Faiz indirmek, yangını körüklemek (Al Monitor, 11 Temmuz , 2019)

Hatırlanacaktır, 2018 Mayıs ayı ortasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD merkezli Bloomberg’in Londra’daki binasında gerçekleşen röportajında düşük faizin enflasyonu gerileteceğini savunmuş, şöyle demişti: “Sebep netice ilişkisine baktığımız zaman faiz sebep, enflasyon neticedir. Faiz ne kadar düşük olursa enflasyon da o kadar düşük olur. Faizi aşağı çektiğimiz anda bütün maliyet girdileri aşağı düşecektir.”

Finans piyasalarını şaşırtan aynı röportajda Erdoğan Merkez Bankası’nın 24 Haziran 2018’de yapılacak seçimler sonrasında başlayacak yeni rejimde (Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi) yürütmeye daha çok bağlanacağını ifade etmiş, şöyle demişti: “Tabii ki Merkez Bankası bağımsızdır. Ancak Merkez Bankası bu bağımsızlığı alıp, yürütmenin başındaki cumhurbaşkanının verdiği sinyalleri bir kenara koyamaz. “

Erdoğan’ın genel seçimlerden yaklaşık beş hafta önce dünya piyasalarına yansıyan bu sözlerinin piyasalardaki algılanışı, dış kaynak ihtiyacı büyük olan Türkiye açısından pek olumlu olmadı. Kasım 2019’da yapılacak genel seçimleri 24 Haziran 2018’e çekerek, ayak sesi gelen krizde seçmen öfkesinden sıyrılmak isteyen Erdoğan, yüzde 52 oy oranıyla cumhurbaşkanı seçildi, yeni sistemini devreye soktu ama seçim sonrası dış para gelmedi, gelmediği gibi temmuz ile birlikte yükselmeye başlayan döviz fiyatları, ağustosta ABD ile yaşanan Rahip Brunson krizi ile şoke edici tırmanışlar gösterdi ve TL faizlerini indirmekten dem vuran AKP rejimi 13 Eylül’de TL faizlerini 6.25 puan yükselterek dövizin ateşini düşürmeye mecbur kaldı.

Bloomberg’e faiz indirerek enflasyon kontrol etmekten, bunun için Merkez Bankası’nı yeni sistem ile daha çok cumhurbaşkanına bağlamaktan söz eden Erdoğan, yeni rejiminin henüz ilk aylarında yüzde 24’ü bulan bir faiz, yüzde 25’e çıkmış bir tüketici enflasyonu ve 7 TL’lik dolar ile ölümü görüp yüksek faiz sıtmasına razı olmuş hasta görünümündeydi.

2018’in ikinci yarısında bu sert türbülans ile ekonomi önce durgunluğa girdi sonra küçülme başladı. 2019’da küçülme sürdü. İlk çeyrekte yüzde 3’e yaklaşan küçülmeyi ikinci çeyrekte yine yüzde 3 küçülmenin takip ettiği, öncü göstergelerden tahmin ediliyor. 

Ekonomiyi yönetmekte büyük zorluk yaşayan Erdoğan yönetimi, 31 Mart yerel seçimlerinde ve 23 Haziran’da tekrarlattığı İstanbul belediye başkanlığı seçiminde büyük bir mağlubiyet aldı. Seçimler dolayısıyla ekonomide radikal adımlar atamayan, tersine Hazine’ye büyük açıklar verdirme pahasına popülizmi sürdüren Erdoğan için seçimler sonrası radikal adım bekleyişleri vardı. Bu, damadı Berat Albayrak’ı Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan almaya kadar varacak bir radikallik içerebilir diye beklenirken, Erdoğan, 2016’da göreve getirdiği Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’yı görevden aldığını, yerine yardımcısı Murat Uysal’ı atadığını 7 Temmuz Cumartesi bir kararname ile duyurdu. 

Özünde, özel bir yasası olan Merkez Bankası’nın guvernörünün bir cumhurbaşkanı kararnamesi ile görevden alınması, hukukçulara göre yasal değil ve azledilen Çetinkaya Danıştay’a başvurursa görevine iade edilir. Ama kimse Erdoğan ile bu savaşı vermeye niyetli değil. 

Erdoğan, Merkez Bankası Başkanı’nı neden değiştirdiğini de hiç saklamadı ve şöyle dedi: “Kendisine ekonomi toplantılarında defalarca faizi indirmesi gerektiğini söyledik. ‘Faiz düşerse, enflasyon düşer’ dedik. Gerekeni yapmadı.” 

Azledilen Çetinkaya, 2016’da başkanlığa getirildiğinde gösterge faizi yüzde 7.5 idi. Görevden alındığında ise yüzde 24’ü bulmuştu. Faiz, özellikle 2018’in ikinci yarısında yaşanan sert türbülans ve döviz krizi ile birlikte yükseltilmek zorunda kalınmıştı. Çetinkaya görevine başlarken yüzde 6,5 olan tüketici enflasyonu ise bir ara yüzde 25’i gördükten sonra görevden alındığı sırada yüzde 15,7’ye ancak düşürülmüştü. Çetinkaya’nın göreve başladığı 2016’da 2,83 TL olan doların fiyatı, bir ara 7 TL’yi gördükten sonra yükseltilen TL faizleri sayesinde ancak 5.70 TL bandına inmişti. Çetinkaya, Erdoğan’ın her faiz indirimi isteğine karşı enflasyonun seyrini gerekçe göstermiş, indirimden kaçınmıştı. 

Başka sürtüşme noktaları da vardı. Örneğin, Merkez Bankası’nın kâr payları (temettü), nisan ayı yerine ocak ayında Hazine’ye alınmış ama bununla yetinilmeyip “yedek akçesini” kullanmak için de yasa hazırlığına girişilmişti. Bunun, para basma ve enflasyonu azdırma riski büyüktü. Kulislere göre bu riske rağmen Saray “yedek akçelerin” büyük açıklar veren ve özellikle borç verenlere karşı görünümü hızla bozulan Hazine’ye aktarılmasını istiyor, itiraz dinlemiyordu.

Başta konut olmak üzere iç piyasada tıkanan tüm sektör girişimcileri, nefes alabilmek için faizlerin indirilmesini, iç tüketimin canlandırılmasını istiyorlar. Enflasyonun artış hızı yavaşlamıştı, önümüzdeki aylarda biraz daha azalabilirdi. Daha ne bekleniyordu? 

Bu basıncın da etkisiyle Erdoğan’ın faiz indirme talimatlarını anında dinleyecek bir başkanla çalışma isteği kabardı. Değişiklik yapıldı. Faizleri indirtmek için bu yeni atamayı yaptığını açıkça söyleyen Erdoğan, şimdiden iç ve dış yatırımcıları tedirgin etmiş durumda. Karar öncesi, ABD ile yaşanan S-400 geriliminin Japonya’da yumuşatıldığını, yaptırım görülmeyeceğini medyaya yayan iktidar, risk priminin (CDS)370’e kadar düşmesini de sağlamıştı. Ama karar sonrası prim yeniden 390 bandına tırmandı. Karar öncesi 5.60 bandının altına inen dolar fiyatı, karar sonrası 5.80 TL’yi gördükten sonra 5.75’te basamak yapmaya başladı. 

Şimdi beklenen normalde 22 Temmuz’da yapılacak Merkez Bankası Para Politikası Kurulu’nda faizleri indirme kararının alınıp alınmayacağı, alınırsa bunun kaç puan olacağı. 

Ekonominin faiz indirimine tahammülü olmadığı, birçok soğukkanlı iktisatçının ortak kanısı. Çünkü enflasyonda hissedilir bir gerileme henüz yok. Seçimler dolayısıyla ertelenen kamu mal ve hizmet ürünlerine zamlar temmuz başında hızla yağdırıldı. Otomotiv, beyaz eşya, alkol-sigara, akaryakıt gibi ürünlerden alınan Özel Tüketim Vergisi’ne önceden sağlanan indirim uygulaması, haziran sonunda kaldırıldı. Bu ürünlerin hepsinin etiketi değişmeye başladı. Temmuzda aylık yüzde 2 dolayında bir enflasyonun yıllığı yeniden yüzde 18’i bulacak. 

AKP’nin faiz indirimine dışarıdan bir rüzgar katkısı henüz yok. ABD Merkez Bankası Fed’in ihtiyatlı faiz indirimi niyetleri abartılıyor. ABD’de ve AB’de yeni bir genişlemeci para politikasından medet umuluyor. Fed ise bu konuda hem iç verilere hem de dünya siyasetine bağlı hareket ediyor.

Erdoğan’ın ısrarıyla yapılacak bir faiz indiriminin tasarrufları anında sağlam paraya, dövize yönlendireceği biliniyor. Bunu hızlandıracak başka riskler de ortadan kalkmış değil. S-400 geriliminin tamamen denklemden çıktığı iki tarafça da söylenemiyor. İçeride AKP’yi zayıflatacak Ali Babacan’ın yeni parti girişimleri, AKP destekçilerini bekle-gör pozisyonuna çekebiliyor. Bütün bu iç ve dış ekonomik ve politik gelişmelerle faiz indirme ısrarının, ağustos ayında yaşanan türbülansı davet etmesi, yangını körüklemesi uzak bir ihtimal değil.

