15 Temmuz ekonomiyi nasıl etkiledi? (Al Monitor, 8 Temmuz, 2017)

 

Neredeyse bir yıl önce 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen başarısız askeri darbe girişimi tüm toplumsal hayatı ve doğal olarak ekonomiyi de etkiledi. Darbenin yapıldığı temmuz ayının yarısını da kapsayan üçüncü çeyrekte ekonomi uzun zamandan sonra ilk kez negatif büyüme yaşadı. Ama 15 Temmuz darbe girişiminin ardından tesis edilen Olağanüstü Hal (OHAL) düzeni ve o çerçevede çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler de ekonomide hükümetin elini güçlendirdi ve eşiğine gelinen krizi aşmada, ekonomiyi yeniden büyütmede imkânlar sağladı. 15 Temmuz’un ardından FETÖ’cüler diye bilinen darbe girişimcileri ve destekçisi olduğu öne sürülen kişi ve kurumlara ait irili ufaklı ekonomik varlıklara el konulması, bu varlıkların bazılarının el değiştirmesi gibi bir süreç de gündeme taşındı.

15 Temmuz 2016’ya gelinceye kadar Türkiye ekonomisi yılın ilk yarısını yüzde 5’e yaklaşan bir büyüme oranı ile kapamıştı. Ekonominin işleyişinde yaşamsal önemi olan dış kaynak girişi yavaşlamış olduğu için resmi rezervlerden ve yurt dışında tutulan “net hata-noksan” olarak da nitelendirilen, kaynağı belirsiz döviz girişleri sayesinde doların fiyatı 2,85-2,90 TL aralığında tutuluyordu.

Darbe girişimini izleyen haftalarda, bekleneceği üzere, reel üretimde, iç tüketimde, yatırımlarda sert düşüşler gözlendi. Bu, özellikle Türkiye’ye yatırım notu veren Fitch, Moody’s, S&P gibi kredi derecelendirme kuruluşları açısından Türkiye’nin risklerinin daha da artması ve ülkenin yatırım yapılabilir durumdan uzaklaşması anlamına geliyordu. Nitekim 20 Temmuz 2016’dan başlayarak bu kuruluşlar, Türkiye’nin notunu “çöp” tanımına soktular. Bu durum darbe girişimi yaşamış, dolayısıyla politik riski de yükselmiş Türkiye’nin risk primini daha da yukarı çekti.

Kredi derecelendirme kuruluşlarının not indirimi ülkeden ekim ayından itibaren dış sermaye çıkışını da beraberinde getirdi ve ABD dolarının tüm dünyada değer kazanması bu etkene eklenince birçok yerel para gibi Türk lirası da dolar karşısında değer kaybetmeye başladı. Darbenin yapıldığı Temmuz ayında 2,96 TL olan doların fiyatı, izleyen aylarda ve 2017’nin ocak ayında düzenli olarak arttı ve ocak 2017 ortalama fiyatı 3,73 TL’yi buldu.

Artan dolar fiyatının da olumsuz etkilediği mal ve hizmet üretimi, darbenin yapıldığı temmuz ve izleyen iki ayda ekonomik küçülmeyi getirdi. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), “darbeli çeyrek”te ekonominin yüzde 1,3 küçüldüğünü açıkladı. Özellikle sanayide küçülme dikkat çekici boyuttaydı.

Politik düzeyde darbe girişimi karşısında Olağanüstü Hal ilanı ile yeni bir dönem başlatan AKP rejimi, OHAL’in yürütme gücüne verdiği yetkileri sadece siyasi alanda kullanmakla kalmadı, krizin eşiğine gelen ekonomiyi yönetmede de devreye soktu. Meclis’i dışarıda bırakarak çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK), ekonomi alanını da kapsadı. Bu anlamda 15 Temmuz gerekçeli OHAL yönetimi, kriz ihtimaliyle yüz yüze kalan ekonomiyi yönetmede de kullanıldı.

Merkezi bütçenin ve bazı durumlarda Merkez Bankası’nın bazı işlevlerine paralel işlevlerle donatılan Türkiye Varlık Fonu’nun kuruluşu, 15 Temmuz’u izleyen ayda gerçekleşti. Fon ile ilgili birçok kararname art arda OHAL ikliminde çıkarıldı. Örneğin, 680 sayılı KHK ile şans oyunlarının lisansı 49 yıllığına Türkiye Varlık Fonu’na verildi. Bir başka KHK ile yapılan düzenlemede, bazı kamu kuruluşlarına döviz borcu olanlar için borçlarını 2 Ocak 2017 tarihli kur üzerinden ödeme imkânı getirildi. Ayrıca pek çok işletmedeki kamu paylarının Bakanlar Kurulu kararıyla Sayıştay denetimine tabi olmayan Türkiye Varlık Fonu’na aktarılmasının önü açıldı.

Türkiye Varlık Fonu’nun ulaşacağı büyüklüğün 200 milyar doları bulacağının anlaşıldığını kaydeden CHP milletvekili Faik Öztrak, “Fonun Sayıştay denetimine tabi olmadan faaliyette bulunacağı da düşünüldüğünde, son dönemde Olağanüstü hal kararnameleriyle bu fona ciddi miktarda kaynak transferinin yapılması kamuoyunun dikkatini çekmektedir” değerlendirmesinde bulundu. Öztrak, Başbakan Binali Yıldırım’a şu soruyu yöneltti: “Olağanüstü hal KHK’larıyla, ekonominin günlük işleyişine ilişkin düzenlemeler yapılması Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 121. maddesine açıkça aykırı değil midir?”

OHAL ile birlikte bir hayli işlevsizleştirilen TBMM’de bu tür sorular pek doyurucu cevaplar bulamadı. Ama AKP iktidarı bu KHK’lar ile özellikle doların tırmanışını belli ölçülerde frenledi. Zordaki şirketlere kredi pompalanması, kamu açıkları pahasına vergi indirimlerine gidilmesi, istihdamın maliyetinin bir kısmının devletçe üstlenilmesi, başlamış grevlerin ertelenmesi gibi önlemlerle krize giden ekonomi yönetilmeye çalışıldı. Şubat 2017’den başlayarak ise dünyada rüzgârların Türkiye gibi yükselen ülkeler lehine yön değiştirmesi, sıcak paranın yeniden girişi ile dolar fiyatı 3,50-3,60 TL bandına kadar geriledi ve iç pazara dönük büyüme hızlandı. Öyle ki, 2016’nn son çeyreğinde yaşanan yüzde 3,5’lik büyümenin ardından 2017 ilk çeyreğinde de büyüme yüzde 5 olarak açıklandı. Bu sonuçta 15 Temmuz ile birlikte geçerli kılınan OHAL ikliminin de etkisi olmuştu.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi sonrasında Fethullahçı Terör Örgütü ve Paralel Devlet Yapılanması’na (FETÖ/PDY) karşı yürütülen operasyonlar, bir başka ekonomi gündemini oluşturdu. Daha darbe girişimi öncesi, bazılarına kayyum atanan çok sayıda şirket 1 Eylül 2016’de çıkarılan KHK ile art arda Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilerek AKP rejiminin kontrolüne geçti. Koza-İpek, Boydak, Dumankaya, Naksan, Akfa, Kaynak, Fİ Yapı gibi farklı sektörlerde faaliyet gösteren ve çok sayıda şirketi bünyesinde bulunduran gruplara el konuldu.

TMSF, bu şirketlerin akıbeti ile ilgili düzenlemede, “Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakan tarafından karar verilebilir. Satış ve tasfiye işlemleri ilgili şirketin yönetim kurulu tarafından yerine getirilir” açıklamasını yapıyordu.

İlgili Bakan Nurettin Canikli, TMSF’ye devrolan şirketlerin aktif büyüklüğünün 40,5 milyar lira olduğunu açıklıyordu. Canikli, “858 şirket şu anda kayyum sıfatıyla TMSF tarafından yönetilmektedir. Şu ana kadar da 259 kişi kayyum olarak atanmıştır. Bu şirketlerin toplamında da 44 bin 868 kişi çalışmaktadır” diyordu.

FETÖ kapsamında el konulan varlıkların TMSF’ye devredilen 858 şirketle sınırlı olup olmadığı bilinmezken dernek, okul, dershane gibi kurumların varlıklarının TMSF turnikesine sokulmamışsa yine milyonlarca doları bulan büyüklüklere ulaştığı söylenebilir.

Yıllık ulusal geliri 800 milyar dolar dolayında olan Türkiye’de FETÖ’ye ait el konulan varlıkların toplamı 14-15 milyar doları bulsa bile bunun makro dengeleri temel güç ilişkilerini etkileyen bir büyüklük olduğu söylenemez. Ama yine de Türkiye iktisat tarihinde örnekleri görülen gayrimüslimlerin varlıklarına çeşitli gerekçelerle el konulması gerçeğinden sonra, Müslüman sermayedarlar arası “mülksüzleştirme”nin ilk örneği, 15 Temmuz ile yaşandı denebilir.

