Havacılık ve THY’de türbülans riski (Al-Monitor, 23 Şubat 2018)

Türkiye’nin son 15 yılına damga vuran en önemli değişimlerden biri sivil havacılık alanında yaşandı. Hem iç hem dış yolcu taşımada havacılık adeta patlama yaptı. Bu çarpıcı büyüme arkasından bir dizi riski de taşıyor elbette ve uzun zamandır halının altına süpürülmüş çöplerden bazı kokular gelmeye, türbülans riskleri artmaya başladı. Ama önce büyümenin dinamiklerine değinelim.

Türkiye’de sivil havacılıktaki patlama birkaç sayıyla şöyle ifade edilebilir:

2003 yılında 34 milyon olan yolcu trafiği 2016 sonunda 173 milyonu buldu. Bu, yüzde 409 gibi büyük bir artıştır. 2017 toplamı 190 milyon olarak tahmin ediliyor. 2003 yılında 9 milyon olan yurt içi yolcu trafiği 2016’da yüzde 1033’lük artışla 102 milyonu buldu. Aynı çarpıcı artış dış hatlarda da yaşandı. 2003 yılında 25 milyon olan yolcu trafiği 2016 yılında 71 milyonu bularak yüzde 184 arttı.

Türkiye’nin dünya coğrafyasındaki yerini, lojistik konumunu hatırlatmak, havacılıktaki patlamanın potansiyelinin kaynağını anlatmaya yetecektir. “Dar gövde menzili” diye tanımlanan mesafelerde İstanbul dünya dış hat trafiğinin yüzde 40’ına, 60’ın üstünde başkente, Avrupa, Orta Asya, Orta Doğu, Kuzey ve Doğu Afrika’nın tamamına erişebilecek bir konuma sahip.

Peki, neden bu patlama 2003 öncesi değil de sonrası gerçekleşti? Bu, ülkeyi yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) bir becerisi, müthiş bir icraatı mı? Değil aslında. AKP öncesi 15 yılda da sivil havacılıkta bir yükseliş vardı.

1988’de 10 milyon olan yolcu trafiği 2002 yılında 34 milyona çıkmıştı. Daha düşük bir tempo ile sivil havacılık o dönemde de uçuşa geçmişti. Ama 2003 sonrası patlamayı yaratan dış dünyadan önceleri damlayan dış kaynağın 2001 krizi sonrası IMF katkılı yeniden yapılanmayla akmaya, hem de gürül gürül akmaya başlaması ile oldu. Artan borçlanma üstünden dünya ekonomisi ile artan bütünleşme, borçla da olsa istikrarlı bir büyüme sağladı. Dolayısıyla hem kişi başı harcanabilir gelir arttı hem de sivil havacılığa doğrudan ve dolaylı yatırımları gerçekleştirme olanağı ortaya çıktı.

Öncelikle devlet iç hat uçuşlarını artırmak üzere ülkenin dört bir yanındaki askeri hava meydanlarını da sivil alana alarak hava meydanı sayısını hızla artırdı. Bugün hava meydanısayısı 55’i bulmuş durumda. Bu meydanların en büyüklerinin yapım ve işletmesi özel sektöre verildi. Çoğu Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) modeliyle işletilen meydanlardaki yolcunun toplam yolcu trafiği içindeki payı iç hatlarda yüzde 70, dış hatlarda ise yüzde 97. Bir başka KÖİ projesi olarak İstanbul’un kuzeyinde yapımı süren ve 14 milyar dolarlık bir yatırım portresi olan üçüncü İstanbul havaalanı ise 200 milyon yolcu kapasiteli olarak tasarlandı.

Havaalanı desteğine AKP rejiminin öteki destekleri eklendi. Uçak yakıtından gümrük vergisi alınmaması teşviki, uçak kiralama yatırımlarına getirilen teşvikler, sektöre Pegasus gibi yeni firmaların girmesini özendirici başka düzenlemelerle sektör bir anda enine ve boyuna genişledi.

Bu genişlemede çekici güç ulusal havayolu şirketi THY oldu elbette. THY özellikle dış yolcu pazarını derinleştirmek üzere yeniden yapılandırıldı. Bir yandan uçak filosu hızla büyütüldü, uçtuğu noktalar hızla artırıldı. 2016 yılı sonunda Türkiye’nin uçak sayısı 540 ve bunun 515’i yolcu, 25’i kargo uçağı. Havayolu filosunun toplam koltuk kapasitesi 100 bini geçerken bunun yüzde 38’i, 223 uçak sahibi olan THY’ye ait. THY hem iç hem dış hat pazarının yaklaşık yüzde 50’sine hükmediyor ve payını artırmak için 2020 için uçak sayısını 342’ye çıkarmayı hedefliyor.

THY’nin özellikle dış hatlardaki atılımı, transfer yolcu taşımacılığı kulvarında ilerliyor. Küresel havayolu şirketlerinin birliği olan Star Alliance’a üyeliği ile özellikle United Airlines ve Lufthansa’dan gelen yolcu trafiği THY’yi büyüttü. Star Alliance üyeliği İstanbul’u küresel aktarma merkezi yapmada, çekici bir indi-bindi merkezi durumuna getirdi.

THY’nin büyümesinin tamamen ekonomik saiklerle ilgili olmadığı, politik beklentilerle ve ekonomik maliyet göz önüne alınmadan büyütüldüğü ise önemli bir iddia. THY ile Türkiye’ye “yükselen” ülke imajı verilmeye çalışıldığı, bu nedenle destinasyonların dünyanın dört bir yanına yayıldığı öne sürülüyor. Ayrıca THY’deki coğrafi yayılmanın birbirleriyle savaşa giriştikleri 2012 yılına kadar AKP’nin politik ortağı olan Gülen Cemaati’nin dünyaya yayılma hamleleriyle de ilgisi olduğu dile getiriliyor.

Kayırılan sermayedarların yatırımlarını kolaylaştırma amaçlı kararlar olduğu da iddialar arasında. Örneğin, eski turizm bakanlarından ve sektörün kanaat önderlerinden Bahattin Yücel temmuz 2016’da yayımlanan bir röportajında şöyle diyor: “Dış pazara açılan Türk Hava Yolları da halen 11. havayolu. Ama nedense bizim tatil merkezlerimiz ile hedef pazarımızdaki ülkeler arasında tarifeli sefer yapmıyor. Ve nedense ‘Bir Arap turist beş Rus’a bedel’ diyen kişinin (Rixos Hotels Yönetim Kurulu Başkanı Fettah Tamince’yi kastederek) otel kiraladığı Şarm El Şeyh’e THY hemen sefer açtı. Çok avantajlı fiyatlar verdi. THY bu havaalanına 505 liraya gidiş-dönüş fiyat uyguladı. Şarm El Şeyh İstanbul-Antalya mesafesinin 2,7 katı. Aynı dönemde İstanbul’dan Antalya uçuşları 548 liraydı. Bu bir kayırmacılık. THY Afrika’nın ücra köşelerine yeni parkurlar açtı. Bu parkurları açarken devlet desteği ile özellikle Fethullah Gülen’in Afrika’daki örgütlenmesine katkı ve lojistik sağlamak için yapıldığı açık. Şimdi araları kötü ama bu gerçeği ortadan kaldırmaz.”

THY büyümesini faizi daha da yükselecek dış borçlanmayla gerçekleştiriyor. Şirket maliyette ana kalem olan ithal yakıta bağımlı ve dünyada uçak yakıtı fiyatları yükseliyor. Türkiye’nin iç ve dış politik gerilimi ülke risklerini artırdı,bundan dolayı da pazar kaybı yaşanıyor. Bütün bunların sonunda THY 2016’da 374 milyon TL’lik faaliyet zararı yazdı. Bu gerilemenin, yüksek büyüme yaşanan 2017’de kısmen aşıldığı söyleniyor ama gerçeği ancak 2017 bilançosu açıklanınca görmek mümkün olacak.

THY ile ilgili şeffaf olmayan bir diğer konu ise kamu kuruluşu olup olmadığı ile ilgili. Yüzde 49’u kamuya, yüzde 51’i halka açık olan şirket, halen Hazine Müsteşarlığı’nın kamu kuruluşu kümesinde görünüyor ama Sayıştay, TBMM tarafından denetlenemiyor. THY’nin kamuya ait hisseleri 2016’da kurulan ve şaibeli bir kurum addedilen Varlık Fonu’na devredildi. Bunlar, THY’nin saydamlıkla analiz edilmesini güçleştiriyor, geçirdiği ve geçirmesi muhtemel türbülansları gözlemeyi zorlaştırıyor. THY’nin Atatürk Havalimanı’ndan taşınmaya adeta zorlandığı, 2018 sonunda açılacağı öne sürülen üçüncü havalimanına transferi de bir başka sancılı süreç ve yaratacağı türbülansın daha büyük olacağı tahmin ediliyor.