Genel kategorisine gönderildi | Faiz indirmek, yangını körüklemek (Al Monitor, 11 Temmuz , 2019) için yorumlar kapalı

Ankara goes on risky quest to cut interest rates (Al Monitor, July 11, 2019)

In a memorable interview in May 2018, Turkish President Recep Tayyip Erdogan advocated low interest rates as a way to reduce inflation, defying conventional economic theory. “When we look at the cause and effect relationship, interest rates are the cause and inflation is the result,” Erdogan told Bloomberg during a visit to London. “The lower the interest rates, the lower the inflation. Once we lower interest rates, all cost expenses will go down.” 

In the same interview, which dumbfounded financial actors, Erdogan raised the specter of greater government pressure on the central bank once the new executive presidency system took effect after the June 2018 elections. “The central bank is, of course, independent,” he said. “Yet it cannot use this independence to set aside the signals from the president, who is the head of the executive.”

The way Erdogan’s remarks rattled foreign investors — just five weeks ahead of presidential and parliamentary polls — was hardly beneficial for Turkey’s economy and its dire need of external funds. Though Erdogan won the elections with 52% of the vote, assuming sweeping powers under the new system, foreigners shied away from putting money in Turkey, causing hard currency prices to increase. In August, under the added impact of political turmoil with the United States, the Turkish lira nosedived to record lows against skyrocketing foreign exchange prices. As a result, Erdogan’s government had to acquiesce to a massive rate hike of 6.25 percentage points in September to pull the lira from the brink.

Hence, in the very prelude to his new regime, Erdogan faced a benchmark interest rate of 24%, along with a consumer inflation rate of 25% and a badly battered currency. The turbulence plunged the economy into stagnation and then into contraction, which has continued in 2019. In the first quarter of the year, the economy shrank nearly 3%, with leading indicators signaling a similar contraction rate in the second quarter.

While struggling to manage the economy, Erdogan and his Justice and Development Party (AKP) took a heavy blow in the March 31 local polls, coupled with a dramatic routin the rerun of the Istanbul mayoral race last month. Because of the elections, Erdogan had avoided drastic steps to fix the economy, sticking to populist measures at the expense of enlarging the treasury’s gaps. Expectation had built that the closure of the election chapter would give way to some bold moves, including the dismissal of Treasury and Finance Minister Berat Albayrak, who is also the president’s son-in-law. 

Much to the dismay of economic actors, however, Erdogan sacked the central bank governor, Murat Cetinkaya. The July 7 decree announcing Cetinkaya’s ouster named his deputy, Murat Uysal, as the new governor. The merits of the move aside, jurists argue that dismissing a central bank governor by presidential decree is unlawful, given the bank’s special statute. Many believe Cetinkaya could be reinstated should he appeal the decision at the courts, but no one seems to want to brave such a war with Erdogan.

The president had no qualms about revealing why he fired Cetinkaya. “In economic meetings, we repeatedly told him he had to lower interest rates. ‘If interest rates fall, inflation, too, will fall,’ we said. Yet he failed to do what he was required to do,” Erdogan said

Cetinkaya leaves behind a benchmark rate of 24%, a far cry from the 7.5% when he became governor in 2016. Consumer inflation, which stood at 6.5% in 2016, has similarly shot up, hitting 25% in October before easing to a still unimpressive 15.7% in June. When it comes to the currency, a dollar was worth 2.83 liras at the time of Cetinkaya’s arrival, while it trades in the 5.7 lira range nowadays, having hit 7 liras at the height of last year’s turmoil.

Cetinkaya resisted Erdogan’s pressure for rate cuts on the grounds of the inflation trend, but this was not the only point of friction. In January, for instance, the cash-hungry government arranged for an early transfer of central bank profits to the Treasury instead of waiting for the normal transfer in April. On top of it, the government has launched work on a legal amendment that would allow it to use the central bank’s legal reserves, a sum the bank sets aside by law to use in extraordinary circumstances. Although the move carries a huge risk of fueling inflation, Erdogan is said to ignore objections, resolved to have the money transferred to the treasury, whose deficits look increasingly unsettling, especially to its creditors. 

In all crisis-hit sectors, the construction sector in particular, entrepreneurs have been eager for rate cuts, desperate to draw a breath and see domestic consumption revived. The relative easing in the inflation rate has fueled anticipation to that effect. 

With the added impact of such pressures, Erdogan was further tempted to have a central bank governor who will readily heed his instructions. Yet both local and foreign investors are already apprehensive of the change. After Cetinkaya’s sacking, Turkey’s risk premium, reflected in credit default swaps, climbed back to the region of 390 basis points, having fallen to about 370 in the wake of Erdogan’s June 29 meeting with US President Donald Trump, which apparently led Ankara to believe that it will duck US sanctions over its purchase of S-400 air defense systems from Russia. The dismissal also hit the Turkish lira. The price of the dollar, which had eased to the 5.6 lira range, has climbed back to more than 5.7 liras since the sacking. 

The next meeting of the central bank’s monetary policy board is scheduled for July 22. Now, will the bank cut the rates? And how much?

Many coolheaded economists concur that Turkey’s economy cannot tolerate rate cuts in the absence of a tangible decline in inflation. Price hikes on public services and commodities — deferred because of the elections — have been raining since the beginning of July. Cuts on the special consumption tax, levied on cars, white appliances, alcohol, tobacco and fuel, expired last month, meaning that the price tags on all those goods are now changing. With an estimated 2% inflation in July, the 12-month rate is expected to climb back to 18%

Also, there are no external tailwinds to encourage a rate cut at present. The prospect of cautious rate cuts by the US Federal Reserve is being played up. Hopes are being pinned on a fresh expansionary policy in the United States and the European Union. The Federal Reserve, however, acts according to both domestic indicators and global politics.

A rate cut at Erdogan’s behest will inevitably drive saving holders to the safe harbor of hard currencies. Other risk factors might exacerbate the flight. The crisis over the S-400s is far from over. At home, Erdogan’s former economy czar, Ali Babacan, is gearing up to create a new party, threatening to split and weaken the AKP. In sum, the insistence on rate cuts, combined with various economic and political dynamics at home and abroad, might well invite a repeat of the August turmoil and further fan the economic crisis.

English, Genel kategorisine gönderildi | Ankara goes on risky quest to cut interest rates (Al Monitor, July 11, 2019) için yorumlar kapalı

Seçim bitti, kriz ne olacak?(Al Monitor, 27 Haziran 2019)

ktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin adayı Binali Yıldırım, 23 Haziran’da yenilenen İstanbul yerel seçimlerinden büyük bir yenilgi aldı. Yüksek Seçim Kurulu’nun büyük tartışmalar yaratan, hukuk dışı bulunan 31 Mart seçim sonuçlarını iptal etmesiyle yenilenen seçimlerde Millet İttifakı adayı, Cumhuriyet Halk Partisi’nden Ekrem İmamoğlu, Yıldırım’ı 807 bin oy geride bırakarak ipi göğüsledi. İptal edilen seçimde ise fark sadece 13 bin dolayındaydı. Yenilenen seçimde oluşan büyük farkta, önceden AKP’ye oy verenlerin bir kısmının iptal kararını onaylamadıkları, adil bulmadıkları ve tepkilerini İmamoğlu’nu seçerek gösterdikleri söyleniyor. 

Türkiye’nin megapolü İstanbul’daki yerel iktidar çekişmesi, bekleneceği gibi bir genel seçim havasında geçti ve AKP’nin yereldeki kaybı, şimdi genelde bir güç kaybı olarak okunuyor. 

Seçimin ertesi günü, 24 Haziran, 2018’de yapılan cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçiminin de birinci yıl dönümüydü. “Tek adam rejimi” diye eleştirilen ve yürütmenin gücünü yasama ve yargı aleyhine artıran yeni rejimin bir yılında, başta ekonomi olmak üzere ülke yönetiminde parlak bir icraat sergilenemedi. AKP rejimi, iktidarının ilk aylarında yüz yüze kaldığı ekonomik durgunluk ve ardından gelen kriz sürecinde, iki yerel seçimin basıncını da taşımak zorunda kaldı. 

24 Haziran 2018 seçimleri öncesi seçmene, “Beni seçin faizle, dövizle, enflasyonla, nasıl baş edileceğini görün” taahhüdünde bulunan AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, seçildikten sonra, özellikle de 31 Mart seçimleri öncesinde bu taahhüdünü yerine getiremedi. 

