Türk Telekom türbülansı (Al-Monitor, 12 Ekim 2017)

Telekomünikasyon sektörünün ana aktörü ve Türkiye’nin özelleştirme tarihinin baş sayfası Türk Telekom’da bir süredir yaşanan sarsıntı dinmiyor ve bu dev şirketin sahipliğinin nereye evrileceği merak ediliyor. 2005 yılında yüzde 55 hissesi Lübnanlı Hariri ailesine ait bir şirkete satılarak özelleştirilen Türk Telekom, hakim yabancı ortak Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’nin (OTAŞ) bankalara olan borçlarını aksatması nedeniyle ciddi bir türbülans yaşıyor.

Türkiye Cumhuriyeti Hazine’sinin, Türk Telekom’un yüzde 55 hissesine sahip Otaş’ın bankalara olan 4 milyar 750 milyon dolarlık kredi borcunu ödemesi için verdiği 60 günlük süre 1 Ekim’de doldu. Hazine’nin geçici olarak şirketin yönetim kurulunu değiştirmesini beklendiği yazıldı çizildi. Bu konuda kaynak da Ulaştırma Bakanı Ahmet Arslan’dı. Arslan 20 Eylül’de verdiği bir demeçte şöyle demişti: “(Türk Telekom’da) sahiplik el değiştirebilir, sözleşme kapsamında Hazine veya Hazine temsilcisi olan bizler gereğini yaparız. Zaten bununla ilgili işlemler yürüyor, yürümeye de devam edecek. (…) Güzide kuruluşlarından birinin yıpratılmasına izin verme şansımız yok. (…) Türk Telekom’un hisse sahipliğinden kaynaklanan işler Türk Telekom’un işleyişini ve gelişmesini etkileyen işler değil.”

Kısa adı BTK olan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, Türk Telekom’un 2014’te 2,5 milyar TL, 2015’te 1,3 milyar, 2016’da da 1,3 milyar TL net kâr ettiğini belirtiyor. Hükümet de bunu ima ederek Türk Telekom’da sorun olmadığını, sorunun hâkim ortağın borç taahhütlerini yerine getirmemesinde olduğunu belirtiyor.

Türk Telekom özelleştirmesi, Türkiye’nin toplamı yaklaşık 72 milyar dolara yaklaşan özelleştirme serüveninin, 6,5 milyar doları aşan ağırlığı ile baş sayfasını oluşturur. Özelleştirme ihalesi 1 Temmuz 2005 tarihinde sonuçlanan şirket için en yüksek teklifi 6 milyar 550 milyon ABD Doları bedelle Oger Telecoms Ortak Girişim Grubu, ikinci en yüksek teklifi ise 6,5 milyar ABD Doları ile Etisalat-Çalık Ortak Girişim Grubu vermiş, ihaleyi Oger kazanmıştı. AKP ile çok yakın bağları olan ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın da o yıllarda üst düzey yöneticisi olduğu Çalık Grubu, ihaleyi “burun farkıyla” kaybetmişti.

On iki yıllık bir faaliyeti geride bırakan özelleştirilmiş Türk Telekom’da şirketin yüzde 55 hissesi Oger Telecom’un sahip olduğu Otaş’a ait. Yüzde 15’i halka açık olan Türk Telekom’un Hazine’ye ait payı altın hisse ile birlikte yüzde 25 ve geçen yıl kurulan Türkiye Varlık Fonu (TVF) da yüzde 5 hisseye sahip.

Bugünkü türbülans, yabancı hakim ortak Otaş’ın 2013’te aldığı kredilerin geri dönüşündeki güçlüklerden kaynaklanıyor. İlk etapta ihale bedelinin yüzde 20’sini peşin, kalanını ise beş eşit taksitte ödeyeceğini açıklayan Oger 2007 yılında 4,3 milyar dolarlık kredi alarak Türk Telekom’un Özelleştirme İdaresi’ne olan borcunu dört yıl erken kapatıp hisselerin sahibi oldu.

Otaş daha sonra 2013 yılında oluşturulan bir konsorsiyumdan 4 milyar 478 milyon dolar ve 211 milyon 970 bin euroluk kredi alarak, 2007 yılında çektiği kredide “refinansmana” gitti. 28 Mayıs 2013 tarihinde Kamuoyu Aydınlatma Platformu’na yapılan açıklamada, Akbank, BNP Paribas Fortis, Citi, Deutsche Bank, JP Morgan Limited ve Garanti Bankası’nın kredide yetkili lider düzenleyici bankalar olduğu belirtildi. Yapılan sözleşme bankaların kredi alacaklarına karşılık Otaş’ın Türk Telekom’daki yüzde 55’lik hissesine el koymalarına olanak tanıyor.

Özellikle TL’nin dolar karşısında hızlanan değer kayıplarının sonucunda yaşanan kur zararlarının etkisiyle şirketin yükümlüklerini yerine getirmede zorlandığı ve doların yeniden 3,60 TL’nin üstüne çıktığı bugünlerde Otaş’ın şartlarının kolaylaşmayacağı konuşuluyor.

Ödeme geciktikçe şirketin altın hissesi ile birlikte yüzde 25 payın sahibi olan Hazine devreye girdi ve ödeme konusunda gruba birkaç kez ihtar mektubu gönderdi. Ödeme olmayınca da Hazine Otaş’a son olarak ağustos ayında 60 günlük süre verdi ve o süre 1 Ekim’de sona erince gözler hükümete çevrildi. Ne yapılacak? Otaş ile imzalanan sözleşmeye göre Hazine’nin özelleştirme sonrasında zora düşen şirkette yönetim kurulunu değiştirme hakkı var. Hükümet, Türk Telekom’da yedi üyeyi değiştirme hakkını kullanacak mı?

1 Ekim’e kadar olan sürede Otaş’ın arayışlarını sürdürmekle birlikte bankalarla anlaşamadığı açıklandı. Otaş’ın yüzde 35’ine sahip Suudi Arabistan’ın telekom şirketi Suudi Telecom’un ise nakit para yatırma teklifini henüz sonuçlandırmadığı bildiriliyor. Reuters’in bir haberine göre, Oger satın alma için kullandığı kredinin her biri 290 milyon dolar büyüklüğündeki eylül 2016 ve mart 2017 geri ödemelerinin yanı sıra eylül 2017’deki üçüncü ödemeyi de yapmadı.

Kapital FX Araştırma Uzmanı Enver Erkan şu analizi yapıyor: “Şirketin dokuz aylık bilançosuna göre 3,15 milyar TL nakit ve nakit benzerleri var. Telekom’un 2,21 milyar TL kısa vadeli, 8,23 milyar TL de uzun vadeli borcu bulunuyor.” Şirketin finansal borçlarından var olan nakdinin çıkarılması durumunda pozisyon açığının 10,45 milyar lira olduğuna dikkat çeken Erkan, “Yani 10,45 milyar lira net borcu var. Dönen varlıkları ise 9,20 milyar TL. Borç dönen varlıklarla çevrilemiyor” görüşünde.

Piyasadaki söylentilere bakılırsa, krediyi Türk Telekom hisseleri karşılığında veren bankalar Hazine’nin devreye girmesinden yana. Bu kararla kredilerin dönüş ihtimalinin artacağını düşünüyorlar. Diğer bir beklentiye göre de Hazine’nin devreye girmesi kredinin yeniden yapılandırılmasının önünü açacak. Bankacılık sektörünün üzerinde Türk Telekom’un geri dönmesi zora girmiş kredilerinin yanında, 1,6 milyar dolar da Çukurova Holding’e Turkcell için Ziraat Bankası tarafından 2014 yılında verilen kredi yükünün bulunduğu hatırlatılıyor. Bu nedenle de hükümetten etkili bir müdahale umuluyor. Aksi takdirde bu büyüklükte kredinin batık kredi konumuna düşmesi ve bunun için bankaların yasa gereği karşılık ayırmak zorunda kalması, bankacılık sektörünün performansını ve görünümünü olumsuz etkileyecek.

Bu arada CHP İstanbul Milletvekili Oğuz Kaan Salıcı Hazine’nin daha fazla zarar görmemesi adına Türk Telekom için Meclis araştırmasının açılmasını istedi.

Gözler 1 Ekim’e kadar süre tanıdığını açıklayan hükümetin ne yapacağına merakla çevrili iken Saudi Telecom, Oger’in Türk Telekom’un borç yapılandırma müzakerelerinde kreditörlerle görüşmelerin sürdüğünü açıkladı. Şirketin Hazine’ye mektup yazarak ödeme için kasım ayına kadar ek süre istediği medyada yer aldı. Başbakanlık, Ulaştırma Bakanlığı ve Hazine söz konusu taleple ilgili değerlendirme yapıp cevabını bildirecek.

