı krizi geriletmeye çalışmakla geçerken bu kez, yaklaşmakta olan 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde krizin etkisini azaltmak için rejim bir dizi popülist politikaya başvurdu. Bu tercih kriz ateşini düşürse de geleceğe daha büyük sarsıntılar taşıdı.

31 Mart 2019 yerel seçimlerinin sonuçlarında krizi, yüksek enflasyon, yüksek işsizlik olarak yaşayan büyük kent seçmenlerinin öfkesi de etkili oldu. Ana muhalefet Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) adayları Türkiye milli gelirinin yüzde 62’sinin üretildiği 21 ilde yerel iktidarı kazandılar. Bunlar arasında en önemlisi, Türkiye milli gelirinin yüzde 31’ini tek başına üreten İstanbul’da kazanılan zaferdi.

Ne var ki AKP, İstanbul sonucunu kabullenmedi ve 6 Mayıs’ta toplumun adalet duygularını sarsan haksız iptal kararı geldi. Seçmen de bu kez seçimin tekrarlanacağı 23 Haziran tarihini beklemeye koyuldu. Bütün bu seçim gündemli zaman dilimi, ekonomi için “bekle-gör” ile geçen, kan kaybettiren günler demekti. Rejim, seçim kaygısıyla, krizi yönetebilmek için alınması gereken radikal adımları hep erteledi, Hazine’ye sürekli açık verdirten popülizmi tercih etti.

Hiç azalmayan güvensizlik, iç ve dış aktörleri güçlü paraya, dolara, avroya yöneltirken, döviz kurunda sert artışlar olmaması için Merkez Bankası’nın rezervleri eritiliyor, Hazine-Merkez Bankası işbirliği ile ekonomide uçuruma savrulmamak için dümen tutulmaya çalışılıyor ama bütün bunlar seçmende, sanayicilerde, müteahhitlerde, kısacası ekonomik aktörlerde gözlenen güven erozyonunu azaltmıyor. Bu güvensizlik ise her ay tekrarlanan “güven endeksleri” ile ilgili anket sonuçlarının son aylarda dibe vurmasında kendisini ifade ediyor.

Tüketicilerin “maddi durum” ve “genel ekonomiye ilişkin” hem mevcut hem de gelecek dönem değerlendirmelerini ölçen Tüketici Güven Endeksi, mayıs ayında sert bir düşüşle 55,3’e geriledi. Tüketici güven endeksinin 100’den aşağı doğru uzaklaşması, tüketici güveninde kötümser durumu gösteriyor. Mayıs ayının bir önceki aya göre yüzde 13 azalarak düşen değeri, güvende çok ciddi bir erozyona işaret ediyor. Öyle ki bu anketin bütün geçmişine bakıldığında Mayıs 2019 verisi, geçmiş 17 yılın en düşük değeri olarak dikkat çekiyor. Tüketici güveninin 17 yıldır bu kadar dibe vurduğu bir ay olmadı. Öyle ki endeks, 2008-2009 küresel kriz döneminde bile yüzde 55,7 olarak ölçülmüştü.

Bu sonuç, tüketicinin hiç bu kadar karamsar olmadığını gösteriyor. Tüketiciler, ailenin maddi durum beklentileri, ülkenin genel ekonomik durumu, işsizlikte iyileşme, tasarruf etme ihtimalleriyle ilgili alt başlıklarda hep en karamsar beklentiler içinde olduklarını ifade etmiş durumdalar.

Tüketicilerin güvensizliği girişimcilerde de devam ediyor. Anket sonuçlarına göre perakende ticaret sektörü iş hacmi, satışlar, stokların azalması konularında gelecekten endişeli. Krizden en önce ve en derin etkilenen inşaat sektöründe de karamsarlık sürüyor.

Merkez Bankası’nın imalat sanayisine uyguladığı “reel sektör endeksi” de mayıs ayında önceki aya göre iniş gösterdi. Mayısta imalat sanayinde faaliyet gösteren 1720 işyerinin yanıtlarından Reel Kesim Güven Endeksi’nin nisana göre 6,6 puan azalarak 98,9 seviyesine indiği görüldü.

Tüketici ve üreticilerin genel ekonomik duruma ilişkin değerlendirme, beklenti ve eğilimleri, tek bir endekste de özetleniyor. Bu bileşik endeks “Ekonomik Güven Endeksi” olarak adlandırılıyor. Ekonomik güven endeksinin 100’den küçük olması genel ekonomik duruma ilişkin kötümserliği yansıtıyor.

Ekonomik güven endeksi nisan ayında 84,7 iken, mayıs ayında yüzde 8,5 oranında azalarak 77,5 oldu. Ekonomik güven endeksindeki azalış, tüketici, reel kesim (imalat sanayi), hizmet, perakende ticaret ve inşaat sektörü güven endekslerindeki düşüşlerden kaynaklandı.

Bileşik endeks, ekonomik güven endeksi, 2008-2009 krizinden bu yana bu kadar düşmemişti. Özellikle tüketici güveninin yüzde 55’e inerek tüm yılların en dibini görmesi, bileşik endeksin 77,5’e kadar inmesinde etkili oldu.

Genelde ekonomik güven endeksinin, özelde ise en önemli bileşen olan tüketici güven endeksinin en dipte seyretmesi politik bazı mesajlar da içeriyor. Özellikle tüketici güveni, bir ölçüde “seçmen güveni” anlamı da taşıyor. Bu endeksin iniş çıkışları, ilgili dönemlerde yapılan seçim sonuçlarında hep etkili oldu.

Örneğin endeksin 80’in üstünde olduğu 2007 genel seçimlerinde AKP oyları yüzde 47’ye yaklaşırken endeksin 61 dolayına indiği 2009 yerel seçimlerinde oylar yüzde 38’e kadar inmişti. Tüketici güven endeksi 83’e kadar çıkmışken 2011’de AKP yeni bir seçim zaferi daha elde etti.

Endeksin 65’e indiği 2015 Haziran ayında ise AKP tek başına iktidar şansını kaybetti ve oyları yüzde 41’e indi.

AKP’nin büyük illerde yerel iktidarı kaybettiği 31 Mart 2019’da da tüketici endeksi 59’a kadar gerilemişti. Şimdi 23 Haziran’daki İstanbul seçimlerine giderken endeks daha da aşağılarda ve 55’e kadar inmiş durumda. Bunun, seçmen nabzını birebir yansıtmasa da ona etki eden önemli bir gösterge olduğu çok açık.

Genel kategorisine gönderildi | Seçmenin ekonomik güveni diplerde (Al-Monitor, Mayıs 31, 2019) için yorumlar kapalı

Voters’ economic confidence dips ahead of key Istanbul vote( Al-Monitor, May 31, 2019)

Turkey’s ruling Justice and Development Party (AKP) may have secured a rerun of Istanbul’s mayoral race to try to reverse its defeat in March, but it has had little to celebrate ahead of the critical vote, with economic woes sinking consumer confidence to record lows.

The AKP’s election scores over the years show that the party has suffered setbacks in times of plunging consumer confidence. Turkey today is in the midst of a serious economic downturn that is hitting hard, especially in Istanbul, the country’s biggest city and economic hub.

In the March 31 local polls, the bloc led by the main opposition Republican People’s Party (CHP) emerged victorious, not only in Istanbul, but in almost all major urban centers, including the capital Ankara and the third largest city, Izmir. The AKP refused to concede defeat in Istanbul, the long-standing pillar of its patronage networks, claiming irregularities and raining objections to the higher election board. Under pressure from President Recep Tayyip Erdogan himself, the majority of the judges on the board voted to void the result on grounds that some polling station officials were not public servants, without any mention of vote-rigging. It was an unprecedented move that many saw as a travesty of electoral laws.

The redo vote on June 23 will be Turkey’s third election within a year. In June 2018, the country held parliamentary and presidential polls, which the government brought forward from November 2019, alarmed that the brewing economic crisis would cause it greater political damage down the road. This proved a wise decision, as the crisis was not yet palpable in earnest, and the AKP won the elections.

The crisis quickly worsened, however, leading to a severe currency shock in August under the impact of political spats with the United States. The government scrambled to contain the crisis, but did little to tighten the belt as the looming March 31 polls led it to resort to populist measures. It did manage to reduce the fever of the crisis, but at the expense of braving bigger tremors down the road.

The ire of urban voters hit by soaring prices and growing joblessness was a major factor swaying the local polls, which saw the CHP triumph in 21 provinces that contribute 62% of Turkey’s gross domestic product (GDP). The biggest trophy was Istanbul, which alone accounts for 31% of the GDP. The cancellation of the Istanbul vote has now added a sense of injustice to the public’s economic frustrations.

The protracted election hubbub has left the economy waiting for remedies while continuing to lose blood. The government has kept deferring the drastic measures the crisis requires, sticking to populist policies that only enlarge the Treasury’s gaps.

Amid lingering pessimism over the country’s economic prospects, domestic and foreign actors have increasingly fled the Turkish lira, turning to hard currency. In response, the central bank has scrambled to prop up the lira, draining its reserves, along with other extraordinary steps to back the Treasury in keeping the economy from the edge.

Yet nothing seems to have eased the confidence erosion among the populace and economic actors, as evidenced by an ongoing decline in confidence indices.

The consumer confidence index — compiled through monthly surveys to measure consumer assessments and expectations on their financial standing and the economy in general as well as their spending and saving tendencies — plunged to 55.3 in May. The more the index goes below the 100-mark, the more pessimism it indicates. The May figure was 13% down from the previous month, reflecting a grave erosion of confidence. It marks the lowest level the index has hit in the 17-year history of the confidence surveys, falling 0.4 points below the hitherto dip of 55.7, measured in November 2008 amid the global financial crisis.

The May result speaks of unprecedented gloom among consumers. Pessimism is at its worst level in sub-categories such as expectations on the family’s financial situation, the general state of the economy, a possible improvement in the unemployment rate and saving prospects.

Entrepreneurs remain similarly pessimistic. Those in the retail sector express worries about the future in terms of business volumes, sales and destocking. The survey shows that gloom continues to grip also the construction sector, which used to be the driving force of the economy before becoming the first and most battered victim of the crisis.

The real sector confidence index, compiled from the manufacturing industry, was also down from the previous month. Based on a survey with 1,720 manufacturers, the index dropped 6.6 points to hit 98.9 in May.

Finally, the economic confidence index — the composite of consumer and producer assessments, expectations and tendencies — fell to 77.5 in May from 84.7 in April, dragged down by the tumbling indices of consumers and the manufacturing, services, retail and construction sectors. The last time the index slumped to similar lows was during the 2008-2009 global crisis.

The staggering drops in the economic confidence index and its most important component, the consumer confidence index, are not without political messages, of course. The consumer index also reflects “voter confidence” to some extent. Its ups and downs have always hinged on election results.

In the 2007 general elections, for instance, the index was above 80 and the AKP got nearly 47% of the vote. In the 2009 local elections, the index was down at about 61 and the AKP’s vote dropped to 38%. When the index climbed back to 83 in 2011, the AKP had another big victory with nearly 50% of the vote. By the June 2015 general elections, the index dropped to 65, while the AKP lost its parliamentary majority, ending up with 41% of the vote.

At the time of the March 31 local polls, the consumer confidence index stood at 59. Now, just weeks before the election rerun in Istanbul, it has shed another four points. For sure, the drop is not a literal reflection of voter sentiments, but it is still a major indicator that cannot be ignored.

English, Genel kategorisine gönderildi | Voters’ economic confidence dips ahead of key Istanbul vote( Al-Monitor, May 31, 2019) için yorumlar kapalı

Hazine’ye “yedek akçe” kanı (Al Monitor, Mayıs 22, 2019)

Devletin para politikalarını yöneten kurumu Merkez Bankası ile maliye politikalarını yöneten Hazine, Türkiye’deki ekonomik krizin en önemli iki aktörü olarak hep gündemdeler. Merkez Bankası görünüşte “bağımsız,” Hazine ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı da olan Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanlığı’na bağlı.

Ancak pratiği izleyenler Merkez Bankası’nın “bağımsız” davranamadığını, rejimin doğrudan ya da dolaylı müdahalelerine maruz kaldığını gözlüyorlar. Merkez Bankası, faiz kararlarında mutlaka Saray’ın onayını almaya mecbur hissediyor, kaynaklarını son zamanlarda artan biçimde Hazine’nin kullanımına sunmaya zorlanıyor ve yine Bakan Albayrak’ın direktifiyle hiç yapmaması gereken bir şeyi yapıp döviz piyasalarına doğrudan ya da dolaylı müdahalelere araç oluyor. Örneğin, Hazine kontrolündeki kamu bankaları aracılığıyla döviz sattırıp dövizin fiyatının yükselmesini önlemeye çalışıyor.

Merkez Bankası ile Hazine arasındaki ilişkide daha çok dikkat çeken, Merkez Bankası kaynaklarının Hazine’ye transferi. Merkez Bankası’nın son tahlilde devlete ait bir anonim şirket olarak banka kârının bir kısmını Hazine’ye “temettü” olarak aktarması yeni bir şey değil, yasa hükmü. Banka, kuruluşundan bu yana bunu yapıyor. Ama bu yıl alışılmadık bir biçimde nisan ayında yapılması gereken bu transfer, yasa değişikliğine gidilerek ocak ayına, yani 31 Mart yerel seçimlerinin öncesine alındı. Çünkü Hazine, popülist seçim politikaları uygulayan hükümetin yarattığı önemli açıklarla karşılaştı ve ancak yüksek faizlerle yapabileceği borçlanmayı azaltmak için Merkez Bankası’nın 34 milyar TL dolayındaki kârını önden çekti.

Kan nakli bununla kalmıyor. Hazine’nin yine Merkez Bankası’nın kârlarından oluşan ve her anonim şirkette olduğu gibi Merkez Bankası’nda da kârların yüzde 20’sine tekabül eden “yedek akçe” kaynaklarına da göz dikilmiş durumda. Bu kaynağın da yaşadığı kan kaybına önlem olarak Hazine’ye devri konuşuluyor. Bu niyetin önünde bazı hukuki engeller var. Ama hukuksuzluğu umursamayan bir rejim için bunun çok da bir engel oluşturmayacağı, genelde kabul görmüş durumda. Tek çekince, bu muhtaçlığın vardığı boyutları, dış para piyasalarının da görecek olması. Hazine’nin Merkez Bankası yedek akçesine ihtiyaç duyacak kadar sıkışıklık içinde olduğu, böyle bir kan nakli ile iyice açığa çıkacak. Ama veriler istenildiği kadar makyajlansın, Hazine’nin açıklarının giderek büyüdüğü ve büyük bir borçlanma ihtiyacı içinde olduğu pek saklanamıyor.

2019’un ilk dört ayına ilişkin veriler, Hazine’nin neden Merkez Bankası kaynaklarına bu kadar el atma çaresizliği içinde olduğunu yeterince sergiliyor. Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre bütçe giderleri 2019’un ilk dört ayında 2018’in aynı dönemine göre yüzde 29 arttı. Bu, tüketici enflasyonunun 10 yüzde puan üzerinde bir artış demek. Giderler içinde de özellikle faiz harcamalarındaki yüzde 51’lik artış dikkat çekici.

Giderler yüzde 29 artarken, ilk dört ayda vergi ve vergi dışı gelirlerden oluşan “bütçe gelirleri” ancak yüzde 19 yükseldi. Yani giderlerdeki artıştan 10 yüzde puan düşük, enflasyon artışını geçemeyen bir vergi artışı temposu söz konusu.

Ekonomide büyüme yerine küçülme başlayınca, çoğu tüketimden alınan dolaylı vergiler de azaldı. İlk dört ayda vergi gelirleri sadece yüzde 6 arttı. Yüzde 19 enflasyonu anımsayınca, vergi gelirlerinde ciddi bir reel gerileme olduğu açık.

Vergilerdeki hızlı erimeye karşılık “vergi dışı gelirler” yüzde 78 gibi büyük bir artış gösterdi ve 73 milyar TL ile devlet gelirlerinin dörtte birini geçti. Bunlar, bir kereye mahsus sağlanan devlet gelirlerinden oluşuyor. 73 milyar TL’lik bu tür gelirlerin yaklaşık 34 milyar TL’lik bölümü Merkez Bankası’ndan Hazine’ye aktarılan temettü, yani kâr payı. Bedelli askerlik gelirleri, hukuksuz yapıların affından sağlanan gelirler de bu “bir defaya mahsus gelirler” içinde.

Vergi gelirlerinin “faiz dışı giderleri” karşılama gücü, önemli bir göstergedir. 2018’in ilk dört ayında vergiler faiz dışı giderlerin yüzde 83,1’ini karşılayabiliyordu. 2019’un ilk dört ayında ise vergiler faiz dışı giderlerin ancak yüzde 70’ini karşılayabiliyor. Özellikle IMF gibi kuruluşlar bu oranı dikkate alırlar ve bu düşüş, Hazine’nin ciddi bir zaaf içinde olduğunu tek başına ortaya koyuyor.

Böyle bir bütçe zafiyeti karşısında ya vergileri artırmanın bir yolu aranır ya da çoğu zaman yapıldığı gibi önce vergi dışı yeni gelir kaynakları ve onu takviye edici borçlanmaya gidilir. Vergi dışı gelir potansiyelinin neredeyse sonuna gelindi. Özelleştirilecek, satılacak kamu varlığı kalmadı gibi.

O zaman tek çare borçlanmaya gitmek. Yükselmiş faizlerle borçlanmaya gidince bütçede faiz harcamaları daha da artıyor. Devlet borçlanan aktör olarak sahneye çıkınca faizler daha da tırmanıyor. Artan faiz giderleri bütçede eğitim, sağlık, sosyal yardım, tarıma destek gibi alt, orta sınıfları ilgilendiren harcamaları kısmak pahasına yapılabiliyor ancak. Politik maliyeti de ağır bu yolun.

Bütçe açıkları, kamu borç yükü, Türkiye’nin 2001’de yaşadığı krizin en önemli kamburu idi. IMF veri tabanına göre 2001’e gelindiğinde bütçe açığı milli gelirin yüzde 12’sini bulmuş, kamu borçlarının milli gelire oranı yüzde 76’yı aşmıştı. 2001-2002’de IMF stand-by anlaşması gereği dönemin koalisyon hükümetiyle, 2003’ten itibaren de AKP hükümetiyle uygulanan özelleştirmeler başta olmak üzere bazı operasyonların sonunda 2006’da kamu açığı milli gelirin yüzde 1’inin altına inerken, borç yükü de milli gelirin yüzde 27’sine kadar geriledi. Bütçe performansı, AKP’nin dış dünyadan kaynak isterken vitrinine koyduğu en önemli gösterge idi artık.

Ne var ki 2016 sonrası ekonominin olumsuz gidişatı, AKP’yi ekonomiyi yönetmek için daha çok Hazine’yi kullanmaya, özellikle seçim dönemlerinde daha çok harcama yapmaya, vergi bağışıklıkları tanımaya götürdü. Bunun sonucunda 2018’de bütçe açığı yeniden tırmandı ve milli gelirin yüzde 3.6’sına çıktı. Kamu borçları da şimdilik milli gelirin yüzde 30’una yaklaşıyor.

Şimdi korkulan açıkların daha da artması, kamu borç yükünün kabarması. Kamunun borçlanıcı olarak piyasaya çıkması, zaten iyi olmayan dengeleri daha da bozabilir. O nedenle, “bir defalık gelir” arayışı bitmiyor. Akla gelen son fikir, Merkez Bankası’nın 40 milyar TL’yi bulan yedek akçesinin yapılacak bir yasa değişikliği ile Hazine’ye aktarılması.

Bu kan naklinin Merkez Bankası’nın bağımsızlık iddiasını iyice çürüteceği gerçeği bir yana, bankayı sert rüzgarlarda yelkensiz bırakma riski büyük. Hazine’nin açıklarının ne kadarını, ne süreyle idare edeceği belli olmayan bu bir defalık kaynak operasyonu niyeti, Hazine’ye parlak bir görüntü vermiyor. Bu muhtaçlık, özellikle Türkiye’ye dış borç veren piyasalar ve kuruluşlar açısından Hazine’nin zafiyetini ortaya koyuyor. Ama AKP rejimi yine de bu kaynaktan da vazgeçecek gibi görünmüyor.

Genel kategorisine gönderildi | Hazine’ye “yedek akçe” kanı (Al Monitor, Mayıs 22, 2019) için yorumlar kapalı

Turkey’s debt-ridden Treasury mulls risky steps to stay afloat (Al Monitor, May 22, 2019)

The two main actors in the economic crisis gripping Turkey are the central bank, which runs the state’s monetary policies, and the Treasury, which is in charge of fiscal policies. The central bank is ostensibly independent, while the Treasury is attached to Treasury and Finance Minister Berat Albayrak, who is also President Recep Tayyip Erdogan’s son-in-law.

Those who follow how things work on the ground are well aware that the central bank does not act independently and is subject to direct and indirect government meddling. The bank has long felt compelled to seek Erdogan’s blessing in its interest rate decisions. Recently, it has come under pressure to let the Treasury use its resources and — again, at Albayrak’s behest — do something it should never do, namely directly or indirectly intervene in the foreign exchange market. The bank’s role in foreign currency sales by Treasury-controlled public banks, aimed at curbing the slump of the Turkish lira, is a case in point.

The central bank’s transfer of funds to the Treasury is even more intriguing. Such transfers are not something new — in fact, they are required by law, given that the bank is ultimately a state-owned company that transfers part of its profits to the Treasury. This year, however, the transfer that was due in April was brought forward to January via a legal amendment ahead of the March 31 local polls. As a result, the Treasury — saddled with major deficits due to the government’s preelection populism — was able to get early some 34 billion liras ($5.6 billion) instead of borrowing on high interest rates.

The Treasury has now reportedly set an eye on the central bank’s legal reserves, which represent 20% of its profits and a sum the bank sets aside by law to use in extraordinary circumstances. There are legal obstructions to the move, but given the government’s record on respect for the law, many are convinced it would not be discouraged by legal hurdles. Its only reservation seems to be that such a blood transfusion would lay bare the Treasury’s desperate situation for all to see, including the foreign money markets.

In fact, the Treasury’s gaping deficits and growing borrowing needs are already hard to conceal, no matter how much the figures are glossed over.

In the first four months of the year, budget expenditures were up 29% from the same period last year, according to Treasury and Finance Ministry figures. The increase exceeds the consumer inflation rate by 10 percentage points. In the sub-rubrics, the 51% increase in interest spending is particularly striking.

Budget revenues, comprised of tax and nontax revenues, were up only 19% in the same period. In other words, the increase in revenues was 10 percentage points less than the increase in spending and just kept up with inflation.

The contracting economy has also led to a decrease in revenues from indirect taxes levied on many consumption items. In the first four months, tax revenues grew only 6% in what was actually a significant decline in real terms, given the 19% inflation rate.

In stark contrast, nontax revenues increased 78% to 73 billion liras, making for more than a fourth of state revenues. The sum represents one-off revenues, including the nearly 34 billion liras in central bank profits transferred to the Treasury and money generated from paid exemptions from military service and an amnesty for illegal construction.

The extent to which tax revenues cover noninterest expenditures is an important fiscal indicator. In the first four months of the year, the coverage rate was 70%, down from 83.1% in the same period in 2018. Institutions such as the International Monetary Fund (IMF) are very mindful of that rate, and its decrease alone shows how debilitated the Treasury has become.

To tackle such budget woes, one looks either for a way to increase taxes or, as is more often the case, for new sources of nontax revenues, coupled with borrowing. For Turkey, the potential of nontax revenues is more or less exhausted, with almost no public assets left to privatizeor sell off. This leaves borrowing as the sole option. Because of rising interest rates, fresh borrowing means increased interest expenditures in the budget. And when the government takes to the stage as a borrower, interest rates rise further. Growing interest expenditures eat into public spending in realms that bear upon lower and middle classes such as education, health care, social welfare and agricultural supports. As such, they come with serious political costs.

Budget deficits and a hefty public debt were the main problems in the severe economic crisis that Turkey experienced in 2001. According to IMF data, the budget deficit reached 12% of gross domestic product (GDP) that year, while public debt amounted to more than 76% of GDP. As a result of measures enacted under a standby deal with the IMF in 2001 and 2002 by the then-coalition government and, from 2003 onward, by the Justice and Development Party (AKP) — mostly the privatization of public entities — Turkey’s public deficit decreased to less than 1% of GDP by 2006, while public debt fell to 27% of GDP. Budget discipline became the key item in the AKP’s showcase as it sought to secure funds from foreign sources.

The economic woes since 2016, however, have led the AKP to use mostly the Treasury in managing the economy, including increased spending and tax exemptions in a series of election seasons. As a result, the budget deficit began to enlarge anew, reaching 3.6% of GDP in 2018. Public debt, meanwhile, is currently approaching 30% of GDP.

Fears are rife that budget gaps and public debt will continue to grow. The government going out to the market as a borrower could further upset the already fragile balances. Hence, Ankara’s quest for one-off revenues never ends. Now, it has gone as far as to consider a legal amendment to transfer the central bank’s legal reserves — a sum of about 40 billion liras ($6.6 billion) — to the Treasury.

Such a blood transfusion would not only deal an ultimate blow to the central bank’s claim at independence, but will also raise a huge risk of leaving the bank without a sail in some storm down the road. The intent for such a one-off funding operation, which lacks clarity on how much debt it could manage and for how long, is hardly flattering for the Treasury’s image. For Turkey’s foreign lenders, in particular, it is a reflection of how weak and vulnerable the Treasury has become. Still, the government is unlikely to give up on that money.

English, Genel kategorisine gönderildi | Turkey’s debt-ridden Treasury mulls risky steps to stay afloat (Al Monitor, May 22, 2019) için yorumlar kapalı

Yeniden seçim, yeniden türbülans (Al Monitor, 11 Mayıs, 2019)

Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) bir “hukuk katliamı” olarak nitelenen kararıyla Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) adayı Ekrem İmamoğlu’nun kazandığı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin yenilenecek olması, Türkiye genelinde, özellikle ekonomide yeni bir türbülansa yol açtı. Bu türbülansın etkisinin, seçimlerin yenileneceği 23 Haziran’a, belki sonrasına sarkma ihtimali yüksek.

Türkiye ekonomisi, son birkaç yıldır sendeleyerek ayakta durmaya çalışırken araya giren çeşitli seçimler kırılganlıkları artırdı. Ekonomide yapısal bazı reformlarla iyileşmeler beklenirken ve bunlara odaklanılması sık sık dile getirilirken önce 24 Haziran 2018’de yapılan cumhurbaşkanlığı ve milletvekili erken seçimi, ardından 31 Mart 2019’da yapılan yerel yönetim seçimlerinin popülist uygulamaları, bu odaklanmaya imkân vermedi.

31 Mart ertesi para ve maliye politikalarında sıkılaştırma ile el ele gidecek onarım programına geçiş umulurken, bu kez CHP adayının kazandığı seçimlere iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile müttefiki Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) yaptıkları itirazlar, 35 günlük bir “bekle-gör” süresine mâl oldu. YSK’nın 6 Mayıs’ta uluslararası hukuk garabeti olarak nitelenen gerekçe ile seçimleri iptal etmesi ve seçimin 23 Haziran’da yenilenmesini karara bağlaması ise topyekûn bir türbülansa kapı araladı, en şiddetli sarsıntı ekonomide oldu.

Kararın açıklandığı saatlerde hızla tırmanan döviz kuru, izleyen günlerde yapılan müdahalelere rağmen sakinleşmedi. Dolar fiyatı, karar öncesi 6 TL’nin altında bir bantta seyrederken, YSK kararı ile birlikte 6.15-6.20 TL aralığına sıçradı ve orada basamak yaptı.

TL’nin değer kaybı ya da doların fiyatında daha hızlı artışın, kamu bankalarına döviz satışı yaptırılarak önlenmeye çalışıldığı iddiası yaygın. ABD merkezli yayın kuruluşu Bloomberg, iki piyasa uzmanına dayandırdığı haberinde dolar/TL kurunun 6.00 seviyesini aşması sonrası, 6 Mayıs Pazartesi günü kamu bankaları üzerinden 400 milyon dolardan fazla satış yapıldığını iddia etti. Bu iddia sonra 1 milyar dolara yükseltildi.

Merkez Bankası’nın rezerv daralmasının sık sık uluslararası medyada haber konusu yapıldığı günlerde, kamu bankalarına döviz sattırarak döviz kurunun kontrolden çıkmasını önleme çabası sürdürülebilir görünmüyor. Merkez Bankası ya kuru kontrol için TL faizlerini artırmak zorunda kalacak ya da kur kontrolden çıkıp gidebileceği yere kadar gidecek. TL faizi artışlarına Saray ve arkasındaki iç pazara bağımlı sermaye gruplarının şiddetle karşı çıktıkları biliniyor. Bu durum, Merkez Bankası’nı bunaltıcı bir basınç altında tutmaya devam ediyor.

Dövizi yukarı iten rüzgar sadece iç iklimden, seçimlerin getirdiği yeni belirsizlikten kaynaklanmıyor. Aynı zamanda dış dünyada yaşananlar da Türkiye ekonomisine yardımcı olmak yerine, sorunları büyütüyor.

AKP rejiminin ABD ile gerginliğinin ağustos ayında kur şokuyla sonuçlandığı hatırlanacaktır. Rusya’dan tedarik edilecek S-400’lerin teslim takvimi yaklaşırken ABD ile gerginlik ve görüşme trafiği yine tırmanıyor. Gerginliğin etkilediği kur şoku ile tetiklenen ekonomik küçülme de sürüyor.

Bir de ABD’nin dünyaya yaydığı gerginlik var. 5 Mayıs gecesi Trump’ın tweet’i ile ABD ile Çin geriliminin aniden tırmandığına tanık olan piyasalarda yeni bir çalkantı yaşandı. ABD, Çin’e ticari görüşmeleri pozitif yönde sonlandırmak için bir süre verdi. Aksi taktirde gümrük duvarlarını yükselteceği tehdidini savurdu.

Ticaret savaşının yeniden kızışmasıyla iki devin de gayri safi hasılasında kayıplar olacak. Bunun, Çin tarafında 1 puan, ABD tarafında 0.45 puan olarak gerçekleşeceğine dair hesaplar yapılıyor. Yani, Çin’de 1.2 trilyon dolar, ABD’de 870 milyar doları bulacak kayıpların toplamı 2.1 trilyon dolar ediyor.

İki büyük filin tepişmesi tüm dünya sahasını etkiliyor, özellikle de Türkiye’nin de aralarında olduğu çevre ülkelere olumsuzluğu daha yüksek. Çünkü dünya ekonomisinde daralma, çevre ülkelerin ihracatlarını, dış kaynak bulma ve borçlarını çevirme alanlarını da daraltıyor.

ABD-Çin geriliminin yanı sıra ABD-İran petrol gerilimi de Türkiye’yi olumsuz etkiliyor. İran’dan tedarik edilemeyen petrolün daha yüksek fiyatla başka tedarikçilerden ithali, cari açıkta artışlara yol açarak enerjinin maliyetini ve fiyatını da yükseltecek.

İçeride siyaseti ve ekonomiyi yönetmekte güçlük çeken AKP rejiminin dış iklimden de oldukça olumsuz etkilenmesi, göstergeleri daha da iç karartıcı hale getiriyor. Bahçeşehir Üniversitesi araştırma kuruluşu Betam, 2018 son çeyreğini yüzde 3 daralma ile kapatan Türkiye ekonomisinin ilk çeyreğindeki performansının yüzde 4 küçülme olacağını tahmin ediyor. İlk çeyreğin resmi büyüme verisi mayıs ayı sonunda Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanacak.

Mayıs ayı başında açıklanan tüketici fiyatlarının yıllığı yüzde 19,5 ve gerilememekte ısrar ediyor. Hele ki gıda enflasyonunun yıllık yüzde 32’yi bulması, seçmenlerin oy tercihlerinde çok belirleyici bir değişken.

Daha da önemlisi işsizliğin tırmanmakta olduğu boyutlar. TÜİK’in 15 Mayıs’ta açıklayacağı yeni veriler ile Türkiye’nin işsizlikte rekor ile tanışması bekleniyor. En son yüzde 14,5 olarak açıklanan resmi işsizlik oranının yeni açıklama ile yüzde 15’i aşması ve bir rekora ulaşması yüksek ihtimal. İş arayan işsizlerin sayısının 5 milyonu geçtiği, iş aramayanlar ile birlikte geniş tanımlı işsiz sayısının 8 milyonu bulduğu Türkiye’de, geniş tanımlı işsizlik oranı yakında yüzde 22 olarak ifade edilecek.

Yeni İstanbul seçimlerinin yarattığı belirsizlik, bu parlak olmayan küçülme, enflasyon, işsizlik göstergeleri, Türkiye’nin uluslararası yatırımcılar açısından en önemli göstergesi olan risk primini (CDS) de yükseltti. Seçim iptalinin ardından Türkiye’nin CDS’i 465’i gördü, 9 Mayıs’ta da 480’i aştı. Aylık ortalamalar olarak alındığında bu orana en yakın tırmanış, 2018’in en sert türbülansının yaşandığı Ağustos ve Eylül aylarında yaşanmış 457’yi bulmuştu. Seçim iptali sonrası yaşanan sert türbülans ile Türkiye’nin risk primi, en yakınındaki Güney Afrika risk priminden yüzde 60, Brezilya’nınkinden yüzde 70 yukarıda, iyice ayrışmış durumda. Riski bu denli sivrilmiş bir ülkenin dış kaynak bulması da iyice zorlaşıyor, dış borç faizine ödenen faizler fahiş ötesi meblağları buluyor.

Bir hukuk katliamı yapılarak iptal edilen İstanbul belediye seçimlerinin ardından Türkiye’nin en kırılgan dönemlerinin birine daha giriş yaptığını söylemek mümkün. Bu türbülansın 23 Haziran’a kadar İstanbul seçmenlerinin gündelik geçim sorunlarını daha da zorlaştıracağını ve oy tercihlerini iktidar aleyhine etkileyeceğini söylemek yanlış olmaz.

Genel kategorisine gönderildi | Yeniden seçim, yeniden türbülans (Al Monitor, 11 Mayıs, 2019) için yorumlar kapalı

Istanbul election rerun brings Turkey fresh economic turmoil (Al Monitor, May 11, 2019)

ARTICLE SUMMARYThe cancellation of the opposition victory in the mayoral race in Istanbul has raised the specter of more trouble for the Turkish economy, which is already grappling with recession and currency-related tumult. REUTERS/Murad SezerA mayoral election banner with the pictures of Turkish President Tayyip Erdogan and Justice and Development Party candidate Binali Yildirim is seen over the Galata Bridge, Istanbul, May 7, 2019.

A fresh bout of turbulence hit the ailing Turkish economy May 6, when the Higher Election Board quashed the opposition victory in the March 31 mayoral race in Istanbul, fueling fears that Turkey’s rulers are no longer committed to ceding power through elections. The turbulence is likely to continue until, and perhaps beyond, the election rerun, scheduled for June 23.

A series of elections in recent years have increased the fragility of Turkey’s faltering economy, which badly needs structural reform. The presidential and parliamentary balloting in June 2018 and the local elections on March 31, however, have led Ankara to pursue populist measures instead of focusing on reform.

Many had hoped that the aftermath of the local elections would bring a transition to an overhaul program, including a tightening of monetary and fiscal policies. Instead, the ruling Justice and Development Party (AKP) and its Nationalist Movement Party allies objected to the Istanbul victory of Ekrem Imamoglu of the main opposition Republican People’s Party (CHP), leading to 35 days of wait-and-see for the economy. Eventually, under pressure from President Recep Tayyip Erdogan, the election board made the unprecedented decision of voiding the result — a move that many consider a “massacre of law” — and scheduled another vote for June 23, setting the stage for full-fledged turbulence.

The Turkish lira nosedived as soon as the decision was announced. It has continued to lose value ever since, despite interventions to curb its fall. The lira, which traded for less than 6 per dollar ahead of the decision, hit 6.24 against the greenback at noon on May 9, its weakest level in eight months.

Market actors believe that Ankara pushed public banks to sell foreign currency to save the lira from an even more dramatic slump. According to traders speaking to Bloomberg, state-run lenders sold more than $400 million of foreign currency after the lira breached the 6-per-dollar mark on May 6. The sum was later said to have reached $1 billion.

Yet, this effort to control exchange rates via public banks is hardly sustainable, especially at a time when the decline in central bank reserves is making headlines in the international media. To control exchange rates, the central bank has to hike interest rates on the lira, or the rates will spiral out of control and go through the ceiling. The bank, however, remains under harsh pressure against hiking rates, as Erdogan and the domestic market-reliant business groups behind him strongly oppose such moves.

The lira’s slump, however, is not solely fueled by domestic political jitters and electoral uncertainty. There are also headwinds from the global political climate.

Tensions between Ankara and Washington are running high over the looming delivery of Russian S-400 air defense systems to Turkey amid increased contacts to avert a crisis. As a reminder, it was political spats with Washington, resulting in US sanctions on Ankara last summer, that fueled the currency crisis in Turkey. The economic contraction triggered by the currency shock is still ongoing.

There is also the additional factor of Washington fanning global jitters. On May 5, President Donald Trump threatened to raise tariffs on Chinese goods, reigniting global concerns over the trade war between the world’s two biggest economies. According to some estimates, a new escalation in the war would hit both sides, with China losing $1.2 trillion, or 1 percentage point of its gross domestic product (GDP), and the United States losing $870 billion, or 0.45 percentage points of its own GDP.

The impact of such global woes is usually bigger on emerging economies such as Turkey because when the global economy contracts, it also shrinks the room for emerging economies to export their goods, secure external borrowing and roll over their debts.

US sanctions designed to curb Iran’s oil sales are also negatively affecting Turkey, Iran’s western neighbor. Turkey is now supposed to go looking for alternative oil suppliers with higher prices. This, in turn, threatens to widen Turkey’s current account deficit and raise the cost and prices of energy at home.

In sum, the AKP government faces an adverse global climate as it struggles to manage politics and the economy at home. The Turkish economy, which contracted 3% in the last quarter of 2018, shrank another 4% in the first quarter of this year, according to an estimate by a research center at Istanbul’s Bahcesehir University. The official figure is scheduled to be released in late May.

Year-on year consumer inflation hit 19.5% in April, with no sign of slowing. Food inflation is even higher, reaching 32% and standing out as a crucial factor swaying voter behavior.

The unemployment rate is even more alarming. The new official rate, scheduled for release May 15, is expected to be a record one, exceeding 15%. The rate currently stands at 14.5%. In terms of numbers, more than 5 million are looking for jobs. A broader definition of unemployment that includes people who have given up on chasing jobs puts the number at 8 million.

The gloomy economic indicators, coupled with uncertainty over the mayoral election in Istanbul, have also stoked Turkey’s risk premium, which is reflected in credit default swaps (CDS) and constitutes the most important indicator for international investors. Since the cancellation of the opposition’s Istanbul victory, the country’s CDSs have surged to more than 480 basis points, severely decoupling from those of its emerging economy peers. This means that external borrowing is becoming all the more difficult for Turkey, with the money paid on interest rates reaching exorbitant levels.

In sum, the cancellation of the mayoral election in Istanbul has plunged Turkey into another highly fragile period. The economic turbulence is expected to exacerbate the daily financial woes of Istanbulites and lead them to respond accordingly when they vote in the June 23 rerun election.

English, Genel kategorisine gönderildi | Istanbul election rerun brings Turkey fresh economic turmoil (Al Monitor, May 11, 2019) için yorumlar kapalı

Konutun zararı vergi mükellefine (Al Monitor, 6 Mayıs 2019)

Çok bilinmeyen bir şey değil; her ekonomik krizde döner dolaşır krizden çıkışın faturası vergi mükellefine yıkılır. Türkiye’deki ekonomik krizlerde defalarca yaşanan bu adaletsizlik, şimdi 2018-2019 krizinde tekrar ediyor. Krizin neden olduğu yıkıntıların kapattığı yolları açmak için kamu, ya dolaylı ya da doğrudan müdahalelerde bulunuyor ve Hazine’nin, merkezi bütçenin açıklarına yol açan bu müdahaleler, sonunda vergi mükelleflerine fatura ediliyor.

Döviz fiyatlarının hızlı tırmanışına kamu bankaları aracılığıyla müdahale edildiği, kamunun piyasanın altında fiyatla döviz satışları yaptığı biliniyordu. Kamu bankaları, fizibil olmayan birçok projeye kredi açmaya memur edildiler. İstanbul Yeni Havalimanı için dışarıdan bulunamayan krediler, kamu bankaları Ziraat ve Halk Bankası tarafından sağlandı. Türkiye’nin en büyük medya grubu Doğan’ın Demirören Grubu’na satılmasında bile kredi temin eden bir kamu bankası, Ziraat oldu. Daha çok Cumhurbaşkanı’nın talimatlarıyla hareket eden kamu bankaları, bu talimatla kullandırdıkları kredileri giderek toplayamaz oldular. Cumhurbaşkanı’nın yönettiği Varlık Fonu’nun çatısı altına alınan kamu bankaları, batık kredilerinin bilançolarını felç etmesi sonucu yeni kredi açamaz duruma gelince önce İşsizlik Fonu’ndan, yakın zamanda da Hazine’den yeniden sermaye sağladılar ve 3,7 milyar avroluk bir sermaye enjeksiyonu Hazine’den gerçekleşti. Kamu bankaları yeniden bazı kurtarma operasyonlarına memur edilecek konuma getirildiler. Bunun ilk adımı da krizdeki konut sektörüne yapıldı.

Yerel seçimler sonrası, 10 Nisan’da, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın toplantısını izleyenlerin aklında enerji ve inşaat sektörlerine müdahale planı da kalmıştı. Albayrak şöyle demişti: “İki sektörde, sorunlu varlıkları borç-hisse takası ile dışarı çıkaracak ve bankalarımızın bilançolarını daha iyi bir hale getireceğiz. Bunun için Enerji Girişim Sermaye Fonu ve Gayrimenkul Fonu kurulmasını gündeme aldık.”

Bu planın devamında Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) 18 Nisan tarihli bülteninde şu bilgi de yer aldı: “Ziraat Portföy Yönetimi A.Ş. Markalı Gayrimenkul Yatırım Fonu’nun kuruluşuna izin verilmesi talebinin olumlu karşılanmasına karar verilmiştir.”

29 Nisan’da, iktidar ile organik bağı olan Sabah gazetesinde kurulacak fonun 5 milyar TL’lik sermayesi olacağı ve markalı konut üreticisi Konutder’in üyesi firmaların ellerindeki konut ve ticari gayrimenkullerin fon tarafından alınacağı yazılıyordu.

Konut sektörünün krize ilk giren dal olduğu biliniyor. AKP iktidarında konut ağırlıklı inşaata odaklı birikim modeli ile AKP’nin yükseldiği, özellikle rantı büyük İstanbul konut yatırımları ile ekonominin çarkının döndürüldüğü çok yazılıp çizildi. Ancak iç talebe dönük bu birikim modeli 15 yıl sonra tıkandı. Sermayesi dışarıdan sağlanan çark, 2013 sonrası yavaşladı, giderek durdu. Çünkü alınan dış borçları geri çevirmek zorlaştı, dış borcun faizi yükseldi ve dövizin fiyatı giderek artınca enflasyon, TL faizleri hep birlikte tırmandı. Sonuç, hızla düşen talep ve satılamayan, elde kalan konutlar oldu.

Stoktaki daire sayısının son altı yılda 1 milyondan fazla arttığı tahmin ediliyor. Ocak 2013’ten Aralık 2018’e kadar geçen sürede 4,7 milyona yakın yeni daireye yapı kullanma izin belgesi (iskân) verildi. Bunu, satışa arz edilen daire diye okuyabiliriz. Buna karşılık aynı sürede satışı yapılan birinci el daire sayısı 3,6 milyonda kaldı. Böylece, sadece bu altı yılda konut stokunun toplamda 1 milyon adet arttığı söylenebilir.

Sadece son altı yılda 1 milyonun üstünde biriken stok konutu sorunundan kurtarılmaya mazhar olanlar, buna sahip firmaların ancak bir kısmı olacak. Kamu bankası Ziraat üstünden yapılacak operasyondan yararlanacak olanlar, daha çok, konuttan sorumlu devlet kuruluşu Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ve onun iştiraki Emlak Konut ile iş yapan, aralarında Ağaoğlu, Sur Yapı, DAP, Sinpaş, Kuzu, Nef, Torunlar gibi büyük firmaların ürettiği, adına “markalı konut” dedikleri konut türü ve ticari gayrimenkuller. İnşaat firmaları, bankalara kredilerini geri ödeyemeyenlerin başında ve bunlar ayrıca AKP rejimine yakın bağlarla bağlı firma grupları.

Konutder çatısı altında örgütlü bu firmalar, Ziraat Bankası’nın iştiraki Ziraat Portföy’ün kurduğu “Markalı Gayrimenkul Fonu”na ellerindeki konut ve ticari gayrimenkulleri devredecekler. Konutlar kadar alışveriş merkezi, ofis, hastane vb. ticari gayrimenkulleri de kapsayacak toplam gayrimenkullerin değer tespiti Sermaye Piyasası Kurulu’ndan onaylı ekspertiz şirketleri tarafından yapılacak. Gayrimenkuller fona devredildikten sonra, inşaat şirketinin fondan alacağından bankaya olan kredi borcu mahsup edilecek. Bankalar kredi alacaklarına karşılık fondan pay alacaklar, böylece “gayrimenkulün menkulleştirilmesi” ile borç-hisse takası gerçekleşmiş, bilançolarındaki “batık oranı” düşmüş olacak ve yeniden kredi açmanın önündeki engellerden, konut-inşaat ile ilgili olanı kalkmış olacak. Borçlu konut firmaları da bankaların basıncından kurtulacaklar, satamadıkları konutları, iskontolu da olsa fona devretmiş ve firma bilançolarını düzeltmiş, yeniden kredi alabilecek duruma gelmiş olacaklar.

Bir tür kirli suyu emecek “sünger fonu” işlevi görecek kamu fonunun hali ne olacak? Firmaların satılamayan konut vb. varlığı fona alınmış, bankalara da batık kredi yerine fondan pay verilmiştir. Bankalar çok mutlu olmasalar da tıkanmayı aşmış olacaklar. Peki, fon bu gayrimenkulleri, bu varlıkları temsil eden kâğıtları nasıl satacak, kazanca nasıl dönüştürecek? Konut fiyatları yerlerde sürünüyor, talep oldukça inmiş durumda, buna bağlı olarak mevcut gayrimenkul yatırım ortaklığı kâğıtlarının getirileri de yerlerde sürünüyor. Örneğin Merkez Bankası verilerine göre İstanbul’da konut fiyatları 2018 Şubat’tan 2019 Şubat’a yüzde 1.7 geriledi. Enflasyon dikkate alındığında reel gerileme yüzde 18’e yakın. Türkiye genelinde gerileme yüzde 13,3 dolayında. Fiyatlar bu kadar yerlerde iken gayrimenkul kâğıtlarının prim yapmayacağı açık.

Bu ekonomik iklimde zarar etmesi kaçınılmaz gibi görünen fonun zararı tabii ki kamu bankası Ziraat’a yazacak. Ama nasılsa, daha yakın zamanda örneği görüldüğü gibi kamu bankasına Hazine’den sermaye enjeksiyonunda da bir engel görünmemektedir. Hazine kamu adına borç senedini kamu bankasına vermekte ama kamunun borç yükü artıyor, artan borcun çevrilmesi için daha yüksek faizler ödenmekte, hatta IMF’e giden yol kısalıyor. Kamunun artan faiz harcamaları, bütçedeki eğitim, sağlık harcamaları payının aleyhine büyüyor, bu mirasyedi politikanın hamalı eninde sonunda vergi mükellefleri oluyor.

“Sünger fon”da biriken gayrimenkul paylarının, danışıklı olarak bir takım iktidar yanlısı başka alt fonlara değerinin bir hayli altında satılması, böylece bir değer transfer ihtimalinin de önü kapalı değil. Bu konuda zaten iktidar ile içli dışlı bazı “akbaba gayrimenkul fonları”nın adı dolaşmaya başladı bile. Dolayısıyla kamunun zararı sonuçta birtakım iktidar yakınlarının kârına da dönüşebilecek.

Araştırma - Haber kategorisine gönderildi | Konutun zararı vergi mükellefine (Al Monitor, 6 Mayıs 2019) için yorumlar kapalı

Losses of Turkey’s construction sector foisted on taxpayers (Al Monitor, May 6, 2019)

In times of economic crisis, the cost of recovery is often borne by taxpayers at the end of the day. Turkish taxpayers, who are no stranger to such injustice, are made to shoulder the burden again as Ankara scrambles to contain the economic crisis bruising the country since 2018. To clear the road wrecks the crisis has caused, the government is intervening both directly and indirectly, but, more often than not, its measures enlarge the gaps in public finances, billing the ultimate cost to taxpayers.

Public banks have been used in efforts to curb foreign-exchange prices, selling foreign currency at below-market prices. They have been tasked also with financing projects, including non-feasible ones, acting largely at the behest of President Recep Tayyip Erdogan. Public lenders Ziraat and Halk have provided the loans for Istanbul’s posh new airport after its builders failed to secure funds from foreign creditors. Even the acquisition of Turkey’s largest media group, Dogan, by the pro-government Demiroren group was financed through a Ziraat loan.

Under the worsening impact of the crisis, however, collecting on such loans issued on instructions from above has become increasingly difficult. With their balance sheets crippled by bad loans, public banks — placed in a sovereign wealth fund chaired by the president — have become largely incapable of lending. As a result, they have been provided with fresh capital, first via the Unemployment Fund and, most recently, through an injection of 3.7 billion euros by the Treasury, making them fit for new rescue operations, the first of which aims to salvage the construction sector.

The plan was first brought up April 10 by Treasury and Finance Minister Berat Albayrak as he announced measures to tackle the economic crisis. Albayrak said two separate funds would be set up for the debt-ridden energy and construction sectors “to clear bad assets via debt-shares swap and improve the balance sheets of banks.”

Subsequently, the Capital Markets Board announced April 18 it had approved the creation of a Brand Real Estate Investment Fund by Ziraat Portfoy, a subsidiary of Ziraat Bank. The pro-government daily Sabah reported April 29 that the fund would have a capital of 5 billion Turkish liras ($836.7 million) and take over residential and commercial properties that remain unsold in the hands of companies from the Association of Housing Developers and Investors, which produce brand projects.

Turkey’s housing market, which experienced an unprecedented boom under the Justice and Development Party (AKP), was among the first to plunge into turmoil amid the economic downturn. The housing-dominated construction sector was a main driver of the economy for years, thriving especially in profit-rich Istanbul. This capital accumulation model, which relied on domestic demand and external financing, began to lose steam from 2013 onward before hitting a deadlock after a 15-year heyday. Companies struggled to repay foreign loans as hard-currency prices shot up and the cost of external borrowing increased amid a simultaneous increase in inflation and interest rates on the Turkish lira. Housing demand plummeted, leaving companies with a large amount of unsold stocks.

The apartment stock, for instance, is estimated to have increased by more than 1 million in the past six years alone. The number of occupancy permits issued to new apartments from January 2013 to December 2018 stood at about 4.7 million, which could be read also as the number of apartments offered for sale. In the same period, only 3.6 million new apartments were sold, with the difference indicating the swelling stocks.

Yet not all companies saddled with stocks will benefit from the bailout scheme. The rescue operation via Ziraat will cover mostly the so-called “brand projects” or residential and commercial real estate developed by big companies such as Agaoglu, Sur Yapi, DAP, Sinpas, Kuzu, Nef and Torunlar, which have collaborated with the public housing agency TOKI and its subsidiary Emlak Konut. Construction companies top the list of loan defaulters and many of them are closely linked to the AKP.

The beneficiary companies, organized under the roof of the Association of Housing Developers and Investors, will hand over their stocks to the Ziraat Portfoy’s fund. Appraisement firms approved by the Capital Markets Board will determine the total value of the properties, which include shopping malls, office towers, hospitals and schools along with residential buildings. Following the handover, the loan debts of the companies will be subtracted from their receivables from the fund. Banks, meanwhile, will receive shares from the fund for their loan dues. Thus, debts and shares will be swapped, reducing the bad-loan ratios of banks and clearing the clogs that indebted builders have placed in the way of lending channels. The companies, for their part, will get rid of the pressure of banks, offload their stocks, even if on discounted prices, and fix their balance sheets to become eligible for loans again.

But what about the fund, which will function as a sort of a sponge soaking in the dirty water? How will it sell the assets and provide earnings? Amid the decline in demand, home prices as well as returns from real estate investment partnerships have gone through the floor. According to central bank data, housing prices in Istanbul, for instance, dropped 1.7% in February from the same month in 2018. With inflation factored in, the real decrease is nearly 18%. For Turkey in general, the decline is about 13.3%. With such a sharp drop in the prices, the fund’s prospects are rather bleak.

In the current economic climate, the fund appears destined to go into the red. In other words, it is the public Ziraat Bank that will incur losses. The Treasury might still help it out with capital injection, but ultimately, all those operations are swelling the public debt and raising the cost of rolling it over, bringing closer the prospect that Turkey will have to go to the International Monetary Fund. The government’s mounting interest expenses eat into the budget shares of education and health care, foisting the burden of imprudent policies on taxpayers at the end of the day.

Moreover, there is already speculation that real estate stakes accumulated at the “sponge” fund might be sold well below their value to some sub-funds close to the government. Thus, public losses might also turn into profits for certain cronies down the road.

English, Genel kategorisine gönderildi | Losses of Turkey’s construction sector foisted on taxpayers (Al Monitor, May 6, 2019) için yorumlar kapalı

Tarım doğru reçeteyi bekliyor (Al Monitor, Nisan 26, 2019)

Hepimiz biliriz; gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenirse ondan sonrası hep yanlış gider. Dünyada kendi kendine yeten, bu anlamda “gıda güvenliği” gibi bir sorunu olmayan Türkiye, bir süredir tarımda alarmveriyor. Tarımsal ve hayvansal üretim iç talebe yetmeyince artan ölçüde ithalata başvuruluyor.

Tarım kesimi ihmal edilmekten şikâyetçi ve toprağı terk eden edene. Tarımsal üretim talebi karşılayamayınca başvurulan ithalat, arzı karşılasa da bu kez döviz fiyatlarının da yükselmesi ve öteki sorunlarla birlikte tarımda maliyetler yükseldi. Artan maliyetler üreticiden tüketiciye uzanan zincirdeki sağlıksızlığın da etkisiyle yüksek gıda enflasyonunu yarattı ve yıllık artış oranını yüzde 30’a yaklaştırdı.

Gömlekte ilk düğmenin yanlış iliklenmesi, Türkiye’nin planlamadan uzaklaşıp tahripkâr piyasa kurallarına, bunu hararetle tavsiye eden Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası gibi kuruluşların tavsiyelerine sorgusuz sualsiz tabi olmasıyla başladı.

Piyasanın her şeye kadir olduğu yanılgısı, çoğu ülkede hâlâ geçerli olan tarımda himayenin, devlet desteklerinin Türkiye coğrafyasında kaldırılması gibi bir yanılgıyı getirdi. Özellikle 2001 krizinin aşılması için IMF ile yapılan stand-by anlaşmasında tarıma verilen desteklerin kaldırılması, tarımsal kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi gibi acı maddeler de vardı. Bu acı reçeteye direnecek örgütlü bir tarım kesimi, kooperatifler ağı da olmayınca tarım, ilk yanlış iliklemenin devamı olarak çarpıklıklardan nasibini aldı. 2001 acı reçetesinden payına düşeni alan çiftçiler ve hayvan yetiştiricileri, hızla tarımdan uzaklaşıp kentlere doluştular ve yükselen inşaat sektörünün düşük ücretli vasıfsız işçileri oldular.

AKP iktidarına rastlayan 2003 ve sonrasında dış kaynak akışıyla kolaylaştırılan dış borçlanma ile döviz ucuzladıkça birçok şey gibi içeride üretmek ve içeride üretileni kullanmak yerine ithalat, ithal ürünü kullanma eğilimi tarımı da vurdu. Güneydoğu’daki Kürt ayaklanmacılarla yaşanan savaş iklimi de bölgede yapılan tarım ve hayvancılığı geriletti. Bütün bunlar uç uca eklenince ve hataların zamanında üstüne gidilmeyince, Türkiye 2010 sonrası daha çok bitkisel ve hayvansal hammadde, canlı hayvan ithal eden bir ülke haline geldi.

2014 sonrası döviz fiyatlarının yavaş yavaş yükselmesi ile birlikte hem doğrudan tarımsal ve hayvansal ürün ithali hem de tarımda kullanılan ilaç, gübre, araç-gerecin pahalanmasıyla dışa bağımlı tarım sorunu ve tarımın iç talebe yetmezliği sorunu daha da büyüdü. Tarım dış ticaretinde 2018 itibarıyla ihracat 17 milyar dolar, ithalat 16 milyar dolar dolayında. Türkiye gıda ürünleri dış ticaretinde ihracat lehine fazla verirken, tarımsal hammaddelerde ciddi açık veren ve dışa bağımlı bir ülke konumunda. 

Tarım tamamen çökmedi ama ağır yaralar aldı. Bütün alt dallar ithalat gerektirir hale gelmedi ama durduk yerde birçok dalda Türkiye iç talebini kendi üretimiyle karşılayamayan, ithalata başvuran bir ülke haline geldi. Hangi dallar?

TÜİK “bitkisel ürün denge tabloları” hazırlayarak tahıl, sebze, meyve, tüm bitkisel ürünlerin “yeterlilik” oranını hesaplıyor. Bir ürünün yeterlilik derecesi, o ürünün yerli üretiminin ülke talebini ne ölçüde karşılayacak durumda olduğunu gösterir. TÜİK’e göre 2018’de Türkiye buğday üretiminde kendine yeterli, hatta 12 puan fazlası bile var. Ama çoğu hayvan yemi olarak kullanılan arpa, mısır, yulaf gibi tahıllarda üretim iç talebe yanıt veremiyor ve ithalata muhtaç kalıyor. Yine TÜİK’e göre Türkiye tarımında baklagillerde üretim, iç talebe yetmiyor ve ithalata bağımlılık var. Örneğin pirinç talebinin ancak yüzde 67’si yerli üretimle karşılanıyor. Bu oran kuru fasulyede yüzde 83’ü bulurken, mercimekte ve nohutta yüzde 90’a yakın; 10 puanlık açık için ithalat gerekiyor. Yine TÜİK’e göre meyvelerin çoğunda (muz hariç) Türkiye kendine yeterli, hatta fındık, üzüm, kayısı, turunçgillerde iç talebi karşılamanın çok ötesinde yüksek ihracat performansına sahip. Sebze üretimi Türkiye’nin iç talebine yetecek boyutta. Çay üretiminde eksik üretim var, yerli üretim talebin yüzde 93’ünü karşılarken 7 puanlık açık ithalata zorluyor.

Canlı hayvan ve et üretiminde TÜİK “denge tabloları” düzenlemiyor henüz. Ama özellikle bu dalda yapılan ithalatın yüksekliği “yetersizliğin” ağırlıkla bu tarafta olduğunu gösteriyor. Örneğin canlı hayvan, et ve et ürünleri birlikte alındığında 2018’de Türkiye 1,3 milyar dolar “net ithalatçı” durumunda göründü.

Tarımda ciddi sorunlar var ama bunlar aşılmayacak sorunlar değil. Üretimi planlayarak, destekleyerek artıracak, girdilerde dışa bağımlılığı en aza indirecek, arazi parçalanmasını önleyecek, verimliliği artıracak, örgütlenmeyi sağlayacak, katma değeri yüksek ürün üretimini destekleyecek, üreticinin demokratik kooperatifçiliğini özendiren bir reçeteye ihtiyaç var. Hem üreticinin kazandığı hem tüketicinin uygun fiyatla sağlıklı ürünler tüketebileceği, ihracata da dönük bir tarım sektörü mümkün. Ne var ki bugünkü rejim, tarımdan sorumlu bakanlık, sorunlar arttıkça zaman kaybettiren, akla pek uygun olmayan “projeler” ile çözümden uzaklaşıyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak 10 Nisan’da açıkladığı “Yeni Ekonomi Reformu”nda tarımda yapılacak reformlara da değinmişti. Bu çerçevede Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından alelacele “Tarımda Milli Birlik Projesi” hazırlandığı duyuruldu ama tasarı kısa sürede sektörde ve bakanlıkta hayal kırıklığı yarattı. Uygulanma şansı olmayan bu tasarı, anında tepki gördü.

Cumhurbaşkanlığ’ına sunulan “Tarımda Milli Birlik Projesi” Tarım ve Orman Bakanlığı taşra teşkilatı ile Tarım Kredi Kooperatifleri’nin birleştirilerek devlet tarafından kurulacak bir “Milli Birlik Kooperatifi” öngörüyor. Devlet eliyle kurulacak ve çiftçileri korporatist biçimde sisteme üye yapacak bu modelin ikinci ayağını özel sektör işbirliği ile kurulacak bir holding kuruluşu oluşturuyor. Projeye göre yerli sermayenin yanı sıra uluslararası sermayenin de ortak olacağı “Semerat Holding” isimli bir yapılanma, devletin tarımsal KİT’lerine de sahip olacak. Holding şirkette, Milli Birlik Kooperatifi’nin yüzde 35, Toprak Mahsulleri Ofisi, Atatürk Orman Çiftliği, Çaykur, Türk Şeker gibi tarımsal KİT’lerin yüzde 15 ve yerli, yabancı şirketler yüzde 50 hisseye sahip olacak. Tarımsal KİT’ler aynı zamanda bu holdingin iştiraki yapılacak. Tarımda Milli Birlik Projesi’nde üretici, çiftçiye, biçilen rolü uygulayacak pasif unsurlar olarak bakıldığı, eleştirilerin başında yer alıyor.

Tarım bileşenlerine danışılmadan, korporatist özellik taşıyan bu tasarımın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından da pek beğenilmediği ve 25 Nisan’da yapılacağı açıklanan tanıtım toplantısının ertelendiği duyurulurken, tarım doğru reçeteler üretilmesini beklemeye devam ediyor.

Genel kategorisine gönderildi | Tarım doğru reçeteyi bekliyor (Al Monitor, Nisan 26, 2019) için yorumlar kapalı

As food prices soar, Ankara wobbles on solution (Al Monitor, April 26, 2019)

As we all know, if the first button of a shirt is fastened wrong, all the other buttons go wrong. Turkey, which used to be self-sufficient in food and free of a food security problem, has been grappling with alarming agricultural decline for some time, increasingly turning to imports as its agricultural and animal production no longer meet domestic demand. On April 25, the embattled Turkish lira tumbled to its lowest level since October, boding further hardship for import-reliant farmers and the economy in general.

Farmers complain of being neglected, and an exodus is ongoing from the sector. Although exports have been able to cover the supply shortage, the devaluation of the Turkish lira has meant higher foreign exchange prices, which, combined with other problems, have raised costs in the agricultural sector. As a result of the cost increase, coupled with an unhealthy supply chain between producers and consumers, year-on-year food inflation has soared to nearly 30%.

The first button was fastened wrong years ago, when Ankara moved away from planning and began to embrace — with little questioning — destructive market rules, recommended emphatically by the International Monetary Fund (IMF) and the World Bank.

The illusion of an omnipotent market led to the misguided move of lifting state support and protections in the agricultural sector, although such safeguards remain in place in many countries around the world. Most notably, the standby deal that Ankara had with the IMF to overcome the 2001 economic crisis included painful terms to end agricultural supports and privatize public enterprises in the sector. Lacking strong organizational ties and cooperative networks, the sector failed to fight back the bitter pills, bracing for more trouble down the road. The 2001 measures spurred an exodus from crop cultivation and stockbreeding, with many erstwhile producers flocking to urban centers to become low-paid, menial laborers in the flourishing construction sector.ALSO READTECHNOLOGYEgypt switches to digital payments

From 2003 onward, after the Justice and Development Party (AKP) came to power, the country enjoyed abundant inflows of foreign funds, which facilitated external borrowing and cheapened foreign exchange. As a result, many sectors, including agriculture, were hit by a rising tendency to buy from abroad instead of producing at home. Meanwhile, the measures employed in the conflict with Kurdish insurgents in the southeast dealt an additional blow to farming and stockbreeding in the region, where agriculture is a principal mainstay.

The chain of mistakes and the lack of timely redress meant that Turkey increasingly turned to importing raw materials for vegetative and animal production and livestock from 2010 onward.

But as foreign currency prices began to rise in 2014, imported agricultural and animal products, fertilizers, pesticides and machinery became costlier, aggravating the problem of an import-reliant agriculture and insufficient domestic supply. In 2018, Turkey’s agricultural foreign trade included $17 billion worth of exports and about $16 billion worth of imports. While exports still exceeded imports in terms of food, the country had a significant deficit in terms of agricultural raw materials, having become dependent on foreign sources.

Turkey’s agriculture has not collapsed completely, but it is badly crippled. Many subsectors — though not all of them — have developed reliance on imports for no inextricable reason.

The Turkish Statistical Institute (TUIK) publishes annual “balance tables” for vegetative products, calculating the sufficiency rates in grains, vegetables, fruits and other products. The sufficiency rate denotes to what extent the local production of a certain crop meets the domestic demand.

According to last year’s data, Turkey is self-sufficient in terms of wheat and even has a surplus of 12 percentage points. But when it comes to grains such as barley, corn and oats — used mostly as animal feed — the output falls short of meeting the domestic demand, requiring imports. The same goes for legumes. The rice output, for instance, meets only 67% of domestic demand. Gaps are seen also in the production of haricots as well as lentils and chickpeas, where the sufficiency rates stand at 83% and about 90%, respectively. In the fruit category, Turkey is largely self-sufficient, except for bananas, and even boasts significant exports of hazelnuts, grapes, apricots and citrus fruits. Vegetable production also meets domestic demand, while the sufficiency rate in tea output is 93%.

The TUIK has yet to offer similar “balance tables” for livestock and meat production, but the large imports here show that the problem of insufficiency is predominant mainly in this category. In 2018, the combined imports of livestock, meat and meat products made Turkey a net importer by $1.3 billion.

The maladies of the agricultural sector are serious but not insurmountable. The sector needs a prescription that involves planning and incentives to boost production, minimize reliance on imported inputs, curb the fragmentation of arable lands, enhance productivity, encourage the output of products with high added value and encourage producers to organize, including in democratic cooperatives. An agricultural sector that allows producers to profit, while offering consumers healthy food at reasonable prices and even selling to foreign markets is not impossible. The incumbent government, however, appears to drift away from the path of solution, wasting time with rather unrealistic “projects.”

The economic reform program, announced April 10 by Treasury and Finance Minister Berat Albayrak, included reforms in the agricultural sector, among others. Soon, the Agriculture and Forestry Ministry was reported to have drawn up a “National Unity in Agriculture Project.”The hastily drafted blueprint was an instant disappointment. It outlined measures that are simply inviable and drew harsh reactionsfrom stakeholders in the sector.

The project, submitted to President Recep Tayyip Erdogan for approval, calls for the government’s creation of a “National Unity Cooperative” by merging the provincial entities of the Agriculture Ministry and the Agricultural Credit Cooperatives. The model, which would sign up farmers in a corporatist style, has a second leg that involves the creation of a holding company in collaboration with the private sector. The company, which would be open to both local and foreign investors, would take in also the existing state agricultural enterprises as subsidiaries. The National Unity Cooperative would have a 35% stake in the company and the state agricultural enterprises would hold another 15%, while the other 50% share would go to local and foreign companies. The main criticism directed at the project is that it views farmers and producers as passive elements expected to play the roles they are given.

Cooked up without any consultations with stakeholders, the project has seemingly failed to impress Erdogan as well. An introductory gathering for the project, scheduled for April 25, has been postponed, with the sector continuing to await the right prescription for its maladies.

English, Genel kategorisine gönderildi | As food prices soar, Ankara wobbles on solution (Al Monitor, April 26, 2019) için yorumlar kapalı