 

Genel kategorisine gönderildi | Havacılık ve THY’de türbülans riski (Al-Monitor, 23 Şubat 2018) için yorumlar kapalı

After big boom, Turkey’s aviation sector heads for turbulence (Al-Monitor, February 23, 2018)

ARTICLE SUMMARY
Led by national carrier Turkish Airlines, Turkey’s civil aviation sector has grown impressively since 2003, but its heyday may be over due to the strain of economic and political factors.

One of the most notable transformations that Turkey has seen under the Justice and Development Party (AKP) over the past 15 years was in the civil aviation sector. It was a real boom, both on domestic and international levels. The sector’s staggering expansion, however, was not without risks, and the dirt long swept under the carpet has begun to stink.

A quick look at basic data is worthwhile to illustrate the scale of the boom. In 2016, the number of passengers passing through Turkish airports reached 173 million, a 409% increase from 34 million in 2003. The figure reportedly exceeded 190 million in 2017. The increase in domestic air traffic has been especially striking. Standing at 9 million in 2003, the number of domestic passengers grew no less than 1,033% to reach 102 million in 2016. International routes also thrived, with the number of passengers shooting up 184%, from 25 million in 2003 to 71 million in 2006.

The expansion drew on a valuable potential bestowed by geography, namely Turkey’s location as a crossroads between Europe, Asia and Africa. According to Turkish Airlines (THY), the country’s national carrier, narrow-body aircraft capability to and from Istanbul covers 40% of worldwide international traffic — over 60 national capitals and all of Europe, the Middle East, Central Asia and North and East Africa.

But why did the boom have to wait for the post-2003 period? Was it the outcome of some extraordinary skills of the AKP? Not really. Even before the AKP came to power in 2002, civil aviation was on an uptick, though at a slower pace. In 2002, passenger traffic stood at 34 million, up from 10 million in 1988.

What fueled the boom after 2003 was the abundant inflow of external funds, driven by International Monetary Fund-backed structural reforms in the economy after a severe financial crisis in 2001. Although at the expense of increased borrowing, integration with the global economy accelerated and put Turkey on a path of stable economic growth. This meant both an increase in the disposable income per capita and an opportunity to invest in civil aviation.

As a first step, the government moved to expand domestic air transport by rapidly increasing the number of airports across the country, both through the construction of new airports and the makeover of military ones. Turkey today has 55 airports, the largest of which have been built and are operated by the private sector. Airports operated on a public-private partnership (PPP) model handle 70% and 97% of Turkey’s domestic and international passenger traffic, respectively. The third airport for Istanbul, a giant $14 billion facility currently under construction, is also a PPP project, designed to handle 200 million passengers per year.

In a further boost to the aviation sector, the government offered incentives that removed customs duties on jet fuel, encouraged investment in charter services and motivated the creation of new private airliners such as Pegasus.

Leading the sector’s rapid expansion was THY. The national carrier was restructured with a view of enlarging its foreign passenger market in particular. In a short period, the company significantly expanded its fleet and added scores of new routes.

At the end of 2016, Turkish airlines had 540 planes (515 passenger aircraft and 25 cargo planes) with a capacity of more than 100,000 seats. Some 38% of that seat capacity belongs to THY, which has 223 planes and controls about half of the market in both domestic and international flights. In a bid to increase its share further, the company plans to expand its fleet to 342 aircraft by 2020.

THY’s increase in international flights drew mainly on transfer passengers, those with connecting flights in Turkey. As member of the Star Alliance, the global partnership of airlines, the company grew by luring passenger traffic especially from United Airlines and Lufthansa. Its Star Alliance membership made Istanbul an attractive global stopover hub.

Some, however, argue that the motives behind THY’s expansion were not purely economic and had a political dimension — to boost Turkey’s image as a “rising” country, regardless of financial costs. This was the reason why, they say, the company began flying to the four corners of the world.

Some believe THY’s geographical expansion had to do with the growing international activities of the Gulen community, which was the AKP’s chief political ally until their alliance began to unravel in 2012.

Another argument is that some company decisions were meant to facilitate the overseas investments of entrepreneurs close to the AKP. Bahattin Yucel, a former tourism minister who remains a vocal opinion leader in the tourism sector, said as much in a newspaper interview in July 2016.

Yucel questioned THY’s choice of new destinations, arguing that the company showed little interest in the markets that the Turkish tourism industry targeted. Alluding to a prominent Turkish hotelier known to be close to the government, he said, “Curiously, THY launched flights to [the Egyptian resort of] Sharm el-Sheikh as soon as the person who says that one Arab tourist is worth five Russian ones leased a hotel there. And it offered very good prices, charging 505 Turkish liras [$133] for a round trip to that airport. The distance [from Istanbul] to Sharm el-Sheikh is 2.7 times longer than the distance between Istanbul and [Turkey’s Mediterranean resort of] Antalya. In the same period, however, the price of an Istanbul-Antalya flight was 548 Turkish liras [$145]. This is called favoritism.”

Yucel charged that THY had also catered to the interests of the Gulen community. “The THY inaugurated routes to remote corners in Africa. It is obvious that those routes were launched with state support to provide help and logistics to Fethullah Gulen’s organizations in Africa. They have fallen out with each other now, but this doesn’t eradicate the truth,” he said.

THY has been growing through external borrowing, the cost of which is on the rise. The company relies on imports for fuel, which is the main cost item, and jet fuel prices are on the rise as well. Moreover, domestic and external political tensions have amplified Turkey’s risks, leading to market losses. As a result, THY closed 2016 with operating losses of 374 million liras ($98.7 million). The setback is said to have been partially compensated in 2017, a year of high growth for the Turkish economy, but things will become clear only when the company releases its balance sheet for last year.

An issue that lacks transparency is the status of THY. Is it a public company? The state owns 49% of company shares, while the remaining 51% are traded on the stock exchange. The company remains in the category of public entities linked to the Treasury, but it has been off-limits to an audit by the Court of Accounts, which controls public institutions on behalf of parliament. Moreover, THY’s public shares have been transferred to the Wealth Fund, a controversial sovereign fund created in 2016. With all of those factors at play, a transparent analysis of THY and monitoring its past and potential turbulences becomes difficult. The company’s expected — and somewhat forced — relocation to Istanbul’s new airport, scheduled to open in late 2018, heralds another bumpy process, the turbulence of which is likely to be even bigger.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | After big boom, Turkey’s aviation sector heads for turbulence (Al-Monitor, February 23, 2018) için yorumlar kapalı

Tedirgin yatırımcının gözü dışarıda (Al-Monitor, 16 Şubat, 2018)

Türkiye’nin en büyük sermaye grubu Koç’un Onursal Başkanı Rahmi Koç 18 Ocak 2018’de düzenlediği basın toplantısında Türkiye’de yeterince büyüdüklerini, artık dünyaya açılmaları gerektiğini belirterek, “Artık bundan sonra yatırımlar yurt dışında” dedi.

Rahmi Koç açıklamasını şöyle sürdürdü: “Koç Grubu’nun dünyaya açılması lazım. Artık bundan sonra yatırımlar yurt dışında. Ayrıca biz Türkiye için kâfi derecede büyüdük, iki derece büyük geliyoruz artık. Yani Arçelik iki puan daha pazar payı alsa Rekabet Kurulu hemen ‘çok şey yaptınız, durun’ diyor. Yeni bir şey satın alsak müsaade etmiyorlar. Dolayısıyla bizim yatırımı yurt dışına taşımamız lazım.”

Türkiye milli gelirinin yüzde 6’sına ulaşan yıllık satış hacmi ile Koç Grubu 2016 sonu itibarıyla 83 bin kişi istihdam ediyor ve bunun yüzde 16’sı yurt dışı istihdamdan oluşuyor.

Koç Grubu için yurt dışına yatırım yeni bir deneyim değil. Koç’un en büyük şirketlerinden Arçelik 2016’da 16 milyar TL’lik konsolide ciro gerçekleştirmişti. Bu cironun yüzde 60’ı uluslararası pazarlardan elde edilirken bu toplama yurt dışı üretimle de katkıda bulunulmuştu. Arçelik, Beko markası ile Avrupa’da beyaz eşyada ikinci büyük durumunda. Şirket Romanya’da Arctic ve Güney Afrika’da Defy markaları ile üretim yapıyor ve pazar liderliğini sürdürüyor.

Pakistan’ın lider beyaz eşya markası Dawlance da 2016’da “Asya-Pasifik ve Türkiye arasında istikrarlı ve güçlü bir varlık sağlayacak ticari koridor oluşturma” hedefiyle üç üretim tesisi ve dağıtım ağıyla şirketin bünyesine katıldı.

