Domestic sales contracting amid Central Bank’s interest moves

Mustafa Sönmez – Hürriyet Daily News, September 1 ,2014

There has been an apparent stagnation in the markets and even a recession in sales, and recent economic statistics confirm this recession. According to these statistics, housing sales in July failed to reach expected levels; construction continues, but fails to attract new buyers. Even the sales of white goods are low compared to last year’s. The current economic situation forces the Central Bank to lower the interest rates.

The interest rates cannot be radically lowered in an economic environment where inflation is above target levels, however. The credit rating agencies indicate that when inflation is considered, the reduction of interest rates will lower Turkey’s credit mark.

At the beginning of this year, when foreign currency rates were rapidly rising, the interest rate was increased by 5.5 points and froze the markets. It was impossible to lower interest rates considerably due to rising foreign currency rates, as they were threatening; rising product costs also did not allow for the reduction of interest rates.  Last week, for example, an expected base reduction of 25 points did not materialize, and the weekly repo interest rate remained at 8.25 percent. This is due to the annual inflation rate, which is a point above the repo interest rate.

Constructors, estate owners and various retail shop owners are complaining about decreasing sales, and they were the ones warning then-Prime Minister Erdoğan  that this would negatively affect voters’ actions. The outgoing prime minister menacingly demanded that the chief executive of the Central Bank reduce interest rates almost every month. The chief executive did not resist these demands, but he also did not radically reduce interest rates. Despite the serious tendency to raise inflation rates, he acted realistically and did not change the rates.

A statement made after this decision indicates that food inflation, drought and geopolitical risks influenced the decision not to reduce interest rates. This resulted in a steady decrease in interest rates of 1.75 points since January. But this is not a feasible solution for shrinking markets.

Real Estate

Real estate is the most important sector that is suffocating in the domestic market. Monthly statistics, especially those about mortgage sales, point to a receding demand for real estate. In July, there was a 20 percent decrease in demand compared to that of last year: There were 85,000 real estate sales, and mortgage sales also decreased by 33 percent compared to the previous July. In the first seven months of the year, real estate sales dropped to 610,000 – 66,000 less than real estate sales in the first seven months of 2013. The most serious reduction, however, is in mortgage sales, which fell from 291,000 to 197,000 in the first seven months of 2014, a decrease of over 48 percent.

Automotive

Alongside real estate, there is also a serious decrease of demand in houseware, cars and consumer products. The rise of the value of foreign currency since May of last year — an annual increase of the dollar’s value by 20 percent and the Euro’s by 25 percent – reduced the demand for both foreign and domestic products. The rising value of foreign currency also negatively affected domestic sales by triggering efforts to stop the Turkish Lira’s devaluation through raising interest rates. A reduced use of credit cards and consumer credit due to increased interest rates reduced domestic demands. Many people also canceled or postponed their purchases of products due to rising political risk.

The automotive sector sales face a major recession in domestic markets. The sales, which surpassed 58,000 in June 2013, fell to 47,000 in same month of this year, marking an annual decline of 11,000 units and 19 percent. If we consider the first six months of the year, the situation seems more serious. Automotive sales, which were 296,000 in the first six months of 2013, fell by 30 percent to 226,000 in the same period of this year. The rising value of foreign currency affected decreasing demand in this sector.

Houseware

Sales of houseware and appliances, comprising of refrigerators, washing machines, ovens and dish washers, declined by 7 percent in the first seven months of 2014. Domestic sales of fridges plunged by 12 percent during the same period and sales of laundry machines dropped 6 percent. The sector is only held up on its feet by exports, as the sale of washing machines, which also dropped by 45,000 units in the period between January and July. The sales performance in ovens is the only exception in this group. The units sold increased by 7 percent over this period.

Interest rate reduction?

With the decrease in domestic demand – particularly in the housing, houseware and automotive sectors – and with the complaints from several sectors, the pressure on the Central Bank for interest rate reduction will remain effective. It is right to say pressure for perceivable reductions will be ramped up on the new government as the country heads to the parliamentary elections in 2015.

Although the annual inflation rate of over 9 percent does not allow a valid reason such a reduction, eyes will remain on the Central Bank’s decisions almost every month.

September/01/2014

Araştırma - Haber, English, Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Yardım(sadaka) yalanları

bb

Dostum Orhan Bursalı’nın 21 Ağustos tarihli Cumhuriyet’teki köşesinde okuyunca dönüp baktım kaynak verdiği Hürriyet’teki o habere. Neşe Karanfil imzalı haber, sosyal yardımın AKP döneminde 15 kat arttığını yazıyordu. Muhabir tamamen Aile ve Sosyal Güvenlik Bakanlığî’nın sitesindeki bilgileri okura objektif gerçekler olarak sunmuştu. Nasılsa haberinin bir yerinde  Bakanlık personeli Sümer İncedal’ın ‘uzmanlık tezi’ olduğundan söz ediyordu ve kaynağını öğrenmiş oluyorduk.

Çarpıklık

Haberde, “Bir uzmanlık tezinde şunlar iddia edildi vb”, demek yerine manşete ve metine bütün argümanlar  objektif gerçekler olarak yerleştirilmişti. Dahası bir çarpık bilgiye daha yer vermişti, ya da kaynağı tarafından yönlendirilmişti muhabir; şöyle ki, güya Maliye, 2014’te yardımlara 30 milyar TL ayırmıştı. Hürriyet gibi bir gazete muhabiri en azından şunu bilmeli, kamu gelir ve harcamaları her yıl bütçe yasaları ile belirlenir, TBMM’de yasalaşır ve Maliye sadece icradan sorumludur. Mehmet Şimşek öyle 430 milyar TL’lik bütçeden kafadan 30 milyarı filan ayıramaz.

Sonuçta haber tamamen bir AKP propagandası, uzmanlık tezi, diye hazırlanan şey bir propaganda malzemesi.

 

2002 ‘den başlayarak

 

AKP herşeyde olduğu gibi, analizleri 2002 den yani kendi rejiminden önceki yıldan başlatıyor ve oradaki performansı çarpıtarak ortaya şehir efsaneleri çıkarıyor.

Habere kaynak tezde de öyle. 2002 yılı sosyal yardımları 1.4 milyar TL olarak hesaplanıyor ve sonra 2012’ye geliniyor 16,6 milyar TL. Alın size 15 kat artış!..Bilimsel tez olsa bütün bu rakamları bir kere enflasyondan arındırır. Çünkü o 15 katın içinde bir kere o günden bu yana yüzde 230 birikmiş enflasyon var.

Tez sahibi başka bir şey yaparak sosyal yardım patlamasına bizi ikna etmeye çalışıyor. Sosyal yardımların milli gelire oranının 2002’de  yüzde 0,5 olduğunu ama AKP yıllarında önce yüzde 1’e sonra 1.2 gibi oranlara çıktığını öne sürüyor.

 

Nalıncı keseri

Bir kere neyin sosyal yardım sayılıp neyin sayılmayacağı tartışmalı bir mesele.1970’li yıllarda izlenen tarım destekleme, KİT, hatta sendikal hoşgörü politikaları kısmi de olsa refah yaratan, bir anlamda sosyal yardım politikalarıydı ama öyle kodlanmıyordu. Öyle muhasebeleştirilmiyordu . “Yoksulluk sınırı, sosyal yardım vb” kavramlar  neoliberalizmle geldi, Dünya Bankası şablonuyla üretilir oldu.