Makale kategorisine gönderildi | 15 Temmuz ekonomiyi nasıl etkiledi? (Al Monitor, 8 Temmuz, 2017) için yorumlar kapalı

One year on, Turkey’s coup attempt has impacted economy( Al-Monitor, July 7, 2017)

SUMMARY
Turkey’s state of emergency since last year’s coup attempt has been instrumental in averting a serious economic crisis, while also marking a process of “wealth transfer” through the seizure of hundreds of private companies.
AUTHOR 

TRANSLATOR Sibel Utku Bila

Turkey will mark the first anniversary of last year’s coup attempt on July 15, which has had a profound impact on the country’s political outlook and public life, including the economy. In the third quarter of 2016, a period that covered the putsch and its immediate aftermath, the Turkish economy contracted for the first time in a long while. Ironically, the state of emergency instituted after the putsch, which enabled the government to bypass parliament and issue legislative decrees, became instrumental in generating a fresh growth momentum and thus pulling the economy from the brink of crisis. In another notable process that transpired in the economic realm, Ankara seized hundreds of companies from alleged followers of US-based cleric Fethullah Gulen, the accused mastermind of the coup, and has since transferred many of them to third parties.

In the first half of 2016, prior to the putsch, Turkey’s economic growth rate stood at about 5%. The inflow of foreign capital, a vital resource for the Turkish economy, had slowed down but thanks to official reserves and the mysterious inflow of hard currency of unknown origin, the price of the dollar remained in the 2.85-2.90 lira range.

Not surprisingly, the weeks after the coup attempt saw steep declines in real production, domestic demand and investments. For leading credit rating agencies such as Fitch, Moody’s, and Standard and Poor’s, Turkey’s outlook became riskier and thus not good for investment, which resulted in back-to-back decisions to cutTurkey’s credit rating to “junk.” The heightened political risks meant that the country’s risk premiumon the financial markets was also on the rise.

Following the “junk” grades, foreign investors began to flee in October. The flight coincided with the dollar’s global appreciation, which dealt a dramatic blow to the Turkish lira. The greenback, which was worth 2.96 liras in July 2016, traded for an average of 3.73 liras in January 2017. The expensive dollar had a bruising impact on Turkey’s manufacturing and services sectors. As a result, the Turkish economy shrunk 1.3% in the third quarter of 2016, according to the Turkish Statistical Institute. The contraction in the industrial sector was particularly alarming.

Politically, the state of emergency ushered Turkey into a new era marked by a ferocious crackdown on the Gulen community — which many Turks called the Fethullah Gulen Terror Organization (FETO) — and myriad oppositional quarters. Yet the government’s use of emergency-rule powers extended beyond the political realm, covering economic issues. The ongoing state of emergency, declared with the stated aim of suppressing the putschists and their supporters, also became a means to steer an economy under the threat of a crisis.

In the weeks after the coup attempt, Ankara created a sovereign wealth fund with functions parallel to those of the central government budget and, in some instances, to those of the Central Bank. Then, a series of legislative decrees followed to beef up the fund. Legislative decree number 680, for example, transferred the license of games of chance to the fund for a period of 49 years. In another instance, the government used a legislative decree to introduce a repayment facility for those indebted in foreign currency to public institutions. Separately, a Council of Ministers decree paved the way for the transfer of myriad public assets to the wealth fund.

In a parliamentary question to Prime Minister Binali Yildirim in January, main opposition deputy Faik Oztrak, a former treasury undersecretary, protested that the fund was taking over large public assets via legislative decrees. The government, he said, has come to use legislative decrees for the daily management of the economy, flouting Article 121 of the constitution, which limits the scope of the decrees to “matters necessitated by the state of emergency.”

Such parliamentary attempts for accountability, however, bore little fruit as the state of emergency eroded the parliament’s role as well. Still, the legislative decrees helped the government to rein in the dollar to some extent. Ankara also enacted a series of other measures to fend off the crisis, including the encouragement of lavish lending for struggling companies, tax discounts at the expense of public deficits, financial incentives for enterprises that hire new employees and the suspension of worker strikes.

Then, starting in February, global financial trends provided tailwinds for emerging economies such as Turkey, and short-term foreign investors began to return. As a result, the dollar retreated to the 3.5-3.6 lira range and the domestic market perked up, leading Turkey to post a 5% economic growth in the first quarter of the year, atop 3.5% in the fourth quarter of 2016.

The crackdown on purported FETO elements had an economic aspect as well. Many companies owned by alleged Gulen supporters had been handed over to trustees before the putsch — after Gulen and the ruling Justice and Development Party (AKP) fell out in late 2013. Then, weeks after the putsch, a legislative decree was used to place those and other companies in state receivership at the Savings Deposit Insurance Fund (TMSF) — directly under the control of the AKP regime. The seized businesses included major conglomerates such as Koza-Ipek, Boydak, Dumankaya, Naksan, Akfa, Kaynak and FI Yapi. According to the TMSF, any decision on the sale or dissolution of the seized companies was up to the minister overseeing the TMSF, who currently is Deputy Prime Minister Nurettin Canikli.

Speaking in March, Canikli said the companies taken over by the TMSF were worth 40.5 billion lirasin terms of assets. “The TMSF is currently running 858 companies as a caretaker, and 259 people have been appointed as trustees so far. A total of 44,868 people are employed in those companies,” he added.

It remains unclear whether those 858 companies represent all businesses and assets seized as part of the FETO crackdown. Dozens of schools, private tutoring halls and associations were also confiscated or closed down. So if those educational assets remain outside the TMSF scope, the actual value of seized assets may be much higher.

Even if the total value of seized assets is estimated boldly at about $14-$15 billion, this hardly qualifies as a shift that sways Turkey’s macroeconomic balances and fundamental power relationships, given that the country’s annual gross domestic product amounts to some $800 billion. Turkey’s economic history, however, is no stranger to mass property seizures, targeting mainly non-Muslim minorities. In this sense, the crackdown after last year’s coup attempt could well be regarded as the first “dispossession” campaign targeting Muslim wealth holders.

English, Genel, Makale kategorisine gönderildi | One year on, Turkey’s coup attempt has impacted economy( Al-Monitor, July 7, 2017) için yorumlar kapalı

Faizler yükseliyor, Hazine körüklüyor(Al-Monitor, 28 Haziran, 2017)

2016 sonbaharında krizin kıyısına gelen Türkiye ekonomisi ABD’nin küresel fonları çekemeyişi ve fonların Türkiye gibi yükselen ekonomilere geri dönüşünün yarattığı rüzgârın yanı sıra, AKP iktidarının kredi pompalaması ve vergi indirimi gibi destek politikalarıyla küçülmeden büyümeye geçti. Bu büyümenin bedellerinden biri ise çift haneye çıkan enflasyon ve buna paralel seyreden mevduat ve kredi faizlerinde tırmanış oldu.

 Kriz ihtimalini azaltmaya dönük devlet müdahaleleri sonucu, açık veren bütçenin borçlanma ihtiyacı arttı ve Hazine, piyasaya büyük bir borçlanıcı olarak girince faizler daha da tırmandı. Şimdi Hükümet, Hazine’nin borçlanma talebini ve çift haneli enflasyondaki rolünü unutarak bankalara faiz indirin diye, aba altından da değil açıktan sopa gösteriyor.

Kısa adı İSO olan İstanbul Sanayi Odası’nda, 21 Haziran’da sanayinin aşırı borçluluğu, özellikle de kredi faizlerinin yüksekliğinden şikâyet ediliyordu. En büyük 500 firmanın kaynaklarının yaklaşık yüzde 62’si borçla sağlanıyor. Bu, son 10 yılın en bozuk mali profili.

İSO Meclis Başkanı Erdal Bahçevan, sanayinin ciddi bir döviz borcu olduğunu, bunun uzun vadeli TL üzerinden olabilmesi için de yeni nesil kalkınma bankacılığı gerektiğinden söz ediyordu. Bahçevan, “Kredi faizlerinin yüzde 16-20 olması, üretim ve ekonomik gelişmenin önünde ciddi bir engeldir” diyordu.

Toplantıya katılan Başbakan Binali Yıldırım sanayicinin sızlanmalarını onaylayarak bankalara yüklendi. Mevduat faizi yarışına girmemeleri konusunda bankaları uyaran Başbakan, “Elimizde müdahale edecek araçlar var” diyordu.

Şamar oğlanı yine bankalar olmuştu. Mevduat yarışında pay alabilmek için faizleri yüzde 15’lere kadar yükseltiyor, sonuçta da kredi faizlerinin yüzde 20’lere kadar çıkmasına yol açıyorlardı. Bunun, tüketici ve özellikle konut kredilerinin faizini artırması, konuta talebi düşürmesi kaçınılmaz olacaktı. Konut odaklı büyümenin mimarı AKP rejimi için buna tahammül edilemezdi. Edilemez de ne yapılırdı?

Unutulan ya da görmezlikten gelinen şey, bankaların yüzde 15’e kadar çıkardıkları mevduat faizi, yüzde 12’de seyreden tüketici fiyatlarının, yüzde 15’i bulmuş üretici fiyatlarının kaçınılmaz sonucuydu. Dahası, bankalar kredi açma konusunda adeta zorlanmışlar ve devlet destekli Kredi Garanti Fonu (KGF) üstünden sağlanan güvencelerle kredi musluklarını sonuna kadar açarken, gerekli kaynağın mevduatla yerine konulmasında eksik kalmışlar, yüksek faizle mevduat toplama bu zorunluluktan doğmuştu.

