Yeni seçimler riskleri azaltmadı (Al Monitor, 4 Temmuz, 2018)

 

Türkiye’de normal tarihinden 16 ay erkene alınarak 24 Haziran’da yapılan cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimleri ülkenin politik topoğrafyasında kayda değer bir değişiklik yaratmamış görünüyor. Seçim konjonktürünün ekonomide yarattığı belirsizlik ortadan kalkmış olsa da ekonomik görüş sahası netleşmedi. Sis bulutları dağılmadı, riskler azalmadı. Hem iç hem dış ekonomik aktörler için Türkiye piyasası bir dizi bilinmezlikle dolu, sürprizlere gebe ve güven vermekten henüz uzak. Bu gözleme kanıt olarak ülke ekonomisi için yaşamsal önem taşıyan döviz, faiz fiyatlarını, yabancı yatırımcı açısından risk primi (CDS) seyrini anımsatmak yeterli.

Türkiye ekonomisinin nabzını veren Amerikan Doları/TL fiyatı erken seçim kararı alındığı sıralarda henüz 4 TL dolayında iken iç ve dış olumsuz rüzgârların etkisiyle 4.90 basamağına kadar çıkmış ve Merkez Bankası’nı faiz artırmaya zorlamıştı. İki ayda TL faizleri beş puan artırılarak yıllık yüzde 18’in eşiğine getirildi.

Mayıs itibarıyla tüketici enflasyonunun yüzde 12, üretici enflasyonunun yüzde 20’nin üstüne çıktığı Türkiye ekonomisinde, artırılan faizler birikim sahiplerini TL’de tutmaya hâlen yeterince ikna etmiş değil. Daha önemlisi içeride ve dışarıdaki rejime dönük güven eksikliği birikimlerin dövizde tutulması eğilimini caydırmıyor.

Bu eğilim 24 Haziran seçimleri sonrası da pek gerilemedi. Seçimleri izleyen hafta içinde dolar fiyatı 4.70 TL basamağına sıçradı ama iç ve dış gelişmelerin etkisiyle haftayı 4.60 basamağında kapadı. Bu fiyat seçim öncesinden farklı değil.

Güvensizlik durumu ülkenin risk primi (CDS) göstergesinde de gözleniyor. Seçimler öncesinde Yunanistan’ın risk primi olan 320’lerin de üstüne çıkan Türkiye’nin risk katsayısı seçimler sonrası 300 basamağının altına inemedi. Risk primi benzer yükselen ülkelerden Brezilya’da 270, Rusya’da ise 140 dolaylarında. Risk primi Türkiye’nin dışarıdan borçlanırken katlanmak zorunda kalacağı faiz seviyesini de belirleyen bir etken. Başka bir ifadeyle, Türkiye dışarıdan borçlanırken ABD’deki 10 yıllık tahvil faizine ek olarak risk priminin işaret ettiği faizi de ödemek zorunda.

Önümüzdeki 12 ayda Türkiye’nin temin etmek zorunda olduğu dış kaynak 233 milyar dolar. Bu kaynak bulunabilirse ancak bu yüksek faizi ödemek şartıyla kullanılabilecek. İhtiyaç duyulan dış kaynak tutarının 183 milyar doları vadesi gelen ve çevrilmek zorunda olunan dış borçtan, 50 milyar dolar kadarı da yıllık cari açığın finansmanı için gerekli dış kaynaktan oluşuyor.

Yeni bir seçimden çıkmış olması Türkiye’nin bu kaynağı dışarıdan kolayca bulacağı anlamına gelmiyor. Seçimlerin dış aktörlere ne kadar güven verdiği sorusu bir yana dünyada son zamanlarda iyice belirginleşen yeni para iklimi de Türkiye gibi ülkelere artık yardım etmiyor. ABD Merkez Bankası FED’in sürdürdüğü para politikalarında normalleşme ve bu kapsamdaki faiz artışları, Avrupa Birliği’nde genişlemiş paranın paspaslanması politikaları Türkiye ve benzeri ülkelere sıcak para akışını kesti, hatta yer yer çıkışları da başlattı. Dahası, ABD Başkanı Donald Trump’ın başlattığı Çin öncelikli ticaret savaşı, İran ile petrol gerilimi gibi etkenler Türkiye ve benzeri ülkelerin aleyhine. Hele ki enerji bağımlılığıve ithalatı yüksek Türkiye açısından enerji fiyatlarındaki her artış cari açığın daha da artması ve içeride enflasyonun hızlanması demek.

Dış aktörlerin Türkiye ile ilgili soru işaretleri seçimler sonrasına da taşınmış durumda. Seçimlerden Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) oylarını pek artırmadan çıkması, parlamentoda ancak müttefiki Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) desteği ile üstünlük sağlaması, yani koltuk değneğine bağımlılık pek fazla siyasi istikrar vaat etmiyor. Özellikle MHP’nin stratejik durumunu iktidarın nimetlerinden yararlanmak için kullanmak isteyeceği, bunu zaman zaman şantaja çevireceği ihtimali de güven duyulmamasında önemli bir etken.

Dış finansörlerin kulak kesildiği kredi derecelendirme kuruluşlarının raporları seçim sonrası dönemde daha çok önem taşıyor. Bunlardan biri olan Moody’s seçim sonrası yaptığı açıklamada Türkiye ile ilgili kaygılarını ifade etmekten kaçınmadı ve şöyle dedi: “Türk lirasındaki ve iç talepteki zayıflamanın etkisiyle bu yılın ikinci yarısında azalmış olsa bile cari açık Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın (GSYH) yüzde 6’sı (50 milyar ABD Doları) seviyesinde seyredecek. Ekonominin son yıllardaki büyümesine rağmen Türk otoriteleri devam eden dış açığı artıran yapısal ekonomik problemlere cevap verilmesi konusunda sadece sınırlı bir ilerleme kaydetti. Artan genişlemeci mali politika büyümeyi sürdürülemez seviyelere kadar artırdı. Öte yandan sürdürülebilir temelde potansiyel büyümeyi artırmayı hedefleyen uzun vadeli ekonomik reformlar büyük oranda göz ardı edildi.”

Moody’s Cumhurbaşkanı’nın yetkilerinin genişletildiğini anımsatarak seçim sonrası beklentilerini de şöyle sıraladı: “Genişletilmiş yetkiler Cumhurbaşkanı’nın eline politika yapımı konusunda birincil sorumluluk veriyor. Sayın Erdoğan’ın hükümetinin benimseyeceği makro ekonomik politikalar son iki yılda genişlemeci mali ve para politikası ile artan dış hassasiyetlerin tersine çevrilip çevrilemeyeceği konusunda nihai belirleyici olacak.”

Yenilenen rejimin daraltıcı maliye ve para politikalarına hemen geçiş yapması isteniyor. Özellikle seçimlere giderken izlenen, akaryakıtta vergi kolaylıkları, emeklilere iki maaş ikramiye jesti gibi bütçe açıklarını artıracak icraatların derhal tersyüz edilmesi bekleniyor.

Moody’s dış aktörler adına bu beklentisini dile getirirken Türk Sanayici ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) de benzer beklentiler dile getirdi. Başkan Erol Bilecik Bloomberg HT’ye şunları söyledi: “Enflasyon hedefinde öncelikle tek haneye, sonra yüzde 5’in altına düşürecek bir yapıya kararlı bir şekilde gidilmeli. Mali disiplinin sürdürülmesi önemli.”

Kemer sıkıcı bir politikanın gerekliliğini, aksi takdirde bunu IMF’nin yaptıracağını söyleyenler de çoğalmaya başladı. Eski Merkez Bankası Başkanı ve İyi Parti Milletvekili Durmuş Yılmaz da bu isimlerden biri: “Şu anda da Türkiye, IMF’nin kapısına birkaç adım mesafededir. Acilen önlem alınması gerekiyor. Mutlaka köklü bir reform ile yola devam edilmesi gerekir.”

Aslında reform ile kastedilen cari açığa eşlik eden kamu maliyesi açığının yeniden daraltılması isteği. “IMF’siz bir IMF paketi” uygulamak anlamına da gelen bu icraat ne kadar mümkün belli değil.

Stratejik ortak MHP seçmeni sızlatacak böyle bir programın arkasında durur mu? Normal şartlarda dokuz ay sonra yerel seçimlerin yapılacak olması böylesi acı reçetelere cesaret edilmesi önünde bir engel sayılıyor. Ve tabii bir de kemer sıkma ile iyice krize girecek konut-inşaat sektörünün fazlasıyla kırılgan hali var ki kemer sıkmayı göze almak bu nedenle hiç kolay değil.

Makale kategorisine gönderildi | Yeni seçimler riskleri azaltmadı (Al Monitor, 4 Temmuz, 2018) için yorumlar kapalı

Turkish economy just as volatile after elections ( Al-Monitor, July 3,2018)

ARTICLE SUMMARY
Despite expectations, Turkey’s June 24 elections have failed to reduce uncertainties in the economy, raising the specter of austerity measures with hefty political costs.

Turkey’s June 24 presidential and parliamentary elections, held 16 months ahead of schedule, produced no remarkable change in the country’s political topography. On the economic front, the climate of uncertainty that the elections had created is over, but economic visibility has not improved and the risks have not eased. For both domestic and foreign actors, the Turkish market remains fraught with unknowns, prone to surprises and far from inspiring confidence, as evidenced by vital indicators such as hard currency prices, interest rates and the risk premium for foreign investors.

The price of the dollar, which measures the pulse of the Turkish economy, was about 4 Turkish liras in mid-April, when President Recep Tayyip Erdogan called the early elections. Under the impact of both domestic and external negative factors, the dollar climbed to 4.9 against the lira in May, forcing the Central Bank to hike interest rates despite Erdogan’s longstanding pressure for lower rates.

In two months’ time, rate hikes totaling 5 percentage points brought interest rates to nearly 18%, but savings holders continued to shy away from the lira amid an unrelenting inflation that hit 12% in consumer prices and more than 20% in producer prices in May. More importantly, lack of confidence in the government has persisted among domestic and foreign actors alike, sustaining hard currency as a safe form of keeping savings.

The trend has changed little since the June 24 polls. The dollar’s price closed the first week after the elections at about 4.6 liras, reaching 4.7 liras occasionally during the week. This price is no different from the pre-election levels, suggesting that the polls and their outcome have contributed little to improving confidence among economic actors.

The same result can be observed on the risk premium front. Turkey’s risk premium, reflected in credit default swaps, had risen above 320 basis points ahead of the elections, exceeding that of Greece, and remains above 300 basis points after the polls. The risk premiums of other emerging economies such as Brazil and Russia stand respectively at about 270 and 140 basis points. The risk premium is important in determining the interest rate that Turkey pays for external borrowings. In other words, when borrowing from abroad, Turkey has to shoulder the rate shaped by its risk premium, atop the rate of 10-year US bonds.

