Tarım ülkesinde gıda enflasyonu(Al-Monitor, November 7, 2018)

 

Türkiye, zengin tarım ve hayvancılık potansiyeli olan ve yakın yıllara kadar “kendine yeterli tarımı olan ve gıda güvenlik sorunu olmayan” bir ülke olarak tanımlanırken son yıllarda net gıda ithalatçısı durumuna düştü. Örneğin toplam tahıl ürünlerinde 2016-2017 piyasa döneminde yurt içi üretimin yurt içi talebi karşılama derecesi yüzde 97,2 olarak gerçekleşti ve Türkiye net ithalatçı durumuna düştü. Mercimek, nohut, kuru fasulye, arpa, ayçiçeği gibi ürünlerde üretim iç talebi karşılayamadı.

Tarımsal ürün arz açığının da etkisiyle artık her ay açıklanan tüketici enflasyonunda gıda enflasyonu başı çekiyor ve Merkez Bankası dâhil birçok kurum ve otorite, tarımdaki yapısal sorunlar çözüme kavuşturulmadan çift haneli enflasyon sorununun aşılamayacağı noktasında birleşiyor.

Gıdadaki hızlı enflasyon özellikle alt gelir gruplarını sarsıyor, bütçelerinin büyük bir kısmını gıdaya ayırmak zorunda kalıyorlar. Hane halkı bütçe araştırmasının 2017 yılı sonuçlarınagöre hane harcamalarının yüzde 24,7’si konut ve kira harcamalarına ayrılırken ikinci sırayı yüzde 19,7 ile gıda harcamaları aldı. Gıdaya düşük gelirli haneler daha fazla pay ayırmak zorunda. En alttaki yüzde 20’lik grupta yer alan yoksul hane halkları bütçelerinin yüzde 29’unu tek başına gıda giderlerine ayırdılar.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı da olan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın eylül ortalarında başlattığı “Enflasyonla Topyekûn Mücadele” kampanyasına rağmen ekim ayı tüketici enflasyonu beklentilerin üstüne çıktı ve fiyatlar yüzde 2,67 arttı. Bu artışla birlikte yıllık tüketici enflasyonu yüzde 25,2’yi buldu. Daha ayrıntılı bir analizde, gıda enflasyonunun yıllık yüzde 30’u, onun bir alt dalı olarak taze sebze ve meyvedeki fiyat artışları ise yıllık yüzde 50’yi buldu.

Türkiye 2004 yılından bu yana böyle sert bir enflasyon yaşamamıştı. Ekonomik küçülme ve işsizlik artışına paralel seyreden bu yüksek enflasyonda yapısal bir etken olarak tarımsal ürün arzı yetersizliği ya da “gıda açığı” önemli bir yer tutuyor. Bu durum, Merkez Bankası’nın 2018 Üçüncü Çeyrek raporunda şöyle ifade ediliyor: “Türkiye’de işlenmemiş gıda ürünlerinde zaman zaman ortaya çıkan arz açıklarının ani ve yüksek fiyat artışlarına sebebiyet vermesi asıl itibarıyla yapısal faktörlerden kaynaklanmaktadır. Bu noktada, etkin ve dinamik bir tarımsal üretim planlaması yapılamaması önemli bir yapısal sorun olarak görülmektedir. Üretim planlaması yapılabilmesi için tarımsal istatistik, rekolte tahmini ve erken uyarı sistemi altyapısının güçlendirilmesi gerekmektedir.”

Merkez Bankası tarımdaki yapısal sorunlara parmak basmakla birlikte sorunun kaynağına çok inmeden, aracı kârlarına odaklanıyor ve şöyle diyor: “Dönemsel arz açıklarına yol açan bir diğer yapısal sorun da özellikle yaş sebze ürünlerinde tarla-sera-tarla geçişlerinin iyi idare edilememesidir. Söz konusu geçişler kısa süreli de olsa arz açıklarına yol açmakta ve piyasada hüküm süren aracılara fiyat spekülasyonu yapma ve aşırı kazanç sağlama imkânı getirmektedir.”

Aracıların spekülatif kârlarının elbette önüne geçilmeli ama tarımda öncelikle öne çıkarılması gereken üreticinin tarımdan uzaklaşmış olması, tarımın milli gelirdeki payının hızla azalmasıdır. Bu pay, 1998’de yüzde 10 iken 2017’de yüzde 6’ya kadar indi.

Önemli bir tarım ve hayvancılık potansiyeli olan Türkiye’de tarımın gerilemesinde 1980’lerde ve 1990’larda uygulanan yanlış politikalar etkili oldu. 1980 öncesi dönemde tarıma önemli destekleri olan kamu kuruluşlarının Hazine’ye yük oluşturduğu gerekçesiyle özelleştirilmesi tarımı önemli bir destekten mahrum bıraktı. Bunun yanında tarımsal destekleme alımlarının yine merkezi bütçe açıklarında etkili olduğu savı ile desteklerin azaltılması tarımı zayıflattı. 18 Nisan 2006 tarihinde kabul edilen Tarım Kanunu ile çiftçiye destek yasal güvenceye alınmış gibi oldu ama uygulama farklı seyretti. Yasada, “Bütçeden ayrılacak kaynak, gayri safi milli hasılanın yüzde birinden az olamaz” denilmesine karşın çiftçi örgütü Türkiye Ziraat Odaları Birliği’ne göre uygulamada destekler milli gelirin ancak yüzde 0,56’sında kaldı.

Desteklerin azalması ile birlikte tarım ürünleri sanayi ürünlerinin hep altında seyretti. Bu da tarımı önemli bir nüfus için geçim alanı olmaktan çıkardı. Tarımsal üretimi gerçekleştiren çiftçi sayısı hızla azaldı. 2000’de 21,5 milyon olan istihdam içinde tarımsal istihdam 7,7 milyon ile yüzde 36’ya yakın bir büyüklüğe sahipti. 2018’e gelindiğinde istihdam 29,2 milyona çıktı ama tarımın toplamdaki payı yüzde 19,5’e geriledi. Başka bir ifadeyle, tarımdaki istihdam 17 yılda 2 milyon azalarak 5,7 milyona geriledi.

Çiftçi yüksek girdi maliyetleri nedeniyle üretim yapmakta zorlanıyor. Çiftçi ürettiği ürünün maliyeti ile fiyatı karşılaştırdığında çoğu zaman para kazanamadığı için zarar ediyor ve zarar ettiği için tarımdan çıkıyor. Kırsalda yaşlanan nüfus ve üretimsizlik, tarımsal alanların ciddi oranda boş kalmasına neden olduğu gibi tarım alanları, özellikle kent merkezlerine yakın olanlar konut ve ticari yapı arsasına dönüştü. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) tarım verilerine göre toplam tarım alanları 2001 yılında 41 milyon hektar iken 2017 yılında 38 milyon hektara geriledi. Tarım alanının bu kadar kısa sürede 3 milyon hektar ya da yüzde 7,3 oranında azalması dikkat çekici. Tarım alanlarının ancak üçte birinde sulu tarım yapılması ise tarımın bir diğer önemli sorunu.

Türkiye temel girdilerden mazot, gübre, tohum, zirai ilaçta dışa bağımlı. Bu girdilerin dövizdeki artışa bağlı olarak fiyatı sürekli artıyor. Ayrıca bu girdiler üzerindeki yüksek vergiler çiftçiye ağır geliyor. Hayvancılıkta da girdilerin önemli bölümü ithalatla karşılanıyor. Hayvancılık yapmak için gerekli olan hayvan materyali büyük oranda ithalatla karşılanıyor. Süt hayvancılığı yapılacaksa damızlık, besicilik yapılacaksa besilik dana ithal ediliyor.

Mera alanları daralıyor, ot verimi düşük. Fabrika yemine dayalı hayvancılığın benimsenmesi nedeniyle yem ham maddesinin yüzde 50’den fazlası ithalatla karşılanıyor. Yem sanayinin en önemli girdilerini oluşturan arpanın yeterlilik derecesi yüzde 89, mısırın ise yüzde 88. Bu da yemde ithalata başvurulmasını gerektiriyor.

Hem bitkisel hem de hayvansal üretimde girdi bazındaki dışa bağımlılık üretimi olumsuz etkiliyor, çiftçiyi üretimden uzaklaştırıyor.

