Suriyeliler: Yük mü, ucuz emek mi?(Al Monitor, 25 Şubat, 2019)

Suriye’de mart 2011’de başlayan iç savaşta aralarında sivillerin de bulunduğu, en az 500 bin insan hayatını kaybetti. Bu süreçte nüfusu 20 milyon olan Suriye’de 13,5 milyon insan yardıma muhtaç hale geldi. 6,3 milyon insan yerinden edilirken 4,9 milyon insan kurtuluşu komşu ülkelere sığınmakta buldu. Türkiye, Suriye krizi mağdurları için “açık kapı politikası” uyguladı, Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) koordinasyonunda savaştan kaçan Suriyeli sığınmacılara “geçici koruma” statüsü sağladı, çeşitli yardımlarla destek verdi, uluslararası yardımları koordine etti.

Ocak 2019 itibarıyla 3 milyon 644 bini bulan Suriyeli sığınmacılar konusunda Budapeşte Süreci 6. Bakanlar Konferansı açılış yemeğindeki konuşmasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Sığınmacılar için kendi milli imkânlarımızla harcadığımız rakam, BM kriterlerine göre şu an itibarıyla 37 milyar doları aştı” dedi.

Erdoğan’ın telaffuz ettiği 37 milyar dolarlık harcama hesabının nasıl yapıldığı bilinmemekte, başta bütçe ve yıllık programlarda da bu tutara yaklaşan bir veriye rastlanmıyor. Muhalefet partileri, Suriyeli sığınmacılar için yapıldığı ifade edilen yardımların abartılı olduğunu, sığınmacıların önemli bir kısmının yaşamını ucuz işgücü olarak kendilerinin kazandığını ifade ediyorlar. Gerçek ne? Yardımsa ne kadar? Suriyelilerin yaşamlarını çalışarak idame ettirmeleri ne oranda, nereye kadar?

2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaş sonucu meydana gelen göçmen krizi süresince Türkiye’deki sayıları 3,7 milyona yaklaşan Suriyeli sığınmacıya “geçici koruma” statüsü ile eğitim, sağlık, sosyal yardım ve koruma ile işgücü piyasasına erişim hakkı sağlandı. Bu nüfusa harcanan kaynakların ne kadarının Türkiye’nin bütçesinden, ne kadarının dış yardım fonlarının kanalize edilmesinden oluştuğu ise net değildir.

En güncel olarak Cumhurbaşkanlığı 2019 Yılı Programı’nda şu bilgiler yer aldı: “Türkiye’nin 2016 yılında 6,5 milyar ABD Doları olarak gerçekleşen Resmi Kalkınma Yardımı (RKY) tutarı 2017 yılında 8,1 milyar ABD Doları seviyesine yükselmiştir. 2016 yılında 5,9 milyar ABD Doları olarak gerçekleşen RKY niteliğindeki insani yardım tutarı 2017 yılında 7,3 milyar ABD Doları seviyesine ulaşmıştır. 2017 yılında ülkemizdeki Suriyelilere yönelik olarak gerçekleştirilen toplam insani yardım tutarı ise 7,2 milyar ABD Dolarıdır.”

Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı’nın (TİKA) Türkiye Kalkınma Programı Yardımları 2017 raporundaki verilere göre 2013-2017 arasında Suriye ağırlıklı olarak gerçekleştirilen RKY tutarı 21 milyar dolara yaklaşmış görünüyor. Ancak bu tutarın bir kısmının dışarıdan sağlanan fonlardan oluştuğu unutulmamalı. Nitekim Cumhurbaşkanlığı’nın 2019 yılı programında şöyle deniliyor: “Başta Suriyeliler olmak üzere yabancı uyruklu yoksul kişilerin ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla AB’den gelecek fondan karşılanmak üzere Dünya Gıda Programı (WFP), Türk Kızılayı ve Avrupa İnsani Yardım Fonu (ECHO) işbirliğinde Acil Sosyal Güvenlik Ağı modeli çerçevesinde Sosyal Uyum Yardımı (SUY) Programı yürütülmektedir.”

2016 ve 2017 dönemi için insani yardım, eğitim, sağlık ve işgücü piyasası alanlarında Avrupa Birliği toplamda 3 milyar Avro destek sağlamayı taahhüt etmişti. Bu bağlamda 3 milyar Avro 72 proje kapsamında sözleşmeye bağlanmış, bunun 1,94 milyar Avro’su uygulayıcı kurumların hesaplarına aktarılmıştı. Söz konusu anlaşmanın ikinci fazı için öngörülen 3 milyar Avro kapsamında 2018-2019 yılları için beş proje sözleşmeye bağlanarak 450 milyon Avro taahhüt altına alınmış durumda.

Anlaşılacağı üzere Türkiye, çok taraflı uluslararası kuruluşlar, uluslararası finansal kuruluşlar ve ikili kalkınma kuruluşları ile gerçekleştirilen sosyal ve ekonomik işbirlikleri ile önemli yardımlar alarak Suriyeli sığınmacılara yardım programlarını icra ediyor.

Son verilere göre sayıları 3,7 milyona yaklaşan Suriyeli sığınmacılardan sadece 145 bin kadarı 25 “barınma merkezinde” yaşarken neredeyse 3,5 milyonu Türkiye’nin değişik il merkezlerinde yaşamlarını kazanarak tutunmaya çalışıyorlar. Kayıt dışı istihdamla hayatlarını kazanmaya çalışan Suriyeli çalışan sayısının 1 milyonun üstünde olduğu tahmin ediliyor. Gerçekte Suriyeli mültecilerin büyük kısmı, kayıt dışı olarak herhangi bir hukuki statü ve hak sahibi olmadan düşük ücrete ve kötü çalışma koşullarına maruz kalarak çalışıyorlar. Suriyelilerin istihdam edildiği alanlar, özellikle mevsimlik işçilik olmak üzere tarım, inşaat, tekstil ve bazı emek yoğun endüstri sektörleri. Hatta Türkiye’nin uzun süre gayret sarf ederek büyük ölçüde ortadan kaldırdığı “çocuk işçiliği” sorunu, Suriyelilerin istihdamıyla birlikte yeniden gündeme geldi.

Türkiye ekonomisinin önce yavaşlayıp sonra krize girdiği bir dönemde sığınmacıların emek piyasasına girmeleri, özellikle konfeksiyon ve inşaat sektörü gibi alanlarda sermayedarlar açısından büyük bir avantaja dönüştürüldü. Dünya Bankası tarafından hazırlanan bir raporda, emek piyasasına sığınmacıların girmesinin ücretleri düşürücü bir etki yaptığı belirtiliyor.

Kısa adı BETAM olan Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırma Merkezi’nin yaptığı bir anketin verilerine göre İstanbul’da istihdam edilen genç Suriyeli erkeklerin aylık ücreti 2017’de 1400 TL, kadınların ise 1300 TL. Buna karşın İstanbul’da aynı yaş grubunda aylık ücret 1660 TL. Genç Suriyeli erkeklerin yarısı, kadınların ise dörtte üçü asgari ücretten az kazanıyor. Ankete göre, Suriyelilerin yaklaşık dörtte biri Suriyeli olduğu için ayrımcılığa uğradığını, işe alınmadığını da düşünüyor.

Sığınmacılar arasında, irili ufaklı şirketler kurarak kendi hesabına ya da işveren olarak faaliyet gösterenler de var. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) verilerine göre 2017 sonuna kadar Suriye uyrukluların kurduğu şirket sayısı 7 bine ulaştı. Ağırlıkla İstanbul ve Gaziantep’te kurulu şirketlerin daha çok ticaret alanında faaliyeti tercih ettiği belirtiliyor.

Öte yandan T.C. Merkez Bankası verileri de Türkiye’deki Suriye kökenli yabancı sermaye yatırımlarının, iç savaşın patlak verdiği 2011’de 1 milyon dolar iken kısa sürede arttığını ve 2017 sonunda 71 milyon dolara ulaştığını gösteriyor. Toplam yabancı sermaye stokundaki payı binde 4’tür ama yine de bir olgudur. Ayrıca kayıt dışı sermaye girişlerinin de önemli meblağda olduğu bilinse de miktar konusunda tahmin yapmak kolay değil.

Özetle, Türkiye’nin toplumsal yaşamına önemli bir olgu olarak giren Suriyeli sığınmacılar, sadece Türkiye hükümetinin sağladığı ve dışarıdan gelen yardımlarla hayatlarını idame ettirmiyor, daha çok da kayıt dışı sektörlerde ağır, düşük ücretli de olsa buldukları işlerle yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Bu istihdamın, sürmekte olan krizle ne kadar kalıcı olacağı ise bilinmiyor. Artan işsizlik koşullarında, aşırı sömürüye dayalı sığınmacı istihdamının bile Türkiyeli işsizler arasında huzursuzluk yaratıp ayrımcı, hatta ırkçı eğilimleri körükleyip körüklemeyeceği ise ayrı gözlem ve araştırma gerektiriyor.

