İstanbul yağması kâr kalsın diye…

Duyan önce inanmıyor, gerçek mi, diye soruyor. Ben demiyorum, Merkez Bankası diyor, diyorum. İstanbul’da daire fiyatları 2010 yılında 100 iken bugün 226. Yani 5 yılda yüzde 126 arttı. Oysa TÜFE artışı yüzde 44. Yani, her şeyin fiyatı yüzde 44 artarken konutun fiyatı Türkiye genelinde yüzde 85, İstanbul özelinde yüzde 126 artmış bulunuyor. 2010’da 1 milyon TL’ye alınan dairenin şimdiki fiyatı 2 milyon 260 bin TL. Bu prim artışı, birkaç turizm bölgesinde de var, ama o kadar, Türkiye’nin diğer bölgelerinde daha düşük ama TÜFE’nin hep üstünde.

uuSüper rant…

Satılan konutlar, son 3 yılda ortalama 1 milyon 200 bini buluyor. Ama sayıya aldanmayın, bedel daha önemli ve asıl konut ekonomisi İstanbul’da dönüyor. İstanbul’da satılan konut, toplamın beşte biri ama değer olarak, tahminen toplam cironun yarısından fazlası. Düşünün yüzde 126 prim 5 yılda!..Böyle bir kazanç nerede var? Ne dövizde, ne faizde. Peki kim yaptı bu kazancı ? Kim götürdü bu büyük İstanbul rantını?

Yağma kime?

istanbul yağmasını ya da rant vurgununu kimin yaptığı sır değil. Bu rant patlamasından, bunu hazırlayan koşulları yaratanın aslan payını almasından tabii ne olabilir? Kim onlar? Biliyoruz ki, AKP’nin ve RTE’nin iktidara gelişini ve despotik bir lidere dönüşünü hazırlayan ekonomik zeminde elbette İstanbul rantı ve onun fütursuzca sömürüsünün çok önemli bir yeri var. Toplu Konut İdaresi (TOKİ)’yi ekonominin lokomotif gücü haline getirmek, bir RTE “becerisi”dir. TOKİ iştiraki Emlak Konut’un büyük müteahhitlerle giriştiği yatırımlar, TOKİ’nin “Gelir paylaşım esaslı” projeleri, İstanbul rantının önünü açan ve öteki büyük lüks konut projelerinin önünü açan girişimlerdir.

Emlak Konut ile…

Sadece Emlak Konut işlerini alalım; AKP’nin iktidar olduğu 2003’ten bugüne TOKİ’ye bağlı Emlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı üstünden 85’e yakın proje yapıldı ve bunlardan 45 tanesi tamamlandı, 40’a yakını da sürüyor. Ali Ağaoğlu, Varyap, Aşçıoğlu, Kuzu, Dumankaya, İhlas, Soyak gibi büyük müteahhitlik gruplarıyla gerçekleştirilen bu projelerin değeri 30 Milyar TL’ye yaklaşıyor. TOKİ, hepimize ait kamu arsasını, diyelim Ataşehir’dekini alıyor piyasadaki şirketi Emlak Konut’a veriyor. O da müteahhit Ali Ağaoğlu’na , arsa benden, yapmak senden, geliri paylaşacağız, diyor ve böyle böyle ortaya 30 milyar TL’lik bir gelir çıktı 10 küsur yılda. Bu mekanizma ortaya nasıl bir yandaş inşaatçı grubu çıkardı, nasıl AKP’ye “yardım-bağış” adı altında avanta çıkardı, nasıl bal tutanların parmaklarını balla donattı, hepsini biliyoruz. Buradan Bilal’in vakfına arsa bağışları olduğunun tapelerini de kulaklarımızla duyduk, yazılanlardan gördük…

Kupon arsalar…

Emlak Konut ve onun patronu TOKİ, bağlı bulunduğu makam, RTE’nin bilgisi olmadan iş yapmış olabilir miydi? Örtbas edilen 17-25 Aralık rezaletleriyle ortaya dökülen tapeler de gösterdi ki, bütün bu işlerle RTE, bire bir ilgili. Kupon arsaları haberim olmadan satmayın, diyen kendisi. Kime inşaat verileceği, kiminle iş paylaşılacağı hep bilgisi dahilinde. Ortaya çıkan her imar pürüzüne anında müdahil. Hatta bu konuda meseleler kendi belediyesinin meclisine bile takılmasın diye 2011 sonrası yeni bakanlık kurdurdu, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı…Başına da TOKİ’de yıllarca kendisine büyük sadakat ile çalışmış Erdoğan Bayraktar’ı getirdi, imar işleri belediyelerde sapmaya uğramasın diye, yeni bakanlığı, belediyenin yetkilerine hâkim kıldı ve kararları Ankara’dan vermeye başladı. Belediye’de emsal alan, yükseklik hedefine ulaşamayan sorunu Ankara’ya RTE’ye götürerek aşabiliyordu ama Ali Ağaoğlu’nun deyişiyle , “Kesilen cezayı ödeyerek”. Bu ceza, son zamanlarda RTE’nin Bilal’e kurdurduğu TÜRGEV’e arsa bağışı biçiminde olabiliyordu, nakit para da olabilirdi pekâlâ…

Çaresiz…

İstanbul’daki yağmacılığı Kaçak Saray’a da taşıdı. Orayı da imar hukukuyla adeta alay ederek kaynağı bilinmeyen paralarla yaptırdı. Şimdi, Suruç katliamının ardından bir savaş konsepti ile ortalığı ateşe veriyorsa, bilin ki, bütün bunları sorgulayacak bir iktidar alternatifi ortaya çıkmasın diyedir. 7 Haziran, onu ve çevresini iktidarsızlaştırırken en çok bunları düşündü. Hesabı sorulmamış nice dosyaya nasıl cevap verileceğini, Bilal’e sıfırla komutunun yargı karşısında nasıl açıklanacağını düşündükçe uykuları kaçtı. Doluya koydu almadı, boşa koydu dolmadı. işte ondandır bu cinnet hali… Ama yine çaresiz…

Araştırma - Haber kategorisine gönderildi | İstanbul yağması kâr kalsın diye… için yorumlar kapalı

Iran-Turkey: Potentials and risks

Mustafa Sönmez – Hürriyet Daily News, July /27/ 2015

When Iran Foreign Minister Mohammad Javad Zarif, on the deal between Iran and the five permanent members of the U.N. Security Council, the U.S., China, Russia, the U.K., France plus Germany, known as “P5+1,” was saying, “We are reaching an agreement that is not perfect for everybody but it is what we could accomplish and it is an important achievement for all of us,” he was telling the truth.

This agreement is regarded as one of the most important breaking points since the “fall of the wall.”
During the embargo Iran was impoverished, its oil exports halved, its economy shrank by one-fifth and it was excluded from the international world. Now, it is hoping to undo these losses.

What will happen?
Following the “Revolution” Iran had in 1979, it went on to build a new regime, isolating itself from the world’s capitalism to a great extent. However, how long could this giant country whose population has reached 80 million today have stayed isolated from the world?

The country remained under many domestic and international pressures. At the end, after much staggering and after exposing its people to extreme difficulties, it had to make contact with the outer world step by step.

The nuclear armament it resorted to in the name of defense – it must have understood – was no way out and finally a deal was made, relieving the whole world.

Now, people are wondering what kind of an Iran will join the world’s capitalism. Politically, nobody is expecting an immediate “democratization.” It is apparent that an authoritarian regime at least as much as Vladimir Putin’s Russia will want to continue its reign.

Changes expected in Iran in the short term are more economic. Iran was isolated from the central countries of the west and the periphery countries because it was under an embargo. It had to settle with indirect relations through the United Arab Emirates, its business was done in roundabout ways and it suffered because of these relations.

Iran’s “capital” relations, which are expected to leap domestically and internationally, will create changes in domestic dynamics. With foreign capital inflow and with the accelerated capital accumulation domestically, there could be significant class and social changes in Iran.

Turkey-Iran
Iran getting closer to the U.S. and the EU in the diplomatic field prompted concerns in Saudi Arabia and Sunni Gulf countries. But the country that was worried the most was Israel. Prime Minister Benjamin Netanyahu defined the deal as a “stunning historical mistake.”

Turkish Prime Minister Ahmet Davutoğlu only said Turkey welcomed the lifting of the embargoes against Iran. However, deep concerns, fears and worries are developing.

Even though it looks as if Turkey’s business world is happy about the possibility of Iran joining global capitalism, the real situation may be different both economically and diplomatically. Iran, as it is, even when it was besieged by embargoes, when indicators are compared, has much more potential in several fields, overtaking Turkey in the region.

Along with a huge domestic market and urban population, Iran has the fourth biggest oil and second biggest natural gas reserves in the world. They do not have problems such as a budget deficit or current account deficit.