İSO’daki konuşmalarda enflasyonun çift haneye çıkmasından hiç söz edilmedi. Faizden onca yakınmaya karşılık faizi yükselten bir aktör olarak Hazine’den de söz edilmedi. Ayrıca bankacılığın yanında geliştirilebilecek sermaye piyasasına da vurgu yapılmadı. Daha da önemlisi, enflasyon tek haneye geriletilmedikçe faizlerin çift hanede seyrinin kaçınılmaz olduğuna kimse değinmedi.

Enflasyon nasıl tek haneye indirilecek? Bunun yolu dolar fiyatının artış hızını düşürmekten gıda sektörüne müdahaleye kadar bir dizi önlem içeriyor. 2016’nın son üç ayında ve 2017 başında hızlanan dolar fiyatı, sanayici maliyetlerine, oradan da ürün fiyatlarına yansıdı. Buna, gıdadaki arz eksikliğinin getirdiği spekülatif fiyat artışları eklendi. Enflasyonun çift haneden tek haneye gerilemesi gerçekleşmeden faizler nasıl gerileyecek? Soru, bu.

“Tren kalkıyor hareketten önce son çağrıyı yapıyorum. Ya adam gibi makul bir faiz oranını benimsersiniz ya da bunun da tedbirini alırız. Bankacılarımız tehdit olarak algılamasın. Elimizde araçlarımız var” diyerek bankalara “uyarıcı telkin” yapmak, Başbakan için kolaydı. Ama unutulan, bankaların bu noktaya, faiz yarışına nasıl getirildikleriydi.

İlk çeyrekte gerçekleşen abartılı yüzde 5 büyüme oranı ile övünmekten geri durulmuyordu, ama bunun nasıl gerçekleştiği unutularak… Kredilerden sosyal güvenlik primlerinin ötelenmesine, vergi indirimlerinden zora düşen sektörlerin kamusal yükümlülüklerinin ertelenmesine, istihdam teşviklerine kadar pek çok önlem yürürlüğe sokulmuştu. Sonuçta bir büyüme ivmesi yakalanmış görünüyordu ama büyümenin arka yüzünde bugün şikâyetçi olunan kredi musluğunun cömertçe açılması, bütçe açığı verilmesi ve faizlerin tırmanması gerçeği de var.

Hatırlıyoruz; kredi artışı sağlayacak tüm kamusal politikalar yürürlüğe konuldu, devlet garantileri sağlandı ve bankalar kredi için teşvik edildi. Yılbaşından 16 Haziran haftasına kadar olan dönemde TL krediler yaklaşık 161 milyar TL arttı. Artış hızı yüzde 14,5. Buna karşılık aynı dönemde mevduatlar 37 milyar TL artarken, artış oranı yüzde 4,4’te kaldı.

AKP rejimi bankalara “Kredi musluklarını açabildiğinizce açın, kefil benim” derken, bankaların, “Canıma minnet, bilançoları da düzeltiyorum, devlet kefil” diye açtığı kredilerin karşılığı hiç sorulmadı. Daralan banka, mevduata yüksek faizi bastırıp kaynak derdine düşüyor, ödediği faizi de kredi faizine yansıtıyor. Bu bile kaynak açığına yetmiyor. Bankalar için Merkez Bankası sorun çözücü olarak devreye alınacak ama nasıl?

Mali sistemden kaynak çeken sadece banka müşterileri mi? Elbette hayır. Bir de Hazine devreye girdi. Kamu borçlanması hızla arttı. 2017’nin ilk yarısı bütçe sonuçlarına göre bozulma ciddi boyutta. 2016’nın ilk beş ayında 9 milyar liralık bütçe fazlası oluşmuşken bu yıl 11,5 milyar lira açık var. Açığın finansmanı Hazine’yi daha çok borçlanmaya itiyor.

Evdeki hesaba göre Hazine bu yıl 98 milyar lira iç borç servisine karşılık 96 milyar liralık yeniden borçlanma yapmayı programlamıştı. Buna göre borç çevirme oranı yükselmekle birlikte yüzde 98 olacaktı. Ancak beklenmedik bütçe açıkları ve artan finansman ihtiyacı karşısında bu hedeften sapıldı. Hazine yılın ilk yarısında 55 milyar liralık iç borç geri ödemesi için 62 milyar liralık yeniden borçlanmaya gitti. Bu da yüzde 113 toplam borç çevirme oranına çıkmak demek.

Yılın ilk yarısında oluşan Hazine ağırlıklı ortalama faiz oranlarının çift haneye, yüzde 11’e çıktığını görüyoruz. Dünyada Hazine tahvil faizleri yatay seyrederken, Türkiye’de artış eğiliminde.

Özetle, banka sistemi 250 binden fazla küçük-orta işletmeye 160 milyar TL kredi büyümesi sağlarken Hazine, 62 milyar TL kaynağı tek başına, geçen yıla göre yüzde 45’lik bir artışla mali sistemden çekmiş bulunuyor. Hem de yüzde 11’den aşağı düşmeyen faizleri ödeyerek.

Çok belirgin biçimde görülüyor ki 2014’den bu yana Hazine’nin yaptığı iç borçlanmanın yaptığı anapara geri ödemelerine oranı hızla yükseliyor. Bu, net olarak mali sistemden, bankalar aleyhine para çekilişi demek.

Hazine’nin borçlanmasının kredi ve mevduat faizlerini yükseltici etkisi yılın ikinci yarısında da görülecek ve faiz kavgası yıla yayılacak gibi.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2017/06/turkey-government-pressure-on-banks-lower-interest-rate.html#ixzz4lUVxWN2T

Makale kategorisine gönderildi | Faizler yükseliyor, Hazine körüklüyor(Al-Monitor, 28 Haziran, 2017) için yorumlar kapalı

Treasury borrowing aggravates Turkey’s interest rate woes (Al-Monitor, June 28, 2017)

Summary

Ankara’s pressure on banks to lower interest rates has taken a menacing tone, but few seem to acknowledge the government’s own role in the increase of the rates.

Author Translator Sibel Utku Bila

Coming back from the brink of crisis in the fall of 2016, the Turkish economy has regained its growth momentum thanks to global funds returning to emerging economies — the result of the United States’ failure to follow through with promised reforms — as well as supportive measures by the Turkish government, including tax reductions and the encouragement of loans. The rebound, however, has come at a price. Inflation has climbed to double-digit figures, with interest rates on bank deposits and loans following suit.

As a result of government moves to avert the crisis, the budget deficit widened, stoking the need for borrowing. The Treasury became a major borrower on the financial market, pushing up interest rates further. The government is now pressing banks to reduce interest rates, having forgotten its own role in the Treasury’s borrowing demand and the double-digit inflation.

During a June 21 gathering at the Istanbul Chamber of Industry (ISO), entrepreneurs complained about the industrial sector’s heavy indebtedness and especially the high interest rates on loans. The financial profile of Turkey’s 500 largest industrial enterprises today is the worst in the past decade, with about 62% of company resources secured through borrowing.

Stressing that the industrial sector was heavily indebted in dollars, ISO President Erdal Bahcivan called for a new-generation of development banking to allow the sector to borrow long term and in Turkish liras. “The interest rates on loans, ranging between 16% and 20%, are a major obstacle for production and economic development,” he said.

Speaking at the same gathering, Prime Minister Binali Yildirim sided with the industrialists and lashed out at the banks, warning that the government had “instruments” to intervene if they failed to lower the rates.

So the banks have become the whipping boys again. But how did the rates reach their current levels?

To grab a bigger slice from the deposit cake, banks have offered yields as high as 15% in recent months, which, in turn, has pushed loan rates to 20%. As consumer loans became more expensive, the demand in the housing sector inevitably fell. For the ruling Justice and Development Party, the architect of Turkey’s construction-centered growth, this is an intolerable setback.

Yet the government forgets or tends to ignore the fact that the high rates the banks offer on deposits are an inevitable outcome of inflation, which stands at 12% in consumer prices and 15% in producer prices. Moreover, banks were virtually forced to open up the lending taps earlier this year as the government sponsored loans for the ailing economy via the Credit Guarantee Fund. The banks have struggled to replace those funds through deposits, hence the high yields they have come to offer.

Despite the loud grumbling on interest rates, no speaker at the ISO gathering mentioned the double-digit inflation or the Treasury’s role in pushing interest rates up. Similarly, no one stressed the need to improve the capital markets, along with the banking system. Even more important, no one cared to point out that interest rates are bound to remain in double-digit figures unless inflation is pulled down to single digits.

The task of reducing inflation requires a series of steps — from measures to push back the price of the dollar to interventions in the food sector, where prices have notably soared. The greenback’s rally against the Turkish lira in the last three months of 2016 and early 2017 had pushed up industrial costs and, therefore, the prices of products. In the food sector, supply shortages led to speculative price hikes, further stoking inflation. Hence the crucial question here is, “How can interest rates decrease without inflation falling to single digits?”

“The train is moving, and I’m making the last call. Either you act decently and adopt a reasonable interest rate, or we’ll take measures,” Yildirim told the banks at the ISO gathering. “Bankers should not take this as a threat, [but] we have instruments at our disposal,” he added. Issuing such warnings may be easy for the prime minister, but one has to remember how the banks ended up competing to offer higher rates.