Özetle yıllardır uygulanan tarım ve dış ticaret politikaları tarım ve hayvancılıkta üretimden çok ithalata yaradı. Bu da gıda-tarım arz açığını, dolayısıyla fiyat artışlarını getirdi ve gıda enflasyonu hızla arttı. Tarımın yapısal sorunlarına çözüm bulunmadıkça gıda enflasyonunun sertleşeceği açıkça görülüyor.

Makale kategorisine gönderildi | Tarım ülkesinde gıda enflasyonu(Al-Monitor, November 7, 2018) için yorumlar kapalı

Turkey’s skyrocketing food prices show no sign of slowing( Al Monitor, November 7, 2018)

ARTICLE SUMMARY
Ill-advised policies over the decades have reduced Turkey to a net food importer despite its significant agricultural potential, fueling a dramatic increase in food prices that deals the hardest blows to the poorest citizens.

Turkey’s consumer inflation overshot expectations in October, climbing 2.67% and bringing year-on-year inflation to 25.2%, much to the chagrin of Treasury and Finance Minister Berat Albayrak, the president’s son-in-law, who had declared an “all-out fight against inflation” in mid-September.

The details of the inflation data, released Nov. 5, show that food prices shot up nearly 30% from October last year. In the subcategory of fresh fruits and vegetables, the increase was even more staggering, hitting 50%.

For Turkey, such inflation is unprecedented since 2004. The sharp increases in food prices hit low-income groups especially hard, as they spend a significant part of their budget on food. According to official statistics for 2017, the largest item in household spending was housing and rent at 24.7% of total spending, followed by food at 19.7%. The lower the income, the larger the share spent on food. Impoverished households in the bottom 20% on the income scale spent 29% of their budgets on food.

Coupled with economic contraction and increasing unemployment, the surging inflation owes much to a structural setback, namely an insufficient supply in agricultural products or a food deficit. The concerned authorities, including the Central Bank, agree that Turkey will struggle to get rid of double-digit inflation unless these problems are resolved.

In its inflation report for the third quarter, the Central Bank said, “Occasional supply shortages in unprocessed food products in Turkey that lead to sudden and sharp price increases mainly stem from structural factors. Here, the inability to make an efficient and dynamic agricultural production plan is considered to be a significant structural problem. Developing a production plan requires strengthening of agricultural statistics, yield estimation and early warning system infrastructure.”

Yet the Central Bank failed to delve further into the core of the problem, focusing instead on the role of middlemen. “Another structural problem causing cyclical supply shortages is the mismanagement of the field-greenhouse-field transition, particularly in fresh vegetable products,” the report says. “Despite being short-lived, these transitions lead to supply shortages and enable the intermediaries who dominate the market to speculate on prices and achieve excessive gains.”

No doubt, speculative profits by middlemen should be prevented, but the primary problem that needs to be highlighted is that the agricultural sector is losing producers and its share in the gross domestic product is rapidly falling. Agriculture accounted for 6% of GDP in 2017, down from 10% in 1998.

In recent years, Turkey has become a net importer of food despite its abundant agricultural potential and recent classification as self-sufficient and safe from food security risks. In the 2016-2017 market term, for instance, the rate of domestic output meeting domestic demand in cereal products was 97.2%. In other words, the locally produced crops such as lentils, chickpeas, haricots, barley and sunflower were not enough to meet domestic demand.

The factors behind the decline of Turkish agriculture can be traced back to ill-advised policies in the 1980s and 1990s. Public enterprises that significantly propped up the sector prior to 1980 were privatized on the grounds they were a burden on the treasury. Similarly, subsidies were reduced on the grounds that agricultural support purchases contributed to central budget deficits. An agriculture law adopted in April 2006 appeared to legally guarantee support to farmers, but that was not the case on the ground. According to the law, funds of at least 1% of GDP must be allocated to supporting farmers, but according to Turkey’s Agricultural Chambers Union, the amount of support has remained at only 0.56% of GDP.

The decreased support condemned agricultural output to trail behind industry, which in turn meant that agriculture ceased to be a source of livelihood for a significant portion of the populace. In 2000, Turkey’s agricultural sector employed 7.7 million people, or nearly 36% of an overall 21.5 million people. In 2018, the overall figure was up at 29.2 million people, but the share of agriculture was down at 19.5%. The number of people employed in agriculturehas decreased by 2 million to 5.7 million in 17 years.

Farmers have been grappling with high input costs to sustain production. They often take losses, unable to sell at prices justifying the production cost, driving them to quit the sector.

The decline in agricultural activity and the aging population in rural areas have left vast farmlands uncultivated. Many agricultural fields in proximity to urban centers have become plots for housing projects and commercial buildings. According to data by the Turkish Statistical Institute, the country’s farmlands shrank to 38 million hectares in 2017 from 41 million in 2001, a remarkable 7.3% shrinkage. That only a third of the fields enjoy access to irrigation is another important problem of the sector.

Last but not least, Turkish farmers rely heavily on imported inputs both in crop cultivation and husbandry, another factor that drives them away from the sector. On the crop side, this reliance includes basic materials such as diesel fuel, fertilizers, seeds and pesticides. And because of the depreciation of the Turkish lira, the cost of imports keeps rising, coupled with hefty taxes.

In husbandry, many inputs are also import-reliant, including breeding animals for dairy farming and stocks bred for meat. Amid shrinking pasture areas, the sector has largely adopted manufactured fodder, and more than 50% of those raw materials are also imported. Even in the production of barley and corn, two key inputs for the fodder industry, the self-sufficiency rates have fallen to 89% and 88%, respectively.

In sum, agricultural and trade policies over the years have served to boost imports rather than agricultural output. As a result, the supply deficits in agricultural products and food have increased and so have their prices. Unless structural problems are resolved, Turkey’s food inflation is clearly bound to continue.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s skyrocketing food prices show no sign of slowing( Al Monitor, November 7, 2018) için yorumlar kapalı

Harç bitti, inşaata paydos! (Al-Monitor, 2 Kasım, 2018)

 

Türkiye’yi 16 yıldır yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) rejiminin ekonomik büyüme paradigmasının omurgasını oluşturan inşaat 2018 krizine en erken giren ve daralması hızlanan sektör olarak dikkat çekiyor.

2017 yılında 851,5 milyar dolar olan Türkiye milli gelirinde inşaatın payı, gayrimenkul hizmet katma değeri ile birlikte alındığında yüzde 15,7’yi bularak yüzde 18,5 pay sahibi imalat sanayiine yaklaşmış durumda. Bu ölçüde alanı genişleyen inşaatın konut ve ofis ayağında satışlarda hızlı bir daralma görülürken üreticiler artan stoklardan yakınıyorlar. Özellikle konut talebi, döviz ve ardından TL faizlerindeki artıştan oldukça olumsuz etkilendi ve hızla düştü. Eldeki stokları eritemeyen konut üreticileri, bankalara olan borçlarını geri ödemede önemli güçlükler içinde. AKP hükümetinin kredi faizlerinde, vergide indirim gibi teşviklerine rağmen, sektör düze çıkamıyor, tersine çember daha da daralıyor.

2018’in ilk dokuz ayındaki toplam konut satışı 2017’nin ilk dokuz ayının satışlarından yüzde 2.7 geriye gitti. İlk dokuz aydaki ipotekli, yani banka kredisi ile yapılan konut satışı ise 2017’nin aynı dönemindekinden yüzde 29.4 daha az. Bu düşüş, daha çok faizlerin artışı ile ilgili. 2017 eylül ayında konut kredisi faizi yüzde 12.9 düzeyindeydi. 2018 eylül ayında ise yüzde 25.2’ye çıktı. Ekim ayında ise yüzde 29’u buldu.

Konutta stok sorunu, kısa adı TOKİ olan Toplu Konut İdaresi’ni ve iştiraki Emlak Konut’u da sıkıştırmış durumda. Altyapılı arsa üretimi ve toplu konut yapımcılarına kredi desteği sağlaması amacıyla 1984’te kurulan ancak AKP iktidarıyla birlikte 2002’den itibaren rantı yüksek konut üretimine, 2008’den sonra da kamu hizmet binası, hastane, okul vb. tesislerin yapımına ağırlık veren TOKİ’nin elinde haziran 2018 itibarıyla satış bekleyen 142 bin konut bulunuyordu. 2003 sonrası 838 bine yakın konut üretimine ulaşan TOKİ, bu konutların 696 bine yakınının satışını gerçekleştirmişti, ama şimdi zorlanıyor. TOKİ’nin son dönemde yeni proje sayısında gözle görülür düşüş var.