Global companies and banks ready for foreign direct investment are in line to invest in Iran. In Middle Eastern markets, primarily in Iraq, Iran may shove aside Turkey in terms of several products.

Everybody agrees that following the nuclear deal with Iran, the oil production of the country will recover.

Iran’s oil production fell with the sanctions imposed in 2011 from 3.8 million barrels daily to today’s 2.8 million barrels daily. Analysts say previous production levels can be reached in only one year’s time.

Whetting appetite
Asian manufacturers which have been doing business with Iran for a long time are also happy that the embargo will be lifted.

Asian auto exporters and construction companies see a huge potential in Iran. Separately, top-level politicians from European countries are visiting Tehran nowadays. How this development would affect Turkey is another matter. The winner of this strengthening of Iran’s ties with global trade and economy will be Asian manufacturers, for instance Asian car producers.

Construction
The other sector is construction. According to the Korea International Trade Union estimates, Iran’s construction market, which was $88.7 billion in 2013, will reach $154.4 billion in 2016.

South Korea is preparing to increase its sales to Iran in steel, petrochemical products, machinery and electronic appliances. The two biggest trade partners of Iran last year were China and the United Arab Emirates, followed by India, South Korea and Japan.

Potentials for Turkey

Hopes are high in Turkey in several sectors, including banking, after the nuclear deal. Turkey’s most important natural gas supplier is Iran. Around $10 billion worth of imports are from Iran annually. However, our exports are around $4 billion annually. The embargoes that lasted for years have blocked possible foreign trade opportunities between the two neighboring countries.

With the new era approaching, several sectors are preparing to send delegations. Iranian investors are also visiting to do research. There are estimates that the Iranian economy will grow rapidly, with its GNP growth reaching 8 percent in 18 months. Cooperation is expected in the energy, chemical, food and automotive sectors. It will be the banking sector that will benefit first from these developments.

Foreign Economic Relations Board (DEİK) Turkey-Iran Business Council head Rıza Eser said, “Long before the embargo, we had good relations with Iran. We are ready. I hope we have the best share. Our investments in Iran as Turkish entrepreneurs are continuing. Our trade is increasing. Hotels and mass housing projects are focused; there are investments in chemical, iron and steel and food. Iranians do not forget our support during the embargo. I hope they keep their promises.”

Turkish Exporters’ Assembly (TİM) Supervisory Board member Bülent Aymen said it was a positive development for logistics. “Because of geopolitical reasons, there was a significant shrinkage in the exportation of Turkey to regional countries. We expect the exportation to Iran to increase 35 percent next year. The increase in exports will motivate logistics. Problems will be solved. The logistic sector has the capacity to take this opportunity. We will use our full capacity,” he said.

Regional power
According to many observers, Iran has proved that it can be a true regional power with its existing energy assets and with all of its other capabilities. We will see from now on that Iran will have its say in developments in the Caucuses, in Central Asia and in the Middle East.

After this deal, Iran is expected to be a more active and more accepted actor in the international arena.
With Iran taking its place on the table, the cards will be reshuffled and a new game will begin with new roles distributed.

.

dış ekonomik, English kategorisine gönderildi | Iran-Turkey: Potentials and risks için yorumlar kapalı

Akıllı olun, çılgına uymayın…

Hani derler ya; Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete…Bu söz, toplumun tümü için geçerli değil; Alamete binenler Kaçak Saray’dakinin peşinden gidenler, ona kayıtsız şartsız biat edenler, itaat edenler. Kendi akıllarıyla hareket etmeyen, , sorgulamaktan korkan, sağduyusunu kullanamayanlar, bindiler RTE’nin dolmuşuna freni patlamış kamyonun yokuş aşağı gitmesi misali gidiyorlar…Duvara toslamaları mukadder, ama biri çıkıp da direksiyona el atamıyor, frene basamıyor.
Gaflet
Onlar kıyamate gidiyorlar ama koca bir topluma da büyük zararlar vermeyi göze alarak… Bunu niye göze aldıkları malum; İktidarda kalmayı mutlak görüp 2023, hatta 2071 hesapları yapanlar, ilk uyarıyı Haziran isyanında 2013’te almalıydılar; anlamadılar. Ardından kadim ortakları Cemaat’in 17-25 Aralık salvoları geldi; yolsuzluk, rüşvet tezgahlarıyla yargı önüne çıkmak tabi ki işlerine gelmedi, herkesin gözü önündeki kanıtlara rağmen, işi yavuz hırsızlığı vurup yargıyı, polisi hallaç pamuğu gibi dağıtıp “Cemaat darbesi, Paralel kumpası” deyip örttüklerini sandılar.
Yemedi toplum, kendi sadık kitleleri bile, herhalde soruşturulur, hiç olmasa 4 bakan Yüce Divan’a gider filan diye beklediler. Ama boş beklediler. Nihayet, 7 Haziran’a geldiklerinde, iktidarlarını mutlak , kendilerini iktidara mahkum görenler bir de baktılar ki, artık tek başlarına iktidar değilller. Ortada ancak ve ancak koalisyon imkanı veren bir aritmetik var.
Kumar…
Kaçak Saray’daki çok sıkıldı bu işe. Her tür koalisyondan kıllandı, uykuları kaçtı ve mızıkçılık yapıp yeniden seçimi kafasına koydu. Bu kumarı mutlaka oynamak gerekirdi. Ne lazımdı ? HDP’yi suçlu gibi göstermek yani kriminalize etmek, PKK’nın damarına basıp “çözüm süreci” diye yıllarca kullandığı oyuncağı dinamitleyip MHP oylarına göz kırpmak…Seçimlerde olur a, HDP baraj altına atılırdı, MHP’liler de Kürtlere açılan savaştan etkilenip AKP’ye oylarını aktarırlardı ve 7 Haziran’da kaybedilen, mesela Kasım’da yeniden yakalanabilirdi; hatta Başkanlık yolu bile belki tekrar açılabilirdi…Neden olmasın, bu kumar neden oynanmasın?
Darı ambarındaki bu aç tavuk rüyasına kendilerini iyice inandıranlar “savaş konsept”lerini teoriden pratiğge döktükleri Suruç katliamından bu yana patlak frenli araba gibi gidiyorlar. İşi HDP üst yönetiminin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına kadar götürmeye vardırdılar. Çılgınlığın, gözü dönmüşlüğün sınırı olmuyor demek ki…
Burjuvaziye rağmen…
Haklarını yemeyelim; Alamate binmeyip kıyameti göze almayanlar da var AKP severler arasında. Sesleri kısık da çıksa…Kim onlar? Nurjuvazi ve yarı nurjuvaziler…Yani MÜSİAD ile TOBB…Ne dediler? 7 Haziran koalisyon sonucu çıkardı. Yeniden seçim bize sadece 2015’i değil, 2016’yı da kaybettirir, haydi AKP-CHP koalisyonuna…En iyisi bu, dediler. Bu, örtülü olarak Kaçak Saray’dakini terk etmek demekti. Buna TÜSİAD da katıldı ve her boydan ,soydan, ideolojiden burjuvazi – Belki Zarrab’a ödül veren TİM yönetimi hariç- RTE planına defacto karşıt bir duruş belirledi.
Tarihsel materyalizm, her ne kadar “Devlet, egemen sınıfların baskı aracıdır…Politik süreçlere burjuva sınıfı hükmeder vb ” dese de aynı tarihsel materyalizm, tarihin bazı dönemlerinde bu genel doğrunun işlemediğini, politik sürece hükmeden aktörlerin (bizde RTE’nin) burjuvazinin genel isteklerinden bağımsız davrandıklarını da gösterir. Bonapartizmi örnek verir Marks ve Engels misal…Bu da böyle bir konjonktür (Meraklılar Taner Timur ile Korkut Boratav hocaların konu ile ilgili makalelerine bir göz atabilirler)…
İlk maliyet…
Kaçak Saray’ın çılgın isteklerinin, yargıdan kaçış için başvurduğu akıldışılıkların burjuvaziye, onun üstünden topluma nasıl faturalar çıkardıklarını anımsarsak, neden RTE’nin arkasına sıralanmadıklarını da anlamış oluruz. Savaş konsepti ile MHP oylarının peşine düşme serüveninin topluma yaşattığı onca acı ve ıstırapın yanında ekonomik maliyeti de büyük.
zzzTürkiye, dış para olmadan dönmez. Dış parayı getiren yatırımcı ülkedeki iklime bakar. İklim aşırı riskli ve risk arttıkça artıyor. Bunun göstergesi CDS’ler, yani risk primi, çok değil 13 Temmuz’da 208 iken, 28 Temmuz’da 240’ı gördü. Bu, birinci sıradaki Rusya’nın ardındaki Brezilya’yanın neredeyse ikinciliğini paylaşmak demek.