Koç, Arçelik’e yeni atılımlar yaptırmanın peşinde iken savunma sanayiinden içeride yeterince destek göremedi. AKP rejimi ile zaman zaman sürtüşen gruba savunma projelerinden umduğu dilimlerin yeterince çıkmadığı konuşuluyor. Şirket dışarıda da pazar arıyor. Bunlardan birini Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile gerçekleştiriyor. Koç’un savunma sanayii şirketi Otokar Körfez Bölgesi başta olmak üzere yurt dışı satışlarını artırmak için BAE’de şubat 2017’de Otokar Land Systems Limited (Otokar LS) şirketini kurdu. Ortak girişim şirketi Al Jasoor, Türkiye’nin en büyük savunma sanayii ihracat sözleşmesine imza attı. BAE’nin 8×8 amfibik zırhlı araç ihtiyacını karşılamaya yönelik 661 milyon ABD doları tutarındaki bu anlaşmayla birlikte Otokar, operasyonlarına teknoloji transferi ihracatı ve yurt dışında üretimi de eklemiş oldu.

Otokoç Otomotiv otomotiv perakendeciliğinde, Otokoç ve Birmot ise araç kiralamada Kazakistan, Azerbaycan, Kuzey Irak, Macaristan, Gürcistan ve Kuzey Kıbrıs’taki 236 noktada hizmet veriyor.

Grubun bankası Yapı Kredi’nin operasyonları Hollanda, Rusya, Azerbaycan ve Malta’daki yurt dışı bankacılık iştirakleri tarafından destekleniyor.

Dışa yatırımda Koç yalnız değil elbette. Türkiye’nin 40 milyar dolara yakın dış yatırımı var. Aslında Türkiye benzeri ülkelerin dış yatırımları daha yüksek. Örneğin, Meksika’nın 160 milyar dolar, Hindistan’nın 156 milyar dolar, Macaristan’ın ise 225 milyar doları buluyor.

Türkiye’nin dış yatırımlarının ağırlığı yüzde 68 ile finans alanında. Hollanda ve Lüksemburg gibi finans merkezlerinde toplanan bu yatırımlarda amaç belli: Yurt dışından bu yatırımlar aracılığıyla kredi bulmak, dış ticaret işlemlerine aracılık etmek.

Türkiye’nin dışarıdaki sanayi yatırımları henüz toplam dış yatırımların yüzde 15’inden ibaret. Bunun da bir kısmını devlet şirketi Türk Petrol’ün Azerbaycan, Rusya ve Irak’taki arama ve üretim faaliyetleri oluşturuyor. İmalat sanayii yatırımlarında Koç başı çekiyor ama çeşitli alt dallarda da irili ufaklı dış yatırımlar var. Alt sektör olarak, Türkiye’nin en geleneksel ve uluslararası rekabette daha avantajlı olan tekstil-giyim sektöründeki yatırımlarının 528 milyon dolarlık dış yatırımla başı çektiği anlaşılıyor. Bu tür yatırımların iş gücünün ve ham maddenin ucuz olduğu Balkanlar ile Asya ve Afrika ülkelerinde irili ufaklı firma yatırımlarından oluştuğu biliniyor.

Şişecam, Anadolu Efes kendi sektörlerinde bir dizi yurt dışı yatırımına sahipler. Tosyalı Demir-Çelik de Cezayir’de önemli bir yatırımı tamamladı ve genişletiyor.

Gıda sektörünün önemli ismi Ülker (Yıldız Holding) dünyanın en bilenen markalarını satın alarak dış yatırımlarını artırmış durumda. 2012’de dünyanın en önemli çikolata markalarından Godiva’yı ve ABD’nin köklü şekerleme şirketi DeMet’s’i bünyesine katan Yıldız Holding, dış yatırımda en büyük adımını kasım 2014’te attı ve dünyanın altıncı büyük bisküvi üreticisi United Biscuits’i satın aldı.

Sanayinin dışında havaalanı işletmeciliğinde TAV, mobil iletişimde ise Turkcell dikkate değer dış yatırımlar gerçekleştirmiş durumdalar.

Dış faaliyet derken dış müteahhitlik işleri ayrı bir başlık oluşturuyor ve o alanda Türkiye’nin 1970’lerde konut üretimiyle başlayan, bugün altyapı yatırımlarına uzanan önemli bir portföyü var. 2016-2017 yıllarında dünyada yaşanan siyasi ve ekonomik dalgalanmalar ile petrol fiyatlarının düşük seyrine rağmen sırasıyla 13,8 milyar ve 15 milyar dolarlık yeni proje üstlenildi.

Ancak yine de büyük fotoğrafa bakıldığında Türkiye hem dış yatırım çekmede hem de dışa yatırım yapmada birçok yükselen ülkenin gerisinde.

Bugün dışa yatırım çabalarının altında ise başka bir etken, politik gerilimlerden duyulan tedirginlik var. Son yıllarda dışa yatırım kararlarında yatırımcının önünü görme konusundaki endişelerin yanı sıra artan başka riskler, en başta da ülkedeki kayırmacı, hukuksuz rejim icraatları etkili olmaya başladı.

AKP rejiminin toplumu kutuplaştırıcı icraatları firmalar dünyasına da yansımış durumda. Kamu ihalelerinde korunan, kayırılan kesimlerle iktidarın ilişkileri ortaya çıktıkça birçok firma rejim tarafından biada zorlandıkça firmalar için yatırım yeri seçmede dış ülkeler de alternatifler arasına giriyor.

Yoğun bir işsizlikle karşı karşıya olan Türkiye’nin daha çok yatırıma ihtiyacı varken firmaların yatırım yeri olarak yurt dışını tercih etmeleri ülkede iş bekleyen kitleler açısından pek olumlu değil. Yatırımlardan yararlanan yan sanayiden bunlarla alt sektörlere ve tedarikçilere kadar bir dizi kesim açısından da yatırımların dışa akmasının negatif etkileri söz konusu.

Yüksek sesle ifade edilemese de genel kanı şu: Ülkedeki politik iticiliğin, artan risklerin etkisiyle verilmiş yurt dışı yatırım kararlarından cayılması için OHAL uygulamasının hızla kaldırılması, demokratik normların hâkim kılındığı bir parlamenter düzene, hukuk devletine yeniden dönülmesi gerekiyor.

 

Makale kategorisine gönderildi | Tedirgin yatırımcının gözü dışarıda (Al-Monitor, 16 Şubat, 2018) için yorumlar kapalı

Anxious Turkish investors eyeing opportunities abroad (Al-Monitor, February 16,2018)

ARTICLE SUMMARY
Mounting political tensions, uncertainties and declining rule of law in Turkey are pushing Turkish entrepreneurs to consider investing abroad.

Turkish tycoon Rahmi Koc announced last month that his business empire, Turkey’s largest, had grown enough at home and was turning to overseas investments. “The Koc Group has to open up to the world,” Koc said at a Jan. 18 press conference. “From now on, the investments will be abroad.”

Koc claimed his company had become “two sizes too big” for Turkey, and the competition watchdog was now constraining its growth. Referring to Koc Holding’s home appliances giant, he said, “When Arcelik adds another two points to its market share, the Competition Authority instantly tells us that it is too much, that we should stop. When we buy something new, they deny a permission. Hence, we need to move investments abroad.”

With annual sales equivalent to 6% of Turkey’s gross domestic product, Koc Holdingemployed 83,000 people at the end of 2016. That 16% of those employees were abroad means it already has significant investments overseas.

In 2016, Arcelik’s consolidated turnover stood at 16 billion Turkish liras ($4.3 billion), 60% of which came from international markets, including production abroad. Arcelik’s domestic appliances brand Beko is the second largest in Europe. The company owns plants in Romania and South Africa, manufacturing home appliances under the brands Arctic and Defy, respectively. In 2016, the company acquired Dawlance, Pakistan’s leading home appliances maker, including its three plants and distribution network, to create a “commercial corridor for a stable and strong presence between Asia-Pacific and Turkey.”

Of note, Koc Holding has found little support at home for its drive to expand into the defense industry. Some suggest its projects have fallen victim to political frictions with the Justice and Development Party (AKP) government. In this sector, too, the conglomerate is looking to foreign markets, especially in the Gulf. Its armored vehicle maker, Otokar, established a subsidiary in the United Arab Emirates that in a joint venture with a local partner won a $661 million contract last year to supply amphibious armored vehicles to the UAE army. The deal marks the largest single defense industry export for Turkey to date.

In the automotive sector, Koc’s retail and rental companies operate in 236 locations in Azerbaijan, Georgia, Hungary, Iraq, Kazakhstan and northern Cyprus. Its bank, Yapi Kredi, has the backing of foreign subsidiaries in Azerbaijan, Malta, the Netherlands and Russia.

Naturally, Koc Holding is not alone in investing abroad. Turkish overseas investments total some $40 billion, but this is a rather low figure compared to Turkey’s peers among emerging economies. Mexico, for instance, has invested $160 billion abroad, India $156 billion and Hungary $225 billion.

Most of Turkey’s overseas investments, as much as 68%, are concentrated in the finance sector, mostly in financial hubs such as Luxembourg and the Netherlands. The rationale is clear: to facilitate the acquisition of loans and mediate in foreign trade transactions.