Seçmen, yüzde 20’lerde seyreden bir enflasyon, yüzde 15’e yaklaşan işsizlik, TL’de yüzde 30’a yaklaşan bir değer kaybı ve alım gücünde sert gerilemeler ile 31 Mart yerel seçim sandıklarına gitti ve özellikle büyük illerde Erdoğan’a cezayı kesti. Türkiye milli gelirinin yüzde 63’ünün üretildiği 21 ilde yerel iktidar CHP’li başkanlara geçerken seçmenin oy tercihinde ekonomi önemli bir etkendi. 

Özellikle Türkiye milli gelirinin yüzde 31’inin tek başına üretildiği İstanbul’daki mağlubiyeti hazmedemeyen AKP ve ortağı Milliyetçi Hareket partisi (MHP), Yüksek Seçim Kurulu üstüne hukuk dışı baskı uygulayarak seçimleri yenilettiler. Ancak seçim tekrarı ile pirince gidenler evdeki bulgurdan oldular, tam bir hezimet yaşadılar. 23 Haziran seçimlerinde sandığa giden seçmen henüz ekonomik şikayetlerine çözüm getirilmediği gibi, adalet duygularının incitildiğini de düşünerek oy kullandı ve ardından AKP’nin ağır yenilgisi geldi.

Son bir yılda başarısız bir performans gösteren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, özellikle İstanbul hezimetinin ardından, uğradığı güç kaybı ile daha ne kadar yol alabilir? 

Her ne kadar Erdoğan seçim sonrası yapılan ilk grup toplantısında önlerinde dört yıllık bir süre olduğunu ifade etse de yeni güç dengeleri, dipten gelen seçmen basıncı, seçimsiz bir dört yıl geçirmenin kolay olmayacağına işaret ediyor. Yeni sistemli icraatının ilk yılında toplumu ve özellikle ekonomi alanını yönetemeyen Erdoğan iktidarı, bu güç kaybıyla krizden çıkamayan ekonomiyi nasıl yoluna koyabilecek? 

2019’un ilk yarısı biterken göstergeler parlak değil. 2019’un ilk çeyreğinde yüzde 2,6 oranında küçülen ekonomi, tahminen ikinci çeyreği de küçülme ile kapatmış görünüyor. Öncü göstergeler krizden çıkılamadığını ifade ediyor. Küçülme ile birlikte işsizlik en yakıcı sorun ve işsiz sayısı 4,5 milyon oran olarak da yüzde 14’ü aşmış olarak en önemli toplumsal sorun olmaya devam ediyor. 

Büyüme çarkını dışarıdan akan yabancı kaynak ile ancak çevirebilen ve 17 yıllık AKP iktidarında bunun sonucu 450 milyar dolar dış borç biriktiren Türkiye ekonomisi, yeni dış kaynak bulmakta çok zorlanıyor. Nisan ayı itibarıyla 12 ayda dış kaynak girişi yerine 18 milyar dolara yakın dış kaynak kaybına uğrayan ekonomi, 2018 Nisan ayı öncesi 12 ayda 45 milyar dolar dış kaynak girişi sağlamıştı. Bu, son 12 ayda şemsiyenin ters dönmesi demek. 

Gelmeyen yabancı para, dövizin fiyatının tırmanması, TL’nin hızla değer kaybı demek. Nitekim, dolar fiyatı Haziran 2018’de ortalama 4.64 TL iken Haziran 2019 ortalaması 5.90 TL’ye yakın. On iki aylık artış yüzde 27’nin üstünde. Dövize yönelişi ve artışı önlemek için TL faizlerinde yapılan artışlar, TL faizlerini yüzde 25 dolayına çıkardı. 

Bu göstergeler, dünya ekonomisinde yaşanan gelişmelerden etkilenerek bazen daha da kötüleşme bazen de görece iyileşmelere uğruyor. Dünya ekonomisinde faizde indirim, genişlemeci para politikalarına dönüş, Türkiye gibi ülkelere dış kaynak giriş ihtimalini artırarak, dövizin fiyatını, faizleri indirici, görece nefes açıcı etkiler de yaratabiliyor. Ancak Türkiye, aşırı yüksek risk primi nedeniyle, bu tür olumlu global rüzgârlardan daha az yararlanabiliyor. 

Türkiye’nin risk primi (CDS) uzun zamandır Meksika, Brezilya. Rusya, Güney Afrika, Hindistan gibi benzer yükselen ülkelerinkinden iyice ayrışmış durumda. Türkiye’nin risk primi 24 Haziran 2018’de 275 idi. 2018 Ağustos ayında Amerikalı Rahip Andrew Brunson üstünden ABD ile yaşanan gerilim sırasında risk katsayısı 575’e kadar çıkmıştı. Seçim sonrası Haziran 2019’un son haftasında ise CDS 440’ı gördü. Bu, hâlâ çok yüksek bir risk primi. Örneğin Rusya’nınki aynı tarihte 112.

Türkiye’nin risk sıralamasında bu ölçüde ayrışması, ekonomik olduğu kadar siyasi, jeopolitik risklerinin yüksekliği ile de ilgili ve özellikle ABD ile süren S-400 gerilimi, bu katsayının yüksek seyrinde etkili. ABD’nin 31 Temmuz’a kadar süre vererek S-400 alımından Türkiye’yi caydırmak istemesi, aksi durumda yaptırımlar uygulayacağını ilân etmesi, buna karşılık Erdoğan’ın silah alım işleminin yapıldığını belirterek ABD ile karşı karşıya gelmesi, yakın geleceği ciddi bir belirsizliğe sürüklüyor. 

İstanbul seçim hezimetinin ardından, ABD virajında uğranılacak bir zayiat, AKP rejimini biraz daha zayıf düşürebilir. Öte yandan, AKP içinden eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün himayesinde, eski Başbakan Yardımcısı Ali Babacan liderliğinde kurulacak yeni bir partinin AKP’yi bölme ihtimali de var. AKP’nin memnuniyetsiz tabanının bir kısmını kendine çekmeyi 31 Mart seçimlerinde deneyimlemiş MHP’nin bu süreçten yararlanarak AKP ile ittifakını bozabileceği ve erken seçim odaklı bir strateji izleyebileceği de senaryolar arasında. 

Yeni sistemin bizzat kendi kimyasından kaynaklanan yönetimsel sorunları, rejimin bileşeni partilerin ortaklığı bozmaları, AKP’nin içinden yeni parti doğurması ihtimallerinin basıncı altında. Daha da önemlisi, yerel iktidarın yıldızı CHP ve müttefiki partilerin ele geçirdikleri moral üstünlük, AKP’yi hızla yıpratıyor.

Bu basınç yükünü pekiştirecek başka basınç unsurları, 2020 yılında bir erken seçim ihtimalini gözden uzak tutmamayı gerektiriyor. 

Genel kategorisine gönderildi | Seçim bitti, kriz ne olacak?(Al Monitor, 27 Haziran 2019) için yorumlar kapalı

Ankara’s economic tasks grow tougher after election rout (Al Monitor, June 27, 2019)

The June 23 rerun of the mayoral election in Istanbul ended in a big debacle for the ruling Justice and Development Party (AKP). Ekrem Imamoglu of the main opposition Republican People’s Party (CHP), who ran for the CHP-led Nation’s Alliance, beat the AKP’s Binali Yildirim by more than 800,000 votes, a huge increase from his original winning margin of some 13,000 votes. Analysts said many AKP supporters irked by their party’s refusal to recognize Imamoglu’s March 31 victory switched sides, contributed to his resounding victory in the rerun.

The contest for local dominance in Istanbul, Turkey’s biggest city and economic hub, became also a vote of confidence in the AKP in a sense; hence, the defeat is widely seen as a sign that the party’s political might is on a general decline.

June 24, the day after the Istanbul vote, marked the first anniversary of President Recep Tayyip Erdogan’s election as Turkey’s first head of state under a new governance system concentrating power in the president’s hands. The one-year record of his executive presidency, which many see as a “one-man regime,” is hardly flattering, especially in economic terms. 

The March 31 local polls, coupled with the rerun vote in Istanbul, have only increased pressure on Erdogan’s government, which has been grappling with economic recession and then crisis since last summer, when it assumed its new powers. 

Erdogan failed to deliver on his pledges to pull down inflation, interest rates and foreign-exchange prices, which he made in his campaign in the June 24, 2018, presidential and parliamentary elections. As a result, the local elections took place amid economic gloom, marked by an inflation hovering around 20%, a joblessness rate approaching 15%, a Turkish lira that has lost nearly 30% of its value and steep declines in purchasing power. Voters in big urban centers, in particular, penalized Erdogan, with the CHP winning the key mayoral races in 21 provinces that account for 63% of Turkey’s gross domestic product (GDP).

Unable to stomach the March 31 defeat in Istanbul, which alone contributes 31% of the country’s GDP, the AKP and its ally, the Nationalist Movement Party (MHP), piled pressure on the election board and eventually had the result canceled only to fare far worse. The AKP’s debacle in the rerun was delivered by voters whose grievances over the government’s failure to resolve economic problems were compounded by a sense of injustice over the denial of Imamoglu’s win.