Genel kategorisine gönderildi | Suriyeliler: Yük mü, ucuz emek mi?(Al Monitor, 25 Şubat, 2019) için yorumlar kapalı

Syrian refugees in Turkey, burden or cheap labor?(Al Monitor,Februrary 25 ,2019)

ARTICLE SUMMARYThe influx of Syrian refugees into the labor market has become a big advantage for business owners in Turkey’s ongoing economic crisis, but their employment may fan social tensions as the country’s army of jobless grows. 

Speaking at an international gathering on migration last week, President Recep Tayyip Erdogan said Turkey had spent over $37 billion in “national resources” on Syrian refugees, who numbered more than 3.6 million in the country in January.

How the $37 billion sum is calculated remains unknown. Figures available in the budget and annual programs are not even close to Erdogan’s expenditure tally. Opposition parties claim that Ankara exaggerates its assistance, arguing that a significant part of the refugees earn a living as cheap workers, without government help. What is the true scale of assistance and to what extent do Syrians sustain themselves by working?

After the outbreak of the Syrian civil war in March 2011, Ankara adopted an open-door policy for Syrians fleeing to Turkey. Ankara granted them education, health care, welfare assistance rights and access to the labor market under a “temporary protection” regime. It remains unclear how much of the money spent on the refugees originated from Turkey’s own budget and how much came from foreign assistance funds.

Most recently, the presidency’s 2019 program offers the following information: “Turkey’s official development assistance (ODA) increased by 25.5% to $8.1 billion in 2017 from $6.5 billion in 2016. … Humanitarian aid in the form of ODA rose to $7.3 billion in 2017 from $5.9 billion in 2016. The total sum of humanitarian assistance for Syrians in our country, meanwhile, was $7.2 billion in 2017.”

According to figures by the Turkish Cooperation and Coordination Agency, the predominantly Syria-focused ODA reached nearly $21 billion in the 2013-2017 period. One should keep in mind, however, that this sum also included funds secured from abroad. The presidency’s 2019 program, for example, notes that “a Social Adaptation Assistance Program is underway to meet the needs of impoverished individuals of foreign nationality, primarily Syrians, in the framework of the Urgent Social Security Network model, to be covered with funds from the European Union” and in cooperation with the World Food Program, the Turkish Red Crescent and the EU’s humanitarian aid fund, ECHO.

Under a 2015 refugee deal with Turkey, the EU pledged 3 billion euros for 2016-2017 to support efforts in the areas of humanitarian aid, education, health care and the labor market. The sum was put into contracts as part of 72 projects, and 1.94 billion euros were transferred to implementing agencies, according to the presidency’s 2019 program. In the second phase of the deal, which envisages another 3 billion euros in EU assistance for the 2018-2019 period, five projects have so far been put into contracts worth $450 million.

In sum, Turkey’s aid programs for Syrian refugees have involved notable foreign assistance secured through cooperation with multilateral international organizations, international financial institutions and bilateral development agencies.

According to latest data, only about 145,000 Syrian refugees live in the 25 government-run camps, while the remaining 3.5 million are scattered across Turkey, struggling to make a living on their own. The number of unregistered Syrian workers is estimated at more than 1 million. In fact, the majority of refugees work for low wages and in bad working conditions as unregistered laborers without any legal status and rights. They are employed mainly in the agriculture, construction and textile sectors and labor-intensive industries, often as seasonal workers. The employment of Syrians has revived the problem of child labor, which Turkey had managed to largely stamp out after years of hard efforts.

As the Turkish economy slowed down and descended into a crisis, the refugees’ influx into the labor market has become a big advantage for business owners, especially in the garment and construction sectors. A World Bank report notes that the inflow of refugees to the labor market has resulted in a reduction in wages.

According to a survey by the Economic and Social Research Center of Istanbul’s Bahcesehir University, the average monthly wage of young Syrians employed in Istanbul was 1,400 Turkish liras ($264) for men and 1,300 for women in 2017, compared to 1,660 Turkish liras for the city’s overall average in the same age group. Half of young Syrian men and three-fourths of young Syrian women earned less than the minimum wage. About a fourth of the refugees believed they suffered discrimination and were denied jobs for being Syrian.

On the other side of the coin, refugees have set up companies in Turkey, working for themselves or employing others. According to data from the Turkish Union of Chambers and Commodity Exchanges, Syrian nationals established some 7,000 companies by 2017. Concentrated mainly in Istanbul and Gaziantep, a province bordering Syria, the companies are active mostly in the field of commerce.

Figures by Turkey’s central bank, meanwhile, show that foreign capital investments of Syrian origin reached $71 million at the end of 2017, up from $1 million in 2011, the year the conflict in Syria erupted. The figure represents only 0.04% of the total foreign capital stock in Turkey, but the quick increase is still meaningful. There have been also unregistered capital inflows, but their amount is hard to estimate.

In sum, Syrian refugees rely not only on Ankara’s assistance and foreign aid, but also on their own elbow grease, struggling to sustain themselves as unregistered and low-paid workers, often in labor-intensive jobs. How long they can hold on to their jobs in the ongoing economic crisis is hard to tell. With Turkey’s unemployment rate on the rise, the refugees’ employment, albeit highly exploitative, might further annoy the country’s own jobless. Whether this could fuel discriminatory and even racist sentiments is a pertinent issue to watch in the coming days.

English, Genel kategorisine gönderildi | Syrian refugees in Turkey, burden or cheap labor?(Al Monitor,Februrary 25 ,2019) için yorumlar kapalı

Seçim öncesi rekor işsizlik (Al Monitor, 18 Mart 2019)

Türkiye’nin 31 Mart’ta yapılacak yerel seçimler öncesi açıklanan işgücü-işsizlik verileri ürpertici boyutları bulunca, seçmenin tercihlerinde bu endişe verici gidişatın ne kadar etkisi olacağı da sıkça konuşulmaya ve miting meydanlarında işsizlik özellikle muhalefetin odaklandığı sorun olmaya başladı.

11 Mart’ta açıklanan Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın 2018 son çeyrek verileri, yüzde 3 küçülme gerçeğini “resmileştirdi.” 2018’in tamamında ise ancak yüzde 2,6 büyüyebilmişti ekonomi. Oysa bir önceki yılın büyüme oranı yüzde 7.4’tü. Sert bir düşüştü söz konusu olan.

2018 yılında yüzde 20 bandının üstüne çıkan tüketici enflasyonunun eşlik ettiği bu küçülmenin istihdamı azalttığı, işsizliği tırmandırdığı biliniyor ve bu her ay izleniyor. Aralık 2018 verileri resmin vahametini iyice ortaya koydu.

Aralık 2018’de yüzde 13,5 olan işsizlik, Türkiye’nin son 30 yılının en yüksek işsizliğine çok yaklaşmış durumda. Muhtemelen 15 Nisan’da ocak 2019 işsizlik verileri yayınlandığında rahatlıkla “son 30 yılın en büyük işsizliği” ifadesini kullanmak mümkün olacak. Türkiye 1988-2018 arası en yüksek işsizliği, küresel krizin etkisiyle yaşanan 2009 krizinde görmüş ve o yıl işsizlik yüzde 14 olarak kayda geçmişti.

AKP öncesi dönemde, 1988-2002 arasında, yıllık ortalama işsizlik oranı yüzde 8, AKP rejiminin 2003-2018 iktidar döneminde ise yıllık ortalama işsizlik oranı yüzde 10,9 oldu. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonunda yüzde 10,3 olan işsizlik oranı 2009 kriz yılında yüzde 14’e yükseldi. Büyük teşviklere ve iddialı istihdam seferberliği söylem ve girişimlerine rağmen AKP rejimi işsizliği tek haneye indiremedi, şimdi yüzde 15’e çıkarmak üzere.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre aralık 2017 döneminde yüzde 10,4 olan işsizlik 3,1 puan artarak aralık 2018’de yüzde 13,5’e yükseldi. Aralık 2017’de yaklaşık 3,3 milyon olan işsiz sayısı bir önceki yıla göre 1 milyon kişi artarak 4,3 milyonu buldu.

TÜİK‘in açıkladığı işgücü-işsizlik verileri, son bir yılda işsiz sayısının 1 milyondan fazla arttığını ortaya koyarken bunun, 633 bininin işini kaybedenlerden, 378 bininin de işgücü kümesine giren, iş arayan ama bulamayanlardan oluştuğu anlaşılıyor. Bir yıl içinde işini kaybedenler arasında inşaat sektörü 442 bin kişi ile ilk sırayı alırken tarımda da istihdamın 375 bin kişi azaldığı izlenebiliyor. Bu kayıp, hizmetlerce kısmen telafi edilmiş görünüyor.