Industrial investments account for only 15% of total investments abroad, including the public company Turk Petrol’s oil exploration and production interests in Azerbaijan, Iraq and Russia. Koc Holding is the leading overseas investor in manufacturing, followed by smaller companies active in various subsectors. Chief among them is the textile-garment industry, where Turkish businesses have been traditionally competitive. Turkish overseas investmentsin textiles and garments amount to $528 million, concentrated mostly in Balkan, Asian and African countries, which offer cheaper labor and raw materials.

In the food sector, Yildiz Holding’s food giant Ulker has significantly increased its international presence in recent years, acquiring some of the world’s best-known chocolate, candy and biscuit makers in GodivaDeMet’s and United Biscuits.

Other major Turkish investors abroad include glass maker Sisecam, brewer Anadolu Efes, iron and steel manufacturer Tosyali, airport operator TAV and mobile phone operator TurkcellTurkish contractors should be also mentioned prominently here. Their overseas activities, which began with home building projects in the 1970s, have expanded into significant infrastructure investments. In 2016 and 2017, Turkish builders won overseas projects worth $13.8 billion and $15 billion, respectively.

Still, in the big picture of emerging economies, Turkey lags behind its peers both in attracting foreign investment and investing abroad. Today, however, Turkish entrepreneurs have a new reason to put their money to use abroad — apprehension over mounting political tensions and uncertainty at home. Along with the growing economic risks, many are scared of the sharp decline in the rule of law and creeping nepotism.

The AKP government’s polarizing policies have not spared the business community. As ties between the government and crony companies come to light, and many businesses face pressure to bow down to the government, shifting investments abroad is increasingly becoming an alternative. This is bad news for Turkey’s army of the jobless as well as for various side industries and suppliers that rely on industrial investments.

Although few dare to say it loudly, the general view is that investment money will continue to flow abroad — driven by growing political tensions and economic risks at home — unless Ankara lifts the state of emergency in place since the July 2016 coup attempt, and the country returns to parliamentary governance anchored in democratic norms and the rule of law.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | Anxious Turkish investors eyeing opportunities abroad (Al-Monitor, February 16,2018) için yorumlar kapalı

Türkiye ekonomisinde 2018 bilinmezliklerle dolu (Al-Monitor, 30 Aralık, 2017)

 

Türkiye ekonomisi 2017’nin üçüncü çeyreğinde beklendiği gibi sansasyonel bir büyüme kaydetti ve görünürde yüzde 11,1 büyüdü. Böylece ilk dokuz ayda büyüme yüzde 7,4, yıllıklandırılmış olarak da yüzde 6,5 olarak gerçekleşti. Tahmini yıllık büyüme Orta Vadeli Program’da 2017 için yüzde 4,4 olarak öngörülen büyüme hedefinin kolaylıkla aşılacağını ortaya koyuyor. Ayrıca Türkiye’yi, Çin ve Hindistan’ın ardından en hızlı büyüyen ülkelerden biriymiş gibi de gösteriyor. İlk elde Türkiye için olumlu görünen bu tablonun arka yüzü pek öyle değil. Türkiye’nin büyümesi bir dizi aritmetik yanılsama, kırılganlık ve stres biriktiren bir kimyaya sahip.

Bütün parıltılı görünümüne karşılık büyüme ile ilgili sonucun iç ve dış dopingle gerçekleştiğini, 2016’da yüzde 3 olarak gerçekleşen düşük büyümenin bazına oturduğu için aritmetik bir yanılsama içerdiğini de hatırlatmak gerek. Özellikle üçüncü çeyreğin yüzde 11’lik “mucizevi” büyümesinde 2016’nın üçüncü çeyreğinde ekonominin yüzde 1’e yakın küçülmüş olmasının baz etkisi var. Bu düşük baz, AKP iktidarınca özellikle gözlerden uzak tutuluyor.

Genelde ise 2017 büyümesinin ABD Başkanı Donald Trump’ın düşük performansının taşıdığı sıcak para girişi, içeride de yoğun devlet kaldıracı ile gerçekleştiği vurgulanmalı.

Parıltılı büyüme verilerinin arkasında dönemsel dış dünya konjonktüründen kaynaklanan dış sermaye akışı, özellikle sıcak para girişi önemli bir yer tuttu. Bu dış kaldıracın yanında, AKP rejiminin bütçe açığını artırma pahasına uygulattığı kredi genişlemesi, vergi kolaylıkları, İşsizlik Sigortası Fonu’nu hovardaca harcattıran teşviklerden de söz edilmeli.

Trump’ın güven vermeyen icraatıyla iştahı kaçıp Türkiye gibi ülkelere yönelen sıcak para, dolar kurunu eylül ayına kadar aşağı çekerek ithalatı özendirdi ve bu kaldıraçla iç talebe dayalı büyüme de hızlandı. Hızlandı hızlanmasına ama öte tarafta dış borç stoku 435 milyar dolara kadar çıktı, özel firmaların döviz yükümlülükleri de 212 milyar dolara kadar yükseldi.

Özellikle ABD ile yaşanan politik krizin etkisiyle ekim ayı sonrası hızlanan döviz fiyatı Merkez Bankası’nı faiz artırmaya zorlamakla kalmadı, döviz fiyatı yüksek seyrini koruyarak ekonomiyi yüksek faiz-yüksek döviz kıskacına aldı. Yani 2017’nin dış kaynak girişinde sıcak paranın hâkimiyeti açık. Dolayısıyla 2017’nin yüzde 6,5’i bulması beklenen yıllık büyümesinde de sıcak para ağırlıklı dış kaynak girişinin etkili olduğu söylenebilir. Sıcak para ve kredi genişlemesi kaldıraçlarının üstünde yükselen büyüme, özellikle üçüncü çeyrekte iç tüketime yaslandı.

Madencilik ve enerjiyi de içeren geniş anlamda sanayide büyüme son üç çeyrekte ortalama yüzde 9,5’i buldu, iç tüketime dönük sanayi lokomotif sektör oldu. İmalat sanayinin katma değer artışı üçüncü çeyrekte iç pazar odaklı, özellikle de dayanıklı mallara talep üstünden gerçekleşti. Sanayi üretimi yüksek tempoda seyrederken yatırım ayağında inşaat yine öne çıktı. Büyük çevre tahribatına, tarih ve doğa varlıklarının yıkımına dayanan inşaat furyasına karşılık sanayiyi geliştirecek makine-teçhizat yatırımlarında düşük tempo gözlenmesi önemli bir zaaf.

Öte yandan bu büyümenin istihdam dostu olmadığı ve adil bir bölüşüme dayanmadığını da veriler ortaya koyuyor. Yüksek büyüme iddiasına rağmen işsizlik gerilemediği gibi tırmanıyor. Yüzde 11 büyümeyi içeren üçüncü çeyrekte yer alan eylül ayı verilerine göre mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış olarak resmi işsizlik yüzde 11’e yaklaşırken, tarım dışı işsizlik yüzde 12,7 oldu. Genç işsizliği ise eylülde yüzde 20,2 oldu.

Yüksek büyümeye yüksek enflasyon eşlik ediyor. Kasım ayı üretici (sanayici) fiyatlarındakiartış yüzde 17,5’a yaklaştı. Özellikle ara mallarındaki yıllık artışın yüzde 24’e ulaşması tüketici enflasyonunun yıllık yüzde 13’ü bulmasında etkili oldu.

Gözlerden saklanan en önemli gerçek ise büyümenin temmuz 2016’dan beri uzatılarak uygulanan, emek üstünde baskı ve hukuk ihlalleriyle dolu Olağanüstü Hal (OHAL) şartlarında iş gücünün ucuzlatılmasıyla sağlandığı ve bölüşümün kâr, faiz, rant gelirleri lehine bozulduğudur.

TÜİK gayrisafi yurt içi hasılayı (GSYİH) üretim ve harcama yöntemlerinin yanı sıra gelir üstünden de tahmin ediyor. Bu yöntemde iş gücünün milli gelirden aldığı payın yanında kâr-faiz-ranttan oluşan “işletme artığı” da hesaplanıyor ve geri kalan pay, yatırım ve vergi payı sayılıyor. Bu yöntem, işçi ve memurların GSYİH’dan payına düşen iş gücü ödemelerinin 2017’nin ilk çeyreğinde yüzde 35’e yaklaşırken üçüncü çeyrekte yüzde 29’a gerilediğini, yani altı puan azaldığını gösteriyor. Buna karşılık net işletme artığı, yani kâr, faiz, rant gelirleri GSYİH’da ilk çeyrekte yüzde 39 olan paylarını, yüzde 11 büyüme olan son çeyrekte yüzde 47’ye yaklaştırmışlar ve yaklaşık sekiz puanlık artış sağlamışlar.