Bu riskteki ülkeden yabancılar daha hızlı uzaklaşır. Sonuç ne mi olur? Dolar tırmanır. Nitekim, bu çılgınlık borusu çalmaya başladığından beri dolar kuru 12 kuruş birden fırladı. Bunun sadece özel kesimin bankacılık dışında kalanlardakine maliyeti 20 milyar TL’dir. Düşünün bu kesimin 175 milyar dolar döviz açığı var ve iki haftada dolar 12 kuruş artınca, borçlarına binen kur farkı 20 milyar TL’yi buluyor.

Kaçak Saray’ını korumak isteyen, iki haftada kaç kaçak saraylık bedel ödetiyor topluma, görebiliyor musunuz?

Genel kategorisine gönderildi | Akıllı olun, çılgına uymayın… için yorumlar kapalı

Konut: Kim alıyor, neden, nasıl alıyor?

 

İnşaat odaklı büyümenin Ak faşizmin alametifarikası olduğunu biliyoruz. Son 13 yılda, tarihinde olmadığı kadar betonlaştı kentler.
Sadece kentler mi? Kırlar, sahiller, yaylalar, dere boyları…
Betondan büyümenin bir sonu yok muydu ? Sonu değilse de yorulacağı bir yer vardı. En önemlisi de her yerden mantar gibi fışkıran konutları kim, hangi parayla, ne kadar alabilecekti ? Beklenti şuydu: Şişer,ellerinde kalır, balon yapar ve patlar…
Balon mu?
Tam da öyle olmuyor. Konut piyasası bir şekilde kendini “düzeltiyor”. Bir yandan yatırımlar hız kesti, diğer yandan eldeki yeni konutlar ve yeni olmayanlar bir şekilde satılıyor.
Böylece, konut stok sayısı yok elimizde ama, stokların azaldığını tahmin edebiliyoruz ve bahse konu şişkinliğin havası alınmış oluyor.
Sayılarla ifade edebileceğimiz ne var elimizde? TÜİK, her ay, tapu dairelerinden satış verilerini alıyor ve bunları illere göre tasnif edilmiş halde yayımlıyor. Yeni konut mu, ikinci konut mu, ipotekli mi, yani kredili mi alınmış, yoksa kredisiz mi, bunları da görebiliyoruz.
Elimizdeki son data yılın ilk yarısına ait, yani 6 aylık. Ne diyor bize?
2014’ün ilk 6 ayına göre konut satışları genelde yüzde 21 artmış ve 634 bin daireye ulaşmış. Yıllık yüzde 21 artış, kendi başına iyi bir performans.
İç tüketimin bu kadar büzüldüğü bir ortamda konutta yüzde 21 artış hayret verici bile bulunabilir. ss
Neden artıyor?
Peki ne oldu da satışlar bu kadar arttı? Krediler mi cazip? Hayır, konut kredileri 2014’ten bu yana pek de cazip değil. Ama yine de konut kredisi stoku, Haziran itibariyle son 12 ayda yüzde 20 artarak 138 milyar TL’ye çıkmış. Zaten son 12 ayın 110 bin daire satışı artışında da 76 bininin ipotekli alındığını görüyoruz. Demek ki, satışların artışında ipotekli-krediii satışlar önemli yer tutmuş.
2015 Haziran itibariyle toplam satışlarda kredili olanların payı yüzde 38’i buluyor. 12 ay önce bu pay yüzde 31 idi.
Konut kredisi kullananların, kullanım için konut alımları da mümkün, yatırım için de… Bunu bilemeyiz.
Profiller farklı farklı; Oturmak içir alan da var, yatırım için alan da. Hatta yatırımı, konut kredisi alarak yapan bile var. Elimdeki birkaç milyonu bankada faizde tuttukça enflasyonda eriyip gidiyor, dövizin ne olacağı belli olmaz, en iyisi daire alayım, davranışı içinde olanlar, konut stoklarını azaltmada epeyi belirleyici. Konutta yüksek prim imkânı ve kira getirilerinin cazibesi, “konuta hücum”un nedenleri arasında ve önemli…
Prim cazibesi…
Merkez Bankası, birkaç yıldır, konut fiyatlarındaki artışın endeksini tutuyor. Ve bakın konut fiyatları nasıl seyrediyor: Nisan ayı sonunda yıllık artış, Türkiye ortalaması olarak yüzde 18,5. Yani tüketici fiyatlarının 10,5 puan üstünde. Düşünün her şeyin fiyatı yüzde 8 artarken konutunki neredeyse yüzde 19 artıyor. Hele istanbul, hele istanbul!…TCMB’ye göre istanbul’daki konut fiyat artışlarının yıllığı yüzde 29’a yaklaşıyor.
Düşünebiliyor musunuz; TÜFE yüzde 8 artarken istanbul’da konut fiyatları yüzde 29 artıyor. 2014’te aldığınız konutu 2 ay sonra yüzde 30 primle satıyorsunuz. Ancak, dolar bu getiriyi sağladı, o bile riskli…Bu prim, satışların neden beşte birinin İstanbul’da gerçekleştiğini açıklamaya yeter.
Ama aynı pirim, diğer büyük illerde aynı boyutta değil, Yıllık konut fiyat artışı satışların yüzde 6’sının gerçekleştiği izmir’de yüzde 15’te kaldı, Ankara’nın, satışlardaki payı yüzde 12, yıllık fiyat artışı da yüzde 12…
Buna karşılık, Adana-Mersin, Antalya aksında yüzde 18-19 dolayında konut fiyat artışları… Aydın-Muğla-Denizli alt bölgesinde ise yüzde 24’ü buluyor konut fiyatlarındaki artışlar…
Ayrıca kira gelirleri de konuta yatırımda önemli bir cazibe unsuru. Özellikle büyük kentlerde, hele ki istanbul’da…Öğrenci yurtlarının yetersizliği kiralık konuta talebi artırıyor, İstanbul’a kısa süreli eğitime gelen yabancı öğrenci talebi de var…Diğer kentlerde de öğrenci talepleri, çalışan alt-orta sınıfın kiralık konut talebi, yatırımı besliyor.
Aylık kira gelirleri, mevduat faizinin hep üstünde. Birikimi 2+1 konut almaya yetenler, mevduattan konuta dönüş yapıyorlar, tereddütsüz…
Sonrası?
Peki konutta fiyatlarda artış hep sürer mi? Şimdilik sürüyor. İstanbul büyüsü dinmiş değil. En çok da ekonomik istikrarsızlık etkili. Belirsizlikler karşısında konut, sağlam yatırım görülüyor. ” Yarın ne olacağı belli değil, şimdi alalım gitsin”, davranışı hâkim oluyor; talepler öne çekiliyor.
Serde herkesin başını sokması gereken bir ev sahibi olma kültürel saplantısı da var. Çocuk almasa da, ana-baba bulup buluşturup, aile baskısı ile ev aldırdıkça, talep kolay kolay dinmiyor. Dönemsel tıkanıklıklar olsa da, piyasa canlanıyor.
Ya sonrası? inşaat, özelikle konut inşaatı, Ak faşizmin her tür imar hukukunu ayaklar altına alıp doludizgin yol açtığı yüksek tempoda sürmez kolay kolay ama bu talep oldukça, ağır aksak da olsa çarklarını yeniden ve yeniden döndürür…

Genel kategorisine gönderildi | Konut: Kim alıyor, neden, nasıl alıyor? için yorumlar kapalı

Hedef, savaş konsepti ile MHP oyları…

Suruç katliamı ile başlayan, IŞİD ve PKK ile çatışma ile , içeride her tür demokratik ifade, toplantı hakkını gaspla süren “savaş süreci”, Kaçak saray’ın “yeniden seçim” hedefiyle doğrudan ilgilidir.
RTE, ABD ile giriştiği yeni mutabakatta, ona paralel olarak TSK ile kurduğu yeniden senkronizasyonda hep iç politika çıktılarını gözetmekte, bütün bunların oya tahvilini hesaba katmaktadır.

7 Haziran acısı…
Ak faşizmin bugün için en yakıcı meselesi , 7 haziran seçimi bozgununu aşıp yeniden hegemonya tesis etmektir. Bunun için de erken seçimle birlikte AKP’yi yeniden tek başına iktidar yapmaktır. Ülkeyi bir “savaş iklimine” çekip seçime kadar uzayacak bir savaş konsepti ile ulaşmak istediği şey, Kürtlere giden bazı oyları yeniden kendisine çekmek, ama daha çok da MHP oylarını alarak 7 Haziran öncesi konumunu tekrar elde etmektir.

