Kanal İstanbul: Hayali çok, projesi yok!

Özet:
Çok eski bir İstanbul hayali olan Kanal İstanbul projesi henüz hiçbir resmi belgeye girmiş olmasa da 16 Nisan referandumuna “evet” oyu isteyen Erdoğan’ın temel temalarından biri olacağa benziyor.

Adı son altı-yedi yıldır “çılgın projeler” listesinin başında yer aldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan’ın 2011’de başladığı söylenen “ustalık” döneminin sembolü yapıldı. O zamandan bu yana ütopyalar, hayaller arasında ilk sırada adından söz edildi, ama henüz ortada projesi yok. “Kanal İstanbul”dan söz ediyorum…

Hukuka uygunluk tartışması hızla hararetlenen Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF) yasa gerekçesinde adı yine geçti Kanal İstanbul’un. Proje henüz hiçbir kamu yatırımı içinde görünmese ve bir yasaya konu olmasa da “varmış gibi” konuşuluyor. Hatta ulaştırma bakanları her TBMM bütçe görüşmeleri sunumlarında bu projenin illüstrasyonunu kullanıyor ve “yapılacak işler” arasında gösteriyorlar. Bu “hayali proje” yapıldı yapılacak diye şimdiden İstanbul’un kuzeyinde birçok arsa alındı satıldı, büyük rantlara konu oldu bile. Ne var ki, hiçbir resmi belgede, örneğin, Kalkınma Bakanlığı tarafından koordinasyonu gerçekleştirilmeye çalışılan tüm kamu yatırımlarında, kamu-özel ortaklığı proje demeti içinde Kanal İstanbul’un adı geçmiyor.

Evet, gerçekten de lafı, hayali çok ama hiçbir resmi metinde yer almayan, yasası, fizibilitesi olmayan bu “çılgın proje” ile ilgili tartışmalar belli ki yakında yeniden alevlenecek, anayasa değişikliği ile ilgili referandum propagandalarının da ana temasını oluşturacak. Çünkü referandumdan “evet” çıkması için seferber olacak Erdoğan, “tek adam rejimi” olarak karşı çıkılan olağandışı yetkileri neden istediğini savunurken, Kanal İstanbul projesi ve buna benzer büyük yatırımları gerçekleştirmek için diyor ve demeyi sürdürecek.

“Kalkınmacılık-yatırımcılık-projecilik” her zaman Türkiye toplumunda heyecan yaratan bir tema. Cumhuriyetin kurucu kadrosu bile 1930’lardaki devletçi kalkınma ile toplumda heyecan dalgası oluşturdu ve uluslaşmanın çimentosunu buradan kullandı. Devamında, 1950’lerde, merkez sağı temsil eden Demokrat Parti ve onun devamı sayılan, 60 ve 70’lerde defalarca iktidara gelen Adalet Partisi kitleleri hep altyapı yatırımlarıyla etkilemek istedi. Çoğu Dünya Bankası kredileri ile finanse edilen karayolu, baraj, santral, haberleşme yatırımlarını seçim sandıklarında oya tahvil ettiler.

Merkez solu temsil eden CHP, sosyal devlet, adil bölüşüm, eşitsizliklerin azaltılması temalarından seçmen toplamaya çalışırken merkez sağ, “büyüme, kalkınma, yatırım” temasından vazgeçmedi. Merkez sağın 1980 sonrası mirasçısı Turgut Özal da hem bu temayı sahiplendi hem de dünya kapitalizmiyle bütünleşmenin, küreselleşmenin önündeki tıkaçları açan lider olarak kitleleri etkilemeye çalıştı.

2002’de iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) de merkez sağın oylarına talip olurken “kalkınmacı-yatırımcı” söylemi öne çıkardı. Zaten iktidar olurken devraldığı ekonomik miras ve dünyadaki likidite bolluğu bunu bir hayal olmaktan çıkarıp hızla gerçekliğe dönüştürmeye yetti. 2007 yılına kadar yıllık büyüme yüzde 7’yi buldu. 2010 ve 2011 yıllarında ortalama yüzde 10 büyüme yaşandı. Sonuç: Oylar oyları izledi ve AKP yüzde 30’lardan yüzde 50’lerin eşiğine geldi, ağırlıkla da büyümeci tema üstünden…

Kanal İstanbul’un da içinde yer aldığı mega projeler, AKP’ye yüzde 50’ye yakın oy getiren 2011 genel seçimleri sırasında seçim kampanyasının omurgasını oluşturdu. Kanal İstanbul “çılgın proje” olarak sunulurken, abartılı üslubu ile dikkatleri üstüne çekmede pek mahir gazeteci-yazar Hıncal Uluç, 23 Eylül 2010’da Sabah’taki köşesinde şöyle yazıyordu: “Telefon elimde dondum kaldım… Bu İstanbul konusunda bugüne dek duyduğum en çılgın proje… Biri bana ‘Bin proje say’ dese, bin gün izin verse aklıma gelmez. Öyle çılgın.”