The amount of foreign funds that Turkey needs to secure over the next 12 months is $233 billion — now with the added burden of higher interest rates. This total includes the rollover of $183 billion in external debt and $50 billion to finance the country’s annual current account deficit.

Erdogan and his Justice and Development Party (AKP) may have a renewed mandate of five years, but this does not mean the funds will be easily available. Besides the problem of confidence among foreign actors, the global financial climate is no longer in favor of emerging countries such as Turkey. The US Federal Reserve’s ongoing normalization of monetary policies and rate hikes, coupled with tightening monetary policies in the European Union, have already curbed the flow of hot money to emerging economies and even led to occasional flights. US President Donald Trump’s trade wars and the oil tensions with Iran are also negatively affecting countries such as Turkey. Given Turkey’s dependence on foreign energy supplies and its massive oil and gas imports, each increase in energy prices adds to the country’s current account deficit and further fuels inflation.

Moreover, political uncertainties in Turkey are far from over, despite Erdogan’s victory in the presidential polls that entitled him to far-reaching executive powers. Erdogan’s party finished first in the parliamentary vote, but fell short of an absolute majority in the legislature. The AKP is now dependent on the support of its ally, the Nationalist Action Party (MHP), which is hardly a promise of political stability. The possibility of the MHP using its critical position to obtain political benefits or even for political blackmail is a major factor sustaining the confidence problem.

The reports of international credit rating agencies have become even more important for foreign financiers after the elections. Moody’s has already voiced its misgivings. “Even if the current account deficit narrows in the second half of the year due to the impact of the weaker lira and a slowdown in domestic demand, the deficit will remain large in absolute ($50 billion) and relative (6% of Gross Domestic Product) terms,” the agency said in a June 26 statement.

“Notwithstanding the growth of the economy in recent years, Turkish authorities have made only limited headway in addressing the structural economic problems that ultimately give rise to its persistent external deficits. Increasingly expansionary fiscal policy has stimulated growth to unsustainable levels, whereas longer-term economic reforms intended to raise potential growth on a sustainable basis have been largely sidelined,” it added.

Referring to the sweeping presidential powers under the new governance system, the agency said, “Executive presidency model confers broad powers — both political and economic — on the president. The macroeconomic policies that Mr. Erdogan’s government adopts will ultimately determine whether Turkey will be able to reverse its rising external vulnerability, which has been exacerbated by expansionary fiscal and monetary policy in the last two years.”

In other words, Ankara is expected to quickly tighten fiscal and monetary policies. This would mean a complete reversal of pre-election steps that served to enlarge the budget gap such as tax facilities on fuel or bonuses for pensioners.

Turkey’s biggest business group, the Turkish Industrialists and Business Association, has voiced similar expectations. In a June 28 television interview, chair Erol Bilecik called for fiscal discipline and an economic program that “would reduce inflation to single digits and then to below 5%.”

An increasing number of observers believe Ankara will end up running for help from the International Monetary Fund (IMF) unless it shifts to belt-tightening policies. According to former Central Bank Governor Durmus Yilmaz, now a lawmaker for the opposition Good (Iyi) Party, “Turkey today is a few steps away from the IMF’s door. Urgent measures are required. Comprehensive reform is a must.”

What experts mean by “reforms” is essentially measures to narrow the gap in public finances, which comes atop a chronic current account deficit. It would effectively amount to an IMF program without the IMF, but the prospect of such austerity steps remains unclear.

Will the AKP’s strategic ally, the MHP, stand behind a belt-tightening program that will embitter the electorate? Municipal elections scheduled for March 2019 are seen as a major factor deterring Ankara from braving the bitter pills. Moreover, the construction and housing sector, a key driver of economic growth under the AKP, is already in a highly fragile state. Austerity measures would push the sector further into a crisis — a prospect that makes belt-tightening moves all the more difficult for Ankara.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkish economy just as volatile after elections ( Al-Monitor, July 3,2018) için yorumlar kapalı

En Büyük 10 İlde, 2015-2018 Seçim Sonuçları Üstüne-Mustafa Sönmez

 

Türkiye’nin son 3 yılda yaşadığı 3 milletvekili seçimi, politik topoğrafyada belli  değişimler yaşandığına da işaret etmektedir. Seçmen iradesine ağır baskıların yaşandığı, hile-hurdanın karıştığı, adil seçim koşullarında olmayan, hatta biri OHAL şartlarında gerçekleşen  bu seçimlerde ortaya çıkan verilerin güvenirliğine itiraz saklı kaymak kaydıyla, bazı eğilimlerden söz edilebilir.

2015 yılının Haziran ayında gerçekleşen milletvekili seçimlerinde parlamentoda tek başına kontrolü elinden kaçıran AKP, koalisyon girişimlerini de dinamitleyen Saray’ın gayretleriyle, aynı yılın Kasım ayında savaş ikliminde yapılan seçimle yeniden kontrolü ele geçirmişti.  MHP’de toplanan oyların önemli bir kısmının 2015 Kasım’da AKP’ye yönelmesi sonucu, AKP, yine Meclis’te egemen duruma gelmişti.

2018 seçimleri ise, normal takviminden 16 ay öne çekilerek Cumhurbaşkanı seçimi ile birlikte yapıldı ama sonuçlar, aslında AKP’yi yeniden 2015 Haziran oylarına geriletti. Kasım 2015’te AKP’de toplanan milliyetçi oylar, 2018’de genelde milliyetçi partilere döndü. MHP’nin içinden çıkan bir başka milliyetçi parti İyi Parti ile bu oylar paylaşıldı.

Yeni kurulan İyi Parti, hem MHP’den hem AKP ve CHP’den oy alarak toplam oyların yüzde 10’undan fazlasını sağlayan yeni bir “merkez sağ parti” olarak siyasi yelpazede kendisini takdim etse de çekirdeği, milliyetçi oylar. MHP ise İyi Parti’ye kaptırdığı oylara rağmen, yüzde 11’lik bir oy oranı ile AKP ile kurduğu Cumhur İttifakı içinde kilit bir yer edindi.

Geniş anlamda seçmenin sağa yönelişinin gözlendiği bu seçimlerde, özelde AKP’de temsil edilen muhafazakar İslamcı oyların gerilemesine karşılık, özellikle  son zamanlarda milliyetçi sağ oyların görece artış gösterdiği, CHP’de ifadesini bulan merkez sol oyların ise ilerleme kaydedemediği gözlenmektedir. Kürt siyasetini merkezine alan HDP ise, merkez sol ve sosyalist seçmenden gelen destek oylar sayesinde, yüzde 10 barajı üstünde tutunmayı sağlayarak Meclis’te temsilini sürdürmektedir.

Türkiye geneline ilişkin söylenebilecek eğilimler, seçmenlerin yarısının yaşadığı ve Türkiye milli gelirinin yüzde 65’e yakının üretildiği ilk 10 büyük ilde, hangi biçimler almakta, diğer 71 ilden, nerelerde ayrışma yaşanmaktadır.

İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Kocaeli, Antalya, Konya, Adana , Mersin, Gaziantep illerinden oluşan en büyük 10 il, AKP’nin iktidar olduğu 2002 sonrası, ekonomik gelişmede aynı tempoda büyüme, gelişim ve değişim yaşamadılar. İstanbul, büyükler arasında da farkı açtı.

 

Kaynak:TÜİK ve YSK veri tabanı

İstanbul oyları

İstanbul rantının belirleyicilik taşıdığı AKP döneminde, İstanbul, Türkiye milli gelirindeki payını artırdı, milli gelirin paylaşımında, kamu harcamalarından aldığı payda, yatırımlarda hep önde oldu ve diğer illerle arayı açmayı sürdürdü.

1994’ten beri politik İslamın, yerel yönetiminde olduğu İstanbul, bu imkanları da oya tahvil etmekte mahir davrandı.

Özellikle yılda 50 milyar doları bulan dış kaynak girişinin kullanımından da hem konut-inşaat yatırımları hem de kentsel yatırımlar, mega projelerle aslan payını alan İstanbul’un, Türkiye milli gelirindeki payı yüzde 30,5’a kadar çıktı. İstanbul, aldığı iç göçlerle de seçmen sayısını artırdı .2018 yılı seçmenlerinin yüzde 18,5’unu oluşturan 10,6 milyon, İstanbul seçmeni.

2015-2018 döneminde yapılan  3 milletvekili seçimlerinde İstanbul’da AKP oyları bir dalgalanma gösterdi. 2015 Haziran seçimlerinde AKP oyları yüzde 41’in altına düşmüştü.Aynı yılın Kasım seçimlerinde, yaratılan savaş iklimi ve milliyetçi oyları toplamanın etkisiyle, AKP oyları İstanbul’da  yüzde 48,8’e çıktı. Ancak AKP oyları,  2018 Haziran ayında yeniden 2015 Haziran’daki düzeye yakın, yüzde 42’ye geriledi.

AKP’nin kaybettiği oyların bir kısmı  yeni kurulan İyi Parti’nin aldığı yüzde 8 İstanbul oyları içinde. İyi Parti, MHP’den ve az da olsa CHP’den de pay almış görünmektedir İstanbul’da. Ancak yine de İyi Parti, diğer büyük şehirlerde görüleceği gibi, İstanbul’da hem Türkiye ortalaması olan yüzde 10’un, hem de diğer büyük il paylarının gerisinde kalmıştır.

İstanbul’da MHP, İyi Parti’ye de kaptırdığı oylardan geriye kalanla,  yüzde 8 ile yetinmek durumunda kalmıştır.

İstanbul’da CHP’den, hem 2015 seçimlerinde hem 2018’de baraj altı kalmaması için HDP’ye destek oylar gitmiş olmakla birlikte, bu destekle açıklanamayacak bir oy gerilemesi  mevcuttur. Bunun en az 1 puanının İyi Parti’ye gittiği söylenebilir.

HDP ise , özellikle 2018’de baraj kaygusuyla gelen destek oyların etkisiyle,  İstanbul’da yüzde 13’lük bir oy payına ulaştı.

Ankara oyları

İstanbul gibi, politik İslamın 1994’den beri yerel  yönetimde olduğu Başkent Ankara , milli gelirdeki yüzde 9 payına karşılık seçmenlerin yüzde 7’sine sahiptir.  AKP, 2015 Haziran ayında Ankara’da oyların yüzde 41,2’sini almışken, Kasım ayında bu oyu yüzde 48.8’e kadar çıkardı. Ancak 2018’de oyları yüzde 40’a düşmüş bulunuyor. Bu, 2015 haziranına göre, İstanbul’dakinden 2 puan daha fazla bir düşüştür.