Görünen o ki Türk Telekom türbülansı bir süre daha devam edecek. Bu türbülanstan ne kadar bir hasar çıkacağı bilinmiyor. Hükümet, sorunu ortağın sorunu olarak görüyor ama sorunun çözümü için özellikle bankaların gözü hep iktidarda. Hisselerin yeniden kamuya geçmesi yüksek bir olasılık. Bu da baş özelleştirmede başa dönüş demek. Yeniden özelleştirmeye çıkılırsa ne olur bilinmez.

 

Makale kategorisine gönderildi | Türk Telekom türbülansı (Al-Monitor, 12 Ekim 2017) için yorumlar kapalı

Turkish telecom giant may end up in government hands again(Al-Monitor, October 12,2017)

ARTICLE SUMMARY
The 2005 privatization of Turkish telecommunication company Turk Telekom, the largest in Turkey’s history, may go to waste as the majority stakeholders are struggling to repay loans.

Turk Telekom, the main actor in Turkey’s telecommunication sector and the biggest sell-off in its privatization history, is in deep trouble and may end up back in government hands. The giant company was privatized in 2005, as Ojer Telekomunikasyon A.S. (Otas) — a subsidiary of Oger Telecom, owned by the Lebanese Hariri family — acquired a controlling 55% stake. The turbulence jolting the company stems from Otas’ failure to repay loans in what is described as Turkey’s biggest ever default.

The 60-day deadline the Turkish Treasury set for Otas to repay its $4.75 billion bank loan expired Oct. 1 amid reports that the treasury was mulling temporary changes in Turk Telekom’s executive board. The reports were based on remarks that Transport, Maritime Affairs and Communications Minister Ahmet Arslan made Sept. 20. Arslan said, “Ownership may change hands in [Turk Telekom]. The treasury or we, as representatives of the treasury, will do what is required under the contract.” The minister added, “We cannot allow the erosion of a pre-eminent establishment.” The minister stressed how “issues stemming from Turk Telekom’s shareholders are not issues that affect Turk Telekom’s operations and development.”

According to Turkey’s Information and Communication Technologies Authority, Turk Telekom had net profits of $2.5 billion in 2014 and $1.3 billion in both 2015 and 2016. Drawing on those figures, the government maintains that the problem is not with Turk Telekom itself, but the majority stakeholder’s failure to repay debts.

Turk Telekom represents the largest single sell-off in Turkey’s privatization history, accounting for more than $6.5 billion in total privatization revenues of nearly $72 billion. In the auction held July 1, 2005, the Oger Telecom Joint Venture Group made the highest bid of $6.55 billion, beating narrowly a $6.5 billion bid by the Etisalat-Calik Joint Venture Group. Calik Holding, which is very close to the government, had Berat Albayrak — President Recep Tayyip Erdogan’s son-in-law and currently energy minister — among its senior executives at the time.

While Oger Telecom holds the majority 55% stake in Turk Telekom, the Turkish Treasury owns a 25% stake, including a “golden share.” Turkey Wealth Fund holds a 5% stake, and 15% of the company’s shares are publicly traded.

Otas’ repayment troubles pertain to loans it took ın 2013. Following the auction, Otas had said it would pay 20% of the tender price in cash and the remaining sum in five equal installments. In 2007, however, it took a $4.3 billion loan and closed its debt to Turkey’s privatization authority early. Then, in 2013, it moved to refinance its 2007 loans through fresh loans of $4.48 billion and 211.97 million euros from a consortium of banks. In a statement on the Public Disclosure Platform, Turk Telekom said BNP Paribas Fortis, Citi, Deutsche Bank, JP Morgan and Turkish banks Akbank and Garanti were the “mandated lead arrangers” in the credit deal, which allowed banks to seize Otas shares in Turk Telekom in return for unpaid debt.

The Turkish lira’s depreciation against the dollar has added to Otas’ repayment woes. With the greenback climbing back to being worth more than 3.6 liras this week, few expect the company’s troubles to alleviate.

After the Treasury’s deadline expired in the wake of several reprimand letters to the company in previous months, all eyes are on the government. Under the contract signed with Otas, the Treasury has the right to make changes in Turk Telekom’s executive board if the company runs into trouble after privatization. Will the government use its right to replace seven board members?

Otas scrambled for a solution before the Oct. 1 deadline, but failed to reach a deal with the banks. Saudi Telecom, which owns a 35% stake in Otas, has reportedly offered to inject cash by buying more shares in Otas, but the offer has not materialized yet. Reutersreports that Oger Telecom missed its third payment in September, after missing two payments of $290 million each in March and September 2016.

According to Enver Erkan, a research expert at Kapital FX, Turk Telekom’s nine-month balance sheet indicates that the company has 3.15 billion liras in cash and cash equivalents, and a net debt of 10.45 billion liras. Erkan said, “Its current assets, meanwhile, are 9.2 billion liras, meaning that the debt cannot be rolled over with the current assets.”

Market speculation indicates that the creditors are in favor of the Treasury stepping in, which, they believe, would boost their prospect of reimbursement. Similarly, a Treasury intervention is expected to open the door to the restructuring of the loan. The banking sector is burdened also with the $1.6 billion loan that the publicly owned Ziraat Bank issued to Cukurova Holding in 2014 for Turkcell, Turkey’s leading mobile operator. This, too, has added to expectations for a strong government intervention. Alternatively, should a loan of such a size become nonperforming, the banks would be legally obliged to set aside provisions, which would have a negative impact on the Turkish banking sector’s performance and outlook.

Last week, the issue reached parliament, where a deputy from the main opposition party filed a motion calling for a parliamentary inquiry into Turk Telekom.

In the meantime, Saudi Telecom asked for an extension of the payment deadline as it continued talks with creditors on restructuring Oger’s debt. According to media reports, Saudi Telecom wrote to the treasury, asking for extra time until November. Along with the treasury, the prime minister’s office and the Transport Ministry were expected to evaluate the request.

It seems the turbulence at Turk Telekom will continue for some more time. How much damage it will inflict is hard to predict. The government sees the problem as a shareholder’s problem, but the banks are looking to the government for a solution. The return of privatized shares to public ownership is highly possible, which would mean a return to ground zero in the company’s privatization process.

English, Genel kategorisine gönderildi | Turkish telecom giant may end up in government hands again(Al-Monitor, October 12,2017) için yorumlar kapalı

Yeni vergilere tepki büyük (Al Monitor, 3 Ekim 2017)

 Uzun yıllardır bütçe dengesine ya da “mali disipline” özen göstererek özellikle dış yatırımcılara Türkiye vitrinini parlak gösteren AKP rejiminin bütçe vitrini iki yıldır tozlandı, camı çizildi. Milli gelirin ancak yüzde 1’i tutarında açık verilirken açık katlandı ve yüzde 2’ye çıktı, önlem alınmaz ise yüzde 3’lere çıkma ihtimali de var. Böylece, müzmin döviz bütçesi ya da ödemeler dengesi açığı, daha sık kullanılan deyimle cari açığı olan Türkiye’nin bir de bütçe açığı ortaya çıktı. Buna “çifte açık” diyorlar ve ikisi birden yükseliyorsa, dış yatırımcılar o ülkede riski yüksek görüp yatırıma pek yanaşmıyorlar.

Oysa Türkiye ekonomisinin çarkları, dış kaynak, özellikle de portföy yatırımı da denen kısa vadeli girişlerle, sıcak para ile dönüyor. Sıcak parayı, 20 Eylül ABD Merkez Bankası Fed’in kararları, Türkiye gibi ülkelerden biraz soğuttu. Tüm yerel paralar gibi Türk lirası da son haftalarda değer kaybetmeye başladı ve ABD dolarının fiyatı, ağustos sonunda 3,40 TL’ye kadar inmişken eylül sonunu 3.55 TL’nin üstünde kapadı.

Öte yandan, 25 Eylül’de Irak Kürt Bölgesi’nde yapılan bağımsızlık referandumunun gerilimi Türkiye’nin bölgesel risklerini biraz daha artırınca, dolar biraz daha yukarı yönlü hale geldi. Bu durum, iç dengelere gerekli ayarları vermeyi gerektirirken bütçe açığı özellikle ihmal edilmiyor.