Uluç duymamış olabilirdi ama hayalin Osmanlı’ya, hatta Bizans’a uzandığına dair bir hayli yazın var. İstanbul’un küresel metropol olma iddialarının arttığı 1990’larda konuyla ilgili makaleler de artmıştı. Bunlardan birini Tarih Vakfı’nın İstanbul dergisinin 5. sayısında Nezih Neyzi yazmıştı. “Haliç’ten Karadeniz’e Kanal” başlıklı bu yazı, izleyen zaman diliminde, Neyzi’nin Robert Kolej’den arkadaşı da olan Başbakan Bülent Ecevit ve lideri olduğu Demokratik Sol Parti’nin projesi olarak 1999 seçim bildirgesine taşınacaktı.

Nedir Kanal İstanbul hayali? Medyada çeşitli zamanlarda yer alan gayri resmi açıklamalara bakılırsa Kanal İstanbul, İstanbul’un Avrupa yakasında hayata geçirilecek bir proje. Amaçlarından biri Karadeniz ile Akdeniz arasında tek su geçidi olan İstanbul Boğazı’ndaki trafiği rahatlatmak. Karadeniz ile Marmara Denizi arasında açılacak yapay kanalın Marmara Denizi ile birleştiği noktada iki yeni kent kurulacak. Söylentiye göre, kanalın uzunluğu 40-45 kilometre, genişliği yüzeyde 145-150 metre, tabanda ise yaklaşık 125 metre olacak. Suyun derinliği 25 metre olacak. Bu kanalla birlikte İstanbul Boğazı tanker trafiğine tümüyle kapanacak, İstanbul’da iki yeni yarımada, yeni bir de ada oluşacak.

Peki, nereye açılacak Kanal İstanbul? Erdoğan’ın “Bu proje Çatalca’ya hediyedir” demesi üzerine projenin Çatalca’da yer alacağına ilişkin iddialar önem kazandı. Kanalın Terkos Gölü ile Büyükçekmece Gölü arasında ya da Silivri sahiliyle Karadeniz arasında olacağı da söylendi. Bütün bu söylentilerle adı geçen bölgelerde büyük arsa spekülasyonlarının yaşandığı iddia edildi.

Projenin maliyeti ile ilgili de rakamlar havada uçuşuyor. Kimisi 10 milyar dolardan, kimisi 20 milyar dolardan bahsediyordu. Sözleşmesi imzalanan mega projelerin en büyüğü olan Üçüncü Havalimanı’nın sözleşme bedeli 14 milyar dolara yakın. Finansman sıkıntısı nedeniyle bu projenin ancak yüzde 10’luk kısmı tamamlanmış durumda, ilerleyemiyor. Projede umut yeni kurulan Varlık Fonu’ndan gelecek kaynaklara bağlamış durumda. Hal böyle iken Kanal İstanbul’a nasıl kaynak bulunacak belli değil.

Peki, kim yapacak, kim gerçekleştirecek “çılgın” Kanal İstanbul projesini? Bir kamu yatırımı mı olacak, yoksa bir yerli-yabancı ortağın yapımını, finansmanını yükleneceği bir yap-işlet-devret modeli ile mi gerçekleşecek? Doğrusu, proje hiçbir zaman hayalden realite basamağına çıkamadığı için bunlar konuşulamadı. En son iddialardan birini Toplu Konut İdaresi (TOKİ) Başkanı ortaya attı. Başkan Ergün Turan, “Biz orada hasılat paylaşımı, arazi satışı ya da inşaat satışından gelir elde edip finansmanı sağlayacağız. Ulaştırma Bakanlığı da bu finansmanla kanal inşaatını gerçekleştirecek” dedi.

Bu demeçle kanalın, sadece ulaşım amaçlı olmadığı, yeni kent kurma amacıyla beraber İstanbul kent rantını yatay ve dikey olarak artırmayı amaçlayan bir hayal olduğu da açığa çıkmış oluyordu.

Kanal İstanbul’un gerçekleşmesinin ne tür ekolojik sorunlar yaratacağı ile ilgili uyarılar ise medyada en az yer alan haberler arasında ama yaşamsal önemde. Çevreci örgütler, projenin İstanbul’un su kaynaklarını bitireceğine, deniz ekolojisini bozarak canlıların yok olmasına yol açacağına ve tarım-orman arazilerini olumsuz etkileyeceğine dikkat çekiyorlar. Greenpeace’in Akdeniz Genel Direktörü Uygar Özemsi bu projenin gerçekleşmesi durumunda deniz canlılarının, su havzalarının, verimli tarım alanlarının ve ormanların ciddi şekilde olumsuz etkileneceğini belirtiyor.