Kısacası iki haneli enflasyon, işsizlik, artan adaletsiz bölüşüm, büyük bütçe açıkları ve cari açıkla kırılgan sıcak para girişine bağımlı büyümenin 2017’ye ağır maliyeti olduğunu, bu maliyetin 2018’e taşındığını belirtmek gerekiyor. Dış ve iç şartlar zorlanarak OHAL koşullarında gerçekleştirilen bu büyümenin 2018’de tekrarı zor. Bundan dolayı büyümenin yarı yarıya yakın tempo kaybederek 2018’de düşük seyredeceği yaygın bir kanaat.

Parıltılı büyüme verilerinin arkasında dönemsel dış dünya konjonktürünün lehte esen rüzgârlarının yanında AKP rejiminin bütçeyi riske ederek açtırdığı bol kepçe kredi akışı ve vergi teşvikleri ana kaldıraçlar olarak iş gördü. Bu iki kaldıracın da 2018’de çalışması şüpheli. Ekim ayı ile birlikte ABD ile yaşanan krizin de etkisiyle sıcak para bazen çıkarak bazen de girişini yavaşlatarak ekonomiye katkısını azalttı. Buna bağlı olarak da dolar fiyatı kasım ortalarında 4 TL’nin eşiğine gelirken Merkez Bankası’nın çeşitli müdahaleleri ve faiz artışı ile biraz frenlendi ancak beklenen düşüş sağlanamadı. 2017 doların TL karşısında yüzde 21 değer kazanmasıyla tamamlandı. Bu, borcu ve ithalata bağımlılığı olanlar için tahripkâr bir değersizleşme. 2018’e bu yük ile girmek yeterince büyük sorun.

2018’de dış iklimde şemsiyenin ters dönmesi halinde doların yeniden tırmanışa geçmesi borçlulara zor günler yaşatabilir. ABD Merkez Bankası Fed’in bilanço küçültme takvimi netleşti ve faiz artışları küçük dozlarda olsa da başlatıldı. Avrupa Merkez Bankası da aynı doğrultuda hareket ediyor. Bu da Türkiye gibi ülkelere geçici park eden sıcak paranın akışını yavaşlatabilir.

İçeride açılan bol kepçe kredi genişlemesine kefil olan devlet hazinesi, bu anlamda belli bir riski de üstlenmiş oldu. Kredi dönüşlerinde aksama hem banka sistemini hem de Hazine’yi zor duruma sokabilir. 2019’da yapılacak yerel, parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 2018’e alınması ihtimalinden de söz ediliyor. Bu, enflasyon başta olmak üzere yüksek cari açık ve bütçe açığını göze alarak büyümede ısrar eden bir ekonomik politikayı getirirse tüm dengeler daha da bozulabilir.

Makale kategorisine gönderildi | Türkiye ekonomisinde 2018 bilinmezliklerle dolu (Al-Monitor, 30 Aralık, 2017) için yorumlar kapalı

2018 fraught with uncertainties for Turkish economy (Al-Monitor, December 30,2017)

As expected, Turkey this month posted a sensational growth rate for the third quarter of 2017. The economy ostensibly grew 11.1%, which put the overall rate for the first nine months at 7.4% and the year-on-year rate at 6.5%. The figure, which casts Turkey as one of the world’s fastest growing economies after China and India, means that the government’s projection of a 4.4% growth rate for 2017 will be easily surpassed. Yet the other side of the coin is not as shiny as the growth numbers suggest at first glance. Under the veneer of success, the Turkish economy’s growth involves arithmetic illusions, fragilities and a chemistry that accumulates stress.

The impressive growth figures this year are the result of internal and external “doping,” in addition to the base effect of last year’s growth, which stood at 3%. The “miraculous” 11.1% rate of the third quarter, in particular, owes much to the base effect of the same period last year, when the economy contracted by about 1%, something the ruling Justice and Development Party is notably trying to obscure.

In general, this year’s growth has relied heavily on the inflow of foreign short-term investments or hot money, driven by seasonal external factors, including US President Donald Trump’s underperformance, as well as on strong government levers at home, including the encouragement of bank lending at the expense of a widening budget deficit, tax cuts and other incentives resulting in reckless spending from the Unemployment Insurance Fund.

As Trump’s performance failed to inspire confidence, foreign short-term investors turned to emerging economies like Turkey. Up until September, the flow of hot money kept the dollar’s price in check and encouraged imports, which stimulated growth based on domestic demand. In the meantime, however, Turkey’s external debt stock reached $435 billion and the foreign-exchange liabilities of private companies climbed to up to $212 billion.

As of October, the Turkish lira began to tumble against the dollar, hit by political tensionswith the United States, piling pressure on the central bank to hike rates, and dragging the economy into the pincer of high interest rates combined with high foreign exchange prices.

In short, the flow of foreign funds, dominated by hot money, was a major factor behind Turkey’s economic growth, which is expected to reach 6.5% on overall this year. Riding the wave of hot money and loan expansion, growth was driven by domestic consumption, especially in the third quarter.

In the industry, including the mining and energy sectors, growth in the first three quarters reached 9.5% on average. As such, industry became the lead sector in terms of growth, relying mainly on domestic consumption. The added-value increase in the manufacturing sector was driven largely by the domestic market, especially demand for durable goods. On the investment leg, the lead belonged again to the construction sector. Yet despite the construction frenzy, which has caused huge damage to the environment and historical heritage, investment in machinery and equipment — an indicator of future industrial development — remains low, representing an important weakness.

Moreover, Turkey’s economic growth has been neither employment-friendly nor contributes to the fair distribution of wealth, the statistics show. The unemployment rate has not only not decreased, but remains on the rise. According to official data for September — a month that is part of the third quarter with the 11.1% growth rate — the seasonally adjusted unemployment rate came close to 11%. Nonagricultural unemployment stood at 12.7% and youth unemployment at 20.2%.

The high growth is accompanied by high inflation. Year-on-year inflation in producer priceshit 17.3% in November, including a 24% increase in intermediate goods, which was a major factor pushing consumer inflation to almost 13%.

The most disturbing reality on the other side of the coin is that the spectacular growth rate has been achieved under a state of emergency, which has been in place since the coup attempt in July 2016. The emergency rule has been fraught with legal violations and suppression of labor rights, resulting in the cheapening of labor and a distribution shift in favor of revenues from profits, interest and rent.

The Turkish Statistical Institute’s calculations of gross domestic product involve a method based on revenues, alongside others based on production and spending. This method calculates the share the labor force gets from the GDP as well as the “operating surplus,” which consists of profit, interest and rent revenues, with the remaining share considered investment and tax. The data shows that payments to labor stood at 29% of GDP in the third quarter, down from about 35% in the first one. In contrast, the net operating surplus reached close to 47% of GDP in the third quarter, up from 39% in the first one.

In sum, Turkey’s economic growth in 2017 has not only relied on the fragile flow of hot money, but has also come at a hefty cost, marked by two-digit inflation, widening budget gaps coupled with a current account deficit, high unemployment and an increasingly unfair distribution of income. All those problems will continue in 2018. The prevailing view among observers is that Turkey can hardly sustain its current performance, with the growth rate expected to fall by about half next year.

The levers of loan expansion and tax incentives, which the government has used lavishly, jeopardizing the budget, are unlikely to work next year. Moreover, the leverage provided by hot money has weakened, with the flow intermittently stopping or slowing down since October under the impact of the crisis with the United States. As a result, the price of the dollar remains above the desired level, despite being curbed to some extent through central bank interventions and rate hikes. The lira is closing the year with a 21% depreciationagainst the greenback — a devastating figure for those who are indebted or have a dependency on imports. Entering 2018 with such burden is a huge problem in itself.

A fresh rally by the dollar next year under the impact of external factors could aggravate those debt burdens. The US Federal Reserve has drawn up a balance-sheet reduction plan and begun hiking rates, albeit modestly. With the European Central Bank on the same path, the flow of hot money to countries such as Turkey could decrease.

Another risk stems from the guarantees that the Turkish treasury provided in the loan expansion this year. Loan defaults could put a strain on both the treasury and the banking system.

Finally, there is the issue of elections. Critical presidential, parliamentary and municipal polls are scheduled for 2019, but speculation is growing that the government could opt to bring them forward to 2018. And if early elections bring about a government policy that insists on growth at the expense of more inflation and budget deficits, all economic balances could further deteriorate.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | 2018 fraught with uncertainties for Turkish economy (Al-Monitor, December 30,2017) için yorumlar kapalı

Zarrab, enflasyon ve piyasada fiyatlamalar (Al Monitor, 7 Aralık, 2017)

 

ABD’de sürmekte olan Zarrab davası iç ve dış kamuoyunda nefes kesen bir dizi film gibi izlenirken 17-25 Aralık 2013’te üstü kapatılan rüşvet rezaleti bizzat Zarrab’ın itirafları ile yeniden sergileniyor. Zaman zaman dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a dokunan bu itiraflara paralel olarak CHP’nin ortaya çıkardığı Erdoğan ailesinin yakınlarının Man Adası’ndaki off-shore hesaplarında açıklanması güç servetlerle ilgili haberlere de piyasadan pek tepki gelmedi. Yüzde 13’ün kıyısına gelen yüksek enflasyonla beraber yabancı yatırımcıda hızlı çıkış, dolayısıyla dövizde hızlı bir yükseliş olacak mıydı? Pek de olmadı. Kasım ayı başında 4 doların eşiğine gelen ve Merkez Bankası’nın bazı müdahaleleriyle yatışan döviz fiyatı onu tırmandıracak yeni olumsuz haberlerden fazla etkilenmemiş görünüyor ve bu, “acaba neden?” sorusunun sık sık sorulmasına yol açıyor.