27 Eylül’de AKP hükümetince açıklanan üç yıllık Orta Vadeli Program, dört yıl üst üste yüzde 5,5’lik büyüme hedefleri ile yabancı yatırımcıya göz alıcı bir vitrin düzmeyi hedeflerken bütçe, daha genel anlamda kamu maliyesi ile ilgili iddialı hedefler koymaktan da geri durmuyordu. Buna göre 2016’da yüzde 1 olan bütçe açığının milli gelire oranı, 2017’yi yüzde 2 ile tamamlayacak. Bu, yüzde 1,7 olan avro alanı ortalamasının üstünde bir oran olmakla beraber yüzde 3’lük Maastricht kriterinin hala altında. Yine de cari açık belası olan Türkiye için ikinci açık riski demek. Bunu yeniden milli gelirin yüzde 1’i dolayına indirmek isteyen AKP rejimi, açığı bir yandan yeni vergiler salarak bir yandan da borçlanma limitini artırarak hamle yapıyor.

Parlamentoya getirilen tasarı ile yeni vergiler salınmak istenirken sınırına gelinen borçlanma limitini bir hayli aşmanın yetkisi de Olağanüstü Hal ikliminde elde edilmek isteniyor. İki önlem de hem parlamentodaki muhalefet hem de vergi mükelleflerince tepki gördü ve homurtular yükseliyor.

Salınacak yeni vergiler torba yasa tasarısı ile gerçekleştirilmek isteniyor. Buna göre otomobillerden şans oyunlarına kadar önemli birçok tüketim ürün ve servisinde vergi artışı öngörülüyor. Bazı ürün ve hizmetlere ise Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) getiriliyor. Buna göre binek otomobillerden alınan motorlu taşıt vergisi 2018’den itibaren yüzde 40 artırılacak. Şans oyunları vergisi iki kat artışla yüzde 20’ye çıkartılacak. Sigara kâğıdından ÖTV alınacak. Kolalı gazozlardaki yüzde 25 ÖTV enerji içeceklerini de kapsayacak. Finans sektöründe Kurumlar Vergisi oranını yüzde 20’den yüzde 22’ye çıkaracak düzenlemeyi hayata geçireceklerine değinen Maliye Bakanı Naci Ağbal,“Ayrıca kurumların dağıtılmayan kar paylarından yüzde 1 oranında vergi tevkifatının yapılmasını öngörüyoruz. Şirketler, iki yıldan fazla elde tuttuğu gayrimenkulleri elden çıkarırsa yüzde 75 oranında kazanç istisnası var. Bu istisna oranını yüzde 50’ye düşüreceğiz.” diye konuştu.

Vergi salma karşısında toplumun tepkisini nötralize etmenin yolu Maliye Bakanı tarafından “Savunma Sanayii Fonu’nu güçlendirmek” olarak ifade edildi. Jeopolitik riskler ve bu risklerin bütçede doğurduğu harcama ihtiyaçlarını karşılamak için de vergisel düzenlemeler yaptıklarına işaret eden Ağbal, torba kanun taslağında Savunma Sanayii Destekleme Fonu gelirlerini artırmak üzere, toplanan vergilerden fona daha fazla pay veren düzenlemeleri de getireceklerini söyledi.

AKP Hükümeti’nin maliye hamlesinin ilk ayağını vergiler oluştururken ikinci ayağını ek borçlanma oluşturuyor. 2017 bütçesinde öngörülen bütçe açığı 47,5 milyar TL’ydi ve açık Hazine borçlanmasıyla karşılanacaktı. Bu limiti yüzde 10 daha artırma yetkisi var ve 52,2 milyar TL’ye kadar borçlanma esnetilebiliyor. Ancak bu limitler ağustos sonu itibarıyla aşıldı. Şimdi, hazırlanan ve parlamentoya getirilen 130 maddelik torba kanunda net borç kullanım tutarına 37 milyar TL ekleniyor. Sonuçta, 2017 için öngörülen 47,5 milyar TL bütçe açığı, 89,2 milyar TL’ye genişletiliyor.

Bu ek borçlanma yetkisinin bir torba yasa ile yapılması doğru bulunmuyor. Bunun için ek bütçe yasası yapılması gerektiği belirtiliyor. Bunun yerine torba gibi şeffaflıktan uzak bir yol yordam izlenmesi Meclis’in bütçe hakkına saygısızlık olarak yorumlanıyor.

Vergi ve borçlanma ile sağlanacak kaynaklar, Maliye Bakanı’nın açıkladığı gibi savunma sanayii fonuna mı aktarılacak yoksa başka fonlara da mı?

Torba kanuna eklenen bir başka maddede (Madde 76) “Sermaye şirketlerine ve/veya projelere finansman sağlayan Fonlara” ibaresi var. Bu maddeden Türkiye Varlık Fonu’na(TVF) kaynak aktarımını anlamak da mümkün görünüyor. Bir ticari kuruluş statüsüyle oluşturulan ve tam bir kapalı kutu gibi bir yılı aşkın süredir ne harcadığı, ne yaptığı bilinmeyen TVF’ye Hazine’den kaynak aktarmanın yolu bu torba yasa ile de açılmış bulunuyor.

2016’nın ikinci yarısında inişe geçen Türkiye ekonomisi üçüncü çeyrekte yüzde 1’e yakın daralmış ve kriz sinyalleri vermişti. AKP yönetimi kamu maliyesi araçlarına başvurarak krizi uzaklaştırdı, şubat 2017 sonrası dönen sıcak para rüzgârı ile ekonomi büyümeye geçti. Ama bu sırada vergi indirimleri, vergi ertelemeleri, kredi genişlemeleri ve yaklaşan anayasa referandumu için izlenen popülist politikaların sonucu bütçe açığı milli gelirin yüzde 2’sine kadar çıktı. Yeni vergi salmalar ve ek borçlanma yetkileri bu açığın daha da büyümesine önlem. Ama daha başka açıklar pusuda. Nedir onlar?

Birincisi Kamu Özel Ortaklığı da denilen mega projelere tanınan garantilerin bütçeye getireceği zararlar. Bu zararlar, işletmelerin faaliyet yılları tamamlandığında bütçeden karşılanacak.

İkincisi, 220 milyar TL ye yaklaşan Kredi Garanti Fonu üstünden 344 bin firmaya dağıtılan kredilerin geri dönüşünde oluşabilecek batak ve bunun bütçeden karşılanması ihtimali. KGF’nin eylül ayı raporuna göre 110 bin şirketin, yani kabaca kredi kullanan firmaların üçte birinin kredi skoru B’nin altında. Bütçeyi, böyle olası bir deliği finansmana da hazırlama gereği yeni vergileri ve borçlanmaları gerekli kılıyor.

Fed’in 20 Eylül kararları sonrası sıcak paranın uzaklaşma eğilimleri, olası yangınlara karşı bütçenin su deposunu takviye etmeyi gerektiriyor. Bu da yeni vergi ve borçlanmaları zorunlu kılıyor.

Yeni vergi ve kamu maliyesi yüklerine toplumun nasıl tepki vereceği, bu yükün 2018 ve 2019’da yapılacak seçimlerde oy tercihlerini ne yönde etkileyeceği merak ediliyor elbette.

Makale kategorisine gönderildi | Yeni vergilere tepki büyük (Al Monitor, 3 Ekim 2017) için yorumlar kapalı

Turks brace for tax hikes as Ankara scrambles to bridge budget gaps (Al-Monitor, Septembre 3, 2017)

ARTICLE SUMMARY
Under fire over a tax-hike plan, Turkey’s government says it needs fresh funds for security and defense amid rising risks in the region.

A balanced budget or “fiscal discipline” used to be the shiniest side of Turkey’s economic showcase to foreign investors. Over the past two years, however, the showcase has gotten dusty and scratched. The budget deficit has reached 2% of gross domestic product (GDP), double what it used to be, and it could climb further to 3% of GDP if measures are not taken. For Turkey, the budget deficit comes atop a chronic current account deficit. The simultaneous increase of the two — known as a “twin deficit” — is seen as a sign of growing risks that deter foreign investors, who are of crucial importance for Turkey.

The Turkish economy relies heavily on short-term portfolio investments, or “hot money.” The road map the US Federal Reserve laid out on Sept. 20 makes emerging economies like Turkey less attractive to short-term investors, and the Turkish currency has already weakened. The dollar, which was worth about 3.4 Turkish liras at the end of August, traded for more than 3.55 Turkish liras at the end of September.

Political tensions over the Sept. 25 independence vote in neighboring Iraqi Kurdistan has added to Turkey’s regional risks, sharpening the dollar’s upward trend.

All those factors call for economic adjustments at home, and the budget deficit is not something that the ruling Justice and Development Party (AKP) can ignore.

On Sept. 27, the government unveiled its medium-term economic program for the 2018-2020 period, which projects 5.5% growth each year as well as some ambitious targets in terms of public finance. Accordingly, the budget deficit at the end of this year is projected at 2% of GDP, which is above the average 1.7% in the euro zone, though still below the 3% in the European Union’s Maastricht criteria. But coupled with the current account deficit, a budget deficit of such a size remains risky. The AKP government aims to reduce the figure back to 1% by significantly hiking taxes and increasing the treasury’s borrowing limit.

Both measures have stirred popular discontent and opposition in parliament. The planned tax hikes, laid out in a draft omnibus law, will affect the prices of a string of consumer goods and services from cars to games of chance as of next year. In addition, the government is planning to levy a special consumption tax on a number of new goods and services. The additional revenue the measures will generate is estimated at about 28 billion Turkish liras ($7.8 billion).

Under the plan, the motor vehicles tax, for example, would increase 40% in 2018, while the tax on games of chance would double to 20%. The special consumption tax would extend to cigarette paper and energy drinks. In the finance sector, the 20% corporate tax would go up to 22%, in addition to other levies affecting companies and real estate.

In an apparent bid to cushion popular anger, Finance Minister Naci Agbal argued that boosting the country’s military power was a prime objective, given rising geopolitical and security risks in the region. The Defense Industry Fund, he said, would receive an additional 8 billion liras ($2.2 billion) from tax revenues next year.

As a second measure, the government plans on additional borrowing. The budget deficit was projected at 47.5 billion liras ($13.3 billion) in the 2017 budget. But the treasury, which is tasked with borrowing to bridge the gap and entitled to raise the amount by 10% to 52.2 billion liras ($14.6 billion), went over the limits at the end of August. The draft law adds 37 billion liras ($10.4 billion) to the net borrowing amount, meaning that the budget deficit this year would expand to 89.2 billion liras ($25 billion), almost double the original projection.

The government’s use of an omnibus law for extra borrowing is also under fire. Critics say the move requires a supplementary budget, arguing that the law, in which various issues are jumbled together, is an attempt to evade transparency.

Another question is whether the new resources will go only to the Defense Industry Fund, which the finance minister was eager to highlight, or to other funds as well.

Article 76 of the draft law makes a broader definition of potential recipients, citing “equity companies and/or funds financing projects.” This move seems to pave the way for the treasury to transfer money to Ankara’s already controversial sovereign wealth fund. Created last year as a commercial entity exempt from public audit, the fund has been a closed book, with little public information on what it is doing and spending.

The budget deficit’s jump to 2% of GDP stemmed mostly from measures enacted to fend off a full-blown crisis after the Turkish economy shrunk by nearly 1% in the third quarter of 2016. The measures included tax reductions, tax postponements, a lavish loan expansion and a series of populist measures designed to secure the April referendum on a shift to a presidential system. Coupled with fresh “hot money” inflows since February, the measures contributed to renewed economic growth, but at the expense of a gaping budget deficit. The government’s plan to raise taxes and the borrowing limit aims to stop the deficit from widening further, but that’s not the only gap.

The budget will take an additional blow from the revenue guarantees that the treasury has provided to private companies involved in so-called “megaprojects,” such as bridges and roads. Some of the completed projects are already underperforming, which means the government will need budget funds to pay revenue differences to private operators.

A second blow is likely to come via the Credit Guarantee Fund, which has sponsored bank loans totaling nearly 220 billion liras ($62 billion) to about 344,000 companies as part of the government’s anti-crisis measures. The prospect of bad loans raises the risk of a fresh burden on the budget. According to the fund’s September report, the credit scoreof about 110,000 companies — roughly one-third of the total — is below a B.

In sum, the government needs extra funds to deal with new bottlenecks looming down the road, atop the downward trend in the flow of “hot money” following the Fed’s Sept. 20 decisions. The voters’ response to higher taxes and belt-tightening will come in clear view in municipal elections next year and presidential and parliamentary polls in 2019.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turks brace for tax hikes as Ankara scrambles to bridge budget gaps (Al-Monitor, Septembre 3, 2017) için yorumlar kapalı

Barzani referandumu ve sonrası

Kuzey Irak, ya da Güney Kürdistan’da 25 Eylül’de yapılan bağımsızlık referandumuna gösterilen tepkiler ve bundan sonra olacaklar, yurt ve dünya gündemini yakından ilgilendiriyor. İsrail dışında bölgesel ve küresel aktörlerden destek görmese de, Barzani yönetimi, kırık dökük bir referandum yaptırdı ve kayıtlara “bağımsızlık istiyoruz” iradesini geçirdi. Bu iradenin gereği bağımsızlık ilan edilecek mi? Bunu Neçirvan Barzani de açıkladı ve “Henüz değil”, diyerek kendilerini kuşatanları yatıştırmayı denedi.

CHP’nin duruşu

Referanduma karşı çıkan iktidardaki AKP ve destekçisi MHP’yle aynı tonda olmasa da, benzer bir tavrı ana muhalefet CHP de gösterdi. Böyle yaparak CHP, aynı kümede göründü ve hem Kürt seçmenler hem de genelde AKP muhalifi kesimlerin çoğunun gözünde iyi bir sınav vermedi.

Bu bahiste, özellikle gösterilecek tavırda, yurt içinde sayıları 15 milyonu bulan Türkiyeli Kürt yurttaşların hissiyatlarını dikkate alan, onları rencide etmeyen bir duruş ve analiz gerekirdi. Bu ne yazık ki yapılamadı. Oysa yapılabilirdi. Nasıl?

Öncelikle, bölgeyi referanduma götüren Barzani yönetiminin, bunu kendi sıkışmışlığını aşmak üzeregündeme getirdiği, bundan son tahlilde Kürtlerin fazla bir yarar görmeyeceği açıkça anlatılabilirdi.

Evet, referandum, sonuç alamayacağını bildiği halde, kendisine çıkış arayan Barzani’nin bir hamlesi oldu ve şimdilik bu oyunu kazandı da.

Barzani neden sıkışmıştı?

Güney Kürdistan muhalefeti, Mesud Barzani’nin süresi biten IKBY başkanlığını fiilen uzatılmasına tepki gösterdiği için, Ağustos 2015’ten beri IKBY meclisi kapalıydı. Mesud Barzani 2015’te, IŞİD’e karşı savaşılan ortamı neden gösterip başkanlık seçimi yaptırmamıştı. Yeğeni Başbakan Neçirvan Barzani, meclis başkanını görevden almış ve muhalif Goran partisi milletvekillerinin Erbil’e girmesini yasaklamıştı.

Bir Barzani devleti olan IKBY, iki yıldır fiilen başkanlık sistemiyle yönetiliyor. Muhalefet meclisin başkanlık yasasını yürürlüğe koymasıyla açılmasını talep ediyordu.

Herkes de bilir ki, Kürtlerin, etnik kimlikleri nedeniyle dışlandıkları, eşit vatandaş statüsü elde edemedikleri, aşağılandıkları, bağımsızlık hedefini hep yüreklerinde hissettikleri bir realitedir. Barzani, kendi sıkışmışlığını aşmak için bu duyguyu tepe tepe kullandı ve tüm muhalifleri referanduma katılmaya mecbur bıraktı.

Türkiyeli Kürtler

IKYB’nin bağımsızlık iddiasıyla attığı adım, haliyle Türkiye, Suriye ve İran’daki soydaşlarını da heyecanlandırdı. Bunu anlamak gerekir. Burada Barzani’nin oyununu açıklarken, bu hissiyatı incitmemeye dikkat etmek gerekirdi.

AKP ve destekçisi MHP, istediklerini alamadıkları 2015 Haziran seçimlerinin ardından, bu hissiyatı zaten hiç dikkate almayıp Güneydoğu’yu yakıp yıktılar, savaş iklimi ile 1 Kasım seçimlerinden iktidarı kaptılar. Akfaşizm’den bugün de Türkiyeli Kürtlerin hissiyatlarını anlamayı beklemek yersiz. Tersine AKP, referandumu bahane ederek, İran ve Bağdat ile yapacağı işbirlikleri ile hem nalına hem mıhına vurma ve bölge Kürtlerinin tümüne had bildirerek 2019 seçimlerine gitme amacındadır.

İşte burada CHP’nin ayrışmayı bilmeliydi. Barzani’nin sıkışmışlığını doğru anlatarak, Kürtlerin kimliklerine saygının altı çizilmeli ve Kürt sorununun, tekil devletler kurarak değil, bulundukları her ülkenin bütünlüğü içinde çözümünün en doğrusu olduğunun altını çizmeliydi. IKBY’de tavsiye, Bağdat’ı Irak’ın eşit yurttaşların ülkesi olmasını sağlamaya zorlamak olmalıydı. Bu vesile ile Türkiye’deki Kürtlere de “devletleşme”ye imrenmeleri değil, var olan devletlerini demokratikleştirip, o çatı altında eşit yurttaşlar olarak yaşamanın mümkün olduğu hatırlatılabilirdi. Bunu yapmayan, hatta yakın zamana kadar Erbil ile Bağdat’ın arasını açıp Barzani’yi kendine bağlamak hayali gören ve duvara çarpan AKP’den neden kurtulmak gerektiği de bu vesile ile hatırlatılabilirdi. Bu tavırla CHP, adalet yürüyüşleri, kurultayı adımlarıyla kazandığı sempatiye yeni eklemeler yapabilirdi.

CHP, bunu yapmak yerine, geleneksel şahin devletçi tavrıyla, hamasi “ikinci İsrail” tezlerine benzer paranoyalara çanak tutan demeçleri, duruşlarıyla, ne yazık ki “ayağına sıktı” ve CHP, Kürtlerin gözünde, iktidardakiler ile aynı fotoğrafta yer aldı.

Olması gereken

Bunu belki aşmanın yolu olabilir. Bu da referandum sonrası soğukkanlı değerlendirmelerle yapılabilir. Referandum sonucunun Barzani’nin kendi bekası için kullanılacağı, Kürtlere pek bir şey katmayacağı, hayal kırıklığı yaratacağı söylenebilir. Özellikle, yanlıştan dönülerek AKP’nin 2019 yatırımı hamlelerine payanda olmaktan uzak durulabilir. Özellikle Türkiye’deki Kürtlere sahip çıkan, onlarla bir arada yaşamanın gerekliliğini anlatan tutumlar geliştirilmeli, farklı bir dil kullanılmalıdır.

AKP’nin Türkiye’yi bir maceraya sürükleyerek buradan “milli duyguları” istismar ederek oy tahvil etmek istediği, Kürtlere hem içeride hem genel olarak düşmanca yaklaşımı hatırlatılmalıdır.

İki yol…

Bundan sonrasında Bağdat’ın Erbil karşısında iki seçeneği vardır. Birincisi, Erbil’e rahat vermeyecek ve referandumu bahane ederek daha merkezi davranacak, yerelin yetkilerini ve kaynaklarını kısıtlayacak, gelen tepkilere ise, özellikle İran desteğini -belki TC’nin de- sağlayarak karşılık vermek isteyecek. Diğer yol ise, eline “bağımsızlık ilan etme” yetkisi geçiren Barzani ile masada müzakereyi seçecektir. ABD’nin özellikle bu yolu telkin edeceğine dair işaretler vardır. Barzani, halkın iradesini sağlamasına rağmen, baskı görürse, artık daha çok “mağdur” edebiyatı yaparak dünyaya kendini acındıracak ve Kürtler üzerinde, rakibi olan PKK’yi gerileterek hegemonya kurmak isteyecektir. Ancak tersi de olabilir, bir süre sonra, mağduriyet edebiyatı işe yaramayabilir ve iş-aş sıkıntıları karşısında kuru “irade” kitlelerin karnını doyurmayınca, Barzani’nin başarısızlığı karşısında Kürtler, PKK hegemonyasını kabullenebilirler. Bunun da AKP ile özellikle yurt dışında yeni çatışmalar getireceği bilinmelidir.

Ekonomik etkiler

  • Kuzey Irak ile ekonomik ilişkiler son birkaç yıldır kötülemiş, bundan özellikle Güneydoğu kötü etkilenmiştir. Düşen petrol fiyatları, IŞİD işgali ile bölgenin ekonomisi oldukça zor duruma düşmüştür. Bağdat’tan aldığı enerji payının azalması, gecikmesi ile IKBY’de maaşlar ödenememiş, Türkiye’den ihracat ve servis alımı da düşmüştür. AKP, referandumun sonucunu uygulatmamak için ekonomik ambargo tehdidi de savurmaya başlamıştır.
  • Muhalefetin, AKP’ye, diğer ülkelerin önüne geçerek adım atmasının riskini hatırlatması gerekir. Burada Bağdat’tan gelen taleplerin ülke çıkarlarına, yurttaki Kürt yurttaşlara etkisi süzülerek kararlar gözden geçirilmelidir. Türkiye’deki Kürtlerin mağduriyetleri, duyguları mutlaka dikkate alınmalıdır.
  • IKBY’nin referandum sonucunu, bağımsız devlete dönüştürme gücü yoktur. Buna, ABD, Rusya, bölge ülkeleri Irak, İran, Suriye ve Türkiye’nin de onayı olmadığını Barzani yönetimi de bilmektedir. Tek başına İsrail desteği işe yaramayacaktır. Ancak, referandum sonucunu, elinde koz olarak tutarak Barzani kendini suyun üstünde tutmak isteyecektir, belki bu işe yarayacaktır.
  • Muhalefet, bütün bu gelişmeleri soğukkanlılıkla izlerken bunlardan ülkenin bir zarar görmemesini, ülkedeki Kürtlerin de gönlünü alarak, bir arada eşit yurttaşlar olarak yaşamanın kazanımlarını hatırlatmalı, sorunlara çözümler üretmelidir.
  • Bölgedeki risklerin artması, Türkiye’nin risk primini yükseltmiş, son iki haftada risk primi yüzde 20 artmıştır. 20 Eylül’deki Fed kararlarından dolayı zaten yükseliş eğilimi gösteren dolar, bölge riski ile b yükselme eğilimindedir. Bunun, büyük döviz açıkları olan Türkiye’ye belli bedeller ödeteceği açıktır. Ancak yine de büyük altüst oluşlar beklenmemeli, AKP’nin izlediği maceracı ve oya odaklı sağlıksız dış politikanın ekonomiye yükleri de kitlelere iyi anlatılmalıdır.

 

Genel kategorisine gönderildi | Barzani referandumu ve sonrası için yorumlar kapalı

Fed’in yeni kararı Türkiye’yi sallayabilir (Al-Monitor, 25 Eylül, 2017)

ABD Merkez Bankası Fed’in Açık Piyasa İşlemleri Komitesi (FOMC), 20 Eylül toplantısının ardından, bütün dünyanın beklediği değerlendirmeleri, alınan kararları ve üyelerin tahminlerini açıkladı.

Fed ilk kez haziran ayında global krizde olağandışı genişlettiği tahvillerden vadesi gelenlerin bir kısmını yeniden yerine koymayarak bilanço küçülteceğini, bunun kestirilebilir biçimde olacağını açıklamıştı.
Fed, 20 Eylül’deki toplantıda ekim ayından itibaren bunu yapmaya başlayacağını, ilk üç ayda aylık 10’ar milyar dolar azaltımla başlayacağını ilan etti. Hedef, üçer aylık kademelerle azaltımı bir yılda 50 milyar dolara ulaştırmak. Böyle yürütülürse ekim 2018’e gelindiğinde Fed bir yılda 350 milyar dolar, ekim 2019’a gelindiğinde ise iki yılda toplam 950 milyar dolar çekmiş olacak. Bugünkü 4,5 trilyon dolarlık bilançonun yaklaşık yüzde 20’sini, iki yılda azaltacak. Fed faizde ise önümüzdeki bir yılda dört defada kabaca 1 puanlık bir artışı amaçlıyor.

Bir yandan bu yıl için bir kez daha faiz artırımı konusunun üyelerin büyük çoğunluğunca öngörülmesi bir yandan da bilanço küçültme operasyonuna gelecek ay başlanacağının açıklanması piyasaların beklentisinin biraz ötesine geçince piyasalarda dalgalanma yaşandı. Türkiye gibi yükselen çevre ülkeler için Fed’in kararı tatlı bir haber değil. Çünkü hem son 10 yılda piyasalarına giren dolarların bir kısmı çekilecek hem de faiz artacak.

Türkiye kırılgan beşlinin en kırılganı olduğu için TL, bu kararın ardından ilk elde en fazla değer yitiren para oldu ve dolar fiyatı 3,50 bandının önce üstüne çıktı, izleyen gün biraz altına inse de eğilim yukarı yönlü.

Dünya artık Fed’in bir yandan faiz artırımı yapacağı bir yandan da bilanço küçültme operasyonunu aylık miktarları artırarak sürdüreceği bir döneme mi girdi? Bu soruyu sordurtan ve tereddüde yol açan ise Başkan Donald Trump’ın başarısız performansı. Fed’in ihtiyatlı yol alışında Trump faktörü etkili ve kimi analistlere göre öyle olmaya da devam edecek.

Trump muğlaklığına rağmen Türkiye gibi dış kaynağa, özellikle de sıcak paraya bağımlı ekonomiler için yeni bir dönem başladığı da söylenebilir. Kararların daha etkili hissedileceği altı ay sonrasına kadar Türkiye’nin etkili önlemler alma şansı çok değil. Çünkü biriktirilmiş stresler, kırılganlıklar, yükümlülükler çok büyük.

Fed’in eylül kararları Türkiye’nin büyümesinin ana kaldıraçlarından olan sıcak parayı yakından ilgilendiriyor. Bu kararla birlikte sıcak para 2017 başından beri hızlanan gelişini sürdürecek mi, yoksa yavaşlayacak ve yeni pozisyonlara doğru yelken mi açacak?

Türkiye ekonomisinde sıcak paranın kazandığı önem biliniyor. 2017’nin ilk yarısında gerçekleştiği açıklanan yüzde 5 büyümenin ihtiyacı olan dış kaynak, doğrudan yatırımlar ve uzun vadeli krediler ile değil yüzde 11 gibi fahiş faizle razı edilen sıcak para ile sağlandı. Fed’i kararsız gören ve Trump’ın icraatlarından hayal kırıklığına uğrayan portföyler, global fonlar, faizlerin de cazibesiyle 2017 başında Türkiye’ye de yöneldiler ve sıcak para girişi ana finansman kaynağı oldu.

Türkiye cari açığını ilk yedi ayda ağırlıklı olarak portföy yatırımı yoluyla yani sıcak para ile finanse etti. Ocak-temmuz döneminde 26 milyar dolarlık cari açığa karşılık dışarıdan 24,7 milyar dolar geldi. 2016’da ilk yedi ayda 9.8 milyar dolar olan portföy yatırımları, yani sıcak para, bu yılın ilk yedi ayında 18 milyar dolara yükseldi.

Fed’in eylül kararları, yeni bir iklim değişikliğine aday görünürken Türkiye’nin önündeki borç ödeme takvimi nasıl? Merkez Bankası’nın yayımladığı temmuz 2017’ye ait kısa vadeli borç istatistikleri 12 ay ve daha kısa sürede döndürülmesi gereken dış borç stokunun 170,5 milyar dolar olduğunu ortaya koyuyor.

Özel sektör firmalarının stok döviz yükümlülükleri de bu bahiste önem kazanıyor. Yine Merkez Bankası verilerine göre finansal sektör dışında kalan, yani reel sektör şirketlerinin döviz yükümlülükleri 2017’nin altıncı ayında 315,3 milyar dolar olarak belirlendi. Bu firmaların döviz varlıklarının yaklaşık 110 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Bu durumda çoğu sanayi, hizmet ve inşaat şirketi olan bu firmaların net yükümlülüklerinin 205,5 milyar doları bulduğu anlaşılıyor. Özel firmaların, yeniden tırmanacak dolar fiyatı karşısında kur zararlarının artarak firma karlılıklarını düşürmesi ve önemli kırılmalar yaratması söz konusu olabilir.

Türkiye’nin dış dünyaya karşı varlık ve yükümlülüklerini dolayısıyla net açığını gösteren “uluslararası yatırım pozisyonu”, dış ekonomik güç dengesinin “büyük fotoğrafı” olarak adlandırılır. Bu fotoğrafın son hali de AKP iktidarının ülkeyi oldukça kritik bir noktaya getirdiğini sergilemektedir. Türkiye’nin net yatırım pozisyonu, yani net döviz açığı 2017 ikinci çeyreğinde 430 milyar dolara yaklaştı ve yine açık, 12 aylık milli gelirin yüzde 51,8’i büyüklüğe ulaştı. Net açık 2017 temmuz ayında ise 450 milyar dolara yaklaştı. Bu, 2016 sonundaki açığın yüzde 24 üstünde bir açıktır. Bu boyutlara ulaşmış bir açık, özellikle dış finansörler gözünde alarm vericidir.

Özetle, Fed’in yeni bir sayfa başlattığı eylül 2017 sonrasına Türkiye’nin 12 ay içinde çevirmek durumunda olduğu dış borç stoku 170,5 milyar doları bulurken, finanse edilmesi gereken yıllık cari açığın tahmini 35 milyar dolarda kalması halinde bile sağlanması gereken dış finansman 205,5 milyar doları buluyor.

Döviz yükü 205,5 milyar doları bulan özel sektör de güçlenecek dolar karşısında önemli kur zararlarına uğrama riski altında.

Döviz açığının büyük fotoğrafı, net döviz pozisyonu ise temmuz ayı sonunda ulaşılan net açığın 450 milyar dolara, milli gelirin yüzde 52’sine yaklaştığını gösteriyor. Dış yatırımcıların dikkatle izledikleri göstergelerden biri bu ve alarm verici, uyarıcı.

Bunlar, Türkiye ekonomisinin AKP rejimi eliyle sürüklendiği kritik eşiği gösteren tablolar.

AKP, 2016’nın ikinci yarısında geçirdiği sarsıntıyı dış konjonktürün değişmesi, sıcak para kaldıracı ve içeride bol kepçe kredi genişlemesi ile aşar gibi göründü. Ancak bu arada bütçe açıklarını 21 milyar TL’ye çıkaran bir kambur da yaratıldı. Önümüzdeki zaman diliminde AKP, bütçe açığının yanında cari açıkla, yeniden yükselebilecek dolar kurunun yaratacağı sorunlarla boğuşmak durumunda kalırken elinde çok az araç ve manevra alanı kalmış durumda.

Makale kategorisine gönderildi | Fed’in yeni kararı Türkiye’yi sallayabilir (Al-Monitor, 25 Eylül, 2017) için yorumlar kapalı

Fed’s road map threatens to jolt Turkey(Al-Monitor, Septembre 25, 2017

Following its Sept. 20 meeting, the US Federal Reserve’s Federal Open Markets Committee announced decisions, assessments and forecasts with global implications. The Fed set October for the start of its plan to shrink its $4.5 trillion balance sheet — the result of a massive bond-buying spree after the 2008 financial crisis — by shedding $10 billion in bonds per month, raising the amount every three months until it reaches $50 billion.

On the interest rate front, the Fed aims at roughly a one-point increase through four hikes over a year. Most committee members indicated they expected to deliver another rate increase by the end of 2017, which, coupled with the start of balance sheet trimming next month, went slightly beyond expectations, causing fluctuations in the markets. For emerging economies such as Turkey, the Fed decisions are not pleasant news, for they raise the specter of dollar flight and increasing interest rates.

Turkey, the most fragile of the Fragile Five, saw its currency depreciate the most in the immediate aftermath of the Fed decisions. The dollar’s price surpassed the 3.5-lira mark, and though it retreated a bit the following day, the trend remains upward.

The Fed’s course in the coming months remains subject to questions and doubts, stemming from US President Donald Trump’s lackluster performance. The Trump factoris actually the reason why the Fed has been treading cautiously, and many observers believe it will continue to do so.

Despite the Trump uncertainties, one could still say that a new period has begun for economies such as Turkey’s, which rely heavily on external funds, especially short-term investments known as hot money. Having accumulated a lot of stress and fragilities, Turkey has little room for efficient counter-measures in the next six months, after which the impact of the Fed’s moves will grow stronger.

The Fed’s road map bears on a major lever of Turkey’s economic growth — the inflow of hot money, which has accelerated since the beginning of the year. Will the flow continue after the Fed decisions, or will it change directions and slow down?

The external funds required for the 5.1% growth that Turkey posted in the first half of the year came in the form of hot money rather than direct investments and long-term loans. Lured by yields of up to 11%, global funds had turned to Turkey in the beginning of 2017 as the Fed appeared to hesitate and Trump failed to impress with his performance. Thus, the inflow of hot money became the main financing source.

In the first seven months of the year, Turkey’s current account deficit was financed largely through portfolio investments, that is, hot money. The current account deficit stood at $26 billion in the January-July period, while $24.7 billion came from abroad. In terms of portfolio investments or hot money, the inflow amounted to $18 billion in the first seven months, up from $9.8 billion in the same period last year.

Turkey’s debt repayment calendar is another source of concern now that the Fed’s decisions have raised the specter of a “climate change” for the global economy. According to the Central Bank’s short-term debt figures released in July, the foreign debt stock that needs to be rolled over in the next 12 months amounts to $170.5 billion.