Ak faşizmin bu beklentilerle yapmak istediği şey, yüzde 10 barajını geçerek denklemini alt üst eden HDP’yi yeniden barajın altına itmektir. Bunun yolu PKK ile savaşmaktan geçmektedir. PKK ile savaşacak TSK’yı motive etmek için ise, “Suriye’de Rojava devleti kuruluyor” endişesindeki TSK’yı onaylamak, TSK’nın ABD ile uyum beklentisine de karşılık vermektir. Ve bu, ABD ile yapılan 7-8 Temmuz İncirlik mutabakatı ile gerçekleşmiştir de.

ABD’ye biat…
ABD, Yeni Osmanlıcılık teranesini Ak faşizme yedirmiş ve kendi Orta Doğu oyun planına uyacak ayarı vermiştir. AK faşizm bu biatının karşılığında ABD’den Suriye sınır hattında “güvenlikli bölge” kurma niyetlerine sınırlı izni koparmıştır, ama o kadar.

TSK ile birlikte Ak faşizmin endişesi, ABD’nin kara gücü olarak Kobani ile Telabyad’da mevzi kazanan PKK destekli PYD’nin, Suriye sınırında Cerablus bölgesine kadar kontrolünde tuttuğu 400 kilometrelik sınır boyuna , IŞİD kontrolündeki Cerablus-Arfin arası 110 kilomterelik sınırı da katması, böylece Türkiye sınırını boydan boya kontrole geçirmesidir.

IŞİD yerine TSK…
Kobani ve Telabyad’da “düştü düşecek” beklentilerinin suya düşmesi üzerine Kaçak Saray ve çevresinin PYD’nin önünü kesmek için tek umudu IŞİD kontrolünde kalan Cerablus’un ayakta kalması idi. Ancak, IŞİD ile sürdürülen bu yakınlık ABD’ce onay görmemekte, ABD, başından beri Ak faşizmden Yeni Osmanlıcılık hayallerini terk edip kendi planlarına biatı beklemektedir ve beklediği an gelmiştir. untitled
İçeride iyice sıkışan Ak faşizm, son zamanlarda bölgedeki önemli bir gelişmeyle de paradigma değiştirmek, ABD’ye biat etmek zorunda kaldı. O da İran-ABD yakınlaşması ve IŞİD karşıtı İran’ın elinin güçlenmesidir. Ak faşizm, Orta Doğu’da inisiyatifi iyice İran’a kaptırmamak için de ABD’ye biata mecbur kaldı. “Cerablus’u IŞİD yerine biz tutarız”, diyerek hem IŞİD karşıtı koalisyona katılma sözü vermiş oldu, hem de PYD’nin önünü kesmeye TSK talip oldu. Sonuç, ABD açısından pozitiftir. IŞİD’e karşı Cerablus’ta rolü, PYD yerine TSK üstlenmiştir, Kürtler ABD’ye bozulacaklardır; ABD için, “No problem”…

Karşı ataklar…
Ak faşizmin vurmak istediği IŞİD güçleri ve PKK, uğradıkları darbelere nasıl karşılık verecek ve bunun iç kamuoyundaki algılaması nasıl olacak? IŞİD’in, Suruç katliamından devletin bilgisinin olmadığını, hiçbir aklı başındaki gözlemci öne süremez. Katliama resmen göz yumulmuştur. Katliam sonrası pişkince IŞİD’in yanı sıra Kürt siyaseti de suçlanmış, hedefe konulmuştur. PKK’nın üstlendiği söylenen polis infazları, savaş senaryolarına cuk oturmuş, böylece iç kamuoyuna “IŞİD ve PKK terörüne” karşı savaşan bir AKP sunumuna başlanılmıştır.
Bu savaş dilinin karşılık görmemesi beklenemez. Olacaklar bellidir; PKK, HDP’nin ve arkasındaki seçmen kitlesinin uğrayabileceği baskıları da gögüsleyebilmeleri için, anında eylemlere başlamıştır. 1990’larda Çiller, Yılmaz, Ağar dönemlerinde yaşananların tekrarlanması çok muhtemeldir.
IŞİD barbarlarının, kendilerini kullanılmış addedip ihanete uğradıklarını düşünerek AKP’nin zararlı çıkacağı cinnet eylemleri gerçekleştirmeleri de çok muhtemeldir. Bu, bir anda can ve mal güvenliği telaşına düşen geniş kitleler ve terörize bir iklim demektir.

CHP-HDP…
Ak faşizmin savaş konsepti ile “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olması” da mümkündür. Çatışmalarda kaybedilecek asker-polis cenazelerini en fazla oya tahvil etmek isteyen MHP olacaktır. AKP , elinde tuttuğu medya niceliği ile HDP’yi ve onunla dayanışan tüm sol-sosyalist demokratik güçleri kriminalize etmeye başlamıştır bile. Bu, son muharebeleridir ve belden aşağı bildikleri ne darbe varsa, kullanmak isteyeceklerdir. Yeniden seçim tarihini Kasım yerine ya daha ileri bir tarihe uzatmanın gerekçelerini buluşturacak ya da Kasım’da bu terörize ortamda, hile-hurda, korku atmosferinde sandık rızası koparmaya çalışacaklardır.
CHP ile HDP, hala yüzde 38’lik bir seçmeni temsil etme gücüne sahiptirler ve bununla Ak faşizme direnmek mümkündür. Özellikle CHP, önemli bir sınavla karşı karşıyadır. Olağanüstü toplanacak mecliste, CHP, tüm maskeleri aşağı indirmek, göz yumulan cinayetlerin faillerinin bulunmasını talep etmek, toplum düşmanı işbirliklerinin hesabını sormak için etkili bir muhalefet yürütmede , HDP ile ittifak sergilemede umalım, başarı gösterir… Aynı basireti, umalım HDP de gösterir.

Genel kategorisine gönderildi | Hedef, savaş konsepti ile MHP oyları… için yorumlar kapalı

Kaçak Saray’ın Hesabı Çarşıya uymuyor…

Kaçak Saray’da mukim şahsın 7 Haziran seçimi hayal kırıklığını yeni bir seçim kumarı oynayarak aşma hayali , seçimin hemen arkasından dile getirildi. Herhangi bir koalisyona bile güveni yoktu. Suriye, PYD, IŞİD meselelerini kaşıyarak yaratacağı kaos ortamından milliyetçi oyları cezp edip Kasım’da yapılacak bir seçimle AKP’yi yeniden tek başına iktidar yapma planından, fazla umutlu olmasa da, vazgeçemedi.
Şimdi oraya doğru geldik. MHP lideri Bahçeli erken seçim hazırlıklarına başladı bile, CHP lideri Kılıçdaroğlu da sürdürülen AKP ile koalisyon görüşmelerinden pek bir şey çıkmayacağını anlamış olmalı ki, önceki gün, “Erken seçim daha muhtemel” demeye başladı.
Her şey RTE’nin dediği gibi mi gelişti? Pek değil; Suruç katliamı ve ardından Kilis’te TSK- IŞİD çatışması, yeni bir seçime gidilirken, RTE’nin elini güçlendirmek yerine zayıflatmış görünüyor. Çünkü, bu yaşananlar, Ak faşizmin “Yeni Osmanlıcık” karikatürünün ne kadar pespaye, “Bölgesel güç” iddiasının ne kadar kof, izlenen dış politikanın ne kadar çürük, tutarsız olduğunu sergiledi açık bir biçimde.
Beslediği IŞİD, Ak faşizmin gözünü oyacak karga olmaya başlamıştır. Can güvenliği kaygısı yaşayan sokaktaki insanların, AKP yönetiminden şikayetleri, bir yandan da ekonomik sıkıntıları artmaya başlamıştır. Kaçak Saray’ın hesapları çarşıya uymamaya başlamıştır ve bu sürecektir.
Bu noktaya gelineceği sır değildi. Öngörmek zor değildi. Buraya gelineceğini işaret eden iki Haziran yazımdan pasajları yeniden hatırlatmak istiyorum;