Makale kategorisine gönderildi | Kanal İstanbul: Hayali çok, projesi yok! için yorumlar kapalı

Canal Istanbul: Still hyped, still ‘crazy'(Al-Monitor, February 22, 2017)

Summary
President Recep Tayyip Erdogan is dusting off plans for the megaproject Canal Istanbul ahead of the constitutional referendum as an example of what a strong president could achieve.
Author

Translator Sibel Utku Bila

66

Source: http://www.udhb.gov.tr/images/butce/6c72b7bc5767c2a.pdf s.105

For the past six years, Turkey’s leadership has trumpeted a “crazy project” — Canal Istanbul, a man-made waterway — to ease congested traffic in the Bosporus. Announced ahead of the July 2011 elections, which handed Recep Tayyip Erdogan a third consecutive premiership, the project was touted as a major feat of engineering and a symbol of Erdogan’s “master” period in politics. The government has kept the hype alive, but Canal Istanbul is yet to transcend the realm of dreams, lacking both a feasibility study and construction plans on paper.

Canal Istanbul does not appear in official investment plans, but transport ministers have routinely referenced it in budgetary presentations in parliament, complete with illustrations of Ankara’s vision of it. Most recently, it was listed among the infrastructure projects that the government plans to finance through the newly created and highly controversial sovereign wealth fund. Although the project remains a dream at present, mere talk of it has already sparked a flurry of land selling and buying in areas north of Istanbul.

The hype is being ratcheted up in the run-up to the April 16 referendum on constitutional changes to install the presidential regime of Erdogan’s dreams. Erdogan is expected to actively campaign for the amendments, and in a hint of how he plans to justify his quest for extraordinary powers, he said he needs them to realize big investments — like the Canal Istanbul project.

The idea of development, investment and big projects has always been exciting to Turks. In the 1930s, when modern Turkey was still a fledgling republic, its founders galvanized the nation with a state-sponsored development drive that served as a strong social adhesive during the nation-building process. Such infrastructure investments remained popular under the center-right Democratic Party and its successor, the Justice Party, which ruled Turkey during much of the 1950s, 1960s and 1970s. Highways, dams, power plants and communication infrastructures, built mostly with World Bank loans, translated into election victories for the two parties. While the center-left Republican People’s Party championed the social state and social justice, the center-right stuck with a development and investment theme. Turgut Ozal, who served both as prime minister and president in the 1980s and 1990s, sustained this legacy while taking credit as the man who cleared the way for Turkey’s integration into the global capitalist economy.

Erdogan’s Justice and Development Party (AKP), which came to power in 2002 as the offshoot of an Islamist party, embraced the development-investment narrative as it sought to lure the base of the fractured and ailing center-right. Domestic economic conditions and the abundance of global liquidity proved auspicious, and the AKP’s ambitions came to fruition. By 2007, economic growth had reached 7% before shooting to an average of 10% in 2010 and 2011. As a result, the AKP’s popular support rose to almost 50% in the 2011 elections, up from 34% in 2002.

Canal Istanbul was one among a series of “megaprojects” that formed the backbone of the AKP’s election platform in 2011. Months before the official announcement, the media stoked public curiosity with reports that Ankara was drawing up a “crazy project,” a label that has stuck to date.

Yet the idea for a man-made waterway in Istanbul was not new. The annals of history trace the concept back to Ottoman and even Byzantine times. It began generating serious debate in the 1990s, as Istanbul grew and flourished. In 1996, for instance, the economist Nezih Neyzi wrote about building a “canal from the Golden Horn to the Black Sea” in a magazine published by the History Foundation. In 1999, the project appeared in the election platform of Prime Minister Bulent Ecevit, who happened to be Neyzi’s high school friend.

What does the AKP’s project entail? According to media reports, the canal would be built on the European side of Istanbul with the primary objective of relieving the tanker-clogged Bosporus, the only waterway connecting the Black Sea and the Mediterranean. Canal Istanbul would link the Black Sea to the Sea of Marmara as an alternative route to the Mediterranean. It would reportedly be 40-45 kilometers (25-28 miles) long, 25 meters (27 yards) deep, and 150 meters (164 yards) wide on the surface and 125 meters (137 yards) at the base. Once the waterway is completed, the Bosporus would be closed to tanker traffic, which has often caused deadly accidents in the narrow strait bisecting Istanbul. The project also includes the construction of two new cities at the canal’s southern end, an artificial island and two peninsulas.