AKP’de 2018’de Ankara’da görülen  bu gerileme, milliyetçi partilere, özellikle yeni kurulan İyi Parti’ye giden oylarla açıklanabilir. Ankara’da MHP, 2015 Haziran ayı oylarını 2018’de geri alamazken, bu kayıp oylardan yarısının,  Ankara’da yüzde 12,5 pay alan İyi Parti’ye gittiği söylenebilir. AKP’den kayan oyları da alan İyi Parti’nin CHP’den de Ankara’da 1 puan kadar oy almış olması muhtemeldir.

CHP, Ankara’da HDP’ye destek oy vermişse bile HDP, Ankara’da yüzde 5-6’larda kalmıştır.

CHP’nin İstanbul’da olduğu gibi, Ankara’da da ilerleme gösterememekte, hatta gerilemektedir.

İzmir’de Durum

CHP’nin kalesi olarak bilinen ve milli gelirdeki payı da seçmen payı da yüzde 6 dolayında olan İzmir’de CHP, 2015’te yüzde 45,4’lük oylarını koruyamamış ve 2018’de yüzde 42’ye düşürmüştür. Burada CHP’den 1-2 puan oyun Ankara’daki gibi yüzde 11,3 oy alan İyi Parti’ye gittiği söylenebilir. İyi Parti, MHP’den aldığı oylarla yüzde 11,3’lük oy oranına ulaşmış görünmektedir.

AKP, 2015 Haziran’ına göre oyunu artırmış olmakla beraber, kasım 2015 oylarının 3 puan gerisine düşmüştür. MHP ise İyi Parti’ye akan oylarından geri kalanlarla ancak yüzde 6 dolayında bir oy alabilmiştir. İzmir’de HDP, CHP’li seçmenin desteğiyle de yüzde 11,3’lük oy oranı ile Türkiye ortalamasını yakalamıştır.

Bursa ve Kocaeli

Türkiye milli gelirinde ve seçmen toplamında yüzde 4 dolayında payı olan sanayi merkezlerinden Bursa’da AKP, gücünü koruyup ilerletmiş görünmektedir. HDP’nin Ankara’da olduğu gibi, yüzde 6’nın altında kaldığı Bursa’da, CHP, önemli bir gerileme göstermiştir. Bursa, İyi Parti’nin Ankara ve İzmir’den sonra da kendisine alan açtığı, oyların yüzde 12,5’unu topladığı il olmuştur.

Bursa’da İyi Parti’nin MHP’nin yanı sıra, CHP’den de oy aldığı söylenebilir.

Bursa’nın komşusu olan bir diğer sanayi merkezi Kocaeli, milli gelirde yüzde 3,6, seçmen toplamında yüzde 3 paya sahiptir. Kocaeli’de de Bursa’da olduğu gibi, AKP ilerleme halindedir. Özellikle 2015 Haziran oylarını, Bursa’da olduğu gibi, 2 puan geçmiştir. CHP ise, yine Bursa’da olduğu gibi, Kocaeli’de de gerilemiş ve yine Bursa’da olduğu gibi 2018’de oyları 2015 Haziran’a göre 4 puandan fazla düşmüştür.

Birer işçi havzası olan Bursa ve Kocaeli’de CHP’nin durumu, işçi hareketi ile bağlarının ne kadar zayıf olduğunun da göstergesi sayılabilir.

 

HDP’nin ancak yüzde 7 dolayında oy alabildiği Kocaeli’de ,  İyi Parti, yüzde 11’e yakın oy toplamıştır. İyi Parti oylarını, hem MHP’den hem de yine CHP’den almış görünmektedir.

 

Antalya’da oylar

Türkiye milli gelirinde ve seçmen toplamında yüzde 3 dolayında payı olan bir diğer büyük il Antalya’da AKP, 2018 oylarını 2015’teki Haziran oylarının üstüne pek çıkaramamış, ilerleyememiştir.

CHP oyları ise diğer büyük illerde olduğu gibi Antalya’da da düşüş halindedir. HDP oylarının yüzde 7 dolayında seyrettiği Antalya’da İyi Parti, büylük iller arasında en yüksek performansı göstermiş görünmektedir. Oy oranını yüzde 17,4’e çıkaran İyi Parti, Türkiye ortalamasını 7 puan geçmiştir. İyi Parti’nin oylarının üçte ikisinin MHP’den ,diğer üçte birinin  ise CHP’den geldiği söylenebilir.

 

Konya’da Oylar

Muhafazakarlığın kalesi olarak bilinen Konya, Türkiye milli gelirinde yüzde 2, seçmen toplamında yüzde 2,7 paya sahip. 2015-2018 dönemi seçimleri AKP’nin Konya’da hissedilir bir oy kaybı yaşadığını ortaya koyuyor. AKP’nin 2018’de aldığı oylar, 2015 Haziran’ına göre 6, Kasım’ına göre 15 puan bir gerilemeye denk gelmektedir. AKP’nin Konya’da kaybettiği oylar,  hem MHP’ye, hem İyi Parti’ye akmış görünmektedir. İyi Parti’nin yüzde 9 oy almasının yanında MHP de oylarını yüzde 16’ya yaklaştırmıştır.

CHP, büyük iller arasında en düşük oyu Konya’da almakta, son 3 seçimde aldığı oy, toplamın yüzde 10’unu bile bulamamaktadır.

HDP de büyük iller içinde en az oyu yüzde 3 ile Konya’dan alabilmektedir.

Adana-Mersin

Türkiye milli gelirindeki payları son yıllarda hızla azalan, sanayisizleşme yaşayan hatta göç vermeye başlayan Çukurova illerinin toplam seçmen içinde yüzde 5’i bulan paylarına karşılık, milli gelir payları yüzde 4’ün altındadır.

Adana’da MHP’nin İyi Parti’ye net oy kaptırdığı ve oy payı yüzde 12,5’u bulan İyi Parti’nin ağırlıkla MHP’den 1-2 puan da CHP’den oy alarak Adana’da kendisine yer açtığı anlaşılmaktadır.

2018’de AKP’nin görece yükseldiği Adana’da,  CHP, birçok büyük ilde olduğu gibi, gerileme yaşamaktadır ve oyları yüzde 26,3’e düşmüştür. Kürt göçmenin yoğun olduğu Adana’da HDP oyları yüzde 13-14 bandında ve CHP’den destek almadan da bu oylara ulaşıldığı bilinmektedir.

Öteki Çukurova ili Mersin’de AKP, önceki yıllara göre 2018’deki durumunu görece korurken CHP’den yine oy kaybı gözleniyor. Yine birçok büyük ilde görüldüğü gibi, MHP, İyi Parti’ye taban kaptırmış ve İyi Parti, Mersin’deki ilk seçiminde yüzde 14’e yakın oy almıştır. Kürt göçmenlerin yoğun yaşadığı Mersin’de HDP, oyların yüzde 17’sini alarak ilin 3. Büyük partisi durumuna gelmiştir. .

Gaziantep seçimleri

AKP’nin güçlü olduğu büyük illerden Gaziantep’te 2018’de de AKP, Kasım 2015 oylarını değilse de Haziran 2015 sonuçlarını 3,5 puan aşmış görünüyor. CHP, Gaziantep’te de kan kaybetmiş ve oyları yüzde 15’e inmiş durumda. İyi Parti, MHP’den oy almakla birlikte Türkiye ortalaması olan yüzde 10’un çok altında, yüzde 7 dolayında oy kazanabilmiş. İyi Parti’nin CHP’den de 1 puan almış olması muhtemel.

HDP, Gaziantep’te 2015 Haziran’ındaki oylarını 4 puan kadar kaybetmiş görünüyor.

 

10 ilde…

Türkiye’nin milli gelirinin yüzde 64’ünü üreten ilk 10 il, seçmenlerin yarısını barındırmakta ve ilk 10 ilde siyasi partilerin performansı ile geride kalan 71 ildeki performansları değişebilmektedir. Bu özelilkle CHP’de gözlenmektedir. CHP’nin ilk 10 il dikkate alındığında yüzde 26,6 olan oylardan aldığı pay, oyların yarısının dağıldığı diğer 71 il kümesinde yüzde 18.9’a düşmektedir. Benzer durum, İyi Parti için de söz konusudur. İlk 10 ilde İyi Parti oy payı yüzde 10,6 iken diğer 71 il kümesinde yüzde 9,8’ düşmektedir. Buna karşılık AKP’nin ilk 10 ilde yüzde 40,7 olan payı, diğer 71 il analiz edildiğinde yüzde 44’e yaklaşmakta, keza MHP’nin de ilk 10 büyük il dışındaki coğrafyada payı 2 puan, HDP’ninki 3 puan artmaktadır

Bu da CHP ile İyi Parti’nin büyük il performanslarının diğer 71 il performansından iyi olduğunu göstermektedir. Ya da küçük illerde bu iki partinin oylardan aldıkları pay ilk 10 ilin ortalaması kadar değildir.

2018 milletvekili seçimleri  en büyük 10 il oyları konsolide edilip 2015 Haziran sonuçları ile, karşılaştırıldığında ise şu görüntü ortaya çıkmaktadır:

Analize konu 10 ilde AKP, elindeki bütün OHAL imkanları, devlet gücü ve medya hegemonyasına, sandık manipülasyonlarına rağmen oylarını ancak 1 puan artırabilmiş görünmektedir. İstanbul ve Ankara, Antalya’da duraklayan ,Konya’da sert biçimde gerileyen AKP oyları, İzmir, Bursa, Kocaeli, Adana, Mersin ve Gaziantep’te yukarı yönlüdürler.

En büyük 10 ilde CHP oyları hiçbir şekilde yukarı yönlü bir görünüm vermemektedir. HDP’ye destek oylar dikkate alınsa bile, CHP oyları büyük illerde net iniş halindedir.

2015 Haziran’ına göre 2018’de AKP’deki duraklama ve CHP’deki gerileme, milliyetçi oylara yaramış görünmektedir. MHP’nin içinden çıkan İyi Parti, ilk 10 ilde yüzde 10 oy oranına ulaşarak, bu performansı Türkiye genelinde de göstermiş, Antalya’da oy oranı yüzde 17’nin, Mersin’de yüzde 14’ün üstüne çıkmış, İstanbul, Gaziantep ve Konya’da ise ülke ortalamasının altında kalmıştır. Yine de İyi Parti, MHP ile eşit ağırlığa çıkmış görünümdedir.