İşsizlik açısından öncelikle dikkate alınması gereken tarım dışı işsizlik oranı da geçen yılın aynı dönemine göre 3,3 puan artarak yüzde 12,3’ten yüzde 15,6’ya yükseldi. Tarım dışı işsizlikteki hızlı artış dikkat çekici.

Genç işsizliği de alarm vermeye devam ediyor. Genç işsizliği aralık 2017’ye göre 5,3 puan artarak yüzde 19,2’den aralık 2018’de yüzde 24,5’e yükseldi. Öte yandan kadın işsizliği de krizle birlikte tırmanıyor. Aralık 2017’ye göre 2,3 puan artan kadın işsizliği, 13,1’den 15,4 seviyesine yükseldi. Tarım dışı kadın işsizliği ise yüzde 18,9’a tırmandı.

Ne eğitimde ne istihdam olan gençlerin (NEET) oranı ise yüzde 24,9 olarak açıklandı.

İşsiz sayısının 4,3 milyona ulaşması ve işsizlik oranının yüzde 13,5’e çıkması “dar tanımlı işsizlik” değerlerine dayanıyor. TÜİK her işi olmayana “işsiz” demiyor. 15 yaş üstündeki birinin işsiz sayılması için son dört hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve iki hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olması gerekiyor. Oysa iş aramaktan umudunu kesmiş, “iş olursa çalışırım” diyen ama işsiz sayılmayan milyonlarca insan daha var. Bunları dikkate alan hesaplamaların bulgularına ise “geniş tanımlı işsizlik” deniyor. Geniş tanımlı işsizlik hesaplamaları konusunda en detaylı yöntemi Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) öneriyor ve ILO geniş tanımlı işsizliği emeğin eksik kullanımı olarak adlandırıyor.

AB İstatistik Bürosu Eurostat da alternatif işsizlik oranlarına ilişkin düzenli veriler yayınlıyor. ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu geniş tanımlı işsizliği “emeğin eksik kullanımının alternatif hesaplanması” başlığı altında resmi işsizlik oranı ile birlikte düzenli olarak yayınlıyor. Örneğin Büro şubat 2019’da ABD’de resmi işsizlik oranını 4,1 olarak bildirirken, geniş tanımlı işsizliği yüzde 7,7 olarak açıkladı.

TÜİK veri tabanından dar tanımda 4,3 milyon kişiyle yüzde 13,5 görünen işsizlik oranının, geniş tanımlamada 7,2 milyon işsiz ve yüzde 20,9 işsizlik oranına çıktığı görülüyor. Aralık 2017’de 6,2 milyon olan geniş tanımlı işsiz sayısı bir yılda 7,2 milyona ulaşmış durumda.

İşsizlik önümüzdeki aylarda azalma yerine artma eğiliminde. Mevsim etkilerinden arındırılmış verilere göre aralık 2018 tarım dışı işsizlik oranı yüzde 14,9’a yükseldi. Arka arkaya iki ayın işsizlik artışları 1,3 puan arttı. Kısa adı Betam olan Bahçeşehir Üniversitesi araştırma kuruluşu, uyguladığı tahmin modeli ile ocak 2019 döneminde mevsim etkilerinden arındırılmış tarım dışı işsizlik oranının 0,4 yüzde puan artarak yüzde 15,3 seviyesine ulaşacağını öngörüyor. Bu da son 30 yılın rekoru anlamına gelecek.

İşsizlik ortalığı kasıp kavururken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısıyla “istihdam seferberliği” başlatıldı. Kampanya ile ilgili 15 Mart’ta yapılan 2019 İstanbul Buluşması’nda konuşan Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, “Bu yılki 2,5 milyon istihdam sözümüzü gerçekleştireceğiz” dedi.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu ise “Biz küçük firmayız, ilave bir kişi alsak ne olacak demeyin. En az bir işsiz vatandaşımızı işe alarak, hem işinizi geliştirin hem ekonominin büyümesine katkınız olsun” diye konuştu.

Kampanya devletin 30 Nisan’a kadar her ilave istihdam için ilk üç ay ücret, vergi ve SGK primlerini ödemesini öngörüyor. Bu kapsamda kişi başına aylık 2 bin 21 lira, yani asgari ücreti verecek olan devlet, ayrıca kişi başı 1113 lira da prim ve vergiyi ödeyecek, işe alınan bir kişinin işverene üç ay hiç maliyeti olmayacak. Devamındaki dokuz ay ve kadın, engelli, 18-25 yaş arası erkekler için ise 15 ay olmak üzere devletin işverene desteği vergi ve SGK primlerini ödemek şeklinde devam edecek. Bu dönemde işveren sadece 2 bin 21 lira olan ücreti ödeyecek.

Bütün bu kampanyanın faturası ise işçilerin de katkı yaptığı İşsizlik Sigortası Fonu’ndan ödenecek. Kampanyanın ne kadar işe yarayacağı merak ediliyor.

Genel kategorisine gönderildi | Seçim öncesi rekor işsizlik (Al Monitor, 18 Mart 2019) için yorumlar kapalı

Turkey’s army of jobless swelling to record level,Al Monitor, March 19, 2019)

Unemployment in crisis-hit Turkey has reached a staggering level ahead of the March 31 municipal elections, giving the opposition fresh ammunition in its quest to wrestle key cities from the ruling party and deal the government a political blow.

The country’s gross domestic product shrank 3% in the fourth quarter of 2018, according to official figures announced March 11, with the economy growing only 2.6% last year, a sharp decline from 7.4% in 2017.

Naturally, the contraction — coupled with consumer inflation of more than 20% — was expected to bring about a decrease in employment. On March 15, officials announced that the jobless rate hit 13.5% in December, exposing further the gravity of the country’s economic downturn.

The 13.5% figure is only a notch below Turkey’s worst unemployment rate in the past three decades — 14% in 2009, which was a year of crisis under the impact of global financial turmoil. Given the trend, however, the January rate, to be released in mid-April, appears set to break the record.

In the period from 1988 to 2002, the year the Justice and Development Party (AKP) came to power, Turkey’s average unemployment rate was 8%. It rose to 10.9% in the 16 years under the AKP. The jobless rate stood at 10.3% in 2002, when the AKP took over the government late in the year, peaking to 14% in 2009. Despite extensive incentives and other initiatives to create jobs and boost employment, the AKP government has failed to reduce the unemployment rate to single digits and is now poised to bring it up to 15%.

According to the Turkish Statistical Institute (TUIK), the number of jobless people rose to 4.3 million in December from nearly 3.3 million in the same month in 2017, as the rate jumped to 13.5% from 10.4% in the same period.

The data indicate that the more than 1 million increase in the number of jobless over a year included 633,000 people who lost their jobs and 378,000 who fell into the scope of the labor force but could not find a job despite looking for one. Construction was the sector where the largest number of people — 442,000 — lost their jobs last year. Employment in the agricultural sector was down by 375,000 people, a decrease that appears to have been partially compensated by the services sector.

The increase in the nonagricultural unemployment rate was also remarkable, rising to 15.6% from 12.3% in December 2017.

Youth unemployment hit an even more alarming level, climbing to 24.5% in December from 19.2% in the same month the previous year. The crisis has fueled unemployment among women as well. The rate in this group rose to 15.4% from 13.1% in the same period, with nonagricultural unemployment among women reaching 18.9%.

The rate of young people neither in employment nor in education or training stood at 24.9%.

The 13.5% overall unemployment rate is based on a narrow definition of unemployment. For TUIK, not all jobless people are “unemployed.” According to its definition, individuals aged above 15 are considered unemployed if they have used at least one job search channel in the past four weeks and are prepared to start work in two weeks’ time. Yet there are millions of others who wish to work but have lost hope in looking for a job. They do not figure in the official unemployment figures. When they are counted in as well, one gets the broad definition unemployment rate. The most detailed calculation method in this regard belongs to the International Labor Organization, which uses the term “labor underutilization” to describe broad definition unemployment.

The European Union’s statistics office Eurostat issues regular data on alternative unemployment rates. Similarly, the US Bureau of Labor Statistics has a rubric called “alternative measures of labor underutilization,” where it releases broad definition unemployment data along with the official unemployment rates. In February, for instance, the bureau put the broad definition unemployment rate at 7.7%, while the official one stood at 4.1%.

According to the TUIK database, the 13.5% unemployment rate and the 4.3 million unemployed, calculated on the basis of the narrow definition, go up to 20.9% and 7.2 million, respectively, under the broad definition. The increase in the number of jobless is again around 1 million from 6.2 million in December 2017.

The country’s unemployment problem appears set to grow in the coming months. According to seasonally adjusted data, nonagricultural unemployment rose to 14.9% in December, with the increases in two consecutive months amounting to 1.3 percentage points. The Economic and Social Research Center of Istanbul’s Bahcesehir University estimates that seasonally adjusted nonagricultural unemployment rose 0.4 percentage points to hit 15.3% in January, which would mean a new record for the past three decades if confirmed officially in April.