As for the canal’s location, one hint has been dropped by Erdogan, who once described the project as a “gift” to the district of Catalca. Other sources suggest an area between the Terkos and Buyukcekmece lakes, while another rumored location is between the Silivri shore and the Black Sea. Such suggestions have reportedly sparked massive land speculation in these areas.

The cost of the project is another issue of wild speculation. Some have put it at $10 billion, others at $20 billion. The plan for a third airport in Istanbul, the biggest megaproject tendered so far, has a contract value of nearly $14 billion. Since the groundbreaking in June 2014, only 10% of the project has been completed, with progress slowed by financing snags. The government is now pinning its hopes on the sovereign wealth fund to speed up construction. Given this state of affairs, the financing of Canal Istanbul is a mystery.

Another unanswered question is who will build the canal? Will it be constructed as a public investment or under the build-operate-transfer model, whereby a local-foreign partnership assumes financing and construction? One hint came in November from Ergun Turan, head of TOKI, the government’s housing agency. “We’ll secure the financing through revenue sharing, land sales or building sales. The Transport Ministry will use this financing to carry out the construction of the canal,” Turan said. The TOKI chairman’s remarks suggest that Canal Istanbul is a dream not only about a waterway, but also about massive, rent-oriented urban construction in its vicinity.

The potential environmental impact of the project is the least discussed issue in the media, even though experts and activists warn of alarming consequences, including disastrous impacts on Istanbul’s water resources, marine habitat and agricultural lands and forests.

English, Makale kategorisine gönderildi | Canal Istanbul: Still hyped, still ‘crazy'(Al-Monitor, February 22, 2017) için yorumlar kapalı

Varlığım, yandaş varlığına…(ozguruz.org, 12 Şubat 2017)

O dönemi yaşayanlar anımsayacaktır; 12 Eylül 1980 darbesinin öncelikli icraatlarından biri, darbenin arkasındaki büyük sermaye gruplarının lideri Vehbi Koç’un en büyük derdi olan Asil Çelik şirketinin enkazının kamuya yıkılmasıydı. Şirket, büyük iddialarla kurulmuş, ancak devalüasyon kurbanı olmaktan kurtulamamıştı. Borçlandığı dolarlar ve Japon yenleri , 24 Ocak’ta başlayan yıl boyu devam eden toplamı da yüzde 144’ü bulan devalüasyonlarla katlandıkça katlanmış ve şirketi taşımak, Koç açısından olanaksızlaşmıştı. Aralık 1980’de Koç’tan alınan şirket bir süre sonra Ziraat Bankası’nın iştiraki yapılmıştı.

İlginçtir; aynı Ziraat Bankası, bugün de Varlık Fonu’nun kaldıracı yapılmakta ve bu kez AKP’nin yandaş şirketlerinin kurtarılması için oluşturulan Fon’a kaynak aktarmanın baş aktörü.

Kriz ve kapışma

Kuraldır; Her krizde devlet, sadece emek ile sermaye arasındaki ilişkileri düzenlemek daha doğrusu, sermayenin daha çok tahakkümüne alan açmakla kalmaz, sermayenin kendi içinde de ayıklamalar, tasfiyeler,el değiştirmeler, kısaca küçük balığın büyük balığa yem olması filminde rol üstlenir. Kamusal düzenlemeler, kaynak trasferleryle müdahalede bulunur. Yine her kriz, devlet-hükümet üstünde hakim olan grupların, kriz enkazlarını sırttan atma, devletten can simidi kapmada öncelik almasının örnekleri ile doludur.

12 Eylül’ün öncüsü 1980 krizi ve 24 Ocak kararları, 5 Nisan kararlarına mecbur bırakan Çiller dönemi 1994 krizi , 20 bankanın ve arkasındaki Çukurova, Uzan,Yaşar, Zeytinoğlu, Toprak, Süzer gibi büyük sermaye gruplarının operasyon geçirdiği 2001 krizi, aynı zamanda büyük el değiştirmeler, tasfiyeler ve güç dengelerinin yeniden dizayn edildiği yılları içerir.

2008-2009 krizinde kamu kaynaklarının seferber edilmesi ve çıkan dış sermayenin geçici de olsa park yeri olarak Türkiye’ye dönmesi ile fazla altüst yaşanmadı. Ancak bu dönemin ardından, Gülen Cemaati ile yaşanan krizle birlikte şirket fırtınası yaşandı ve bir dönemin iki kadim ortağının kapışması ve ardından 15 Temmuz darbe girişiminin yaşanması sonrasında FETÖ ile ilişkili olduğu söylenen 500 dolayında şirkete el konuldu.