 

AKP’nin yardım yalanlarına bilimsel kisve için, önce  2002 verisi özellikle düşük takdim edilerek baz etkisi ile, sonraki yılların AKP icraatı parlatılıyor. Küçük bir örnek vereyim. 2002’de 12 milyon yeşil kartlıya 160 milyon TL ayrıldığını öne süren bakanlık tezi, hemen izleyen  AKP yılı 2003 te -hem de IMF kontrolündeki mali disiplin altında – yeşil kartlı harcamalarda yüzde 350 artış görüldüğünü iddia ediyor. Burada bir muhasebeleştirme sorunu olduğu açık.Bu rakam oyunu sonuçta propagandistlere 2002 baz yılını düşük tutma olanağı veriyor ve artışlar abartıldıkça abartılıyor. AKP bu yardım meselesini kurumsal bir propaganda aracına dönüştürmek için Aile ve Sosyal Yardım Bakanlığı diye bir bakanlık kurdurmaya vardırdı işi. Doğrusu yutturdu da.

Görüntü ve gerçek

1980 sonrasının neoliberalizmi çöl fırtınası yarattı. Tarıma destek, KİT yatırımları,istihdamı , sosyal devlet uygulamaları vb.kalktı. Köyler kentlere yığıldı,yoksullaşma dizboyu. Sosyal demokratlar bu yığınlara inemediler, politik islam uzandı, bağ kurdu. İktidar olunca da kömüre, gıdaya muhtaç bu kitlelere erişmenin böyle küçük yardımlarla yapılabilidiğini gördü. Dış parayla sağlanan büyümeden bütçeye giren devasa vergilerden kaşığın ucuyla bu kesimlere sağlık, barınma,eğitim nimetlerinden küçük kırıntılar dağıttı. Sonra da bunları allayıp pullayıp adını « yardımsever »e çıkarttı.

Muhalefet biraz sığ bakışla, AKP’ye çıkan okkalı oyların kerametini  hep bu “sadaka”politikalarında aradı.  Biraz da küçümseyerek ve içerleyerek vatandaşın oyunu, iki çuval kömüre, bir kutu pirinç, mercimek, bulgura  AKP’ye hibe ettiği yazılıp  söylendi, hala aynı plak.. .

 

Başka bir…

AKP rejiminin sosyal yardım programı, oy sandığına endeksli, minnet ve bağlılık duygusu yaratan bir içerikte. Bunca yoksulluk varken elbette yardım programları olacak. Muhalefet iktidar olunca bu programları rafa mı kaldıracak ? Elbette hayır.  Muhalefetin yapması gereken, AKP’nin yardımı istismar eden yalan dolanını ortaya sererken alternatif sosyal program politikaları geliştirmek. Burada da ana amaç, insanları yardıma muhtaç durumdan çıkarmak, eğitim harcamalarını artırarak daha çok işgücüne katılıp ücret kazanmalarını sağlamak olmalıdır. Bu da üretken, krizlere dayanıklı, birçok açıdan kendine yeten bir ekonomi paradigmasına sahip olmaktan geçiyor. Ama böyle kırılganlığı azaltılmış bir ekonomi tesis edinceye  kadar muhtaçları korumak , kollamak , kamu gelirlerinden onlara en az milli gelirin yüzde 2,5’u tutarında aktarmak, bunu da sadaka verir gibi değil bir yurttaşlık hakkı olarak  sunmak, böylece AKP’den ayrışmak gerekiyor.

 

 

 

 

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Daralan pazarın umudu faizde…

Temmuz ayı konut satışları ile ilgil veriler yine moral bozdu. İnşaatlar sürüyor ama eldekiler satılmıyor ki… Hep 1 yıl öncesini arıyor emlakçılar, müteahhitler. Durum otomobil satışları için de parlak değil. Keza, beyaz eşya satışları da geçen yılı aratıyor. Bu manzara,  Merkez Bankası’nı yeni bir faiz indirimine götürecek mi? Ne kadar, ne derde derman olacak indirim? Ya da hiç bir değişiklik olmayacak mı faizlerde ?

İç piyasada nefessiz kalan en önemli sektör konut. Her ay gelen satış verileri, hele ki konut kredisi kullanarak satın alınan ipotekli  konut satış verileri,  iç açıcı değil, talep bir hayli gerilemiş.

Temmuz ayında bir önceki yılın aynı ayına göre  yüzde 20  azalma var. Ancak 85 bin konut satışı olmuş. Temmuz’da ipotekli konut satışları bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 33 gerilemiş.

vv

Yılın ilk 7 ayında konut satışları yaklaşık  610 bine düşmüş. 2013’ün ilk 7 ayına göre 66 bin düşüş var. Bu, yüzde 11 iniş demek. Ama esas çarpıcı düşüş kredili satışlarda. İlk 7 ayda 291 binden 197 bine düşmüş. Yüzde 48’in üzerinde gerileme!..

Otomobil de…

Konutun yanısıra dayanıklı tüketim mallarına, otomobilde, beyaz eşyada  ciddi   talep düşüşleri var. Dövizin geçen yılın Mayıs ayından itibaren yükselme eğilimi içine girmesi ve doların yıllık yüzde 20, avronun yüzde 25 değer kazanması, hem ithal ürüne hem de yerliye talebi düşürdü. Dövizde tırmanışı,  faizleri yükselterek frenleme  çabası, sonuçta  iç satışlara da olumsuz etki yaptı. Artan faizlerle birlikte tüketici kredisi ve kredi kartı kullanımının da azalması iç talebi olumsuz etkiledi. Birçok kişi ve aile tırmanan politik riski de dikkate alarak özellikle beyaz eşya ve otomobil alım niyetlerini erteledi ya da iptal etti.

 

Otomobilde iç piyasa satışları daha önemli bir gerileme içinde. 2013 Haziran ayında 58 bini geçen iç satışlar bu yılın Haziran ayında 47 bin dolayına düştü ve böylece 11 bin adet daha az otomobil satıldı. Haziran iç satışlarında azalma  yüzde 19…

İlk 6 ay olarak alırsak vehamet daha net ortaya çıkıyor.  2013’ün ilk 6 ayında 296 bin olan otomobil satışları bu yılın ilk yarısında 226 bine inerek yüzde 30 azaldı. Bunda da dövizdeki , özellikle avrodaki tırmanışın, iç  fiyatları yukarı çekmesi etkili oldu ve talep sert bir düşüş gösterdi. Özellikle Almanya’dan ithal edilen otomobil satışlarında önemli bir gerileme gözleniyor.cc

Beyaz eşya donuk…

Buzdolabı, çamaşır makinesi, fırın ve bulaşık makinesinden oluşan dört beyaz eşyanın iç satışları da Temmuz ayında  yüzde 5,2 geriledi ve 2013’ün Temmuz ayında 677 bini bulan iç satışlar bu Temmuz ayında 35 bin dolayında azaldı. 2013 Aralık ayından itibaren inişe geçen beyaz eşya iç satışları ancak Mayıs ayında toparlanmış, Haziran’da tırmanmıştı ancak Temmuz ayında yeniden inişe geçti. İnişin Ağustos’ta da sürdüğü tahmin ediliyor.

 

 

Faiz ?

İç talebin aylardır gerilemesi özellikle konut, otomobil, beyaz eşya piyasasında şikayetleri ve sızlanmaları artırırken faizlerin indirilmesi için baskı artıyor. Yeni kurulacak hükümete  hele ki seçim konjonktüründe  faiz indirimi konusunda baskıların artırılacağı konuşuluyor. Ancak, yıllık enflasyonun yüzde 9’u aşması, faiz indirimine  makul bir  gerekçe bırakmıyor.