Similarly, while bragging about Turkey’s extravagant 5% growth in the first quarter, one needs to recall how it was secured. To prop up struggling sectors and animate the economy, the government enacted a series of measures, including the postponement of social security premium payments, tax reductions and incentives for new employments. The economy eventually gained a growth momentum, but on the other side of the coin, there is the reality of lavish lending, which is at the core of the grumbles today, the budget deficit that the measures created and the resulting increase in interest rates.

The government, one would recall, used all public policies at its disposal to increase the volume of lending, providing state guarantees for loans and encouraging banks to go ahead. As of June 16, the amount of loans had increased by about 161 billion Turkish liras ($45.8 billion), or 14.5%, since the beginning of the year. Bank deposits, meanwhile, increased only by 37 billion liras, or 4.4%, in the same period.

After the lending spree, there came the problem of covering for the loans. Banks scrambled to attract money by raising interest rates on deposits, and, naturally, the higher yields they paid resulted in higher interest rates on the loans they issued. Yet even this has failed to bridge the gap. The government is considering a solution involving the Central Bank, but the details of the plan remain unclear.

The actors drawing money from the financial system are not limited to bank clients. The Treasury is also in play, with public borrowing growing fast. Budget figures for the first half of the year speak of a serious deterioration. From January to May, the budget deficit stood at 11.5 billion liras, a far cry from the 9 billion lira surplus in the same period last year. Financing the deficit means more borrowing by the Treasury.

Under the government’s economic program, the Treasury this year was supposed to repay 98 billion liras in domestic debt and borrow a fresh amount of 96 billion liras. Accordingly, the debt rollover ratio was projected at 98%. Due to the unexpected budget deficits and growing financing needs, the target is already off track. In the first half of the year, the Treasury borrowed 62 billion liras and repaid domestic debts of 55 billion liras, meaning an overall debt rollover ratio of 113%.

The average interest rate in the first half of the year reached 11%, influenced heavily by the Treasury. The increasing interest rates on Turkey’s sovereign bonds come in sharp contrast to the horizontal global trend.

In sum, the banking system’s loans for more than 250,000 small- and medium-scale enterprises increased by 160 billion liras, while the Treasury alone drew 62 billion liras from the financial system, a 45% increase from last year, with interest rates of no less than 11%.

The Treasury’s domestic borrowing-debt repayment ratio has been clearly growing since 2014, which means that it has been drawing more money from the financial system at the expense of banks.

The impact of Treasury borrowing on loan and deposit rates will continue in the second half of the year, too; hence the battle on interest rates is likely to be a protracted one.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2017/06/turkey-government-pressure-on-banks-lower-interest-rate.html#ixzz4lUS7NIsP

English, Makale kategorisine gönderildi | Treasury borrowing aggravates Turkey’s interest rate woes (Al-Monitor, June 28, 2017) için yorumlar kapalı

Türkiye ekonomisinde tartışmalı, kırılgan büyüme(Al-Monitor,Haziran 22,2017)

Ülke ekonomilerinin kilit göstergesi olan ulusal geliri (Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla, GSYH) hesaplama yönteminin 2016 ortalarında değiştirilmesi ile birlikte, Türkiye, son altı yılda Çin’den sonra en hızlı büyüyen ülke durumunda gösterildi. Ülke ulusal geliri bu hesaplama yöntemi ile yüzde 20 oranında “düzeltildi”. Bu yöntem, 2017’nin ilk çeyreği ile ilgili büyüme verisi açıklamalarında da tartışmaya yol açtı. Tahminler ilk çeyrek için yüzde 2-3 dolayında büyüme dolayında iken açıklama yüzde 5 olarak gelince, yöntemin inandırıcılığı yeniden gündeme taşındı, tutarsızlıklar, büyümenin içerdiği kırılganlıklar, kısaca madalyonun öteki yüzündeki defolar sıralanmaya başlandı.

2017 yılı ilk çeyreğinde büyümenin yüzde 5’i bulup bulmadığı, bunun sürdürülebilir olup olmadığı tartışma götürür ama ekonominin bir “büyüme ivmesi” yakaladığı bir gerçek. Bunu yaratan etkenlerin bir kısmı dış dinamikler, bir kısmı da iç iklim ile ilgili.

Dışsal etkenlerde ABD Devlet Başkanı Donald Trump’ın inandırıcılıktan uzak, güven vermeyen icraatı ana etken. Amerikan sisteminin işleyişindeki kriz günden güne artıyor. Birçok gözlemciye göre Obama döneminde başlamış olan Avrupa’dan uzaklaşma daha kaba bir şekilde sürüyor. Rusya ile ilişkilerin yürütülmesi üzerinde Başkan’ın ve yardımcılarının seçimlerden önce ve seçimler sırasında Ruslarla ne tür bir temas kurdukları sorusunun gölgesi var. Çin ve Asya ile ilişkileri nasıl götürecekleri belli değil. Kuzey Kore’ye yönelik bir saldırıyı ihtimal dâhilinde görenlerin sayısı da artıyor. Orta Doğu’daki Trump duruşu ise endişeleri iyice artırıyor. Bölgede Sünni-Şii saflaşmasını teşvik ederek silah satmayı öne çeken tutum, kaygıyla izleniyor.

ABD Başkanı Trump’ın güven vermeyen duruşu, ABD Merkez Bankası FED’in faizler konusunda yumuşamasının da ana nedeni sayılıyor. Trump’ın vaat ettiği vergi indirimleri, altyapı yatırımları gibi reformları yapma ihtimali zayıf görünürken daha yavaş bir faiz artırımı yaşanıyor. 14 Haziran’da FED, politika faizini üç ay aradan sonra çeyrek puan artırarak yüzde 1-1.25 aralığına ancak çıkardı. Haziran ayı faiz artırımı tamamen fiyatlandığı için piyasalarda herhangi bir dalgalanmaya yol açmadı.

FED’in “güvercin” tavrı, küresel fonların çevre ülkelere yönlenmesinde en önemli etken. Yükselen çevre ülkelere yeniden yönelen küresel sıcak para, dolar fiyatında ucuzlamaya yol açarken yerel paraların toparlanmasına fırsat yarattı, bu ülkelerde ithalatı ve iç tüketimi, dolayısıyla büyümeyi kıpırdatan etkiler yarattı.

Trump’ın tökezlemesinin etkisiyle yükselen ülkelere dümen kıran yabancı fonların adreslerinden biri de Türkiye oldu. Türkiye’nin risk primi, referandum sonrasında azalan politik risklerin de etkisiyle, düştü ve 230 basamağından 190’lara kadar geriledi. Risk sıralamasında Nisan ortalarında Brezilya’nın da önüne geçen Türkiye, şimdi Brezilya’nın arkasında.

Türkiye, 2016 eylül ayından itibaren kredi derecelendirme kuruluşlarının yatırım yapılabilir ülke notunu kaybetmiş olmasına rağmen, burnunu mandallayan sıcak paraya adres olabildi ve sıcak para girişi ile 4 TL’nin eşiğine gelen dolar fiyatında tırmanış durdu, sonra da 1 doların fiyatı 3.50-3.60 TL aralığına indi. Bunun etkisiyle canlanan iç talep, hatta ihracat, büyümeyi getirdi.

2016’nın üçüncü çeyreğinde küçülen ve krizin eşiğine gelen Türkiye’yi 2016 son çeyreği ve 2017 ilk çeyreğinde büyümeye geçiren iç etkenler ise AKP rejiminin krize karşı izlediği kredi politikaları ve kamu maliyesi politikaları ile gerçekleşti.

Hükümet, özellikle bankaları küçük ve orta işletmelere kredi verme konusunda cesaretlendirdi, garantiler vererek teşvik etti. Kısa adı KGF olan Kredi Garanti Fonu üstünden desteklenen, çoğu bir-üç yıla kadar ödemesiz, vadesi 10 yıla kadar uzanan Hazine garantili fonların tutarı 180 milyar TL’ye dayandı. Toplam limit ise 250 milyar TL’ye çıkarıldı. Özellikle kamu bankaları referandum öncesi bu kredileri cömertçe dağıttı.

Krizi savuşturmak ve bir büyüme ivmesi yakalamak, kamunun ekonomiye artan müdahalesi ve bütçe açığını göze almasıyla da gerçekleşti. Kamu maliyesinde 2017 yılının ilk dört ayında geçen yıla göre önemli bir bozulma var. Bütçe, 2016 yılının ilk dört ayında 5,4 milyar TL fazla verirken bu yılın aynı döneminde yaklaşık 18 milyar TL açık verdi. Daha kötü bir görünüm Hazine nakit açığında ortaya çıktı. Geçen yılın ilk dört ayında 1,5 milyar TL nakit açığı varken bu miktar bu yılın aynı döneminde 26,3 milyar TL’ye çıktı. Özetle, bütçede ve nakit yönetiminde geçen yıla göre bozulma var.

Hazine’nin hızla ve artan ölçüde borçlanma yaptığı görülüyor. Asıl büyük artış dış borçlanmada. Bu büyük sıçramanın nedenleri arasında, krizin eşiğinde hem de referanduma gidişte kamu harcamalarının hızla artırılmış olması, aynı gerekçeyle vergilerde indirimler yapılmış olması var.

Kamu finansmanının bu şekilde devam etmeyeceği, dolayısıyla büyümenin sürdürülebilirliğinin bu nedenle de olmadığı söylenebilir. Zaten cari açık sorunu olan Türkiye ekonomisinin bir de bütçe açığı, dolayısıyla çifte açık ile baş etmesi kolay değil.