FETÖ Şirketleri

Soruşturma kapsamında aralarında Boydak, Koza İpek, Naksan, Dumankaya, Alfemo, Yavaşçalar ve Kadıoğlu Grubu’na bağlı şirketlerin de bulunduğu Türkiye’nin dört bir yanında 500’e yakın şirket Tasarruf Mevduatı Sigortası Fonu TMSF’ye devredildi.

Fon’a devredilen şirketlerin büyük bir bölümünü KOBİ’ler oluşturuyor. Yaklaşık 500 şirketin aktif büyüklüğünün 30 milyar liraya, öz kaynaklarının ise 15 milyar liraya dayandığı ve ciroları 10 milyar lirayı aşan söz konusu şirketlerde, yaklaşık 30 bin kişinin istihdam edildiği bildiriliyor.

Döviz kuru enkazı

FETÖ cephesindeki “politika odaklı” şirket el değiştirme-tasfiye süreci bir kulvarda ilerlerken diğer kulvarda, 20156’da krize giren Türkiye kapitalizmi, birikime içkin, “doğal seleksiyon” gerçeği ile yüz yüze geldi. Artan kriz rüzgarları karşısında birçok firma dayanamıyor ve yalpalıyor. Özellikle dışarıdan borçlanmış firmalar, krizin sert rüzgarlarına karşı tutunacak dal arayışında.

AKP’nin 2011’de ilan ettiği “ustalık” dönemi gazıyla, özel firmalar büyük dış borçlanmalara gitti. Öyle ki, 2009 yılında özel firmaların 70 milyar dolar dolayında olan net döviz yükümlülükleri 2016’da 213 milyar dolara kadar çıktı. Sanıldı ki, ucuz dolar dönemi hep sürecek. Oysa şemsiye ters döndü.

2015’te yüzde 25 pahalanan dolar, 2016 yılında da bunun üstüne yüzde 20 daha fiyatlandı. Dolar kurunun 2017’nin başlarında 3.75 TL basamağına yerleşmesinin, özellikle yabancı para ile borçlanmış ve döviz açığı olan firmalar için öngörülmüş, hazırlıklı oldukları bir dolar fiyatı olduğu söylenemez ve bundan dolayı uykuları kaçan birçok büyük firma var.

Doların fiyatının hızla artışı, özellikle bu tür yükümlükleri olan şirketleri telaşlandırdı ve dolar talebini kamçıladı. Dolardaki her 1 kuruşluk artış, toplam yükümlülükte 2 milyar TL’lik bir kur zararına yol açtı. Döviz açığı olan şirketler, ödemeyi belki bir gün önce yapmakla çok ciddi bir zarar telafisi elde etme şansı olduğunu düşünerek dolar alımına yöneldi.

“Mega Proje” Enkazı

Merkez Bankasının 2016/II Finansal İstikrar Raporu’nda döviz borcu bulunan firmalara arasında “mega projeleri” yürüten firmalara özellikle dikkat çekildi ve şöyle denildi: “Ayrıca toplam yabancı para kredilerinin yüzde 20’sini oluşturan en yüksek montanlarda yabancı para kredi kullanan 30 firma incelendiğinde yatırımların daha çok enerji, havalimanı, otoyol, şehir hastanesi ve telekomünikasyon gibi kamu-özel işbirliği projeleri ile yüksek ihracata sahip otomotiv ve metal sanayi gibi sektörlerde toplandığı gözlenmektedir.” 
Merkez Bankası raporu, 3.Havalimanı, 3. Köprü, Avrasya Tüneli, Gebze-İzmir Otoyolu, sağlık kampüsleri gibi “mega projeler” olarak adlandırılan işleri yürüten firmaların durumunun “devlet garantisi” altında olmasını “iç rahatlatıcı” gibi göstermekle beraber, kazın ayağı öyle değil. Çünkü verilen alım-kiralama garantileri, finansman garantörlükleri, bu kez devlet maliyesinin döviz riskinden payını alması gerçeğini gündeme taşıyor. Bu risk ne kadar? Merkez Bankası bu konu ile ilgili edindiği bilgileri raporunda şöyle paylaşıyor, “KÖİ projeleri kapsamında faaliyet gösteren firmaların YP kredi borcu (…), en geniş varsayımlar altında 46 milyar ABD dolarına ulaşmaktadır. Analizimize göre bu rakamın yaklaşık 31 milyar ABD doları kamu hizmet/ürün satın alma, kiralama veya dolaylı garanti yöntemleriyle kur ve talep risklerine karşı korumaya sahiptir.”.