What challenges will the executive presidency system face following a dismal performance in its first year and especially after the Istanbul rout?

In his first postelection speech at the AKP’s parliamentary group June 25, Erdogan stressed that the next elections were four years away, meaning that the government has ample time to work free of electoral strains. Yet those four years could prove difficult to complete amid the groundswell of pressure building up among an increasingly frustrated electorate. Can Erdogan’s government fix the economy, given its declining political might and lackluster record over the past year?

Economic indicators remain gloomy. The economy contracted 2.6% in the first quarter and is expected to close the second one with a similar result. Leading indicators suggest that the crisis continues. Unemployment remains the primary social problem, standing at more than 14%, with 4.5 million people jobless.

The Turkish economy is desperate for foreign funds, which had been abundant in previous years and served as the linchpin of economic growth. As a result, however, the economy is saddled with $450 billion in foreign debt accumulated under 17 years of AKP rule. According to April figures, nearly $18 billion in foreign funds fled Turkey over a year, in a sharp reversal from the previous 12-month period, which saw the inflow of $45 billion in foreign funds.

The scarcity of foreign funds means that hard currency becomes more expensive and the Turkish lira depreciates. The average price of the dollar stands at nearly 5.9 liras in June, up by more than 27% from 4.64 liras in June 2018. Efforts to prop up the lira, in turn, have pushed interest rates up to about 25%. 

The figures have gone up and down under the impact of global economic trends. Rate cuts and expansionary monetary policies in global powerhouses are good for emerging economies such as Turkey by boosting their prospects of attracting foreign funds. Such capital inflows have a curbing effect on foreign-exchange and interest rates. Turkey, however, has come to benefit less from such external tailwinds because of a whopping increase in its risk premium. 

Turkey’s credit default swaps, which indicate the country’s risk premium, have long decoupled from those of other emerging economies such as Brazil, India, Mexico, Russia and South Africa. On June 24, 2018, Turkey’s risk premium stood at 275 basis points. It shot up to 575 basis points in August amid a spike in political tensions with the United States. Since then, the risk premium has eased, but still hit as high as 440 basis points this week. In contrast, Russia’s risk premium stood at 112 basis points in the same period.

The factors pushing Turkey’s risk premium up are not only economic, but also political and geopolitical. Standing out among them are ongoing tensions with Washington over Ankara’s resolve to acquire S-400 air defense systems from Russia. Despite Washington’s threats to slap sanctions on Ankara in the coming weeks, Erdogan has maintained the deal with Russia will go through, stoking the prospect of a crisis with uncertain consequences for the economy.

A damaging showdown with the United States, hot on the heels of the Istanbul rout, could further weaken the AKP government. Moreover, the AKP faces the risk of fracture, with Erdogan’s former economy supremo Ali Babacan bracing to form a new party, backed by former President Abdullah Gul. Meanwhile, some observers believe that the MHP, emboldened by its success in winning over some of the AKP’s disgruntled voters in the local polls, might eventually undo its alliance with the ruling party under a strategy focused on forcing early elections. 

In sum, Erdogan’s government is under mounting strains on multiple fronts, while the CHP and its allies are highly energized, boosted by their victories in the local polls. The mounting pressure, reinforced by other possible setbacks down the road, could well boil down to early elections in 2020. 

English, Genel kategorisine gönderildi | Ankara’s economic tasks grow tougher after election rout (Al Monitor, June 27, 2019) için yorumlar kapalı

Otomotiv rampada fena tekliyor (Al-Monitor, 20 Haziran, 2019)

Dış kaynağa bağımlı, iç pazara dönük üretim ve tüketimle beslenen AKP rejiminin büyüme paradigmasının sac ayaklarından biri “otomobilleşme” oldu denebilir. Bu büyüme paradigmasının tökezlemesi ile birlikte, otomobilleşme de teklemeye başladı. Rampa çıkmakta zorlanan otomotiv sektöründe üretim düşüşe geçerken dış ticarette de önemli gerilemeler var.

Otomotiv sanayisi ileri-geri bağlantıları ile başta demir-çelik olmak üzere elektronik, yazılım, lastik-plastik, akaryakıt, enerji, tekstil ve kimya sanayilerinin gelişimini de etkiliyor. Otomotiv ayrıca birçok hizmet alt dalı ile de doğrudan ilişkili. Örneğin distribütörlük, perakende satış, kiralama, bakım-onarım ve sigortacılık faaliyetleri başta olmak üzere çok sayıda sektörün de gelişimine otomotivin önemli katkıları var. Otomotiv sektöründeki canlanma, bu ilgili sanayi dalları ve hizmet sektörlerinin de canlanması demek; tersi durum, otomotivin rampada teklemesi, yine bu alt sektörlerin yavaşlamasına yol açabiliyor.

Türkiye otomotivinin dünya fotoğrafındaki yerini de tanımlamak yerinde olacaktır. Otomotivde ilk 10 markanın dünya otomotiv üretimindeki payı ortalama yüzde 70’i buluyor. En fazla araç üreten firma yüzde 11 pay ile Japon firması Toyota. Onu, yüzde 11’e yakın payı ile Alman Volkswagen izliyor. Hyundai/KIA pazardan yüzde 8 pay alırken GM yüzde 8, Ford, yüzde 7, Nissan yüzde 6, Fiat-Chrysler yüzde 5, Renault yüzde 4, Groupe PSA da yüzde 3 pay alıyorlar.

Dünya otomotiv sektörüne hükmeden bu sekiz çok uluslu firma, kısa zamanda dünya otomotiv üretiminin yarıdan fazlasını Asya-Okyanusya bölgesinde gerçekleştirir oldular. Avrupa Birliği (AB-27) ülkelerinin dünya otomotiv üretimi içerisindeki payı yüzde 20 dolayında iken, Kuzey Amerika yüzde 19, Güney Amerika yüzde 3, diğer Avrupa ülkeleri yüzde 3 ve Afrika bölgesi yüzde 1 dolayında pay sahibi.

Üretimin yapıldığı birinci ülke Çin’de, yıllık ortalama motorlu araç üretimi 2018’de 95 milyon olan dünya üretimi içinde 28 milyon adet ile yüzde 30’a ulaştı. İkinci sıradaki ABD’nin yıllık ortalama üretimi ise 11,5 milyon adet. Bu, Çin’in yarısından da az.

Türkiye dünya motorlu araç üretiminde 2018 itibarıyla 14. sırada. Türkiye’de gerçekleştirilen yıllık üretim 2018’de 1,5 milyon adet ve bu dünyadan yaklaşık yüzde 1,5 pay demek. Bu 1,5 milyon adet üretimin kabaca 1 milyonu binek otomobillerden, 500 bini de ticari araçlardan oluştu.

2012’de Türkiye’de otomobil üretiminin yüzde 54’ü Oyak Renault tarafından gerçekleştirilirken, son beş yılda Hyundai Assan, Toyota ve Tofaş Oto’nun yapmış olduğu yatırımlar sonrası Oyak Renault’un payı 2017 yılı sonunda yüzde 32’ye geriledi. Toyota’nın Sakarya’da açılışını yapmış olduğu CH-R model aracının üretim fabrikası yatırımı ile ortalama yüzde 15’lik üretim payı 2017 sonunda yüzde 24’e çıktı.

Türkiye’de ticari araç üretimi alanında Koç Grubu’nun hakimiyeti var. Ford Otosan’ın alt sektördeki yüzde 57 pazar payına, öteki Koç firması Tofaş yüzde 35 ile eklenmektedir.

Türkiye otomotiv pazarında yedi marka — VW, Renault, Ford, Fiat, Opel, Toyota ve Hyundai — toplam pazarın yüzde 63’üne sahipler. VW yüzde 13 pazar payı ile ilk sırada. Renault ise yüzde 12 oranında pazar payı ile ikinci. Ford yüzde 12’ye yakın payıyla üçüncü sırada. Fiat da buna yakın bir pazar payına sahip.

Otomotiv üretimi ve ithalatında döviz kuru önemli bir etken. Kurun istikrarlı seyri, üretimde de ithal otomotive talepte de istikrarlı bir büyüme temposuna imkan verirken, tersi, örneğin, son yıllarda yaşanan dış kaynak hareketlerindeki türbülanslar, döviz fiyatlarının yükselmesi, sektörü dalgalandırıyor.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) çeşitli altyapı yatırımları, üretim teşvikleri, krediler vb. ile karayolu ulaşımını ve otomobilleşmeyi teşvik çabaları ile 2006’da 6 milyon olan otomobil varlığı, yıllık ortalama yüzde 6 dolayında artarak 2018 sonunda 12,5 milyon dolayına çıktı. Ancak, bu “tatlı hayat” da son birkaç yıldır sona ermiş, otomobilleşme tıkanmış görünüyor.

Yönetimin vergisel müdahalelerle istikrar kazandırma çabalarına rağmen, 2014 sonrasında sektörel üretim ve ithalat, inişler ve çıkışlarla yorgun düşmüş görünüyor. Son olarak 2019’un ilk beş ayı ile ilgili veriler, 2018’in ilk beş ayına göre satışların yüzde 50 gerilediğini ortaya koydu. İlk beş ayda Türkiye’de otomobil ve hafif ticari araç satışları 152 bin 456 adet oldu. 2018’in aynı döneminde 302 bin 311 adet satış yapılmıştı. Özellikle ekonomik krizin etkisiyle hafif ticari araç pazarı mayısta 2018’in aynı ayına kıyasla yüzde 62,1 daralarak 5 bin 890’a geriledi.

Otomotiv Distribütörleri Derneği (ODD), 2019 için pazar tahminini düşürerek yıl sonunda 350-400 bin araç satılmasının beklendiğini bildirdi. Oysa ilk tahmin 450 bin idi. Otomotiv sektörünün ağır ticari araçları da içeren toplam satışları 2018’de yaklaşık 642 bin adet olmuştu.

İç pazar kadar ihracatta da daralma gözleniyor. Uludağ İhracatçılar Birliği verilerine göre 2019’un ilk beş ayında ihracat 11,7 milyar dolarda kalırken, 2018’in aynı döneminin ihracatının yüzde 7 gerisine düştü. AB’deki talep gerilemesinden hemen etkilenen sektör, ihracatta düşüş yaşadı.

Türkiye otomotiv sanayiinin en kırılgan yanı, ithalata azalmayan bağımlılığı. Üretim girdilerinde, özellikle döviz kurunun düşük seyrettiği dönemlerde artan dışa bağımlılık, kurun yükselişi ile birlikte maliyet artışlarını da hızlandırdı. Bu artış kaçınılmaz olarak fiyatlara yansıdı ve iç talebi düşürdü. Motor ve aktarma organları teknolojisinde yerli tasarım eksikliği ve dışa bağımlılık, sektörün bir diğer zaafı olarak tanımlanıyor.

Bunlara, iç pazarda yüksek vergi yükünü eklemek gerekiyor. Otomotivde, Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) ve Katma Değer Vergisi’nden (KDV) oluşan dolaylı vergilerin yanı sıra yıllık Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV) alınıyor. Araç alımında ödenen KDV yüzde 18 ile sabitken ÖTV, aracın motor hacmine göre ve vergi öncesi fiyatına göre yüzde 45-160 arasında değişiyor. MTV ise araçların doğaya salmış olduğu emisyon oranına, aracın yaşı ve koltuk sayısına göre her yıl tutarları belirlenen bir taşıt vergisi. Vergi yükü ağır bulunurken, sık sık değişime uğraması da belirsizliğe neden oluyor.

Genel kategorisine gönderildi | Otomotiv rampada fena tekliyor (Al-Monitor, 20 Haziran, 2019) için yorumlar kapalı

Turkey’s car-making sector sputters amid economic downturn(Al-Monitor, June 20,2019)

The automotive industry has been a major leg in the economic growth model of Turkey’s ruling Justice and Development Party (AKP), which has relied heavily on foreign funds, while encouraging production focused on the domestic market and consumption. Now that this growth model is stumbling, the automotive sector has begun to struggle as well, with production on the decline, coupled with setbacks in foreign trade.

Linked to myriad sectors in the production chain, the automotive industry affects the development of other industries, mainly iron and steel, electronics, software, rubber and plastics, fuel, energy, textiles and chemicals. It is directly linked also to many sub-branches of the services sector such as distributorship, retail sales, insurance, car rental and maintenance and repair. Hence, when the automotive industry picks up, it has an invigorating effect on related sectors, and, conversely, when the automotive industry sputters, it threatens to slow down other segments of the economy.

In 2018, Turkey was the world’s 14th largest producer of motor vehicles. Its output of 1.5 million vehicles, including roughly 1 million cars and 500,000 commercial vehicles, accounted for about 1.5% of the global production of 95 million vehicles. China was the leader with 30%, or 28 million motor vehicles, manufactured last year. The United States was second, yet with less than half of China’s production figure.

In 2012, Oyak Renault dominated automotive production in Turkey, boasting a 54% share. By 2017, it saw its share shrink to 32% as competitors such as Hyundai Assan, Toyota and Tofas stepped up their investments in the country. Toyota’s average share of 15% rose to 24% at the end of 2017 after the company launched a plant in the northwestern province of Sakarya to produce its popular CH-R model for the global market.ALSO READTURKEY ELECTIONSJailed militant leader enters Istanbul election fray

In terms of commercial vehicles, Koc Holding is Turkey’s dominant manufacturer. Its subsidiaries Ford Otosan and Tofas hold market shares of 57% and 35% respectively.

Seven global brands — Volkswagen, Renault, Ford, Fiat, Opel, Toyota and Hyundai — hold a combined share of 63% in Turkey’s automotive market. Volkswagen is the leader, with a 13% market share, followed by Renault with 12% and Ford and Fiat with just below 12% each.

For Turkey, foreign exchange rates constitute a major factor affecting automotive production and importation. The stability of exchange rates contributes to a steady growth of both production and demand for imported vehicles. Conversely, as has been the case in recent years, turbulence in foreign capital inflows and rising exchange rates cause volatility in the sector.

The AKP has encouraged road transport and automotive industry growth through various infrastructure investments, production incentives and loans. As a result, the number of automobiles in use rose to 12.5 million in 2018 from 6 million in 2006, increasing by about 6% on average per year. However, the automotive industry’s growth trend now appears to have stalled.

Despite government efforts to stabilize matters through tax interventions, the sector appears exhausted in terms of production and importation amid ups and downs since 2014. According to the most recent data, covering the first five months of the year, sales declined by 50% from the same period in 2018. Some 152,500 cars and light commercial vehicles were sold from January to May, down from about 302,300 in the same period last year. Reflecting the impact of the economic crisis gripping the country, sales of light commercial vehicles saw a sharper drop of 62.1%, totaling 5,890 vehicles.

The Automotive Distributors Association has revised its market forecast for the year-end to 400,000 sales at best, down from 450,000 sales in its original estimation. The sales of the automotive sector had totaled about 642,000 in 2018, including heavy commercial vehicles.

A similar downtick is observed in exports. According to figures from the Uludag Exporters Union in the northwestern city of Bursa, a major automotive hub, the sector’s exports stood at $11.7 billion in the first five months, falling 7% from the same period last year under the impact of shrinking demand in the European Union.

The weakest aspect of Turkey’s automotive industry stems from its unabating reliance on imports. Low foreign exchange rates until several years ago had increased the appeal of imported inputs, deepening the sector’s dependence on foreign sources. But once the Turkish lira tumbled and hard currency became more expensive, this resulted in sharp cost increases, leading to inevitable price hikes, curbing domestic demand.

In another important downside, local industries lag behind in the design of engine and powertrain technologies, relying again on foreign sources.

Last but not least, the domestic automotive market is saddled with hefty taxes. In addition to indirect taxes, comprising the special consumption and value-added taxes, the government collects a yearly motor vehicles tax from consumers. The value-added tax is fixed at 18%, while the special consumption tax varies from 45% to 160%, depending on engine volumes and pretax prices. The motor vehicles tax, meanwhile, is calculated on the basis of the vehicle’s age, emission rate and number of seats. Apart from the hefty tax burden, the frequent changes in tax regulations represent an additional drawback, creating uncertainty.

English, Genel kategorisine gönderildi | Turkey’s car-making sector sputters amid economic downturn(Al-Monitor, June 20,2019) için yorumlar kapalı

Seçmenin ekonomik güveni diplerde (Al-Monitor, Mayıs 31, 2019)

Türkiye’nin gündeminde İstanbul yerel seçimi ile ekonomik kriz neredeyse eşit ağırlıkta, ilk sıralardan inmiyor. Yenilenecek seçimler öncesi iktidarın tüm müdahalelerine rağmen ekonomik aktörlerde gözlenen güven erozyonu azalmış değil. Bu güvensizliğin en açık örneği de dibe vuran “güven endeksleri.”

31 Mart 2019’da yapılan yerel seçimlerde başkent Ankara ile Türkiye’nin üçüncü metropolü İzmir’in de aralarında olduğu büyük illerin yerel iktidarını alan muhalefet bloğunun, megapol İstanbul’da az farkla da olsa kazandığı seçimi, rejim kabul etmedi.

İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) yaptığı baskının etkisiyle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi bir hukuk devletinde asla rastlanmayacak gerekçelerle iptal edildi. Oy sayımına yapılan itirazlardan bir şey tutturamayan rejim, seçim sandık kurullarında devlet memurları görevlendirilmediği gerekçesini YSK’nın 11 üyesinden yedisine aldırarak seçimlerin 23 Haziran’da yenilenmesi kararını çıkarttı.

Türkiye son bir yılda üç seçim geçirmiş olacak. 2018’de sinyalleri gelen ekonomik krizin seçmen tercihini fazla etkilememesi için normalde Kasım 2019’da yapılması gereken milletvekili ve cumhurbaşkanlığı seçimi, 24 Haziran 2018’e alımıştı. Bu erken seçim, iktidardaki AKP’ye iyi geldi. Seçimi kazanmasında, krizin henüz hissedilir hale gelmemesi etkili oldu.

Ne var ki kriz çok beklemedi ve Ağustos 2018’de ABD ile yaşanan gerilimin de etkisiyle döviz fiyatındaki sert sıçrama ile yakıcı bir biçimde gündemde ilk sıraya oturdu. 2018’in ikinci yarısı krizi geriletmeye çalışmakla geçerken bu kez, yaklaşmakta olan 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde krizin etkisini azaltmak için rejim bir dizi popülist politikaya başvurdu. Bu tercih kriz ateşini düşürse de geleceğe daha büyük sarsıntılar taşıdı.

31 Mart 2019 yerel seçimlerinin sonuçlarında krizi, yüksek enflasyon, yüksek işsizlik olarak yaşayan büyük kent seçmenlerinin öfkesi de etkili oldu. Ana muhalefet Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) adayları Türkiye milli gelirinin yüzde 62’sinin üretildiği 21 ilde yerel iktidarı kazandılar. Bunlar arasında en önemlisi, Türkiye milli gelirinin yüzde 31’ini tek başına üreten İstanbul’da kazanılan zaferdi.

Ne var ki AKP, İstanbul sonucunu kabullenmedi ve 6 Mayıs’ta toplumun adalet duygularını sarsan haksız iptal kararı geldi. Seçmen de bu kez seçimin tekrarlanacağı 23 Haziran tarihini beklemeye koyuldu. Bütün bu seçim gündemli zaman dilimi, ekonomi için “bekle-gör” ile geçen, kan kaybettiren günler demekti. Rejim, seçim kaygısıyla, krizi yönetebilmek için alınması gereken radikal adımları hep erteledi, Hazine’ye sürekli açık verdirten popülizmi tercih etti.

Hiç azalmayan güvensizlik, iç ve dış aktörleri güçlü paraya, dolara, avroya yöneltirken, döviz kurunda sert artışlar olmaması için Merkez Bankası’nın rezervleri eritiliyor, Hazine-Merkez Bankası işbirliği ile ekonomide uçuruma savrulmamak için dümen tutulmaya çalışılıyor ama bütün bunlar seçmende, sanayicilerde, müteahhitlerde, kısacası ekonomik aktörlerde gözlenen güven erozyonunu azaltmıyor. Bu güvensizlik ise her ay tekrarlanan “güven endeksleri” ile ilgili anket sonuçlarının son aylarda dibe vurmasında kendisini ifade ediyor.

Tüketicilerin “maddi durum” ve “genel ekonomiye ilişkin” hem mevcut hem de gelecek dönem değerlendirmelerini ölçen Tüketici Güven Endeksi, mayıs ayında sert bir düşüşle 55,3’e geriledi. Tüketici güven endeksinin 100’den aşağı doğru uzaklaşması, tüketici güveninde kötümser durumu gösteriyor. Mayıs ayının bir önceki aya göre yüzde 13 azalarak düşen değeri, güvende çok ciddi bir erozyona işaret ediyor. Öyle ki bu anketin bütün geçmişine bakıldığında Mayıs 2019 verisi, geçmiş 17 yılın en düşük değeri olarak dikkat çekiyor. Tüketici güveninin 17 yıldır bu kadar dibe vurduğu bir ay olmadı. Öyle ki endeks, 2008-2009 küresel kriz döneminde bile yüzde 55,7 olarak ölçülmüştü.

Bu sonuç, tüketicinin hiç bu kadar karamsar olmadığını gösteriyor. Tüketiciler, ailenin maddi durum beklentileri, ülkenin genel ekonomik durumu, işsizlikte iyileşme, tasarruf etme ihtimalleriyle ilgili alt başlıklarda hep en karamsar beklentiler içinde olduklarını ifade etmiş durumdalar.

Tüketicilerin güvensizliği girişimcilerde de devam ediyor. Anket sonuçlarına göre perakende ticaret sektörü iş hacmi, satışlar, stokların azalması konularında gelecekten endişeli. Krizden en önce ve en derin etkilenen inşaat sektöründe de karamsarlık sürüyor.

Merkez Bankası’nın imalat sanayisine uyguladığı “reel sektör endeksi” de mayıs ayında önceki aya göre iniş gösterdi. Mayısta imalat sanayinde faaliyet gösteren 1720 işyerinin yanıtlarından Reel Kesim Güven Endeksi’nin nisana göre 6,6 puan azalarak 98,9 seviyesine indiği görüldü.

Tüketici ve üreticilerin genel ekonomik duruma ilişkin değerlendirme, beklenti ve eğilimleri, tek bir endekste de özetleniyor. Bu bileşik endeks “Ekonomik Güven Endeksi” olarak adlandırılıyor. Ekonomik güven endeksinin 100’den küçük olması genel ekonomik duruma ilişkin kötümserliği yansıtıyor.

Ekonomik güven endeksi nisan ayında 84,7 iken, mayıs ayında yüzde 8,5 oranında azalarak 77,5 oldu. Ekonomik güven endeksindeki azalış, tüketici, reel kesim (imalat sanayi), hizmet, perakende ticaret ve inşaat sektörü güven endekslerindeki düşüşlerden kaynaklandı.

Bileşik endeks, ekonomik güven endeksi, 2008-2009 krizinden bu yana bu kadar düşmemişti. Özellikle tüketici güveninin yüzde 55’e inerek tüm yılların en dibini görmesi, bileşik endeksin 77,5’e kadar inmesinde etkili oldu.

Genelde ekonomik güven endeksinin, özelde ise en önemli bileşen olan tüketici güven endeksinin en dipte seyretmesi politik bazı mesajlar da içeriyor. Özellikle tüketici güveni, bir ölçüde “seçmen güveni” anlamı da taşıyor. Bu endeksin iniş çıkışları, ilgili dönemlerde yapılan seçim sonuçlarında hep etkili oldu.

Örneğin endeksin 80’in üstünde olduğu 2007 genel seçimlerinde AKP oyları yüzde 47’ye yaklaşırken endeksin 61 dolayına indiği 2009 yerel seçimlerinde oylar yüzde 38’e kadar inmişti. Tüketici güven endeksi 83’e kadar çıkmışken 2011’de AKP yeni bir seçim zaferi daha elde etti.

Endeksin 65’e indiği 2015 Haziran ayında ise AKP tek başına iktidar şansını kaybetti ve oyları yüzde 41’e indi.

AKP’nin büyük illerde yerel iktidarı kaybettiği 31 Mart 2019’da da tüketici endeksi 59’a kadar gerilemişti. Şimdi 23 Haziran’daki İstanbul seçimlerine giderken endeks daha da aşağılarda ve 55’e kadar inmiş durumda. Bunun, seçmen nabzını birebir yansıtmasa da ona etki eden önemli bir gösterge olduğu çok açık.

Genel kategorisine gönderildi | Seçmenin ekonomik güveni diplerde (Al-Monitor, Mayıs 31, 2019) için yorumlar kapalı

Voters’ economic confidence dips ahead of key Istanbul vote( Al-Monitor, May 31, 2019)

Turkey’s ruling Justice and Development Party (AKP) may have secured a rerun of Istanbul’s mayoral race to try to reverse its defeat in March, but it has had little to celebrate ahead of the critical vote, with economic woes sinking consumer confidence to record lows.

The AKP’s election scores over the years show that the party has suffered setbacks in times of plunging consumer confidence. Turkey today is in the midst of a serious economic downturn that is hitting hard, especially in Istanbul, the country’s biggest city and economic hub.

In the March 31 local polls, the bloc led by the main opposition Republican People’s Party (CHP) emerged victorious, not only in Istanbul, but in almost all major urban centers, including the capital Ankara and the third largest city, Izmir. The AKP refused to concede defeat in Istanbul, the long-standing pillar of its patronage networks, claiming irregularities and raining objections to the higher election board. Under pressure from President Recep Tayyip Erdogan himself, the majority of the judges on the board voted to void the result on grounds that some polling station officials were not public servants, without any mention of vote-rigging. It was an unprecedented move that many saw as a travesty of electoral laws.

The redo vote on June 23 will be Turkey’s third election within a year. In June 2018, the country held parliamentary and presidential polls, which the government brought forward from November 2019, alarmed that the brewing economic crisis would cause it greater political damage down the road. This proved a wise decision, as the crisis was not yet palpable in earnest, and the AKP won the elections.

The crisis quickly worsened, however, leading to a severe currency shock in August under the impact of political spats with the United States. The government scrambled to contain the crisis, but did little to tighten the belt as the looming March 31 polls led it to resort to populist measures. It did manage to reduce the fever of the crisis, but at the expense of braving bigger tremors down the road.