 

 

 

 

 

 

 

HDP’nin, CHP destek oyları ile iki seçim yılında da ilk 10 ilde oyları barajı aşarak yüzde 10,1 olmuştur. HDP, İstanbul ve İzmir’de yüzde 11-13 bandına çıkarken Adana, Mersin ve Gaziantep’te bu oran daha da yükselmektedir. Buna karşılık Ankara, Bursa-Kocaeli, Antalya bölgelerinde HDP yüzde 6-7 bandında kalmaktadır.

Son olarak, 2018 seçimlerinin en çok öne çıkan yanı, hem ilk 10 büyük il, hem Türkiye genelinde MHP ve İyi Parti ye giden geniş anlamda “Türk milliyetçisi” oylarının artmış olmasıdır. Ancak, bu iki partiyi aynı kefede görmek  ayrıntıdaki şeytanı ıskalamayı getirebilir.

İyi Parti’ye yönelen oylar ağırlıkla MHP kökenli olmakla beraber, “merkez sağ havuz” oluşturmayı kabullenen, AKP ve CHP’den de giden oylardan oluşmaktadır. Meral Akşener liderliğindeki  İyi Parti de ,kendisini MHP’den farklılaştırarak 2002 ‘de çökmüş merkez sağı, yeniden inşa etme ve onun  adresi olma niyetindedir. Bu niyette ne kadar sebat edeceklerini zaman gösterecektir. Ama kısa sürede yüzde 10’luk bir büyüklüğü elde etmeleri, bu kulvarda ilerleme potansiyeli olduğuna işaret etmektedir.

Makale kategorisine gönderildi | En Büyük 10 İlde, 2015-2018 Seçim Sonuçları Üstüne-Mustafa Sönmez için yorumlar kapalı

Yastık altına kaçan milyarlar (Al-Monitor, Haziran 20, 2018)

Seçim gününün yaklaştığı Türkiye’de ekonomi gündemin ilk sıralarındaki yerini bırakmıyor. Herkesin gözü dövizde, faizde. Tırmanışta birbiriyle yarışan bu iki ağırlığın arasında giderek sıkışan bir ekonomi ve insan var.

Doların mayıs sonlarına doğru 5 TL’ye koşusunu önlemek için artırılmak zorunda kalınan faizlere rağmen tırmanış hızı azalmıyor. 4,5 puanlık faiz artışına rağmen dolar fiyatı 4.70 TL basamağından aşağı inmiyor ve Merkez Bankası yeni TL faizi artışlarına zorlanıyor.

Artırılan TL faizlerine rağmen dövizden vazgeçip yerli paraya, TL’ye dönüş ne kadar gerçekleşti henüz tam bilinmiyor ama yastık altında tutulan dövizlerin bozdurulması için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan sık sık telkinler gelmeye devam ediyor.

Seçim çalışmalarına 26 Mayıs’ta Erzurum’dan start veren Erdoğan mart ayı başında 3.70 seviyesinden 4.90 seviyesine kadar yükselen dolar için vatandaşa çağrı yapmış ve şunları söylemişti: “Yastığının altında doları, eurosu olan kardeşlerim gidin paranızı yerli paraya yatırın. Bu oyunu hep beraber bozacağız. 28 gün sonra ülkemizin kaderi değişecek. Milletim parasını gidip dolara, avroya yatırmasın. Serbest piyasadan geri dönmeyeceğiz. Ve çok yakında kur balonunu söndüreceğiz. Haysiyetli duruşa devam edeceğiz.”

Bu Erdoğan’ın ilk çağrısı değildi. 2016 yılı sonlarına doğru benzer bir çağrıyı daha yapmıştı. 2016 eylülünde 2.80 TL seviyesinden 3.50 TL seviyesine yükselen dolar kuruna, Erdoğan 2 Aralık’ta sözlü müdahale etmiş bir açılışta yaptığı konuşmada şöyle demişti: “Döviz meselesi çıkardılar, dolar şöyle oldu böyle oldu. Yastığının altında doları olanlar gelsin parasını altına dönüştürsün. Gelsin parasını TL’ye dönüştürsün. Bu adımı attığımız sürece birilerinin oyunu da bozulacaktır.”

Her fırsatta yastık altında döviz tutanlara güven vermeye çalışan Erdoğan, ocak 2017’de de şöyle dedi: “Burada ürkecek herhangi bir şey söz konusu değil ama ben milletime çağrıyı tekrar yapıyorum. Kimse yastığının altında şu dövizi biriktirmesin, bunları TL’ye dönüştürsün diyorum. Eğer bunlar TL’ye dönüşürse inanıyorum ki piyasalar çok daha rahatlayacaktır.”

Yastık altı döviz sorunu her zaman olageldi ama son zamanlarda arttığı yönünde çok önemli bulgular var. Dövize artan rağbet hızlı fiyat artışlarından da çok açık gözlenirken döviz mevduatlarının banka sisteminde pek artmamış görünmesi “Nereye gitti bu dolarlar?” sorusunu gündeme getiriyor.

Merkez Bankası’nın her hafta yayımladığı para-banka istatistiklerine göre mevduat bankalarında yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatı 2017 sonunda 154 milyar dolar iken dövize hücumun yaşandığı 2018 nisan ayı sonrasında pek artmadı, hatta 1 milyar dolar dolayında azaldı. Merkez Bankası verileri, 1 Haziran itibarıyla, yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatının 153 milyar dolar olduğunu gösteriyor. Türk lirasından dövize ya da yabancı paraya yöneliş görüldüğü halde bu yöneliş, bankalardaki yabancı para mevduatı hanesine yansımamış. Neden?

Akla gelen tek açıklama TL’den dövize yöneliş oluyor ama bu döviz banka hesaplarına yatırılmıyor, muhtemelen evlerde, ofislerde özel kasalar içinde saklanıyor. Erdoğan’ın yaptığı çağrı da bu olguyu teyit ediyor. Erdoğan her fırsatta yastık altı diye nitelediği bu dövizin sisteme sokulması gerektiğini yineliyor.

Cumhurbaşkanı’nın TL’ye dönün çağrılarının da çok işe yaradığı söylenemez. Çünkü TL’ye dönüş söz konusu olsa bu, döviz fiyatlarının düşmesi şeklinde hissedilir ve ayrıca sisteme dönüş de banka döviz hesaplarına yansırdı. Ama öyle olmuyor, yeterince güvende hissetmeyen irili ufaklı birikim sahipleri dövizlerini “yastık altında” ya da sistem dışında tutmaya devam ediyorlar.

Güven bunalımının yüksek olduğu güven endekslerinden de izlenebiliyor. TÜİK ile Merkez Bankası’nın yaptığı aylık anketler güven endeksinin ocak ayından itibaren sürekli iniş halinde olduğunu gösteriyor. Tüketici ve reel sektörün bileşik endeksi olan “ekonomi endeksi” ocak ayında 105 olan seviyesinden mayıs ayında 93,5’a kadar geriledi. Bireyleri daha çok ilgilendiren tüketici güven endeksi ise aynı sürede 2 puan kaybederek 70’e düştü.

Özellikle yerli aktörlerdeki güven sorununu artıran ve birikimleri banka sistemi yerine evlere çeken bir diğer gelişme de fısıltı gazetesi tarafından yayılan bankalardaki dövizlerin fiyatlarının sabitleneceği dedikodusu oldu. Kulaktan kulağa, hatta sosyal medya üstünden yayılan söylentiler bankalardaki döviz tasarrufları için kur fiyatının sabitleneceği ve kullanımının sınırlanacağı, sermaye kontrolleri getirileceği şeklindeydi. Zaman zaman krizdeki bazı ülkelerde başvurulan bu uygulama, otoriter AKP rejimine özellikle muhalif kesimi tarafından yakıştırılabiliyor. Konu para olunca daha da ürken kitlelerin bu endişe ile sistemden paralarını çektiklerine ilişkin söylentiler bulaşıcı bir biçimde yayıldı.

Yastık altı dövizin miktarının tespiti konusunda bir araştırmanın bulguları da var. Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkci bakanlık himayesinde Türkiye genelindeki israfın boyutlarının incelenmesi amacıyla bir “israf araştırması raporu” hazırlandığını açıklamıştı. Yedi bölge, 26 ildeki bin 650 kişiyle görüşülerek yapılan bu araştırmaya göre, Türk Lirası ve döviz tasarruflarının yüzde 20’si evde nakit olarak saklanıyor. Tasarruf yaptığını belirtenlerin yüzde 36,2’si banka mevduatı, yüzde 35,3’ü altınla tasarruflarını değerlendiriyor. Raporda döviz tasarruflarının yüzde 60’a yakınının evde saklandığı, altında bu oranın yüzde 77’yi bulduğu gibi çarpıcı bulgular yer alıyor.

Rapor önlem olarak ise şunları sıralıyor: “Bireyler tasarruf yapma ve tasarrufların finansal sistem içinde nasıl değerlendirilmesi gerektiği konularında bilgilendirilmeli. Yastık altı tasarrufu finansal sisteme kazandırmak için faiz imkânları gibi cazip avantajlar sunulmalı ve bu avantajların duyurulması sağlanmalı. Yastık altı tasarrufun risklerinin altı çizilmeli.”

Yastık altına çekilen dövizler gerçekten de hane halkı tasarrufunun yüzde 15-20’sini bulsa bile bu, önemli bir değerin sistem dışı tutulması demek ve büyük ölçüde güven sorunu ile ilgili.

İçeride, evlerde korunan döviz birikimi kadar yasal ya da yasal olmayan yollarla yurt dışına, örneğin vergi cennetlerine aktarılan dövizler de var. Dışarıda şirket kurmak, yatırım yapmak, mülk edinmek de döviz transferi için açık ve meşru yollar arasında. Türkiye bu yollardan da döviz kaybına uğruyor ve kaynak ihtiyacı arttıkça dövizin fiyatı yükseliyor. Bu da enflasyonu besliyor, açığı kapamak için bulmak zorunda kalınan kaynağa ödenen faiz yükseliyor. Hele ki dünya iklimi Türkiye benzeri yükselen ülkelerin aleyhinde geliştikçe ve bunun üstüne Türkiye’nin risk primi sürekli tırmandıkça ödenen bedel daha da ağırlaşıyor.

Güven sorunu bugün Türkiye ekonomisinin en büyük sorunu. Toplumu kutuplaştırmak üstüne kurulu siyasetin de bu güvensizliğin yaratılması ve tırmanmasında önemli payı var. Türkiye’de ayrıştırıcı değil birleştirici, güven tesis edici bir iklim yaratılırsa sistem dışına çıkan değerlerin sisteme dönüşleri ve ekonomide pozitif etkiler yaratmaları daha mümkün olacak.