The foreign-exchange liabilities of the private sector emerge as another important issue here. According to Central Bank data, the foreign-exchange liabilities of nonfinancial companies — that is, of real sector companies — stood at more than $315 billion in June. The foreign-exchange assets of those companies, active mostly in the industry and the services and construction sectors, are estimated at some $110 billion, which leaves them with net liabilities of about $205 billion. Hence, if the price of the dollar begins to climb again, those companies will suffer losses because the value of their debt in Turkish liras will increase, which could have serious implications.

Turkey’s net international investment position is another sign of the critical point it has reached under the Justice and Development Party (AKP). This indicator, which denotes a country’s assets and liabilities vis-a-vis the rest of the world, is often described as “the big picture” of economic power balances. Turkey’s net investment position — in other words, its net foreign-exchange deficit — climbed close to $430 billion in the second quarter, which amounted to 51.8% of gross domestic product (GDP) on a 12-month basis. In July, the net deficit reached about $450 billion, a 24% increase since the end of 2016, which is an alarming figure for foreign financiers in particular.

In sum, for the period after September, which is emerging as a new chapter after the Fed meeting last week, Turkey has $170.5 billion in external debt to roll over within 12 months, and even if the annual current account deficit does not extend beyond the estimated $35 billion, Turkey’s external financing requirement still reaches $205.5 billion. The foreign-exchange burden of the private sector, which makes it vulnerable against the prospect of a stronger dollar, and “the big picture” of the country’s net foreign-exchange deficit — close to 52% of the GDP in July — are also omens of critical times down the road.

The AKP government seemed to have weathered the economic tremor that had jolted Turkey in the second half of 2016 thanks to changes in the foreign conjuncture, the ensuing inflow of hot money and a lavish loan expansion at home. In the meantime, however, it created burdens that increased budget deficits atop the chronic current account deficit. Now, with the prospect of the dollar rising anew, the government is left with little room to maneuver and few instruments to use against the serious troubles that a more expensive greenback could cause.

English, Makale kategorisine gönderildi | Fed’s road map threatens to jolt Turkey(Al-Monitor, Septembre 25, 2017 için yorumlar kapalı

TMMOB-MMO /Dopingli Büyümenin Karanlık Yüzü Sunumu

Dopingli büyümenin öteki yüzü

Genel kategorisine gönderildi | TMMOB-MMO /Dopingli Büyümenin Karanlık Yüzü Sunumu için yorumlar kapalı

Dopingli büyümenin öteki yüzü(Al-Monitor, Eylül 15,2017)

 

Türkiye ekonomisi 2017’nin ikinci çeyreğinde de beklendiği gibi yüzde 5,1 büyüdü. Böylece ilk yarıdaki büyüme yüzde 5,1 olarak gerçekleşti.

Bu sonuç, Orta Vadeli Program’da (OVP) yüzde 4,4 olarak öngörülen 2017 büyümesine kolaylıkla ulaşılabileceğini, hatta bu düzeyin rahatlıkla aşılacağını ortaya koyuyor. IMF’ninyılın başında Türkiye için yüzde 2,5 büyüme öngörüsü yaptığı hatırlanırsa ortaya çıkan büyüme verisinin en çok IMF’yi yanılttığı da söylenebilir.

Büyüme hızı baz etkisiyle temmuz-eylül dönemini oluşturan üçüncü çeyrekte çok daha yüksek oranlara, yüzde 10’un bile üstüne ulaşacak. Geçen yılın üçüncü çeyreğinde 15 Temmuz darbe girişiminin etkisiyle ekonomide yüzde 0,8’lik bir daralma meydana geldiği açıklanmıştı. Bu düşük bazın etkisiyle aralık ayında açıklanacak üçüncü çeyrek büyüme oranının çift haneli olması bekleniyor. Son çeyrekte tempo düşse bile 2017’nin yüzde 5-6 aralığında bir büyüme ile kapatılması tahmin ediliyor.

Yılın ilk yarısında yüzde 5’in üstüne çıkan büyümede iki olağandışı kaldıraçtan söz edilebilir. Bunlardan birincisi küresel sermaye akışının yeniden gelişmekte olan ülkelere dönüyor olmasıyla ilgili. İkinci doping ise özellikle 2017 başından bu yana içeride AKP rejimince olağandışı bir destekten, özellikle de kredi desteğinden kaynaklanıyor.

IMF’ye ait son veriler küresel büyümenin 2017 yılında yüzde 3,5’e ulaşacağını, Türkiye’nin dâhil olduğu çevre ülkelerde de 2017 büyümesinin ortalama yüzde 4,5’i bulacağı şeklinde. Başka bir ifade ile Türkiye’deki büyüme çevre ülkelerde yaşanan büyüme eğiliminden kopuk değil, ayrışmıyor.

Küresel krizin belli bir aşamasından sonra büyük merkez bankaları kendi ekonomilerini canlandırmak amacıyla parasal genişlemeyi göze aldılar. Bugün ortaya çıkan canlanma eğilimlerinde bu genişleme etkin bir rol oynadı. Geçtiğimiz dönemde jeopolitik risklerde gözlenen tırmanma karşısında bu fonların gelişmiş ülkelere akışı yeterince gerçekleşmedi. Bu yılın başından bu yana ise söz konusu risklerin gerilemesi, özellikle de ABD’de Donal Trump’ın iyi olmayan performansının etkisiyle sıcak para yeniden faizleri yüksek olan gelişmekte olan ülkelere ve tabii ki Türkiye’ye doğru akmaya başladı.

Dış yatırımcı, sıcak para, Türkiye’de 2015’te 9 milyar doların üstünde çıkış yapmıştı. Bu çıkıştan kaynaklanan açık, rezervler ve kaynağı belirsiz dövizle kapatılmaya çalışılmıştı. 2016 yılının tamamında sıcak para ancak 1,4 milyar dolarlık net giriş yaptı. Bu kuraklık, dolar kurunu 4 TL’nin sınırına kadar taşıdı. 2017’nin şubat ayından itibaren ise akım ters döndü ve giriş başladı. 8 Eylül’e kadar olan dönemde Türkiye’ye 9,9 milyar dolar sıcak para girişi oldu. Özellikle devlet iç borçlanma senedindeki yüzde 11’i bulan faiz, sıcak parayı çekti.

Sıcak para girişi doların fiyatını 3,50 TL bandının altına doğru çekerek ithalatı, dolayısıyla üretimi yatırımı cazip kılarken içeride AKP rejiminin kredi musluklarını bankalara açtırması artı bir doping etkisi yarattı. Ekonominin ikinci çeyrekte yüzde 5,1 büyümesinde KGF (Kredi Garanti Fonu) destekli krediler önemli bir katkı yaptı. Kredi genişlemesi, 2016’nın haziran ayından 2017’nin haziran ayına kadar 1 trilyon 950 milyar TL’yi geçti ve artış, yüzde 23’ü buldu. Aynı sürede tüketici enflasyonu yüzde 10’lardaydı. Bu, reel kredi genişlemesinin dikkat çekici boyutlara ulaştığını gösteriyor.

İlk yarıdaki yüzde 5,1’lik büyümeye rağmen milli gelirin dolar olarak değeri düşmeye devam ediyor. TÜİK’in yeni hesabıyla 2013 yılında 950 milyar dolara kadar çıkan yıllık toplam GSYİH miktarı, ilk yarı sonunda 834 milyar dolara indi. Kişi başına gelirde de düşüş devam ediyor. 2013’te 12 bin 480 dolara çıkan kişi başına gelir, bu yılın ilk yarısı sonunda 10 bin 520 dolar dolayına indi.

Büyümeye katkının ağırlıkla ihracat ve yatırımlardan geldiği görülüyor. İkinci çeyrekte ihracat yüzde 10.46, yatırımlar yüzde 9.48 büyümüş görünüyor.

İhracatta fiyat indirimleri ile yol alındığı görülüyor. Dış ticaret hadlerinin 2016 ortasından 2017 ortasına yüzde 6 dolayında gerilemesi, Türkiye’nin daha yüksek fiyatla ithalat yapıp daha ucuza sattığını, bu anlamda yoksullaştırıcı bir dış ticaret içinde olduğunu göstermektedir. Bu da yoksullaştırıcı bir büyüme gerçeği demektir.

Yatırımlardaki artışta da dikkate değer bir çarpıklık var. Çünkü yatırımlar yüzde 9,5 artarken makine ve teçhizat yatırımları yüzde 8,6 küçülmüş görünüyor. Makine-teçhizat yatırımları dört çeyrektir sürekli küçülüyor.
Yatırımlar sadece inşaat yatırımları ile büyümüş gibi. Büyük çevre ve doğal varlık imhasıyla eleştirilen inşaat yatırımlarındaki büyüme yüzde 25 ile son 17 çeyreğin en yüksek düzeyine fırlamış durumda.