Yine de gözler Merkez Bankası’nın faiz kararında olacak. Ama beklenen 25 baz puan bir düşüş  bile yüzde 8’lik faiz düzeyinin  yeni  hedef tahtası, şikayet konusu olmasını önlemeyecek.

 

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

‘Yağma yok!’ Galataport…

“Oferleme” vakasını hatırlayacaksınız…Hani şu eski Maliye Bakanı Kemal Unakıtan devrinde yaşanan…2005 yılının Eylül ayında devlete ait T.Deniz İşletmeleri’nin (TDİ’nin)  bina, depo ve arsaları,  49 yıllığına yapılan ilk ihale sonucunda İsrailli işadamı Sami Ofer’ e Özelleştirme İdaresi’nce verilmişti. Ancak aynı yılın Aralık ayında da ihale ‘ Danıştay’ tarafından iptal edilmişti.

Sekiz yıl geçmişti ki aradan, yeniden satışa hazır hale getirildi ve 2013 Temmuz’unda, hani şu Gezi isyanının patladığı ve henüz soğumadığı günlerde yeniden ihaleye çıkarıldı.

mmYandaşlaşan…

Özellikle 2011 seçimleri sonrasında AKP’li duruşuyla tepki çeken Ferit Şahenk’in NTV’si, Garanti Bankası, Gezi protestolarından nasibini alırken bu ballı börek ihale, Doğuş’a gitti. Çok da çekişmeli geçmedi ihale, ilk yarım saatte işletme hakkı, bu kez 30 yıllığına 702 milyon dolar ödeyen Doğuş’un oldu.

 Otuz yıllığına neyin sahibi oldu Doğuş? Türkiye Denizcilik İşletmeleri’ne ait Karaköy’deki Genel Müdürlük binasından başlayarak Deniz Ticaret Odası’nın bulunduğu yere kadarki alana, binalara… Salıpazarı Liman İşletmeciliği ve Yatırımları A.Ş. isimli bir şirket kurdu Doğuş. Oteller, ofis alanları, restoran ve mağazalardan oluşan bir kompleks yatırımı için 1 milyar doların üstünde bütçe ayrılmış.  Proje kapsamında kültür varlığı olarak tescilli TDİ Genel Müdürlük binasının, yolcu terminali ve Çinili Han’ın otele, Paket Postanesi’nin de mağaza ve restorana dönüştürülmesi öngörülüyor. Ayrıca Karaköy ve Salıpazarı’ndaki çeşitli binalarda 440 civarında oda, otel olarak değerlendirilecek. Alan içindeki Eczacıbaşı Grubu’nun kontrolündeki İstanbul Modern için de sanırım Doğuş’a kira bedeli ödenecek.

ÇED zamanı…

Doğuş, alanı devraldıktan sonra , mevzuat  gereği ÇED toplantısı düzenlemeliydi. Bölge sakinleriyle projeyi tartışmalıydı. ÇED toplantısı geçen hafta yapılmak istendi. Ama bakın ne oldu ?

İstanbul’un yağmalanmasına karşı oluşturulan “İstanbul Kent Savunması” inisyatifi,  toplantının yapılacağı gün hazırlıklı geldi ve toplantıyı protesto etti. Mimarlar Odası İstanbul Şube Başkanı Sami Yılmaztürk, ”Sahilin 1 kilometreden uzun bir kısmını halka kapatacak, bölgeyi soylulaştırarak esnafı yerinden edecek, bölgedeki yapılaşmayı kat kat artırarak trafik sıkışıklığı gibi birçok sorun yaratacak Galataport projesi hukuksuzdur” diye protesto gerekçesini net bir biçimde ortaya koydu.

Doğuş’un yetkilileri ÇED ile yasak  savma derdindeydiler, olmadı. Protestoya katılanlar bir tutanak hazırladılar, toplantının açılamadığına dair ve tutanağı CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur, Mimarlar Odası İstanbul Şube Sekreteri Ali Hacıalioğlu, Avukat Can Atalay ve toplantıyı protesto eden yurttaşlar imzaladı.

İstanbul Kent Savunması, Kuzey ormanlarından Haliç’e , Haydarpaşa’dan Boğaz’a, AKP barbarlarının İstanbul’daki her yağmasına karşı bir savunma hattı oluşturmuş durumda. Gezi Parkı’ndaki ruh, örgütlenme, mücadele yol yöntemleri geçerli.

Nedir itirazlar?

Doğuş’a satış yapılmış yapılmasına ama projeye itirazlar var. Kent savunması adına Prof. Zerrin Bayraktar dillendirdi eleştirileri o gün… “2005 yılından beri Beyoğlu’nun kabusu olan bu proje, bütün yasalara, koruma kanunlarına aykırı bir biçimde hayata geçirilmek istenmektedir” dedi ve resmi büyüttü devamında, “ Galataport projesinin Haliçport projesinden, Okmeydanı kentsel dönüşüm projesinden, adım adım otelleştirilen İstiklal Caddesi’nden ve Tarlabaşı’ndaki kentsel sürgünden bağımsız olmadığını çok iyi biliyoruz” dedi. Ardından ekledi;  “Söz konusu olan başta kıyı bölgesinin olmak üzere Beyoğlu’nun özelleştirilmesi, kamusal niteliğinden arındırılması, yaşam değil, sermaye odaklı dönüştürülmesidir.”…

Peki, ÇED ne oluyordu, onu da anlattı Zerrin Hoca, “ Bütün süreçlerinden habersiz olduğumuz, ihale, plan-proje aşamalarından bilinçli bir biçimde uzak tutulduğumuz bu projenin ne hikmetse göstermelik kısmından haberdar oluyoruz. Yasal prosedür gereği yapmaları gereken ve bu projede halkın katılımının olduğu yalanını söyleyecekleri mecralar için yapılan bu ÇED toplantısı, bizim nazarımızda hiçbir meşruiyete sahip değildir. Ayrıca, bu proje geçtiğimiz yılın son günlerinde Beyoğlu derneklerinin açtığı dava sonucu iptal edilen Beyoğlu Kentsel Sit Alanı Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı’na da aykırı hususlar taşımaktadır”…

Hadi bakalım…

 Rant uğruna…

TDİ verilerine göre, 2013 yılında Salıpazarı Limanı’na yaklaşık 684 bin yolcu taşıyan 408 adet kruvaziyer gemi yanaşmış. Bu hacim bile şu anda büyük bir trafik kaosu yaratıyor. Şimdi, Özelleştirme İdaresi’ne verdiği 702 milyon dolar ve yapacağı 1 milyar dolarlık yatırımın karşılığını çıkarmak için buradaki trafiği defalarca katlayacak Doğuş’un bölgeye yükleyeceği ağır trafiği gözünüzün önüne getirin. 1200 metrelik sahil, yıllardır halka kapalıydı, şimdi iyice kapatılıp steril hale getirilecek . Yerin dibine batası “soylulaştırma-nezihleştirme”(gentrification)  projeleri, küçük işyerlerini, esnafı, halkı bölgeden sürüp çıkaracak, sosyal doku rant uğruna tarumar edilecek.Üstelik bu, Beyoğlu’nu, Tarlabaşı’nı, Okmeydanı’nı, Haliç’i içine alan bir istilanın parçası olarak yapılmak isteniyor.