Eldeki verilerden gidecek olursak, önemli tüketim ve yatırım kararları askıda durmakla beraber yabancı yatırımcıların çıkışı yoğun değil. Merkez Bankası’nın haftalık olarak yayımladığı Türkiye’deki yabancıların portföy yatırımlarında kayda değer bir çıkış gözlenmedi.

Kasım ayının ikinci haftasında net olarak 1 milyar doların üstünde sıcak para çıkışının ardından izleyen iki haftada 450 milyon dolarlık giriş oldu ve bunun üçte ikisi fiyatı ucuzlayan hisse senetlerine yapıldı.

Ancak sıcak parada kasım ayının ikinci yarısında uzaklaşma yaşanmamasına rağmen net döviz açığı olan şirketlerden ve bireysel yatırımcılardan dolara gelen talebin etkisi ile dolar fiyatı 3.95 TL basamağını pek terk etmedi. Merkez Bankası’nın kısıtlı da olsa — yarım puan kadar — örtülü faiz artırması, daha anlamlı faiz artırabileceği sinyallerini yayması, bazı döviz yükümlülüğü olan firmalar için dolar kurunu sabitlemesi gibi önlemler, dövizdeki tırmanışı bir ölçüde yavaşlattı.

Doğrusunu söylemek gerekirse siyasette olduğu kadar ekonomide de deprem yaratması beklenen ABD’deki Zarrab davası ve Man Adası belgelerinin piyasalar tarafından okunma biçimi biraz farklı.

Piyasaların olayları okuma biçimi kamuoyu vicdanından, etik optiğinden görünen ile pek örtüşmüyor. Herkes iyi bilir ki yatırımcı, yani piyasa öncelikle kârına bakar. Yolsuzluk, usulsüzlük, onu risk barometresini etkilediği kadar ilgilendirir.

ABD’deki Zarrab duruşmasında öne sürülen iddialar ve geçirilen isimler, olay örgüsü ve yapılan vurgular, şu ana kadar olanı biteni fiyatlamaya çalışan piyasada fiyatların olağan dışı artacağı kanısını uyandırmadı henüz. Elbette şimdilik. İfadeler değişebilir, seyir farklılaşabilir. Ne var ki piyasa için rüşvet, yolsuzluk, hatta yüksek enflasyon, “yeni haber” değil ve hepsi satın alınmış, fiyatlanmış durumda. Yeni haberler, yeni mesajlarla iş değişebilir tabii… Ama önce ortaya çıkması, uç vermesi gerek. Eldekiler fiyatlandı ve sonuçta Zarrab davasının ilk haftasında Türk Lirası cinsi 10 yıllık hazine tahvilinin bileşik faizi 85 baz puan aşağı kaydı. Yani tahvilde alım var. Duruşma günü 3.98’e koşan dolar/ TL kuru o haftayı 3.92 ile kapadı. Türkiye tahvillerinin “kasko primi” olarak görülebilecek CDS, 200’ün altına indi.

Özetle piyasa hem Zarrab hem Man Adası ile ilgili haberlerin yaratacağı türbülansları fiyatlamış durumda. Yeni türbülanslar olursa ancak o zaman yeniden fiyatlama olabilir.

Piyasaları artan enflasyon da pek etkilememiş gibi. Merkez Bankası müdahalelerine rağmen iki ayda yüzde 13’e yakın artan dolar fiyatı, ayrıca dünya piyasalarında yükselişe geçen başta petrol olmak üzere emtia fiyatları, bunların ithalatçısı Türkiye’de hem tüketici hem de üretici fiyatlarını yukarı iten ana kaldıraç durumunda. Bunu Merkez Bankası’nın enflasyon raporu da teyit ediyor.

Kasım ayı enflasyon verisi ile birlikte yıllık hesaplamada TÜFE yüzde 13’e yaklaştı. Yıllık fiyatlar petrol fiyatlarının da tırmanmasıyla en çok ulaştırma hizmetlerinde arttı ve yıllık bazda artışı yüzde 19’a yaklaştı. Gıda ve alkolsüz içeceklerde ise yıllık artış yüzde 15,8’i buldu. Yıllık artışlar çeşitli mal ve hizmetlerde yüzde 13,4’ü, ev eşyasında yüzde 12,9’u, sağlıkta yüzde 12,4’ü bulmuş durumda. Bunlar son 14 yılın en yüksek enflasyon rakamları.

Tüketici fiyatlarına etki eden sanayici-üretici fiyatları daha da ürkütücü. Yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE), 2017 yılı kasım ayında yıllık olarak yüzde 17 artış gösterdi. Özellikle ara mallarının fiyatlarında yüzde 23’ü bulan fiyat artışları bunun tüketici fiyatlarına da yansıyacağının sinyali sayılıyor.

Daha çok da şirketlerin kullandığı elektrik ve gaz yıllık olarak yüzde 1,2 ucuzlatıldığı halde üretici fiyatları yıllık yüzde 17,3 arttı. Elektrik ve gaza da zam gelecek, hazırlık yapılıyor. Döviz fiyatı ve dünya enerji fiyatlarındaki artış önce sanayici sonra tüketici fiyatlarını hızla tırmandırıyor. AKP enflasyonla baş edemiyor.

Ücret, maaş enflasyon karşısında hızla eridi. Homurtular artacak.

Tüm güven endeksleri kasım ayında ekime göre geriledi. Ekonomiye ne tüketici kesim güven duyuyor, ne reel kesim. Zaten dövizin tırmandığı, faizin hızla yükseldiği, bütün önlemlere rağmen işlerin umulan ölçüde açılmadığı bir dönemde ekonomiye güven duyulsa şaşırtıcı olurdu.

Kasım ayına ilişkin bu endekslerin hiçbirinde önceki aya göre iyiye gidiş görülmedi. Tüketici güven endeksi kasım ayında 65,2 ile bu yılın en düşük düzeyine indi. Tüketici güveni darbe girişiminin yaşandığı geçen yılın temmuz ayından bile daha aşağıda bulunuyor.

Bir yandan Zarrab davasında rüşvet itirafları, Man Adası off-shore hesap belgeleri, öte yandan yükselen enflasyon, beklenti anketlerinde hızlı bozulmalar… Buna rağmen dövizde tırmanmanın yerini yer yer düşüşe bırakmasına ne demeli? Piyasanın bu tutumu nasıl açıklanır? AKP iktidarının hile hurdayla, borsayı paravan şirketleri aracılığıyla manipüle ettiği; hisse senedi, devlet kâğıdı alımı yapan paravan şirketlerle piyasayı regüle ettiği türü fısıltı gazetesinde dolaşan komplo teorileri yine eksik olmuyor. Ama daha akla yatkın gelen açıklama, Merkez Bankası’nın 14 Aralık’ta yapacağı olağan toplantısında faiz artırabileceği beklentisi. Yüksek gelen enflasyon karşısında faiz artırmaya mecbur kalacağı düşünülen Merkez Bankası’nın bu kararı piyasalarca önceden satın alınıyor ve hazır döviz fiyatı yüksek iken satışa geçiliyor bu da fiyatları aşağı çekiyor.

Merkez Bankası 14 Aralık’ta faiz artırır mı? Piyasalar artırır beklentisi ile döviz satmaya devam eder ve fiyat Merkez Bankası açısından 14 Aralık’ta makul bir seviyeye inerse, o tarihte Merkez Bankası niye faiz artırsın? Hele ki 12 Aralık’ta açıklanacak ve tahminlere göre yüzde 7-8 gibi gösterişli bir büyümeyi bulacak rüzgârı da arkasında hissederse faiz artırmayabilir. Ama bu kez de piyasalar faiz artırılmadığı için hayal kırıklığı duyup tekrar dolara yönelebilir ve aralık ayının ikinci yarısı yeni bir dolar tırmanışına sahne olabilir.

 

Makale kategorisine gönderildi | Zarrab, enflasyon ve piyasada fiyatlamalar (Al Monitor, 7 Aralık, 2017) için yorumlar kapalı

US sanctions-busting trial fails to shock Turkish markets (Al-Monitor, December 7, 2017)

ARTICLE SUMMARY
Turkey’s financial markets remained relatively calm in the face of bribery confessions and other allegations targeting President Recep Tayyip Erdogan.