 

Makale kategorisine gönderildi | Yastık altına kaçan milyarlar (Al-Monitor, Haziran 20, 2018) için yorumlar kapalı

Why Turks keep billions ‘under the pillow'(Al-Monitor, June 20, 2018)

ARTICLE SUMMARY
Amid waning confidence in Turkey’s economic prospects, many Turks have come to shun the financial system and keep their savings at home.

Much to President Recep Tayyip Erdogan’s chagrin, economic woes have been a dominant issue ahead of Turkey’s June 24 presidential and parliamentary polls, with both economic actors and ordinary Turks stuck between a plummeting Turkish lira and rising interest rates.

To stop the slump of the lira, the central bank has twice raised interest rates since May, when the price of the dollar shot up to a historic high of more than 4.9 liras. Despite the two rate hikes — 4.5 percentage points in total — the dollar’s price remains above 4.7 liras, keeping the central bank under pressure for further action.

It is still unclear how effective the hikes have been in curbing the flight from the Turkish lira, but Erdogan continues to urge citizens who keep hard-currency savings “under the pillow” to return to the lira. Amid the currency’s dramatic depreciation — about 20% since the beginning of the year — many Turks have turned to hard currency to preserve the value of their savings.

During a May 26 election rally in Erzurum, Erdogan appealed to citizens “who have dollars and euros under the pillow” to “put their money in the local currency.” True to style, he referred to a foreign ploy to undermine Turkey’s economy and added, “We will thwart this game together. … We will not abandon the free market [economy] and, very soon, we will deflate the foreign exchange bubble.”

It was not Erdogan’s first appeal to that effect. In December 2016, when the dollar had risen to 3.5 liras after having been 2.8 liras three months earlier, he again spoke of thwarting financial ploys and urged citizens “who keep dollars under the pillow” to convert their savings to liras or gold.

In another appeal a month later, he said, “There is nothing to fear. … I call on everyone to not collect foreign exchange under the pillow and convert it to Turkish liras. If that money is converted to Turkish liras, the markets, I believe, will be very much relieved.”

Turks have always kept hard currency “under the pillow,” but there are significant signs that the problem has now worsened. Despite the rush for hard currency, reflected clearly in the skyrocketing foreign exchange prices, there is no corresponding increase in foreign exchange deposits in banks, which raises the question of where that money has gone.

According to the central bank’s weekly banking statistics, foreign exchange deposits held by local residents totaled some $154 billion at the end of 2017. Despite the rush for hard currency since April, the deposits not only did not increase but were about $1 billion down as of June 1. What to make of this trend?

The first explanation that comes to mind is that those who flee the Turkish lira for foreign exchange shy away from depositing their hard currency in banks, preferring to keep it in their own safes at home or business places. This explains also Erdogan’s repeated calls that “under-the-pillow” hard currency should be funneled into the financial system.

Yet the president’s appeals seem to have borne little fruit. If Turks had heeded his calls, this would have resulted in a drop in foreign exchange prices or at least in an increase in hard-currency deposits in banks. But small and big savings holders continue to keep their money outside the financial system, which reflects waning confidence in the country’s economic prospects and Ankara’s management of the economy.

The confidence crisis is reflected also in official confidence indices. Based on monthly surveys by the Turkish Statistical Institute and the central bank, confidence indices have been on the decline since January. The economic index, which combines the mood of consumers and the real sector, stood at 93.5 in May, down from 105 in January. The consumer confidence index, meanwhile, fell by 2 points to 70 in the same period.

The confidence crisis among local actors has been exacerbated by rumors circulating via the grapevine and social media that the government could resort to drastic measures to rein in the hard currency upheaval, including restrictions on foreign exchange deposits in banks and capital movements. Crisis-hit countries have occasionally opted for such measures, and, in Turkey, opposition quarters in particular believe that Erdogan’s heavy-handed government is well capable of such restrictions. As a result, talk of people withdrawing their hard currency from banks has spread like wildfire.

2017 report on wasted resources in Turkey, commissioned by the Customs and Trade Ministry, includes findings on the savings Turks keep “under the pillow.” According to the report, based on interviews with 1,650 people in 26 provinces across the country, Turks keep 20% of their lira and hard-currency savings at home. Some 36% of saving holders say they keep their money in bank deposits, and another 35% say they invest their savings in gold. Nearly 60% of hard-currency savings and 77% of gold savings are kept at home, according to the survey.

The report recommends, “Individuals should be equipped with knowledge about … how to utilize their savings within the financial system. To lure under-the-pillow savings into the financial system, people should be offered lucrative advantages such as interest-rate opportunities and those advantages should be promoted, while emphasizing the risks of keeping savings under the pillow.”

A certain amount of hard currency, meanwhile, ends up abroad, including in tax havens, either through legal or illegal means. Legitimate transfers include the creation of companies, other forms of investments and property purchases overseas. Such capital movements have contributed to the loss of hard currency as well, while increasing financial needs have pushed up the price of foreign exchange, stoking inflation and interest rates on the funds needed to bridge the gaps. Global headwinds affecting emerging economies such as Turkey and the country’s mounting risk premium have further added to the cost.

In sum, the crisis of confidence is the biggest problem of the Turkish economy today. The predominant political culture, which draws on polarizing society, has played an important role in spawning and aggravating this crisis. Hence, a new, unifying political climate could help restore confidence and spur the return of funds into the financial system, thus having a positive impact on the economy as well.

 

English, Genel kategorisine gönderildi | Why Turks keep billions ‘under the pillow'(Al-Monitor, June 20, 2018) için yorumlar kapalı

Yabancıların varlıkları ve oyunun kuralları (Al-Monitor, 11 Haziran 2018)

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın mayıstaki Londra ziyareti sırasında verdiği demeçlerde 24 Haziran seçimlerinin ardından geçilecek cumhurbaşkanlığı sisteminde ekonomik kararlarda daha merkeziyetçi olacağı, faiz indirme yoluyla enflasyonla mücadele edeceği, hatta Merkez Bankası’nın kararlarına daha çok müdahil olacağı yönündeki ifadeleri –ya da kimilerine göre gafları– global para piyasalarının hop oturup hop kalkmasına yol açmıştı. Özellikle Merkez Bankası’nın bağımsızlığı konusuna hassas olan bu çevreler, Erdoğan’ın aşırı müdahale vaat eden konuşmasına tepkilerini saklamamışlardı.

Peki sonra ne oldu? Türkiye’de 4.40 TL dolayında seyreden 1 doların fiyatı kısa sürede 4.92 TL’ye kadar tırmandı. “Dolar 5 TL’lik psikolojik sınıra mı yaklaşıyor, neden Merkez Bankası TL faizlerini yükselterek duruma müdahale etmiyor?” feryatları sürerken Merkez Bankası 23 Mayıs akşamı gösterge faizini 3 puan gibi radikal bir artışla yüzde 16,5’e çıkardı. Bu kararın etkisiyle doların fiyatı 4.60 TL bandına kadar indi ve o seviyede oyalandı.

Bu kadar mı? Hayır. Beklenti dövize karşı TL’nin daha da güçlenmesiydi. Ama enflasyonun çift haneli olduğu bir ortamda nasıl olacaktı? Londra’daki para piyasaları bir kez daha ziyaret edildi. Bu kez Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ile Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya Londra’da Merkez Bankası’nın elinin serbest olduğunu, 3 puan faiz artırmakla kalmayıp gerektiği zaman faiz artışını sürdürecekleri güvenini vermeye çalıştılar. Nitekim bu güvence, mayıs ayı enflasyon verisinin açıklandığı gün de kanıtlandı.

3 Haziran’da mayıs ayı tüketici enflasyonu yüzde 1,6 gibi dikkat çekici bir boyutta geldi. Bu, yıllık yüzde 12,2’lik bir enflasyon demekti. Ama daha ürkütücü olan üretici fiyatlarıydı. ÜFE yıllık yüzde 20’yi aşan boyutlara ulaşarak TÜFE’nin de önümüzdeki aylarda yıllık yüzde 15’leri bulabileceğinin işaretini verdi. Merkez Bankası Londra’da verdiği sözü unutmadı ve 7 Haziran’daki olağan para kurulu toplantısında faizleri 1,25 puan daha artırdı. Böylece iki hamlede faizler 4,25 puan artırılmış oldu.

Peki bu faiz hamleleri iç ve dış ekonomik aktörlerin TL’ye, daha doğrusu Türkiye ekonomi yönetimine güvensizlikleri ve dövize sığınmalarının önünü alabilir mi? Artırılan faizler yabancı sıcak parayı Türkiye borsalarına yatırıma iştahlandırır mı?

İlk veriler hamlelerin pek işe yaramadığını gösterdi. Dolar fiyatı 4,25’lik faiz artırımı sonrası hala 4.50 TL basamağındaydı. Merkez Bankası’nın haftalık verileri yabancıların borsaya yatırımlarında önemli girişler göstermedi, sadece çıkışlar yavaşlamıştı. Ama kimilerine göre bu çıkışlar, TL’de olan yabancıların dövizi yüksek buldukları için çıkamadıklarından kaynaklanıyordu, yani biraz gevşeme görseler hemen çıkabilirlerdi.

Cumhurbaşkanı’nın Londra ziyareti, verdiği aykırı demeçler ve sonrasında yaşanan katı gerçekler başka bir şeye işaret ediyor: AKP rejimi dünya piyasalarının genel akışına, oyun kurallarına kafa tutacak durumda değil; akıntıya karşı yüzecek mecali pek yok. Dönüp dolaşıp dünya piyasalarının beklentilerine karşılık verme çabasında. Hatta beklentilere karşılık vermek bir yana bu yoldan sapamayacağı adeta teyit edilmiş oldu. AKP rejiminin sonrasında da farklı bir rota çizecek, farklı bir kulvara geçecek ne gücü ne de barutu var. Entegrasyon, daha çok da bağımlılık iyice artmış durumda

Türkiye kapitalizminin özellikle AKP’nin iktidar yıllarına denk düşen son 16 yılda dünya kapitalizmi ile entegrasyonu hızla arttı. AKP’nin iktidar olduğu 2003 yılında Türkiye’nin dış ticareti 116 milyar dolardı ve milli gelirin yüzde 36’sından ibaretti. Aradan geçen 15 yılda dünya kapitalizminden hızla borçlanan, doğrudan yatırım çeken AKP Türkiye’si, 2017 sonuna gelindiğinde yaklaşık 391 milyar doları bulan dış ticareti ile aynı yılın milli gelirinin yüzde 46’sı tutarında bir dış ticaret hacmine ulaştı. Bu entegrasyonun 10 puan artması demekti.

Entegrasyon döviz kazanmaktan çok, çok döviz harcayan ve borçlanan bir patikada ilerledi. 2003’te cari açık sadece 7,5 milyar dolardı ve o yılın milli gelirinin yüzde 2’sinden ibaretti. Bu oran, 2017’de yüzde 6’ya, miktar olarak da 47 milyar dolara çıktı.