İstanbul Kent Savunması’nda her yurttaş yerini almalı.

Yağmacılara, tıpkı Gezi’de denildiği gibi, “yağma yok” denilmeli…

 

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

“À vol d’oiseau” ; kuş misali…

Yolunuz düşerse, demiyorum, yolunuzu Beyoğlu’na düşürün ve İstiklal’in hemen girişinde, Fransız Kültür’den içeri girin. Bir sergi var orada; “À vol d’oiseau ; insanoğlu kuş misali…” Birkaç dakika değil, adam gibi zaman ayırıp izleyin, değer çünkü….

Sergi, Dünya çapında ün kazanmış çizerimiz Selçuk Demirel’in.. Çizimleri Türkiye’nin ve Dünya’nın önde gelen gazete ve dergilerinde yayımlandı.  Kitap ve albüm kapakları, afişler hazırladı, çocuk kitaplarına çizim yaptı. Selçuk  Demirel yıllardır Paris’te yaşasa da arada bir kişisel sergileriyle Türkiye’ye de uğruyor. İşte bu da böyle bir fırsat, kaçırmayın.

Sergi…

Serginin küratörlüğünü  Valérie Dardenne, sergi düzenini de  Yılmaz Aysan yapmış . Ellerine sağlık. Takdimleri şöyle; “İnsanoğlu Kuş Misali sergisi, bütün aşamalar, krizler, kat edilen yollar, kırılmaların üzerinden uçarak, dünyanın bir dönemini, 1974’ü bir diğerine, 2014 yılına bağlıyor. Selçuk Demirel’in sanatının sadece bir yüzü olan basında yer alan desenlerden oluşan sergide sanatçının bu kırk yıllık süreçte dünya gündemine kendine özgü bakışı çizimlerde hayat buluyor”.

jjSergi, Selçuk Demirel’in çalışmalarının ilk döneminden, Türkiye’de hazırladığı bir dizi afiş ile açılıyor. Serginin diğer bölümünde yazılı basında yer alan çizimler üç tema altında sergileniyor: “Jeopolitik”, “İnsan Hakları”, “Düşünmek”…

Hatırladıklarım…

Selçuk ile yaşıt sayılırız,  aynı serüveni yaşadık ve birçok şeyi paylaştık. 23-24 yaşındaydık. Bizim yazdıklarımızı Selçuk’un çizdikleri tamamlardı. O dönemde çıkan, her özgürlük, demokrasi mücadelesi derdi olan gazete, dergi, broşürde Selçuk’un çizdiklerini görebilirdiniz. Ne anlatmak istiyorsanız, onun çizgisi, hayatınızı kolaylaştırır, dilinizi çözerdi. Tüm İktisatçılar Birliği’nde işçiler başta olmak üzere, ülke gerçeklerini öğrenmek isteyenler için ürettiğimiz broşürlerde Selçuk çizgileri, yazılanları tamamlardı. Ama Selçuk deyince, beni en çok etkileyen, onun maden işçileri için el yazısıyla hazırladığı gazetedir.  Belki de bu yazıyı yazmama beni iten, en çok o ince iştir.

O Gazete…

Ne benim arşivimde var, ne de benim kuşağımdan çoğu dostumda. Çünkü bize arşivlerimizi imha ettirdiler. 12 Eylül ve izleyen kara zamanlarda, biz tüm arşivlerimizi toprağa gömdük, yaktık. Kimseye emanet edemedik, başları derde girer diye. Çoğumuzun imha ettikleri içinde Selçuk’un maden işçileri için hazırladığı gazete de vardı.

O dönemde büyük heyecan yaratan Yeraltı Maden İş Sendikası’nın işçiler için hazırladığı bir gazeteydi sözünü ettiğim. 1968 öğrenci liderlerinden maden mühendisi Çetin Uygur’un, 12 Mart sonrası yıllarda işçileri örgütlemek için kurduğu Yeraltı Maden İş, herkeste heyecan ve hayranlık uyandıran bir mücadele yürütüyor, madenlere iniyor, maden işçilerini, ahaliyi köyden, kasabadan örgütlüyordu.

Yarı köylü maden işçilerine yurt ve dünya gerçeklerini anlatmak kolay değildi. Çetin Uygur, işçilerin kolay okuyup, okuduğunu anlayacağı bir gazete üretilsin istiyordu. Herkesin, hatta ancak askerde okuma yazma öğrenebilmişlerin okuyabileceği bir gazete…Bunu henüz “tıfıl bir üniversite öğrencisi” iken dehşetli şeyler çizmeye başlayan Selçuk yaptı.

Selçuk, baştan sona, eliyle büyük harflerle yazdığı ve çizdiği bir gazeteyi üretti.  O gazete, sendikanın örgütlendiği Amasya Yeni Çeltek’te, Erzurum Aşkale’de, sendikayı büyük bir heyecanla izleyen Zonguldak’ta, yer altında, maden işçileri tarafından büyük bir ilgiyle okundu, gerçekler Selçuk’un büyük harflerle yazılmış satırlarından ve çizgilerinden öğrenildi.

Selçuk bahsi geçince, benim için ayrı bir yeri olan proje budur. Kimde vardır, bilmiyorum, ama birileri o gazeteyi gün ışığına çıkarırsa, bugünün teknolojik ortamında paylaşırsa, hislerime tercüman olur, emek tarihine de katkısı olur.

Kuş misali…

Selçuk, 1978 Türkiyesi’nden Paris’e göç ettiğinde -kuş misali-  o zamanki ruh halimizle, çoğumuz gönül koyduk, zamanı mıydı, diye. Gençtik, hepimiz 23-24 yaşlarındaydık. En kıdemlimiz 35 yaşındaydı ve kod adı “ihtiyar”dı. Selçuk, bizi böyle bırakıp gidebilir miydi? Kendimizi ve Türkiye’yi dünyanın merkezi görüyorduk. Sınıf mücadelesi sanki bir tek bu topraklarda vardı ve gidene güle güle diyemiyorduk. Selçuk , doğru olanı  yaptı, bir iç denizden okyanuslara yelken açtı. Paris’te , başta Abidin Dino olmak üzere, Türkiye’den sürgün ya da yarı sürgün giden büyük insanlardan yeni şeyler öğrendi, onlarla dayanıştı, devrimci duruşunu koruyarak dünya çapında bir çizer oldu.

Çizerlerin, ressamların, müzisyenlerin, hatta sinemacıların biz biçare yazı erbabından hep daha şanslı olduğunu düşünürüm. Zira, çevrilmek dertleri yoktur. Tüm kainat fanilerine doğrudan hitap ederler. Selçuk, onca yıl ne kadar hoş şeyler çizdi. Yönettiğim her dergide, 1990’larda THY’nin Skylife’ında bile,  Selçuk’u taşıdım sayfalara büyük bir zevkle. Bir sürü örümcek kafalıyla dalaşmayı göze alarak .

Selçuk’un çizimleri, zorbalığa karşı mücadelede, özgürlükleri savunmak için bazen kalemin, fırçanın en iyi silah olduğunun da kanıtı. Çok şükür ki, bu topraklar yalnız bağnaz, zalim, beton kafalı mahluklar üretmiyor; Selçuk gibi kalemiyle, fırçasıyla dünyanın saygısını kazanmış ustalar da yetiştirdi bu topraklar ve daha da yetiştirecek. Selçuk’un yapıtlarını izlerken buna biraz daha inanacaksınız.