The sanctions-busting case in the United States involving prominent Turkish suspects is being followed daily, like a nail-biting TV series, by many at home and abroad. A bribery scandal, which Turkey had covered up in December 2013, is back in the open, this time in New York and through the confessions of Turkish-Iranian gold trader Reza Zarrab, who says he paid kickbacks to Turkish politicians and bankers while he ran an elaborate scheme to evade US sanctions on Iran.

Last week, Zarrab’s confessions appeared to also implicate President Recep Tayyip Erdogan, who was prime minister at the time. This coincided with the main opposition Republican People’s Party exposing alleged offshore accounts of people from Erdogan’s inner circle, involving sums that are hard to explain.

Yet neither Zarrab’s testimony nor the offshore controversy seemed to unsettle the financial markets in Turkey. This was true also for the latest jump in inflation, announced as 12.98% on Dec. 4. Many now wonder why the markets have remained unmoved in the face of a string of bad news.

In early November, the Turkish lira had tumbled badly, prompting the Central Bank of Turkey to intervene to rein in the dollar, which had hit almost 4 lira. According to Central Bank data, foreign investors pulled out more than $1 billion in short-term investments from Turkey in the second week of November, but in the next two weeks, there was an inflow of $450 million, two-thirds of which went to cheapened stock shares.

While the flight of foreign investors stopped in the second half of November, the price of the dollar remained at about 3.95 lira under the impact of continuing demand by companies with foreign exchange deficit and individual investors. Also, a covert rate hike of half a point by the Central Bank, coupled with signals that it could go for more meaningful hikes, slowed down the greenback to some extent.

Many had expected that Zarrab’s confessions and the offshore documents could trigger an economic tremor along with the political one, but the markets have a different way of reading things that correspond little with what one sees through the prism of accountability and ethics. As everybody knows, profit is the primary concern of investors or “the markets.” Corruption and unlawful practices are a concern to the extent they affect their risk barometer.

The allegations, names and events coming up at the sanctions-busting trial in New York appear to have had little impact on pricing at the markets — for now. Things could change with new revelations and signals. But bribery, corruption and even high inflation are not really “news” for the markets. All these have already been priced in. Speculation that Zarrab would plead guilty and cooperate with prosecutors was abuzz weeks before the trial kicked off on Nov. 27.

All in all, the yield on the lira-denominated, 10-year treasury bond fell by 85 basis points during the first week of the trial, indicating that investors were buying bonds. The price of the dollar, which hit about 3.98 lira Nov. 28, closed the week at 3.92 lira, while Turkey’s credit default swaps, a risk indicator, fell below 200 points.

In sum, the markets have already priced in the turbulence from the Zarrab and offshore controversies, and only a new turbulence could lead to repricing.

The markets seem unperturbed by the rising inflation as well. As the Central Bank’s latest inflation report confirms, both consumer and producer inflation in Turkey is fueled by the increase in the price of the dollar — 13% over the past two months — and the rising prices of oil and other commodities on global markets where the country is an importer.

Consumer inflation rose almost 13% year-on-year in November, its highest level in 14 years. The surge was led by transport prices, which increased about 19% under the impact of mounting oil costs. Year-on-year inflation reached 15.8% in food and nonalcoholic beverages, 12.9% in household goods and 12.4% in health care.

The increase in producer prices is even scarier — 17.3% year-on-year in November. The 23% inflation in intermediate goods is a particularly strong omen of further repercussions on consumer prices. Of note, producer prices shot up 17.3% during a period in which electricity and gas prices saw an annual drop of 1.2%. Ankara is now gearing up to hike electricity and gas prices as well. In the meantime, wages are melting against the peaking inflation, and popular discontent is bound to grow.

In November, all confidence indices deteriorated, which came as no surprise. The consumer confidence index fell to 65.2, its lowest level this year, and lower even than in July 2016, when the country went through a coup attempt.

Yet despite this gloomy economic outlook, coupled with Zarrab’s bribery confessions and the offshore money controversy, the Turkish lira has been gaining ground since last week. What to make of such market behavior? According to conspiracy theories making rounds through the grapevine, the government is manipulating the stock exchange and swaying the markets via shell companies that buy stock shares and sovereign bonds. Yet a more plausible explanation is that the markets expect the Central Bank to hike rates at its Dec. 14 meeting, pressed by the rising inflation. So this is now being bought in advance, with many selling foreign exchange while the prices are still high, which in itself is bringing the prices down.

What if the prices fall to a level that the Central Bank deems satisfactory when it convenes on Dec. 14? Why should it go for a rate hike then? The bank could well decide against a hike, especially if the third-quarter growth rate, to be released Dec. 12, comes in an impressive range of between 7-8% as expected. The markets this time could grow disappointed over the lack of a hike and turn to foreign exchange again, sparking a new dollar rally in the second half of December.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | US sanctions-busting trial fails to shock Turkish markets (Al-Monitor, December 7, 2017) için yorumlar kapalı

Bir sen eksiktin petrol zammı! (Al Monitor, Kasım 17, 2017)

 

Yüzde 11’e yapışmış bir enflasyon, yüzde 13’ün üstünde seyreden bir kent işsizliği, milli gelirin yüzde 5’ine yaklaşan bir cari açık, üstüne üstlük büyüyen bir bütçe açığı, dolar karşısında hızla eriyen bir Türk Lirası… Yetmezmiş gibi bunların üstüne bir de dünya piyasalarında petrol, doğal gaz, kömür, kısaca enerji fiyatlarında artış geldi. Tabii ki dünya piyasalarında metal, mineral fiyatlarında hızlı artış da eksik kalmadı.

Türkiye hem enerjiyi hem birçok ham maddeyi ithalatla sağlıyor, bağımlı. Şimdi bunları hem pahalanmış dolar ile hem de dünyada tırmanan yeni fiyatlarla almak durumunda. Bunların arasında ham petrole ayrı bir yer ayırmak lazım. Esas fatura bunun ithalinden çıkıyor çünkü.

Özellikle bu yılın ikinci yarısında yükselişe geçen petrol ve öteki emtia fiyatlarındaki tırmanışı, bir dizi siyasi ve ekonomik etken belirledi. ABD’nin vergi indirimleri ile büyümesini artıracağı beklentisi, yine ABD rafinerilerinde artan üretimin ham petrol talebini artırması, Çin’den gelen güçlü talep, Kuzey Irak’taki referandumun bölgedeki petrol akışına ilişkin endişe yaratması, petrol fiyatlarını yukarı itti. Buna bir de Suudi Arabistan gerilimi eklendi. Suudi Arabistan’da yolsuzluk iddialarıyla bazı bakan ve prenslerin gözaltına alınması, başkent Riyad’a düzenlenen balistik füze saldırısı ve ABD’de petrol sondaj kulesi sayısındaki ani düşüş de fiyat artışlarını hızlandırdı.

Kasım 2016’da varili 44 dolara kadar inen ham petrol fiyatı, izleyen aylarda 50 dolara sıçradı ve şubat 2017’de 55 doları gördü. Sonraki aylarda küçük düşüşlerden sonra haziran ayında 46 dolara kadar geriledi. Ancak bu aydan sonra hızla arttı ve eylül ayında 57 doları, ekim’de 60 doları, kasım ayında ise 65 doları gördü. Bu, 12 ayda yüzde 48’e yakın bir artış demek.

Kışa girişin yanı sıra küresel büyümede daha yüksek bir patikaya girilirse fiyatlardaki artış temposu sürebilir. Benzer fiyat artışları, diğer enerji, tarım ham maddeleri ve endüstriyel ara mallar için de geçerli. Bu fiyat artışlarının yanında TL’nin dolar karşısında sadece son iki ayda yüzde 12 değer kaybetmesi, Türkiye için önemli bir sorun yumağı, ağır bir maliyet enflasyonu kaynağı anlamına geliyor. Tek başına petrol fiyatları alındığında bile bilanço ürkütücü.

Türkiye yılda ancak 2,6 milyon ton ham petrol üretebiliyor buna karşılık 25 milyon ton ham petrol ithal ediyor. Yani kullandığının yüzde 91’ini ithal ediyor. Durum doğal gazda da farklı değil. Doğal gaz üretimi devede kulak: 400 milyon metreküp, buna karşılık ithalat 46,4 milyar metreküp.

Petrol fiyatlarındaki yükselme, döviz kuru artışı ile birleşerek Türkiye ekonomisi için çifte darbe etkisi yaratıyor. Türkiye’nin petrol ithalat faturası bu yılın 10 ayında yüzde 36,5 arttı. Yaklaşık 22 milyar dolardan 30 milyar dolara çıkan petrol faturası, tutar olarak 8 milyar dolar arttı.
Bu fatura aynı zamanda bu yılki dış ticaret açığında meydana gelen artışın yarısından fazlasını oluşturdu. Petrolün dış fiyat artışına bir de dolar fiyat artışı eklendiğinde hem makro düzeyde hem de bireylerin ödeyeceği fatura kabarıyor. Akaryakıta sık sık yapılan zamlar bunun sonucu.

Ocak-ekim döneminde tüketici fiyatları (TÜFE) içinde yer alan ulaştırma hizmetleri genel enflasyonun yüzde 50’sinin üzerine çıktı. Yıllık artışı yüzde 11,9’u bulan TÜFE’ye karşı yüzde 16,8 ulaştırma fiyat artışı gerçekleşti. 10 ayda da TÜFE’de yüzde 9,5, ulaştırmada ise yüzde 14 artış yaşandı.

Diğer enerji ve metal-mineral fiyat artışları da sanayi üretiminde maliyet enflasyonuna yol açarak hem üretici fiyatlarında (ÜFE) hem de TÜFE de yükselişi kalıcı kılacak etkenler. Bu da büyüme hızını hem bu yılın son çeyreğinde hem de 2018 de aşağı çekecek, iş aş sorununu büyütecek olumsuz rüzgârlar olarak değerlendirilebilir.

Türkiye’nin birincil enerji tüketiminde doğal gazın payı yüzde 31, ham petrol ise toplamda yüzde 30 pay sahibi. Fosil yakıtlar bakımından linyit hariç zengin rezervlere sahip olmayan Türkiye, birincil enerji kaynaklarında tüketiminin dörtte üçünü ithal ediyor. Doğal gazda yaklaşık yüzde 98, petrolde ise yaklaşık yüzde 91 oranında dışa bağımlılık var ve bu, önemli bir arz güvenliği riski oluşturuyor.

Türkiye’nin enerji ithalatı, dünya enerji fiyatlarının seyrine bağlı olarak alçalıp yükseliyor. 2009 krizinin ilk yıllarında düşen enerji fiyatları 2014’e kadar yeniden artmış ve Türkiye’nin enerji ithalatı da yıllık ortalama 53 milyar dolara ulaşmıştı. İzleyen iki yılda fiyatlar düşünce fatura 2015’te 37 milyar dolara, 2016’da 26 milyar dolara geriledi. 2017’de ise ilk dokuz ayın faturası 27 milyar dolar ve yıl en az 35-36 milyar dolar fatura ile kapanacak gibi.

Ham petrol fiyatlarındaki artış gecikmeden akaryakıt fiyatlarına yansıtılıyor. Kasım ortalarında benzinin İstanbul’daki litre fiyatı 5,6 TL’ye (1,4 dolar) ulaştı. Kısa zamanda 6 lirayı bulması bekleniyor. Satış fiyatının önemli kısmını vergiler oluşturuyor. Hükümetin 2018 programında 2017 yılında petrol ve doğal gaz ürünlerinden elde edilen Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) tahsilatının, 63,3 milyar TL’yi, yani GSYH’nın yüzde 2,1’ini bulacağı belirtiliyor.

Uzun süre 50 doların altında kaldıktan sonra son dört aydır tırmanan petrol fiyatına kurdaki hızlı artış eklenince bir depo benzinin faturası ilk kez 300 liraya çıktı (14 Kasım kuruyla 77,4 dolar).

Akaryakıt zamları bekletilemiyor ama doğal gaz ve elektrik fiyatlarını hükümet zamana yayabiliyor. Örneğin bunlara 2017’de bir fiyat artışı gelmedi. Ama zammın sırasının geldiğini AKP Hükümeti’nin 2018 programında sayfa 72’de şu cümlelerle duyuruldu: “Petrol fiyatlarındaki göreli düşük seviyenin etkisiyle doğal gaz ve elektrik satış fiyatlarında 2017 yılı içerisinde herhangi bir artış yapılmamıştır. (…) 2018 yılında enerji alanında faaliyet gösteren KİT’lerin ham petrol ve döviz kurundaki değişikliklere bağlı olarak maliyetlerini karşılayacak bir fiyatlandırma politikası benimsemeleri ve böylelikle sürdürülebilir bir finansman yapısında faaliyetlerine devam etmeleri planlanmaktadır.” Bu da doğal gaz ve elektrik fiyatlarına zammın da gündemde olduğu anlamına geliyor.

 

Makale kategorisine gönderildi | Bir sen eksiktin petrol zammı! (Al Monitor, Kasım 17, 2017) için yorumlar kapalı

Rising oil prices add to Turkey’s economic woes (Al-Monitor, November 17, 2017)

Atop an inflation rate stuck at 11%, an urban unemployment rate above 13%, a current account deficit close to 5% of gross domestic product (GDP), a growing budget deficit and a rapidly depreciating currency, Turkey is now being hit by an increase in global energy prices coupled with a rise in prices for metals and minerals.

Turkey relies heavily on imports to meet its energy needs. The same goes for a number of raw materials. Turkey’s bill for them is now swelling, not only because of the price increases themselves, but also because of the Turkish lira’s deprecation, which makes the dollar more expensive. Crude oil imports, which represent the bulk of the bill, deserve a closer look.

The upward trend in oil and other commodity prices accelerated in the second half of the year under the impact of various political and economic factors. Among the factors driving oil prices are anticipation of expanded US economic growth through tax cuts, increased output by US refineries and corresponding increases in demand, strong demand from China and concerns over oil supplies fueled by the independence referendum in Iraqi Kurdistan. Tensions in Saudi Arabia, stirred by a roundup of royals accused of corruption and a ballistic missile attack on Riyadh, and a drop in the drilling-rig count in the United States have further compounded the trend.

Crude oil prices, as low as $44 per barrel in November 2016, began to rise in the ensuing months, reaching $55 in February. A reversal brought prices down to $46 in June. Since then, however, prices have shot up again, hitting $57 in September, $60 in October and $65 in November. This represents an increase of nearly 48% over 12 months. In addition to the advent of winter, a potentially stronger global growth trend could sustain the pace of the rise.

Other energy items, agricultural raw materials and industrial intermediate goods have seen similar price increases. For Turkey, the burden of higher prices is heavier due to the depreciation of the lira, which has slumped 12% against the dollar in the past two months alone. For the economy, this translates into a source of cost inflation and a tangle of serious problems. The impact on Turkey’s oil bill alone is already scary.

Turkey imports 25 million tons of crude per year, while producing only 2.6 million tons at home. Similarly, its gas output stands at only 400 million cubic meters per year, while its gas imports amount to 46.4 billion cubic meters.

Rising oil prices and the tumbling lira are a double blow for the Turkish economy. The country’s oil import bill swelled 36.5% in the first 10 months of the year, rising from $22 billion to $30 billion and accounting for more than half the increase in the foreign trade deficit this year. Besides its macroeconomic impact, the double blow bears directly on consumers, as evidenced by frequent gasoline hikes in recent weeks.

In terms of consumer prices, the year-on-year inflation in the transport sector stood at 16.8% in October, well above the overall inflation rate of 11.9%. For the first 10 months alone, the figures stood at 14% and 9.5%, respectively.

Rising prices for other energy items and metals and minerals stand as additional factors that could sustain the increase in both producer and consumer prices by adding to cost inflation in industrial output. This, in turn, will likely slow economic growth in the last quarter of 2017 and next year, exacerbating the country’s unemployment problem.

In terms of primary energy consumption in Turkey, natural gas accounts for 31% and crude oil for 30%. With the exception of lignite, the country has no significant wealth in terms of fossil fuels, and thus relies on imports to meet three-fourths of its total primary energy consumption. The reliance on foreign supplies is about 98% for natural gas and about 91% for oil, which represents a serious supply security risk.

Turkey’s energy bill fluctuates, of course, depending on global energy prices. Between prices falling in the first few years after the 2009 crisis and rising again by 2014, Turkey’s average energy bill stood at $53 billion per year. When prices dropped in 2015 and 2016, the bill decreased to $37 billion and $26 billion, respectively. In the first nine months of 2017, the bill had already reached $27 billion and is expected to hit at least $35 billion by the year’s end.

The increase in crude oil prices is immediately reflected in the price of fuel. The price of gasoline in Istanbul reached 5.6 lira ($1.40) per liter in mid-November and is expected to hit 6 lira fairly soon. For the first time, the cost of filling a tank reached 300 lira ($77.40, based on the exchange rate for Nov. 14). Taxes make up the bulk of the sale price. The government, in its economic program for next year, projects that revenues from a special consumption tax levied on petroleum and gas products will reach 63.3 billion lira in 2017, amounting to 2.1% of GDP.

While the hikes on fuel prices are not deferrable, the government can delay hikes on natural gas and electricity prices. In 2017, for instance, neither has seen an increase. The government’s 2018 program, however, signals change ahead. The relevant paragraph states, “In 2017, no hike has been made on the sale prices of natural gas and electricity due to the relatively low level of oil prices. … In 2018, public economic enterprises in the field of energy are planned to adopt pricing policies that will meet their costs in accordance with the changes in crude oil and exchange rates and thus continue their operations with a sustainable financial structure.” Hikes on gas and electricity are on the way.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | Rising oil prices add to Turkey’s economic woes (Al-Monitor, November 17, 2017) için yorumlar kapalı