Büyümenin istihdam yaratmadığı bir başka eleştiri konusu. İlk çeyrekte yüzde 5 büyüdüğü öne sürülen ekonomiye karşılık istihdamın 2016 ilk çeyreğine göre ancak yüzde 1,7 arttığı anlaşılıyor. Bu durum özellikle sanayi için söz konusu. 2016 ilk çeyreğinde 5 milyon 290 bin olan sanayi istihdamı, 2017 ilk çeyreğinde değişmezken sanayide büyüme, yüzde 5,3. Hiç istihdam artışı olmadan yüzde 5,3 büyüme nasıl oldu sorusu, gündemin en popüler sorularından biri.

Bu arada doların hızla artmış olması, dolar bazlı GSYH’yi de aşağı çekiyor. 2016’da 857 milyar dolar olan yıllık GSYH, Mart 2016-Mart 2017 olarak yıllıklandırıldığında 840 milyara iniyor. Düşüşün nedeni, kurdaki artış. Yılbaşından haziran ortasına kadar olan dönemin ortalama dolar kuru 3.65 TL. Dolayısıyla dolar kuru çok aşağılara çekilemediği takdirde dolar bazlı GSYH hızla azalacak ve kişi başına gelir yeniden 10 bin dolar sınırının altına inecek. Kişi başına gelir, 2016 için 10 bin 807 dolar olarak hesaplanmıştı.

Özetlemek gerekirse, yeni hesaplama yöntemiyle 2017 ilk çeyreğinde yüzde 5 büyümüş gösterilen ekonominin, bu flaş oranda büyüyüp büyümediği daha uzun tartışmalar yaratacağa benzer. İlk çeyrekte yüzde 5 büyüme, sonraki çeyreklerde aynı tempoda büyüme olacağı anlamına gelmiyor. Nitekim yıllıklandırılmış büyüme, yani 2016’nin 3 çeyreği, yüzde 5’lik 2017 ilk çeyrek büyümesi ile birlikte alındığında, yıllık büyüme yüzde 3’e iniyor.

Sürmekte olan çift haneli enflasyon, azalmayan işsizlik, azalmayan cari açık, yeniden büyümeye başlayan bütçe açığı, verilen kredilerin artan geriye dönüş riski, yüksek büyümenin sürdürülemez oluşuna ilişkin gösterilen ana darboğazlar olarak sıralanıyor.

Makale kategorisine gönderildi | Türkiye ekonomisinde tartışmalı, kırılgan büyüme(Al-Monitor,Haziran 22,2017) için yorumlar kapalı

The Turkish economy’s mysterious rebound (Al-Monitor,June 22,2017)

Summary
 The Turkish economy’s surprise 5% growth rate in the first quarter has stirred controversy, fueled mostly by a new calculation method adopted last year.
Author:

Translator: Sibel Utku Bila

Last year, Turkey adopted a new method for calculating gross domestic product, the key indicator of national economies. The retroactive revision made Turkey the fastest growing country after China in the past six years, “readjusting” GDP upward by 20%. Controversy over the credibility of the new method flared up again last week as Ankara posted a 5% growth rate for the first quarter, well above forecasts ranging between 2% and 3%. Those who look at the other side of the shiny coin draw attention to a number of flaws, marked by incoherence and economic fragility.

Whether growth was really 5% and whether this rate is sustainable is open to discussion, but it is a fact that the economy has gained a certain growth momentum. The boost came partially from external dynamics and partially from domestic ones.

Chief among the external factors is, ironically, US President Donald Trump’s failure to assert credibility and trust. The political crisis in Washington appears to deepen by the day amid growing questions over the American president’s and his aides’ contacts with Russia during and after the elections. Many observers believe the United States is drifting away from Europe. How the Trump administration will handle relations with China and the rest of Asia remains unclear, while a growing number of pundits have come to regard a strike on North Korea as possible. Trump’s policy vis-a-vis the Middle East induces concerns because he seems to instigate the Sunni-Shiite rift and prioritize arms sales to the region.

Trump’s questionable performance is seen as the main reason behind the US Federal Reserve’s softening stance on rate hikes. As doubts grow over Trump’s pledges for tax cuts, infrastructure investments and other reforms, the hikes are slowing down. After a three-month hiatus, the Fed enacted only a 0.25 point hike on June 14.

The Fed’s “dovish” approach on rate hikes is the chief reason why global funds have been turning to developing countries again. The flow of short-term investment into emerging economies has led the dollar to cheapen and helped local currencies to recover. This, in turn, has had a revitalizing effect on imports and domestic consumption in those countries and, hence, on their growth.

So, Turkey was one of those emerging economies that benefited from Trump’s stumbles through the renewed inflow of external capital. Turkey’s risk premium, which stood at around 230 points earlier this year, has declined to about 190 points, owing also to diminished political risks at home in the wake of the April 16 constitutional referendum.

As short-term investors returned, pinching their noses against Turkey’s non-investment grades by major credit rating agencies, the inflow of “hot money” stopped the dramatic rally of the dollar against the Turkish lira. The price of the greenback, which had come to the verge of 4 lira in January, retreated to the 3.5-3.6 lira range, helping to animate domestic demand and even exports, which, in turn, brought about growth.

In the meantime, the Turkish government was enacting its own measures to revive the economy, which had contracted in the third quarter of 2016, threatening a full-blown crisis. To ensure the renewed growth in the ensuing two quarters, Ankara boosted public spending and encouraged lending.

Offering state guarantees, the government promoted loans for small- and medium-scale enterprises in particular. As a result, the amount of treasury-guaranteed loan money, sponsored by the Credit Guarantee Fund, has reached nearly 180 billion lira (about $51.3 billion), with maturity terms extending to 10 years and often including grace periods of up to three years. The volume of the fund itself was raised to 250 billion lira (approximately $71.2 billion) in March, with public banks in particular lending lavishly in the run-up to the referendum.

To fend off the crisis and ensure a growth momentum, the government also sustained a risky budget deficit and increased interventions in the economy. In the first four months of 2017, it posted a budget deficit of about 18 billion lira ($5.1 billion), a steep deterioration from the 5.4-billion lira surplus in the same period last year. The Turkish treasury’s cash deficit grew even more alarmingly, standing at 26.3 billion lira ($7.5 billion) in the first quarter, up from 1.5 billion lira ($427 million) in the same period last year.

The pace and amount of treasury borrowing is increasing, especially through external borrowing. This owes to the big increase in public spending earlier this year — both to avert the crisis and secure the referendum — and the tax discounts introduced for the same reasons.

Public finances can hardly go on like this, so this growth rate does not seem to be sustainable. Plagued by a chronic current account deficit, the Turkish economy can hardly cope with a budget deficit on top of it.

Another point of criticism is that growth is failing to create new jobs. Despite the 5% growth rate, employment in the first quarter appears to have increased only 1.7% from the same period last year. The situation in the industrial sector is particularly striking. The sector is said to have expanded 5.3% in the first quarter, but the number of its employees has remained unchanged from the 5.29 million in the first quarter of 2016. How the sector managed to grow 5.3% without creating new jobs is a frequently asked question in Turkey today.

Meanwhile, because of the lira’s depreciation, Turkey’s GDP is on the decline in US dollar terms. The 2016 GDP, for instance, amounted to $857 billion, but the 12-month GDP from March 2016 to March 2017 was worth $840 billion. The dollar’s average exchange rate this year was 3.65 lira as of mid-June. Unless the rate eases significantly, Turkey’s GDP this year will decrease further in dollar terms, meaning that GDP per capita — calculated as $10,807 in 2016 — will fall below the $10,000 mark again.

In sum, the accuracy of the spectacular 5% growth rate that the new calculation method produced will continue to stir debate. Moreover, a similar growth in the coming quarters is not guaranteed. The overall rate for the last four quarters, for instance, is 3%.

The ongoing double-digit inflation, the unrelenting unemployment rate and current account deficit, the resurgent budget deficit and the risk of bad loans after the lending spree are all seen as major stumbling blocks for sustaining the high growth rate.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2017/06/turkey-economy-surprise-rebound.html#ixzz4ktLyYroA

English, Makale kategorisine gönderildi | The Turkish economy’s mysterious rebound (Al-Monitor,June 22,2017) için yorumlar kapalı

Körfez sepetinde Türkiye’nin yumurtaları(Al-Monitor, 15 Haziran 2017)

Petrol zengini “Körfezli kardeşler” arasında bir süredir devam eden kriz Haziran ayı başında Katar’ın ablukaya alınması noktasına vardı. Bölgenin “büyük birader”i Suudi Arabistan, yanına Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Mısır, Yemen’de Riyad güdümlü Hadi yönetimini, “bölünmüş” Libya’nın bir kanadını ve Maldivler’i alarak, “asi kardeş” Katar’la diplomatik ilişkileri kesti. Katar’a hava ve deniz sahaları kapatıldı, tüm uçuşlar durduruldu. Katar, Yemen operasyonundan da çıkartıldı. BAE, ayrıca Katar vatandaşlarına ülkeyi terk etmeleri için iki hafta süre verdi.