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Inflow of foreign money down as unregistered capital steps in

MUSTAFA SÖNMEZ – Hürriyet Daily News /August 25 2014

Turkey’s chronic disease, the current account deficit, was $24 billion in the first half of 2014, a 35 percent decline on the figure of $37 billion from the first half of 2013.

It was not particular structural transformations that played a role in this decrease. Because the growth rate is low, the current account deficit also tends to decrease. Investments which are the motor of growth were also low. Thus, foreign exchange expenditures for machinery and equipment have also fallen. With the foreign exchange rate gaining a value of approximately 22 percent in average, with the Turkish Lira losing value, the lira equivalent of the imports bill has increased. This in turn has decreased exports. There are major declines in the imports of automobiles, electronics, cell phones and others.

Even in the import of bar gold which is used as a payment tool for the natural gas imported from Iran, there was a decrease of $6.5 billion alone. As a result, the decrease of all of these foreign currency spending has shrunk the current account deficit.

In summary, if the current account deficit dropped by a third, this is because growth has also fallen off. This year also, especially in the second quarter, growth declined exceptionally and the second half of the year is not full of hope either. It appears unlikely that the growth target of 4 percent will be met.

HDN

When the financing of the current account deficit is reviewed, more important things can be seen. It can be drawn from the first six months of the year that the inflowing money has decreased 60 percent and went back from $48 billion to $19 billion. In other words, a foreign capital inflow that has been minus $29 billion has occurred. This is the most remarkable aspect.

Significant drops are observed both in hot money which are called portfolio investments and also in bank loans and inflow of foreign deposits. Out of the total decrease of $29 billion, $8 billion are due to the drop in hot money and the remaining $21 billion have stemmed from the restriction of loans and withdrawal of foreign deposits.

The outflow of foreign money that started with the FED announcement of monetary policy changes in May 2013 has increased particularly with the overflowing of political risk following the launching of the Dec. 17 and 25, 2013, graft operations. For re-entries, foreigners especially waited for the results of March 30 elections; an influx started in the following months but, nevertheless, what entered by the end of June stayed 60 percent behind what came in the first half of 2013.

In this withdrawal, one needs to take into consideration particularly the fall in load demands from Turkey. Banks, when they lowered their consumer credit placements with the rising interest rates especially, when domestic demand shrank and loan demands decreased, a drop was also experienced in the tempo of external loans.

Unregistered entries 

When the inflowing foreign source was not adequate to meet the current account deficit, the foreign exchange rate could have even hiked more but this time the unregistered capital, the official name of which is “net errors and omissions,” stepped in.

We understand from Central Bank data that in the first half of 2013, a source of $4.3 billion remained unregistered to return to the system as $6.4 billion in the first half of 2014, patching up the deficit. At the end, as well as covering the deficit, also money worth $1.2 billion entered the reserves.

It is remarkable that unregistered capital has reached $6.4 billion in the first half of the year. It remained at $2.5 billion in the entire year of 2013 and in 2012 at $1 billion.

This year, it looks like it will be like 2011. When the current account deficit was breaking records with $75 billion in 2011, the entry of unregistered capital also broke records with $9.1 billion, covering 12 percent of the deficit.

HDN

Current account deficit always a headache

It should be considered proof of Turkey’s foreign dependency that despite the growth of only 2.5-3 percent, the current account deficit reached $24 billion in the first half of the year. Turkey is not able to break its dependency particularly in energy importing; it supplies up to 70 percent of the input of many products it is exporting through imports and even food imports such as meat, grains and others are added to that.

The hardened imports increase the need for foreign currency, thus resulting in a dependency on the inflow of external money. When the halt of the inflow of foreign money pushes the foreign exchange rate upward domestically, everything starts cracking – the burden of $390 billion of international loans, 40 percent of which needs to be refinanced in 12 months, tenses up all debtor banks, companies and the public budget, causing some sleepless nights.

Box: Sources of net errors and omissions

Net errors and omissions, by definition, are caused by measurement mistakes and the miscalculation or over-calculation of balance of payments data like exports, imports, services and the like. It cannot be known which item in the balance of payments table caused the error or omission, but it can be predicted. The cause of net errors and omissions are usually expected to stem from the private sector.

The reasons for net errors and omissions can be summarized like this:

-The removal of some revenues yielded from some items in the balance of payments outside the system (cash under the mattress, etc.) without being recorded or the use of resources outside of the registered system during financing.

-Foreign exchange entry or payments conducted as part of operations defined within the criminal economy.

-Time inconsistency that arises when an imported or exported good’s movement and its payment are reflected in different balance sheet periods.

-Declaration mistakes during customs procedures.

-Errors stemming from extraction of data (like tourism and suitcase trade figures) through surveys.

Araştırma - Haber, dış ekonomik, English kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Emlakta umut yabancılar mı?

İnşaat-göz AKP rejimi, özellikle 2003 sonrası dünya likidite bolluğundan oluk oluk para akınca, o parayla sermaye birikimini ilerletmenin eksenini inşaat olarak belirledi. Bunları çok yazdık çizdik; TOKİ, onun aparatı Emlak Konut,  kamu arsalarının Ağaoğlu gibilere verilerek fifty-fifty paylaşımı sistemleri ile bir hayli yol alındı aslında. Ama evdeki hesapta hep yapılacak binaları yabancılara satmak, oradan döviz geliri sağlamak da vardı.

Yabancılara Türkiye’den ev, arsa, ofis, kısaca gayrimenkul satma fikri 2003’ten beri vardı.  Büyük işler yapılacağını umuyorlardı. İspanya örnek alınıyordu. Oralarda yapılan yazlıkları Almanlar, İngilizler kapış kapış almışlardı. Türkiye de yapabilirdi. Hele ki “küresel kent” İstanbul’dan daire, ofis almak için yabancılar kuyruğa girecekti.  Kıyılarda, Antalya’da, Bodrum’da, Kuşadası’nda herkes kapış kapış yazlık daire, villa alacaktı. Hele ki Ruslar önemli bir potansiyeldi.

Önce hukuki engeller temizlenmeliydi. Tapu Kanunu’nun 35. maddesi değiştirilerek, 19 Temmuz 2003 tarihinden itibaren yabancılara gayrimenkul satışına  imkan tanındı. Bu düzenleme ile özellikle güneyin kum-deniz-güneş kentlerinde inşaat ve gayrimenkul faaliyetleri önemli ölçüde canlandı. Yabancıların daha önce hülleli mülk edinme işlemleri artık hukuki zemine oturtulabilirdi.  Alanya, Antalya, Bodrum emlak satışında önde gidiyordu.İstanbul’da ise farklı bir yabancı müşteri grubuna pazarlamalar yapılıyordu.

eee

Kaynak: TCMB ödemeler dengesi verileri 

Satışlar…

2003’te 1 milyar dolarlık emlak satışı yapıldı. Yabancılara satışın hukukiliği Anayasa Mahkemesi’ne kadar gitti ve Anayasa Mahkemesi tarafından yasal düzenleme iptal edilmesine edildi ama , yeni yasal düzenlemelerle yabancılara gayrimenkul satışı devam ettirildi. 2004 satışları 1,4 milyar dolara çıktı . Esas hızlı satışlar ise 2006-2008 döneminde oldu. Yıllık satışlar 3 milyar dolara yaklaştı. Satışlar 2009 krizinde hız kesti, izleyen yıllarda biraz açıldı ve yıllık 3 milyar dolara yaklaştı. Yeterli mi, başarılı mı?

