TMMOB-MMO /Dopingli Büyümenin Karanlık Yüzü Sunumu

Dopingli büyümenin öteki yüzü

Genel kategorisine gönderildi | TMMOB-MMO /Dopingli Büyümenin Karanlık Yüzü Sunumu için yorumlar kapalı

Dopingli büyümenin öteki yüzü(Al-Monitor, Eylül 15,2017)

 

Türkiye ekonomisi 2017’nin ikinci çeyreğinde de beklendiği gibi yüzde 5,1 büyüdü. Böylece ilk yarıdaki büyüme yüzde 5,1 olarak gerçekleşti.

Bu sonuç, Orta Vadeli Program’da (OVP) yüzde 4,4 olarak öngörülen 2017 büyümesine kolaylıkla ulaşılabileceğini, hatta bu düzeyin rahatlıkla aşılacağını ortaya koyuyor. IMF’ninyılın başında Türkiye için yüzde 2,5 büyüme öngörüsü yaptığı hatırlanırsa ortaya çıkan büyüme verisinin en çok IMF’yi yanılttığı da söylenebilir.

Büyüme hızı baz etkisiyle temmuz-eylül dönemini oluşturan üçüncü çeyrekte çok daha yüksek oranlara, yüzde 10’un bile üstüne ulaşacak. Geçen yılın üçüncü çeyreğinde 15 Temmuz darbe girişiminin etkisiyle ekonomide yüzde 0,8’lik bir daralma meydana geldiği açıklanmıştı. Bu düşük bazın etkisiyle aralık ayında açıklanacak üçüncü çeyrek büyüme oranının çift haneli olması bekleniyor. Son çeyrekte tempo düşse bile 2017’nin yüzde 5-6 aralığında bir büyüme ile kapatılması tahmin ediliyor.

Yılın ilk yarısında yüzde 5’in üstüne çıkan büyümede iki olağandışı kaldıraçtan söz edilebilir. Bunlardan birincisi küresel sermaye akışının yeniden gelişmekte olan ülkelere dönüyor olmasıyla ilgili. İkinci doping ise özellikle 2017 başından bu yana içeride AKP rejimince olağandışı bir destekten, özellikle de kredi desteğinden kaynaklanıyor.

IMF’ye ait son veriler küresel büyümenin 2017 yılında yüzde 3,5’e ulaşacağını, Türkiye’nin dâhil olduğu çevre ülkelerde de 2017 büyümesinin ortalama yüzde 4,5’i bulacağı şeklinde. Başka bir ifade ile Türkiye’deki büyüme çevre ülkelerde yaşanan büyüme eğiliminden kopuk değil, ayrışmıyor.

Küresel krizin belli bir aşamasından sonra büyük merkez bankaları kendi ekonomilerini canlandırmak amacıyla parasal genişlemeyi göze aldılar. Bugün ortaya çıkan canlanma eğilimlerinde bu genişleme etkin bir rol oynadı. Geçtiğimiz dönemde jeopolitik risklerde gözlenen tırmanma karşısında bu fonların gelişmiş ülkelere akışı yeterince gerçekleşmedi. Bu yılın başından bu yana ise söz konusu risklerin gerilemesi, özellikle de ABD’de Donal Trump’ın iyi olmayan performansının etkisiyle sıcak para yeniden faizleri yüksek olan gelişmekte olan ülkelere ve tabii ki Türkiye’ye doğru akmaya başladı.

Dış yatırımcı, sıcak para, Türkiye’de 2015’te 9 milyar doların üstünde çıkış yapmıştı. Bu çıkıştan kaynaklanan açık, rezervler ve kaynağı belirsiz dövizle kapatılmaya çalışılmıştı. 2016 yılının tamamında sıcak para ancak 1,4 milyar dolarlık net giriş yaptı. Bu kuraklık, dolar kurunu 4 TL’nin sınırına kadar taşıdı. 2017’nin şubat ayından itibaren ise akım ters döndü ve giriş başladı. 8 Eylül’e kadar olan dönemde Türkiye’ye 9,9 milyar dolar sıcak para girişi oldu. Özellikle devlet iç borçlanma senedindeki yüzde 11’i bulan faiz, sıcak parayı çekti.

Sıcak para girişi doların fiyatını 3,50 TL bandının altına doğru çekerek ithalatı, dolayısıyla üretimi yatırımı cazip kılarken içeride AKP rejiminin kredi musluklarını bankalara açtırması artı bir doping etkisi yarattı. Ekonominin ikinci çeyrekte yüzde 5,1 büyümesinde KGF (Kredi Garanti Fonu) destekli krediler önemli bir katkı yaptı. Kredi genişlemesi, 2016’nın haziran ayından 2017’nin haziran ayına kadar 1 trilyon 950 milyar TL’yi geçti ve artış, yüzde 23’ü buldu. Aynı sürede tüketici enflasyonu yüzde 10’lardaydı. Bu, reel kredi genişlemesinin dikkat çekici boyutlara ulaştığını gösteriyor.

İlk yarıdaki yüzde 5,1’lik büyümeye rağmen milli gelirin dolar olarak değeri düşmeye devam ediyor. TÜİK’in yeni hesabıyla 2013 yılında 950 milyar dolara kadar çıkan yıllık toplam GSYİH miktarı, ilk yarı sonunda 834 milyar dolara indi. Kişi başına gelirde de düşüş devam ediyor. 2013’te 12 bin 480 dolara çıkan kişi başına gelir, bu yılın ilk yarısı sonunda 10 bin 520 dolar dolayına indi.

Büyümeye katkının ağırlıkla ihracat ve yatırımlardan geldiği görülüyor. İkinci çeyrekte ihracat yüzde 10.46, yatırımlar yüzde 9.48 büyümüş görünüyor.

İhracatta fiyat indirimleri ile yol alındığı görülüyor. Dış ticaret hadlerinin 2016 ortasından 2017 ortasına yüzde 6 dolayında gerilemesi, Türkiye’nin daha yüksek fiyatla ithalat yapıp daha ucuza sattığını, bu anlamda yoksullaştırıcı bir dış ticaret içinde olduğunu göstermektedir. Bu da yoksullaştırıcı bir büyüme gerçeği demektir.

Yatırımlardaki artışta da dikkate değer bir çarpıklık var. Çünkü yatırımlar yüzde 9,5 artarken makine ve teçhizat yatırımları yüzde 8,6 küçülmüş görünüyor. Makine-teçhizat yatırımları dört çeyrektir sürekli küçülüyor.
Yatırımlar sadece inşaat yatırımları ile büyümüş gibi. Büyük çevre ve doğal varlık imhasıyla eleştirilen inşaat yatırımlarındaki büyüme yüzde 25 ile son 17 çeyreğin en yüksek düzeyine fırlamış durumda.

İnşaat yatırımlarındaki patlamanın daha çok Kamu-Özel Ortaklığı (KÖİ) projelerinden kaynaklandığı söylenebilir. İstanbul’daki üçüncü havaalanı, otoyol, köprü, enerji santrali, şehir hastaneleri projeleri, inşaat yatırımlarını kabarık gösterirken KÖİ projeleri, kimyası itibarıyla kamu yatırımı, kamu harcaması olarak da görünmüyor. Bu kamuflaj, kamunun gerçekte ne tür riskler biriktirdiğini de saklıyor, kötü sürprizler biriktiriyor.

Madalyonun büyüme isimli parıltılı yüzünün arkasında kriz unsurları birikiyor. Bazı kırılganlıklar sürerken, bunlara yenileri de ekleniyor. Yüksek büyümeye yüksek enflasyoneşlik ediyor. Ağustos ayı üretici (sanayici) fiyatlarındaki artış yüzde 17’ye yaklaştı. Özellikle ara mallardaki artışın yüzde 22’yi bulması, önümüzdeki aylarda tüketici enflasyonunu yüzde 10’un altına inmeyeceğinin bir işareti. Yüksek enflasyon, özellikle Cumhurbaşkanı’nın canını sıkan faiz oranlarını indirmeye de engel.

Tarım dışı işsizlik yüzde 13. Bu Türkiye ortalamasına karşılık, işsizlik Güneydoğu’yu kasıp kavuruyor. Mardin ve çevresinin işsizliği yüzde 30’u; Diyarbakır-Şanlıurfa tarım dışı işsizliği yüzde 23’ü geçti. Genç işsizliğinde ise Mardin ve çevresinin genç işsizliği dudak uçuklatmakta, yüzde 38 ile Türkiye ortalaması olan yüzde 21’i çok gerilerde bırakmakta ve alarm vermekte.

Krizden uzaklaşıp büyümeye odaklanma bütçe operasyonlarıyla gerçekleşirken bütçede önemli açıklar baş gösterdi. Bütçe açığı yılın ilk yedi ayında 24 milyar TL’yi geçti. Oysa 2016’nın aynı döneminde bütçe 1,3 milyar TL fazla veriyordu.

Bütçe açığına, kronik döviz, yani cari açık eşlik ediyor. Ekonominin yüzde 5 büyüdüğü ilk yarıda cari açık da 21 milyar dolara yaklaştı. Bu, ilk yarı milli geliri olan 380 milyar dolar ile kıyaslandığında yüzde 5,5 açık demektir ki uluslararası ölçütlere göre oldukça yüksektir ve bütçe açığı ile birlikte çifte açık alarmı vermektedir.

Yüksek enflasyon, işsizlik, yüksek bütçe ve cari açıkla, sıcak para girişine dayalı büyümenin 2017 için değilse de 2018 için sürdürülmesi çok kolay görünmemektedir.

Makale kategorisine gönderildi | Dopingli büyümenin öteki yüzü(Al-Monitor, Eylül 15,2017) için yorumlar kapalı

Turkey’s spectacular growth has darker side(Al-Monitor, Septembre 15, 2017)

 

ARTICLE SUMMARY
Turkey may have achieved an impressive 5.1% economic growth in the first half of the year, but the risks are still there with myriad problems accumulating on the other side of the coin.

Turkey’s economy grew 5.1% in the second quarter, as many had expected, with the rate for the first half of the year hitting 5.1% as well. Ankara is now on course to easily achieve, and even overshoot, its target of 4.4% for 2017. This leaves the International Monetary Fund’s2.5% forecast in the beginning of the year far off the mark.

The growth rate in the third quarter is expected to be even higher, perhaps over 10%, given the low-base effect of the same period last year, when the Turkish economy contracted 0.8% amid the clamor of the July 15 coup attempt. Even if the pace slows down in the fourth quarter, the annual figure is likely to still be in the 5-6% range.

The upsurge this year has drawn on two exceptional levers. The first has to do with global funds returning to developing countries, while the second stems from extraordinary government bolsters, primarily in the form of loans.

The latest IMF data suggests that growth this year will reach 3.5% globally and 4.5% in the category of emerging countries, where Turkey belongs. In other words, Turkey’s growth trend is in line with the general trend among its peer countries.

During the global financial crisis, the central banks of big countries had opted for liquidity expansion, which contributed significantly to the revival trends seen in their economies at present. Drawn by lucrative yields, short-term global investments or “hot money” began to flow back to developing countries earlier this year, as geopolitical risks were seen to recede and Donald Trump’s performance as US president failed to impress.

In 2015, more than $9 billion in foreign capital had fled Turkey. The country sought to bridge the deficit with its own reserves, helped also by big inflows of capital of unknown origin. In 2016, the net inflow of “hot money” was only $1.4 billion. The drought pushed up the price of the dollar to nearly 4 Turkish liras. In February, however, the trend began to reverse. As of Sept. 8, the “hot money” that entered Turkey this year stood at $9.9 billion, attracted especially by yields of up to 11% on government bonds.

The inflow led the price of the dollar to fall below 3.5 liras, which stimulated imports and therefore production and investments. On the domestic front, the government encouraged banks to turn on the lending taps, which created an additional stimulant. The 5.1% growth rate in the second quarter owes much to loans sponsored by the Credit Guarantee Fund. The loan expansion exceeded 1.95 trillion Turkish liras from June 2016 to June 2017, growing 23%. In the same period, consumer inflation stood at about 10%, which shows the remarkable level of real loan expansion.

Despite the 5.1% growth rate, the dollar value of Turkey’s gross domestic product (GDP) continues to decrease. The year-on-year GDP stood at $834 billion at the end of June, down from $950 billion in 2013, according to the Turkish Statistical Institute’s new calculation method. GDP per capita was about $10,520, down from 12,480 in 2013.

Exports and investments appear to be the main drivers of the economic growth. According to official data, exports grew by 10.46% and investments by 9.48% in the second quarter.

Yet, the increase in exports appears driven by price-cutting. In the first half of the year, Turkey’s terms of trade decreased about 6% from the same period last year, which suggests that Turkey’s imports have become more expensive, while its exports have cheapened. This speaks to a condition involving economic distortions known as immiserizing growth that makes life more miserable for the average person.

The revival in investments involves a remarkable skew as well. According to the data, investments have grown 9.5%, but investment in machinery and equipment has shrunk by 8.6%, a trend that has been going on for four quarters. The overall increase in investments appears to rely on the construction sector only. The growth of construction investments, which often come at the expense of environmental and natural destruction, stand at 25%, the highest in the past 17 quarters.

The boom stems largely from public-private partnership projects such as the third airport in Istanbul, motorways, bridges, power plants and hospital complexes. Yet because of their particular nature, those projects do not figure as public investments or government spending. This camouflage also conceals the true risks the public sector is accumulating and the prospect of unpleasant surprises down the road.

While the bright side of the coin displays solid economic growth, crisis ingredients are piling up on the backside, with new fragilities adding to the existing ones. The high growth rate comes with high inflation. In August, the inflation in producer prices climbed close to 17%. Notably, the 22% hike in intermediate goods prices signals that consumer inflation will not fall below 10% in the coming months. Also, high inflation impedes the reduction of high interest rates, which have long annoyed President Recep Tayyip Erdogan.

Non-agricultural unemployment, meanwhile, stands at 13%. The rates are much more alarming in the Kurdish-majority southeast, reaching 30% in Mardin and its environs, and exceeding 23% in Diyarbakir and Sanliurfa. In terms of youth unemployment, Mardin and its environs have a jaw-dropping rate of 38% against the country’s average of 21%.

The drive to avert a full-blown economic crisis and return to the path of growth was managed also through budget operations, which have created significant gaps in the public finances. The budget deficit grew to more than 24 billion liras in the first seven months, a sharp deterioration from the 1.3 billion lira surplus in the same period last year.

The budget deficit is coupled with a chronic current account deficit, or foreign-exchange deficit, which reached nearly $21 billion in the first half of the year. This corresponds to 5.5% of the $380 billion GDP in this period, which, according to international norms, is quite a high figure.

In sum, Turkey’s hot-money-driven economic growth appears hard to sustain in 2018 with those gaping budget and current account deficits and such high levels of inflation and unemployment.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s spectacular growth has darker side(Al-Monitor, Septembre 15, 2017) için yorumlar kapalı

Güneydoğu’da yeniden yoksullaşma

 

Ağırlıkla Kürtlerin yaşadığı Güneydoğu illerinde, AKP rejiminin 2015 ortalarından itibaren izlediği “Güvenlikçi politika”  ile birlikte hızlı bir ekonomik gerileme ve yoksullaşma süreci de gözleniyor. Petrol fiyatlarının düşmesinden ve  İŞİD  saldırılarına maruz kalmadan önce, Kuzey Irak ile ekonomik ilişkilerin canlılığının da etkisiyle  geri kalmışlıktan, yoksulluktan biraz olsun belini doğrultma şansı yakalayan Güneydoğu, iç politikada değişen hava ile birlikte yeniden yoksullaşıyor. Bölge milli geliri gerilerken, Bölgede yatırım yapmış Batı merkezli banka ve şirketler kepenk kapatıyor, iç göç hızlanıyor, işsizlik, özellikle genç işsizliği hızla tırmanıyor.

Türkiye İstatistik Kurumu, TÜİK’in milli gelirin bölgelere göre  dağılımı verileri, AKP rejiminin 2004-2014  yıllarında , Güneydoğu’nun milli gelire katkısının görece iyileştiğini ortaya koymaktadır. 2004 yılında İstanbul’da kişi başına gelir 10 bin 235 dolar olarak belirlenirken, Güneydoğu illerinde ortalama 2 bin 350 dolara yakındı. Dolayısıyla, İstanbul ile bu bölge arasındaki fark 100’e 23 şeklindeydi. 2014 yılına gelindiğinde bu farkın görece daraldığı ve İstanbul’un kişi başına 20 bin dolara yaklaşan milli gelirine karşılık Güneydoğu ortalamasının 5 bin dolara geldiği, böylece farkın 100’e 25’e indiği görüldü.

Bu görece  iyileşmede birçok iç ve dış etken rol oynadı denebilir.  2010’lu yıllara kadar içeride AKP iktidarının Kürt siyaseti ile  müzakere dili, barış iklimi hakimdi ve bu, bölgeye ekonomik istikrarı da getiriyor; ekonominin genelinde yıllık yüzde 5’i bulan büyüme sürecinden Güneydoğu da yararlanıyordu. Bu olumlu havaya, Güneydoğu’ya komşu Kuzey Irak Kürdistan bölgesinin, bölge ile ekonomik ilişkilerinin artması da katkı yaptı. Irak Kürt bölgesinde sürdürülen inşaat faaliyetleri, yapılan ihracat, Güneydoğu ekonomisine olumlu etkiler taşıdı.

Ne var ki, 2008-2009  küresel krizinin ardından düşen petrol fiyatları, ardından Irak-Şam İslam Devleti IŞİD’in Irak’ta artan saldırıları, bölgenin  dışarıdan esen olumlu rüzgarı azalttı. İçeride ise AKP iktidarının özellikle 2015 Haziran seçimlerinin sonrasında bölgede  tercih ettiği savaş iklimi, Güneydoğu’da siyasi ve ekonomik havayı soğuttu.

7 Haziran 2015 genel seçimlerinde Kürt siyasetini parlamentoda temsil eden Halkların Demokratik Partisi HDP, 6 milyondan fazla oyun büyük kısmını Güneydoğu’dan alırken, aldığı oyların toplamdaki payı yüzde 13’ü geçti ve HDP’ye 80 milletvekili kazandırdı. Bu sonuç, AKP’nin tek başına hükümet kurma imkanını da yok etti. Birçok siyasi  gözlemciye göre, AKP rejimi, Bölgede güvenliği tesis etmek adına izlediği “güvenlikçi” politika ile Kürt siyasetini karşısına alırken bu tercihle  Türk milliyetçilerinin desteğini alarak  1 Kasım 2015 seçimlerine gitti. Bu tarihte yapılan genel seçimlerde AKP tek başına iktidar imkanına kavuştu ancak bu sonuç, Bölgede önemli bir fiziki yıkımı içeren şiddet politikaları sayesinde de oldu.

İç göç verileri, Güneydoğu’dan net göçün hızlandığını  göstermektedir.  2014 yılında bölgedeki 14 ilden 105 bin kişilik net göç yaşanırken, bu sayı 2015’te 127 bine, 2016 yılında ise 135 bine çıktı. Böylece bölge, 3 yılda 367 bin kişilik net göç verdi. Aynı dönemde Türkiye’de 48 il net göç verdi  ama bölgenin 14 ilinin göçü, toplam Türkiye net göçlerinin yüzde 67’sini oluşturdu.

TÜİK’in bölgesel milli gelir verileri en son 2014 yılını kapsamaktadır. 2015 sonrası bölgenin önemli bir milli gelir kaybına uğradığı tahmin edilmektedir. Bölgede ilan edilen sokaga çıkma yasakları, bölgesel üretim düşüşünde önemli etkenlerden biri. Kısa adı TİHV olan Türkiye İnsan hakları Vakfı’nın konu ile ilgili bir raporunun özeti şöyledir; “ Anayasa’ya ve başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere Türkiye’nin temel haklar alanındaki uluslararası yükümlülüklerine aykırı olarak ilan edilen süresiz ve gün boyu sokağa çıkma yasaklarının ilki 16 Ağustos 2015 tarihinde uygulamaya konmuştur. Bu biçimi ile Türkiye’de ilk kez yaşanan sokağa çıkma yasağı uygulamalarında, 16 Ağustos 2015’ten bu yana devam eden 2 yıllık süre içerisinde toplam 11 il ve en az 45 ilçede resmi olarak tespit edilebilen en az 252 süresiz ve gün boyu sokağa çıkma yasağı ilanı gerçekleşmiştir”.

Özellikle 15 Temmuz  2016 başarısız askeri darbe girişimi sonrası ilan edilen Olağanüstü Hal ve çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle  hem merkezi hem yerel yönetimde çalışanlarda çok sayıda tutuklama ve işten çıkarmalar yaşanması da bölgenin üretim gücünü olumsuz etkilemiştir.

Bir sivil girişim olan  Demokrasi İçin Birlik’in hazırladığı  OHAL raporuna göre,  20 Temmuz 2017 itibarı ile 12 HDP milletvekili ve 75 belediye eşbaşkanı/başkanı tutuklu idi. Beş  belediye eş başkani 9 ile 14 yıl arasında değişen cezalar aldı. Kürt  belediye eşbaşkanlarının görev yaptığı Viranşehir, Bozova, Halfeti ve Suruç belediyelerine 29 Eylül’de valilik tarafından gönderilen bir genelge ile belediyenin yapacağı tüm proje ve hizmetler için “kaymakam onayı” zorunlu hale getirildi.

 

Aynı rapora göre, Afet Riski Kanunu, Ağustos 2015-Aralık 2016, bazı yerlerde ise Mart hatta Haziran 2016’ya kadar süren çatışmaların ve sokağa çıkma yasaklarının sona ermesinin hemen ardından, Diyarbakır (Sur), İdil, Cizre,

Şırnak, Yüksekova-Gever, Nusaybin’de, “kentsel dönüşüm” adı altında

devreye sokuldu. Bu süreçte çok geniş kamulaştırmalarla geniş kitleler

zorla göç ettirildi ve mülksüzleştirildi.

Yaşanan daralmayı banka kredi kullanımında  da gözlemek mümkündür. Türkiye Bankalar Birliği,  hükümetin krizi uzaklaştırmak için kredi musluklarını sonuna kadar açtırdığı 2017’de bile banka kredilerinden Güneydoğu’nun aldığı payın çok sınırlı olduğunu göstermektedir. Haziran 2017 itibariyle kullanılan kredi stoku 1 trilyon 895 milyar TL’ye ulaşırken kredilerin yüzde 44’ünün İstanbul’da kullandırıldığı, Güneydoğu ve Doğu Anadolu’nun payının ise yüzde 3’te kaldığı görülmektedir.

İşsizlik verileri , bölgedeki gerilemenin bir başka göstergesidir.  Özellikle Mardin, Şırnak, Siirt, Batman alt bölgesi ile Diyarbakır-Şanlıurfa alt bölgelerinde, hem genelde hem de tarım dışı işsizlikte Türkiye ortalamalarının çok üzerinde bir oran söz konusudur. 2016  ortalama işsizliği Türkiye için yüzde 11 olarak ölçülürken bu oran Mardin ve çevresinde yüzde 28,3 olarak belirlenmiş, Diyarbakır ve Şanlıurfa için ise yüzde 17,2 olarak kaydedilmişti. Tarım dışı işsizlik olarak bakıldığında yüzde 13 olan Türkiye ortalamasına karşılık Mardin ve çevresinin işsizliği yüzde 30’u; Diyarbakır-Ş.Urfa tarım dışı işsizliği yüzde 23’ü geçmiştir.  Genç işsizliğinde ise Mardin ve çevresinin genç işsizliği dudak uçuklatmakta; yüzde 38 ile Türkiye ortalaması olan yüzde 21’i çok gerilerde bırakmakta ve alarm vermektedir.

Güneydoğu ile ilgili “Güvenlikçi politika” dan kolay kolay vaz geçemeyecek gibi görünen AKP rejiminin bölgedeki yeni ekonomik yoksullaşma dalgası karşısında ne gibi önlemler alacağı bilinmez, ama yeniden başlayan insangücü ve irili-ufaklı sermaye kanamasının bölgede şikayetleri yeniden artıracağı açık.

 

 

Makale kategorisine gönderildi | Güneydoğu’da yeniden yoksullaşma için yorumlar kapalı

Trump düştükçe, TL ve AKP toparlanıyor (Al-Monitor, 29 Ağustos, 2017))

 

Son zamanların en dikkat çeken gelişmelerinden biri dolar ve yerel paraların ilişkisi. Dolar, birçok merkez ve Türkiye’nin dâhil olduğu yükselen çevre ülke paralarına karşı değer kaybediyor. 2016 sonlarına doğru yaşananlardan sonra 2017’de şemsiye ters dönmüş gibi. Donald Trump’ın iktidara yürüyüşüyle yükselen dolar yine Trump’ın düşük performansının etkisi ile aşağı doğru iniyor; önceden değer yitiren yerel paraların hepsi, farklı ağırlıkta olsa da dolara karşı toparlanıyorlar. Bu durum, özellikle yine Türkiye başta olmak üzere çevre ekonomilerin iç dengelerini, hatta siyasi dengelerini de etkiliyor. Bu iklimin ne kadar kalıcı olacağı bilinmemekle beraber bunda en önemli değişkenin yine Trump ABD’si olacağı kesin gibi.

ABD ekonomisi Trump ile birlikte hedeflerini yakalayamadı. ABD’de büyüme yüzde 3 yıllık hedefin gerisinde. Büyüme ite kaka ancak yüzde 2,6’ya ulaşabildi. Yüzde 4,3 oranındaki işsizlikle ilgili fazla bir sorun olmasa da esas konu enflasyon. Özellikle 2017 yılının ikinci çeyreğinde ortaya çıkan düşük enflasyon oranı canlanmanın yeterli olmadığını sergiliyor. Yüzde 2’ye çıkamayan bir enflasyon, talebin yeterince güçlenmediğini ve büyümenin yüzde 3 patikasına sıçratılamayacağının belirtisi olarak görülüyor. 2002-2008 döneminde cari açığı ortalama yüzde 5 olan ABD’de şimdilerde bu açığın yüzde 2,6’da kalması da yetersiz büyümenin bir başka yansıması. Özetle, ABD ekonomisi canlı bir tüketim düzeyi dolayısıyla büyüme ivmesi yakalayamamış olmanın sancılarını yaşıyor. Burada da baş sorun, Trump.

Trump seçildikten bu yana hızla destek kaybına uğradı. Son toplantıda Fed üyeleri enflasyonun yüzde 2’ye yükselme yerine daha da gerilemesini tartıştılar. Bu durumun geçici mi, kalıcı mı olduğu konusunda anlaşamadılar. Bu yıl bir faiz artırımının daha yapılma ihtimali zayıfladı. Bu durum, doları da aşağı çekti.

ABD’den daha sonra gelen haberler piyasaları hızla etkiledi. Irkçı gösteriler, Başkan Trump’ın tepkisi, Ekonomik Konsey’den özel sektör CEO’larının istifası ve Beyaz Saray Ekonomi Danışmanı Gary Cohn‘un istifa ettiği söylentisi Wall Street’i vurdu. Cohn vergi indirim paketinin arkasındaki kişiydi ve piyasalar bunu fiyatlamıştı. İndirim projesinin mimarı giderse proje de rafa kalkacak.

Kuzey Kore-ABD gerilimi Çin’in yatıştırıcı gayretleriyle geçen hafta bir ölçüde sönümlenirken bunun yerini Başkan Trump’ın koltuğunu koruyup koruyamayacağı belirsizliği aldı.

Trump’ın düşüşünü kamuoyu anketlerinden okumak mümkün. 20 Ocak 2017’de başkanlık koltuğuna kurulduğu gün, Trump’ı destekleyenlerle desteklemeyenlerin oranı yüzde 45 olarak eşitti, kararsızlar yüzde 10’du. 22 Ağustos tarihli anket destekleyenlerin oranının yaklaşık yüzde 37’ye düştüğünü, desteklemeyenlerin oranının yüzde 57’ye yaklaştığını gösteriyor. Kararsızlar yüzde 6 dolayında.

Trump ABD’sinin düşük performansı karşısında hayal kırıklığı yaşayan kısa vadeli sermaye stoku ya da sıcak para, şubat ayından başlayarak aralarında Türkiye’nin de olduğu Rusya, Güney Afrika, Brezilya, Hindistan, Çin, Endonezya, Meksika gibi ülkelere yeniden yöneldi. Bu yönelişte Türkiye pek şanslı çıktı denebilir. Yurtdışında yerleşikler ya da alışılmış ifadeyle yabancı yatırımcılar yılbaşından 18 Ağustos’a kadar olan dönemde hisse senedi ve devlet iç borçlanma senedi (DİBS) almak suretiyle Türkiye’ye 8,4 milyar dolar getirdiler. Bu tutarın 2,8 milyar doları hisse senedi alımından, 5,6 milyar doları ise DİBS alımından oluştu. Özellikle devlet iç borçlanma senedindeki faiz ve getiri göz kamaştırıyor. Türk parasının değerindeki oynaklığın büyük ölçüde geride kalmış olması yabancının Türkiye’ye olan ilgisini artıran en büyük etkenlerden biri.

Yüzde 11 dolayında seyreden bir faizi Batı ülkelerinde bulmak biliyoruz ki hiç mi hiç mümkün değil. Dolayısıyla faizin çok düşük olduğu, hatta negatif faiz uygulamasının söz konusu olduğu ülkelerden borçlanıp Türkiye gibi yüzde 11-12 dolayında faiz uygulayan ülkelere portföy yatırımı yapmak büyük bir kazanç sağlıyor.

Yabancıları doludizgin Türkiye’ye doluşmaya iten etkenlerden biri de CDS denilen risk priminin hızla düşmesi. Türkiye riski, 2013 yılından sonra en düşük düzeyinde. Bu yılbaşında TL’nin değer kaybından dolayı yeniden sıçrayan CDS’ler TL’nin değerlenmesi ve küresel risk iştahının artması ile yedi aydır düşüş eğilimindeydi. İki yıl önceye göre CDS’lerin değerinde yüzde 33 azalma var. Bu durum Türkiye kaynaklı olmaktan çok, küresel likidite ve risk alma gelişmeleriyle uyumlu.

Türkiye’nin Kurban Bayramı vesilesiyle 10 günlük bir tatile girmesi de yabancı fon girişlerini hızlandırdı. TL, 10 gün boyunca sabit kalmasa bile önemli bir dalgalanma yaşamayacak. Dolayısıyla bu 10 günlük süre içinde parasını getirip faize yatıran yabancı yatırımcı yüksek faizden yararlanırken önemli bir kur sürpriziyle karşılaşmayacak.

Uzun tatil nedeniyle TL ihtiyacı olanların ellerindeki dövizi bozdurarak TL’ye geçiyor olması da doları ucuzlatan bir etken oldu. Sonuçta 2017 başında 4 TL’nin eşiğine gelen dolar fiyatı, Ağustos sonlarında 3,50 TL’nin altına gerilemiş durumda.

ABD’de Trump sorununa bir hal çaresi bulununcaya kadar bu sıcak paralı tatlı hayat hem Türkiye’de hem de benzeri ülkelerde sürecek gibi. Eylülde Fed kanadından önemli bir adım beklenmediği gibi Trump sorununun ekimde derinleşmesi bekleniyor.

Ekim ayı başlarında ABD’de Hazine’nin iç borçlanma tavanına vurması bekleniyor. Eğer Kongre’den yasa değişikliği yapılarak borç tavanı artırılamazsa Hazine borçlanamayacağı için ödemelerin çoğunu durdurmak zorunda kalacak. Bu da devletin stop etmesi demek.

ABD’de bu durum daha önce de birkaç kez yaşandı ama aşıldı. Şimdi ise durum daha ciddi. Çünkü Trump, Demokratların desteğini alamamanın yanı sıra kendi partisinden bile destek kaybına uğrayabilir. Bu ihtimal, Fed yönetiminde tereddüt yaratıyor. Çünkü eylülde faiz artırımına gidilmesi ve/veya bilanço küçültme tarihinin açıklanmasından sonra borç tavanına çarpan devletin kapanması söz konusu olursa, bundan Fed de sorumlu tutulabilir.

Tekrar Türkiye’ye dönülürse, 2016’nın ikinci yarısında kriz kâbusu yaşayan Türkiye, 2017’de “Trump’a duacı” olarak bol sıcak para ile TL’yi güçlendirmiş, yüzde 5-6 büyüme ivmesi yakalamış durumda. 2018 yerel yönetim, 2019 başkanlık seçimlerine giderken bu rüzgârla yelkenlerin şişirilmesi sürebilir, her ne kadar bütçe açığı, bol kredi pompalamasının komplikasyonları, büyüyen cari açık ve ikili hanelerden inmeyen enflasyon ve işsizlik sorunları olsa da.

 

Makale kategorisine gönderildi | Trump düştükçe, TL ve AKP toparlanıyor (Al-Monitor, 29 Ağustos, 2017)) için yorumlar kapalı

The more Trump sinks, the more Turkey’s currency and government recover(Al-Monitor, August 29, 2017)

ARTICLE SUMMARY
Discouraged by the US president’s dismal performance, global short-term investors are returning to emerging economies, including Turkey, boosting Ankara’s economic and political prospects in critical times.

In one of the most remarkable economic trends recently, the dollar has been losing valueagainst the currencies of many developed and emerging economies, including the Turkish lira. The tide of late 2016 seems to have turned. The greenback, which had rallied with Donald Trump’s march to the White House, is on the decline because of Trump again — this time under the impact of his poor performance. The currencies that had previously fallen against the dollar are all recovering now, albeit at different paces. In Turkey, the reversed trend is affecting not only economic balances but the political equilibrium. How long this climate will last is hard to predict, but one thing seems almost certain: Trump’s America will be the most decisive factor in this.

US economic growth is lagging behind Trump’s 3% annual target, barely managing 2.6% in the April-June period after 1.2% in the first quarter. While the 4.3% unemployment rateis fine, the real problem lies in inflation running low, especially in the second quarter. An inflation rate of less than 2% is widely seen as a sign that demand has not strengthened enough and, thus, the 3% growth target remains an uphill task. The fact that the current account/GDP ratio remains at 2.6%, in contrast to an average of about 5% in the 2002-2008 period, is another sign of weak growth. In short, the US economy is struggling to generate the desired increase in consumption and, thus, a stronger growth momentum. The primary reason for the faltering is Trump, whose support has plunged fast since his election in November.

At their most recent meeting in July, members of the Federal Reserve discussed the possibility of inflation slowing even further, failing to agree whether the trend is a temporary or lasting one. The prospect of another rate hike this year has weakened, which is why the dollar went on the decline.

Subsequent developments in the United States — the white nationalist rally in Charlottesville and Trump’s controversial response to the deadly violence that occurred at the event, the resignations of CEOs from presidential advisory bodies and rumors that Trump’s chief economic adviser Gary Cohn was quitting the White House — have all rattled Wall Street. Many now wonder how long Trump will survive in the White House. As of Aug. 25, Gallup’s weekly estimate showed that only 37% of Americans view their president positively.

Since February, disappointment over Trump’s performance has led global short-term investors to return to emerging economies such as Brazil, India, Indonesia, Mexico, Russia, South Africa and Turkey, which has been particularly lucky. As of Aug. 18, those investors had injected $8.4 billion into the Turkish economy this year in the form of investments in stock shares and government bonds. Attracted by very lucrative yields, most of this “hot money” — $5.6 billion — has gone into government bonds, while the remaining $2.8 billion has gone into stock shares. The relative stabilization of the Turkish lira has been another major factor boosting foreign investor appetite in Turkey.

Interest rates in Western countries are obviously no match to Turkey’s, which are currently in the 11% range. Hence, borrowing in the West and then putting the money in high-yielding portfolio investments in countries such as Turkey is a hugely profitable affair.

The foreign investor rush to Turkey owes also to the decline in its risk premium, reflected in credit default swaps. This risk indicator, which had resurged in the beginning of the year amid the slump of the lira, has now fallen to its lowest level since 2013 as the currency began to recover and global risk appetite grew. Compared to two years ago, the risk premium today is 33% down, but the decline has been driven more by global liquidity and risk-taking trends rather than developments in Turkey itself.

Ankara’s decision to extend the four-day Eid al-Adha holiday to 10 days, beginning Aug. 26, has also accelerated the inflow of foreign funds. The holiday means no major fluctuations in the lira’s value for 10 days — in other words, no major exchange rate surprises for foreign investors pursuing lucrative yields.

Ahead of the long holiday, many Turks in need of cash converted dollar savings to Turkish lira, which also contributed to the cheapening of the dollar.

As a result, the price of the dollar — which had climbed to almost four liras in the beginning of the year — dropped to less than 3.5 liras in late August.

For Turkey and its peers, this dolce vita riding the “hot money” wave will go on, so it seems, until the United States comes up with a solution to the Trump problem. While the Federal Reserve is not expected to take any major step in September, the Trump problem might deepen in the meantime.

The US Treasury is expected to hit the debt ceiling by early October. If the US Congress fails to raise the limit, Washington will struggle to pay bills, which could result in a government shutdown. It is not the first time that Washington is facing such a prospect; similar risks have been weathered in the past. This time the situation appears more serious, as Trump might fail to garner support not only from the Democrats but also from among his own lawmakers in Congress. This prospect is a cause of hesitation for the Federal Reserve because after a possible rate hike and/or an announcement on downsizing its balance sheet in September, the Federal Reserve, too, might be blamed for an eventual government shutdown.

Turkey, meanwhile, can only be grateful to Trump. Faced with the threat of a full-blown crisis in the second half of 2016, it has today bolstered its currency thanks to the ample flow of “hot money” and gained a growth momentum in the 5-6% range. Despite double-digit inflation, unemployment rates, budget deficits, the complications of lavish bank lending and a growing current account deficit, the current tailwinds could keep filling the government’s sails ahead of municipal polls next year and a crucial presidential election in 2019.

English, Makale kategorisine gönderildi | The more Trump sinks, the more Turkey’s currency and government recover(Al-Monitor, August 29, 2017) için yorumlar kapalı

AB’nin Gümrük Birliği resti işe yarar mı?(Al-Monitor, 21 Ağustos, 2017)

Türkiye’deki anti-demokratik iklime son zamanlarda daha büyük tepki veren ve bazı Alman gazetecilerin, aktivistlerin Türkiye’de tutuklanmaları ile eleştiri dozunu yükselten Almanya Başbakanı Angela Merkel’in, Avrupa Birliği kurumlarını da tepkiye ortak edeceği ve bazı yaptırımlar deneyeceği biliniyordu. Nitekim bunlardan biri, AB’ye tam üyelik maratonunun önemli bir istasyonu olan ve kısaca GB diye adlandırılan Gümrük Birliği’nin derinleştirilmesi-geliştirilmesi çerçevesinde yaşandı. GB’nin güncellenmesine ilişkin resmi müzakerelerin Avrupa Komisyonu’nun Konsey’den yetki alması sonrası bugünlerde başlaması gerekiyordu. Merkel bu halkaya el attı.

Seçim kampanyası kapsamında YouTube’dan canlı yayına katılıp izleyicilerin sorularını yanıtlayan Merkel, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile birçok görüş ayrılıkları olduğunu belirtirken, “Belki de iki yıl öncesinden daha fazla probleme sahibiz” diyordu. Gazeteci Deniz Yücel’in serbest bırakılması için ellerinden geleni yapmalarına karşın gelişmelerin “tatmin edici olmaktan uzak” olduğunu ifade eden Merkel şöyle devam ediyordu: “İşte bu nedenle de ‘Artık ilişkileri böyle devam ettiremeyiz’ dedik”. Merkel, daha fazla sertlik konusunda ise “Türkiye, Erdoğan ve hükümetinden oluşmuyor. Referandumda ‘hayır’ diyen yüzde 50 unutulmamalı” hatırlatmasını yapıyor.

Merkel’in Almanya’nın yaptırım kozlarını hatırlamaktan başlayıp GB kozuyla devam eden tepkisini, Avrupa Parlamentosu (AP) Başkanı Antonio Tajani de paylaşıyor. Tajani, Avrupa’nın kalbini oluşturan temel değerleri korumak zorunda olduklarını söylerken Türkiye’nin Avrupa değerleriyle uyumlu olmadığını vurguluyordu. Tajani, “kırmızı çizgimiz” dediği idam cezasının yeniden getirilmesi durumunda Türkiye ile müzakerelere devam etmenin mümkün olmayacağı açıklamasını da yineledi.

Merkel ve AP’den GB ve müzakereler konusunda gelen tehditlere AKP rejiminin tepkisi gecikmedi. “Bu talihsiz bir açıklama” diyen AB Bakanı ve Başmüzakereci Ömer Çelik şöyle devam etti: “Bu mesele, Almanya ile Türkiye arasında son zamanlarda yükselen gerilimle ilgili bir meseledir. Almanya’nın bunu bir AB meselesi haline getirmesine AB kuruluşlarının izin vermemesi gerekir.”

Çelik GB ile kol bükme niyetini ise umursamıyor, şöyle diyordu: “Sanki Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, Türkiye’ye bir ödülmüş ya da bir lütufmuş gibi davranılıyor. Bu son derece yanlıştır. Altını çizerek söylüyorum, hiç acelemiz yok. Bu konuda tek taraflı bir iştahımız da yok.” FETÖ davası sanığı Adil Öksüz’ün Almanya’dan istenmesi konusuna da değinen Çelik “Hiçbir dostumuz bir katili barındıramaz” diyordu.

GB’nin genişletilmesi-derinleştirilmesi Bakan Çelik’in “Acelemiz yok, iştahımız da yok” dediği gibi mi? Restleşme dış yatırımcı tavrını nasıl etkiler? Kolu bükülür mü GB ile AKP rejiminin?

“Acelesi olmasa” da GB’nin derinleştirilmesi, Türkiye ekonomi aktörlerinin beklediği bir gündem maddesi. İhracatçıların üst örgütü Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin (TİM) Başkanı Mehmet Büyükekşi, restleşme tırmanmadan bir süre önce mevcut anlaşmanın eksikliklerinin artık Türkiye’nin önünde bir engel olmaya başladığını belirtiyordu.

Şöyle diyordu Büyükekşi: “Şu an tarım, hizmetler, yatırımlar ve kamu alımları mevcut anlaşmanın dışında tutuluyor. Anlaşma sadece sanayi ürünleri için geçerli. Eksik alanların da eklenmesi ile güncellenecek yeni bir anlaşma bir taraftan ülkemizin mal ve hizmet ihracatına önemli katkılar sağlayacak, diğer taraftan firmalarımızın rekabetçiliğini kamçılayacak.”

Büyükekşi imzalanmış anlaşmalara ilişkin yaşanan sorunları da şöyle ifade ediyordu: “Bugün itibariyle AB’nin ülkemizle imzaladığı hariç, 37 ülke ve bölgeyi kapsayan 26 Serbest Ticaret Anlaşması (STA) mevcut. Ancak Türkiye Gümrük Birliği Anlaşmasının ilgili maddeleri gereği bu anlaşmaların müzakerelerinde söz sahibi olamıyor, hatta anlaşmaların tarafı dahi değil. Güncelleme ile bu tip sorunlar aşılacak, ülkemiz AB’nin imzaladığı STA’ların bir parçası olacak.”

AB Bakanı Çelik, “Acelemiz ve iştahımız yok” dese de Gümrük Birliği’nin Türkiye ekonomisinin AB’yle entegrasyonu yolunda çok önemli bir kaldıraç olduğunu da inkâr edemiyor. AB Bakanlığı’nın resmi sitesinde şöyle ifade ediliyor bu durum: “Gümrük Birliği’nin dinamik etkileri, Türk imalat sektörünün rekabet ve verimlilik düzeyine olumlu yönde katkıda bulunmuş, yabancı yatırımcıların Türkiye’ye yönelmesinde etkili olmuştur. Sağladığı yapısal değişim ve ülkemize kazandırdığı rekabetçilik yaklaşımı, üretim yapısını çeşitlendirmiş, kaliteli ve güvenli ürün üretimini sağlamıştır. Ülkemizin AB’ye uygun şekilde oluşturduğu teknik mevzuat altyapısı, AB’nin fikri mülkiyet ve rekabet kurallarını benimsemesi, ülkemizin uluslararası pazarlarda rekabet gücünü yükseltmiş, Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisiyle entegrasyonunu artırmıştır.”

Birçok gözlemci şu görüşü paylaşıyor: AKP rejimi, AB’nin ve TÜSİAD dâhil içerideki bazı kuruluşların eleştirdiği OHAL’i 2019 seçimlerine kadar kaldırmama eğiliminde. Bu iklimi eleştiren AB’nin GB kozu için de AKP, “Acelemiz ve iştahımız yok” diyerek 2019 seçimlerine kadar AB ile didişebilir. Bu zaman zarfında neleri göze alır, riske eder? Burada ana mesele dış kaynak girişi.

Merkez Bankası’nın açıkladığı son Uluslararası Yatırım Pozisyonu’na göre Türkiye’nin dış yükümlülükleri 648 milyar dolar. Yani bu tutarda doğrudan yatırım, portföy yatırımı, kredi, yabancı mevduatı ile dönüyor Türkiye ekonomisi. Bu tutarın sadece dörtte biri doğrudan yatırım. Sıcak para olarak hisse senedi ve devlet kâğıtlarına gelen tutar yüzde 27, ya da 172 milyar dolar büyüklükte. Yabancı finans kuruluşlarından gelen öteki borçlar ise 308 milyar dolar.

Kısa vadede portföy yatırımları ya da sıcak para akışı, makro dengeleri etkiliyor. Türkiye ve bazı yükselen çevre ülkeler, ABD ve AB’de yaşanan likidite bolluğu sonrası toparlanamama, faiz artıramama sancısından, yabancı fonları kendilerine çekerek yararlanıyorlar. Portföy yatırımları özellikle 2017 Şubat ayından bu yana iç ve dış riskleri, AB normlarına aykırılıkları pek de dert etmeden Türkiye’ye gelmeye devam etti. AKP rejimi, doğrudan yatırımlara pek güven vermiyor, uzun vadeli kredi temininde de sorun var. Ama sıcak para akışı ile sorunları yönetmeyi deniyor. En azından 2017 başında 4 TL’nin eşiğine gelen dolar fiyatını ağustos sonlarına doğru 3,55-3,50 TL bandına çekebilmiş durumda.

GB’yi genişletmeme yaptırımı, doğrudan yatırımcıyı ve uzun vadeli kredi kullandıran Avrupa bankalarını soğutabilir ama bu durum kısa vadede etkili olan sıcak paracıların pek umurunda olmayabilir. Onlar daha çok Fed ve Avrupa Merkez Bankası’nın faizlerini göz ucuyla izleyecek, buna bağlı olarak yön değiştireceklerdir. AKP sıcak para girişini sürekli tutabildiği ölçüde GB gibi tehditlerin yakın vade etkisini azaltabileceğini hesap ediyor. En azından Saray ve yakın çevresinin “uzun vade” diye bir dertleri yok gibi. Bütün çaba, “kısa vade”yi kurtarıp virajları kazasız belasız almakta.

Makale kategorisine gönderildi | AB’nin Gümrük Birliği resti işe yarar mı?(Al-Monitor, 21 Ağustos, 2017) için yorumlar kapalı

Turkey-EU tensions spill over to customs union accord(Al-Monitor, August 21,2017)

SUMMARY
Amid mounting bilateral tensions, Germany has ruled out talks on improving Turkey’s customs union accord with the European Union, but such sanctions might have little effect on Ankara in the short term.
AUTHOR 

TRANSLATOR Sibel Utku Bila

German Chancellor Angela Merkel has recently toughened her tone against Ankara, irked by its growing disrespect for democratic norms and the arrests of German journalists and activists in Turkey. This has led many to believe that she will try to mobilize European Union institutions to pressure Ankara, including through certain sanctions.

Last week, the German leader signaled that Turkey’s customs union with the EU, an important phase on the path to full membership, would be an area where Ankara would face the music. Turkey has sought an update to the 1995 customs union deal, arguing that it has developed to Turkey’s disadvantage over the years. Negotiations on the issue were expected to start around this time after the European Commission got the green light from the European Council.

Merkel, however, poured cold water on such prospects. “We are not opening new chapters in Turkey’s [EU] accession bid, and we have lowered membership preparation aid to a minimum. Also, for the time being, the customs union deal with Turkey will not be changed or updated,” Merkel said Aug. 16 as she answered questions from viewers on YouTube ahead of Germany’s Sept. 24 elections. Merkel spoke of deepening disagreements with Ankara, mentioning its refusal to free Die Welt correspondent Deniz Yucel. Asked about tougher measures, she said, “We cannot ignore the fact that Turkey is not only [President Recep Tayyip] Erdogan and his government. Almost 50% said ‘No’ to the recent constitutional changes and … we cannot send wrong signals to the 50% who have their hopes in us and want to be in dialogue with us.”

Merkel’s statement drew angry reactions from Ankara. EU Minister Omer Celik called the remarks “unfortunate,” arguing that EU institutions should not allow Germany to turn bilateral problems into a Turkey-EU dispute. On the customs union issue, Celik sought to put on a brave face, saying, “They are acting as if updating the customs union is a concession or a favor to Turkey. This is extremely wrong. Let me underline that we are not in a hurry at all [and] we have no unilateral appetite on this issue.”

Is Turkey really in no hurry to expand and enhance the customs union? How could the stalemate affect foreign investors? Can the EU twist Ankara’s arm via the customs union?

The expansion of the customs union deal has been a long-standing demand of Turkey’s economic actors. The head of the Turkish Exporters Assembly, Mehmet Buyukeksi, grumbled in December that the shortcomings of the accord were growing into outright obstructions for Turkish businesses. “Agriculture, services, investments and public procurements are currently outside the scope of the accord, which covers only industrial products,” he said. “An update to include the missing fields will contribute greatly to Turkey’s export of goods and services, in addition to spurring the competitiveness of our companies.”

Pointing to other disadvantages, Buyukeksi said, “Other than the accord it signed with Turkey, the EU has signed 26 free trade agreements covering 37 countries and regions. Yet, under its customs union accord, Turkey has no say in the negotiations of such agreements. It is not even a party to them. An update will help overcome those problems, and our country will become part of the free trade agreements the EU has signed.”

Despite Celik’s attempt to downplay the issue, his ministry concedes that the customs union has provided a significant boost for Turkey’s integration with the European and global economy. “The dynamic effects of the customs union have contributed positively to the competitiveness and productivity of the Turkish manufacturing sector and helped in drawing foreign investors to Turkey,” the ministry’s website says. “As a result of the structural changes and competitive approach it has spurred, [the customs union] has diversified production and provided for the output of high-quality and safe products. By building an EU-compliant technical regulatory infrastructure and adopting the EU’s intellectual property and competition rules, Turkey has boosted its competitiveness on international markets and enhanced its economy’s integration with the global economy.”

Many observers believe that Turkey’s state of emergency — declared after the botched putsch in July 2016 and at the core of the criticism Ankara faces from the EU and local actors, including Turkey’s largest business group, TUSIAD — could stay in place until the 2019 elections, which will mark Turkey’s transition to the presidential regime approved in the April referendum. Accordingly, the ruling Justice and Development Party (AKP) could keep wrangling with the EU up to that time, claiming it is “not in a hurry” or “has no appetite” to discuss modifying the customs union, which the EU holds as a trump card. What setbacks could Ankara risk during that period? The inflow of foreign capital is the most critical issue here.

According to the Central Bank’s latest figures, Turkey’s external liabilities amount to $648 billion. In other words, the Turkish economy is rolling over with the help of direct investments, portfolio investments, loans and deposits by foreigners totaling $648 billion. Direct investments represent only a fourth of this sum, while “hot money” placed in short-term investments such as stock shares and government bonds amounts to 27%, or $172 billion.

Portfolio investments or inflows of “hot money” have a short-term impact on macroeconomic balances. Turkey and other emerging economies have been benefiting from good inflows of foreign funds, the result of European and US staggers in recovering and hiking interest rates after a period of liquidity expansion. Since February, foreigners have shown a renewed appetite for portfolio investments in Turkey, ignoring domestic and external risks and Ankara’s violation of EU norms. In terms of direct investments, the AKP regime inspires little confidence. Finding long-term loans is not easy either. Hence, it is trying to manage economic problems through the flow of “hot money.” If nothing else, it has succeeded in reining in the dollar, pushing it back to about 3.5 Turkish liras from nearly 4 Turkish liras in January.

Sanctioning Ankara by holding up the improvement of the customs union could discourage direct investors and long-term lenders, but could fail to impress the “hot money” investors who make short-term impacts on the Turkish economy. Those investors will instead keep an eye on the interest rates of the US Federal Reserve and the European Central Bank and make decisions accordingly. The AKP’s calculations rest on the hope that the short-term impact of threats such as the customs union deadlock will wane as long as the flow of “hot money” continues uninterrupted. The long run seems to be of no worry for Erdogan and his entourage at least. Their only effort at present seems directed at saving the short term and taking the critical bends unscathed.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey-EU tensions spill over to customs union accord(Al-Monitor, August 21,2017) için yorumlar kapalı

Saray’dan bankalara “boş eleştiri”(Al-Monitor, 11 Ağustos,2017)

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 8 Ağustos’ta Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası’nda iş adamları ile bir araya geldiğinde bankaları eleştirmesi, eleştiriden öte azarlaması Türkiye gündemine sert giriş yaptı.

Erdoğan şöyle dedi: “Bankalar rahat durmuyor. Biz faizlerin düşmesi lazım diyoruz. Bankalar ise vatandaşın oraya yatırdığı paraları kendisi için adeta bir soyup soğana çevirme aracı olarak kullanıyor.”

Erdoğan bu sert sözlerin ardından gerekli yerlere işareti de verdi: “Ama ben inanıyorum ki, gerek merkez bankamız, devlet bankalarımız bu konuda kararlı adım atmak suretiyle inşallah bu işi aşağı çekeceklerdir. Geçtiğimiz yıl çektiğimiz onca sıkıntının sonunda Türkiye yüzde 2,9 büyürken bankalar, bakın bu çok önemli, yüzde 40 civarında kâr artışı elde etmişse burada bir sorun var demektir. Hale bak. Üstelik bu yıl bankaların kâr oranlarını neredeyse ikiye katladıkları görülüyor. Bu bir felaket.”

Bankalar, faizler, hele ki bankaların kârlılığı öteden beri politik İslam’ın ana eleştiri temalarından biri oldu. Artan ölçüde Batı kapitalizmi ile bütünleşme ve onun üstünden ekonomik büyüme ve seçmen desteği ile tırmanış yaşayan AKP rejimi bu kaçınılmaz faiz maliyetini tam da hazmedemiyor, destek aldığı iş çevrelerine ve muhafazakâr kesime bankaları, “faiz lobisi”ni şikâyet ederek malum “şeytanlaştırma” hamlelerini eksik etmiyor.

Bu kez de öyle oldu. Son iki yıldır krizin eşiğine gelen ekonomiyi bankaların kredi musluklarını açmaya teşvik ederek canlandırmaya çalışan, bu nedenle bankaların iş hacmini de büyüterek yüksek kârlara ulaşmalarını sağlayan rejim, bu hamleden dolayı yaratılmış kâr fırsatının kendi eseri olduğunu unutturarak, banka kârlarını ve faizleri hedef tahtasına bir kez daha yerleştirmiş bulunuyor.

Artık iyice biliniyor ki Türkiye ekonomisi özellikle dış kaynakla büyüyor. Dış kaynağı sağlamada aracı kuruluşlar bankalar. Küresel krizin yarattığı likidite bolluğundan da yararlanan bankalar buldukları dış kredileri içeride firmalara ve tüketiciye satıyorlar ve satabildikleri ölçüde de kâr elde ediyorlar. Bunu bazı yıllarda kolaylıkla yaparken bazı yıllarda da zorlandılar. Bankalar kredi kullandırırken ince eleyip sık dokuyarak, mevzuata dikkat ederek iş yapıyorlar. Çünkü Türkiye 2001’deki büyük krizi biraz da bankacılık kesiminin başıboş bırakılması nedeniyle yaşamıştı. O zamandan beri bankalar sıkı denetleniyor, özellikle de Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) tarafından.

Bankalar 2016’nın ortalarına kadar düşük kâr oranlarıyla yetinmek zorunda kalıyorlardı. Öz sermaye kârları yüzde 10’ların altına kadar inmişti. Bunun sonucu olarak kredi arzı azaldı. Bu sıkışıklık, yaşanan politik, jeopolitik gerginliklerin etkisiyle, Moody’s, S&P gibi kuruluşların not indirimleri ile ekonomik soğumaya dönüştü.

Özellikle 2015, bankacılık açısından oldukça sorunlu bir yıl oldu. Siyasi iktidar bankalara uygulanan karşılık oranlarını azaltarak taze kaynak yarattı. Böylece kârlılıkları yukarı çekebilecek etkili bir hamle yaptı. Yani Erdoğan’ın ekonomi yüzde 2,9 büyürken bankaların kârları yüzde 40 arttı diye eleştirdiği sonuç, bizatihi kamu tarafından sağlanan bu destek sayesinde oldu. Çünkü hem baz yılı olarak 2015 kötü bir yıldı hem de devlet, bankalara destek olmaya karar vermişti.

2017’de banka kârlarını şahlandıran yine devlet oldu. Çünkü devreye Kredi Garanti Fonu (KGF) girdi. Ekonominin krize girme ihtimalinin artmasıyla kredi musluklarını açma fikri benimsendi. Hazine garantili borçlanma imkânı sağlanınca kredi büyüme hızı yüzde 40’ların üzerine çıktı. Dolayısıyla 2016’nın tamamında 25 milyar TL kâr eden bankaların 2017 ilk yarı kârının 25 milyar TL’yi bulması yine devlet desteği ile gerçekleşti.

Erdoğan’ın bankaları azarladığı sıralarda Türkiye’nin en büyük kamu bankasını da yöneten Türkiye Bankalar Birliği Başkanı Hüseyin Aydın şöyle diyordu: “Belirsizliklerin ve risklerin yüksek olduğu böylesi bir dönemde kamunun da ekonomiye dokunuşları güveni artırdı. Avrupa Birliği’nin (AB) büyüme konusunda 10 yıldır yapamadığını biz altı ayda yaptık ve üç çeyrekte toparlandık. Yasal limitlerimizi sonuna kadar kullandık. Elde, avuçta, cepte ne varsa hepsini krediye verdik.”

Aydın, KGF’de 313 bin müşteri için 207 milyar lira kullandırıldığını bildiriyordu. Bu bankalar için büyük bir kredi satışı, dolayısıyla kâr imkânı idi. Peki ya Erdoğan’ın şikâyet ettiği yüksek kârlar? O konuda ise şöyle konuştu Aydın: “Kimsenin kazancında gözümüz yok. Borsa İstanbul’daki, sanayideki ya da diğer firmaların kârlılıklarına bakıldığı zaman bankacılık sisteminin kârı makul bir seviyededir.”

Bankalara bir dönem için de olsa yüksek kârlar sağlayan kredi musluklarının açılması, KGF başta olmak üzere uygulanan birtakım teşvik ve tedbirler sayesinde sıkışmış olan piyasalar, geçici bir süre için rahatlatılmış oldu. Yapılanlar esasen zaman kazanmaktan başka bir şey değil. KGF imkânının 207 milyar TL’ye ulaşarak 250 milyar TL limitine yaklaşması ile birlikte bu desteğin ne kadar daha devam edeceği konuşulmaya başlandı.

Dünya gazetesinde köşe yazıları da yazan bankacı Tuğrul Belli bu zaman kazanmanın bedelini hatırlatmadan geçemiyor. Belli 10 Ağustos tarihli yazısında şöyle diyor: “Kredi Garanti Fonu limitlerine gelinsin veya gelinmesin, kesin olan bir şey varsa o da uygulanan tedbirlerin makroekonomik riskleri artırmadan daha fazla genişletilmesinin pek mümkün olmadığı. Bu tedbirlere ‘maliye politikası’ da dâhil.”

Her şey yolunda gibi görünürken kamu maliyesinde sıkışmalar var. Hazine’nin temmuzda 15,1 milyar TL olarak öngörülen iç borçlanma miktarı 16 milyar TL olarak gerçekleşti. Böylece hazirandan sonra temmuzda da borç çevirme oranı yüzde 140’ın üzerine çıkmış oldu. İç borç üzerindeki baskı etkilerini tahvil faizlerinde de gösteriyor. Gösterge tahvil faizi yüzde 11,7 ile 2009 yılından beri en yüksek seviyelerde. Dış borçlarını ödemek için Hazine’nin eylül ayında da döviz satın alması veya Eurobond borçlanması gerekecek.

Bankacı Belli “çifte açık” tehlikesine de parmak basıyor: “Her şeye rağmen, bu sene bütçe açığının GSYH’nin yüzde 2,5’ini (75 milyar TL) aşma ihtimali düşük. Öte yandan, cari açık (büyüme performansına da bağlı olarak) bu sene yüzde 5’e çıkabilir. (2016’da yüzde 3,8 olmuştu.) Bu durum ise ekonomide ister istemez ikiz açık (twin deficit) riskini gündeme getirecektir.”

Risklerde sessiz ve derinden bir artış yaşanırken bu durumu bertaraf edecek ve Türkiye ekonomisini yeniden istikrarlı bir sürece kanalize edecek gelişmeler var mı? Bu konuda belirtiler çok sınırlı. Stres biriktiren bir ekonomi var.

 

Makale kategorisine gönderildi | Saray’dan bankalara “boş eleştiri”(Al-Monitor, 11 Ağustos,2017) için yorumlar kapalı

Erdogan targets Turkish banks over economic crisis (Al-Monitor, August 11,2017)

SUMMARY
Turkey’s president is blasting banks for making what he considers to be unfairly large profits, yet he overlooks his government’s role in making it possible.

AUTHOR 

TRANSLATOR Sibel Utku Bila

Turkish President Recep Tayyip Erdogan this week launched a fresh barrage of criticism and warnings at banks, charging that they are making unfairly large profits during a time of economic strain. Addressing the Chamber of Commerce and Industry in the northern city of Trabzon Aug. 8, Erdogan said, “Banks are not behaving themselves. We keep saying that interest rates must come down, but banks are using the citizens’ deposits almost as a means of fleecing them.”

Pointing to a significant increase in bank profits, Erdogan said, “Last year, after all the distress we went through, banks had a profit growth of 40%, which means there is a problem here. … Moreover, banks have almost doubled their profits this year. This is a disaster.” In a thinly veiled call to discipline the sector, Erdogan said, “I believe our central bank and public banks will take firms steps on this issue and pull this thing down.”

Banking, interest rates and the profitability of banks have long been major targets for criticism in political Islam. Yet, Erdogan’s Justice and Development Party (AKP), in power since 2002, owes much to Turkey’s increased integration in Western capitalism, through which it ensured economic growth and boosted its popular support. The AKP government, however, has failed to fully come to terms with the inevitable cost of this process — the reality of interest rates — and has instead continued to grumble about banks and an “interest rate lobby” to its conservative base, often demonizing the sector. Erdogan’s latest outburst is just another episode of the same old story.

In the past two years, the AKP regime actively encouraged banks to turn on the lending taps as it scrambled to pull the economy from the brink of crisis. As a result, the business volume of banks expanded and their profits shot up. Now, Ankara is trying to obscure its role in this outcome by mounting a fresh attack on banks and interest rates.

That the Turkish economy relies heavily on external funds to grow is a well-known fact. Banks are the intermediary in the provision of those funds. Drawing on the liquidity expansion spawned by the global financial crisis, Turkish banks have been borrowing from abroad and then using the money to lend to consumers and companies at home. In some years, the process has been relatively easy, in others more difficult. In any case, Turkish banks abide by the law and split hairs when issuing loans, with the big economic crisis of 2001 serving as a grim shadow. Since that crisis — fueled in part by poor scrutiny of the banking sector — Turkish banks have been under tight control, imposed mostly by the Banking Regulation and Supervision Agency.

Until mid-2016, the banks had to make do with low profits, with return on equity falling below 10%. As a result, the loan supply shrank. Turkey’s political jitters and geopolitical strains worsened the crunch, as major international credit rating agencies cut the country’s grades. All this resulted in an economic slowdown.

The year 2015 was especially hard for the banks, leading authorities to cut the requirement for reserves they must hold. The move increased the cash available for use and thus paved the way for bigger profits. In other words, the 40% increase in bank profits that Erdogan is now slamming became possible thanks to Ankara’s support in the wake of a bad year and the state’s decision to prop up the banks.

This year’s profit boom has been courtesy of the government as well. To fend off the threat of a full-blown crisis, Ankara enacted measures encouraging lending to the real sector, including treasury-guaranteed loans issued via the Credit Guarantee Fund (KGF). As a result, loans grew by more than 40%. When bank profits reached 25 billion Turkish lira ($7 billion) in the first half of this year, equal to their total profit in 2016, this was again the result of government support.

While Erdogan fumed at the bankers association, Huseyin Aydin, president of the Turkish Banks Union and head of the country’s largest public bank, was saying this: “In a period of high uncertainty and risks, confidence [in the economy] has been boosted, thanks also to [government measures]. On the issue of growth, we managed to do in six months what the European Union could not do for 10 years, recovering in three quarters only. We used the legal limits to the full. We put all the money we had into loans, to the last penny.”

According to Aydin, loans totaling 207 billion Turkish lira have been issued to 313,000 customers via the KGF, meaning that the mechanism has become a big opportunity for banks to sell loans and thus profit. What about the numbers that Erdogan was denouncing? “Judging by the profits at the Istanbul stock exchange, in the industry or other companies, the profits of the banking system are at a reasonable level,” Aydin said.

Lending incentives have for once brought banks high profits while temporarily easing the crunch on the markets. Yet the whole thing is nothing more than an exercise in buying time. The KGF’s loan volume is close to its legal limit of 250 billion Turkish lira, and many are already asking how long its support can continue.

In an Aug. 10 column in the financial daily Dunya, banking executive Tugrul Belli highlights the price for buying time. He wrote, “Regardless of whether the Credit Guarantee Fund limit is used up or not, one thing is for certain – a further expansion of the current measures appears quite impossible without a further increase in macroeconomic risks. The said measures include fiscal policy as well.”

Though everything may seem on track on the surface, Turkey’s public finances are under strain. The treasury’s domestic borrowings stood at 16 billion lira in July, well above the planned 15.1 billion lira. As a result, its debt rollover ratio surpassed 140%, just as it did in June. The impact of pressure on domestic borrowing is seen in the yields on sovereign bonds as well. The yield on the benchmark bond has reached 11.7%, its highest level since 2009. In September, the treasury will also have to buy foreign exchange or offer eurobonds to gather the money to repay external debts.

Belli draws attention also to the “twin deficit” danger. He estimates that the budget deficit this year will be somewhere below 2.5% of gross domestic product. He added, “The current account deficit, meanwhile, could climb to 5% from 3.8% in 2016, depending on how the growth rate performs. This would inevitably raise the risk of twin deficit for the economy.”

In sum, the risks for the Turkish economy are growing silently. Is there anything to suggest that the economy can be steered back to stability? Any signs to that effect are very limited. The Turkish economy is accumulating stress.

English, Makale kategorisine gönderildi | Erdogan targets Turkish banks over economic crisis (Al-Monitor, August 11,2017) için yorumlar kapalı