Daha da endişe verici olan, Merkez Bankası raporundaki “mega projeler” ile ilgili verilerin sağlıksızlığı. Bu veriler, derli-toplu olarak, birinci kaynak, devlette bulunmadığı için, ikinci kaynaktan, Dünya Bankası’ndan edinilmiş. Bu kaynağın veri seti ise, Türkiye’de, Kalkınma Bakanlığı’ndaki verilerle hiç uyuşmamaktadır!.. Bir “kara delik tahribatı”nın yaşanması ihtimali, her geçen gün daha da artmaktadır.

İşte tam burada 26 Ağustos 2016’da hem de OHAL şartlarında, KHK ile Varlık Fonu Şirketi kurulması ve onun bünyesinde Fonlar oluşturularak kriz yangınına kamu kaynaklarını yetiştirme telaşı başladı.

Kamudan Yandaşa

Özelleştirme İdaresi sermayesi ile kurulan Başbakanlığa bağlı Varlık Şirketine, özelleştirme havuzundaki kuruluşların hisseleri, varlıkları aktarılırken aralarında Ziraat Bankası ve Halkbank’ın da olduğu kamu bankaları, kamudaki THY ve öteki birçok kuruluşun hisseleri Fon’a devredildi. Kamuya ait değerli arsalar, taşınmazlar, ayrıca Fon’a katılıyor ve yenilerinin aktarılmasının önü açık.

Plan şu: Bu kamusal likit ve taşınmaz varlıklarla bir “portföy” oluşturulacak ve portföy, Hazine gibi, paralel bir merkezi bütçe hüviyetinde, kamu varlıklarını rehin gösterip borçlanmaya çıkacak, ama öncelikle de , “portföy yatırım yapıyor” adı altında, başta 3.Havalimanı’nı ve öteki batak mega projeleri üstlenmiş yandaş firmaların hisse senetlerini alacak, onlara bu yolla kaynak aktaracak. Konut stokları büyümüş yandaş müteahhitlerin konut sertifikaları, Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı (GYO) hisseleri Fon tarafından satın alınarak bu kuruluşlara can simitleri atılacak.

Fon’un bünyesine, yeni yeni kamu kuruluşlarını ,mesela TOKİ’yi, ona bağlı Emlak Konut’u katmasının önünde de engel yok. Varlıkları kamu varlığı olmasına karşın, ne TBMM’nin ne de onun adına Sayıştay’ın denetimi altında olmayan Fon, daha referandum yapılıp “Evet” onayı almadan, bir “tek adam” prodüksiyonu olarak tam bir emrivaki ile çalıştırılmaya ve kamu gelirleri,varlıkları zordaki yandaş şirketlere aktarılmak için ön hazırlıklar yapılmaya başlandı bile. Bununla ilgili 3 yıllık aksiyon planı Bakanlar Kurulu’na bugün-yarın onaylatıldıktan sonra düğmeye basılacak.

16 Nisan referandumu, bu hukuksuzluğa, bu gasba da HAYIR demek için son şans…

 

 

Genel kategorisine gönderildi | Varlığım, yandaş varlığına…(ozguruz.org, 12 Şubat 2017) için yorumlar kapalı

Kriz Yangını ile Daha Çok “Hayır” (ozguruz.org, 6 Şubat 2017)

AKP rejimi, Türkiye’de 14 yıllık inşasını  adım adım gerçekleştirirken  birçok yasayı ve Anayasa’yı açıkça ihlal etti.  Şimdi ise  bir Anayasa değişikliği ile “Tek adam rejimi”ne ulaşmayı, böylece geride bıraktığı kanunsuzlukların hesabının sorulmasının önünü kesmeyi, geçmişe sünger çekmeyi hedefliyor.

Anayasa değişikliği ile yasama ve yargıyı yürütmeye, daha doğrusu “Tek adam”a tabi kılmaları halinde , yargının, failleri yargıya götürecek yasamanın önünün kesileceğini umuyorlar.

Anayasa değişikliğine gidilmesinin  bundan başka hiçbir gerekçesi, makul bir yanı yok. Bunu yapmaya mecburlar. Çünkü, gerçekten de bagajları, yasa ve anayasa ihlalleri ile dolu ve eninde sonunda, günün birinde, Cumhurbaşkanı’nın Meclis’te dörtte üçlük bir çoğunlukla Yüce Divan’a sevki mümkün. Bugün için muhtemel olmasa da, bir gün  mümkün. O zaman da hedef şu: Bu muhtemel olmasa da, mümkün olan şeyi imkansıza yakın hale getirmek, işlemez kılmak ve tahayyül edilen tekçi devlet sistemini inşa ederek bu olasılığı neredeyse sıfırlamak

Ekonomik konjonktür

“Tek adam rejimi” isimli  siyasi hamle için uzun zamandır hazırlık yapanların işi, “Hayır” cephesinin hızla kalabalıklaşmasıyla giderek zorlaşıyor. Hayır cephesinin genişlemesinde ekonomik etkenler, büyüyen kriz yangını da önemli olacağa benziyor.