Yabancılara emlak satışlarını yabancıların “harcama”sı olarak değerlendirmek de mümkün, yabancıların “yatırımı” olarak da. Nitekim, Merkez Bankası, uluslararası normlara uyarak gayrimenkul satışlarını “Doğrudan yabancı sermaye yatırımları” içinde bir alt kalem olarak gösteriyor. Öyle baktığımızda, Türkiye’ye yapılmış doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının 2003-2014 döneminde 126,7 milyar dolara ulaştığını ve emlak satışlarının bunun yüzde 23’üne yakınını oluşturduğunu görüyoruz.

Yani, doğrudan yatırım olarak kayıtlara geçen meblağın dörtte birine yakını konut-ofis, arsa kısaca “inşaat ürünleri” alımlarından, varlık alımlarından oluşuyor. Bu da bize Türkiye’ye gerçek anlamda doğrudan yabancı sermaye geliyor mu sorusunu haklı olarak sordurtuyor. Borç yaratan portföy ve krediyle borçlanma türlerine göre tercih edilen doğrudan yabancı sermayenin kalitesini de sorgulatıyor haliyle…

Turizm geliri…

Yabancıların emlak satın almalarını turizm gelirleri ile de karşılaştırmalıyız. Özellikle Güney illerimizdeki turizm merkezlerinde gerçekleşen emlak satışlarının, yabancıların yaptığı turizm harcamalarından farkı var mı? Böyle bakıldığında 2000’lerin başlarında turizm net gelirlerinin yüzde 9-10’u dolayına tekabül eden emlak satışlarının 2014’te yüzde 16’ya kadar çıktığını görüyoruz. Bir dönem olarak alırsak, 2003-2014 döneminin net turizm gelirleri 214 milyar doları geçerken, emlak satışları bunun yüzde 13,3’ü boyutunda. Başka bir değerlendirmeyle, emlak satışları turizm geliri sayılsaydı, 12 yılda turizm gelirleri toplamını 214 milyar dolara ek olarak 29 milyar dolarlık emlak satışıyla birlikte  243 milyar dolar olarak telaffuz edebilirdik.

uuu

Umut emlakta mı?

Önceki yıllara göre 2014’ün emlak satışları epeyi önde. Örneğin 2013 Ocak-Haziran döneminde satışlar 1,3 milyar dolar iken bu yılın aynı döneminde 2,1 milyar dolara yakın. 2014 satışlarını yıllıklandırırsak, 3,8 milyar dolar ediyor ve 2013 satışlarını yüzde 27 geçiyor. Bu performansta tabii ki, dövizin değer kazanımı önemli etken. Yabancılar ellerindeki dolar ve avrolarla, geçen yıla göre en az yüzde 20 ucuzlamış konut, ofis,arsa alım imkanına sahipler ve bunu değerlendiriyorlar belli ki…Bu da stokları şişmiş gayrimenkul yatırımcılarını ilerisi için umutlandırıyor ama yıllık 3-4 milyar dolarlık satışların  eldeki stoklara ne kadar derman olacağı büyük bir soru işareti…

 

 

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

AKP devrinde yabancı sermaye

 

O koltuktan mı kaynaklanıyor, nedir, Ekonomi Bakanlığı’na gelen her AKP li zat, öncekini aratacak cinsten.  Rüşvet sanığı Zafer Çağlayan, selefi Kürşat Tüzmen’i mumla  aratmıştı…Zafer Çağlayan’ı savunamaz duruma gelen patronu RTE,  onu diğer 3 bakanla birlikte açığa alınca yerine getirdiği  Nihat Zeybekçi  tam bir hık deyici çıktı,  selefini aratır halde. Sarfettiği sözlerde doğruyu ara ki bulasın…

Limanmış…

Son örnek önceki güne ait. Doğrudan yabancı sermaye girişinin içeriğini araştırıp etmeden demiş ki, ‘Türkiye uluslararası doğrudan yatırımcılar için güvenli bir liman ve cazip bir ülke olmaya devam ediyor. Yılın ilk yarısında gerçekleşen 6 milyar 763 milyon dolar tutarındaki uluslararası doğrudan yatırım verileri bunun en güzel kanıtıdır.’

Bakan, detaylara baksa gelmiş görünen doğrudan yabancı sermayenin 2 milyar dolarının gayrimenkul satışından olduğunu görecekti. Gelen sermayenin üçte biri ile demek ki kat, arsa vb alınmış. Bu bir varlık alımı. Neresi yatırım ? Ödemeler dengesine, ‘doğrudan yatırım’ olarak kaydedildigi için yatırım görünüyor, o kadar.

nnKeşke…

Keşke gerçek, Zeybekçi’nin dediği gibi olsaydı. Keşke Türkiye’ye gelen yabancı yatırım ağırlıkla doğrudan reel sektöre yapmış olsa, yatırımı yeni (green)  yatırım olsa, Türkiye’nin yatırım stokuna katkıda bulunsa., istihdam yaratsa, katma değer, vergi katkısı olsa…

Oysa değil. Şöyle son 11,5 yıla, yani AKP rejimine denk gelen Türkiye kapitalizminin dünya ekonomisi ile tarihinde olmadığı boyuttaki bütünleşme fotoğrafına bakalım.  2003-2014 ilk yarı dönemindeki 11.5 yılda Türkiye’ye 469,2 milyar dolar yabancı para girişi oldu. Bu, yılda ortalama 41 milyar dolara yakın dış kaynak girişi demek.

Untitledİşte  Türkiye’ye son 11.5 yılda ortalama yıllık yüzde 4,5 büyüyen bir ‘mucize’ ekonomi görüntüsü veren, seçmeni AKP’nin peşine takan ve kaderini RTE’ye bağlayan  bu yılda 41 milyar dolarlık dış para girişinin hikmetidir. Bu para da Zeybekçi’nin ifade ettiği gibi Türkiye’ yi güvenli bir liman olarak görmelerindendeğil, risk almadan temiz borç para verip faiz toplayacakları ülke olarak görmelerindendir.  Bu kaynak sonuçta hovardaca  ithalata harcanmış,424 milyar dolara ulaşan cari açığı finanse etmek için kullanılmış. Adeta çarçur edilen  11.5 yılda girmiş 469.2 milyar doların muhtevası, bakın nasıl…

Kalitesiz…

Yabancı yatırımcılar bir  ülkeye 3 biçimde girerler. Birincisi, doğrudan yabancı yatırım biçiminde. Yani ya yeni yatırım yaparak ya da ülkede kurulu bir şirketi satın alarak…Yabancı, bu yatırımla mal ve hizmet üretir, elini taşın altına koyar,  sonra da karını transfer eder. İkinci yol,  hisse senedine, devlet bonolarına yapılan portföy yatırırmıdır. Yabancı kazancını borsa kazancı ve faiz geliri olarak transfer eder. Üçüncü biçim,  kredi girişi, yabancıların döviz mevduatı için Türkiye’deki bankaları tercih etmeleri ile olur. Kazanç, faiz geliri olarak transfer edilir.