TOKİ iştiraki olan ve Türkiye’nin en büyük gayrimenkul yatırım ortaklığı unvanını taşıyan Emlak Konut GYO’nun geliştirdiği markalı projelerdeki satış verileri de işlerin iyi gitmediğini ortaya koyuyor. Şirketin, Kamuyu Aydınlatma Platformu’nda yayınlanan 2018 yılı ilk yarı faaliyet raporunda yer alan bilgilere göre Emlak Konut projelerindeki konut, ofis ve dükkânların yarıya yakını satılmayı bekliyor.

Azalan taleple birlikte konut fiyatlarında hissedilir düşüşler yaşanıyor. Konut fiyatlarında yıllık artışlar, tüketici, özellikle de üretici (sanayici) fiyatlarının çok gerisine düşmüş durumda. Merkez Bankası verilerine göre ağustos itibarıyla son 12 ayda İstanbul’da konut fiyatları ancak yüzde 3,8 artabildi. Artış Ankara’da yüzde 8,6, İzmir’de yüzde 15,7 olarak gerçekleşti. Aynı sürede üretici fiyat artışı ise yüzde 32’yi buldu. Bu, konut fiyatlarındaki artışın enflasyonun yarısını bile bulmadığını gösteren çarpıcı bir sonuç.

Bitmiş konut ve ofis yapılarının satış ve kiralanmasında yaşanan sorunlar yeni yatırımları da bıçak gibi kesmiş durumda. İnşaat yatırımlarının durmasında özellikle son aylarda döviz ve TL faizlerindeki hızlı artıştan inşaat malzemelerindeki tırmanışın etkili olduğu gözleniyor. Sanayici (üretici) fiyatlarının yüzde 46 artış gösterdiği son 12 ayda, inşaat malzemesi fiyatlarındaki artışın da yüzde 44’ü bulduğu Türkiye İstatistik Enstitüsü inşaat maliyet endeksinden anlaşılıyor. İnşaat malzemelerindeki yıllık artış 2017’de yüzde 27, 2016’da ise yüzde 13’ten ibaretti. Artan malzeme fiyatları yeni yatırımlardan caydırdığı gibi sürmekte olan yatırımlara da ağır bir darbe oldu.

İnşaatın bina üretimi dışında kalan altyapı, yol vb. alanlarında da hızlı bir gerileme gözleniyor. Devletçe yapılan inşaat yatırımları hızla yavaşlarken Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) modeliyle yapılan “mega projeler” de kriz tüneline dahil olmuş durumda. Çoğu İstanbul ve dolayına yapılan havaalanı, köprü, otoyol, şehir hastaneleri türü KÖİ projeleri, kullandıkları dış finansman nedeniyle önemli kur zararlarına uğradılar. Ayrıca artan inşaat malzeme fiyatları, TL kredileri ve döviz fiyatlarındaki sert artışlarla maliyet artışları başa çıkılması zor boyutta. Çoğu firma bunu beceremediği için piyasaya havlu atıyor, mahkemelerden alacaklılarla anlaşma-uzlaşma için konkordato kararı çıkarmaya çalışıyorlar.

Krizin inşaattaki sert darbelerinden en olumsuz şekilde etkilenen kesim inşaat çalışanları. Sektörün vasıfsız mavi yakalı çalışanından mimar, mühendis, teknikerine kadar her tür nitelikli elemanı işsizlikle boğuşuyor. İnşaat sektöründe istihdam azalışı dikkat çekici bir biçimde yükseliyor. Ayrıca işçilik maliyetlerinin de tüketici fiyatlarının çok altında kaldığı gözleniyor. Temmuz ayı itibarıyla son 12 ayda inşaat işçilik maliyetleri yüzde 17 artarken aynı sürede tüketici fiyatlarının yüzde 20’ye yakın artış göstermesi inşaat çalışanlarının reel gelirlerinde hızlı bir erime yaşandığı gerçeğini de ortaya koyuyor.

Türkiye’nin 2018 krizi öncesi yaşadığı en büyük kriz olan 2001’de, IMF iş birliğinde izlenen kemer sıkma politikalarıyla sorunlarından arınmış bir ekonomi, 2002 erken seçimlerinden tek başına iktidar olarak çıkan AKP’ye altın tepsi içinde kalmıştı. AKP bu altın mirası kullanarak hem 2003-2008 döneminde hem de küresel kriz sonrasının 2010-2014 döneminde olağandışı yabancı kaynak çekti. Ağırlığı dış borçlanma olan bu kaynakla yüksek büyüme hızlarına ulaşılırken büyüme iç pazar odaklı, inşaat eksenli bir özellik gösterdi. İnşaatın döviz kazandırmayan özelliği rejimin umurunda olmazken siyasi geri dönüşü AKP’yi daha çok ilgilendirdi. Gözle görülür bina, yol, köprü, havaalanı, metro gibi inşaatlar seçmeni etkilerken AKP bunları oya tahvil etmeyi bildi. Kırdan göçmüş vasıfsız işçilere iş sağlanması, dış kaynağın bir kısmının ise konut kredisi olarak sunumu seçmen sayısının artmasına imkân sağladı.

Dahası, yerel ve merkezi idarece sağlanan kayırmacı imar izinleriyle, kamusal arsa tahsisleriyle ilerleyen inşaat odaklı büyüme AKP’ye kendi burjuvazisini yaratma imkânı da sunduğu için özellikle tercih edildi. İrili ufaklı AKP yanlısı sermayedara hükmedilerek bir parti devleti inşa etmenin kaynakları da inşaat üstünden sağlandı.

Ne var ki dış kaynakla dönen bu çark, paranın pahalandığı 2014 sonrası önce yavaşladı, sonra düşüşe ve krize yöneldi. İleri ve geri bağlantıları ile birçok sanayi alt sektörünü, finans, emlak pazarlama, reklam-medya hizmet sektörlerini de etkileyen inşaattaki kriz, tüm ekonomiyi aşağı çekmeye başladı.

Sektörde yeniden uçuş ancak iç talebin yeniden canlanmasına, o da enflasyonun yeniden tek hanelere düşürülmesine, kredi faizlerinin makul oranlara çekilmesine, yabancı sermayenin Türkiye’ye yeniden güven duyup giriş yapmasına, herkesin önünü görebilecek kadar bulutların dağılmasına, kısaca kriz tünelinin ucunda bir ışık görülmesine bağlı. Bu ise birkaç mevsimi bulacak gibi. Ama her şeyden önce AKP rejiminin bir yol haritası bulması ve dibe vurarak kuyudan çıkmaya koyulması gerek ve “en kötüsü geride kaldı” iddiasına karşın bu dibe vurma henüz yaşanmış değil.

 

Genel, Makale kategorisine gönderildi | Harç bitti, inşaata paydos! (Al-Monitor, 2 Kasım, 2018) için yorumlar kapalı

Turkey’s crisis-hit construction sector threatens big fallout(Al-Monitor, November 2, 2018)

ARTICLE SUMMARY
Once a driving force of economic growth, Turkey’s construction sector is among the first victims of the country’s economic turmoil, threatening a contagion effect on an array of other sectors.

Turkey’s construction sector, the backbone of Ankara’s growth policies for the past decade and half, stands out among the earliest victims of the country’s economic crisis, rapidly contracting and threatening to drag others down with it.

The sector, including realty, accounted for 15.7% of Turkey’s $851.5 billion in gross domestic product (GDP) last year, almost on par with the manufacturing sector, which accounted for 18.5% of GDP. After impressive expansion, sales are now shrinking rapidly for homes and offices, leaving builders with swelling stocks. Housing demand, in particular, has fallen sharply, hit by the slump of the Turkish lira and the ensuing increase in interest rates. Building companies are struggling to decrease stocks and repay bank loans. Despite government incentives, including tax cuts and cheaper loan campaigns, the sector remains in turmoil, and the circle appears to be tightening.

In the first nine months of the year, home sales decreased 2.7% compared to the same period last year. Mortgaged home sales, meanwhile, were down 29.4%, largely the result of the increase in interest rates. The rate on home loans hit 25.2% in September, up from 12.9% in September 2017, before climbing further to 29% in October.

The overstock problem has also strained the government’s Housing Development Administration (TOKI) and its affiliated Emlak Konut, the country’s biggest real estate investment trust. Founded in 1984 to develop land with infrastructure and provide loan support to mass housing builders, TOKI turned to high-profit housing after the Justice and Development Party (AKP) came to power in 2002. Since 2008, it has also focused on the construction of public buildings, including hospitals and schools. As of June, TOKI had 142,000 homes for sale. Since 2003, it has sold about 696,000 of the nearly 838,000 homes it built, but it is now struggling to attract buyers, and the number of its new projects has visibly decreased.