Suudi Arabistan’ın safında topladığı Sünni İslam ağırlıklı bazı ülkelerin Katar’ı ablukaya almaları karşısında Türkiye’nin Katar yanlısı bir tutum alması, hatta içeride Katar’ı sahiplenen sokak gösterilerinin yapılması, Türkiye bu saflaşmada net tutum alıcı mı sorusunu sordurdu önce. Bu net bir tutum alışsa eğer AKP yönetimi, son zamanlarda ekonomik ilişkilerini yoğunlaştırdığı Katar’ı himayeyi seçerken ablukayı başlatan Sünni bloku karşısına mı alıyordu? Özellikle ekonomik ilişkiler açısından böyle bir lüksü var mıydı? Katar ile ilişkilerin boyutu, ambargocuları gözden çıkaracak kadar büyük müydü? Bu ve benzeri sorular ister istemez Türkiye’nin Körfez ülkeleri ile ekonomik ilişkilerini ve son kriz bağlamında Katar ve öteki saftakiler ile ayrı ayrı ilişkilerini mercek altına almayı gerektiriyor.

Al-Monitor okuyucuları bu yılın Ocak ayında kaleme aldığım “Türkiye’de Arap sermayesi efsanesi” başlıklı makaleyi hatırlayacaklardır. O makalede bir bütün olarak Körfez ülkelerinin Türkiye ekonomisi açısından önemini sayılarla ifade etmeye çalışmıştım. Bir bütün olarak Körfez ülkelerinin Türkiye’deki doğrudan yatırım ve kredi biçiminde sermaye ihraçlarının Türkiye’nin dünya ekonomisinde kullandığı kaynaklar içindeki yerine işaret etmiştim. Özet paragraf şöyleydi: “Türkiye, özellikle 2003 sonrası yılda ortalama 40 milyar dolara ulaşan dış kaynak kullanımını Avrupa ağırlıklı kuruluşlardan sağladı. ABD ikinci sırada gelirken Körfez ülkeleri yüzde 5-7 payları ile çok tali yatırımcı durumunda. Kimi kamufle, kayıt dışı vb. yatırım senaryolarını ciddiye alsak bile, tutarın yüzde 10’u geçmeyeceği söylenebilir. Türkiye’nin dış kaynak ihtiyacının ulaştığı boyutlar dikkate alındığında ve Körfez ülkelerinin dış yatırım düzeyleri ile bugüne kadar Türkiye’de deneyimledikleri düzey dikkate alındığında ise Batı sermayesini ikame edecek özellik ve nicelikte olmadıkları rahatlıkla söylenebilir.”

Bugünkü krizde tarafların Türkiye açısından ekonomik öneminin analizi için Körfez ülkelerinin genel profillerini anımsatmak yararlı olabilir. Bilindiği gibi, ablukanın lideri Suudi Arabistan 28 milyon nüfusu ile en büyük olanı. Onu, 6 milyon nüfusu ile BAE izlerken Kuveyt’in nüfusu 4 milyona yakın. Bahreyn ise 1,3 milyon nüfuslu. Ablukaya alınan Katar’ın nüfusu ise 2,5 milyon.

Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerine göre kişi başına gelir açısından Katar nominal olarak 60 bin doları aşan kişi başına geliri ile en müreffeh ama küçük ülke. BAE, kişi başına 38 bin dolar gelir ile bölgenin ikinci müreffehi. Kuveyt ve Bahreyn’de kişi başına gelir 25 bin dolar ile birbirine yakın iken büyük birader Suudi Arabistan’ın kişi başına geliri 20 bin dolar dolayında ve Türkiye’ninkinin bir kat üstünde.

Bu ülkelerin ortak özellikleri, petrol zengini olmaları ve petrol gelirlerinin hatırı sayılır kısımlarını askeri harcamalara ayırmaları. Başı da Suudi Arabistan çekiyor. Kısa adı SIPRI olan İsveç merkezli araştırma örgütünün verilerine göre Suudi Arabistan’ın askeri harcamaları milli gelirinin yüzde 10-13’ünü buluyor. Bu oranın dünya ortalamasının yüzde 2 dolayında olduğu anımsanırsa Suudi Arabistan’ın nasıl büyük bir silah ithalatçısı olduğu ortaya çıkar. Diğer Körfez ülkelerinin de askeri harcamaları milli gelirlerinin yüzde 4’ü ile 6’sı arasında değişiyor. Özet olarak, bu ülkelerin petrol gelirlerinin dikkate değer bir kısmı, çoğu ABD’den alınan silahlara gidiyor diyebiliriz. Nitekim özellikle İran hedefli bir Arap NATO’su oluşturma gayretinin ABD güdümlü olduğunu ve bu hamlenin ilk adımı olarak Suudi Arabistan’la yaklaşık 110 milyon dolarlık bir silah satış anlaşması yapıldığını geçerken belirtmek gerekir.

Körfez ülkeleri kendi içlerinde dalaşınca Türkiye bu dalaşın dışında durmadı, bu biliniyor. Ablukaya alınan Katar’ı adeta himaye ettiğini açıkladı. Ama bu, başta Suudi Arabistan olmak üzere diğerlerini karşısına almayı göze alarak değil elbette. Çünkü Katar dışında kalanlar da ekonomik açıdan Türkiye için Katar kadar önemli. Örneğin Türkiye’de doğrudan yabancı sermaye yatırımı açısından bakılırsa, Katar’ın QNB Finansbank, ABank, Digitürk, Banvit, BMC gibi yatırımlarının tutarı 1,5 milyar doları bulurken, ablukanın baş aktörü Suudi Arabistan’ın da Türkiye’de 2 milyar dolara yakın doğrudan yatırımı bulunuyor. Ablukacı tarafın bir diğer önemli aktörü olan BAE, Türkiye’deki 4,1 milyar dolarlık doğrudan yatırımlarıyla Körfez ülkeleri grubunda ilk sırada. Altı milyon nüfuslu BAE, yurtdışında 93 milyar doları bulan doğrudan yabancı sermaye yatırımlarından yüzde 5’e yakınını Türkiye’ye ayırmış görünüyor. 1,5 milyar dolarlık Kuveyt yatırımı da Katar’ın doğrudan yabancı sermaye yatırım stoku kadar.

Toplam değeri 70 milyar dolar dolayında olan borsadaki sıcak paranın menşeini İstanbul Borsası ve Merkez Bankası ülke düzeyinde bildirmiyor ama kıta olarak ağırlıkla Batı kaynaklı olarak açıklıyor.

Özel sektörün kullandığı ve toplamı 204 milyar doları bulan uzun vadeli kredilerin alacaklısı ülkelere baktığımızda da Körfez ülkelerinin payının 16 milyar dolar ile yüzde 8’de kaldığını görüyoruz. Bunun 11 milyar doları tek başına Bahreyn’in. Kayıtlar, Katar’ın Türkiye’ye uzun vadeli kredi kullandırmadığını gösteriyor.

Körfez ülkelerinde süren inşaat yatırımları söz konusu olduğunda da Katar’dan alınan işlerin boyutu, öteki ülkelerden alınanlarla aynı. Ekonomi Bakanlığı verilerine göre 2016 sonunda Türk müteahhitleri yurt dışında 12,7 milyar dolarlık proje bedelli inşaat sürdürürken bunun 2,4 milyar doları Katar’da, 2,4 milyar dolarlık projeler de Suudi Arabistan, BAE ve Kuveyt’te. Dolayısıyla bu bahiste de taraflar eşit büyüklüğe sahipler. Yine de 2022 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapmak için 170 milyar dolarlık yatırım bütçesi ayıran Katar, yakın gelecekte Türkiye açısından biraz daha öne çıkıyor.

Katar krizinin derinleşip derinleşmeyeceğini, İran’a karşı Arap NATO’su oluşturmanın, buna gönülsüz Katar’ı katmayı zorlamanın, bir Trump fantezisi olup olmadığını zaman gösterecek elbette. Ama Türkiye, bu krizde iki taraf ile de iyi geçinmek durumunda. Çünkü iki sepette de eşit sayıda yumurtası var.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2017/06/turkey-qatar-economic-interests-in-gulf-crisis.html#ixzz4kEM0YOJp

Makale kategorisine gönderildi | Körfez sepetinde Türkiye’nin yumurtaları(Al-Monitor, 15 Haziran 2017) için yorumlar kapalı

Turkey’s economic interests dictate balanced stance in Gulf crisis (Al-Monitor,June 15,2017)

Summary
Through analyzing Gulf investment into Turkey, it is obvious that taking sides in the GCC dispute could have a detrimental effect on Turkey’s economy.
Author: June 15, 2017
Translator:Sibel Utku Bila

In early June, long-standing tensions between the oil-rich Gulf “brothers” culminated in a diplomatic onslaught and a siege against Qatar, led by Saudi Arabia and backed most prominently by the United Arab Emirates (UAE), Egypt and Bahrain. Turkey took a pro-Qatar stance, and street demonstrations were even held in support of Doha, whose ties with Ankara have recently flourished, especially in the economic realm. Does this mean that Turkey is ready to protect Qatar at the expense of confronting the Saudi bloc? Can Turkey afford such a position especially in economic terms? Is the scale of Turkey’s ties with Qatar so big as to forsake relations with Qatar’s besiegers? A comparative overview of Turkey’s economic ties with Qatar and its adversaries may help find the answers to these and similar questions.