Daha çarpıcı olan, Uluslararası Yatırım Pozisyonu’nda (IIP) ifadesini bulan yabancılardan ülkeye çekilen yabancı varlık tutarındaki tırmanış. 2003 yılında Türkiye’de sadece 179 milyar dolar yabancı varlığı vardı ve bunun 42 milyar doları doğrudan yabancı sermaye ve hisse senedine yatırım iken 137 milyar doları kısa ve uzun vadeli borçlardan oluşuyordu. 2017’ye gelindiğinde yabancılar Türkiye’de hiç kayıtsız kalamayacakları bir varlık birikimine ulaştılar. 2017’de yabancıların doğrudan yabancı sermaye yatırımları ve borsada hisse senetlerine yaptıkları yatırım tutarı 233 milyar dolara çıktı, devlet iç borç senetleri ve diğer kredilerden oluşan borç stoku da 451 milyar doları buldu. Yabancıların toplamdaki 684 milyar doları bulan varlık tutarı, birçok Avrupa ülkesindeki yabancı varlığının üstündeydi. Örneğin bu rakamlar Yunanistan’da 505 milyar dolar, Polonya’da ise 620 milyar dolar dolayında.

Eldeki fotoğrafa iki türlü bakılabilir. Birinci bakış şöyle: Türkiye AKP döneminde dünya kapitalizmine daha çok entegre olmuş ama bunu daha ziyade dış borç ile yapmış ve bu bağımlılık sonucu manevra alanı daralmış, muhtaçlığı artmıştır. Borçları çevirememesi halinde yıllar sonra yine IMF’nin kapısına düşebilir. Türkiye’nin göstergelerinden biraz daha olumsuz göstergeleri olan Arjantin, 50 milyar dolarlık kredi için kemer sıkıcı reçeteyi halihazırda kabullendi. Sıra her an Türkiye’ye de gelebilir.

Eldeki fotoğrafa bir de şöyle bakılabilir: Yabancıların yaklaşık 700 milyar dolarlık varlığının Türkiye’de olması, ülkenin ekonomik ve siyasi gidişatına yabancı alacaklıların ve yatırımcıların kayıtsız kalmak bir yana daha da duyarlı olması anlamına gelir. Türkiye’nin son yıllarda iyice bozulan politik iklimi, hukuk dışı uygulamaları, parlamentonun denetim görevini yapamaması, mülkiyet hakkına saldırılar, yargının Cumhurbaşkanı’na iyice bağımlı hale getirilmesi Batı tarzı politik ve sosyal normları olan alacaklı ve yatırımcıları tedirgin edebiliyor. Bu fiili durumun kurumsallaştırılmasına onay verdikleri söylenemez.

Türkiye’deki birçok iş çevresi gibi Batı’dan, özellikle de Avrupa Birliği’nden sürekli hale gelen OHAL eleştirileri yoğunlaşmış durumda. Yaklaşan seçimlerin adil ve hilesiz yapılmasını isteyenler arasında Türkiye’de milyarlarca varlığı olanlar da bulunuyor. Varlıklarının güven altında olduğundan ve bir serüvene kurban gitmeyeceğinden emin olmak istiyorlar. Türkiye’yi dünya satranç tahtasında bir Batı müttefiki, NATO, Dünya Bankası, IMF, OECD üyesi, AB aday ülkesi olarak biliyorlar ve öyle kalmasını isterler, hele ki 700 milyar dolara yakın varlıkları içerideyken.

Bütün bunların ışığında denilebilir ki verili yapı, ilişkilerin fotoğrafı hem parlamentoyu hem cumhurbaşkanlığı seçimini kaybetme ihtimali olan Erdoğan’a pek de “mızıkçılık yapma” şansı bırakmıyor. AKP rejimi pek de oyunun kurallarını ihlal edebilecek alana sahip değil. Başına buyruk hareket edemez. Dış varlık sahiplerinin tepkisini dikkate almak zorunda olduğu Londra deneyiminden de okunabilir.

Makale kategorisine gönderildi | Yabancıların varlıkları ve oyunun kuralları (Al-Monitor, 11 Haziran 2018) için yorumlar kapalı

How foreign investors force Ankara to toe the line (Al-Monitor.June 11 2018)

ARTICLE SUMMARY
With nearly $700 billion in various assets in Turkey, foreign investors represent a crucial factor of pressure on Ankara’s economic policies.

Since President Recep Tayyip Erdogan left global investors in “shock and disbelief” during a visit to London in mid-May, Turkey’s Central Bank has twice raised interest rates to salvage the plummeting Turkish lira, ending months of inaction amid Erdogan’s stiff opposition to rate hikes. The two sharp hikes — on May 23 and June 7 — reflect Erdogan’s grudging acquiescence to the rules of the game, but beyond that, of Turkey’s growing reliance on global money that leaves little room for waywardness for political actors at home.

In media interviews and meetings with institutional investors in London, Erdogan had argued he would fight inflation with lower interest rates, a theory that defies economic orthodoxy, while expressing his intent for a more centralized economic management and greater intervention in Central Bank decisions if he wins the June 24 elections.

Amid the ensuing market jitters, the Turkish lira sank to historic lows, with the price of the dollar shooting up to more than 4.9 liras. In an emergency meeting May 23, the Central Bank hiked its key rate by a staggering 300 basis points to 16.5%. As a result, the lira strengthened to about 4.6 against the dollar and began to linger there.

This, however, was not enough to calm the jitters, especially as Turkey grapples with double-digit inflation. In late May, Deputy Prime Minister Mehmet Simsek, who oversees the economy, and Central Bank Gov. Murat Cetinkaya headed back to London to reassure investors that the Central Bank had a free hand for more rate hikes in the coming period.

On June 3, the Turkish Statistical Institute released the inflation figures for May. Consumer inflation was up 1.6% from the previous month and reached about 12.2% year-on-year. The 12-month increase in producer prices was even more alarming, standing at nearly 20.2%and auguring that consumer inflation could hit 15% in the coming months. The Central Bank stuck to the word it had given in London and hiked interest rates by an additional 125 basis points at its regular meeting June 7.

Will the rate hikes stop the erosion of domestic and foreign confidence in the Turkish lira, or more precisely in Ankara’s economic management? Will they attract “hot money” or short-term foreign investments to Turkey’s financial markets? The initial impact of the two hikes has been limited. The price of the dollar was still around 4.5 liras at the end of last week, and the Central Bank’s weekly data pointed to no major inflows of foreign capital, though the outflow had slowed. Some observers, however, believe that many foreigners invested in lira assets are in fact waiting for the lira to strengthen a bit more to buy more dollars before exiting Turkey.

In any case, the harsh reality that Erdogan faced after his controversial showing in London indicates that Ankara is in no position to defy the rules of global financial markets and swim against the current. In a matter of weeks, the Turkish government came around, scrambling to toe the line and reassure global markets it will not go astray. Moreover, Ankara has neither the strength nor the means to follow a different course, given the level of Turkey’s economic integration with the world.

Ironically, Turkey’s integration with global capitalism has notably grown under Erdogan, who often portrays international financiers as villains conspiring to exploit or undermine the country. In 2003 — the first full year in power of Erdogan’s Justice and Development Party (AKP) — Turkey’s foreign trade was worth $116 billion, amounting to 36% of gross domestic product (GDP). In the ensuing years, Turkey became a country that borrowed heavily from abroad and attracted direct foreign investments. By 2017, its foreign trade hit $391 billion, amounting to 46% of GDP.

Yet the process of integration was marked more by the borrowing and spending of hard currency and less by the earning of it. In 2003, the current account deficit was $7.5 billion, which amounted to 2% of GDP. Last year, it stood at $47 billion and 6% of GDP.

Even more striking is the increase in foreign assets in Turkey, as reflected in the country’s international investment position. In 2003, foreign assets amounted to $179 billion, including $42 billion in direct and stock-share investments and $137 billion in short- and long-term debt. In 2017, the figure stood at a staggering $684 billion, consisting of $233 billion in direct and stock-share investments and a $451 billion debt stock, including sovereign bonds and loans. The total is larger than foreign assets in many European countries. In Poland and Greece, for instance, the figure stands at $620 billion and $505 billion, respectively.

This state of affairs is crucial in two major aspects. First, though Turkey’s integration with global capitalism has notably advanced under the AKP, it has relied largely on external borrowing, resulting in increased dependence that narrows Ankara’s maneuvering room. Any failure to roll over debts might well force it to run for help from the International Monetary Fund (IMF), which had last bailed Turkey out in the early 2000s. Argentina, whose economic indicators are a bit worse than those of Turkey, agreed to a $50 billion deal with the IMF last week, acquiescing to the bitter pills the IMF usually prescribes. Turkey could be the next in line.

Second, with assets of nearly $700 billion in Turkey, foreign creditors and investors can hardly remain indifferent to Turkey’s economic and political course; their stakes have risen. The country’s deteriorating political climate — marked by the erosion of the rule of law, the paralysis of parliamentary oversight, violations of property rights and the president’s tightened grip over the judiciary — has certainly raised apprehension among Western creditors and investors.

The oppressive emergency rule, in place since the 2016 coup attempt, has come under increasing criticism from the West, especially the European Union, as well as the business community in Turkey. Fears of skullduggery are rife ahead of the June 24 presidential and parliamentary elections, in which pollsters predict a close race. Fair and fraud-free elections are certainly in the interest of foreign asset holders, as they want to be sure that their money is safe from the risks of any political adventures. They have come to know Turkey as a Western ally — a member of NATO and major international economic organizations as well as a candidate for EU membership — and, with nearly $700 billion in Turkey, they want the country to remain so.

Turkey’s economic indicators and the big picture of its financial bonds seem to leave Erdogan little room for “mischief” as he faces his strongest opposition challenge yet in both the presidential and parliamentary polls. As the London experience shows, the AKP regime has little liberty to flout the rules of the game and go its own way, as it has to factor in the costly reactions of foreign asset holders.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | How foreign investors force Ankara to toe the line (Al-Monitor.June 11 2018) için yorumlar kapalı

IMF’den önce son çıkış (Mayıs 31, 2018, Al Monitor)

 

Özellikle çevre ülkelerin yakın tarihinde “IMF’ye düşmek” diye bir tabir vardır. Bir türlü enflasyonla, döviz açığı ve borç yükümlülükleri ile baş edemeyen, kısaca krize giren ülkeler, üyesi oldukları Uluslararası Para Fonu IMF’nin kapısını çalar ve krizden çıkabilmek için dünya piyasalarından kolay kolay bulamadıkları krediyi IMF’den isterler. IMF de başvuran hasta ülke acı bir reçete uygulamayı kabul ederse düze çıkması için gerekli krediyi kullandırır. Verilen ev ödevleri yapıldıkça kredi dilimleri serbest bırakılır.

Bugünlerde IMF ile birlikte adı sıkça anılan iki ülke Arjantin ve Türkiye. Nedeni ise ikisinin de ekonomik göstergelerinin IMF kapısına gidecek kadar olumsuz olması. Göstergeleri Türkiye’ninkinden daha olumsuz olan Arjantin, 30 milyar dolarlık bir kredi temini için IMF’yle temasa geçti ve şimdi halkının ağır protestolarına rağmen acı reçeteyi kabul etmenin eşiğinde. Ya Türkiye? Türkiye henüz IMF’lik olmadı ama köprüden önceki son çıkışı kaçırırsa IMF’ye gitmesi mutlak ülkelerden biri olarak görülüyor.

İlginçtir Türkiye ile Arjantin 2001 yılında, yani Türkiye tarihinin en ağır krizinin yaşandığı yılda da aynı anda IMF’lik olmuşlardı.

Büyük kamu açıkları, döndürülemeyen dış borçlar, verilen büyük cari açıklar ve sermaye kaçışı ile yerli parada büyük değer kaybı… Bunlar iki ülke için de söz konusuydu ve gösterilen tek yol IMF’ye gitmek, alınacak IMF kredilerinin karşılığı acı reçetelerle sosyal harcamaları kısmak, özelleştirmeleri uygulamak, maaşları, istihdamı daraltmak, tarım ve hane halkı desteklerini kaldırmak, bütçeden kısarak borç ödemekti.

Bu acı reçeteye, 2001’de Bülent Ecevit başbakanlığındaki koalisyon hükümeti “evet” dedi. Alınan kredi karşılığı reçete ve politik sonuçları da kabullenilmiş oldu. Arjantin ise karşı durdu, dış borçlarını 2005’te ve 2010’da yeniden yapılandırıldı ve alacaklılara yeni tahviller verdi. Borçları ve faizlerini ödedi ama takvim ve şartları kendisi belirledi. Tabii ki bu durumda yeni sermaye girişi neredeyse kesildi, yabancılar Arjantin’den uzak durdu.

Arjantin 2015’e kadar dünya piyasalarının asi evladı olarak ayakta kalmaya çabaladı. 2003-2015 arasında Peronizm’in sol kanadının temsilcileri Nestor-Cristina Kirchner çifti ülkeyi dönüşümlü yönetti ve bölüşüm ilişkilerini alt sınıflar lehine düzenlediler. Ancak ekonominin kötüye gitmesiyle birlikte 2015’teki seçimi sağcı aday Mauricio Macri kazandı. Macri global fonlara tavizler vererek onlara büyük kârlar sağladı. Arjantin’in uluslararası sermaye piyasalarından borçlanmasının yolu açıldı. Macri göreve başlar başlamaz “Lebac” denilen, peso cinsi kısa vadeli borçlanmaya hız verdi. Bu kâğıtlar sıcak para yatırımcıları tarafından kapışıldı.

OECD verilerine göre 2014-2017 döneminde dört yılda Türkiye 35 milyar dolar sıcak para çekmişken, Arjantin’in kullandığı portföy yatırımları 68 milyar doları buldu. Ne var ki 2018 nisanda ABD tahvil faizleri yükselince sıcak para Türkiye dâhil birçok çevre ülke gibi Arjantin’den de çıkmaya başladı. Faizlerin yüzde 40’a çıkarılması da kanamayı durduramadı, pesonun yıllık değersizleşmesi yüzde 25’i geçti. Macri soluğu IMF’de aldı.

Arjantin’in yaşadığı kaderi Türkiye de yaşayacak mı? Türkiye’nin en saygın iktisatçılarından Prof. Dr. Korkut Boratav cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinin ardından hangi taraf iktidara gelirse gelsin 2019’da IMF’ye gidişi neredeyse kaçınılmaz görüyor.

Peki bu kaderi geciktirecek, belki dönüştürecek, köprüden önce bir çıkış yok mu? Türkiye’nin ve Arjantin’in göstergeleri diğer çevre ülkelerden net olarak ayrışıyor. Enflasyon, cari açık, kamu açığı, dış sermayenin uzaklaşması ile hızlanan yerel para kaybı, onu yavaşlatmak için yükseltilen faizlerden medet umma, iki ülkenin birbirine yakın olguları. Ama yine de Türkiye henüz Arjantin kadar denizi tüketmiş değil.

IMF’nin mart verilerine yer veren en son raporu mayıstaki türbülanstan önce kaleme alınmış olmakla birlikte birçok uyarıyı içeriyor: “Kamu maliyesinin beslediği ve genişletilmiş para politikalarıyla desteklenen iç talep artışları ekonomiyi 2017’de aşırı ısındırmış; enflasyonun ve cari açığın artmasına yol açmıştır. Konut ve inşaat sektörlerinde aşırı üretim söz konusudur. Bugünkü finansal kırılganlıklar sürdükçe genişletici maliye ve para politikalarında ısrar etmek sonuçsuz kalır; tehlikeli olabilir.”

AKP rejiminin temmuz başına kadar göstergelerin daha da kötüye gitmesini önlemek için başta TL faizlerini hızla artırarak döviz tırmanışını durdurma çabası çok da işe yaramıyor. 23 Mayıs’ta dolar kuru 4.92’yi görmüşken Merkez Bankası politika faizini 3 puan artırarak hız kesmek istedi. Dolar kuru 29 Mayıs’ta 4.60 TL dolayındaydı. Yani 3 puanlık faiz artışı doları ancak 30 kuruş geriletebildi. Türkiye artık yıpratıcı bir döviz-faiz bilek güreşine sahne.

Ekonomide dengeleri yerine oturtmak için sarsılan iç ve dış güveni seçimlerle birlikte yeniden kazanmak gerekli. Seçimlerden güven alan bir siyasi irade ekonomik göstergeleri düzeltmeyi deneyebilir. Kaçan sermaye belki geri gelir, TL’ye dönüş başlayabilir. Adım adım faizler inebilir. Bunlar enflasyon hızını yavaşlatabilir. Güven geri gelirse yatırımlar ve büyüme başlayabilir. Kamu açığına yeniden disiplin getirilebilir. Ama bunlar kısa sürede olmayabilir de. Mart 2019’da düzenlenecek yerel seçimler ekonomiyi toparlamanın önündeki bir başka siyasi basınç.

Ayrıca içeride ne yapılırsa yapılsın dışarıdaki rüzgar global fonları Türkiye’ye çeviremeyebilir de. Bu da denizin iyice tükenmeye başlamasına yol açarak rotayı IMF’ye doğru çevirmekten başka bir yol bırakmayabilir.

Makale kategorisine gönderildi | IMF’den önce son çıkış (Mayıs 31, 2018, Al Monitor) için yorumlar kapalı

Is Turkey headed for IMF bailout? (M ay 31,2018, Al Monitor)

ARTICLE SUMMARY
An increasing number of observers see an inevitable prospect of Turkey seeking an IMF bailout, yet the country is not on its beam-ends yet and the outcome of the June 24 polls will bear on its ability to keep its economy afloat without going to the IMF.

For emerging countries such as Turkey, the International Monetary Fund (IMF) is often the go-to place to seek financial aid in times of crisis, albeit grudgingly. In return for much-needed loans, unavailable from other lenders, ailing countries acquiesce to bitter pills the IMF prescribes for recovery. The loans are released in tranches, conditioned on the completion of tough homework.

In recent months, the economic woes of Argentina and Turkey have often made them the subject of IMF-related news and commentaries. In mid-May, Argentina — whose economic indicators are worse than Turkey’s — had to knock on the IMF’s door for financial aid, braving popular anger at the prospect of austerity measures. And what about Turkey, which last week stepped back from the brink of a full-blown currency crisis ahead of critical June 24 elections? The country’s outlook suggests it is not so desperate as to run for IMF aid, but the prospect seems inevitable if Ankara misses “the last exit before the bridge.”

Curiously, Turkey and Argentina shared the same fate in the early 2000s, plagued by common maladies such as large public deficits, menacing external debts, gaping current account gaps, capital flight and big currency depreciations. To both countries, IMF bailouts were shown as the only way out, with the attached price of austerity measures that would have dire effects on the population.

In 2001, the coalition government of the late Bulent Ecevit, grappling with Turkey’s worst economic crisis, acquiesced to that option, and by implication, to the disastrous political consequences that the IMF-backed austerity program would have for the three coalition partners.

Argentina, for its part, resisted, and eventually restructured its foreign debt in 2005 and 2010, imposing its own conditions on how and when it would repay its lenders. “Holdout” creditors who rejected the restructuring took their case to a New York judge, who ordered Argentina to repay them in full. Argentina refused. The debt default and the ensuing standoff with creditors dried up the flow of external funds to Argentina and foreign investors avoided the country.

Up until the end of its left-leaning “Kirchner era” in 2015, Argentina remained “the rebel kid” of international credit markets, while spending heavily on welfare programs and sticking to protectionism. Deepening economic woes, however, contributed to the 2015 election victory of the market-friendly Mauricio Macri, who sought to reconcile with global financiers and paved the way for Argentina’s return to international capital markets. As soon as he came to power, Macri embarked on intensive short-term borrowing via peso-denominated bonds, known as Lebacs, which attracted hordes of hot-money investors.

According to OECD figures, short-term investments in Argentina stood at $68 billion in the 2014-2017 period, compared with $35 billion attracted by Turkey. Since April, however, rising bond yields in the United States have lured short-term investors out of many emerging countries, including Argentina and Turkey. Despite raising interest rates to up to 40%, Argentina failed to stop the hemorrhage, with the peso losing more than 25% in value this year. Hence, Macri ended up at the IMF’s door.

Is Turkey on course to follow Argentina’s footsteps? Korkut Boratav, one of Turkey’s most respected economists, said a run to the IMF is almost inevitable for Turkey in 2019, regardless of who wins the upcoming presidential and parliamentary elections.

Does that mean that Turkey has no “last exit before the bridge” to duck that prospect? The economic indicators of Turkey and Argentina have markedly decoupled from those of other emerging countries. Their similarities include high inflation, big current account deficits, budget gaps, currency depreciations fueled by the flight of foreign money, and interest rate increases aimed at curbing the currency slumps. Still, Turkey is not yet on its beam-ends.

In its latest report on Turkey, penned before the currency turmoil in May, the IMF had issued a series of warnings to Ankara. “Although expansionary policies were initially warranted [after the 2016 slump in growth], they are no longer appropriate as the economy is showing clear signs of overheating. Monetary policy appears too loose and its credibility is low; and on- and off-budget fiscal policies are expansionary and risk undermining Turkey’s hard-earned fiscal credibility,” the report said.

Atop rising inflation and a widening current account deficit, the report underscored “underlying vulnerabilities, which include large external financing needs, limited foreign exchange reserves, increased reliance on short-term capital inflows, and high corporate exposure to foreign exchange risk,” in addition to “signs of possible oversupply in the building and construction sector.”

Ankara’s efforts to rein in the downturn, including interest rate hikes to curb foreign exchange prices, have borne little fruit so far. On May 23, when the Turkish lira hit a historic low against the dollar amid market jitters over President Recep Tayyip Erdogan’s interventions in monetary policy, the central bank hiked its policy rate by 300 basis points, setting the stage for a wearing arm wrestling between foreign exchange prices and interest rates.

Restoring domestic and foreign confidence in Ankara will be a key challenge in fixing the balances. The government that emerges from the June 24 polls could try to do that and succeed in luring back foreign investors and strengthening the lira. This would help to gradually reduce interest rates and rein in inflation. The restoration of confidence could revive investments and stimulate growth, and fiscal discipline could be similarly restored. Yet, such improvements might not happen quickly, given the municipal elections in March 2019, which loom as a fresh source of political pressure on efforts to fix the economy.

Moreover, global financial winds might keep foreign funds from returning to Turkey, regardless of what efforts Ankara makes at home. This, in turn, could send the ship heeling over and leave no other option than to steer it to the IMF.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | Is Turkey headed for IMF bailout? (M ay 31,2018, Al Monitor) için yorumlar kapalı

Döviz, faiz ve güven bunalımı (Al_Monitor, 25 Mayıs, 2018)

 

Türkiye 24 Haziran’da yapılacak cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine bir ay kala Ankara’nın ekonomik sıkıntıları aşabilme yeteneği konusunda soru işaretleri uyandıran bir döviz kriziyle karşı karşıya. Çok değil, 2007 yılında 1 Türk Lirası ile 0.77 Amerikan Doları (USD) ya da 77 cent almak mümkündü. 1 dolar, 1.30 TL idi. Bugün 1 Türk Lirası ile ancak 0.21 USD ya da 21 cent alınabiliyor. Doların fiyatı mayıs ortalarında 4.60 TL’yi aştı ve 23 Mayıs’ta yaşanan büyük çalkantının ardından seçim tarihine ulaşmadan 5 TL’yi görmesi muhtemel.

Dolar fiyatının 5 TL’yi görmemesi, hatta ulaştığı düzeyden aşağılara çekilmesi için her gün Merkez Bankası’ndan bir müdahale beklendi. Bu müdahalenin de TL’yi güçlendirmek için faizlerin artırılması olduğu biliniyordu. Ne var ki Merkez Bankası buna pek yanaşamadı. En fazla yapabildiği 16 Mayıs’ta sözlü bir müdahale oldu: “Piyasalarda gözlenen sağlıksız fiyat oluşumları yakından takip edilmektedir. Gelişmelerin enflasyon görünümü üzerindeki etkileri de dikkate alınarak gerekli adımlar atılacaktır.”

Peki Merkez Bankası’nın sözlü müdahalesi işe yaradı mı? Hayır. Dolardaki birkaç saatlik gerilemenin ardından faiz artışı gibi etkili bir adım gelmeyince dolar yeniden tırmanmaya başladı. Bağımsız olması beklenen Merkez Bankası Başkanı’nın aynı gün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile hiç olamaması gereken bir yerde, AKP Genel Merkezi’nde buluşması da hem içeride hem de dışarıda kuruma olan güveni azaltacak bir hata olarak görüldü.

Özellikle global piyasaların Türkiye’ye olan güveni Erdoğan’ın Londra’ya yaptığı ziyaret sırasında verdiği demeçlerle ciddi şekilde sarsıldı. Bloomberg Erdoğan’ın demeçlerini şu yorumla paylaştı: “Faizin sebep, enflasyonun sonuç olduğunu belirterek geleneksel ekonomi teorisinden ayrışan Erdoğan, rutin bir şekilde Merkez Bankası’nı faizleri yüksek tutmakla eleştiriyor.”

Bloomberg’e konuşan Londra merkezli AllianceBernstein’ın kredi analisti Okan Akın da şu değerlendirmeyi yaptı: “Cumhurbaşkanı’nın Merkez Bankası ile ilgili sözleri tabuta son çiviyi de çaktı. (…) Şu anda piyasa Türkiye’nin kredi notunu B- olarak fiyatlıyor. Türk tahvilleri bir süredir zaten ülkenin kredi notunun iki kademe altında seyrediyor ancak Türk varlıkları özellikle son birkaç haftadır diğer gelişmekte olan piyasalardan negatif bir şekilde ayrışıyor.”

İç aktörlerin, tüketicilerin ve sektörlerin ekonomiye güveninin azaldığı zaten bilinen bir gerçekti. Ancak buna artık dış güvendeki sarsıntı ve hızlanabilecek sıcak para çıkışı da eşlik edecek gibi görünüyor. Nitekim ülkelerin risk primine (CDS) bakıldığında Türkiye’nin risk priminin 22 Mayıs’ta 282’ye çıktığı ve en yakınındaki Brezilya’nın (196), Rusya’nın (134) risk primlerini bir hayli geride bıraktığı gözlendi. Bu, dışarıdan borçlanırken çok daha yüksek faizler ödemeye katlanmak anlamına geliyor elbette.

İçeride ise yıllık yüzde 11’in üstüne çıkma eğilimi gösteren enflasyon karşısında birikimlerini korumak isteyenler dövize yöneliyor ve talep yaratıyorlar. Toplam net döviz açıkları 223 milyar doları bulan şirketlerin risk azaltmak için döviz almaya yönelmeleri de talebi tırmandırıyor.

Merkez Bankası önümüzdeki 12 ayda çevrilmesi gereken dış borç tutarının 188 milyar dolara yaklaştığını açıkladı. Buna, 50 milyar doları aşan cari açığın finansmanı da eklendiğinde 12 ayda bulunması gereken dış kaynak 230 milyar doları aşıyor. Büyük döviz talebine karşılık arz yetersiz, satıcı ise pek yok. Döviz satmak yerine ne olacağını net olarak görünceye kadar satmama eğilimi hâkim. Bu durum haliyle dövizin fiyatını yukarı çekiyor.

Dışarıda da doları yukarı iten rüzgârlar var. Dolarda küresel güçlenme eğilimi küçük dalgalanmalar yaşasa da sürüyor. IMF verilerine göre Türk Lirası diğer gelişen ülke para birimleri arasında dolar karşısında en fazla değer yitiren para birimi durumunda. TL’nin dolara karşı kaybı bazı günler yüzde 2’yi bulabiliyor. Diğer gelişen ülke para birimleri dolar karşısında hafif düşüş ve yükselişler yaşarken TL onlardan ayrışıyor.

ABD Merkez Bankası’nın bu yıl iki kez daha faiz artırımına gidebileceği beklentisi dolarda güçlü bir değerlenme eğilimi yaratırken dolar endeksi zaman zaman yeni zirveler görüyor. ABD ve Çin arasındaki ticaret savaşı molası ve İtalya’da koalisyon kurma çalışmalarının sürmesi de gelişmiş ülkelere yatırım iştahını artırmış durumda. Bu da Türkiye gibi çevre ülkelerden sıcak para çıkışı ya da sıcak paranın eskisi kadar gelmemesi demek.

Dolar fiyatını 5 TL’ye doğru tırmandıran etkenleri etkisiz kılacak en önemli adım Merkez Bankası’nın TL faizlerini yükseltmesi. Ancak Erdoğan bu adıma izin vermiyordu. Artan faizlerin seçime doğru ekonomide sert bir soğumaya yol açmasından, özellikle önemli stoklar biriktiren konut sektörünün işlerinin iyice zorlaştırmasından endişe ediliyordu. Hem dışarıda hem iç kamuoyu önünde kendisini düşük faiz sözüyle bağlamış olan Cumhurbaşkanı, dolardaki tırmanışın önünü kesecek hamleyi de felç etmiş durumdaydı. Merkez Bankası’ndan Erdoğan’ın blokajı nedeniyle kayda değer bir faiz artışının beklenmediği bir ortamda içerisi ve dışarısı ile ilgili gelen her gösterge iç ve dış aktörleri TL’den uzaklaşmaya itti.

Neticede takvimler 22 Mayıs’ı gösterirken dolar fiyatını 4.66 TL’de kapatan Türkiye, 23 Mayıs sabahı 4.80 TL’lik bir fiyata uyandı. Asya piyasalarında başlayan hızlı atak, gün boyu Türkiye’de de sürdü ve doların fiyatı 4.92’ye kadar çıktı. Tam bir belirsizlik, endişe, umutsuzluk ve siyasi eylemsizlikle geçen günün sonunda Merkez Bankası Para Politikası Kurulu’nun toplantı haberi geldi ve beklenen müdahale yapılarak politika faizi tam 3 puan artırıldı, yüzde 16,5’e çıkarıldı. Önceki artışların en fazla 1 puanda kaldığı anımsandığında bunun radikal bir müdahale olduğu söylenebilir. Faiz müdahalesinin ardından doların fiyatı 4.55’lere kadar geriledi.

Şimdi ise ortada duran soru şu: Bu faiz artışı yeni bir dolar atağını caydırmaya yeter mi? Yoksa fiyatı göreli düşen doları alıp çıkmak isteyen yabancı sıcak para yarattığı taleple yeniden bir artışı başlatır mı?

Cumhurbaşkanı ve milletvekilliği seçimleri 24 Haziran’da ama cumhurbaşkanı seçimlerinin ikinci tura kalarak seçim takviminin 8 Temmuz’a kadar uzama ihtimali hayli yüksek. Bu sürede, dolar/TL paritesinin tırmanışını Merkez Bankası’nın her türlü müdahalesine rağmen sürdürerek 1 USD=5 TL noktasına ilerleme ihtimali hâlen var. Bir başka sav ise Merkez Bankası’nın bu tırmanışa kayıtsız kalmayacağı, artan faizler ve bunun yaratacağı ekonomik yavaşlama, daralma, soğumaya katlanılması pahasına doların 5 TL’ye yaklaşmasına izin vermeyeceği yönünde.

Döviz-faiz arasındaki bu bilek güreşinin seçim düzleminde süreceği ve bunun seçmenlerin hem geçimini hem de tercihini bir hayli etkileyebileceği söylenebilir.

Genel kategorisine gönderildi | Döviz, faiz ve güven bunalımı (Al_Monitor, 25 Mayıs, 2018) için yorumlar kapalı