Sales figures in branded projects developed by Emlak Konut also indicate a slow down. Nearly half of Emlak Konut homes, offices and shops remained for sale during the first half of 2018, according to a company activity report released on the Public Disclosure Platform.

Shrinking demand has also led to tangible drops in home prices. As a result, the annual increase in housing prices has fallen well behind the increases in overall consumer and producer prices. As of August, the 12-month increase in housing prices stood at only 3.8% in Istanbul, 8.6% in Ankara and 15.7% in Izmir, according to central bank data. Producer inflation was 32% for the same period, a striking sign of how the increase in housing prices was not even half of the inflation rate.

Hardship in selling or renting finished homes and offices has forced an abrupt halt in new investments. Another major factor is the spike in construction material prices amid the rapid increase in foreign exchange prices and interest rates over the past several months. The construction cost index by the Turkish Statistical Institute indicates that the prices of construction materials soared 44% over the last 12 months, with overall producer inflation reaching 46% in the same period. In 2016 and 2017, the increase in construction material prices stood at 13% and 27%, respectively. The soaring costs have not only discouraged new investments but have also dealt a heavy blow to ongoing projects.

A sharp downturn is seen for infrastructure as well. Public construction investments have rapidly slowed, and the so-called megaprojects, launched as public-private partnerships (PPP), have also fallen into crisis. PPP projects, including airports, highways, bridges and hospital campuses, many of them in and around Istanbul, have been hit by foreign currency losses due to the meltdown of the Turkish lira, which has aggravated the debt burden stemming from the foreign loans acquired. The increasing costs are hard to cope with for those projects as well.

Dozens of construction companies have already thrown in the towel, lining up for bankruptcy protection in commercial courts. The hardest blows, however, are being felt by the sector’s workers, from blue-collar laborers to architects and engineers. Employment figures in the sector are on a downtick. Moreover, the increase in labor coststrails well behind consumer inflation, indicating a meltdown in the real income of construction workers. As of July, the 12-month increase in labor costs stood at 17%, compared to a nearly 20% increase in consumer prices for the same period.

When the AKP come to power in early elections in November 2002, it was handed a rehabilitated economy on a silver platter, while the three outgoing coalition partners were ousted from parliament, paying the penalty for the International Monetary Fund-backed austerity measures that put the economy back on track after a severe crisis in 2001. Drawing on this precious inheritance, the AKP government was able to attract an extraordinary inflow of foreign funds, including in the aftermath of the 2008 global crisis, until 2014. Thanks to those foreign funds, obtained mostly through borrowing, it achieved high rates of economic growth, which relied largely on the domestic market and was heavily driven by construction. The government paid no mind that construction was not generating much-needed foreign exchange, enjoying the political returns of the building frenzy.

Turks were impressed by the grandiose airports, bridges and buildings springing up before their eyes, rewarding the AKP at the ballot boxes. In further electoral gains for the party, the construction boom meant jobs for the most unqualified and neediest breadwinners, while part of the foreign funds flowing into the country became housing loans to make large numbers of Turks homeowners.

Another reason to opt for construction-centered growth was to create the AKP’s own bourgeois, with the building spree proceeding along with nepotistic construction permits and public land allocations by local administrations and the central government. As such, the construction sector provided the funds to build a party state through the control of crony business people of varying caliber.

This wheel, which relied on foreign funds to continue spinning, began to slow as money became more expensive after 2014 before hitting a downturn and then crisis. Due to its links with many industrial subsectors and service sectors, among them financing, real estate marketing and advertising, the crisis-hit construction sector has begun to drag the entire economy down.

A fresh takeoff can be achieved only with the revival of domestic demand, which, in turn, requires reducing inflation to single digits, getting loan interests to reasonable rates, restoring foreign investor confidence in Turkey and the flow of external funds and dispelling the general fog of economic uncertainty. In short, it all depends on seeing a light at the end of the tunnel, which is likely to take several seasons. Before anything else, however, the AKP government needs a clear roadmap to begin climbing out of the hole. Some may claim the worst is now behind, but the truth is, Turkey has not hit bottom in the current crisis.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s crisis-hit construction sector threatens big fallout(Al-Monitor, November 2, 2018) için yorumlar kapalı

22 Kasım 2017 İzmir. Makina Mühendisleri Odası etkinliği: “yeni Bir Krize Doğru mu?

izm22 kasım (1)

Genel kategorisine gönderildi | 22 Kasım 2017 İzmir. Makina Mühendisleri Odası etkinliği: “yeni Bir Krize Doğru mu? için yorumlar kapalı

Fiyatları yüzde 10 indirme hülyası( Al-Monitor, 23 Ekim ,2018

 

Türkiye’de özellikle bu yılın ikinci yarısında artan ölçüde yüksek bir enflasyon yaşanıyor ve konuşuluyor. Eylül ayı itibarıyla tüketici fiyatlarındaki yıllık artış yüzde 24,5’i bulurken, sanayicilerin, yani üreticilerin fiyat artışları yıllık olarak yüzde 46’ya ulaşmış durumda. Yılın tamamının tüketicide yüzde 30-35 bandı aralığında, üretici fiyatında da yüzde 50-60 bandı arasında biteceği yaygın bir kanı, daha doğrusu enflasyonun dinamikleri bunu gösteriyor.

Bu ölçüde bir enflasyonu, Türkiye 15 yıldır, yani AKP’nin iktidardaki ilk tam yılı olan 2003 yılından bu yana yaşamamıştı. Bu zaman aralığında enflasyon genellikle tek haneliydi, sadece 2017’de yüzde 11,9’u buldu. Şimdi ise yüzde 30 enflasyondan bahsediliyor.

Bu, yeni bir durum ve gelirlerini enflasyon ölçüsünde artıramayan ücretliler, emekliler bir anda kendilerini göreli olarak yoksullaşmış hissediyorlar. Çalışanların en büyük korkusu ise yüksek enflasyonla beraber daralan ekonominin yeni bir işsizlik dalgasıyaratması ve hepten gelirsiz duruma düşmek. Hele ki bir de bankalara borç varsa hayattan endişe etme nedenleri katlanıyor.

Son 15 yılda görülmemiş yüksek enflasyonla bir anda yüz yüze kalan halk öncelikle gıda, mutfak ürünlerindeki yüksek fiyat artışına isyan ediyor. Tarım ve hayvancılığı inşaat odaklı büyüme tercihinde iyice ihmal eden AKP rejimi, bunun faturasını gıda arzındaki eksiklik ve gıdada net ithalatçı durumuna düşerek Türkiye’ye ödetiyor. Yüksek enflasyonu asıl körükleyen ise Türk Lirası’nın hızlı değer kaybı ya da başka türlü söylersek dövizin fiyatının hızla artmış olması.

Doların eylül sonuna kadar yıllık fiyat artışı yüzde 82’yi buldu. Oysa AKP’nin iktidardaki ilk 10 yılında dolar fiyatı artışı sadece yüzde 27 idi. Bu da tek haneli enflasyonu mümkün kılmıştı. Bu yıl yaşanan döviz fiyatlarındaki patlama ise sanayici-üretici maliyetlerini hızla artırdı ve devamında Üretici Fiyat Endeksi (ÜFE) eylül sonunda yıllık yüzde 46 artışa ulaştı.

Üreticinin maliyet artışını fiyata yansıtması karşısında perakendeciler bu artışı tüketiciye yansıtmamayı ne kadar başarabilirler? İç talepte sert düşüşler tehdidine rağmen bir kısmını yansıttılar ve tüketici fiyat artışı yıllık yüzde 24,5’e ulaştı. Kuşkusuz üreticinin maliyetleri, dünya enerji ve diğer emtia (buğday, demir cevheri, bakır vb.) fiyatlarındaki artıştan da etkilendi.

AKP rejiminin yöneticilerine bakılırsa, bu fiyat artışları temelde bazı fırsatçı aracıların, spekülatörlerin işi ve hadleri de zabıta harekete geçirilerek polisiye önlemler artırılarak bildirilecek. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2 Ekim’de şöyle konuştu: “Sevgili milletime seslenmek istiyorum. Marketlerde şurada burada sizler işi en yakından teftiş eden insanlarsınız. Alışılmadık şekilde ürünlerde fiyat farkları varsa bunları hemen belediye zabıtalarına iletin. Belediye başkanlarına da sesleniyorum Zabıtalarınızı bu konuda hassasiyet içinde olmaya teşvik edin. Fiyatlarda oynamalar, stoklar varsa stoklarını basmak ve gerekeni yapmak görevimizdir.”