Al-Monitor reported in January on the significance of Gulf money for the Turkish economy, given recurring hypes about big Arab investments. The conclusion was that Gulf capital “represents less than 10% of the external funds that Turkey is benefiting from either as direct investment or loans and portfolio investments.” The article also said, “Since 2003, Turkey’s annual use of external funds has stood at an average of $40 billion, and Europe is its undisputed No. 1 partner in this regard. While the United States comes in second, the share of Gulf investors makes them quite a junior partner on the list. Even if speculation of certain covert or unrecorded funds is taken seriously, the Gulf’s share would still not exceed 10%. The bottom line is, given the scale of Turkey’s external financing needs and the Gulf countries’ investment record in Turkey, Arab capital can in no way substitute for the Western funds from which Turkey is benefiting.”

In light of the current crisis, the individual profiles of the Gulf actors and their contributions to the Turkish economy are also worth examining.

With a population of 28 million, Saudi Arabia is the largest country in the region, followed by the UAE with 6 million, Kuwait with about 4 million and Bahrain with 1.3 million. Qatar’s population, meanwhile, stands at 2.3 million. In terms of economic wealth, Qatar is the most prosperous, with more than $60,000 in nominal gross domestic product (GDP) per capita, according to International Monetary Fund data. The UAE comes second with $38,000, followed by Kuwait and Bahrain with around $25,000 each. For the “big brother,” Saudi Arabia, the figure stands at about $20,000, roughly double that of Turkey.

The common feature of those countries is that they are all oil-rich and allocate a considerable share of their income to military expenditures. Saudi Arabia tops the list on this score. According to the Stockholm International Peace Research Institute, the country’s military spending amounts to 10-13% of its GDP, far above the global average of about 2%. For the other Gulf countries, the ratio ranges between 4% and 6%. In short, a notable portion of the Gulf countries’ petrodollars goes to arms purchases, mostly from the United States. In this context, the effort to create “an Arab NATO” — a move that targets primarily Iran — is said to be US-driven, and last month’s $110 billion arms deal between Washington and Riyadh appears to be a step in this direction.

Now that the Gulf countries have fallen out with each other, Turkey has not stayed out of the fray. Ankara’s reactions suggest not only support but also protection for besieged Qatar. This, however, does not mean it is ready to run the risk of confronting the others. In economic terms, Qatar’s adversaries are as important for Turkey as Qatar. Take for instance the foreign direct investment (FDI) rubric. Qatari FDIs in Turkey — including in companies such as QNB Finansbank, ABank, Digiturk, Banvit and BMC — amount to $1.5 billion. Saudi FDIs, on the other hand, total about $2 billion, while those of the UAE are worth $4.1 billion, the largest in the Gulf group and nearly 5% of the UAE’s $93 billion direct investments overseas. Kuwait is on par with Qatar, with $1.5 billion in FDIs in Turkey.

When it comes to foreign investment in Turkish stock shares, Borsa Istanbul and the Central Bank provide data by continents rather than countries, indicating that the bulk of the $70 billion short-term investments in the Turkish stock exchange comes from the West.

In terms of foreign long-term loans used by the Turkish private sector, those extended by Gulf creditors amount to $16 billion, or 8% of the $204 billion total. Bahrain stands out as the top Gulf lender, providing $11 billion, while Qatar does not figure at all in this rubric.

The construction projects that Turkish contractors have won in Qatar are also on par with those in the other Gulf countries. According to Economy Ministry figures, the overseas projects that Turkish contractors had underway at the end of 2016 were worth $12.7 billion. The works in Qatar were worth $2.4 billion, and those in Saudi Arabia, the UAE and Kuwait totaled an equal sum. Still, Qatar does offer a better prospect for Turkish companies in the near future as the host of the World Cup soccer tournament in 2022, for which it has allocated a $170 billion investment budget.

How will the Qatar crisis play out? Is the move to create “an Arab NATO” against Iran and force a grudging Qatar into it just a Trump fantasy? Only time will tell. Turkey, however, needs to stay on good terms with both sides, for it has an equal number of eggs in either basket.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2017/06/turkey-qatar-economic-interests-in-gulf-crisis.html#ixzz4kEKs7ukJ

English, Genel kategorisine gönderildi | Turkey’s economic interests dictate balanced stance in Gulf crisis (Al-Monitor,June 15,2017) için yorumlar kapalı

Trump tökezledi, AKP krizi aştı(Al Monitor, 8 Haziran,2017)

 

ABD Başkanı Donald Trump’ın düşük performansı ve başkanlığı devralırken koyduğu hedeflere ulaşmakta başarısız kalması, küresel fonları başta Türkiye olmak üzere yeniden çevre ülkelere yönlendirdi. Özellikle Türkiye, 2016’nın ikinci yarısında büyüme oranı yüzde 1’e düşen ve krizin eşiğine gelen ekonomisini, yabancı fon girişiyle toparlıyor. Arkasında bütçe açığı, batık kredi riski, cari açık büyümesi, kemikleşen işsizlik ve çift haneli enflasyon gibi sorunlar biriktirse de AKP rejiminin 2017’yi yüzde 3,5-4 büyüme ile kapatması olası.

Trump’ın vaat ettiği vergi indirimleri, altyapı yatırımları gibi reformları yapma ihtimali zayıf görünürken daha yavaş bir faiz artırımı ihtimali gündeme geldi. FED’in yavaş faiz artırdığı, AB ve Japon merkez bankalarının parasal genişlemeye devam ettiği bir ortam, bol ve ucuz para dönemine dönüş demek. Küresel fonlar yükselen çevre ülkelere daha fazla akmaya başladı. Yerel paralar dolara karşı değer kazanırken faizler de düşüş eğilimi içinde.

ABD ekonomisi konusunda belirsizlik algısı oluştu. Bu durum, ABD ekonomisinin büyümesini yüzde 2’den yüzde 3’e çıkarması ihtimalini ve inancını da zayıflattı. Bütün bunlar da ABD Merkez Bankası FED’in faiz artırım hızını kesiyor. 2017 için dört kez artırıma gidileceği bile savunulurken beklenti kısa sürede üçe düştü. Şimdi ise Trump faktörü nedeniyle bu beklenti ikiye iniyor.

Trump’ın tökezlemesi, büyüme tahminlerinin revizyonunu da beraberinde getirdi. Dünya Bankası, “Küresel Ekonomik Beklentiler” raporunun haziran sayısında ABD ekonomisinde 2017 büyüme tahminini 0,1 puan düşürerek yüzde 2,1’e indirdi. Trump’ın iddiası yüzde 3’e çıkarmaktı. Raporda ayrıca Türkiye, Çin, Brezilya, Meksika, Hindistan, Endonezya ve Rusya’dan oluşan en büyük yedi yükselen ülkenin ise dünya ekonomisinin büyümesinde öncü olacağı belirtiliyor. Banka, raporda Türkiye ekonomisinin hızlı bir toparlanma gösterdiğini belirtti ve Türkiye için bu yılki büyüme beklentisini 0,5 puan yukarı çekerek yüzde 3,5’e yükseltti.

2016 ortalarında ayak sesleri duyulan krize karşı AKP rejimi bir dizi önlem geliştirdi. Bu önlemlerle kriz fırtınasına karşı dümen tutmayı bilen rejim, Trump’ın tökezlemesiyle geri dönüş yapan yabancı fonların rüzgârını da arkasına alarak krizi şimdilik aştı, bir büyüme ivmesi yakaladı.

3 Haziran’da MÜSİAD Genel Kurulu’nda konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “2017 tarihi bir sıçrama yılı olacak” dedi ve şöyle devam etti: “Borsadaki yükseliş, dövizdeki düşüş, piyasaların ekonomiye tam güveninin işaretidir. Şimdi harekete geçme zamanıdır. Hiç işi geciktirmeyin. Böyle zamanlarda yatırım şansınızı değerlendirirseniz bereketi daha fazla olur. Tüm imkân ve cesaretinizle yatırım yapın, üretim yapın, ihracat yapın, istihdamı zorlayın.”

Türkiye, 2016 Eylül ayından itibaren kredi derecelendirme kuruluşlarının yatırım yapılabilir ülke notunu kaybetmiş olmasına rağmen, burnunu mandallayan sıcak paraya adres olabildi ve doların yükselişinin durması, hatta gerilemesinin etkisiyle canlanan iç talep, hatta ihracat, büyümeyi getirdi.

Trump’ın tökezlemesinin etkisiyle yükselen ülkelere dümen kıran yabancı fonların adreslerinden biri de Türkiye oldu. Özellikle Şubat ayından itibaren sıcak para da denilen portföy yatırımları arttı. 2017’nin ilk beş ayında hisse senetleri ve devlet iç borçlanma senetlerine gelen net yabancı kaynak tutarı 4,3 milyar dolara vardı.

Bunun etkisiyle Ocak’ta 3,73 TL olan dolar kuru, Haziran ayında 3,50’lere kadar indi. Daha hızlı inişi frenleyen etken ise döviz açığı olan şirketlerin açık kapatmak için düşen dolara talip olması. Şirketlerin Kasım 2016’da 211 milyar dolar olan net döviz açıkları, yapılan dolar alımlarıyla Mart ayında 196 milyar dolara kadar inmiş durumda.