Yolsuzluktan erken seçime mı?
17 Haziran 2015

(…) “… zurnanın zırt dediği delik de budur; yolsuzlukların soruşturulması…Yani 17/25 Aralık soruşturmalarının kapatıldığı yerden açılması… İster CHP, ister MHP, AKP’den koalisyon önerisi aldıklarında, seçmenlerine verdikleri yolsuzlukların hesabının sorulacağı sözünü tutmak zorundalar; CHP lideri 15 Haziran’da, Parti meclisinde 14 maddelik koalisyon prensiplerini açıklarken, olmazsa olmazımız, dediği şeyi vurguladı; “Hukuka, insan haklarına saygı duyuyorsak kesinlikle yolsuzluklarla bizim oturup hesaplaşmamız gerekiyor. Yolsuzluk yapanların, çalıp çırpanların artık konuşmaya bu ülkede yüzlerinin olmaması lazım. Ar daman çatlamış bir siyaset kabul etmiyoruz. Saygın bir siyaset istiyoruz, hesap veren bir siyaset istiyoruz”…
AKP cenahından bu konuda, duyabildiğimiz en radikal cümle, 4 bakanın yüce divana gönderilebileceğinden ibaret. İyi de , bunu bizzat Tayyip Erdoğan önlemedi mi? Bu 4 bakan, kendi başlarına, kendi keselerine yolsuzluk yapmış olsalardı, Tayyip Erdoğan onları niye kollasındı? Herkes de biliyor ki ve hatta bu bakanlardan Erdoğan Bayraktar NTV’nin yüreğini ağzına getirdiği canlı yayında dedi ki, “Ne yaptıysak başbakanın bilgisi dahilinde yaptık, çıksın o istifa etsin…”
Bu 4 bakana isnat edilen suçların hepsinde RTE ile oğlu Bilal’in dahli var. Ucu eninde sonunda onlara dokunacak ve daha kimlere kimlere… Reza Zarrap’tan Halk Bankası Genel müdürüne…Peki Halk Banaksı kime bağlı? Ali Babacan’a..Sormazlar mı Babacan’a, sana bağlı banka nasıl bir İran-altın-Zarrap-rüşvet dolabının içinde oluyor ve sen nasıl bundan bihabersin , diye?…
(…) CHP tabanı, parti meclisi, şu ana kadar iyi durdu, durmalı. Yolsuzluklar, AKP ile koalisyonun oyun bozanıdır ve öyle olmalıdır. Tarih, CHP’nin ayağına çok önemli bir top getirdi, bunu kullanmayı bilmeli. Hükümet kurma yetkisini ve hakkını kullanmalı. Çizgileri iyice belirlenmiş bir protokolle, öncelikle hukuk, tarafsız yargı ve yolsuzlukların soruşturulmasını öne almalı, MHP’yi uzaklaştıracak “çözüm süreci” meselesini bu protokole almamalı. HDP, şu ana kadar bu konuda sorumlu davrandı, bundan sonra da davranabilmeli. AKP’ye oy veren yüzde 41 seçmen bir kez daha kimlerin arkasında niye durduklarını görmeli ve yüzleşecekleri bir vesile daha yaratılmalı.
Erken seçime gidilecekse, anlatılmalı ki, RTE ve çevresi yargılanmaktan kaçtıkları, yolsuzlukları ile ilgili iddiaları yargıdan kaçırdıkları için bu seçime gidiliyor.
Bunu kitlelere açık seçik göstermek ve kaos yaratıcının hırsızlar olduğu , usanmadan, ısrarla bizzat AKP seçmenine gösterilebilmeli, işbirlikçi duruma düşürüldükleri sabırla anlatılmalıdır.

Suriye üstünden kaçış tüneli…
(29 Haziran 2015)

(…) Suriye’ye askeri müdahale teranesi, aslında asli gündemden, yani yeni hükümet kurulması ya da RTE tarafından engellenip,oyalanıp Türkiye’nin erken seçime götürülmesi planlarından bağımsız değil.
Her gün yaşananlar, RTE’nin olası her tür koalisyon oluşumundan işkillendiğini gösteriyor. Ahmet Davutoğlu’nun ister CHP, ister MHP ile kuracağı bir koalisyonun , ne kadar silik-soluk bir protokol yapılırsa yapılsın, eninde sonunda RTE’ye ve ailesine uzanan 17/25 Aralık soruşturmaları başta olmak üzere, geçmişte, nasılsa bize dokunulamaz , rahatlığı içinde ihlal edilmiş yasa ve Anayasa ihlallerini yargı önüne çekeceği biliniyor.
Bu da RTE’ye, koalisyon seçeneğini dinamitleyip son bir umut olarak bir erken seçime Türkiye’yi sürüklemekten başka bir çare bırakmıyor. Bu sürüklenmede Suriye ve Suriye’nin Türkiye sınırında güya kurulmakta olan Kürt devleti (!) en önemli bahanelerden biri olarak kullanılmak isteniyor, hem de umutsuzca…
RTE, Suriye oyununu çok tehlikeli oynuyor. Dünyanın lanetlediği İŞİD’in bu oyunda kullanılan en önemli aktör olduğu ve bunun hem içeride hem dışarıda nefretle anılışı yükseliyor. İŞİD şiddetinin, hem içeride Kürt muhalefete karşı, hem de Suriye’de potansiyel tehlike olarak, PKK’nın uzantısı olarak görülen PYD’ye karşı kullanıldığı iddialarına hiçbir doğrudan red cevabı verilmiyor, hatta zımni bir kabul seziliyor.

(…) RTE medyası, TSK’nın “Suriye’ye gir” emrini beklediğini ve tüm hazırlıkların tamam olduğunu belirterek gündemi Suriye’ye çekiyor çekmesine ama kazın ayağının pek öyle olmayacağını da açık ediyor. Murat Kelkitlioğlu, dünkü Akşam’da Suriye serüveninine askerin çekincelerini sıralamaktan geri kalmamış. (…) Anlaşılan asker, serüvene geri duruyor ama RTE, kaos, kaostan kaçış tüneli kazma derdinde. Bakalım kaçabilecek mi?

Genel kategorisine gönderildi | Kaçak Saray’ın Hesabı Çarşıya uymuyor… için yorumlar kapalı

Kaçak Saray-IŞİD: Çıkmaz sokak…

Suruç’taki katliamın nedenini, niçinini olmadık yerlerde aramaya gerek yok. Bu katliam, bilinen bir zincirin yeni bir halkasıdır, dileyelim son halkası olsun, ama öyle olacağa benzemiyor.
Zincir, Ak faşizmin Kürt hareketine, onunla dayanışma içinde olan sol-sosyalist güçlere Orta Doğu’da, özelde de Türkiye’de sürdürdüğü pis savaşın halkalarından oluşuyor.
Suriye’de , Rojava’da , bölgenin tüm Kürt,Türkmen, Arap, Ermeni , Çeçen kimliklerinin katılımıyla kanton tipi örgütlenmelere giden ve gündelik hayatı demokratik bir format içinde sürdürmeye çalışan PYD önderliğindeki oluşumu, Ak faşizm hiç içine sindiremedi.
“Sınırımızda Kürt devleti kuruluyor !” yaygaralarıyla, Rojava’yı ezmek için açıktan saldırı heveslisi olanlar az değildi ama bunun belalı bir iş olacağı, Esat’la dalaşmayı içereceği, PKK ile karşı karşıya gelmek olacağını bildikleri için elleriyle peydahladıkları Suriye muhalifleri içinden zuhur eden IŞİD’i sınır boyunda vekil tayin ettiler. IŞİD’i, PYD’nin silahlı gücü YPG karşısında kolladılar, silahlandırıp, takviye ettiler.

Seçimlerde IŞİD
7 Haziran seçimleri yaklaşırken Rojava’da Ak faşizm adına savaşan IŞİD, Güneydoğu’da boy gösterir oldu. AKP için HDP’nin yüzde 10 seçim barajını geçmesi, bırakın RTE’nin Başkanlık heveslerini kursakta bırakmasını, AKP’nin 13 yıllık tek parti rejimini sonlandıracak bir “darbe” olacaktı. O barajın aşılmaması için her şeyi göze almaya başladılar. Hem de büyük açıklar verme pahasına. Ağrı’da, göçmen Kürtlerin yoğun yaşadığı Adana ve Mersin’de HDP’ye dönük, IŞİD patentli saldırılar yaşandı. Hepsi, kitleleri kışkırtmaya, büyük sokak hareketlerini provoke etmeye dönük saldırılardı. HDP, bu provokasyonların farkında olarak tüm saldırıları savuşturmayı bildi, kitleleri kontrol etti. Bu konuda en kritik sahne Diyarbakır’da kurulmuştu.
Genel seçimlerine iki gün kala, 5 Haziran’da, HDP’nin Diyarbakır mitinginde patlayan bomba aynı hedefe dönüktü: kitlesel ayaklanma, panik, kaos ve HDP oylarını düşürme…

5 Haziran Diyarbakır…
Balık hafızalı toplum işte; birkaç günde unutuluyor, üstü örtülüyor. Oysa unutulacak gibi değil. Diyorbakır’daki mitingin bombacısıyla ilgili skandal bilgiler Hürriyet’te manşetten yayımlandı.
Şüpheli O.G.’nin ailesi, çocuklarının IŞİD’e katıldığını, Başbakanlık dâhil bütün yetkili kurumlara bildirmiş, yardım istemişti. Buna rağmen aylarca takip edilen şüpheli için kaldığı otelden bilgi gelmiş ve hakkında “asker kaçağı” işlemi yapılmıştı, o kadar. Adalet Bakanlıgı’nın UYAP sistemine kayıt girilmediği ortaya çıktı. UYAP’ta şüphelinin kardeşinin IŞİD’e katıldığı için suç duyurusu yapan ağabeyinin adının yazdığını, bizzat geçici hükümetin Bakanı Kenan İpek açıklıyordu. İpek, “UYAP’ta yazılı olmasa da polis aramalıydı” diyordu. İçişleri Bakanı Sebahattin Öztürk ise , “UYAP’ta kayıtlı olmamasından şüpheleniyoruz.” şeklinde kendini savunuyordu.