Tek adam hedefli maratonun son 100 metresi, tam da Türkiye’nin uzun zamandır iniş halinde olan ekonomisinin iyice darboğaza girişine denk geldi. Hatta bu faşizan hamle, Türkiye ekonomisine dışarısının güvenini sarsarak darboğazı daha da daraltıcı etkide bulundu.

Uluslararası değerlendirmelerde “Yükselen ülkeler arasındaki  5 kırılgan ülke” arasında yer alan Türkiye ,  özellikle 2015’te hızlanan bir düşüş içine girdi.

Ekonomik büyümesi ağırlıkla dış kaynak girişine bağımlı olan ve “dolça vita”yılları olarak da adlandırılan 2002-2007 dönemi ile 2010-2013 dönemlerinde yılda ortalama 40 milyar dolar dış kaynak çeken Türkiye’ye, 2013 sonrası girişler önce yavaşladı, sonra da yerini, çıkışlara bıraktı

Global sermayenin giriş-çıkış tercihlerinde, hem dışarıdaki  gelişmeler, hem de  Türkiye’nin içeride üretilen riskleri etkili oldu. ABD’de, 2013 ortalarında uç veren büyüme-yüksek faiz sinyalleri ile , Türkiye gibi ülkelere geçici park eden yabancı fonlar, yüzlerini Batı dünyasına  dönünce, AKP rejimini  10 yıl boyunca koruyan şemsiye, ters döndü. AKP için yüksek büyümeye, onun getirdiği seçmen odaklı popülizme kaynaklık eden “ucuz dolar dönemi”, yerini pahalı dolara ve onun yangınlarına terk etti.

Dış gelişmelere paralel olarak, 2013 ortalarından itibaren, Türkiye’nin ekonomik, politik ve jeopolitik riskleri hızla birikmeye başladı. Bu durum, yabancıları iyice uzaklaştırdı ve doların fiyatını hızla yükseltti. Dolar 2015’te yüzde 25 artarak yıllık ortalamasını 2.72’TL’ye çıkarırken , 2016’da bunun üstüne yüzde 20 daha pahalandı ve yıllık ortalama 3,02 TL’ye yaklaştı. Dolar, 2017’nin ilk ayını da 3,74 TL ortalama ile bitirdi.

Doların tırmanışı

Bu ölçüde sert dolar fiyatı yükselişini beklemeyen Türkiye ekonomisinin tüm makro dengeleri olumsuz etkilendi. Şubat ayı başında yıllık tüketici enflasyonu yüzde 9,2 yi buldu. Resmi işsizlik genelde yüzde 12’ye yaklaşıyor, özellikle eğitimli gençler arasında yükselerek yüzde 15’in üstüne çıkmış durumda. Hanehalkının sırtında 400 milyar TL(100 milyar Euro dolayında) banka borcu yükü var ve iş kayıplarıyla borç taksitleri ödenemiyor. Batık kredi oranı yüzde 5’in üstüne.Tabi ki şimdilik. İnşaata odaklı ekonomide konut stokları birikiyor ve çarklar yavaşladıkça irili ufaklı inşaatçılar ve onlara bağlı iş yapan birçok sanayi dalı zor zamanlar yaşıyor. Turizm iki yılda üçte bir oranında küçüldü. İhracat, gerileme halinde. Cari açık, düşen enerji fiyatlarına rağmen azalmadı, enerji fiyatlarının yeniden yükselişi, hem açığı hem enflasyonu tetikledi. Özellikle de dövizle borçlanmış , önemli bir kısmı da rejime yakın firmaları zor zamanlar bekliyor.

Bütün bunların tam da “Tek adam” için rejim değişikliği operasyonuna denk gelmesi, AKP’yi endişelendiriyor ve baş gösteren kriz ateşi, seçmen tercihini fazla etkilemeden, Nisan ayında sandıktan rıza alınmasına çalışılıyor.

Bunun için de kriz ateşinden etkilenen kesimlere kamu bütçesinden – yüksek bütçe açıklarını göze alarak- fonlar aktarılmaya başlanıyor. OHAL şartlarında, Merkezi bütçeye paralel olarak oluşturulan Sayıştay denetimi dışı tutulan Varlık Fonu’na ise, kamu banka ve şirket hisseleri aktarılarak bu fondan esas olarak mega projeleri üstlenmiş ve diğer yandaş sermayedarlara can simitleri atılıyor.