Türkiye’ye son 11.5 yılda gelen yabancı yatırımın sadece yüzde 26’sı doğrudan yabancı sermaye olarak  giriş yapmış görünüyor. Bunun beşte birinin gayrimenkul alımı için yapıldığını hatırlatalım. Ağırlıklı kısmının da yeni yatırımdan çok satın almalar biçiminde olduğunu belirtelim. Özelleştirmeden satın almalar, yerli bankaları , firmaları satın almalar vb…

Görüldüğü gibi, yabancıların doğrudan girişleri dörtte birden de azdır ve yeni yatırımdan ziyade varlıkları  satınalma, yabancılaştırmadır. Geri kalanı bundan da beterdir. Borç yaratan yabancı sermaye girişidir. Yabancı, Türkiye’yi, Zeybekçi’nin ifadesindeki güven duyulan limandan çok, vurup kaçılacak ülke olarak görmektedir. Bunun sonucudur ki,  kısa vadeli sermayenin , sıcak paranın tutarı, 140 milyar doları bularak doğrudan yabancı yatırımları 20 milyar dolar geride bırakmış durumda.

Daha belirgin olan ise kredi biçimindeki yabancı para girişi. Bu yolla gelen yabancı kaynak 11,5 yıl toplamının yüzde 44’ünü buluyor. Bunun sonucudur ki birikmiş dış borç stoku 388 milyar doları aşmış durumda. Üstelik bunun 168 milyar dolarının 12 ay içinde çevrilmesi gerek.

Kıskaca alan , kırılganlaştıran, yoksullaştıran bir yabancı sermaye serüvenidir yaşanmış olan.

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

İletişim patladı, kim kazandı?

Teknolojik yenilikleri kullanma konusunda, ne tutucuyumdur, ne de özürlü, sadece sabırlıyımdır. Akıllı telefona geçişi bir hayli geciktirdim, daha da geciktirecektim ama mümkün olmadı. Neden geciktirme? Çünkü kapitalizm bu, bilirim ki, çekmecesinde yenilenmiş teknolojiyle yeni ürünleri bekletir. Piyasaya sürdüğünü kısa sürede demode ilan eder ve yenisini sürer. Bu aradaki süre de çok değildir ama tüketici aldanır, bir anda kendisini demode bulur. O nedenle beklemek, sabretmek, en doğrusudur.

Her sabah yol boyu radyo dinlerim; haberler filan. Akıllı telefonumla hemen heveslendim ama heyhat…O da ne, her şeyi olan yeni akıllı telefonumda arıyor tarıyor radyo bulamıyordum. Sordum soruşturdum, radyoyu ancak internet üstünden dinleyebilirsin dediler. Yani?  Akıllı telefona beleş radyo koymamışlardı, eskisinde olanı kaldırmışlardı, yenisinde radyoyu internet üstünden dinlemek gerekecekti, internet harcaması yapmadan beleş radyo dinlemek yoktu.

Kışkırtılmış iletişim…

Tüketicinin yeme-içmeden neredeyse kesip tüketim bütçesinde yer ayırdığı yeni istismar alanı iletişim. Eskiden sadece evdeki sabit telefon için bugünün parasıyla 20-25 TL bir fatura yeterli iken, şimdi evdeki sabit telefonun faturasına 4 kişilik ailenin 4 cep telefonu, internet aboneliği, belki Digitürk aboneliği eklendi ve alt alta yazın 500 TL’yi bulabilir aylık iletişim gideriniz. Elhak, eskiden erişemediğiniz bir dizi kolaylık var. Ama süzün bakalım, ne kadarı vazgeçilmez? Hangi konuşmayı yapmaz, SMS’i kullanmazsanız, ne eksilir?

Gerçek şu ki, çağın en çok kazanan sektörlerinden iletişimin “kışkırttığı” bir ihtiyaç için, başka şeylerden daha çok kesip ona para yetiştirmeye çalışıyoruz ve bu bizim ülkemizde çığ gibi büyüyor. Bakın nasıl…rrr

 

 

 

Bekleneceği gibi, sabit telefonlar demode oluyor.  2004’te 19 milyonu aşan sabit telefon abone sayısı 2013’te 13.5 milyona inerek yüzde 40’ın üstünde gerilemiş durumda. 2003’te özelleştirmeden Türk Telekom’u alan yabancı firmanın tüm çabalamalarına karşın sabit geriliyor. Ama Türk Telekom’un internetten, kablodan ve mobilden kazanımları var tabii…

Sabitteki gerilemeye karşılık,  mobil yani cep telefonu tam bir patlama yaşadı. Çok değil; 2004’te 35 milyonu bulmamıştı abone sayısı; bugün 70 milyonun üstünde. Yani 77 milyonluk Türkiye’de neredeyse bebeklere bile bir cep telefonu düşüyor. Birkaç cep aboneliği olanlar hiç de az değil…

Ve internet…TÜİK, hanelerin yarısında internet olduğunu söylüyor bize. BTK da 2004’te yarım milyonu bulmayan internet aboneliğinin 33 milyona yaklaştığını belirtiyor. Tam bir patlama…İnternet, telefonla iletişimi ikame eden önemli bir seçenek…Nitekim, bu 33 milyon aboneliğin 22,5 milyonu cep telefonu olanların internet aboneliği…Ama internette data trafiğine bakarsanız yüzde 90’ı xDSL yani sabit, bildiğimiz internet üstünden.

Gelelim, pastanın paylaşımına…

Paylaşım…

Böyle bir iletişim patlaması olur da ortaya dev bir kazanç kapısı çıkmaz mı? Her yıl yüzde 5 büyüyen bir pastadan söz ediyoruz ve Bilgi ve Teknoloji Kurumu BTK, 2013 net satış gelirini 31 milyar TL olarak açıklıyor.

mmm

 

 

 

 

 

 

Toplam satış gelirlerinden aslan payını  Karamehmet’in hissedarı olduğu, yabancı ortaklı Turkcell yüzde 30’a yaklaşan bir dilimle alıyor. Yabancı sermayeli Türk Telekom ikinci sırada ve payı yüzde 23 olarak görünüyor.  Bir  diğer yabancı sermayeli firma Vodafone, toplam cirodan yüzde 15 pay alırken Avea’nın payı da yüzde 12 görünüyor. Sektörde tedarikçi, hizmet sunucu 500 e yakın irili ufaklı  firma var ve onların da sektörden payları  yüzde 21’i buluyor. Böyle olunca sektörün beşte dördünün 4 firmaca paylaşıldığını görebiliyoruz.

Ama 2004’ten bu yana patlama yapan  iletişim sektöründen  asıl aslan payını  Maliye Bakanlığı’nın aldığını unutmayalım. Faturanıza bir göz atın, göreceksiniz. 100 TL faturanın neredeyse yarısı vergi olarak merkezi bütçeye gidiyor farklı vergi isimleriyle; KDV var, ÖTV var, özel iletişim vergisi var…

Sektörü tamamlayan bir de cihaz kısmı var; özellikle cep telefonları, laptoplar, tabletler vb…Bunların yıllık ithalatı  7-8 milyar doları buluyor. Patlamanın bir de böyle dış firmalara yarattığı dehşetli bir pazar var…

Neyin iletişimi?