Suruç’a cüret…

Kimi ihmal, kimi beceriksizlik diyebilir, ama bunun bir “göz yumma” olduğu o kadar açık ki… İdari soruşturma var mı, adli soruşturma ne aşamada, bilen var mı? Diyarbakır saldırısı unutturuldu. Unutturulduğu, peşi bırakıldığı içindir ki, Suruç’a cüret edebildiler…
Görgü tanıklarının ifadeleri, ortada yine bir kurgu olduğuna ilişkin savları güçlendiriyor. Sosyalist gençler Amara Kültür Merkezi’ne giderken, 200 metre mesafede polis tarafından didik didik aranmışlar. Neden, patlamanın olduğu yerden 200 metre geride polis kontrolü ? Sanki patlama menzilinin dışında kalmak ister gibi…İnceden inceye arama yapan polis, bombayı patlatan IŞİD’ciyi nasıl gözden kaçırır? Canlı bomba kültür merkezine nasıl girer ?
Biliniyor ki, Suruç’un tüm sokaklarını kamera ile izleniyor, Kobanê ile dayanışmak üzere oraya giden herkes sorgulanıyor, MİT sokak sokak cirit atıyor da IŞİD’ci canlı bombayı nasıl gözden kaçırıyor ? Bombanın patlatılmasının ardından polisin halka müdahalesine, cenazelerin Urfa Adli Tıp yerine Gaziantep’e götürülmesine , canlı bombanın dışında bir failin daha olduğu ve resmi yetkililerce saklandığına ilişkin bir dizi iddia var ortalıkta.
Ama biliyoruz ki, bu karanlık noktalar yine karanlıkta bırakılacak, Diyarbakır’da olduğu gibi, “Faili meçhul” arşivine kaldırılacak, ya da daha yerdeki kan kurumadan yeni bir Suruç patlatılacak…

Satılık…
Yapılmak istenenlerin asıl hedefinin ne olduğunu, RTE’nin kulu gazetelerin manşetlerinden, gazeteci kılıklı satılık kalemlerden okuyabilirsiniz. IŞİD canileriyle 32 genç insanı hayatlarının baharında ölüme götürenler, utanmadan bunun HDP’nin iç savaş çıkarma niyetinin parçası olduğunu yazabiliyorlar. Bunlardan biri Sabah’tan Mahmut Övür, dün şöyle yazmış sıkılmadan;
“ Saldırının Kobani’yle ilişkili olması, aynı anda Kobani’de de benzer bir saldırının yaşanması hâlâ Kobani’nin Türkiye’nin içini karıştıracak bir argüman olarak kullanılabileceğini gösteriyor.(…)
İstedikleri de, uzun süredir ateş çemberi içine alınan Türkiye’yi iç savaşın içine çekmek ya da iç savaşı Türkiye’nin içine taşımak. Bunun için PKK ve çevresi, “Türkiye DAEŞ’i destekliyor” yalanlarından, algı operasyonlarına kadar her şey yaptı. 6-8 Ekim’de bu proje bir ölçüde denendi ama başaramadılar. Çözüm süreci ruhu bu tuzağı bozdu. Ama onlar vazgeçmedi. Başından beri bir hesaplaşma alanı olarak seçilen Kobani’yi her fırsatta devreye soktular.
Şimdi Suruç’ta daha vahşi ve insanlık dışı bir katliam denendi. Bölge halkını kışkırtıp, iç savaşın fitilini ateşlemek istediler. Bu yüzden Suruç katliamını kimin yaptığından çok, neyi hedeflediği önemli…”
Düşünebiliyor musunuz ? Bir katliam denendi, diyor ama faili kim, söylemiyor. Bunca ölüme rağmen halkı sakin olmaya, oyuna gelmemeye çağıran HDP, AKP MV adayı olup seçilemeyen ama kulluğunu da aksatmayan Övür’e göre, iç savaşın fitilini ateşlemek istiyor!…
Kuyruğu iyice sıkışmış Kaçak Saray’ın IŞİD ile tutturduğu yol, bir çıkmaz sokak ve duvara çarpması kaçınılmaz…Çok kalmadı…

Genel kategorisine gönderildi | Kaçak Saray-IŞİD: Çıkmaz sokak… için yorumlar kapalı

Koalisyon mu, yeniden seçim mi?

7 Haziran’ın üstünden neredeyse 1,5 ay geçti, hâlâ ortada yeni bir hükümet yok. AKP, tek başına iktidar olamamanın şokunu aşmış görünse de Ak faşizmini örtülü biçimde de olsa sürdürüp bagajındaki suç iddialarını sorgulatmamak için inisiyatifi elde tutmaya çalışıyor.

Kaçak Saray’daki, aslında hiçbir koalisyona güvenmiyor, en taviz vermiş muhalif partinin bile, bir yerlerden iğnesini balona dokundurup balonu patlatmasından endişeli. O nedenle RTE için en istenir seçenek yeniden seçim kumarını oynamak.

Ama yeniden seçim ile tek başına iktidarı sağlayacak 276’ya ulaşmak da cepte keklik değil. Üstelik koalisyon kurma seçeneklerini içeren aşamaları yaşamadan bu istasyona atlamak AKP’lileri bile çileden çıkarabilir. O nedenle istemeye istemeye, epeyi de zaman harcadıktan sonra Davutoğlu’na hükümet kurma görevini teslim etti. Peki ilk tur görüşmelerin ardından üzerinde en çok konuşulan AKP-CHP koalisyonu seçeneği ne kadar muhtemel, kimler arkasında, bunun alternatifi yeniden seçim için RTE planları var mı, neler?

SERMAYE…

Seçimlerin hemen ardından yeni bir seçim istemediklerini ve tez elden güçlü bir koalisyon kurmanın ekonominin bekası açısından şart olduğunu ilk ifade edenler, yandaş MÜSİAD’dan , AKP’nin şamar oğlanına dönen geleneksel egemenlerin kulübü TÜSİAD’a, TOBB’a ,TİSK’e kadar sermaye örgütleri olmuştu. 2015’i kaybettik bari 2016’yı kurtaralım, sözünü şimdi herkes paylaşıyor ve yüzde 66 gibi bir çoğunlukla güçlü bir koalisyon kurulabileceğini RTE’nin bir dönem has adamlığını yapmış AKP’li Hüseyin Çelik bile söylüyor…

Koalisyon gecikirse ve AKP-CHP koalisyonu kurulmaz ise ekonomik kırılganlık artar, kriz gelir, öcüsü her an hatırlatılıyor. Buna uluslararası derecelendirme kuruluşları, zaman zaman IMF’ye yakın çevrelerin demeçleri de katık yapılıyor.

Aynı rüzgârı, tabii ki ABD, hem ekonomik hem diplomatik saiklerle estiriyor. RTE ve çevresinin “Yeni Osmanlıcılık” serüveninden sıkılan ABD, CHP’li koalisyonun geleneksel ABD’li düzlemde restorasyon için bu koalisyonun en hayırlısı olduğuna inanıyor. Keza, TSK, Saray sultasından kurtulma şansı bulacağı için, komşu ülkeler, daha “geleneksel merkezci”, serüvenden uzak bir dış politikaya sahip Türkiye görecekleri için bu koalisyona omuz veriyorlar. AB için de en iyisi AKP-CHP… Özellikle anaakım medyanın kalemleri, programcıları, bu koalisyon inşası için yaz sıcağında bu işe memur olmuşlar… Her gece en az 2-3 program bu koalisyonun pişmesi için kaynatılıyor.

CEMAAT, MHP, HDP…

AKP-CHP koalisyonu için hem kendi medyalarında, hem etkiledikleri medyalarda kampanya yürüten FG Cemaati, havanın yavaş yavaş döndüğünü, özellikle yargıdaki kararlarla görüyor ve ayağa kalkıp doğrulmanın, bu koalisyonla geleceğine inanıyor. Özellikle RTE’den gelen darbe üstüne darbenin savuşturulmasının, CHP’nin yer alacağı bir koalisyonla etkisizleşeceğini bildiği için Cemaat de bu koalisyonun arkasında.