Upon the appeal of President Recep Tayyip Erdogan, the government and the Union of Chambers and Commodity Exchanges of Turkey (TOBB) have jointly launched an “employment mobilization” campaign to rein in the worsening trend. Speaking at an Istanbul gathering March 15, Family, Labor and Social Services Minister Zehra Zumrut Selcuk voiced hope that the target of 2.5 million new jobs this year would be accomplished. TOBB Chairman Rifat Hisarciklioglu, meanwhile, urged even small business owners to employ at least one extra person “to both improve business and contribute to economic growth.”

As part of the campaign, inaugurated in January, the government promised to pay for three months the salaries, taxes and social security premiums of new employees recruited until April 30. Accordingly, Ankara would pay the minimum wage of 2,021 Turkish liras ($370) and 1,113 liras ($204) in taxes and social security premiums per person. This means that a new employee will cost nothing to the employer for three months. In the ensuing nine months — or 15 months in the case of women, disabled individuals and young men aged 18-25 — the government’s support will continue in the form of paying taxes and social security premiums, with the employer paying the salary.

The cost of the campaign will be met by the Unemployment Insurance Fund, to which employees also contribute. How effective the campaign will be remains to be seen.

English, Genel kategorisine gönderildi | Turkey’s army of jobless swelling to record level,Al Monitor, March 19, 2019) için yorumlar kapalı

İhracatın ithalata bağımlılığı yüzde 60 (Al-Monitor, 12 Mart, 2019)

Yerel seçimlerin yapılacağı 31 Mart tarihi yaklaştıkça ülkenin en can alıcı gündem maddesi olan ekonomi ile ilgili tartışmalar da alevleniyor. Verileri soğukkanlı ve sağduyu ile yorumlamaktan çok propaganda malzemesine dönüştürme telaşı öne çıkıyor. Büyümenin yerini küçülmeye bıraktığı bu konjonktürde, ithalat gerilerken ihracat göreli olarak artmış görünüyor. Bu durum, hem ekonomi yönetimi hem de bazı işveren örgütlerince abartılarak kamuoyuna sunuluyor.

Örneğin henüz resmiyet kazanmayan şubat 2019 dış ticaret verileri konusunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yönetiminin Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan şöyle konuşuyordu: “Küresel ticarette yaşanan tüm sorunlarına rağmen Türkiye tarihinin en yüksek şubat ayı ihracatını açıklamış bulunuyoruz. Yılın ilk iki ayında ihracat yüzde 5 artarken, ithalat yüzde 23,1 azaldı.” Bakan Pekcan aynı coşkuyla devam ediyordu, bu yılın en önemli göstergesinin ihracatın ithalatı karşılama oranı olduğunu, bunun ilk iki ayda yüzde 87.3’e ulaştığını, 2018’in ilk iki ayında ise yüzde 64 dolayında olduğunu vurguluyordu.

İhracatta göreli bir artış ama ithalatta sert bir düşüş olduğu açık. Ancak bunun arkasında yatan dinamikler neler ve bu durumun sürdürülebilirliği ne kadar, asıl önemli olan bu.

Ekonomi 2018’in üçüncü çeyreğinde ancak yüzde 1,8 büyüyebildi, son çeyreğinde ise yüzde 3 küçüldü. Yaşanan derin küçülme sonucu özellikle sanayi üretiminin kullandığı ara malı, girdi, yatırım için makine vb. ithalatı düşüş gösterdi. İthalatta düşüş, tamamen üretimin azalması, yatırımların durması ile ilgili.

İhracattaki artış ise sanayide üretilenin dışarıya satışı ile ilgili olmaktan çok, stoktaki bitmiş ya da stoklanmış ham madde ile üretilenin dış pazarlara yönlendirilmesi ile ilgili. Bundan dolayı ihracatta Bakan Pekcan’ın sözünü ettiği artışın devamı şimdilik kolay değil.

2003’te 47 milyar dolar iken 2017’de 157 milyar dolara çıkmış görünen ihracatın kat ettiği yüzde 234 artışa karşılık ithalat da hızlı arttı ve 2003’te 69 milyar dolar iken 2017’de 234 milyar doları buldu ve yüzde 239 arttı. Dış ticaret açığı 2003’te 22 milyar dolar iken 2017’de 77 milyar doları buldu.

İhracat üretime bağlı, üretim de ithalata. Başka bir deyişle ithalat yapmadıkça ihracat artamıyor. İhracat, ithalata yüzde 60 dolayında bağımlı. İhraç edilen otomotiv ürünleri, gıda, tekstil, konfeksiyon, demir-çelik, beyaz eşya gibi kalemlerin ihracat bedelinin yüzde 60’a ulaşan miktarı ithal girdi için harcanıyor. Bu ithalatı yapmadan üretim, üretim yapmadan da ihracatı sürdürmek mümkün değil.

İhracatın ithalata bağımlılık oranı sektörden sektöre değişse de ortalama yüzde 60 dolayında. Bunu, ihracatın bir türü olan “Dâhilde İşlem İzni Teşvik Belgesi” alınarak yapılan ihracat biçiminden görmek mümkün. İhracatın ithalata artan bağımlılığına katkı yapan bir politika öğesi olarak “’Dâhilde İşleme Rejimi” (DİR) adını taşıyan teşvik sistemi, ihracatın ana eksenini oluşturuyor. Bu sistem, yurt içinde işleyerek belli bir süre içinde ihraç etmek şartıyla ihracatçı sanayicilere vergi muafiyetleri ve istisnalar sağlıyor. Verilen teşvik belgeleri her ay Resmi Gazete’de firma bazında bilgiyle yayımlanıyor.

Bu teşvik sisteminin yürürlüğe girdiği 1996’dan itibaren ihracatın yaklaşık yarısı bu konseptle gerçekleştiriliyor. Firma ihracat yapacağını bildirerek ithalattan alınan vergi ve harçlardan muafiyet istiyor ve teşvik belgesi başvurusunda taahhüt ettiği ihracatı belirttikten sonra bu ihracat için gerekli ithalatı da ifade ediyor ve ithalatına teşvik sağlıyor.

Yıldan yıla değişse de DİR çerçevesinde yapılan ihracat tutarının yüzde 60’ı dolayında teşvikli ithalat izni aldığı anlaşılıyor. Örneğin 2010 yılında 55 milyar dolarlık ihracat için 33 milyar dolarlık teşvikli ithalat izni alındığı ve bunun ihracatın yüzde 60’ına ulaştığı görülüyor. Yine 2017 yılında 62 milyar dolarlık ihracat için 34 milyar dolarlık teşvikli ithalat izi belgesi alındığı görülüyor. Bu da ihracatın yüzde 55’i demek.

2003-2017 aralığında bakıldığında ithalata bağımlılık ortalama yüzde 60’ı bulurken sektörden sektöre değişebilmekte. Ana metal, bilgisayar, elektronik gibi dallarda ithalata bağımlılık yüzde 75’i bulurken otomobilde genelde yüzde 60, gıdada yüzde 50 dolayına ulaşabiliyor. Çok yakın zamana ilişkin birkaç örnek aydınlatıcı olacaktır. Otomotiv sektörünün öncü kuruluşlarından Koç Grubu bünyesindeki Ford Otomotiv Sanayii 11 Temmuz 2018 tarihli teşvik belgesi ile yaklaşık 1,5 milyar dolarlık ihracat yapacağını ama bunun için teşvikli 887 milyon dolarlık ithalat yapacağını belirterek teşvik belgesi almış görünüyor. Bu, belirtilen miktar ihracat partisi için yaklaşık yüzde 60 ithalat ihtiyacı anlamına geliyor. Aynı şekilde oto lastiği üreten Brisa 76 milyon dolarlık ihracat partisi için 42 milyon dolarlık teşvikli ithalat yapacağını bildiriyor. İthalatta bağımlılığın yüzde 55 olduğu anlaşılıyor. Demir çelik sektörünün önemli kuruluşlarından İçdaş aynı ay 199 milyon dolarlık ihracat için 153 milyon dolarlık muhtemelen hurda demir ithal edeceğini bildiriyor. Burada da bağımlılık yüzde 77’ye ulaşıyor.

İthalata bağımlı ihracatın ara malı ya da sermaye malları ile sınırlı kalmayıp gıda, tekstil-konfeksiyon gibi Türkiye’nin rekabet gücü olduğu sanılan alt sektörlere kadar uzandığı anlaşılıyor. Gıdada buğday ithal edip una dönüştürüp ihraç etmek en bilinen örnek. Konfeksiyonun ihtiyacı olan kumaş, iplik, aksesuarlar bile ithalatla karşılanır durumda.

Üretimde ithal girdi payının artması, özellikle döviz kurunun düşük seyrettiği 2003-2013 döneminde yoğun olarak yaşandı. İç ve dış iklimin etkisiyle umulmadık boyutlarla giriş yapan yabancı kaynak döviz kurunu düşürürken, içeriden sağlanan birçok girdiyi ucuz dövizle ithal etmek daha kârlı bulundu. Bu tercih, içerideki irili ufaklı birçok tedarikçi sanayinin yok oluşunu da getirdi.

Sanayinin, dolayısıyla ihracatın ithalata bu ölçüde bağımlılığı, döviz fiyatlarının 2018’deki gibi hızla fırladığı koşullarda ithalatı da pahalılaştırarak üretimin maliyetlerini artırıyor, dolayısıyla rekabet gücünü aşağı çakiyor.

Kurgunun çalışması, yeniden dövizin ucuzlamasına, o da dışarıdan kaynak akışının hızlanmasına bağlı. Bu özellikle Türkiye için yakın gelecekte kolay görünmüyor. Tersine, dövizde yeniden bir tırmanma sürecine girildiğine ilişkin önemli sinyaller geliyor. İhracatın performansının stokla sınırlı olduğu, mevcut kur fiyatlarıyla yapılacak ithalatla, ihracatı artırmanın pek de kolay olmayacağı açık. İthal girdi araç-gerecinin içeride üretilmesiyle sağlanacak ithal ikame ise uzun soluklu ve istikrarlı bir çabayı, daha çok da sanayiyi ihmal edip inşaatı kollayan bugünkü büyüme paradigmasının değiştirilmesini gerektiriyor.

Genel kategorisine gönderildi | İhracatın ithalata bağımlılığı yüzde 60 (Al-Monitor, 12 Mart, 2019) için yorumlar kapalı

Why Turkey’s export rise is hard to sustain (Al-Monitor,March 12, 2019)

As Turkey’s March 31 local elections draw nearer, debates over the ailing economy are flaring up, marked by attempts to use economic data for propaganda, minus any objective and prudent analysis. Turkey’s economic woes last year resulted in a 3% contraction in the fourth quarter, officials announced March 11. Amid the downturn, Turkey’s imports have declined and exports have grown — a trend that both the economy management and some industrialist groups present in exaggerated terms to the public.

In early March, Trade Minister Ruhsar Pekcan made the following comments on the still unofficial foreign trade figures for February: “Despite all problems in global trade, we had the highest February export figure in Turkey’s history. Exports increased 5% in the first two months of the year, while imports decreased 23.1%.” She maintained that the rate of exports covering imports was the most important economic indicator this year and it had reached 87.3% in the first two months, up from about 64% in the same period last year.

The relative increase in exports and the sharp decline in imports is obvious, but what really matters are the dynamics underlying the trend and how sustainable it is.

Turkey’s economy grew only 1.8% in the third quarter of 2018 before shrinking 3% in the fourth one. As a result of the sharp contraction, the importation of items used by the industry — intermediate goods, inputs and investment machinery — has dropped. The decline is a direct reflection of decreasing production and stalling investments. Similarly, the increase in exports is hardly the sign of some industrial boom but has to do with goods produced of now-depleted or stocked raw materials. Hence, the uptick that Pekcan hails is hard to sustain for the time being.

Indeed, the big increase in Turkish exports in recent years has been accompanied by a similar increase in imports. In 2017, exports hit $157 billion, increasing 234% from $47 billion in 2003. Imports, meanwhile, rose 239% to $234 billion from $69 billion in the same period. Consequently, the country’s foreign trade deficit expanded to $77 billion in 2017 from $22 billion in 2003.

In other words, production depends heavily on imports; hence, exports cannot grow without imports. In major export items such as automotive products, food, textiles, apparel, white appliances and iron and steel, the equivalent of up to 60% of export proceeds is spent on imported inputs. Without those imports, production and therefore exportation is not sustainable.

The dependency on imports varies between sectors, but on average it stands at about 60%. This could be observed in the so-called inward processing permission certificates, which denote government incentives to exporters. The “inward processing regime” is the backbone of export activities and, as a policy, has contributed to the exports’ dependency on imports. Under the system, tax exemptions and other perks are granted to industrialists who do processing at home and export their products within a certain period of time. The incentive certificates are published monthly in the official gazette.

Since its introduction in 1996, this incentive system has come to encompass nearly half of Turkey’s exports. Under the system, companies notify the authorities of their export plans, asking for exemption from taxes and fees. In their applications, they specify export commitments and identify what they need to import for that purpose, for which they receive incentives as well.

Though figures vary from year to year, the value of incentivized imports is equivalent to around 60% of the value of exports within the scope of the inward processing regime. In 2010, for instance, the ratio hit 60%, with incentivized import permissions of $33 billion for exports worth $55 billion. In 2017, the ratio was 55%, with the import and export figures standing respectively at $34 billion and $62 billion.

In the 2003-2017 period, dependency on imports reached up to 75% in some categories such as base metal, computers and electronics, while generally standing at some 60% in the automotive sector and around 50% in the food industry.

Several recent examples could give a better idea. According to incentive certificatesissued in July 2018, Ford Otosan, a leading automotive company that is part of the Koc business empire, received incentives for exports worth some $1.5 billion, for which it needed to import goods worth $887 million. This means that for the said batch of exports, the need for imports was some 60%. Similarly, tire maker Birsa declared a need for $42 million imports for an export batch of $76 million, meaning a 55% dependency on imports. Icdas, a major company in the iron and steel industry, needed to import items worth $153 million — probably scrap iron — to export goods worth $199 million, which means a dependency ratio of up to 77%.

The reliance on imports is not limited to intermediate and capital goods, extending to subsectors such as food, textiles and apparel, where Turkey is generally known as a competitive country. The importation of wheat to make flour for export is a typical example. In the apparel sector, even basic items such as cloth and yarn are being imported.

The share of imported inputs particularly grew in the 2003-2013 period, when Turkey enjoyed low foreign exchange prices under the impact of an abundant inflow of foreign funds, stimulated by favorable external and domestic conditions. As a result, the importation of many inputs was seen as more profitable than buying them domestically, which, in turn, brought about the demise of many local suppliers.

Such a reliance on imports in the industry has a damaging impact on competitiveness once foreign exchange prices shoot up, as happened last year, making imports more expensive and thus increasing production costs.

To make the old scheme work, one needs to bring foreign exchange prices down, which, in turn, requires an increase in the inflow of foreign capital. This, however, appears a distant prospect for Turkey in the near future. There are serious signs that the Turkish lira has again entered a downward trend, which means that the headway of exporters is limited to stocks since the uptick in exports can hardly be sustained with foreign inputs purchased on the current exchange rates. The replacement of imported inputs and machinery with local ones, meanwhile, requires a steady long-term effort, including most notably a review of Ankara’s growth paradigm, which has for years encouraged construction while ignoring the industry.

Araştırma - Haber, English kategorisine gönderildi | Why Turkey’s export rise is hard to sustain (Al-Monitor,March 12, 2019) için yorumlar kapalı

Tarımda gerileme sanayiyi de vuruyor(Al Monitor, Şubat 19, 2019

Türkiye’nin gündeminde enflasyon, özellikle de gıda enflasyonu ilk sırada kalmaya devam ediyor. Yükselen fiyatların 31 Mart’ta yapılacak seçimlerde seçmen tercihlerini etkileyeceği yaygın bir kanı. Bunun farkında olan AKP rejimi seçim sandığına dönük palyatif önlemler deniyor. Bunlardan sonuncusu olan, Ankara ve İstanbul’a kurulan “tanzim satış çadırları” ile sübvansiyonlu sebze-meyve satışıyla seçmen etkilenmeye çalışılıyor. Gıda enflasyonunun temelinde yatan üretimsizliğin üstünü örten ve aracıları “şeytanlaştıran” bu hamlenin ne kadar işe yaradığını seçim sonuçları gösterecek gibi.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı enflasyon verilerine göre Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) ocakta aylık bazda yüzde 1.1 artarken yıllık bazda yüzde 20.4 oldu.

Çeşitli vergi indirimleri ile enflasyonun yükselişini yavaşlattığını sanan hükümete ocak ayında iklim koşulları dirsek gösterdi. Özellikle sera üretiminin yaygın olduğu Antalya, Mersin, İzmir, Muğla gibi üretim merkezlerinde aşırı yağış, sel, hortum, fırtına gibi felaketler nedeniyle ürünler büyük zarar gördü. Sular altında kalan, zarar gören ürünler pazara çıkarılamadı. Ürün pazara gelmeyince büyük bir darlık yaşandı ve gıda fiyatları genelde yüzde 6,4 artarken, sebze ve meyve fiyatları bir ayda yüzde 30, yıllık olarak da yüzde 64 arttı.

Kuşkusuz, gıda enflasyonundaki artış tek başına ocak ayındaki afetle açıklanamaz. Yıllardan beri tarımda, hayvancılıkta biriken ve kronikleşen sorunlar var. Yüksek girdi maliyetleri, yetersiz destekler, ürünün üreticiden tüketiciye ulaştırılmasındaki arz zincirinde yaşanan organizasyon bozukluğu bunlardan bazıları. Bu sorunlara kalıcı çözüm üretmeden gıda fiyatlarının normal artışlara uyumlu olması pek mümkün değil.

Tarımda yaşanan üretim gerilemeleri, bitkisel ve hayvansal ürünleri işleyen gıda ve içecek sanayii başta olmak üzere, tarımsal sanayileri de olumsuz etkiledi. Bunların yanı sıra tarıma girdi veren yem, tarımsal ilaç, gübre, traktör gibi sektörler de tarımdaki gerilemeden olumsuz etkilendiler.

Öte yandan, gıda enflasyonundaki sert seyir 19 milyonu bulan ücretli kesimin kendisini ve ailesini yeniden üretmek için ihtiyaç duyduğu gıda maddelerini satın almada güçten düşürdüğü için ücret beklentilerini de yukarı çekiyor, bu da sanayi ve hizmet işletmeleri için ücret maliyetinde artış basıncı anlamına gelir.

Sanayi üretim endeksi verileri, özellikle tarımda sert üretim düşüşlerinin yaşandığı 2018 son çeyreğinde gıda ve öteki tarımsal sanayilerin üretimlerinde de önemli inişler olduğunu gösteriyor. TÜİK verilerine göre 2018 son çeyrekte (ekim-aralık) gıda sanayiinde küçülmenin yüzde 6,7’yi bulduğu, içecekte üretimin artmadığı izleniyor. Tekstil sanayiinde son çeyrek küçülmesi yüzde 5,6 iken giyimde küçülmenin yüzde 2,3’ü, deride yüzde 7,3’ü bulduğu görülüyor.

Bunlar arasında tarımdan doğrudan etkilenen daha çok gıda ve içecek sanayisidir. Türkiye’de gıda ve içecek sanayisi, imalat sanayinin içinde üretim değeri bakımından en büyük paya sahip. 2017 yılında gıda ve içecek sektörü, Türkiye’nin toplam imalat sanayi üretim değerinin yüzde 15’ini, istihdamının yüzde 13’ünü, girişim sayısının yüzde 12’sini, yaratılan toplam katma değerin ise yüzde 11’ini oluşturdu. Türkiye gıda ve içecek sektörü ağırlıkla KOBİ’lerin faaliyet gösterdiği çok parçalı bir yapı özelliğinde. Sektör iç tüketime odaklı. Türkiye’de hane halkının tüketim harcamalarında gıda-içecek, konuttan sonra ikinci sırada ve yaklaşık yüzde 20’lik paya sahip.

Tarımla birlikte gıda sektörü, Türkiye’nin net ihracatçı olma iddiasındaki sayılı alt sektörlerinden de biri. 2010-2017 yılları arasında bitkisel ve hayvansal üretim ile gıda ve içecek sektörlerinin ihracatı Türkiye’nin toplam ihracatından ortalama yüzde 10,4, toplam ithalatından ise ortalama yüzde 4,7’lik pay aldı.

Borçluluk seviyesi yüksek olan gıda-içecek sanayisi, son dönemde yaşanan faiz artışları, kurlardaki değişim ve petrol fiyatlarında yukarı yönlü hareketlerden de olumsuz etkilendi ve kullandığı kredileri geri ödemede zorluklar yaşamaya başladı. Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi verilerine göre toplam kredilerin yüzde 4’ünü kullanan gıda-içecek sanayisinde kredilerin yüzde 6’sının geri dönmeme riski var. Tarım ise toplam kredi havuzundan yüzde 5 pay aldı ve riske giren kredi tutarı toplam kredi borcunun yüzde 4,5’i dolayında. Tüm sektörlerde şirketlerin toplam batık kredi oranı 2018 sonunda yüzde 4.4 olarak açıklanırken tarım ve gıda sanayisinde bu oranın daha yüksek olması dikkat çekici.

Sektörde faaliyet gösteren firmalardan bazıları konkordato, giderek iflas kulvarına girdiler. Bunlardan kanatlı eti ve yumurta üretimi yapan Keskinoğlu 2018 yılı haziran ayında, süt ve süt ürünleri alanında faaliyet gösteren Yörsan Gıda 2018 yılı ekim ayında, balık yetiştiriciliği ve yem üretimi alanında faaliyet gösteren Agromey Gıda 2018 yılı aralık ayında, besi ve süt hayvancılığı yapan Saray Tarım ise 2018 yılı kasım ayında konkordato talebinde bulundu.

2018’in ikinci yarısında yaşanan döviz krizi, birçok sektörde olduğu gibi tarımı da çok olumsuz etkiledi. Çiftçi, sanayinin ürettiği gübre, mazot, ilaç gibi günlük veya dönemsel ihtiyacı olan girdileri bile almakta zorlanırken traktör alması da zorlaştı. Bu nedenle traktör üreten firmalar da ciddi sıkıntılar içine girdi. Türkiye Tarım Alet ve Makineleri İmalatçıları Birliği, traktör üretim ve satışlarında sert düşüşler olduğunu bildirdi. Satılan traktör sayısı 2018’de yüzde 54 gerilemiş durumda. Bu, çiftçinin çöküşünün sanayiye olumsuz yansımasının bir diğer görüntüsüdür.

Türkiye’de yıllara yayılan ihmaller, tarım ve sanayi yerine inşaat odaklı bir akıl tutulmasının sonucu. Bu irrasyonellik, baş edilemeyen fiyat artışları, AKP rejimini sübvansiyonlu, bütçe kaynaklarını savurganca kullanan tanzim satış çadırları çaresizliğine mecbur bıraktı.

Üretime küstürülen çiftçiyi üretimle barıştırmak, tarımsal sanayileri de düze çıkarmanın ön koşuludur. Tarladan, mandıradan, fabrikadan tüketiciye sorunları bir bütün olarak ele almak ve kronik hale gelen sorunlara çözüm üretmek gerekiyor. Bu sorunların en başında yüksek girdi fiyatları, çiftçinin üretim iştahının kaybolması, üretimi terk etmesi, pazarlama zincirindeki sorunlar nedeniyle ürünün tüketiciye pahalı ulaşması geliyor. Ürün kayıpları, iklim değişikliğine bağlı afetler, yıkıcı ithalatın yarattığı tahribat, üretici kooperatiflerinin yetersizliği konuları üstünde de durulması gerekiyor.

Bu sorunların tümünü kucaklayan bütüncül bir tarım politikasının oluşturulması ve kararlılıkla uygulanması, tarımın yanı sıra onunla ilişkili sanayi alt sektörlerini de yeniden ayağa kaldırmanın ön şartlarıdır.

Genel kategorisine gönderildi | Tarımda gerileme sanayiyi de vuruyor(Al Monitor, Şubat 19, 2019 için yorumlar kapalı

Turkey’s agricultural decline drags down related industries(Al Monitor Februrary 19,2019)

ARTICLE SUMMARYThe alarming decline in Turkey’s agriculture, the core reason behind soaring food prices, is having a spillover effect on agro-industries, especially the food and beverage sector as well as other industries that manufacture inputs for the agricultural sector. REUTERS/Yannis BehrakisA farmer works on a hill near Suruc, Turkey, Nov. 3, 2014.

According to the Turkish Statistical Institute (TUIK), consumer inflation rose 1.1% in January from the previous month and 20.4% on a 12-month basis. The government had hoped to slow inflation via various tax cuts, but got an unpleasant surprise from weather conditions. Heavy rains, floods, whirlwinds and storms hit greenhouses in production hubs such as Antalya, Mersin, Izmir and Mugla, causing a big shortage on the market. As a result, vegetable and fruit prices rose 30% in January and 64% on a 12-month basis, while the overall food inflation was 6.4% for the month.

No doubt, the adverse climate conditions in January cannot explain away the food inflation. Myriad problems have accumulated and ossified in the agricultural and stockbreeding sectors for years, including mounting input costs, inadequate government support and organizational flaws in the supply chain that carries the products to consumers. Without a lasting solution to those problems, food inflation is unlikely to normalize.

The decline in agricultural output has hit also the agro-industries, especially the food and beverage sector that relies on vegetative and animal products. Another spillover effect is seen in industries supplying inputs to agriculture such as fodder, fertilizer, pesticide and tractor manufacturers.

The sharp uptick in food inflation, meanwhile, is putting wage-cost pressure on enterprises in the services and industry sectors as some 19 million wage earners nourish pay-hike expectations in the face of mounting food prices and the erosion in their purchasing power.

The industrial output index points to significant production drops in the food industry and other agro-industries in the fourth quarter of 2018, which saw sharp declines in agricultural outputs. According to TUIK data, the food industry shrank 6.7% in that period, while the beverage output made no headway. Another related sector — the textile industry — contracted 5.6%, with apparel and leather production down 2.3% and 7.3%, respectively.

The food and beverage industry has the largest share in Turkey’s manufacturing industry in terms of production value, which stood at 15% in 2017. It represented also 13% of employment, 12% of enterprises and 11% of the total added value. Small and medium enterprises dominate the industry, which is focused on domestic consumption. Food and beverages account for about 20% of the consumption expenditures of Turkish households, second only to housing.

The food sector, along with agriculture, is one of the few areas in which Turkey has a claim at being a net exporter. In the 2010-2017 period, exports of vegetative and animal products and food and beverages accounted for 10.4% of Turkey’s total exports, while imports in the same category represented 4.7% of total imports.

Marked by a high level of indebtedness, the food and beverage industry has begun to struggle with loan repayments under the impact of Turkey’s currency turmoil, increased interest rates and the uptick in oil prices. According to the Risk Center of Turkey’s Banks Association, loans issued to the food and beverage industry account for 4% of the total and 6% of those loans are under default risk. The agricultural sector, meanwhile, has a 5% share in the total loans and 4.5% of them are considered as risky. Of note, repayment risks in both sectors are higher than the overall rate of non-performing loans, which stood at 4.4% at the end of 2018.

Since last summer, several leading sectoral companies have applied for bankruptcy protection, including poultry and egg producer Keskinoglu, dairy producer Yorsan, fish breeder and feed producer Agromey, and stockbreeder and dairy producer Saray Tarim.

The currency crisis in the second half of 2018 has had a highly adverse impact on the agricultural sector, among others. Farmers have come to struggle in buying basic industrial inputs such as fertilizers, pesticides and diesel, not to mention tractors. The Turkish Association of Agricultural Machinery and Equipment Manufacturers has reported sharp declines in the production and sale of tractors. In a striking sign of how the collapse of farmers is bearing on the industry, tractor sales dropped 54% last year.

The yearslong negligence vis-a-vis the agricultural sector is the product of an irrational approach that focused on and promoted construction rather than agriculture and industry. This eclipse of reason is behind the unruly price increases that have now forced the AKP government to take the desperate step of subsidized vegetable sales, which means a prodigal spending of budget resources.

The way out is to attract frustrated farmers back into production, which is also the prerequisite of rejuvenating agro-industries. The many setbacks in the producer-consumer chain should be addressed as a whole to produce lasting solutions to chronic problems. Chief among them are the high input prices, the farmers’ loss of appetite for production and the flaws in the supply chain that swell the prices of products until they reach the consumer. Other important issues that need to be addressed include produce losses, disasters related to climate change, the harm caused by destructive imports and the inadequacy of producer cooperatives.

Drawing up a comprehensive agriculture policy that covers all those issues and its resolute implementation on the ground are the prerequisites of bringing agriculture and related sub-industries back to their feet.

Araştırma - Haber, English, Genel kategorisine gönderildi | Turkey’s agricultural decline drags down related industries(Al Monitor Februrary 19,2019) için yorumlar kapalı

Çiftçi küstürüldü, gelecek endişe verici (Al Monitor, Şubat 4, 2019)

Türkiye’nin gündeminden enflasyon, özellikle de gıda enflasyonu hiç eksik olmuyor. Çarşı pazarda el yakan fiyatların, 31 Mart’ta yapılacak seçimlerde sandığa yansıyacağı konusunda herkes hemfikir. Bunun farkında olan AKP rejimi, hayatın tüm alanlarından eksik etmediği polisiye önlemler ile sebze fiyatlarını düşüreceğini de umuyor ve deniyor.

Yakın zamanda, soğan fiyatı arttı diye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla soğan depolarına baskınlar yapıldı. Ama baskınlar fiyatı düşürmedi. Sonuçta iktidar çözümü soğanın gümrük vergisini sıfırlayarak ithalatta buldu.

Soğanı marketlerdeki diğer yüksek sebze fiyatları ile “mücadele” izledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan 21 Ocak’ta marketlerle ilgili açıklamalarında özetle şöyle dedi: “Faiz, enflasyon düşerken marketlerde hâlâ sebze-meyve fiyatları düşmedi. Bu marketlerde, benim halkımı sömürme mücadelesini devam ettirenler varsa bunun hesabını da sorma görevi bizimdir ve sorarız.”

Oysa birilerinin Erdoğan’a hatırlatması gerekiyordu: Faizin, enflasyonun vergi indirimleri ile düşüyor görünmesi, gıda fiyatlarını düşürmüyor. Çünkü tarımsal üretimde kullanılan dışa bağımlı gübre, yem, ilaç gibi girdilerin fiyatı düşmediği gibi, sürekli olarak artıyor. Girdi maliyetlerini düşürmeden, fiyatlar nasıl düşebilir ki?

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre tarım üreticileri, yani çiftçiler, 2018’de ürün fiyatlarını ancak yüzde 16 artırabildi. Buna karşılık sanayi ürünlerinin fiyatı yüzde 34’e yakın arttı. Bu da tarım ile sanayi fiyatları arasındaki makasın 18 puana çıkması demek. Oysa tarım ve sanayi ürünlerinin fiyatları, 2003‘ten 2017’ye kadar birbirine çok yakın seyretmişti. 2018 bir kırılma yılı oldu. Bu kadar sert ayrışma ile birlikte korkulan, tarım üreticisinin küskünlüğünün daha da artması ve çiftçinin üretimden iyice uzaklaşması.

Kaynak:TÜİK veritabanı

AKP rejimi, özellikle gıda ürünlerindeki artışı ithalatla terbiye etme gibi sonuç vermeyecek bir önlemle uğraşırken yüzleşmekten kaçtığı asıl sorun tarımsal ürün arzı yetersizliği. Bu durum, Merkez Bankası’nın 2018 Üçüncü Çeyrek Enflasyon Raporu’nda şöyle ifade edilmişti: “Türkiye’de işlenmemiş gıda ürünlerinde zaman zaman ortaya çıkan arz açıklarının ani ve yüksek fiyat artışlarına sebebiyet vermesi asıl itibarıyla yapısal faktörlerden kaynaklanmaktadır. Bu noktada, etkin ve dinamik bir tarımsal üretim planlaması yapılamaması önemli bir yapısal sorun olarak görülmektedir. Üretim planlaması yapılabilmesi için tarımsal istatistik, rekolte tahmini ve erken uyarı sistemi altyapısının güçlendirilmesi gerekmektedir.”

Üreticinin tarımdan uzaklaşması artarken, terbiyevi ithalatla üretici daha da soğutuluyor. Bunun sonucu, tarımın milli gelirdeki payının hızla azalması. Bu pay, 1998’de yüzde 10 iken 2017’de yüzde 6’ya kadar indi, 2018’in ilk dokuz ayında ise yüzde 5,7’ye kadar gerilemiş durumda.

Önemli bir tarım ve hayvancılık potansiyeli olan Türkiye’de tarımın gerilemesi, aslında 1980 sonrası izlenen politikalara kadar uzanıyor. 1980 öncesi dönemde tarıma önemli destekleri olan kamu kuruluşlarının Hazine’ye yük oluşturduğu gerekçesiyle özelleştirilmesi, tarımı önemli bir destekten mahrum bıraktı.

Bütün Avrupa Birliği ülkelerinde tarıma destekler korunur ve yer yer artırılırken Türkiye’de kamu maliyesinde mali disiplin sağlamak adına destekler azaltıldı. 18 Nisan 2006 tarihinde kabul edilen Tarım Kanunu ile çiftçiye destek yasal güvenceye alınmış gibi oldu ama fiili harcamalar farklı seyretti. Yasada, “Bütçeden ayrılacak kaynak, gayri safi milli hasılanın yüzde birinden az olamaz” denilmesine karşın çiftçi örgütü Türkiye Ziraat Odaları Birliği’ne göre uygulamada destekler, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın (GYSH) yüzde 0,56’sında kaldı. 2018’de faiz dışı bütçe harcamaları yüzde 22’ye yakın artarken tarım destekleri yüzde 14 artabildi ve tarıma desteğin toplam bütçe harcamalardaki payı yüzde 2’yi bulmadı bile. Oysa tarımsal istihdam, ülke istihdamında yüzde 19’a yakın paya sahip.

Desteklerin azalması ile birlikte çiftçinin motivasyonu da azaldı. Bu da tarımı önemli bir nüfus için geçim alanı olmaktan çıkardı. Tarımsal üretimi gerçekleştiren çiftçi sayısı hızla azalıyor. 2000’de 21,5 milyon olan istihdam içinde tarımsal istihdam 7,7 milyon ile yüzde 36’ya yakın bir büyüklüğe sahipti. 2018’e gelindiğinde ekim ayında istihdam 29 milyondu ama tarımın toplamdaki payı yüzde 18,4’e geriledi. Başka bir ifadeyle, tarımdaki istihdam 17 yılda 2,4 milyon azalarak 5,3 milyona geriledi.

Özellikle genç kuşak kırsal nüfusun tarımı deneyimlemeden kentlere akması dikkat çekiyor. Tarım Bakanlığı ortalama çiftçi yaşını 55 olarak tahmin ediyor. “Genç çiftçi” yetiştirilmesi için başlatılan ve gençlere 30 bin TL (Yaklaşık 6 bin USD) hibe verilmesinden ibaret projeler ise sonuç vermekten uzak görünüyor.

Kırsalda yaşlanan nüfus ve üretimsizlik, tarımsal alanların ciddi oranda boş kalmasına neden olduğu gibi tarım alanları, özellikle kent merkezlerine yakın olanlar, inşaat arsasına dönüştü. TÜİK tarım verilerine göre toplam tarım alanları 2001 yılında 41 milyon hektar iken 2017 yılında 38 milyon hektara geriledi. Tarım alanının bu kadar kısa sürede yüzde 7,3 oranında azalması endişe verici. Sulama altyapısı da yetersiz. Tarım alanlarının ancak üçte birinde sulu tarım yapılması ise bir diğer önemli sorun.

Hayvancılık da gerileme halinde. Mera alanları daralıyor, ot verimi düşük. Endüstriyel yeme dayalı hayvancılık politikası sonucu, yem ham maddesinin yüzde 50’den fazlası ithalata bağımlı. Artan dövizle birlikte yem fiyatları da tırmanıyor ve hayvancılığı geriletiyor. Yem sanayinin en önemli girdilerini oluşturan arpanın yeterlilik derecesi yüzde 89, mısırın ise yüzde 88. Bu da yemde ithalata başvurulmasını gerektiriyor.

Özetle, tarım ve hayvancılık dışa bağımlı hale getirilirken döviz fiyatındaki sert artış 2018’de tarımı da sert biçimde vurdu ve çiftçiyi tarımdan soğutacak olumsuzluklara yol açtı, tarımın yapısal olan sorunları biraz daha ağırlaştı. Yapılması gereken, tarladan sofraya sorunları bir bütün olarak ele almak ve kronik hale gelen sorunlara çözüm üretmek. Bu sorunların en başında yüksek girdi fiyatları, çiftçinin demotive olması, üretimi terk etmesi, çiftçi yaş ortalamasının 55’i bulması, pazarlama zincirindeki sorunlar nedeniyle ürünün tüketiciye pahalı ulaşması geliyor. Ürün kayıpları, iklim değişikliğine bağlı felaketler, ithalatın yarattığı tahribat, üretici örgütlenmesinin yetersizliği konuları üstünde de hassasiyetle durulması gerekiyor.

Bu sorunların tümünü kucaklayan bütüncül bir tarım politikasının oluşturulması ve kararlılıkla uygulanması, tarımı ayağa kaldırmanın ön adımları olacaktır.

Genel kategorisine gönderildi | Çiftçi küstürüldü, gelecek endişe verici (Al Monitor, Şubat 4, 2019) için yorumlar kapalı

Turkey’s ailing agriculture faces even bleaker future (Al-Monitor, February 4, 2019)

ARTICLE SUMMARY
Turkey’s leaders are accusing grocers of price gouging amid soaring food prices, but refuse to acknowledge the cause of the problem: the country’s shrinking agricultural supply.

Soaring food prices have emerged as one of Turkey’s gravest economic woes, and everyone seems to agree now that food inflation will be a major factor in the March 31 local elections. True to style, the ruling Justice and Development Party (AKP) has sought to rein in the prices through coercive measures, refusing to acknowledge the core of the problem.

In November, the authorities raided onion depots at the behest of President Recep Tayyip Erdogan, who blamed hoarders for the surging price of onions, a key staple of Turkish cuisine. The raids, however, failed to bring the prices down and ultimately, the government had to zero down tariffs on onions to cheapen imports.

More recently, Erdogan lashed out at groceries and supermarkets over fruit and vegetable prices as some of them reached unprecedented levels. “Interest rates and inflation have declined, but the prices of fruits and vegetables at grocery stores continue to rise,” he said Jan 21. “If grocery stores continue to try to exploit my people, it is our duty to hold them to account and we will.” In response, supermarket chains chose to do away with some products, including eggplants and green peppers, instead of selling them at the soaring prices and risking the wrath of the government.

Someone had to remind Erdogan, however, that the ostensible drops in interest rates and inflation owed to tax reductions introduced by the government and that those incentives had no impact on food prices, fueled mainly by the rising cost of imported agricultural inputs such as fertilizers, pesticides and fodder. How can one pull down prices if one cannot decrease the cost of inputs?

According to the Turkish Statistical Institute (TUIK), agricultural producers increased their prices by 16% in 2018, while the prices of industrial products rose nearly 34%. The 18-point gap points to a sharp trend of decoupling after 15 years of largely parallel trends in the two sectors. It means that Turkey’s already ailing agriculture could shrink further as more producers lose hope in the sector and quit.

While seeking to discipline prices through imports — an effort that will come to nothing — the AKP government has refused to confront the core of the problem, which is the shortage in agricultural supply. The Central Bank referred to the issue in an inflation report last year, saying, “Occasional supply shortages in unprocessed food products in Turkey that lead to sudden and sharp price increases mainly stem from structural factors. Here, the inability to make an efficient and dynamic agricultural production plan is considered to be a significant structural problem. Developing a production plan requires strengthening of agricultural statistics, yield estimation and early warning system infrastructure.”

The import measures serve nothing but to further discourage producers, who have been already quitting the sector. The share of agriculture in gross domestic product shrank to 6% in 2017 and 5.7% in the third quarter last year, down from 10% in 1998.

Turkey, which has major potential for agriculture and husbandry, has seen its agriculture decline since the 1980s, when Ankara began cutting support for the sector. Public enterprises that significantly propped up the sector prior to 1980 were privatized for being a burden on the treasury. While all European Union countries maintained and occasionally even boosted support for agriculture, Turkey moved in the opposite direction in the name of fiscal discipline. In April 2006, a new agriculture law ostensibly guaranteed support to farmers, stipulating that budget funds allocated to that purpose should amount to at least 1% of GDP. Yet, according to Turkey’s Agricultural Chambers Union, the figure has hit as low as 0.56% of GDP.

Last year, primary expenditures rose nearly 22%, while agricultural supports increased only 14%, accounting for less than 2% of budget expenditures, although the agricultural sector provides nearly 19% of all jobs in the country.

The waning support has driven many producers away. As of October 2018, the share of agricultural jobs in overall employment was 18.4%, down from nearly 36% in 2000, according to official figures. The data show that 2.4 million people quit the sector in that period, bringing agricultural employment down to 5.3 million people.

Standing out here is the migration of young rural generations to urban areas without trying their hand at agriculture at all. According to Agriculture Ministry estimates, the average age of farmers is 55. Projects aimed at raising “young farmers” appear far from yielding results as they remain limited to handing out grants of 30,000 Turkish liras (about $6,000) to young people.

The aging population of rural areas and the flight from the sector have left large swaths of agricultural land uncultivated, while many fields close to urban centers have become plots for construction. According to TUIK data, the country’s agricultural lands amounted to 38 million hectares in 2017, shrinking by an alarming 7.3% from 41 million hectares in 2001. Inadequate irrigation infrastructure is another problem, with only a third of agricultural lands irrigated.

Stockbreeding is in a decline as well amid shrinking pasture areas and low grass yields. As a result of policies promoting stockbreeding reliant on industrial fodder, more than 50% of raw materials used to make fodder have become dependent on imports. Due to the sharp depreciation of the Turkish lira and the resulting increase in the cost of imports, fodder prices have shot up, dealing another blow to stockbreeding. In terms of barley and corn, two key inputs for the fodder industry, the country’s self-sufficiency rates stand at 89% and 88%, respectively, necessitating imports for fodder.

In sum, the steep increase in foreign exchange prices has aggravated the structural problems of agriculture, leading to fresh hardships that discourage farmers from soldiering on. What needs to be done is to outline a thorough approach — from field to table — and draw up solutions to chronic problems, primarily the high input prices, the demotivation of farmers, the rising average age of farmers and drawbacks in the marketing chain that push prices up until they reach the consumer. Other important issues that need to be addressed include output losses, disasters stemming from climate change, the negative impact of imports and the poor organization of producers.

A comprehensive agricultural policy encompassing all those problems, coupled with determination to follow it up on the ground, will make for an efficient first step to revive Turkish agriculture.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s ailing agriculture faces even bleaker future (Al-Monitor, February 4, 2019) için yorumlar kapalı