The ire of urban voters hit by soaring prices and growing joblessness was a major factor swaying the local polls, which saw the CHP triumph in 21 provinces that contribute 62% of Turkey’s gross domestic product (GDP). The biggest trophy was Istanbul, which alone accounts for 31% of the GDP. The cancellation of the Istanbul vote has now added a sense of injustice to the public’s economic frustrations.

The protracted election hubbub has left the economy waiting for remedies while continuing to lose blood. The government has kept deferring the drastic measures the crisis requires, sticking to populist policies that only enlarge the Treasury’s gaps.

Amid lingering pessimism over the country’s economic prospects, domestic and foreign actors have increasingly fled the Turkish lira, turning to hard currency. In response, the central bank has scrambled to prop up the lira, draining its reserves, along with other extraordinary steps to back the Treasury in keeping the economy from the edge.

Yet nothing seems to have eased the confidence erosion among the populace and economic actors, as evidenced by an ongoing decline in confidence indices.

The consumer confidence index — compiled through monthly surveys to measure consumer assessments and expectations on their financial standing and the economy in general as well as their spending and saving tendencies — plunged to 55.3 in May. The more the index goes below the 100-mark, the more pessimism it indicates. The May figure was 13% down from the previous month, reflecting a grave erosion of confidence. It marks the lowest level the index has hit in the 17-year history of the confidence surveys, falling 0.4 points below the hitherto dip of 55.7, measured in November 2008 amid the global financial crisis.

The May result speaks of unprecedented gloom among consumers. Pessimism is at its worst level in sub-categories such as expectations on the family’s financial situation, the general state of the economy, a possible improvement in the unemployment rate and saving prospects.

Entrepreneurs remain similarly pessimistic. Those in the retail sector express worries about the future in terms of business volumes, sales and destocking. The survey shows that gloom continues to grip also the construction sector, which used to be the driving force of the economy before becoming the first and most battered victim of the crisis.

The real sector confidence index, compiled from the manufacturing industry, was also down from the previous month. Based on a survey with 1,720 manufacturers, the index dropped 6.6 points to hit 98.9 in May.

Finally, the economic confidence index — the composite of consumer and producer assessments, expectations and tendencies — fell to 77.5 in May from 84.7 in April, dragged down by the tumbling indices of consumers and the manufacturing, services, retail and construction sectors. The last time the index slumped to similar lows was during the 2008-2009 global crisis.

The staggering drops in the economic confidence index and its most important component, the consumer confidence index, are not without political messages, of course. The consumer index also reflects “voter confidence” to some extent. Its ups and downs have always hinged on election results.

In the 2007 general elections, for instance, the index was above 80 and the AKP got nearly 47% of the vote. In the 2009 local elections, the index was down at about 61 and the AKP’s vote dropped to 38%. When the index climbed back to 83 in 2011, the AKP had another big victory with nearly 50% of the vote. By the June 2015 general elections, the index dropped to 65, while the AKP lost its parliamentary majority, ending up with 41% of the vote.

At the time of the March 31 local polls, the consumer confidence index stood at 59. Now, just weeks before the election rerun in Istanbul, it has shed another four points. For sure, the drop is not a literal reflection of voter sentiments, but it is still a major indicator that cannot be ignored.

English, Genel kategorisine gönderildi | Voters’ economic confidence dips ahead of key Istanbul vote( Al-Monitor, May 31, 2019) için yorumlar kapalı

Hazine’ye “yedek akçe” kanı (Al Monitor, Mayıs 22, 2019)

Devletin para politikalarını yöneten kurumu Merkez Bankası ile maliye politikalarını yöneten Hazine, Türkiye’deki ekonomik krizin en önemli iki aktörü olarak hep gündemdeler. Merkez Bankası görünüşte “bağımsız,” Hazine ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı da olan Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanlığı’na bağlı.

Ancak pratiği izleyenler Merkez Bankası’nın “bağımsız” davranamadığını, rejimin doğrudan ya da dolaylı müdahalelerine maruz kaldığını gözlüyorlar. Merkez Bankası, faiz kararlarında mutlaka Saray’ın onayını almaya mecbur hissediyor, kaynaklarını son zamanlarda artan biçimde Hazine’nin kullanımına sunmaya zorlanıyor ve yine Bakan Albayrak’ın direktifiyle hiç yapmaması gereken bir şeyi yapıp döviz piyasalarına doğrudan ya da dolaylı müdahalelere araç oluyor. Örneğin, Hazine kontrolündeki kamu bankaları aracılığıyla döviz sattırıp dövizin fiyatının yükselmesini önlemeye çalışıyor.

Merkez Bankası ile Hazine arasındaki ilişkide daha çok dikkat çeken, Merkez Bankası kaynaklarının Hazine’ye transferi. Merkez Bankası’nın son tahlilde devlete ait bir anonim şirket olarak banka kârının bir kısmını Hazine’ye “temettü” olarak aktarması yeni bir şey değil, yasa hükmü. Banka, kuruluşundan bu yana bunu yapıyor. Ama bu yıl alışılmadık bir biçimde nisan ayında yapılması gereken bu transfer, yasa değişikliğine gidilerek ocak ayına, yani 31 Mart yerel seçimlerinin öncesine alındı. Çünkü Hazine, popülist seçim politikaları uygulayan hükümetin yarattığı önemli açıklarla karşılaştı ve ancak yüksek faizlerle yapabileceği borçlanmayı azaltmak için Merkez Bankası’nın 34 milyar TL dolayındaki kârını önden çekti.

Kan nakli bununla kalmıyor. Hazine’nin yine Merkez Bankası’nın kârlarından oluşan ve her anonim şirkette olduğu gibi Merkez Bankası’nda da kârların yüzde 20’sine tekabül eden “yedek akçe” kaynaklarına da göz dikilmiş durumda. Bu kaynağın da yaşadığı kan kaybına önlem olarak Hazine’ye devri konuşuluyor. Bu niyetin önünde bazı hukuki engeller var. Ama hukuksuzluğu umursamayan bir rejim için bunun çok da bir engel oluşturmayacağı, genelde kabul görmüş durumda. Tek çekince, bu muhtaçlığın vardığı boyutları, dış para piyasalarının da görecek olması. Hazine’nin Merkez Bankası yedek akçesine ihtiyaç duyacak kadar sıkışıklık içinde olduğu, böyle bir kan nakli ile iyice açığa çıkacak. Ama veriler istenildiği kadar makyajlansın, Hazine’nin açıklarının giderek büyüdüğü ve büyük bir borçlanma ihtiyacı içinde olduğu pek saklanamıyor.

2019’un ilk dört ayına ilişkin veriler, Hazine’nin neden Merkez Bankası kaynaklarına bu kadar el atma çaresizliği içinde olduğunu yeterince sergiliyor. Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre bütçe giderleri 2019’un ilk dört ayında 2018’in aynı dönemine göre yüzde 29 arttı. Bu, tüketici enflasyonunun 10 yüzde puan üzerinde bir artış demek. Giderler içinde de özellikle faiz harcamalarındaki yüzde 51’lik artış dikkat çekici.

Giderler yüzde 29 artarken, ilk dört ayda vergi ve vergi dışı gelirlerden oluşan “bütçe gelirleri” ancak yüzde 19 yükseldi. Yani giderlerdeki artıştan 10 yüzde puan düşük, enflasyon artışını geçemeyen bir vergi artışı temposu söz konusu.

Ekonomide büyüme yerine küçülme başlayınca, çoğu tüketimden alınan dolaylı vergiler de azaldı. İlk dört ayda vergi gelirleri sadece yüzde 6 arttı. Yüzde 19 enflasyonu anımsayınca, vergi gelirlerinde ciddi bir reel gerileme olduğu açık.

Vergilerdeki hızlı erimeye karşılık “vergi dışı gelirler” yüzde 78 gibi büyük bir artış gösterdi ve 73 milyar TL ile devlet gelirlerinin dörtte birini geçti. Bunlar, bir kereye mahsus sağlanan devlet gelirlerinden oluşuyor. 73 milyar TL’lik bu tür gelirlerin yaklaşık 34 milyar TL’lik bölümü Merkez Bankası’ndan Hazine’ye aktarılan temettü, yani kâr payı. Bedelli askerlik gelirleri, hukuksuz yapıların affından sağlanan gelirler de bu “bir defaya mahsus gelirler” içinde.

Vergi gelirlerinin “faiz dışı giderleri” karşılama gücü, önemli bir göstergedir. 2018’in ilk dört ayında vergiler faiz dışı giderlerin yüzde 83,1’ini karşılayabiliyordu. 2019’un ilk dört ayında ise vergiler faiz dışı giderlerin ancak yüzde 70’ini karşılayabiliyor. Özellikle IMF gibi kuruluşlar bu oranı dikkate alırlar ve bu düşüş, Hazine’nin ciddi bir zaaf içinde olduğunu tek başına ortaya koyuyor.