Keza, muhafazakar, sağ cenahın muhalefetteki tek partisi olduğuna inanan , özellikle Kürt sorunu üstünden oy devşirme ihtimalini yüksek gören MHP de bu koalisyona itiraz etmiyor.

Ya HDP? Doğrusu onlar da “Kürt sorununun çözümüne, AKP-CHP koalisyonundan en büyük desteğin geleceğine inanıyorlar. Ayrıca AKP-MHP türü bir savaş koalisyonu ihtimaline karşı tek seçenek bu ve ancak böyle bir hükümet Suriye maceralarını frenler, Rojava’ya saldırıyı önler diye düşünüyorlar. Dahası, bu koalisyon CHP’yi eritirse sonuç soldaki tek parti olarak bize yarar, diye düşünen HDP’liler de var… Bu nedenlerle onlar da bu koalisyonun destekçisiler.

ESAS AKTÖRLER?

Peki ellerini taşın altına sokacaklar? AKP’den Davutoğlu, RTE vesayetinden kendisini ve partiyi biraz olsun çıkarmanın yolunun bu koalisyon olduğunu biliyor ve alan açıldığı kadarıyla bir şeyleri deniyor, deneyecek… Ama Kaçak Saray’dan gelecek sert rüzgarları göğüsleyebileceğini de ummamak gerekir.

Hatırı sayılır sayıda CHP’li kurmay ise, “Ahir ömrümüzde, koalisyon da olsa bir iktidar görelim, bazı şeyleri düzeltmek iktidarda daha kolay olur, seçmen bizi iktidarda görmekten mutlu olur” beklentisiyle koalisyona pek hevesliler…

Ama iki tarafta da “uzak duralım” diyenler var. AKP’dekiler, RTE’nin sadık kulları ve bir seçim kumarı neden oynamayalım, diye soruyorlar. Koalisyona karşı çıkan CHP’dekiler ise, Ak faşizmin oyununa gelip kullanılmak hatasından –haklı olarak- ürkenler, uzak duranlar…

RTE PLANI

Koalisyona karşı olan ama açıktan ilan etmeyen Kaçak Saray çevresi için tek yol yeniden seçime sürükleyip sandık kumarını oynamak. Burada baraj düşürme, seçim çevresini daraltma oyunlarına da başvurulabilir. Bu oyunun tutması halinde MHP’den oy çalmak, hatta HDP’nin Batı’dan kazandığı milletvekili sayısını azaltmak kağıt üstünde mümkün ve kışkırtıcı…

Ama baraj ne kadar inecek? Risk şu:, Saadet-Büyük Birlik ittifakının AKP’den oy çalarak Meclis’e girmesi. Bu durumda daraltılmış çevre, düşmüş baraj ile CHP emanet oylarını geri alır ve güçlenir AKP yine tek başına iktidar olamaz. Bu da ayrı bir risk.

Seçim çevresini daraltmaya HDP, Batı’da oy kaybetse de Güneydoğu’da silme kazanacağı için evet, diyebilir de…

Ya MHP? Hem seçim çevresi daraltılmasından hem de HDP’nin, hatta Büyük Birlik’in işini kolaylaştıracağı için barajla oynanmasına tümden karşı çıkabilir…

Özetle, Türkiye, daha da sıcak bir politik iklime giriyor. Katliamın, sıradan, rövanşist IŞİD cinneti olmadığını, bu büyük kumar masasından uzak olmadığını biliyoruz.

Döktükleri kanda boğulacaklar, hem caniler hem o maşaları tutan eller…

Genel kategorisine gönderildi | Koalisyon mu, yeniden seçim mi? için yorumlar kapalı

Employment in Turkey ahead of growth: Is this a new wave of unemployment?

 

Mustafa Sönmez – Hürriyet Daily News  July/20/2015

Unemployment has started climbing again after the 2012-2014 period, which can be called a “low-growth period” with an average growth of 3 percent. There are signs that unemployment will climb further in the coming months.

Unemployment is likely to rise in all non-agricultural sectors, but the climb may start earlier in industry and construction. The reason for this is associated with the disharmony between the past growth rates of industry and construction, and the employment opportunities they have generated that are expected to return to normal in the coming period. It is likely that the rate of people who have been kept in their jobs, even though there was not adequate growth, will drop along with growth. Downsizings are likely to speed up in workplaces. There are a series of domestic and international factors affecting this.

Growth and employment

After the 2001 crisis, Turkey’s economic program, worked out with the IMF, brought relative stability and the economy experienced an intense foreign capital inflow after 2003. With this significant foreign capital inflow reaching an average of $40 billion yearly, the economy grew at an average of 5 percent annually, also increasing employment rapidly. Employment, which was 19.6 million in 2005, was approaching 26 million in 2014. This increase in employment of 6 million over 10 years corresponds to 33 percent or more. In other words, an average of 600,000 people were able to find jobs every year.

If we focus on industry, we can see that from 2005 to 2014, the annual growth rate reached an average of 4.8 percent, with employment rising from 4.2 million to 5.3 million. This means an increase in employment of more than 1 million.

This picture looks like an employment-friendly one. It looks like economic growth is generating jobs. Does this reflect the truth, or is there an employment surplus that is not compatible with growth?

Up, down, up in unemployment 

Drops in employment were caused by the economic shrinkages caused by the severe waves of the 2008-2009 global economic crisis hitting Turkey, prompting hikes in unemployment.

The total unemployment rate in the first quarter of 2008 was 11.9 percent, while the non-agricultural unemployment rate was around 14.2 percent. The negative effects of the global crisis started to be seen in Turkey in the second quarter of 2008, but later a sharp fall in unemployment was experienced along with rapid growth starting in 2010.

The lowest point of the crisis before 2010 was the first quarter of 2009, when unemployment rates were 16.1 percent overall and 19.3 percent in non-agriculture. The tempo fell in following quarters. As a result, the annual average of official unemployment in 2009 was 13 percent and non-agricultural unemployment was 16 percent. In 2010 and 2011, unemployment dropped to 11 percent and 9 percent respectively, falling 4 points from the 2009 average. In non-agriculture unemployment, it fell 5 points from its 2009 average.

The effect of high growth experienced in 2010 and 2011, as well as the unexpected increase in the job-generating capacity of growth, played an important role in this drop.

The role of the surprising increase in agricultural employment in the decline of unemployment has been discussed in abundance in public policy and academic circles. Even though the agriculture sector did not itself grow, its employment rate rose. Leaving aside this strange situation, when the relationship of non-agriculture employment and growth is reviewed, we can observe a drop in unemployment and striking rises in employment.

When compared to before the 2008 crisis, a prominent increase was experienced in the job-generating capacity of growth in the 2009-2011 period. It was also seen that the growth-employment relationship may differ hugely across sectors.


Employment elasticity 

The coefficient of elasticity – in other words, the indicator of the employment-generating capacity of growth – is obtained by taking the gross domestic product (GDP) growth rates in the non-agriculture sector before and after a crisis, as well as the employment growth across sectors, and dividing these variables with each other, reveals interesting data.

When non-agriculture is taken as a whole, annual GDP growth was 5.1 percent on average in the three years before the crisis and growth in employment was 3 percent. In this situation, the elasticity coefficient (calculating the employment-generating capacity of growth) was 0.59.

According to the International Labor Organization (ILO), the average of elasticity coefficient calculations is 0.42 in Western  Europe and 0.23 in North America. Elasticity in industry is lower than elasticity in the service sector – 0.5 and 0.74 in Western Europe and 0.26 and 0.60 in North America, respectively.

Turkey’s elasticity level was 0.6 before the crisis; not so low in terms of the employment-generating capacity of growth.

We can see that in the two years after “crisis year 2009,” the employment-generating capacity of growth increased to a great extent. During this period, non-agricultural GDP grew by 4.9 percent and non-agricultural employment growth by 3.8 percent, meaning that the employment/growth elasticity coefficient was 0.8. Simply put, this means with current GDP and employment levels, economic growth of 10 percent creates an increase of around 8 percent in employment.

However, more important is what was experienced from 2012 to 2014, known as the low-growth term. In this period, despite non-agriculture growth averaging 3.7 percent annually, the increase in employment rose to 4.7 percent. Thus, the employment-generating capacity of growth had climbed to almost 1.3.

For the elasticity coefficient to climb from 0.6 before the crisis to 0.8 after the crisis, and to stay around 1.3 over the past three years, the increase in total factor productivity must have seriously slowed down in order for growth to have become so employment-friendly.

New unemployment wave?

Now, Turkey has entered a growth path leaning toward 3 percent and lower annually, starting in 2012. Considering global developments, then the time spent on this path may be long. This situation, amid the shrinkage of the employment-generating capacity especially in the industry and construction sectors, may force companies to downsize.

With expected new regulations, with a new “micro-reform,” such downsizings are likely to take off.

April workforce data show that the official unemployment rate seasonally adjusted is 9.9 percent, while the non-agriculture unemployment rate is 11.3 percent. The same data show an increase of 5 percent in employment over the past 12 months in the service sector. It is worth discussing just how healthy a 5 percent increase in the service sector is when the growth rate is expected to be around just 2 percent in 2015.

Especially starting from the second half of 2015, we should expect a rise in the number of unemployed people in Turkey, as a result of downsizing.

Araştırma - Haber, English kategorisine gönderildi | Employment in Turkey ahead of growth: Is this a new wave of unemployment? için yorumlar kapalı

Rıza Sarraf tezgâhında eksik halkalar…

Birkaç gündür 17-25 Aralık yolsuzluk-rüşvet soruşturmalarıyla ilgili olarak Rıza Sarraf olayı yeniden gündeme getirilip, önceden bilinen kurye rolündekilerin ifadeleri gazetelerde yer alınca, makale arşivimi gözden geçirdim. Bu iran’a altın ihracatı katakullisi ile ilgili ilk yazıyı 9 Temmuz 2012’de Cumhuriyet’teki köşemde yazmışım: “İran’a altın ihracatı büyümeyi şişirdi” başlığıyla…
Ardından, kafayı taktım bu mevzuya ve yine 11 Temmuz, 14 Temmuz ve 30 Temmuz 2012’de 3 yazı ile bu işte bir bit yeniği olduğunu yazmışım.
Eleştirilerim, iran’a enerji ithalatının karşılığının külçe altınla yapılmasının ihracatı şişirdiği, buradan hareketle cari açığı düşük gösterdiği, hatta net ihracatı yüksek göstererek büyümeyi şişirdiği yönündeydi. Yani, o günlerde, bu “İran alacağının tahsilatı”nın yapılış biçimi, bunun aktörleri ve aldıkları avantalar, dağıtılan rüşvetler ile ilgili ipuçları ortaya çıkmadığı için, benim gibi Radikal’den Fatih Özatay, Uğur Gürses, Dünya’dan Alaattin Aktaş da bu “tuhaf altın ihracatı”na hep makro dengeleri makyajlayıcı etkisi yönünden yaklaşmıştı.
Tezgâh…

Bu meseleyi, daha sonra yargı ve emniyetteki kadroları ile AKP’nin defterini dürmede kullanacak FG Cemaati’nin , o sırada küçük bir sinyal çaktığını yine yazılarımdan birinde yaptığım alıntıdan fark ettim. 11 Temmuz 2012 tarihli Cemaat gazetesi Zaman şöyle yazmış; ” iran’a yılın ilk beş ayında yapılan 3 milyar dolarlık altın ihracatının şifresi çözüldü. Ekonomi yönetimi bu ihracatı kimlerin gerçekleştirdiğini araştırdı. Edinilen bilgilere göre, perde arkasından Türkiye’de yaşayan zengin iranlılar çıktı. İnşaat, demir-çelik gibi farklı sektörlerde iş yapan iranlılar altını kendi ülkelerinin merkez bankasına gönderiyor. Fark edilmemek amacıyla piyasadan farklı isimler üzerinden toplanan altınlar iran’da yine üçüncü kişilere iletiliyor.” O sıralar AKP-Cemaat çatışması yükseliyordu. MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı Oslo görüşmeleri ile ilgili ifadeye çağıran Cemaat yargısına RTE; “Gitme” demiş ve ucu Tayyip’e uzanacak operasyonun önü kesilmişti.
Ne zaman? 7 Şubat 2012…Cemaat operasyonu akim kaldı ama çalışmalar öteki alanda başlatılmış anlaşılan…
Dinlemeler, Zarrab ya da Sarraf takibi ve tezgahın deşifre edilmesi…
Babacan’a soru…
9-11 Temmuz 2012 yazılarımı dönemin İstanbul CHP milletvekili Umut Oran, bir önerge ile 13 Temmuz 2012’de Halk Bankası’ndan sorumlu Ali Babacan’a şöyle yöneltti; ” Mustafa Sönmez, altın ihracatında hiç esamesi okunmayan hatta 2007, 2008, 2009 yıllarında sıfır payı olan İran’ın, birdenbire altın ihracatında yüzde 76 pay sahibi olduğunu bildirdi. (…).
iran’dan alınan petrol ve doğalgazın parasının Halk Bankası’nda tutulduğu, bu paranın altına dönüştürülerek, bazen zırhlı araçla sınırda iran Merkez Bankası yetkililerine teslim edildiği, bazen de uçak kargosuyla iran’a gönderildiği doğru mudur? Bu gerçek dışı altın ihracatının TÜİK’in hesapladığı büyüme rakamlarına etkisi yok mudur?” Babacan, ancak 4 ay sonra 22 Kasım 2012’de bu konuya şöyle açıklık getirdi; “Türkiye olarak iran’dan aldığımız gazın parasını biz TL olarak iran’ın Türkiye’deki hesabına yatırıyoruz. Fakat iran’ın o parayı dolar olarak kendi ülkesine götürmesi mümkün değil, uluslararası kısıtlamalar, ABD’nin yaptırımları sebebiyle. Dolayısıyla İran, bunu döviz olarak kendi ülkesine götüremeyince, o TL’yi kendi hesabından çekiyor, altın alıyor piyasadan.
Altını kendi ülkesine götürüyor. Bunu nasıl götürüyor bilmiyorum, ama işin özü bu.”

Eksik halka: 1

Babacan’ın “Nasıl götürüyor, bilmiyorum” diyerek, kendisini tereyağından kıl çeker gibi bu tezgahtan çekmesi, Cemaat’in Babacan’ı hiç ısırmaması, eksik halkaların en önemlilerinden biridir.
iran hükümetinin, Halkbank’ta biriken milyarlarca TL’sini vekaleten devralan ve piyasadan külçe altın toplayıp sonra bunu uçaklarla, kuryelerle (ihracat gibi) transfer etmesinde, bazı kolaylıklara ihtiyacı vardı Rıza Sarrafın.
Bu kolaylaştırmanın karşılığı olarak, belli ki aracı banka Halk Bankası’nın Genel Müdürü, Ali Babacan’a bağlı Süleyman Aslan, ihracattan sorumlu Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve mahdumu, vatandaşlık, oturma , iş yapma izni vs. meselelerinde kolaylaştırıcı rolleriyle içişleri Bakanı Muammer Güler ve mahdumları, AB’den sorumlu Bakan Egemen Bağış’ın bu İran alacağının altın ihracatı olarak transferindeki kolaylaştırıcı hizmetleri karşılığı büyük hediyelerle taltif edildiler… Evlerden çıkarılan deste deste paralar hep bu tezgâhın kanıtı olarak takdim edildi.
Artık anlaşılıyor ki, Sarraf ve iran’da tutuklu ortağı Babek, sadece Türkiye’deki ithal enerjinin karşılığını değil, başka bazı kara paraları da aklamada Türkiye’yi üs olarak kullanmışlar ve bu süreçte Halkbank’ın kilit bir rolü var.
Halkbank Genel Müdürü’nün evindeki ayakkabı kutusundan 4,5 milyon dolar çıktı. Peki Halkbank kime bağlı? Ali Babacan’a, Şimdiye kadar Halkbank ile ilgili Babacan’a doğru dürüst yöneltilmiş bir soru önergesi var mı? Yok…
Eksik halka 2

Hem Türkiye’den alacağın külçe altın olarak transferinde, hem de başka kargo uçaklarla Gana’dan Türkiye’ye altın transferi ve buradan bir başka üs olarak kullanılan BAE’ne geçişindeki sorumlulukları nedeniyle Gümrük ve Tekel Bakanı Yazıcı, hiç soruşturmalarda yer almadı. Babacan gibi, Yazıcı’ya da dokunduran olmadı. Acaba neden?
Sarraf-altın tezgâhı, Ak faşizmin kapanması mümkün olmayan yaralarından biri, Bir diğeri imar hukuksuzlukları, rant cephesinde Erdoğan Bayraktar-TOKİ-mega projeler sahasında.
Bilenen şu: iki büyük tezgâha, kimse, hiçbir şekilde RTE’nin bilgisi dışında dalamazdı. Niye vaktinde Yüce Divan’a gitmedi ipliği pazara çıkanlar, niye soruşturmalar örtbas edildi, kim tarafından? Cemaat darbesidir diye, RTE tarafından… Ne yapılsa boş.
Bu- he-sap- ve-ri-le-cek…

Genel kategorisine gönderildi | Rıza Sarraf tezgâhında eksik halkalar… için yorumlar kapalı