Yakalanan büyüme ivmesinde en etkili rüzgâr, özel sektöre büyük teşviklerin verilmesi, Kredi Garanti Fonu aracılığıyla 180 milyar lirayı geçen kredi açılması. Bu adım, hem şirketler kesimindeki hem bankalar tarafındaki stresi azalttı. Etkili olan bir diğer etken de referandumla siyasi belirsizliğin bir ölçüde geride kalmış olması.

İhracat da büyümeye pozitif katkı vermeye başladı. Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, yılın ilk çeyreğinde ihracatın büyümeye 1,5 puan seviyesinde katkı vereceğini söyledi.

Yabancı fonların Türkiye’ye akışında faizlerin çekiciliği önemli. Fonların ağırlıklı kısmı devlet iç borçlanma senetlerine rağbet etti. Bu tercihin nedeni ise cazip faizler. Hazine’nin iki yıllık gösterge tahvilinin faiz oranı yüzde 11-11,5 arasında seyrediyor. Türkiye’deki faiz düzeyi, “kırılgan beşlinin” diğer üyeleri Brezilya, Güney Afrika, Endonezya ve Hindistan ile karşılaştırıldığı zaman bile en yüksek getiriyi oluşturuyor.

Büyüme parıltılı madalyonun bir de öteki yüzü var. Ve o yüzde bazı kırılganlıklar sürerken, bunlara yenilerinin eklenmeye başladığı da görülüyor. Örneğin, Şubat 2017 işsizlik oranı yüzde 12,6. Tüketici fiyatları mayısta yıllık yüzde 11,7, sanayici-üretici fiyatları da yüzde 15,3 olarak gerçekleşti. Bu konu yakın gündemin en önemli sorunlarından biri olmayı sürdürecek. Mart turizm gelirleri ise 2016’ya göre bile düşüşe işaret ediyor.

Kurumlar vergisi indirimleri, prim destekleri, ÖTV-KDV oranlarının aşağı çekilmesi, bol kepçe kamu harcamaları, hepsi uzun vadede bütçeye yük olacak, kamu mâliyesinin dengelerini bozacak, son tahlilde faturayı alt sınıflara yükleyecek uygulamalar.

Bir de kriz yangınına boca edilen suyun, yani Kredi Garanti Fonu’nun (KGF) akıbetinin ne olacağı sorusu var. KGF’den desteklenen, çoğu 1-3 yıla kadar ödemesiz, vadesi 10 yıla kadar uzanan Hazine garantili fonların tutarı 180 milyar TL’ye dayandı. Toplam limit ise 250 milyar TL’ye çıkarıldı. Özellikle kamu bankaları referandum öncesi bu kredileri cömertçe dağıttı. Gürültü, muhtemelen geri ödeme zamanı gelince kopacak.

2016 sonundan bu yana bankacılık sektörünün kredi hacminde 160 milyar TL’lik bir sıçrama yaşandı. Buna karşın sektörün TL mevduatları, yüzde 15’e ulaşan yıllık faizler önerilmesine karşın sadece 33 milyar TL artmış durumda. Bu nedenle bankacılık kesiminde önemli bir kaynak sıkıntısı var. Merkez Bankası devreye sokularak sıkıntı aşılmaya çalışılıyor. Kaçınılmaz sonucun ise daha yüksek enflasyon, daha fazla tahsil edilemeyen alacak, kamu bütçesine daha da büyük yük olmasından endişe ediliyor.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2017/06/turkey-united-states-trump-stumbles-turkish-economy.html#ixzz4jTXhreSf

Genel kategorisine gönderildi | Trump tökezledi, AKP krizi aştı(Al Monitor, 8 Haziran,2017) için yorumlar kapalı

As Trump stumbles, Turkish economy comes back from brink of crisis (Al Monitor, June 8,2017)

Summary
US President Donald Trump’s underperformance on his pledges has led global funds to return to emerging economies, which helped Turkey to escape an economic crisis, though not without a growing baggage of problems.
Author

TranslatorSibel Utku Bila

US President Donald Trump’s underperformance on his pledges has directed global funds back to emerging economies, including Turkey. Propped up by the inflow of foreign capital, the Turkish economy has begun to pull itself together, returning from the brink of the crisis that occurred in the second half of 2016 when its growth rate had dropped to 1%. The Justice and Development Party (AKP) government looks set to close the year with a growth rate of 3.5% to 4%, notwithstanding the many problems accumulated in the meantime, including the budget deficit, bad loan risks, a growing current account deficit, ossifying unemployment and double-digit inflation.

The dimming prospect of Trump following through on promised reforms such as tax cuts and infrastructure investments has brought about the prospect of slower rate hikes by the Federal Reserve, which — coupled with ongoing liquidity expansions by the European and Japanese central banks — means the return of the period of abundant and cheap money. As the flow of global funds to emerging economies intensifies, local currencies are gaining ground against the dollar and interest rates are on a downward track.

The perception of uncertainty over the US economy has weakened also hopes of growth expanding from 2% to 3%. All this is slowing down the Federal Reserve’s pace in hiking rates. Some had initially argued that 2017 would see four hikes, but the expectation dropped to three. Now, with the Trump factor, this is dropping further to two hikes.

Trump’s stumbles have already led to revisions in growth forecasts for the American economy. In the June edition of its Global Economic Prospects report, the World Bank cut its 2017 forecast by 0.1 points to 2.1%, well below Trump’s goal of 3%. According to the report, global economic growth this year will be led by the seven biggest emerging economies: Brazil, China, India, Indonesia, Mexico, Russia and Turkey. Noting that the Turkish economy was recovering fast, the World Bank raised its growth forecast for Turkey by 0.5 points to 3.5%.

In sum, the Turkish economy has managed to gain momentum and weather the dangerous crisis for now, aided by the tailwinds of returning global funds thanks to Trump’s stumbles, in addition to a series of measures that Ankara enacted to steer the ship away from the storm.

According to President Recep Tayyip Erdogan, 2017 could be “the year of a historical leap” for the Turkish economy. “The rally at the stock exchange and the fall in foreign exchange rates are signs of the markets’ full confidence in the economy,” he said June 3 while speaking at the general assembly of a business association. Urging the business community to resume investments, he added, “Now it’s time to act. Don’t be late. Seizing investment opportunities in times like this would yield greater gains. Use all your means and courage to invest, produce, export and expand employment.”

Starting from September 2016, international credit rating agencies had cut Turkey to non-investment grade. Still, Turkey managed to lure a new flow of short-term investments from abroad, which halted the rise of the dollar and even pushed it back. As a result, domestic demand and even exports perked up, stimulating growth.

The foreign short-term portfolio investments — known also as “hot money” — had begun to increase in February. In the first five months of the year, net foreign investment in Turkish stock shares and government bonds reached $4.3 billion. As a result, the price of the dollar — which had soared to 3.73 Turkish liras in January — declined to about 3.5 Turkish liras in June. The greenback could have retreated even further, but the Turkish private sector sustained the demand for dollars, scrambling to close its large foreign exchange deficits. Consequently, the net foreign exchange deficit of private companies fell to $196 billion in March from $211 billion in November.

The main stimulant of the new growth momentum came from the big incentives the government offered to the private sector, including more than 180 billion Turkish liras ($50.7 billion) in loans issued under the Credit Guarantee Fund — a measure that reduced stress both in the real sector and on the banking front. Another notable factor was the relative easing of political uncertainty after the April 16 constitutional referendum.

The revival in exports has also begun to contribute to growth. According to Economy Minister Nihat Zeybekci’s estimate, exports contributed 1.5 points to the growth rate in the first quarter, which is scheduled to be officially released this month.

Attractive interest rates have been instrumental in drawing external capital to Turkey, and most of the foreign money has gone to government bonds. With the yield on the Treasury’s benchmark two-year bond fluctuating between 11% and 11.5%, Turkey is the highest-yielding country among the so-called “Fragile Five,” which include also Brazil, India, Indonesia and South Africa.

Yet there is also the other side of the growth-glowing coin, where new fragilities are emerging on top of existing ones. The unemployment rate, for instance, reached 12.6% in February. Inflation hit 11.7% in consumer prices and 15.3% in producer prices in May, emerging as one of the most serious problems in the short run. Tourism revenues, meanwhile, signal a decline even in comparison with 2016, which was already a crisis year.

The government’s lavish spending and various incentives to avert the crisis, including corporate tax discounts, premium supports and reduced VAT rates, will all mean budgetary strains in the long run that would upset public finances. Ultimately, the lower classes will end up paying the price.

There is also the question of what will happen at the Credit Guarantee Fund, which has sponsored the issuance of Treasury-guaranteed loans totaling some 180 billion liras, with maturity terms extending to 10 years and often including grace periods of up to three years. The volume of the fund itself was raised to 250 billion liras in March, which led public banks in particular to lend lavishly in the run-up to the referendum. This may result in clamors when reimbursement time arrives.

The banking sector’s loan volume has expanded by 160 billion liras this year, but lira deposits have increased only by 33 billion liras — even though banks have raised yields to up to 15% per year. This means a significant shortage of resources in the sector, and the Central Bank is being used to overcome the problem. The inevitable outcome, many fear, will be more inflation, more bad debts and more burden on the public budget.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2017/06/turkey-united-states-trump-stumbles-turkish-economy.html#ixzz4jTZZmeJy

English kategorisine gönderildi | As Trump stumbles, Turkish economy comes back from brink of crisis (Al Monitor, June 8,2017) için yorumlar kapalı