İnşaat yatırımlarındaki patlamanın daha çok Kamu-Özel Ortaklığı (KÖİ) projelerinden kaynaklandığı söylenebilir. İstanbul’daki üçüncü havaalanı, otoyol, köprü, enerji santrali, şehir hastaneleri projeleri, inşaat yatırımlarını kabarık gösterirken KÖİ projeleri, kimyası itibarıyla kamu yatırımı, kamu harcaması olarak da görünmüyor. Bu kamuflaj, kamunun gerçekte ne tür riskler biriktirdiğini de saklıyor, kötü sürprizler biriktiriyor.

Madalyonun büyüme isimli parıltılı yüzünün arkasında kriz unsurları birikiyor. Bazı kırılganlıklar sürerken, bunlara yenileri de ekleniyor. Yüksek büyümeye yüksek enflasyoneşlik ediyor. Ağustos ayı üretici (sanayici) fiyatlarındaki artış yüzde 17’ye yaklaştı. Özellikle ara mallardaki artışın yüzde 22’yi bulması, önümüzdeki aylarda tüketici enflasyonunu yüzde 10’un altına inmeyeceğinin bir işareti. Yüksek enflasyon, özellikle Cumhurbaşkanı’nın canını sıkan faiz oranlarını indirmeye de engel.

Tarım dışı işsizlik yüzde 13. Bu Türkiye ortalamasına karşılık, işsizlik Güneydoğu’yu kasıp kavuruyor. Mardin ve çevresinin işsizliği yüzde 30’u; Diyarbakır-Şanlıurfa tarım dışı işsizliği yüzde 23’ü geçti. Genç işsizliğinde ise Mardin ve çevresinin genç işsizliği dudak uçuklatmakta, yüzde 38 ile Türkiye ortalaması olan yüzde 21’i çok gerilerde bırakmakta ve alarm vermekte.

Krizden uzaklaşıp büyümeye odaklanma bütçe operasyonlarıyla gerçekleşirken bütçede önemli açıklar baş gösterdi. Bütçe açığı yılın ilk yedi ayında 24 milyar TL’yi geçti. Oysa 2016’nın aynı döneminde bütçe 1,3 milyar TL fazla veriyordu.

Bütçe açığına, kronik döviz, yani cari açık eşlik ediyor. Ekonominin yüzde 5 büyüdüğü ilk yarıda cari açık da 21 milyar dolara yaklaştı. Bu, ilk yarı milli geliri olan 380 milyar dolar ile kıyaslandığında yüzde 5,5 açık demektir ki uluslararası ölçütlere göre oldukça yüksektir ve bütçe açığı ile birlikte çifte açık alarmı vermektedir.

Yüksek enflasyon, işsizlik, yüksek bütçe ve cari açıkla, sıcak para girişine dayalı büyümenin 2017 için değilse de 2018 için sürdürülmesi çok kolay görünmemektedir.

Makale kategorisine gönderildi | Dopingli büyümenin öteki yüzü(Al-Monitor, Eylül 15,2017) için yorumlar kapalı

Turkey’s spectacular growth has darker side(Al-Monitor, Septembre 15, 2017)

 

ARTICLE SUMMARY
Turkey may have achieved an impressive 5.1% economic growth in the first half of the year, but the risks are still there with myriad problems accumulating on the other side of the coin.

Turkey’s economy grew 5.1% in the second quarter, as many had expected, with the rate for the first half of the year hitting 5.1% as well. Ankara is now on course to easily achieve, and even overshoot, its target of 4.4% for 2017. This leaves the International Monetary Fund’s2.5% forecast in the beginning of the year far off the mark.

The growth rate in the third quarter is expected to be even higher, perhaps over 10%, given the low-base effect of the same period last year, when the Turkish economy contracted 0.8% amid the clamor of the July 15 coup attempt. Even if the pace slows down in the fourth quarter, the annual figure is likely to still be in the 5-6% range.

The upsurge this year has drawn on two exceptional levers. The first has to do with global funds returning to developing countries, while the second stems from extraordinary government bolsters, primarily in the form of loans.

The latest IMF data suggests that growth this year will reach 3.5% globally and 4.5% in the category of emerging countries, where Turkey belongs. In other words, Turkey’s growth trend is in line with the general trend among its peer countries.

During the global financial crisis, the central banks of big countries had opted for liquidity expansion, which contributed significantly to the revival trends seen in their economies at present. Drawn by lucrative yields, short-term global investments or “hot money” began to flow back to developing countries earlier this year, as geopolitical risks were seen to recede and Donald Trump’s performance as US president failed to impress.

In 2015, more than $9 billion in foreign capital had fled Turkey. The country sought to bridge the deficit with its own reserves, helped also by big inflows of capital of unknown origin. In 2016, the net inflow of “hot money” was only $1.4 billion. The drought pushed up the price of the dollar to nearly 4 Turkish liras. In February, however, the trend began to reverse. As of Sept. 8, the “hot money” that entered Turkey this year stood at $9.9 billion, attracted especially by yields of up to 11% on government bonds.

The inflow led the price of the dollar to fall below 3.5 liras, which stimulated imports and therefore production and investments. On the domestic front, the government encouraged banks to turn on the lending taps, which created an additional stimulant. The 5.1% growth rate in the second quarter owes much to loans sponsored by the Credit Guarantee Fund. The loan expansion exceeded 1.95 trillion Turkish liras from June 2016 to June 2017, growing 23%. In the same period, consumer inflation stood at about 10%, which shows the remarkable level of real loan expansion.

Despite the 5.1% growth rate, the dollar value of Turkey’s gross domestic product (GDP) continues to decrease. The year-on-year GDP stood at $834 billion at the end of June, down from $950 billion in 2013, according to the Turkish Statistical Institute’s new calculation method. GDP per capita was about $10,520, down from 12,480 in 2013.

Exports and investments appear to be the main drivers of the economic growth. According to official data, exports grew by 10.46% and investments by 9.48% in the second quarter.

Yet, the increase in exports appears driven by price-cutting. In the first half of the year, Turkey’s terms of trade decreased about 6% from the same period last year, which suggests that Turkey’s imports have become more expensive, while its exports have cheapened. This speaks to a condition involving economic distortions known as immiserizing growth that makes life more miserable for the average person.

The revival in investments involves a remarkable skew as well. According to the data, investments have grown 9.5%, but investment in machinery and equipment has shrunk by 8.6%, a trend that has been going on for four quarters. The overall increase in investments appears to rely on the construction sector only. The growth of construction investments, which often come at the expense of environmental and natural destruction, stand at 25%, the highest in the past 17 quarters.

The boom stems largely from public-private partnership projects such as the third airport in Istanbul, motorways, bridges, power plants and hospital complexes. Yet because of their particular nature, those projects do not figure as public investments or government spending. This camouflage also conceals the true risks the public sector is accumulating and the prospect of unpleasant surprises down the road.

While the bright side of the coin displays solid economic growth, crisis ingredients are piling up on the backside, with new fragilities adding to the existing ones. The high growth rate comes with high inflation. In August, the inflation in producer prices climbed close to 17%. Notably, the 22% hike in intermediate goods prices signals that consumer inflation will not fall below 10% in the coming months. Also, high inflation impedes the reduction of high interest rates, which have long annoyed President Recep Tayyip Erdogan.

Non-agricultural unemployment, meanwhile, stands at 13%. The rates are much more alarming in the Kurdish-majority southeast, reaching 30% in Mardin and its environs, and exceeding 23% in Diyarbakir and Sanliurfa. In terms of youth unemployment, Mardin and its environs have a jaw-dropping rate of 38% against the country’s average of 21%.

The drive to avert a full-blown economic crisis and return to the path of growth was managed also through budget operations, which have created significant gaps in the public finances. The budget deficit grew to more than 24 billion liras in the first seven months, a sharp deterioration from the 1.3 billion lira surplus in the same period last year.

The budget deficit is coupled with a chronic current account deficit, or foreign-exchange deficit, which reached nearly $21 billion in the first half of the year. This corresponds to 5.5% of the $380 billion GDP in this period, which, according to international norms, is quite a high figure.

In sum, Turkey’s hot-money-driven economic growth appears hard to sustain in 2018 with those gaping budget and current account deficits and such high levels of inflation and unemployment.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s spectacular growth has darker side(Al-Monitor, Septembre 15, 2017) için yorumlar kapalı