Peki bu iletişim araçlarını kullanarak ne konuşuyor, ne tür mesajlar gönderip alıyor, internette ne yapıyoruz? Kısaca iletişim ağını ne için kullanıyoruz ? Bu soruya, daha önceki bir yazımda verdiğim yanıtı yenileyerek noktayı koyayım, izninizle;

“Bu sorunun yanıtını çoğumuz biliyoruz, aslında. Bu iletişim ağında dolaşan sözcüklerin ağırlığını, dünyayı anlamak ve değiştirmek amaçlı bilgi, bilginin üretimi ve paylaşımı oluşturabilirdi, ama değil. Bu muhteşem iletişim imkanı daha adil, daha demokratik bir dünyayı inşa etmemize yarayabilirdi, ama öyle kullanmıyoruz. Ne yazık ki, bugünkü kullanımıyla, mevcut egemenlik ilişkilerini yeniden üretmeye, tüketimi hızlandırmaya, muktedirlerin tahtını güçlendirmeye yarayan, uyutan , oyalayan, uyuşturan bir iletişim kullanımımız var bugün.

Yine de tersini yapmak elimizde. Farklı bir iletişim kullanımı ve onu, farklı bir dünya yaratmada kullanmak, hâlâ mümkün. Yeter ki, bunu isteyelim.”

 

 

 

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Turkey’s risks under review amid tense regional politics

MUSTAFA SÖNMEZ -Hürriyet Daily News , August /18 /2014

The looming tension between supporters and opponents of president-elect Recep Tayyip Erdoğan, the domestic struggle within the ruling Justice and Development Party (AKP) and regional tensions are also being monitored by ratings agencies.

It was just a day after the announcement of the results of the presidential elections that the first assessment came from the credit rating agency Fitch. The agency said that although RT Erdoğan had won the presidential elections, the political risk in Turkey was still high.

Fitch was highlighting that political risks would weigh on Turkey’s ratings through its potential effects to discourage capital inflows and reduce policy predictability. Fitch also recalled how the anti-government protests last summer and the corruption scandal, domestic political and social shocks could damage perceptions of sovereign creditworthiness.

Fitch also said policy coherence and credibility were already weaker than ratings peers, chiefly because of shortcomings in the monetary policy framework, stressing that Erdoğan’s maintenance of pressure on the Central Bank to cut interest rates could further undermine the CB’s credibility following sharp rate hikes in January. In the event of a rapid unwinding of these hikes, Turkey would become more vulnerable to a sudden change in investor sentiment, Fitch said.

The government was quick to respond to Fitch’s statement, drawing attention to the political risks.

Economy Minister Nihat Zeybekci, known to be close to the prime minister, said the following on Twitter: “One would have to be blind and ignorant not to be able to see the intention behind Fitch’s assessment. In the morning of the most important, democratic and precise election in our history, an institution which makes political risk warnings cannot be regarded as objective assessment.”

HDN

Erdoğan and Gül

The geopolitical and political risks facing Turkey have been highlighted in the increasing number of statements issued by credit rating agencies about the country. The domestic struggle within the ruling Justice and Development Party (AKP) is also being monitored closely. Erdoğan’s efforts to retain control over his party after he ascends to the Çankaya Presidential Palace, coupled with his desire to exert executive power while in Çankaya and impose a de facto presidential system, have brought forth new chaos and debates about unlawfulness inside and outside the AKP.

The fact that one of the founders of the AKP, Abdullah Gül, wants to return to the party and the demands from within the AKP to see him as the new party chair were deemed unsuitable by Erdoğan, opening the way to a quickly developing fight. According to some, this struggle has a potential to split the AKP and even lead to the creation of a new party. As such, agencies that monitor these developments have noted the rise of political risk in their reports while also taking into consideration these domestic struggles.

What do CDSs say?

At the top of the indicators used for foreign investors who want to understand the risks in Turkey are Credit Default Swaps (CDS). CDS are a financial swap agreement indicating how much the investor pays the insurer. Turkey is near the top in the list of CDS of emerging markets; one of the factors that has caused this outcome is the geopolitical risk that has been highlighted in recent times.

The regional wars of recent months have brought the concept of “geopolitical risk” to the forefront for many countries. European Central Bank President Mario Draghi first highlighted this, claiming such situations sap the appetite for risk and accelerate deflation in the European economy. As a matter of fact, the increases in countries’ risk premiums for July-August alone demonstrate the significance of the geopolitical risk, especially for Turkey.

Among emerging markets in the CDS listing, excluding Argentina, Russia is top amid the tension with Ukraine and the United States and European Union’s attempt to tame with sanctions. In one month, Russia’s risk premium has increased 30 percent. However, Russia is a resilient sovereign economy that has a current accounts surplus; it has adequate reserves to balance out its risks.

Second spot is occupied by one of the sick countries of the eurozone, Portugal, whose banking system is leaking. However, in the final analysis, an EU country does not sink, it is always floated. Third place belongs to South Africa, which is experiencing similar foreign money dependencies to Turkey and which is exposed to capital outflows. It, however, is also under the umbrella of the BRICS, meaning it can count on making use of the emergency funds provided within the organization.

And then we come to the fourth country, Turkey; it is obvious that it is Turkey which is the most fragile and most open to damage from risk. In addition to the economic and political risks that present threats currently, there is the risk of being dragged into combat in the Middle East and Russia. The increase in the risk premium for the last two months is 7 percent, a high figure.

There is a series of negative course of events that will increase Turkey’s risk tension.

HDN

The pain of rating  

The ratings of international credit rating agencies, primarily Standard & Poor’s, Fitch and Moody’s, are another method to understand Turkey’s risk level. If the credit ratings of these agencies are especially heading toward “negative,” then the message is clear: Be very careful when you are investing in this country. Countries and institutions that want to issue bonds in global markets have to obtain credit ratings; if such countries do not get themselves assessed by these agencies, then no investor will take them into consideration. As such, countries can acquıre loans only when they are rated by these agencies. The highest rating is AAA (or Aaa) and the lowest rating is D. These ratings are accompanied by such signs as + and – or stable, negative or positive to show the expectations for the future. S&P and Fitch use the signs (+) and (-); Moody’s uses figures 1, 2 or 3.

Turkey which has a current account deficit of up to 8 percent and desperately needs external loans at reasonable interest rates, meaning it must take the ratings of international credit rating agencies seriously whether it likes it or not. If the rating is good, then investors will look into the direction of that country; if it is the opposite, they will turn their backs, precipitating an outflow of capital and a concomitant rise in foreign exchange rates.

May 2013 was a watershed moment in that it featured the announcement of the end of a monetary climate and the declaration of the beginning of another. The U.S. FED announced that it would slowly end its bond support program, after which capital outflow began from several countries, including Turkey, where external money had been invested. At the same time, local currencies also went through a devaluation.

Together with the scandals of Dec. 17-25, 2013, the risk in Turkey grew substantially for foreigners and despite all the interventions aimed at curbing it, the Turkish Lira lost 20 percent of its value against the dollar and 25 percent against the euro. Companies which borrowed in foreign currencies recorded huge losses.

The credit rating agencies of course evaluated this new climate, made new measurements and gave new ratings. While S&P closed 2013 by giving Turkey a BB+stable, the rating went down to BB+negative in February 2014. The rating has stayed there for the time being.

Fitch gave a BBB-(stable) in November 2012; it has not changed it since. Moody’s gave its best rating of Ba1 positive in mid-2012. In May 2013, in other words at breaking point, the rating was first brought down to Baa3(stable), then in April 2014 to Baa3 (-). On Aug. 8, the news that the agency would issue a new rating stirred the markets before the elections but the expected did not happen, there was no change in the rating.

An era has started in which all of Turkey’s risks are being assessed and new ratings are being given, meaning international investors will determine their positions accordingly. It only remains to be seen what course will be taken.August/18/2014

Araştırma - Haber, English kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı