Yerel seçim: Kazançlar ve kayıplar (Al Monitor, 5 Nisan 2019)

Merkezi iktidarı 17 yılı, iki büyük metropol İstanbul ve Ankara’daki iktidarı 25 yılı bulan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 31 Mart 2019 yerel seçimlerinden önemli bir kayıpla çıktı. Hazmedilmesi ve kabullenilmesi zor bir mağlubiyet… Özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi arenaya belediye başkanı olarak çıkıp yükseldiği İstanbul’un kaybı iktidar için büyük moral çöküntüsü kaynağı.

Ekonominin başkenti İstanbul’un yanında başkent Ankara’da yerel iktidarın kaybı AKP için yenilgiyi daha da ağırlaştırdı. Bunların üstüne zaten bir türlü elde edemediği üçüncü büyük metropol İzmir’de yine ağır bir yenilgi almak, turizmin başkenti Antalya’yı kaybetmek yenilgiyi katmerledi. Çukurova bölgesinin iki büyük ili Adana ve Mersin’de yenilmek, ayrı hüzündü iktidar için.

Özünde Türkiye’de merkezi iktidar ile yerelin güç dengesi göz önüne getirildiğinde yereldeki hâkimiyetin ana muhalefete geçmesi fazla önemsenmeyebilir. Erdoğan adım adım inşa ettiği cumhurbaşkanlığı sistemi ile yetkileri merkezde, hatta sadece kendisinde toplayan bir devlet biçimiyle ülkeyi yönetiyor. Bu sistemde yerel yönetimler yetki ve parasal kaynaklar bakımından iyice güdükleştirilmiş durumda.

Bazı göstergeler verelim: Türkiye’de 4,3 milyonluk kamu istihdamında yerel yönetimlerin payı yüzde 12’dir. Yerel yönetimlerin gelirleri, yerelden alınan vergilerden çok, yüzde 60 oranında merkezi bütçeden aktarılan vergilere bağımlı. Merkezi bütçenin gelirleri milli gelirin yüzde 31’ine ulaşırken merkezi bütçeden yüzde 60 oranında kaynak kullanan yerel yönetimlerin gelirleri, milli gelirin yüzde 5’inde kalıyor. Dolayısıyla, yerel iktidarın kaynak ve harcama yönünden payı bir hayli sınırlı. Ama yine de yerel iktidardan, özellikle büyük illerin yönetiminden mahrum kalmak, AKP açısından bir kolundan mahrum kalmak gibi. Hele ki kaybedilen illerin ana ekonomik merkezler olduğu anımsandığında…

İstanbul 2017’de tek başına Türkiye milli gelirinin yüzde 31’ini üretti. Başkent Ankara ikinci metropol olarak ulusal gelirde yüzde 9, üçüncü büyük metropol İzmir ise yüzde 6 pay sahibi. Buna milli gelirdeki payı yüzde 3’ü geçen turizmin başkenti Antalya da eklendiğinde bu dörtlü, ülke milli gelirinde neredeyse yüzde 50 paya sahip. Adana, Mersin, Aydın, Muğla gibi öteki büyük ticaret, tarım ve turizm merkezleri eklendiğinde oran yüzde 60’lara ulaşıyor. Özetle CHP, ülke gelirinin yarısını üreten dört metropolde yerel iktidar. Bu hakimiyet, toplamda kazandığı 21 irili ufaklı il ile birlikte milli gelirin yüzde 62’sini buluyor.

Tahmin edileceği gibi, milli gelirdeki payları bu büyüklükte olan illerde kişi başına gelir de Türkiye ortalamasının üstünde. Örneğin 2017’de Türkiye’de kişi başına düşen gelir 10 bin dolar dolayında iken bu, İstanbul için 18 bin dolar, Ankara için 14 bin dolar, İzmir için 12 bin dolar dolayında. Yerel iktidarı AKP’de kalan illerde ise kişi başına gelir Türkiye ortalamasının çok altında. Seçimlerde sekiz ilin yerel iktidarını alan Kürt siyasetinin temsil edildiği Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) kazandığı yoksul Doğu, Güneydoğu illerinin ülke milli gelirindeki payı yüzde 3’te kalırken, kişi başına geliri de 5 bin dolar ile ülke ortalamasının ancak yarısı dolayında.

AKP 17 yıllık merkezi iktidarında başta İstanbul ve Ankara olmak üzere ekonomisi güçlü kentlerin yerel iktidarını da elinde tuttuğu için “merkez ve yerelin sinerjisi”nden alabildiğine yararlandı. AKP rejimine, özellikle İstanbul’un yüksek kent rantını kullanmada, yerelde iktidar olmak büyük kolaylık sağladı. İstanbul üstünden hem AKP merkezi politikalarını, özellikle inşaata odaklı, iç talebe dönük büyüme politikalarını yaşama geçirerek seçmen sayısını artırdıkça artırdı.

Metropollerde, özellikle İstanbul’da yerel iktidarın kaybedilmesi, AKP açısından büyük kent rantına, bugüne kadar yapıldığı gibi hükmetmekten mahrumiyettir aynı zamanda. Refah Partisi dönemiyle birlikte yerel yönetime hâkimiyeti 25 yıla ulaşan AKP, özellikle betona çevirdiği, siluetini, tarihi ve kültürel varlıklarını tahrip ettiği İstanbul’un kent rantını dilediği gibi kullandı. İmarla ilgili taleplerini yerel yönetime kolayca kabul ettiren AKP, rantı paylaşmada da özellikle kendisine yakın ve AKP’nin içinden girişimcileri kayırdı, önemli sermaye birikimleri sağladı.

Yerel seçimlerin kaybından sonra AKP’nin metropollerde mahrum kalacağı hegemonya, inşaata dayalı birikim düzeneğinin, onun parti aygıtına getirdiği katkıların, kadro, militan finanse etme imkânlarının da azalması demek. Şimdi bu yerel iktidardan yoksun kalmak, zaten kriz ile boğuşan AKP iktidarını önemli bir destekten mahrum bırakacak. Az hayıflanacak şeyler değildir bunlar. Özellikle de bu nedenle, İstanbul’u CHP’nin aldığı ve 20 bin gibi itirazlarla kapanması mümkün görünmeyen bir oy farkının olduğu Yüksek Seçim Kurulu tarafından da kabul edildiği halde, AKP seçim sonucuna ayak diretiyor ve itirazlarla Ekrem İmamoğlu’nun başkanlığını tescil eden mazbatayı almasını geciktirmeye kalkışıyor.

Seçimler öncesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan metropolleri, hele de İstanbul’u kaybetmenin yıkım olacağını biliyordu. Erdoğan, AKP’ye oy vermeyenlerin merkezden yönlendirilen kaynaklardan mahrum kalacağını söyleyerek tehditler savurmaktan geri durmadı. Seçim sonrasında da CHP’nin kazandığı metropollere Saray’ın kaynak, icraat engeli çıkaracağı daha ilk günden yazılıp konuşulmaya başlandı. Bunlar aslında pek değerli argümanlar değil. Çünkü mal ve hizmet üretiminin, yani milli gelirin üretildiği metropollere gerekli kamu kaynakları aktarılmaz, yatırımlar yapılmaz ise bundan öncelikle ülke gayri safi hasılası zarar görür, ekonomi büyümez, istihdam artmaz ve bundan yerel iktidar değil, merkezi yönetim sorumlu tutulur.

Türkiye’de artık yerelde yüzde 30 oy almasına karşın kazandığı ekonomi merkezleri ile yükselen ana muhalefet CHP’nin, merkezde ise inişe geçen AKP’nin olduğu bir “ikili iktidar” geçerlidir. AKP uzun yıllardır alışık olduğu yerelin sinerjisinden artık mahrumdur.

Bu ikili iktidar halinin bir kriz konjonktüründe yaşanacağı, resmin en önemli parçası. Türkiye bir büyüme konjonktüründen geçiyor olsaydı yerelde CHP, büyümenin dışsal ekonomisinden de faydalanabilirdi. Ama şimdi Türkiye, 2018’in ikinci yarısında ekonomide küçülmenin başladığı ve tahminen 2019 ile 2020’nin de pek parlak olmayacağı bir dönemden geçiyor. Yatırımların askıya alındığı, merkezdeki vergilerin, dolayısıyla oradan yerele ayrılacak payların azaldığı bu konjonktürde bir de devralınan belediyelerin ağır borç mirası söz konusu. CHP’li başkanların işleri hiç kolay olmayacak.

Yine de CHP, iktidarı hiçbir şekilde paylaşmak istemeyen otoriter AKP rejiminden büyük kent yerel yönetimleri söke söke almış bulunuyor. Bu, demokrasi mücadelesi açısından ana muhalefete büyük bir moral kazandıracaktır. Ayrıca, yolcu taşımasından su, doğal gaz tedarikine, imar izinlerinden çeşitli kent düzenlemelerinin yetki ve sorumluluklarına sahip olan büyük kent belediyeleri önemli bir mevzidir. Ana muhalefet bu mevziiyi, gelecekte inşa etmek istediği Türkiye’nin model alanı olarak kullanıp bunu seçmene gösterirse, merkezi iktidarı kazanmada da önemli bir şans yakalamış olacaktır.

Genel kategorisine gönderildi | Yerel seçim: Kazançlar ve kayıplar (Al Monitor, 5 Nisan 2019) için yorumlar kapalı

The economic balance sheet of Turkey’s local elections(Al Monitor, April 5, 2019)

The ruling Justice and Development Party’s loss of big cities in Turkey’s local elections comes with important economic repercussions for the party, known as the AKP. The loss has stymied patronage networks that have been highly instrumental in expanding the party’s voter base, all amid an economic crisis.

No wonder the AKP has refused to concede defeat in Istanbul — the country’s economic powerhouse, which the main opposition Republican People’s Party (CHP) won by a razor-thin margin — and the capital, Ankara, forcing recounts for hundreds of ballot boxes since the March 31 vote.

The opposition’s takeover of Istanbul and Ankara would end the AKP and its predecessors’ quarter century of dominion in both cities, marking the party’s worst electoral setback since it came to power in 2002. The loss of Istanbul has had an added impact of shock since it is the city where President Recep Tayyip Erdogan began his rise to power as mayor in 1994.

In Sunday’s vote, the AKP suffered another debacle in the CHP stronghold of Izmir, the country’s third biggest city, and lost hold of Antalya, the center of Turkey’s vital tourism industry, as well as of Adana and Mersin, both major economic hubs.

Given the power balance between the central government and municipal administrations in Turkey, one may suggest that the opposition’s takeover of local dominions is not of much significance. Since last year, Erdogan has ruled the country under an executive presidency system that concentrates power not only in the central government but in his own hands. The system has eaten into the powers and financial resources of local administrations, among others.

Only 12% of Turkey’s 4.3 million public employees work for local administrations, whose funding depends heavily on the central government. As much as 60% of their revenues are tax revenues transferred from the central government budget. While central budget revenues account for 31% of the gross domestic product (GDP), the share of local administration revenues is only 5%. In sum, local administrations enjoy relatively limited means in terms of resources and spending.

Still, the loss of local administrations, especially in provinces representing the country’s main economic hubs, is akin to the AKP losing an arm.

In 2017, Istanbul alone contributed 31% of Turkey’s GDP, followed by Ankara with 9% and Izmir with 6%. Along with the tourism capital Antalya, which contributed more than 3%, those four regions account for nearly half of the GDP. The figure rises to about 60% with the addition of other commercial, agricultural and tourism centers such as Adana, Mersin, Aydin and Mugla, where CHP candidates won mayoral offices in provincial capitals. The CHP triumphed in 21 out of 81 provincial capitals, with those provinces accounting for 62% of the GDP and having some of the country’s highest incomes per capita.

While Turkey’s GDP per capita was some $10,000 in 2017, Istanbul boasted $18,000, Ankara $14,000 and Izmir about $12,000. In contrast, in provinces where the AKP retains its rule, the income per capita is well below the national average. Worst in terms of prosperity are the Kurdish-majority eastern and southeastern provinces, which contributed only 3% to the GDP and had a GDP per capita of some $5,000 in 2017. The pro-Kurdish Peoples’ Democratic Party (HDP) won eight provincial capitals in those regions.

During its more than 16 years in power, the AKP has reaped the fruits of the synergy spawned by its simultaneous hold of the central government and local administrations in economic hubs. Local dominion has enabled the party to make use of lucrative urban rents, especially in Istanbul, a sprawling metropolis of 15 million people. Istanbul has been at the heart of the government’s economic growth policy, which focused on stimulating construction and domestic demand, and, in its heyday, helped the AKP significantly expand its voter base.

Therefore, the AKP’s loss of big cities amounts to losing huge urban rents. During their 25 years of rule in Istanbul, the AKP and its main predecessor, the Welfare Party, used the city’s urban rents without stint, giving rise to reckless construction that blighted the city’s historical silhouette and damaged its cultural heritage. In the process, the AKP heavily favored business people from its own fold or close to the party, spawning significant capital accumulations.

The construction-driven patronage machine will now weaken, providing less benefits to the party apparatus and curbing the means of financing cadres and supporters. Already grappling with an economic crisis, the AKP government would be deprived of an important buttress. This explains the party’s zealous efforts to cling to Istanbul, though the recount of spoiled votes is unlikely to close the winning margin of some 20,000 votes possessed by the CHP’s Ekrem Imamoglu.

Well aware that the loss of Istanbul and other big cities would be a disaster, Erdoganhad warned ahead of the polls that voters who refuse to support the AKP would see their local administrations deprived of the central government’s financial support. Speculation is now rife that Erdogan might enact measures that would impede or effectively paralyze opposition mayors. This, however, appears a far-fetched scenario since the denial of funds and investment to urban centers generating the bulk of the GDP would hurt the economy itself and do nothing to reduce the country’s rampant unemployment, which, ultimately, would be blamed on the government and not local mayors.

The outcome of the local elections gives Turkey a “dual administration” of sorts. On the local level, the CHP is on the rise, having won the country’s economic hubs despite overall support of 30%. On the central level, the AKP holds the government but is in decline, deprived of the synergy of local administrations it had long enjoyed.

The most crucial element of this outlook is the crisis environment in which it emerges. In an alternative environment, the CHP would also have benefited from the external economies of growth, but the Turkish economy has been contracting since the second half of 2018, with lackluster prospects for 2019 and 2020 as well. Public investments are being put on hold and the central government’s tax revenues are set to decline, meaning that the funds to be transferred to local administrations will also shrink. On top of it, the municipalities the CHP will take over are heavily indebted. In short, the new CHP mayors are on an uphill track.

Still, by wrestling the local administrations of big cities from an authoritarian AKP that is hell-bent on not sharing power, the CHP has achieved a remarkable success that will give it a huge motivational boost in the democracy struggle. The local administrations of big cities — with their wide-ranging authorities and responsibilities, from public transport and water and gas supply to construction permits and urban planning — are an important position in this struggle. The main opposition now has a chance to use this position to build a model of the Turkey it envisions and to rally further popular support to challenge the central government.

Araştırma - Haber, English kategorisine gönderildi | The economic balance sheet of Turkey’s local elections(Al Monitor, April 5, 2019) için yorumlar kapalı

Ekonomide nisan senaryoları, Al Monitor 27 Mart 2019

Daha 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlık ve Milletvekilliği Seçimleri’nin üstünden birkaç gün geçmeden sert bir ekonomik türbülans ile yüz yüze kalan Erdoğan yönetimi, 2018’in ikinci yarısı boyunca krizle uğraşırken bu kez 31 Mart 2019 yerel seçiminin basıncı altında ekonomide yalpaladı.

Şimdi merak edilen, ekonomik krizin yüksek işsizlik ve pahalılık ile öfkelenen seçmenin oylarını nasıl etkileyeceği. Yine merak edilen, 31 Mart seçimlerinden sonra AKP rejiminin, artık seçim basıncı olmadan ekonomide nasıl bir yol haritası izleyeceği. Nisan senaryoları bugünlerin en çok konuşulan konuları arasında.

Aslında AKP yönetiminin elinde belirlenmiş hedefler, bir yol haritası var. Kısa adı YEP olan Yeni Ekonomik Program, daha doğrusu Orta Vadeli Program, 20 Eylül 2018’de kamuoyu ile paylaşılmış, belli onarım hedefleri konulmuştu. Ne var ki, yerel seçim konjonktürüne girilince bu programa bağlılık rafa kalktı, onun yerini krizin seçmende yaratacağı yıpranmayı onaracak, öfkeyi yatıştıracak, yaralara pansuman olacak popülist önlemler aldı. Bu durumda, nisan, yani seçim sonrası, yeni bir başlangıcın adı oldu.

Nitekim Erdoğan’ın ekonomiden sorumlu tek adam ilan ettiği damadı Berat Albayrakda nisana şöyle dikkat çekti: “Yol haritası, atılacak adımlar tüm süreçlerle ilgili Külliye ile paralel şekilde yürütülecek. Nisan ayında tüm yol haritası netleşir.”

31 Mart seçimlerinin ardından yeniden şekillenecek Türkiye siyasi topoğrafyası, 1 Nisan sonrasının en önemli değişkeni. AKP’yi iktidar olduğu 2002 kasım ayından bu yana 17 yıldır izleyenler bilirler ki AKP için hedeflediği politik İslam rejiminin inşası her şeyin önündedir ve ekonomi politikaları da bu rejimin inşası için gerekli kitle-seçmen desteğini sağlayıcı nitelikte olmalıdır. Bu nedenle, elinde imkânlar olsun olmasın AKP her dönem seçmen memnuniyetini, bunun için de “büyüme”yi her şeyin önünde tuttu. Hesapsız büyüme ısrarının ardından krizler getireceği çok açıkken bile bundan geri durmadı. 2017 yılında ısrarla yüzde 7.4’e kadar büyütülen ekonomi, aynı yıl yapılan anayasa referandumu ve izleyen yıl öne çekilen cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimleri için gerekliydi. Ardından büyük bir kriz geleceği belli iken bile Erdoğan, bu seçmen odaklı büyüme sevdasından vazgeçmedi. Ama sonunda yerel seçimleri önleyemediği bir kriz ortamında yapmak zorunda kaldı.

Bu nedenle nisan 2019 sonrasının senaryolarına damgasını vuracak olan şey yine AKP’nin siyasi hegemonyayı kaybetmeme kaygısı olacak. Ama bu artık kolay değil. AKP 2015’ten bu yana hegemonyayı, Devlet Bahçeli’nin yönettiği Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) desteği ile ancak sağlayabiliyor ve 31 Mart’ta olası bir kan kaybı, bu ittifaka da ciddi darbeler vurabilecek.

AKP yönetimi her ne kadar kriz ateşinin seçmeni yakmaması ve bunun sandığa yansımaması için elindeki tüm imkânları seferber etse de yangın, özellikle de ekonomiye dış borç verenlerce fark edilmiş, kırılganlığın tehlikeli boyutları daha seçime gitmeden anlaşılmış durumda ve bu, tam da seçime bir hafta kala yeni bir türbülansa daha neden oldu.

Finans dünyasının en etkili yatırım bankalarından J.P. Morgan’ın bir raporunda Merkez Bankası rezervlerinin hızla azaldığı, yeniden cari açık verilmeye başlandığı, dolarizasyonun hızlandığı, kamu bankaları aracılığıyla kredi faizlerinin düşürüldüğü, dış borç ödeme takviminin ağır olduğu gibi ifadeler yer aldı. Banka bu tespitlerden hareket ederek müşterilerine döviz alımlarını tavsiye etti. Bu raporun kamuoyuna da yansımasının ardından dolar fiyatı hızla yükseldi ve 21 Mart Cuma akşamı yüzde 6 artarak 5.77 TL’yi gördü. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) ile Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), JP Morgan hakkında soruşturma açtıklarını duyurdular. Bankayı, müşterilerini yanlış bilgilendirmekle suçladılar. Tırmanan dövize önlem olarak da Merkez Bankası, TL likiditesini daraltıcı önlemleri ve pahalı borçlanma yollarını denedi.

Merkez Bankası rezervleri gerçekten bir hayli azalmış durumda ve bunun nisan senaryolarını belirleyici en önemli değişkenlerden biri olacağı açık. Bu kadar düşük döviz rezervli bir ekonomiye, özellikle dış yatırımcıların güvenemeyecekleri çok açık. O nedenle nisan ile birlikte bir seçim basıncı da kalmayacağı için rejimin öncelik vereceği konu, yabancıların güvenini kazanmak. Bunun yolu, acı da olsa gerekli reçeteleri uygulayarak dengeleri kurmaktan geçiyor. Parasal sıkılaştırma ve maliyede açıkları azaltacak kamu disiplini ilk elde beklenen adımlar.

Bu adımların, derinleşen daralma ve beraberinde gelecek ağır işsizlik, yoksullaşma gibi ağır faturaları olacağı açık. Erdoğan 16 Mart’ta bir mitingde şunu hatırlatıyordu: “31 Mart’ın ardından önümüzde dört buçuk yıllık kesintisiz icraat dönemi olacak. Seçimlerden sonra çok daha süratli ve kararlı adımlarla ülkemizi 2023 hedeflerine ulaştıracağız. Bunun için size ihtiyacımız var.” AKP’den hep büyümenin iş-aş nimetlerini görmüş kitlelerin acı reçetelere rağmen AKP’ye desteği sürer mi, bu kuşkulu.

Nisan senaryolarını belirleyecek önemli bir değişken de dış iklim. AKP’nin ABD ile Orta Doğu ve silah tedariki konularında yaşadığı gerilimin daha çok iç tribünlerle ve seçim konjonktürü ile ilgili olduğunu söyleyen bazı gözlemcilere göre AKP nisan sonrası ABD ile gerilimsiz bir süreci tercih edecek. Türkiye, buna muhtaç olduğu dış kaynak ve olası bir IMF diyaloğu için mecbur. ABD ile her gerilimin Türkiye’nin risk primini iyice artırdığı biliniyor. Risk priminde en yakınındaki Brezilya ile bile yüzde 100 ayrışan Türkiye’nin, daha fazla risk biriktirmeye takâti yok. O nedenle ABD ile uyum yolunun aranması daha muhtemel.

Nisan sonrası dış kaynak temini konusunda ise en azından yılın ilk yarısında IMF kapısına yanaşılması beklenmiyor. Umulan, Korkut Boratav’ın “IMF’siz IMF programı” adını verdiği ev ödevini iyi yapmak ve bununla IMF’nin de takdirini kazanıp dünyaya ifadesini sağlamak. Ancak soru şu: Bu ev ödevi yapılırken ihtiyaç duyulacak acil kaynaklar nereden nasıl bulunacak? Burada evdeki hesaplar çarşıya uymaz ise IMF kapısı Trump’ın da desteği ile daha çabuk çalınabilir ve acı reçete şartına bağlı görece ucuz IMF kredileri ile gemiyi yüzdürmeye gayret edilebilir. Bunun seçmendeki tahribatını göğüslemek ve devrilen arabayı yola koyup seçmenin gönlünü yeniden kazanmak için ise uzunca bir iktidar süresi olduğunu düşünüyor rejim.

Nisan sonrasının zorlaştırıcı bir ögesi ise yeni bir türbülansa girme belirtileri artan dünya ekonomisi. Türkiye’nin yoğun ekonomik ilişkilerinin olduğu Almanya’da bile görülen resesyon belirtileri nisandan beklenen bereket yağmurlarını sert dolulara dönüştürebilir.

Araştırma - Haber kategorisine gönderildi | Ekonomide nisan senaryoları, Al Monitor 27 Mart 2019 için yorumlar kapalı

What’s in store for Turkish economy after local polls?(Al Monitor, March 27 2019)

In Turkey’s municipal polls on Sunday, voters will not only decide who runs town halls, they will also show how willing they are to punish the ruling party for a bruising economic crisis that is fueling price rises and unemployment. The economic turbulence began shortly after the presidential and parliamentary elections in June 2018, keeping President Recep Tayyip Erdogan’s government busy in the second half of the year and causing it to stagger in the run-up to the local polls.

Sunday’s vote will remove the electoral pressure on Ankara, easing its hand in drawing a road map to tackle the crisis. The economic scenarios for April have thus become a top subject of discussion.

In fact, a road map is already in place. In September, the government released its medium-term economic program, officially called the New Economic Program, setting an array of recovery targets. Yet, under the pressure of looming elections, the program was effectively shelved, giving way to populist measures designed to minimize the impact of the crisis on the electorate, soothe popular anger and put a temporary dressing on economic scars. As a result, April — or the elections aftermath — has become synonymous with a new beginning for economic policy.

Treasury and Finance Minister Berat Albayrak — made the top man of the economy by Erdogan, his father-in-law — has also said that April will be a period of fine-tuning economic policies, with “all steps” taken in coordination with the president.ALSO READHEALTH AND MEDICINEHospital-acquired infection kills 15 infants in Tunisia

How the elections reshape Turkey’s political landscape will be the most crucial factor down the road. Observers who have followed the Justice and Development Party (AKP) since its ascent to power in November 2002 would know that the goal of building a regime based on political Islam is above everything for the party and that its economic policies are designed to get popular support to advance this agenda. Hence, regardless of the means at its disposal, the AKP has always prioritized popular contentment and therefore economic growth.

The insistence on heedless growth has continued, despite the obvious fact that such growth will be followed by crises. In 2017, economic growth was stimulated to reach as high as 7.4%, which was necessary to secure the critical constitutional referendum that year and the early presidential and parliamentary polls in 2018. And even though a big crisis was clearly on the horizon, Erdogan refused to give up on growth policies aimed at currying favor with the electorate. Eventually, he failed to fend off the turmoil and had to go to elections in a crisis environment.

Therefore, the AKP’s anxiety to preserve its political hegemony will be a major factor shaping the post-election scenarios. This, however, is no longer an easy task. Since 2015, the AKP has managed to preserve its hegemony only with the support of the Nationalist Movement Party. A potential electoral hemorrhage on March 31 could deal blows to that alliance as well.

The AKP government might have mobilized all its means to minimize the impact of the crisis on voters, but the foreign lenders of the Turkish economy are well aware that its fragility has reached dangerous levels, as evidenced by the fresh turbulence that hit only a week before the elections.

It all started with a report by JPMorgan, a globally influential investment bank, which drew attention to a fast decline in the Turkish central bank’s reserves, a resurging current account deficit and an accelerating dollarization. The report also noted that interest rates on loans had been lowered by public banks and that the country faced a tough timetable in its foreign debt repayment. Based on those observations, the bank advised its clients to invest in hard currency rather than the Turkish lira. After the report went public March 21, the price of the dollar shot up 6%, hitting 5.77 liras in the evening. In response, Turkey’s Banking Regulation and Supervision Agency and the Capital Markets Board launched probes into JPMorgan on grounds it was “misleading” its clients. The central bank, meanwhile, sought to stop the slump of the lira through costly borrowing means and measures tightening the lira liquidity.

The central bank’s reserves have indeed notably decreased, which will be one of the most decisive factors in the April scenarios. An economy with scant reserves can hardly enjoy the confidence of investors, especially foreign ones. Hence, once it gets rid of the election pressure in April, Ankara is expected to prioritize the restoration of foreign confidence. This, in turn, will require bitter pills to redress economic balances. The immediate steps are expected to aim at monetary tightening and fiscal discipline to reduce public gaps.

Obviously, such steps will have costly ramifications, such as a deepening economic contraction, more unemployment and poverty. At an election rally March 16, Erdoganappealed to the crowd for support, pledging that the government would be able to take “faster and more decisive steps” after the local polls, with the next elections four and a half years away. Yet the AKP has an electorate accustomed to the boons of growth, and whether they will sustain their support despite bitter pills is highly questionable.

The external climate is another major factor that will affect the April scenarios. Some observers believe the government’s spats with Washington over Middle Eastern issues and arms procurement are intended mostly as domestic grandstanding and election investment, suggesting that Ankara will move to reduce tensions after the polls. Ankara’s economic woes, namely the need for external funds and a possible dialogue with the International Monetary Fund (IMF), also dictate moderation with Washington. Experience shows that tensions with the United States push up Turkey’s risk premium, which has decoupled 100% even from the risk premium of Brazil, the country closest to Turkey in this rubric. In sum, Turkey cannot afford accumulating further risks. Hence, seeking rapport with Washington is a likelier prospect.

When it comes to how Ankara will secure the much-needed external funds, knocking on the IMF’s door is unlikely, at least in the first half of the year. Instead, the government is expected to adopt “an IMF program without the IMF,” as prominent Turkish economist Korkut Boratav calls it, which is basically belt-tightening measures. Ankara would hope that by doing its “homework,” it would win the IMF’s appreciation, including its public pronouncement to the international audience.

But how will Ankara get the urgent funds needed to do “the homework”? If things do not go as planned, Turkey might knock sooner on the IMF’s door and — possibly with US President Donald Trump’s support — try to obtain a relatively cheap IMF loan to float its ship in return for austerity measures. The government relies on the relatively long mandate it has until the next elections to make up for the popular indignation that the austerity measures would cause.

One factor that seems to make things harder after the elections is the state of the global economy, which is increasingly sounding signals of turbulence. With signs of recession even in Germany, a top trade partner of Turkey, the fertile rains expected from April might turn into ravaging hailstorms.

Araştırma - Haber, English kategorisine gönderildi | What’s in store for Turkish economy after local polls?(Al Monitor, March 27 2019) için yorumlar kapalı

Seçim öncesi rekor işsizlik (Al Monitor, 18 Mart 2019)

Türkiye’nin 31 Mart’ta yapılacak yerel seçimler öncesi açıklanan işgücü-işsizlik verileri ürpertici boyutları bulunca, seçmenin tercihlerinde bu endişe verici gidişatın ne kadar etkisi olacağı da sıkça konuşulmaya ve miting meydanlarında işsizlik özellikle muhalefetin odaklandığı sorun olmaya başladı.

11 Mart’ta açıklanan Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın 2018 son çeyrek verileri, yüzde 3 küçülme gerçeğini “resmileştirdi.” 2018’in tamamında ise ancak yüzde 2,6 büyüyebilmişti ekonomi. Oysa bir önceki yılın büyüme oranı yüzde 7.4’tü. Sert bir düşüştü söz konusu olan.

2018 yılında yüzde 20 bandının üstüne çıkan tüketici enflasyonunun eşlik ettiği bu küçülmenin istihdamı azalttığı, işsizliği tırmandırdığı biliniyor ve bu her ay izleniyor. Aralık 2018 verileri resmin vahametini iyice ortaya koydu.

Aralık 2018’de yüzde 13,5 olan işsizlik, Türkiye’nin son 30 yılının en yüksek işsizliğine çok yaklaşmış durumda. Muhtemelen 15 Nisan’da ocak 2019 işsizlik verileri yayınlandığında rahatlıkla “son 30 yılın en büyük işsizliği” ifadesini kullanmak mümkün olacak. Türkiye 1988-2018 arası en yüksek işsizliği, küresel krizin etkisiyle yaşanan 2009 krizinde görmüş ve o yıl işsizlik yüzde 14 olarak kayda geçmişti.

AKP öncesi dönemde, 1988-2002 arasında, yıllık ortalama işsizlik oranı yüzde 8, AKP rejiminin 2003-2018 iktidar döneminde ise yıllık ortalama işsizlik oranı yüzde 10,9 oldu. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonunda yüzde 10,3 olan işsizlik oranı 2009 kriz yılında yüzde 14’e yükseldi. Büyük teşviklere ve iddialı istihdam seferberliği söylem ve girişimlerine rağmen AKP rejimi işsizliği tek haneye indiremedi, şimdi yüzde 15’e çıkarmak üzere.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre aralık 2017 döneminde yüzde 10,4 olan işsizlik 3,1 puan artarak aralık 2018’de yüzde 13,5’e yükseldi. Aralık 2017’de yaklaşık 3,3 milyon olan işsiz sayısı bir önceki yıla göre 1 milyon kişi artarak 4,3 milyonu buldu.

TÜİK‘in açıkladığı işgücü-işsizlik verileri, son bir yılda işsiz sayısının 1 milyondan fazla arttığını ortaya koyarken bunun, 633 bininin işini kaybedenlerden, 378 bininin de işgücü kümesine giren, iş arayan ama bulamayanlardan oluştuğu anlaşılıyor. Bir yıl içinde işini kaybedenler arasında inşaat sektörü 442 bin kişi ile ilk sırayı alırken tarımda da istihdamın 375 bin kişi azaldığı izlenebiliyor. Bu kayıp, hizmetlerce kısmen telafi edilmiş görünüyor.

İşsizlik açısından öncelikle dikkate alınması gereken tarım dışı işsizlik oranı da geçen yılın aynı dönemine göre 3,3 puan artarak yüzde 12,3’ten yüzde 15,6’ya yükseldi. Tarım dışı işsizlikteki hızlı artış dikkat çekici.

Genç işsizliği de alarm vermeye devam ediyor. Genç işsizliği aralık 2017’ye göre 5,3 puan artarak yüzde 19,2’den aralık 2018’de yüzde 24,5’e yükseldi. Öte yandan kadın işsizliği de krizle birlikte tırmanıyor. Aralık 2017’ye göre 2,3 puan artan kadın işsizliği, 13,1’den 15,4 seviyesine yükseldi. Tarım dışı kadın işsizliği ise yüzde 18,9’a tırmandı.

Ne eğitimde ne istihdam olan gençlerin (NEET) oranı ise yüzde 24,9 olarak açıklandı.

İşsiz sayısının 4,3 milyona ulaşması ve işsizlik oranının yüzde 13,5’e çıkması “dar tanımlı işsizlik” değerlerine dayanıyor. TÜİK her işi olmayana “işsiz” demiyor. 15 yaş üstündeki birinin işsiz sayılması için son dört hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve iki hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olması gerekiyor. Oysa iş aramaktan umudunu kesmiş, “iş olursa çalışırım” diyen ama işsiz sayılmayan milyonlarca insan daha var. Bunları dikkate alan hesaplamaların bulgularına ise “geniş tanımlı işsizlik” deniyor. Geniş tanımlı işsizlik hesaplamaları konusunda en detaylı yöntemi Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) öneriyor ve ILO geniş tanımlı işsizliği emeğin eksik kullanımı olarak adlandırıyor.

AB İstatistik Bürosu Eurostat da alternatif işsizlik oranlarına ilişkin düzenli veriler yayınlıyor. ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu geniş tanımlı işsizliği “emeğin eksik kullanımının alternatif hesaplanması” başlığı altında resmi işsizlik oranı ile birlikte düzenli olarak yayınlıyor. Örneğin Büro şubat 2019’da ABD’de resmi işsizlik oranını 4,1 olarak bildirirken, geniş tanımlı işsizliği yüzde 7,7 olarak açıkladı.

TÜİK veri tabanından dar tanımda 4,3 milyon kişiyle yüzde 13,5 görünen işsizlik oranının, geniş tanımlamada 7,2 milyon işsiz ve yüzde 20,9 işsizlik oranına çıktığı görülüyor. Aralık 2017’de 6,2 milyon olan geniş tanımlı işsiz sayısı bir yılda 7,2 milyona ulaşmış durumda.

İşsizlik önümüzdeki aylarda azalma yerine artma eğiliminde. Mevsim etkilerinden arındırılmış verilere göre aralık 2018 tarım dışı işsizlik oranı yüzde 14,9’a yükseldi. Arka arkaya iki ayın işsizlik artışları 1,3 puan arttı. Kısa adı Betam olan Bahçeşehir Üniversitesi araştırma kuruluşu, uyguladığı tahmin modeli ile ocak 2019 döneminde mevsim etkilerinden arındırılmış tarım dışı işsizlik oranının 0,4 yüzde puan artarak yüzde 15,3 seviyesine ulaşacağını öngörüyor. Bu da son 30 yılın rekoru anlamına gelecek.

İşsizlik ortalığı kasıp kavururken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısıyla “istihdam seferberliği” başlatıldı. Kampanya ile ilgili 15 Mart’ta yapılan 2019 İstanbul Buluşması’nda konuşan Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, “Bu yılki 2,5 milyon istihdam sözümüzü gerçekleştireceğiz” dedi.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu ise “Biz küçük firmayız, ilave bir kişi alsak ne olacak demeyin. En az bir işsiz vatandaşımızı işe alarak, hem işinizi geliştirin hem ekonominin büyümesine katkınız olsun” diye konuştu.

Kampanya devletin 30 Nisan’a kadar her ilave istihdam için ilk üç ay ücret, vergi ve SGK primlerini ödemesini öngörüyor. Bu kapsamda kişi başına aylık 2 bin 21 lira, yani asgari ücreti verecek olan devlet, ayrıca kişi başı 1113 lira da prim ve vergiyi ödeyecek, işe alınan bir kişinin işverene üç ay hiç maliyeti olmayacak. Devamındaki dokuz ay ve kadın, engelli, 18-25 yaş arası erkekler için ise 15 ay olmak üzere devletin işverene desteği vergi ve SGK primlerini ödemek şeklinde devam edecek. Bu dönemde işveren sadece 2 bin 21 lira olan ücreti ödeyecek.

Bütün bu kampanyanın faturası ise işçilerin de katkı yaptığı İşsizlik Sigortası Fonu’ndan ödenecek. Kampanyanın ne kadar işe yarayacağı merak ediliyor.

Genel kategorisine gönderildi | Seçim öncesi rekor işsizlik (Al Monitor, 18 Mart 2019) için yorumlar kapalı

Turkey’s army of jobless swelling to record level,Al Monitor, March 19, 2019)

Unemployment in crisis-hit Turkey has reached a staggering level ahead of the March 31 municipal elections, giving the opposition fresh ammunition in its quest to wrestle key cities from the ruling party and deal the government a political blow.

The country’s gross domestic product shrank 3% in the fourth quarter of 2018, according to official figures announced March 11, with the economy growing only 2.6% last year, a sharp decline from 7.4% in 2017.

Naturally, the contraction — coupled with consumer inflation of more than 20% — was expected to bring about a decrease in employment. On March 15, officials announced that the jobless rate hit 13.5% in December, exposing further the gravity of the country’s economic downturn.

The 13.5% figure is only a notch below Turkey’s worst unemployment rate in the past three decades — 14% in 2009, which was a year of crisis under the impact of global financial turmoil. Given the trend, however, the January rate, to be released in mid-April, appears set to break the record.

In the period from 1988 to 2002, the year the Justice and Development Party (AKP) came to power, Turkey’s average unemployment rate was 8%. It rose to 10.9% in the 16 years under the AKP. The jobless rate stood at 10.3% in 2002, when the AKP took over the government late in the year, peaking to 14% in 2009. Despite extensive incentives and other initiatives to create jobs and boost employment, the AKP government has failed to reduce the unemployment rate to single digits and is now poised to bring it up to 15%.

According to the Turkish Statistical Institute (TUIK), the number of jobless people rose to 4.3 million in December from nearly 3.3 million in the same month in 2017, as the rate jumped to 13.5% from 10.4% in the same period.

The data indicate that the more than 1 million increase in the number of jobless over a year included 633,000 people who lost their jobs and 378,000 who fell into the scope of the labor force but could not find a job despite looking for one. Construction was the sector where the largest number of people — 442,000 — lost their jobs last year. Employment in the agricultural sector was down by 375,000 people, a decrease that appears to have been partially compensated by the services sector.

The increase in the nonagricultural unemployment rate was also remarkable, rising to 15.6% from 12.3% in December 2017.

Youth unemployment hit an even more alarming level, climbing to 24.5% in December from 19.2% in the same month the previous year. The crisis has fueled unemployment among women as well. The rate in this group rose to 15.4% from 13.1% in the same period, with nonagricultural unemployment among women reaching 18.9%.

The rate of young people neither in employment nor in education or training stood at 24.9%.

The 13.5% overall unemployment rate is based on a narrow definition of unemployment. For TUIK, not all jobless people are “unemployed.” According to its definition, individuals aged above 15 are considered unemployed if they have used at least one job search channel in the past four weeks and are prepared to start work in two weeks’ time. Yet there are millions of others who wish to work but have lost hope in looking for a job. They do not figure in the official unemployment figures. When they are counted in as well, one gets the broad definition unemployment rate. The most detailed calculation method in this regard belongs to the International Labor Organization, which uses the term “labor underutilization” to describe broad definition unemployment.

The European Union’s statistics office Eurostat issues regular data on alternative unemployment rates. Similarly, the US Bureau of Labor Statistics has a rubric called “alternative measures of labor underutilization,” where it releases broad definition unemployment data along with the official unemployment rates. In February, for instance, the bureau put the broad definition unemployment rate at 7.7%, while the official one stood at 4.1%.

According to the TUIK database, the 13.5% unemployment rate and the 4.3 million unemployed, calculated on the basis of the narrow definition, go up to 20.9% and 7.2 million, respectively, under the broad definition. The increase in the number of jobless is again around 1 million from 6.2 million in December 2017.

The country’s unemployment problem appears set to grow in the coming months. According to seasonally adjusted data, nonagricultural unemployment rose to 14.9% in December, with the increases in two consecutive months amounting to 1.3 percentage points. The Economic and Social Research Center of Istanbul’s Bahcesehir University estimates that seasonally adjusted nonagricultural unemployment rose 0.4 percentage points to hit 15.3% in January, which would mean a new record for the past three decades if confirmed officially in April.

Upon the appeal of President Recep Tayyip Erdogan, the government and the Union of Chambers and Commodity Exchanges of Turkey (TOBB) have jointly launched an “employment mobilization” campaign to rein in the worsening trend. Speaking at an Istanbul gathering March 15, Family, Labor and Social Services Minister Zehra Zumrut Selcuk voiced hope that the target of 2.5 million new jobs this year would be accomplished. TOBB Chairman Rifat Hisarciklioglu, meanwhile, urged even small business owners to employ at least one extra person “to both improve business and contribute to economic growth.”

As part of the campaign, inaugurated in January, the government promised to pay for three months the salaries, taxes and social security premiums of new employees recruited until April 30. Accordingly, Ankara would pay the minimum wage of 2,021 Turkish liras ($370) and 1,113 liras ($204) in taxes and social security premiums per person. This means that a new employee will cost nothing to the employer for three months. In the ensuing nine months — or 15 months in the case of women, disabled individuals and young men aged 18-25 — the government’s support will continue in the form of paying taxes and social security premiums, with the employer paying the salary.

The cost of the campaign will be met by the Unemployment Insurance Fund, to which employees also contribute. How effective the campaign will be remains to be seen.

English, Genel kategorisine gönderildi | Turkey’s army of jobless swelling to record level,Al Monitor, March 19, 2019) için yorumlar kapalı

İhracatın ithalata bağımlılığı yüzde 60 (Al-Monitor, 12 Mart, 2019)

Yerel seçimlerin yapılacağı 31 Mart tarihi yaklaştıkça ülkenin en can alıcı gündem maddesi olan ekonomi ile ilgili tartışmalar da alevleniyor. Verileri soğukkanlı ve sağduyu ile yorumlamaktan çok propaganda malzemesine dönüştürme telaşı öne çıkıyor. Büyümenin yerini küçülmeye bıraktığı bu konjonktürde, ithalat gerilerken ihracat göreli olarak artmış görünüyor. Bu durum, hem ekonomi yönetimi hem de bazı işveren örgütlerince abartılarak kamuoyuna sunuluyor.

Örneğin henüz resmiyet kazanmayan şubat 2019 dış ticaret verileri konusunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yönetiminin Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan şöyle konuşuyordu: “Küresel ticarette yaşanan tüm sorunlarına rağmen Türkiye tarihinin en yüksek şubat ayı ihracatını açıklamış bulunuyoruz. Yılın ilk iki ayında ihracat yüzde 5 artarken, ithalat yüzde 23,1 azaldı.” Bakan Pekcan aynı coşkuyla devam ediyordu, bu yılın en önemli göstergesinin ihracatın ithalatı karşılama oranı olduğunu, bunun ilk iki ayda yüzde 87.3’e ulaştığını, 2018’in ilk iki ayında ise yüzde 64 dolayında olduğunu vurguluyordu.

İhracatta göreli bir artış ama ithalatta sert bir düşüş olduğu açık. Ancak bunun arkasında yatan dinamikler neler ve bu durumun sürdürülebilirliği ne kadar, asıl önemli olan bu.

Ekonomi 2018’in üçüncü çeyreğinde ancak yüzde 1,8 büyüyebildi, son çeyreğinde ise yüzde 3 küçüldü. Yaşanan derin küçülme sonucu özellikle sanayi üretiminin kullandığı ara malı, girdi, yatırım için makine vb. ithalatı düşüş gösterdi. İthalatta düşüş, tamamen üretimin azalması, yatırımların durması ile ilgili.

İhracattaki artış ise sanayide üretilenin dışarıya satışı ile ilgili olmaktan çok, stoktaki bitmiş ya da stoklanmış ham madde ile üretilenin dış pazarlara yönlendirilmesi ile ilgili. Bundan dolayı ihracatta Bakan Pekcan’ın sözünü ettiği artışın devamı şimdilik kolay değil.

2003’te 47 milyar dolar iken 2017’de 157 milyar dolara çıkmış görünen ihracatın kat ettiği yüzde 234 artışa karşılık ithalat da hızlı arttı ve 2003’te 69 milyar dolar iken 2017’de 234 milyar doları buldu ve yüzde 239 arttı. Dış ticaret açığı 2003’te 22 milyar dolar iken 2017’de 77 milyar doları buldu.

İhracat üretime bağlı, üretim de ithalata. Başka bir deyişle ithalat yapmadıkça ihracat artamıyor. İhracat, ithalata yüzde 60 dolayında bağımlı. İhraç edilen otomotiv ürünleri, gıda, tekstil, konfeksiyon, demir-çelik, beyaz eşya gibi kalemlerin ihracat bedelinin yüzde 60’a ulaşan miktarı ithal girdi için harcanıyor. Bu ithalatı yapmadan üretim, üretim yapmadan da ihracatı sürdürmek mümkün değil.

İhracatın ithalata bağımlılık oranı sektörden sektöre değişse de ortalama yüzde 60 dolayında. Bunu, ihracatın bir türü olan “Dâhilde İşlem İzni Teşvik Belgesi” alınarak yapılan ihracat biçiminden görmek mümkün. İhracatın ithalata artan bağımlılığına katkı yapan bir politika öğesi olarak “’Dâhilde İşleme Rejimi” (DİR) adını taşıyan teşvik sistemi, ihracatın ana eksenini oluşturuyor. Bu sistem, yurt içinde işleyerek belli bir süre içinde ihraç etmek şartıyla ihracatçı sanayicilere vergi muafiyetleri ve istisnalar sağlıyor. Verilen teşvik belgeleri her ay Resmi Gazete’de firma bazında bilgiyle yayımlanıyor.

Bu teşvik sisteminin yürürlüğe girdiği 1996’dan itibaren ihracatın yaklaşık yarısı bu konseptle gerçekleştiriliyor. Firma ihracat yapacağını bildirerek ithalattan alınan vergi ve harçlardan muafiyet istiyor ve teşvik belgesi başvurusunda taahhüt ettiği ihracatı belirttikten sonra bu ihracat için gerekli ithalatı da ifade ediyor ve ithalatına teşvik sağlıyor.

Yıldan yıla değişse de DİR çerçevesinde yapılan ihracat tutarının yüzde 60’ı dolayında teşvikli ithalat izni aldığı anlaşılıyor. Örneğin 2010 yılında 55 milyar dolarlık ihracat için 33 milyar dolarlık teşvikli ithalat izni alındığı ve bunun ihracatın yüzde 60’ına ulaştığı görülüyor. Yine 2017 yılında 62 milyar dolarlık ihracat için 34 milyar dolarlık teşvikli ithalat izi belgesi alındığı görülüyor. Bu da ihracatın yüzde 55’i demek.

2003-2017 aralığında bakıldığında ithalata bağımlılık ortalama yüzde 60’ı bulurken sektörden sektöre değişebilmekte. Ana metal, bilgisayar, elektronik gibi dallarda ithalata bağımlılık yüzde 75’i bulurken otomobilde genelde yüzde 60, gıdada yüzde 50 dolayına ulaşabiliyor. Çok yakın zamana ilişkin birkaç örnek aydınlatıcı olacaktır. Otomotiv sektörünün öncü kuruluşlarından Koç Grubu bünyesindeki Ford Otomotiv Sanayii 11 Temmuz 2018 tarihli teşvik belgesi ile yaklaşık 1,5 milyar dolarlık ihracat yapacağını ama bunun için teşvikli 887 milyon dolarlık ithalat yapacağını belirterek teşvik belgesi almış görünüyor. Bu, belirtilen miktar ihracat partisi için yaklaşık yüzde 60 ithalat ihtiyacı anlamına geliyor. Aynı şekilde oto lastiği üreten Brisa 76 milyon dolarlık ihracat partisi için 42 milyon dolarlık teşvikli ithalat yapacağını bildiriyor. İthalatta bağımlılığın yüzde 55 olduğu anlaşılıyor. Demir çelik sektörünün önemli kuruluşlarından İçdaş aynı ay 199 milyon dolarlık ihracat için 153 milyon dolarlık muhtemelen hurda demir ithal edeceğini bildiriyor. Burada da bağımlılık yüzde 77’ye ulaşıyor.

İthalata bağımlı ihracatın ara malı ya da sermaye malları ile sınırlı kalmayıp gıda, tekstil-konfeksiyon gibi Türkiye’nin rekabet gücü olduğu sanılan alt sektörlere kadar uzandığı anlaşılıyor. Gıdada buğday ithal edip una dönüştürüp ihraç etmek en bilinen örnek. Konfeksiyonun ihtiyacı olan kumaş, iplik, aksesuarlar bile ithalatla karşılanır durumda.

Üretimde ithal girdi payının artması, özellikle döviz kurunun düşük seyrettiği 2003-2013 döneminde yoğun olarak yaşandı. İç ve dış iklimin etkisiyle umulmadık boyutlarla giriş yapan yabancı kaynak döviz kurunu düşürürken, içeriden sağlanan birçok girdiyi ucuz dövizle ithal etmek daha kârlı bulundu. Bu tercih, içerideki irili ufaklı birçok tedarikçi sanayinin yok oluşunu da getirdi.

Sanayinin, dolayısıyla ihracatın ithalata bu ölçüde bağımlılığı, döviz fiyatlarının 2018’deki gibi hızla fırladığı koşullarda ithalatı da pahalılaştırarak üretimin maliyetlerini artırıyor, dolayısıyla rekabet gücünü aşağı çakiyor.

Kurgunun çalışması, yeniden dövizin ucuzlamasına, o da dışarıdan kaynak akışının hızlanmasına bağlı. Bu özellikle Türkiye için yakın gelecekte kolay görünmüyor. Tersine, dövizde yeniden bir tırmanma sürecine girildiğine ilişkin önemli sinyaller geliyor. İhracatın performansının stokla sınırlı olduğu, mevcut kur fiyatlarıyla yapılacak ithalatla, ihracatı artırmanın pek de kolay olmayacağı açık. İthal girdi araç-gerecinin içeride üretilmesiyle sağlanacak ithal ikame ise uzun soluklu ve istikrarlı bir çabayı, daha çok da sanayiyi ihmal edip inşaatı kollayan bugünkü büyüme paradigmasının değiştirilmesini gerektiriyor.

Genel kategorisine gönderildi | İhracatın ithalata bağımlılığı yüzde 60 (Al-Monitor, 12 Mart, 2019) için yorumlar kapalı

Why Turkey’s export rise is hard to sustain (Al-Monitor,March 12, 2019)

As Turkey’s March 31 local elections draw nearer, debates over the ailing economy are flaring up, marked by attempts to use economic data for propaganda, minus any objective and prudent analysis. Turkey’s economic woes last year resulted in a 3% contraction in the fourth quarter, officials announced March 11. Amid the downturn, Turkey’s imports have declined and exports have grown — a trend that both the economy management and some industrialist groups present in exaggerated terms to the public.

In early March, Trade Minister Ruhsar Pekcan made the following comments on the still unofficial foreign trade figures for February: “Despite all problems in global trade, we had the highest February export figure in Turkey’s history. Exports increased 5% in the first two months of the year, while imports decreased 23.1%.” She maintained that the rate of exports covering imports was the most important economic indicator this year and it had reached 87.3% in the first two months, up from about 64% in the same period last year.

The relative increase in exports and the sharp decline in imports is obvious, but what really matters are the dynamics underlying the trend and how sustainable it is.

Turkey’s economy grew only 1.8% in the third quarter of 2018 before shrinking 3% in the fourth one. As a result of the sharp contraction, the importation of items used by the industry — intermediate goods, inputs and investment machinery — has dropped. The decline is a direct reflection of decreasing production and stalling investments. Similarly, the increase in exports is hardly the sign of some industrial boom but has to do with goods produced of now-depleted or stocked raw materials. Hence, the uptick that Pekcan hails is hard to sustain for the time being.

Indeed, the big increase in Turkish exports in recent years has been accompanied by a similar increase in imports. In 2017, exports hit $157 billion, increasing 234% from $47 billion in 2003. Imports, meanwhile, rose 239% to $234 billion from $69 billion in the same period. Consequently, the country’s foreign trade deficit expanded to $77 billion in 2017 from $22 billion in 2003.

In other words, production depends heavily on imports; hence, exports cannot grow without imports. In major export items such as automotive products, food, textiles, apparel, white appliances and iron and steel, the equivalent of up to 60% of export proceeds is spent on imported inputs. Without those imports, production and therefore exportation is not sustainable.

The dependency on imports varies between sectors, but on average it stands at about 60%. This could be observed in the so-called inward processing permission certificates, which denote government incentives to exporters. The “inward processing regime” is the backbone of export activities and, as a policy, has contributed to the exports’ dependency on imports. Under the system, tax exemptions and other perks are granted to industrialists who do processing at home and export their products within a certain period of time. The incentive certificates are published monthly in the official gazette.

Since its introduction in 1996, this incentive system has come to encompass nearly half of Turkey’s exports. Under the system, companies notify the authorities of their export plans, asking for exemption from taxes and fees. In their applications, they specify export commitments and identify what they need to import for that purpose, for which they receive incentives as well.

Though figures vary from year to year, the value of incentivized imports is equivalent to around 60% of the value of exports within the scope of the inward processing regime. In 2010, for instance, the ratio hit 60%, with incentivized import permissions of $33 billion for exports worth $55 billion. In 2017, the ratio was 55%, with the import and export figures standing respectively at $34 billion and $62 billion.

In the 2003-2017 period, dependency on imports reached up to 75% in some categories such as base metal, computers and electronics, while generally standing at some 60% in the automotive sector and around 50% in the food industry.

Several recent examples could give a better idea. According to incentive certificatesissued in July 2018, Ford Otosan, a leading automotive company that is part of the Koc business empire, received incentives for exports worth some $1.5 billion, for which it needed to import goods worth $887 million. This means that for the said batch of exports, the need for imports was some 60%. Similarly, tire maker Birsa declared a need for $42 million imports for an export batch of $76 million, meaning a 55% dependency on imports. Icdas, a major company in the iron and steel industry, needed to import items worth $153 million — probably scrap iron — to export goods worth $199 million, which means a dependency ratio of up to 77%.

The reliance on imports is not limited to intermediate and capital goods, extending to subsectors such as food, textiles and apparel, where Turkey is generally known as a competitive country. The importation of wheat to make flour for export is a typical example. In the apparel sector, even basic items such as cloth and yarn are being imported.

The share of imported inputs particularly grew in the 2003-2013 period, when Turkey enjoyed low foreign exchange prices under the impact of an abundant inflow of foreign funds, stimulated by favorable external and domestic conditions. As a result, the importation of many inputs was seen as more profitable than buying them domestically, which, in turn, brought about the demise of many local suppliers.

Such a reliance on imports in the industry has a damaging impact on competitiveness once foreign exchange prices shoot up, as happened last year, making imports more expensive and thus increasing production costs.

To make the old scheme work, one needs to bring foreign exchange prices down, which, in turn, requires an increase in the inflow of foreign capital. This, however, appears a distant prospect for Turkey in the near future. There are serious signs that the Turkish lira has again entered a downward trend, which means that the headway of exporters is limited to stocks since the uptick in exports can hardly be sustained with foreign inputs purchased on the current exchange rates. The replacement of imported inputs and machinery with local ones, meanwhile, requires a steady long-term effort, including most notably a review of Ankara’s growth paradigm, which has for years encouraged construction while ignoring the industry.

Araştırma - Haber, English kategorisine gönderildi | Why Turkey’s export rise is hard to sustain (Al-Monitor,March 12, 2019) için yorumlar kapalı

Suriyeliler: Yük mü, ucuz emek mi?(Al Monitor, 25 Şubat, 2019)

Suriye’de mart 2011’de başlayan iç savaşta aralarında sivillerin de bulunduğu, en az 500 bin insan hayatını kaybetti. Bu süreçte nüfusu 20 milyon olan Suriye’de 13,5 milyon insan yardıma muhtaç hale geldi. 6,3 milyon insan yerinden edilirken 4,9 milyon insan kurtuluşu komşu ülkelere sığınmakta buldu. Türkiye, Suriye krizi mağdurları için “açık kapı politikası” uyguladı, Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) koordinasyonunda savaştan kaçan Suriyeli sığınmacılara “geçici koruma” statüsü sağladı, çeşitli yardımlarla destek verdi, uluslararası yardımları koordine etti.

Ocak 2019 itibarıyla 3 milyon 644 bini bulan Suriyeli sığınmacılar konusunda Budapeşte Süreci 6. Bakanlar Konferansı açılış yemeğindeki konuşmasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Sığınmacılar için kendi milli imkânlarımızla harcadığımız rakam, BM kriterlerine göre şu an itibarıyla 37 milyar doları aştı” dedi.

Erdoğan’ın telaffuz ettiği 37 milyar dolarlık harcama hesabının nasıl yapıldığı bilinmemekte, başta bütçe ve yıllık programlarda da bu tutara yaklaşan bir veriye rastlanmıyor. Muhalefet partileri, Suriyeli sığınmacılar için yapıldığı ifade edilen yardımların abartılı olduğunu, sığınmacıların önemli bir kısmının yaşamını ucuz işgücü olarak kendilerinin kazandığını ifade ediyorlar. Gerçek ne? Yardımsa ne kadar? Suriyelilerin yaşamlarını çalışarak idame ettirmeleri ne oranda, nereye kadar?

2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaş sonucu meydana gelen göçmen krizi süresince Türkiye’deki sayıları 3,7 milyona yaklaşan Suriyeli sığınmacıya “geçici koruma” statüsü ile eğitim, sağlık, sosyal yardım ve koruma ile işgücü piyasasına erişim hakkı sağlandı. Bu nüfusa harcanan kaynakların ne kadarının Türkiye’nin bütçesinden, ne kadarının dış yardım fonlarının kanalize edilmesinden oluştuğu ise net değildir.

En güncel olarak Cumhurbaşkanlığı 2019 Yılı Programı’nda şu bilgiler yer aldı: “Türkiye’nin 2016 yılında 6,5 milyar ABD Doları olarak gerçekleşen Resmi Kalkınma Yardımı (RKY) tutarı 2017 yılında 8,1 milyar ABD Doları seviyesine yükselmiştir. 2016 yılında 5,9 milyar ABD Doları olarak gerçekleşen RKY niteliğindeki insani yardım tutarı 2017 yılında 7,3 milyar ABD Doları seviyesine ulaşmıştır. 2017 yılında ülkemizdeki Suriyelilere yönelik olarak gerçekleştirilen toplam insani yardım tutarı ise 7,2 milyar ABD Dolarıdır.”

Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı’nın (TİKA) Türkiye Kalkınma Programı Yardımları 2017 raporundaki verilere göre 2013-2017 arasında Suriye ağırlıklı olarak gerçekleştirilen RKY tutarı 21 milyar dolara yaklaşmış görünüyor. Ancak bu tutarın bir kısmının dışarıdan sağlanan fonlardan oluştuğu unutulmamalı. Nitekim Cumhurbaşkanlığı’nın 2019 yılı programında şöyle deniliyor: “Başta Suriyeliler olmak üzere yabancı uyruklu yoksul kişilerin ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla AB’den gelecek fondan karşılanmak üzere Dünya Gıda Programı (WFP), Türk Kızılayı ve Avrupa İnsani Yardım Fonu (ECHO) işbirliğinde Acil Sosyal Güvenlik Ağı modeli çerçevesinde Sosyal Uyum Yardımı (SUY) Programı yürütülmektedir.”

2016 ve 2017 dönemi için insani yardım, eğitim, sağlık ve işgücü piyasası alanlarında Avrupa Birliği toplamda 3 milyar Avro destek sağlamayı taahhüt etmişti. Bu bağlamda 3 milyar Avro 72 proje kapsamında sözleşmeye bağlanmış, bunun 1,94 milyar Avro’su uygulayıcı kurumların hesaplarına aktarılmıştı. Söz konusu anlaşmanın ikinci fazı için öngörülen 3 milyar Avro kapsamında 2018-2019 yılları için beş proje sözleşmeye bağlanarak 450 milyon Avro taahhüt altına alınmış durumda.

Anlaşılacağı üzere Türkiye, çok taraflı uluslararası kuruluşlar, uluslararası finansal kuruluşlar ve ikili kalkınma kuruluşları ile gerçekleştirilen sosyal ve ekonomik işbirlikleri ile önemli yardımlar alarak Suriyeli sığınmacılara yardım programlarını icra ediyor.

Son verilere göre sayıları 3,7 milyona yaklaşan Suriyeli sığınmacılardan sadece 145 bin kadarı 25 “barınma merkezinde” yaşarken neredeyse 3,5 milyonu Türkiye’nin değişik il merkezlerinde yaşamlarını kazanarak tutunmaya çalışıyorlar. Kayıt dışı istihdamla hayatlarını kazanmaya çalışan Suriyeli çalışan sayısının 1 milyonun üstünde olduğu tahmin ediliyor. Gerçekte Suriyeli mültecilerin büyük kısmı, kayıt dışı olarak herhangi bir hukuki statü ve hak sahibi olmadan düşük ücrete ve kötü çalışma koşullarına maruz kalarak çalışıyorlar. Suriyelilerin istihdam edildiği alanlar, özellikle mevsimlik işçilik olmak üzere tarım, inşaat, tekstil ve bazı emek yoğun endüstri sektörleri. Hatta Türkiye’nin uzun süre gayret sarf ederek büyük ölçüde ortadan kaldırdığı “çocuk işçiliği” sorunu, Suriyelilerin istihdamıyla birlikte yeniden gündeme geldi.

Türkiye ekonomisinin önce yavaşlayıp sonra krize girdiği bir dönemde sığınmacıların emek piyasasına girmeleri, özellikle konfeksiyon ve inşaat sektörü gibi alanlarda sermayedarlar açısından büyük bir avantaja dönüştürüldü. Dünya Bankası tarafından hazırlanan bir raporda, emek piyasasına sığınmacıların girmesinin ücretleri düşürücü bir etki yaptığı belirtiliyor.

Kısa adı BETAM olan Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırma Merkezi’nin yaptığı bir anketin verilerine göre İstanbul’da istihdam edilen genç Suriyeli erkeklerin aylık ücreti 2017’de 1400 TL, kadınların ise 1300 TL. Buna karşın İstanbul’da aynı yaş grubunda aylık ücret 1660 TL. Genç Suriyeli erkeklerin yarısı, kadınların ise dörtte üçü asgari ücretten az kazanıyor. Ankete göre, Suriyelilerin yaklaşık dörtte biri Suriyeli olduğu için ayrımcılığa uğradığını, işe alınmadığını da düşünüyor.

Sığınmacılar arasında, irili ufaklı şirketler kurarak kendi hesabına ya da işveren olarak faaliyet gösterenler de var. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) verilerine göre 2017 sonuna kadar Suriye uyrukluların kurduğu şirket sayısı 7 bine ulaştı. Ağırlıkla İstanbul ve Gaziantep’te kurulu şirketlerin daha çok ticaret alanında faaliyeti tercih ettiği belirtiliyor.

Öte yandan T.C. Merkez Bankası verileri de Türkiye’deki Suriye kökenli yabancı sermaye yatırımlarının, iç savaşın patlak verdiği 2011’de 1 milyon dolar iken kısa sürede arttığını ve 2017 sonunda 71 milyon dolara ulaştığını gösteriyor. Toplam yabancı sermaye stokundaki payı binde 4’tür ama yine de bir olgudur. Ayrıca kayıt dışı sermaye girişlerinin de önemli meblağda olduğu bilinse de miktar konusunda tahmin yapmak kolay değil.

Özetle, Türkiye’nin toplumsal yaşamına önemli bir olgu olarak giren Suriyeli sığınmacılar, sadece Türkiye hükümetinin sağladığı ve dışarıdan gelen yardımlarla hayatlarını idame ettirmiyor, daha çok da kayıt dışı sektörlerde ağır, düşük ücretli de olsa buldukları işlerle yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Bu istihdamın, sürmekte olan krizle ne kadar kalıcı olacağı ise bilinmiyor. Artan işsizlik koşullarında, aşırı sömürüye dayalı sığınmacı istihdamının bile Türkiyeli işsizler arasında huzursuzluk yaratıp ayrımcı, hatta ırkçı eğilimleri körükleyip körüklemeyeceği ise ayrı gözlem ve araştırma gerektiriyor.

Genel kategorisine gönderildi | Suriyeliler: Yük mü, ucuz emek mi?(Al Monitor, 25 Şubat, 2019) için yorumlar kapalı

Syrian refugees in Turkey, burden or cheap labor?(Al Monitor,Februrary 25 ,2019)

ARTICLE SUMMARYThe influx of Syrian refugees into the labor market has become a big advantage for business owners in Turkey’s ongoing economic crisis, but their employment may fan social tensions as the country’s army of jobless grows. 

Speaking at an international gathering on migration last week, President Recep Tayyip Erdogan said Turkey had spent over $37 billion in “national resources” on Syrian refugees, who numbered more than 3.6 million in the country in January.

How the $37 billion sum is calculated remains unknown. Figures available in the budget and annual programs are not even close to Erdogan’s expenditure tally. Opposition parties claim that Ankara exaggerates its assistance, arguing that a significant part of the refugees earn a living as cheap workers, without government help. What is the true scale of assistance and to what extent do Syrians sustain themselves by working?

After the outbreak of the Syrian civil war in March 2011, Ankara adopted an open-door policy for Syrians fleeing to Turkey. Ankara granted them education, health care, welfare assistance rights and access to the labor market under a “temporary protection” regime. It remains unclear how much of the money spent on the refugees originated from Turkey’s own budget and how much came from foreign assistance funds.

Most recently, the presidency’s 2019 program offers the following information: “Turkey’s official development assistance (ODA) increased by 25.5% to $8.1 billion in 2017 from $6.5 billion in 2016. … Humanitarian aid in the form of ODA rose to $7.3 billion in 2017 from $5.9 billion in 2016. The total sum of humanitarian assistance for Syrians in our country, meanwhile, was $7.2 billion in 2017.”

According to figures by the Turkish Cooperation and Coordination Agency, the predominantly Syria-focused ODA reached nearly $21 billion in the 2013-2017 period. One should keep in mind, however, that this sum also included funds secured from abroad. The presidency’s 2019 program, for example, notes that “a Social Adaptation Assistance Program is underway to meet the needs of impoverished individuals of foreign nationality, primarily Syrians, in the framework of the Urgent Social Security Network model, to be covered with funds from the European Union” and in cooperation with the World Food Program, the Turkish Red Crescent and the EU’s humanitarian aid fund, ECHO.

Under a 2015 refugee deal with Turkey, the EU pledged 3 billion euros for 2016-2017 to support efforts in the areas of humanitarian aid, education, health care and the labor market. The sum was put into contracts as part of 72 projects, and 1.94 billion euros were transferred to implementing agencies, according to the presidency’s 2019 program. In the second phase of the deal, which envisages another 3 billion euros in EU assistance for the 2018-2019 period, five projects have so far been put into contracts worth $450 million.

In sum, Turkey’s aid programs for Syrian refugees have involved notable foreign assistance secured through cooperation with multilateral international organizations, international financial institutions and bilateral development agencies.

According to latest data, only about 145,000 Syrian refugees live in the 25 government-run camps, while the remaining 3.5 million are scattered across Turkey, struggling to make a living on their own. The number of unregistered Syrian workers is estimated at more than 1 million. In fact, the majority of refugees work for low wages and in bad working conditions as unregistered laborers without any legal status and rights. They are employed mainly in the agriculture, construction and textile sectors and labor-intensive industries, often as seasonal workers. The employment of Syrians has revived the problem of child labor, which Turkey had managed to largely stamp out after years of hard efforts.

As the Turkish economy slowed down and descended into a crisis, the refugees’ influx into the labor market has become a big advantage for business owners, especially in the garment and construction sectors. A World Bank report notes that the inflow of refugees to the labor market has resulted in a reduction in wages.

According to a survey by the Economic and Social Research Center of Istanbul’s Bahcesehir University, the average monthly wage of young Syrians employed in Istanbul was 1,400 Turkish liras ($264) for men and 1,300 for women in 2017, compared to 1,660 Turkish liras for the city’s overall average in the same age group. Half of young Syrian men and three-fourths of young Syrian women earned less than the minimum wage. About a fourth of the refugees believed they suffered discrimination and were denied jobs for being Syrian.

On the other side of the coin, refugees have set up companies in Turkey, working for themselves or employing others. According to data from the Turkish Union of Chambers and Commodity Exchanges, Syrian nationals established some 7,000 companies by 2017. Concentrated mainly in Istanbul and Gaziantep, a province bordering Syria, the companies are active mostly in the field of commerce.

Figures by Turkey’s central bank, meanwhile, show that foreign capital investments of Syrian origin reached $71 million at the end of 2017, up from $1 million in 2011, the year the conflict in Syria erupted. The figure represents only 0.04% of the total foreign capital stock in Turkey, but the quick increase is still meaningful. There have been also unregistered capital inflows, but their amount is hard to estimate.

In sum, Syrian refugees rely not only on Ankara’s assistance and foreign aid, but also on their own elbow grease, struggling to sustain themselves as unregistered and low-paid workers, often in labor-intensive jobs. How long they can hold on to their jobs in the ongoing economic crisis is hard to tell. With Turkey’s unemployment rate on the rise, the refugees’ employment, albeit highly exploitative, might further annoy the country’s own jobless. Whether this could fuel discriminatory and even racist sentiments is a pertinent issue to watch in the coming days.

English, Genel kategorisine gönderildi | Syrian refugees in Turkey, burden or cheap labor?(Al Monitor,Februrary 25 ,2019) için yorumlar kapalı