Enflasyonun gerçek dinamiklerini görüp önlemler düşünmek yerine alışıldık bir “şeytanlaştırma” eğilimi enflasyon konusunda da hâkim. Şeytanlar ise stokçular, fırsatçılar.

Erdoğan’ın zabıta önlemlerine damadı Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak da şöyle eşlik etti: “Spekülatif bilgileri alıyoruz. ALO 175 diye bir hattımız var. Oraya geliyor. Hem vatandaşlarımız hem biz sahadayız. Ticaret Bakanlığımız da çok etkin bir şekilde sahip çıkıyor. Etkin bir süreci ortaya koymamız gerekiyor.”

Cumhurbaşkanı ve Hazine Bakanı böyle teşhisler yapar da İçişleri Bakanı boş durur mu? İçişleri Bakanı Süleyman Soylu imzalı 81 il valiliğine gönderilen genelge ile son dönemde kur kaynaklı gelişmeleri fırsat bilerek fahiş fiyat uygulayanlara karşı gerekli tedbirlerin alınması istendi.

AKP’nin yönetim tarzına alışkın olanlar açısından yöntem şaşırtıcı değil. Her anormalliği olumsuzluğu dışsal faktörlere bağlamak, fitne-fücur bulmak, komploya yormak… Yüksek enflasyon da AKP’nin yönetim hatalarının değil olsa olsa aracı, stokçuların işi olabilirdi ve buna maruz kalan halkı korumak için zabıta, emniyet harekete geçirilir.

Bunun devamında yine dünyada belki de emsali görülmemiş bir “enflasyonla topyekûn mücadele” kampanyasına geçildi. Türkiye’nin önde gelen iş insanlarının çağrıldığı bir toplantıda açıklanan kampanyaya göre özel sektör ürettiği ürünlerin fiyatında yıl sonuna kadar geçerli olmak üzere yüzde 10 indirim yapacak. Bir diğer önlem yıl sonuna kadar doğalgaz ve elektriğe zam yapılmayacak. Bankalar da daha önce açmış oldukları kredilerin faizlerinde yüzde 10 indirime gidecekler, mesela yüzde 30 faizli bir kredinin faizi yüzde 27’ye indirilecek. Bu önlemler yıl sonuna kadar geçerli olacak.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tüketici enflasyonunun aylık değişimini 400’ü aşkın mal ve hizmeti piyasadan takip ederek saptıyor. Bu kadar çeşitlilikte mal ve hizmeti üreten on binlerce firma var. Açılan kampanya firmalara bir mecburiyet getirmiyor ama onlardan indirime katılma sözü istiyor. Tabii ki kimse herhangi bir gerekçeyle buna karşı çıkmıyor ama birçoğu da bıyık altından gülüyor.

Çünkü kampanyanın başlatıldığı tarih zaten tüketici fiyatlarına yıllık yüzde 25’e yakın zammın yapıldığı bir tarih, sırada da üreticinin maliyet artışından dolayı stoktaki mallarına yansıttığı ama perakendecinin henüz zamlı fiyatla satışa sunmadığı mallar var. Bu yeni etiketler zaten ortalama yüzde 25 zamlı. Bu zamlı fiyattan yapılacak yüzde 10 (10 puan değil) indirimin ne hükmü olabilir ki?

Öte yandan maliyet artışı ve gıda arzı eksikliği ile yükselen fiyatlar, zaten iç satışları geriletmiş durumda. TÜİK’in açıkladığı sabit fiyatlarla perakende satışlarının ağustosta yüzde 3 gerileme göstermesi bunun kanıtı. Reel gelirler azalınca perakende satışların eylül ve sonrasında daha da düşmüş olması muhtemel. Azalan talep firmaları zaten belli indirimlere zorlamış durumda. Birçok vitrinde yüzde 50’lere varan indirim çağrıları var. Böyle olunca yüzde 10 indirim kampanyasının ne hükmü olabilir?

Amaçlanan, enflasyonu bir dışsal afet gibi lanse edip bununla rejimin amansız mücadele ettiğini göstermek, böylece sorumluluğu her zaman olduğu gibi üstünden sıyırıp atmak mı? Amaçlanan enflasyonu dışsal bir arıza olarak resmedip, yaklaşan asgari ücret tespit toplantılarında çalışan temsilcilerine yüzde 25-30 enflasyonu başa gelmiş bir doğal afet gibi lanse edip bununla samimiyetle mücadele edildiğini, bu kampanyayı örnek göstererek öne sürmek, ücretlilerden daha düşük bir ücret artışına rıza göstermesi için fedakârlık istemek mi?

Belki de “alaturka” ya da “ala-AKP” enflasyonla mücadele tarzı bunun için.

 

Makale kategorisine gönderildi | Fiyatları yüzde 10 indirme hülyası( Al-Monitor, 23 Ekim ,2018 için yorumlar kapalı

Turkey’s fantasy war on inflation (al-Monitor, October 23, 2018)

ARTICLE SUMMARY
Ankara has declared an “all-out fight against inflation,” cajoling sellers into 10% discounts and sending municipal police to hunt hoarders, and while this bizarre strategy is unlikely to bear fruit, it might be a sign of other plans that are being cooked up in Ankara.

Turkey is grappling with soaring inflation, the highest since 2003, which was the first full year in power of the Justice and Development Party (AKP). In September, year-on-year inflation reached 24.5% in consumer prices and 46% in producer prices. The inflation dynamics indicate that the year-end figures could climb to between 30% and 35% in consumer prices and between 50% and 60% in producer prices.

Consumer inflation had been in single digits since 2003, excluding last year, when it reached 11.9%. The current surge is a new situation that makes wage earners and pensioners relatively poorer as they fail to increase their incomes in line with price increases. The biggest fear of working people, however, is that they could end up with no income at all if the slowing economy spawns a new wave of layoffs. For those indebted to banks, the reasons to worry are even bigger.

Faced with an inflation unseen in the last 15 years, Turks are primarily incensed over the increase in food prices, which owes heavily to the ill-advised policies of the AKP. For years, the AKP encouraged construction-centered growth, neglecting agriculture, as a result of which Turkey is now facing supply shortages and has become a net importer of food.

The main factor fueling inflation, however, is the dramatic depreciation of the Turkish lira or, in other words, the huge increase in foreign exchange prices. At the end of September, the price of the dollar was up 82% from the same period last year. In the first 10 years of AKP rule, the price of the greenback had increased only 27%, which made possible the single-digit inflation rates. With the currency crisis this year, imports became much more expensive and the costs of producers shot up, hence the 46% producer inflation in September.

The big gap between producer and consumer inflation indicates that retailers have refrained from hiking their prices at the rate of producers. Yet despite the threat of sharp declines in domestic demand, consumer prices have already soared 24.5%. No doubt the global increase in the prices of energy and commodities such as wheat, iron ore and copper has also played a role in the growing cost burden for producers.

According to government officials, however, the soaring inflation is essentially the work of malevolent actors such as greedy middlemen and speculators who have to be disciplined through forceful measures, including the mobilization of municipal police. In an Oct. 2 speech, for instance, President Recep Tayyip Erdogan said, “I’d like to appeal to my dear nation: You are the ones who inspect the prices most closely at supermarkets and elsewhere. If you spot products with extraordinary price differences, report them immediately to the municipal police. I am also calling on mayors to encourage more attention on the issue among the municipal police. It is our duty to do what is necessary if there are fluctuations in prices and to raid stocks if there are hoarders.”

Treasury and Finance Minister Berat Albayrak, who is also the president’s son-in-law, followed suit. In a television interview the following day, he said citizens were reporting “speculative” price hikes on a consumer line set up by the government. “Citizens and [government] are both in action,” he said.

Interior Minister Suleyman Soylu, for his part, instructed governors across the country to tighten measures against hoarding and price gouging and slap fines on transgressors.

In short, Ankara has refused to acknowledge the real dynamics of inflation and draw up measures accordingly. True to style, it has instead pointed an accusing finger at “villains,” who, in this case, are hoarders and opportunists.

For those familiar with the AKP, this strategy is hardly a surprise. Blaming setbacks and problems on external factors, conspiracies or instigators has been an AKP hallmark for years. According to this thinking, the surging inflation cannot be the result of Ankara’s mismanagement, so it must be the work of greedy actors in the market, against whom the victimized populace has to be protected.

Then, at an Oct. 9 meeting attended by leading business people, Albayrak announced an “all-out fight against inflation.” As part of the campaign, which is perhaps unprecedented in the world, the private sector promised 10% discounts to consumers by the end of the year. Another measure envisaged a freeze on the prices of gas and electricity, again by the end of the year. Banks, for their part, would contribute a 10% cut in the interest rates of already issued loans.

The Turkish Statistical Institute (TUIK) calculates consumer inflation on the basis of more than 400 products and services, which are provided by tens of thousands of companies in the market. Participation in the campaign was not obligatory, but the business community was asked to promise discounts. Of course, no one publicly raised objections, but many could not conceal sardonic smiles. With consumer prices already up by more than 24% and further cost-related hikes already factored into producer prices, discounts of 10% will make little difference.

The increased prices, meanwhile, have led to a drop in domestic sales. According to TUIK, retail sales were down 3% in August in terms of inflation-adjusted value. The drop is likely to have worsened since then, given the decreasing real income of consumers. The shrinking demand has already forced companies to make markdowns, with many shops advertising discounts of up to 50%. This again raises the question of what difference the 10%-discount campaign can make.

So, what is the government’s actual purpose with the campaign? Is it another attempt to shirk responsibility by portraying inflation as an external calamity against which a fierce struggle is waged? Or is the government laying the ground for looming negotiations with trade unions to determine the hike in the minimum wage, which is the principal income of millions of Turks? By claiming a sincere struggle against an externally inflicted setback, Ankara might be planning to press its interlocutors to make their own sacrifice in the “all-out fight” and acquiesce to a low pay hike. This perhaps is the calculus behind the AKP-style fight against inflation.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s fantasy war on inflation (al-Monitor, October 23, 2018) için yorumlar kapalı

Saray’da ekonomik ve politik sıkışma (Al-Monitor, 12 Ekim, 2018)

Daha iki hafta öncesinde ABD ile ilişkileri düzeltmek üzere adımlar atan, Almanya ile yakınlaşmak isteyen AKP rejimi tam “rotayı Batı’ya çevirdi” derken yeniden anti-Amerikan bir dil tutturdu, Batı’ya yeniden mesafe koyan bir fotoğraf vermeye başladı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, damadı Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Amerikan McKinsey firması ile imzaladığı danışmanlık anlaşmasını tanımadığını ilan etti ve seçmene yine Amerikan karşıtı bir dille seslenerek “Biz, bize yeteriz” demeye başladı.

AKP rejiminin bu gelgitleri, rejimin karşı karşıya bulunduğu ekonomik ve siyasi sıkışmışlıktan kaynaklanıyor.

Ağır bir borç yükü altında TL’nin çok hızlı değer kaybı ile enflasyonun yüzde 25’lere ulaşması, yüksek işsizlik ve artan durgunluk seçmen kitlesinde de büyük homurtulara neden oldu ve ekonomide rejim sıkıştı. Çember her geçen gün daralıyor, manevra alanı hızla küçülüyor.

Ancak — ikna edebildiği takdirde — IMF’den kemer sıkma programı karşılığı olarak kaynak bulabilecek kadar sıkışan AKP rejimi, politik daralmayı da aynı anda yaşıyor. Ekonomideki sıkışma mart 2019’da yapılacak yerel seçimler konusunda Saray’ın uykularını kaçırıyor. Krizin yüksek enflasyon, yüksek işsizlik ve hızlı yoksullaştıran sonuçları, uzun yıllardır AKP’ye oy verenler dâhil her türlü seçmeni derinden etkiliyor ve AKP’ye karşı şikâyetleri artırıyor. Bu da ekonomik olduğu kadar politik bir sıkışmayı getiriyor.

Bu ekonomik ve siyasi sıkışmışlık altında krizle baş edebilmek için içilmesi gereken acı reçeteleri erteleyip yerel seçime kadar “top çevirmek,” ciddi önlemler almak yerine seçmeni oyalayan, çöpleri Hazine üstünden halı altına süpürmeyi tercih eden, firmaların, özellikle AKP’ye yakın olanların yükünü bankalara yıkmaya çalışan adımlarla vakit kazanmaya çalışmak rejimin yeni rotasını oluşturuyor.

Saray rejimini, örneği son bir ay içinde görüldüğü gibi sık sık rota değişikliğine, eksen kaydırmaya iten nedenlerin başında krize giriş var. Erdoğan “kriz” sözcüğünü ağzına almamaya gayret ediyor. Bunun bir “manipülasyon,” Türkiye’ye hazırlanmış bir komplo olduğunu yineleyip duruyor. Oysa IMF de Türkiye’nin krizde olduğunu ifade ediyor.

IMF’nin ekim 2018 Dünya Ekonomik Büyüme raporunda Türkiye’de sert döviz kuru hareketleri yaşanırken enflasyon beklentilerini kırmak için para politikalarını sıkıştırılması gerektiği ifade ediliyor. Banka ve şirket bilançolarındaki bozulmanın altı çizilerek banka denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi ve kriz yönetimi çerçevesinde geliştirilmesi öneriliyor. Bu ifadeyle Türkiye’nin bir ekonomik kriz yaşadığını IMF de telaffuz etmiş oluyor. IMF, Türkiye’nin 2019 büyümesinin yüzde 0.4’le sınırlı kalacağını öngörüyor. Bu tahmin, 2018’in son çeyreği ile 2019’un üçüncü çeyreği arasında ekonominin yüzde 1 ile 2 aralığında küçüleceği demek aynı zamanda. Yüksek enflasyon ile ekonomik daralma ve artacak işsizliğe “stagflasyon” dendiğini ve bunun belalı bir kriz türü olduğunu geçerken yineleyelim.

Saray rejimi kriz realitesi ile yüzleşmek yerine krizi yadsıyan adımlar deniyor ama pek sonuç alamıyor. Dış borç stoku 2018 ortasında 457 milyar dolar olarak açıklanan Türkiye, önümüzdeki 12 ayda vadesi gelen borçlar için 181 milyar dolar bulmak zorunda. Küçülmeyle beraber, azalmaya başlasa da cari açığın finansmanı da en az 40 milyar dolar bulmayı gerektiriyor. Bunlar toplamda en az 220 milyar doları 12 ayda bulmak ya da ayda 18 milyar dolar bulup buluşturmak demek. Ne var ki Türkiye borç para verecek kaynaklar için çok riskli bir ülke. Ülkenin risk primi, yani CDS’i, zaman zaman azalsa da yeniden 400 baz puanın üzerinde ve öteki yükselen ülkelerden ayrışmış durumda, yani para Türkiye için pahalanmış durumda.

Eylül ortalarında gerçekleştirilen 625 baz puanlık TL faizi artışı, yüzde 24,5 enflasyon karşısında hızla anlamsızlaştı. Şimdi Merkez Bankası’nın 25 Ekim’deki rutin toplantısında 300 puan daha artırması yönünde beklentiler yükselmeye başladı. Eylülde artan TL faizleri dolar kurunu çok da geriletmedi. Doların fiyatı 6 TL dolayında. Sert artışlar olmasa da gerileme de yok ve döviz, dalgalanmaya çok eğilimli gibi duruyor.

Rejimin gelgitleri riski artırıyor. Yabancı yatırımcılara güvence olur umuduyla Bakan Albayrak’ın danışmanlık şirketi McKinsey ile yaptığı anlaşma bir hafta geçmeden Erdoğan tarafından reddedildi. Bu yazbozun yabancı para otoritelerinde var olan güvensizliği biraz daha artırdığını söylemeye bile gerek yok.

Yükselen tüketici enflasyonunun önümüzdeki aylarda tempo kaybetmeyeceği ve yıllık yüzde 46’lık üretici enflasyonunun basıncı ile tırmanışını sürdüreceği birçok yorumcu tarafından paylaşılıyor. Ama AKP rejimi, enflasyon gerçeğini de dışsal etkenlere bağlıyor. Spekülatörlerin, aracıların, fırsatçıların enflasyonu tırmandırdığına herkesi inandırmaya çalışıyor. Bu inancın devamı olarak zabıtayı bile harekete geçiren rejim, özel sektör temsilcilerinden de ürettikleri mallarda yüzde 10 fiyat indirimine gitmeleri sözü istedi. Bakan Albayrak alınan bu sözle enflasyonun geriletileceğine inanan bir fantezi ile zaman geçiriyor.

Bu gayretin, esasta enflasyon oranında artırılması gereken ücret, maaş, emekli gelirlerine bir karşı argüman üretmeye dönük olduğu açık. Yıl sonunda artış zamanı gelince muhtemelen şöyle denilecektir: “Gerçekleşmiş yüzde 25 enflasyonu boş verin, 2019 için öngördüğümüz yüzde 16-17 enflasyonu dikkate alacağız, enflasyon aldığımız önlemlerle buralara inecek dolayısıyla bu oranı kabul edin.” Böyle bir dayatmanın, sayıları 19 milyonu bulan çalışan kesime ve sayıları 10 milyonu bulan emeklilere yapılması halinde bunun özellikle mart 2019 seçim sandıklarında bazı siyasi sonuçları olabilir.

Sorun sadece enflasyonun eriteceği reel gelir kaybı değil. İşsizlik de tırmanış halinde. Özellikle işten çıkarmalara karşı bir önlem olmadığı gibi, İşsizlik Sigortası Fonu’nun 125 milyar TL’lik (yaklaşık 21 milyar dolar) varlığının kamu bankalarının açıkları için amaç dışı kullanılmaya başlanması önemli bir homurdanma konusu.

Sandık başına gidecek seçmenler içinde bankalara olan borcunu ödeyemeyen ya da zorlukla ödeyenlerin artacağı da kesin. Bunlar, AKP’yi siyaseten çok sıkıştıran önemli etkenler. Daha sırada bankalara borcunu ödeyemeyen, o nedenle bankalardan fedakârlık isteyen irili ufaklı firmalar var. Bankacılık sisteminin ise ayrı bir himayeye ihtiyacı var. Bütün bu taleplere karşılık eldeki imkânlar sınırlı ve her birine çözüm üretmeye çalışılırken kamu maliyesinin görünen ve görünmeyen açıkları hızla büyüyor.

Sıkışıklık artıyor.

Makale kategorisine gönderildi | Saray’da ekonomik ve politik sıkışma (Al-Monitor, 12 Ekim, 2018) için yorumlar kapalı

Ankara pins electoral hopes on ignoring economic realities (Al-Monitor, October 12, 2018)

ARTICLE SUMMARY
The Turkish government’s vacillations and zigzagging in the face of the country’s economic woes reflect how squeezed it has become economically and politically and how concerned it is about it with elections scheduled for March.

Turkish President Recep Tayyip Erdogan has quickly returned to anti-American ranting after conciliatory messages to Washington and Berlin two weeks ago that seemed to herald a bid to mend fences with the West. In an Oct. 6 speech heavily peppered with anti-American rhetoric, Erdogan nixed a consultancy deal with the US company McKinsey that Finance Minister Berat Albayrak had recently announced as part of efforts to fix the ailing economy. Turkey can manage it by itself, Erdogan asserted, only days after Albayrak, who happens to be his son-in-law, said that those opposed to collaboration with McKinsey were “either ignorant or traitors.”

Such zigzagging in Ankara reflects how economically and politically squeezed Erdogan’s government has become. On the economic front, it faces a hefty debt stock, a badly weakened currency, an inflation rate of nearly 25%, a serious unemployment problem and stagnation, which are causing loud grumbling among the electorate, including long-time voters for Erdogan’s Justice and Development Party (AKP). With municipal elections looming in March, the circle around Ankara tightens by the day.

The International Monetary Fund (IMF) appears to be the only source of much-needed recovery funds — in return for an austerity program, of course — but Erdogan has bluntly rejected that option, maligning past IMF-backed programs as an “IMF yoke.”

All in all, Ankara seems bent on deferring the bitter pills the crisis calls for, which involves enacting serious measures. Instead, its course of action until elections appears to be based on buying time by distracting the electorate, sweeping the dirt under the rug of the Treasury and foisting corporate debt woes onto banks, especially when it comes to companies in the good graces of the AKP.

Erdogan is averse to calling the turmoil a “crisis,” instead often describing it as “manipulations” or a foreign conspiracy against Turkey. The IMF, however, sees a Turkey in the grips of crisis.

The IMF’s “World Economic Outlook 2018,” released Oct. 8, prescribes tighter monetary policies for Turkey to curb “unanchored inflation expectations” amid the lira’s sharp depreciation. Pointing to “significant stress … emerging in bank and corporate balance sheets,” the fund calls for “strengthening bank supervision and enhancing the crisis management framework.”

The IMF expects a sharp decline in Turkey’s economic growth, projecting the rate to drop to 0.4% in 2019, from 3.5% this year. By implication, this means that the economy would shrink by 1-2% between the last quarter of 2018 and the third quarter of 2019. High inflation and economic contraction, coupled with increasing unemployment, make for the particularly vicious type of crisis called stagflation. Instead of acknowledging reality, however, Ankara is pursuing measures that deny the crisis while producing little in terms of results.

In mid-2018, Turkey’s external debt stock stood at $457 billion. Over the next 12 months, the country will need $181 billion to roll over maturing debts. The financing of the current account deficit requires another $40 billion, at the least, though the gap has begun to decrease under the impact of the economic downturn.

In total, Turkey needs a minimum of $220 billion over the next 12 months, or roughly $18 billion a month, but it has become a high-risk country for creditors. Its risk premium, reflected in credit default swaps, has decoupled from those of other emerging economies, hovering above 400 basis points despite occasional drops. In sum, borrowing has become more expensive for Turkey.

Under pressure from Erdogan, the central bank had dragged its feet in hiking interest rates to prop up the melting lira before announcing a massive hike of 625 basis points in mid-September. With inflation hitting 24.52% last month, however, the hike has quickly become irrelevant. Anticipation is now building for another hike of up to 300 basis points at the bank’s next meeting, on Oct. 25. Increased interest rates on the Turkish lira have had limited effect in shoring up the currency. The price of a dollar remains at about 6 liras, and although the lira’s free fall has stopped, the exchange rate appears prone to fluctuation.

Ankara’s zigzagging on economic policies is fueling the perception of risk. Albayrak’s deal with McKinsey was aimed at providing some international credibility to Ankara’s economic management and restoring confidence among fleeing foreign investors. In less than a week, Erdogan rebuffed the deal. This flip-flopping has of course stoked foreign creditors’ and investors’ mistrust.

Consumer inflation is widely expected to climb further in the coming months under the pressure of producer inflation, which stood at a staggering 46% in September. In the eyes of the AKP, however, malicious forces are again to be blamed.

Ankara is telling the nation that opportunists, speculators and hoarders are fueling the inflation. In an unprecedented move, it has mobilized municipal police to inspect supermarkets to hunt for price gougers. Furthermore, Albayrak asked businesses this week to grant customers 10% discounts by the end of the year as part of an “all-out struggle” against inflation.

Fighting inflation with discount pledges from sellers is nothing but fantasy, yet Ankara’s efforts appear aimed at producing an argument against inflation-indexed pay rises at the end of the year. When the time comes for pay and pension hikes in December, Ankara is likely to argue that its measures will bring inflation down to 16-17% next year, so the hikes should be fixed accordingly, not in line with the current rate. Such a fiat would affect some 19 million working people and about 10 million pensioners, threatening political fallout for the AKP in the March polls.

The problem does not end with the real income loss caused by inflation. Unemployment is on the rise as well, and no measures are being discussed to stem layoffs. Moreover, the assets of the Unemployment Insurance Fund, amounting to 125 billion liras (about $21 billion), have been put in use to shore up the gaps of public banks, adding to popular discontent. Many among the electorate are also struggling to repay bank debts.

Hundreds of indebted companies, big and small alike, are in a financial bottleneck and pressing banks to make sacrifices. The banking system itself needs safeguarding.

In sum, the challenges are many, but Ankara’s means are limited. As the government scrambles for solutions, budget deficits and other, less visible gaps in public finances are widening, and Ankara’s room to maneuver is shrinking.

English, Makale kategorisine gönderildi | Ankara pins electoral hopes on ignoring economic realities (Al-Monitor, October 12, 2018) için yorumlar kapalı

Türkiye sepetinde Avrupa yumurtaları (Al Monitor, Ekim 6, 2018)

 

ABD’nin ekonomik savaşına maruz kaldığını da iddia ederek bir süredir Rusya-İran ekseninde fotoğraf veren AKP rejiminin, son zamanlarda Batı eksenine yaklaşmaya çalıştığı gözlerden kaçmıyor. Bu hızlı değişimin altında da elbette Türkiye’nin yaşadığı ekonomik kriz etkili. Türkiye’de yatırımları, dolayısıyla riski olan AB üyeleri, başta da Almanya, AKP rejiminin flört isteğine soğuk değil. Nasıl olsun? Türkiye sepetinde önemli miktarda Euro yumurtası var, risk var. Ne kadar, neler, mercek altına alalım.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eylülün son haftasında, New York gezisi sırasında, ardından gelecek Berlin ziyareti nedeniyle Almanya hakkında verdiği demeçleri okuyanlar yeni bir durumla karşı karşıya olduklarını, ne kadar süreceği belli olmasa da rotanın Batı’ya doğru kırıldığını düşünmeye başladılar.

Erdoğan ABD ile stratejik ortaklığa sahip çıktığını çeşitli vesilelerle ifade ederken “Bugüne kadar pek çok badireyi atlatan stratejik ortaklığımız bu çalkantılı dönemin de üstesinden gelecektir” diye onarıcı bir dil kullandı. Bu yapıcı yaklaşımın ardından rahip Andrew Brunson’un serbest bırakılacağı beklentileri de güçlendi.

Geçen yıl Türkiye’nin Almanya ile ilişkileri hissedilir ölçüde bozulmuştu. Angela Merkel’in başında olduğu hükümetin Almanya’da AKP mitinglerine izin vermemesi karşısında Erdoğan’ın tepkisi “Nazi uygulamaları” şeklindeydi. Oysa bir buçuk yıl sonra aynı Erdoğan, “Türkiye-Almanya ilişkilerini o eski sıcak dönemine yeniden taşımak istiyoruz” diyebildi.

ABD ve Almanya’ya verilen onarıcı mesajların arkasında ekonomi özel bir yer tutuyor. Türkiye ekonomisinin yaşadığı kriz bu rota değişikliğinde en önemli etken sayılabilir. Erdoğan küresel finansa hâkim Batı dünyası ile çatıştığı sürece ekonominin düştüğü çukurdan çıkmasının kolay olmayacağını, özellikle ağustos–eylül aylarında yaşanan şoklarla iyice anlamış gibi.

Son 12 ayda tüketici fiyat artışı yüzde 24,5’i, üretici fiyat artışı ise yüzde 46’yı aşarken bu şok edici enflasyon, sanayi ve hizmet üretiminde daralma, hatta küçülme ve tırmanan işsizlikle birlikte yaşanıyor. Ekonomi literatüründe “stagflasyon” denilen bu belâlı ve aşılması güç kriz, dışarıdan sağlanması gereken kaynakların önemini her gün biraz daha artırıyor.

Ekonominin dolarlaşmasını geriletmek için TL faizlerinde gerçekleştirilen büyük artışlara rağmen ve güven vermesi umulan Yeni Ekonomik Program’a karşın döviz fiyatı pek gerilemiyor. Yabancı yatırımcının istediği güven sağlanmış değil.

Türkiye’ye dışarıdan sağlanan kredilerin, yapılan doğrudan yatırımların ağırlıkla Batı kaynaklı olması AKP rejiminin rotayı Batı’ya yöneltmesinde en önemli etken elbette.

Türkiye’nin Uluslararası Yatırım Pozisyonu verileri, temmuz 2018 itibarıyla yabancıların ülkede 633 milyar dolarlık varlığı olduğunu ortaya koyuyor. Bu tutarın 457 milyar doları dış borç biçiminde ve bunun üçte biri Euro cinsinden. Almanya’nın yanı sıra İngiltere, Lüksemburg, İsviçre, Hollanda bankaları önemli kreditörler ve alacakların yarısı bunların.

Türkiye’deki 142 milyar dolarlık doğrudan yatırımın yüzde 97’sini oluşturan 138 milyar dolarlık kısmı Avrupa kökenli firmalara ait. Hollanda 41 milyar dolar ile ilk sırada. Almanya’nın 18,2 milyar dolar, İngiltere’nin 8 milyar dolar tutarında yatırımı var. İspanya, İtalya ve Lüksemburg öteki önemli yatırımcılar arasında.

Anlaşılacağı gibi doğrudan yatırımların neredeyse tamamı Avrupa’dan gelirken dışarıdan sağlanan borçların da yarısı Avrupa finans kuruluşlarından.

Türkiye aynı zamanda Avrupa için önemli bir dış ticaret partneri ve turizm destinasyonu. Türkiye’nin 158 milyar dolarlık 2017 ihracatının 74 milyar doları, yani yaklaşık yüzde 47’si AB’ye yapıldı. Öteki Avrupa ülkeleri ile birlikte bu oran yüzde 54’e yaklaştı. Almanya, Türkiye’nin ihracatında 14,1 milyar dolar ile yüzde dokuza yakın bir paya sahip. 2018’in ilk sekiz ayının ihracatında ise Almanya’nın payı yüzde 10’u aşmış durumda.

İthalat ayağında da Türkiye, Almanya için önemli bir müşteri. Türkiye 2017’deki 234 milyar dolarlık ithalatının yüzde 37’sine yakınını AB’den yaparken, Almanya tek başına Türkiye’nin ithalatında 21,3 milyar dolar ile yüzde dokuz pay aldı. İtalya 11,3 milyar dolarlık, Fransa 8 milyar dolarlık mal sattı Türkiye’ye.

Türkiye son yıllardaki azalmaya rağmen Avrupa’nın kitle turizminde de tercih ettiği önemli bir ülke. 2018’in ilk sekiz ayında Türkiye’ye giriş yapan 27 milyon yabancının yaklaşık 9 milyonu Avrupa’dan (OECD üyesi) gelirken bunların yaklaşık 3 milyonunu Almanya’dan girişler oluşturdu.

Özetle, Türkiye ihracatının yarısına yakınını Avrupa Birliği’ne yaparken toplam ithalatının üçte birinden fazlasını da AB’den gerçekleştirdi ve hem ihracat hem de ithalatta Almanya en önemli partner durumunda. Turizmde de Türkiye, Avrupalıların ilk tercihleri arasında ve Almanya, Ruslardan sonra Türkiye’ye en çok turist gönderen ülke.

Dünya ekonomisiyle bütünleşmenin hızlandığı son 20 yılda Türkiye’nin bu bütünleşmeyi özellikle Avrupa Birliği ile derinleştirdiği söylenebilir. Dolayısıyla AB’nin yatırım yaptığı ülkeler arasında Türkiye, üstüne eğileceği, önemseyeceği bir ülke. Türkiye’deki ekonomik türbülansların, Avrupalı yatırımcıların da Türkiye ile iş yapan dış ticaret firmalarının da uykusunu kaçırdığı bir gerçek. Bu nedenle AKP rejiminin yüzünü yeniden Batı’ya dönmek istemesini, özellikle de Türkiye’de önemli riskleri olan AB ile yakınlaşmaya eğilimli olmasını, Merkel, çok açık etmese de memnuniyetle karşıladı.

Bu yönelişle birlikte, Almanya, temaslar sırasında Türkiye’ye yeni sayfa açmanın siyasi koşullarını anımsatmaktan da geri durmadı. Türkiye’de demokrasi, hukuk, hak ihlalleri gibi alanlarda yaşanan sorunların çözümü konusunda Almanya, genelde de AB, somut adımlar görmek istiyor. Almanya, hem içeride demokratik kamuoylarının bu yöndeki taleplerini karşılamak hem de yatırımcılarının Avrupa’dakine benzer yatırım ortamı ve iklimini Türkiye’de görebilmeleri için Türkiye’den bazı demokratikleşme adımları beklemeyi sürdürecek gibi. Bu beklentilere karşılık Erdoğan, gerek doğrudan yatırım gerek kredi biçiminde kaynak beklentilerini sıkça dile getiriyor. Bunu yaparken Suriye’de sobanın üstünden kestaneleri alma misyonunu da içeren “cihatçı blokajı yükünde” de yardım istiyor.

Türkiye’de her geçen gün kriz çemberi biraz daha daralıyor. Özellikle mart ayında yapılacak yerel seçimlerde AKP, ekonomik krizden etkilenen seçmenlerin öfkesinden büyük endişeler duyuyor. Krizi yumuşatmanın bir umudu da AB’den, Almanya’dan sağlanacak desteğe bağlanmış durumda.

 

Makale kategorisine gönderildi | Türkiye sepetinde Avrupa yumurtaları (Al Monitor, Ekim 6, 2018) için yorumlar kapalı