Böyle bir bütçe zafiyeti karşısında ya vergileri artırmanın bir yolu aranır ya da çoğu zaman yapıldığı gibi önce vergi dışı yeni gelir kaynakları ve onu takviye edici borçlanmaya gidilir. Vergi dışı gelir potansiyelinin neredeyse sonuna gelindi. Özelleştirilecek, satılacak kamu varlığı kalmadı gibi.

O zaman tek çare borçlanmaya gitmek. Yükselmiş faizlerle borçlanmaya gidince bütçede faiz harcamaları daha da artıyor. Devlet borçlanan aktör olarak sahneye çıkınca faizler daha da tırmanıyor. Artan faiz giderleri bütçede eğitim, sağlık, sosyal yardım, tarıma destek gibi alt, orta sınıfları ilgilendiren harcamaları kısmak pahasına yapılabiliyor ancak. Politik maliyeti de ağır bu yolun.

Bütçe açıkları, kamu borç yükü, Türkiye’nin 2001’de yaşadığı krizin en önemli kamburu idi. IMF veri tabanına göre 2001’e gelindiğinde bütçe açığı milli gelirin yüzde 12’sini bulmuş, kamu borçlarının milli gelire oranı yüzde 76’yı aşmıştı. 2001-2002’de IMF stand-by anlaşması gereği dönemin koalisyon hükümetiyle, 2003’ten itibaren de AKP hükümetiyle uygulanan özelleştirmeler başta olmak üzere bazı operasyonların sonunda 2006’da kamu açığı milli gelirin yüzde 1’inin altına inerken, borç yükü de milli gelirin yüzde 27’sine kadar geriledi. Bütçe performansı, AKP’nin dış dünyadan kaynak isterken vitrinine koyduğu en önemli gösterge idi artık.

Ne var ki 2016 sonrası ekonominin olumsuz gidişatı, AKP’yi ekonomiyi yönetmek için daha çok Hazine’yi kullanmaya, özellikle seçim dönemlerinde daha çok harcama yapmaya, vergi bağışıklıkları tanımaya götürdü. Bunun sonucunda 2018’de bütçe açığı yeniden tırmandı ve milli gelirin yüzde 3.6’sına çıktı. Kamu borçları da şimdilik milli gelirin yüzde 30’una yaklaşıyor.

Şimdi korkulan açıkların daha da artması, kamu borç yükünün kabarması. Kamunun borçlanıcı olarak piyasaya çıkması, zaten iyi olmayan dengeleri daha da bozabilir. O nedenle, “bir defalık gelir” arayışı bitmiyor. Akla gelen son fikir, Merkez Bankası’nın 40 milyar TL’yi bulan yedek akçesinin yapılacak bir yasa değişikliği ile Hazine’ye aktarılması.

Bu kan naklinin Merkez Bankası’nın bağımsızlık iddiasını iyice çürüteceği gerçeği bir yana, bankayı sert rüzgarlarda yelkensiz bırakma riski büyük. Hazine’nin açıklarının ne kadarını, ne süreyle idare edeceği belli olmayan bu bir defalık kaynak operasyonu niyeti, Hazine’ye parlak bir görüntü vermiyor. Bu muhtaçlık, özellikle Türkiye’ye dış borç veren piyasalar ve kuruluşlar açısından Hazine’nin zafiyetini ortaya koyuyor. Ama AKP rejimi yine de bu kaynaktan da vazgeçecek gibi görünmüyor.

Genel kategorisine gönderildi | Hazine’ye “yedek akçe” kanı (Al Monitor, Mayıs 22, 2019) için yorumlar kapalı

Turkey’s debt-ridden Treasury mulls risky steps to stay afloat (Al Monitor, May 22, 2019)

The two main actors in the economic crisis gripping Turkey are the central bank, which runs the state’s monetary policies, and the Treasury, which is in charge of fiscal policies. The central bank is ostensibly independent, while the Treasury is attached to Treasury and Finance Minister Berat Albayrak, who is also President Recep Tayyip Erdogan’s son-in-law.

Those who follow how things work on the ground are well aware that the central bank does not act independently and is subject to direct and indirect government meddling. The bank has long felt compelled to seek Erdogan’s blessing in its interest rate decisions. Recently, it has come under pressure to let the Treasury use its resources and — again, at Albayrak’s behest — do something it should never do, namely directly or indirectly intervene in the foreign exchange market. The bank’s role in foreign currency sales by Treasury-controlled public banks, aimed at curbing the slump of the Turkish lira, is a case in point.

The central bank’s transfer of funds to the Treasury is even more intriguing. Such transfers are not something new — in fact, they are required by law, given that the bank is ultimately a state-owned company that transfers part of its profits to the Treasury. This year, however, the transfer that was due in April was brought forward to January via a legal amendment ahead of the March 31 local polls. As a result, the Treasury — saddled with major deficits due to the government’s preelection populism — was able to get early some 34 billion liras ($5.6 billion) instead of borrowing on high interest rates.

The Treasury has now reportedly set an eye on the central bank’s legal reserves, which represent 20% of its profits and a sum the bank sets aside by law to use in extraordinary circumstances. There are legal obstructions to the move, but given the government’s record on respect for the law, many are convinced it would not be discouraged by legal hurdles. Its only reservation seems to be that such a blood transfusion would lay bare the Treasury’s desperate situation for all to see, including the foreign money markets.

In fact, the Treasury’s gaping deficits and growing borrowing needs are already hard to conceal, no matter how much the figures are glossed over.

In the first four months of the year, budget expenditures were up 29% from the same period last year, according to Treasury and Finance Ministry figures. The increase exceeds the consumer inflation rate by 10 percentage points. In the sub-rubrics, the 51% increase in interest spending is particularly striking.

Budget revenues, comprised of tax and nontax revenues, were up only 19% in the same period. In other words, the increase in revenues was 10 percentage points less than the increase in spending and just kept up with inflation.

The contracting economy has also led to a decrease in revenues from indirect taxes levied on many consumption items. In the first four months, tax revenues grew only 6% in what was actually a significant decline in real terms, given the 19% inflation rate.

In stark contrast, nontax revenues increased 78% to 73 billion liras, making for more than a fourth of state revenues. The sum represents one-off revenues, including the nearly 34 billion liras in central bank profits transferred to the Treasury and money generated from paid exemptions from military service and an amnesty for illegal construction.

The extent to which tax revenues cover noninterest expenditures is an important fiscal indicator. In the first four months of the year, the coverage rate was 70%, down from 83.1% in the same period in 2018. Institutions such as the International Monetary Fund (IMF) are very mindful of that rate, and its decrease alone shows how debilitated the Treasury has become.

To tackle such budget woes, one looks either for a way to increase taxes or, as is more often the case, for new sources of nontax revenues, coupled with borrowing. For Turkey, the potential of nontax revenues is more or less exhausted, with almost no public assets left to privatizeor sell off. This leaves borrowing as the sole option. Because of rising interest rates, fresh borrowing means increased interest expenditures in the budget. And when the government takes to the stage as a borrower, interest rates rise further. Growing interest expenditures eat into public spending in realms that bear upon lower and middle classes such as education, health care, social welfare and agricultural supports. As such, they come with serious political costs.

Budget deficits and a hefty public debt were the main problems in the severe economic crisis that Turkey experienced in 2001. According to IMF data, the budget deficit reached 12% of gross domestic product (GDP) that year, while public debt amounted to more than 76% of GDP. As a result of measures enacted under a standby deal with the IMF in 2001 and 2002 by the then-coalition government and, from 2003 onward, by the Justice and Development Party (AKP) — mostly the privatization of public entities — Turkey’s public deficit decreased to less than 1% of GDP by 2006, while public debt fell to 27% of GDP. Budget discipline became the key item in the AKP’s showcase as it sought to secure funds from foreign sources.

The economic woes since 2016, however, have led the AKP to use mostly the Treasury in managing the economy, including increased spending and tax exemptions in a series of election seasons. As a result, the budget deficit began to enlarge anew, reaching 3.6% of GDP in 2018. Public debt, meanwhile, is currently approaching 30% of GDP.

Fears are rife that budget gaps and public debt will continue to grow. The government going out to the market as a borrower could further upset the already fragile balances. Hence, Ankara’s quest for one-off revenues never ends. Now, it has gone as far as to consider a legal amendment to transfer the central bank’s legal reserves — a sum of about 40 billion liras ($6.6 billion) — to the Treasury.

Such a blood transfusion would not only deal an ultimate blow to the central bank’s claim at independence, but will also raise a huge risk of leaving the bank without a sail in some storm down the road. The intent for such a one-off funding operation, which lacks clarity on how much debt it could manage and for how long, is hardly flattering for the Treasury’s image. For Turkey’s foreign lenders, in particular, it is a reflection of how weak and vulnerable the Treasury has become. Still, the government is unlikely to give up on that money.

English, Genel kategorisine gönderildi | Turkey’s debt-ridden Treasury mulls risky steps to stay afloat (Al Monitor, May 22, 2019) için yorumlar kapalı