Bu arada, doların ateşini aşağıda tutacak parasal formüller de aranıyor. Bütün bunların yanında, dış rüzgarların ters dönmesi , çıkan sermayenin geri gelmesi için de umutlar besleniyor.

Yükselen dolar fiyatının el freni, TL faizlerini artırmak. Ancak bu, iç piyasayı daha da soğutacak bir önlem. Bundan özellikle RT Erdoğan  kaçıyor ve Merkez Bankası’na faiz artırımı konusunda soğuk mesajlar gönderiyor. Merkez Bankası ise radikal ölçüde  faiz artırmaktan sonuç alınıp alınmayacağından emin değil. Çünkü doların tırmanışında, sıcak paranın Türkiye’den çıkışı kadar, içeride yüksek döviz borcu olan firmalardan gelen yüksek talebin de etkisi var. Özellikle “mega projeler” denilen ve aralarında üçüncü havalimanı, üçüncü köprü, Avrasya Tüneli, Gebze-İzmir otoyolu, sağlık kampüslerinin bulunduğu devlet himayeli kamu-özel iş birliği projelerini üstlenen firmaların döviz açıkları 213 milyar Dolar dolayında ve bu firmalar için her 1 kuruşluk dolar fiyatı artışı, 2 milyar TL’lik (500 milyon Euro) kur zararı demek. O nedenle bu firmalar, açık pozisyonlarını daraltma telaşı ile, sürekli dolarda göreli düşüşleri kovalıyor ve dolar satın alarak açıklarını azaltmaya çabalıyorlar. Bu firmalardan gelen dolar talebi  bile tek başına doları sürekli belli basamakta tutmaya yetiyor.

Dolardaki olağan dışı fiyat artışlarının arkasında ise temelde azalmak bilmeyen ağır iç ve dış politik riskler var. Bu riskleri azaltacak bir normalleşme yerine, otoriter ve çatışmacı iklimi körükleyecek bir anayasa değişikliği gündemde. Böyle bir ortamda, dışarıda ABD gibi bir alternatifi olan yabancı fonların geri dönüşü kolay değil. Rejimin tek umudu, ABD’de işlerin yolunda gitmemesi. Bunun için de Trump’ın saçmalamaya başlaması yetiyor. Nitekim, daha iktidarının ilk günlerinde Meksika sınırına duvar, Müslüman ülke yurttaşlarına giriş yasağı gibi Turmpvari davranışlar, dolara değer kaybettirdi, yabancı fonları da “bekle-gör”e geçirdi

Ne yapılıyor,yapılacak?

Referandum tarihine kadar rejimin ekonomiden gelecek negatif etkilerin “hayır”ları artırmaması için yapılacak şeylerden biri, kamu bütçesi açıklarını göze alarak çeşitli kesimlere can simitleri atmak. Vergi kolaylıkları, teşvikli krediler, maliyet azaltıcı önlemler, çeşitli kesimlere vergi afları, düşük krediler vb.ler. Bunun için İşsizlik Fonu ve yeni kurulan Varlık Fonu kaynakları da kullanılıyor, kullanılacak. Krizin yara beresine karşı bu pansumanlarla şikayetler azaltılmak isteniyor.

Kriz ateşini körükleyecek dolardaki yeni tırmanışların olmaması için de   umut Trump’da !. ABD’de kamuoyunda tepkiye yol açan her icraat, global fonlarda ürkmeye ve ABD’ye yerleşme konusunda “bekle-gör”e , geçici de olsa Türkiye gibi ülkelerde oyalanma tercihine neden oluyor ve devam edebilir. Bu da global fonlarda kısmi geri dönüşler, dolayısıyla, Türkiye’de borsada artış ve doların fiyatının görece gerilemesi demek.

Ancak yine de Mart ayında beklenen ABD Merkez Bankası Fed’in faiz artışı, global fonlar için esas karar anı. Bu gerçekleşirse, dolarda sert artışlar ve Türkiye ekonomisinde yeni çatırdamalar, referandum öncesi kaçınılmaz hale gelebilir, “Hayır” tercihi daha da yükselebilir.

 

 

 

Makale kategorisine gönderildi | Kriz Yangını ile Daha Çok “Hayır” (ozguruz.org, 6 Şubat 2017) için yorumlar kapalı

Varlık Fonu: ‘Şirket Kurtarma Fonu’(Al-Monitor, 9 Şubat, 2017)

Özet:
Varlık Fonu’nun atması en muhtemel adımlardan biri, zor durumdaki yatırım projelerini üstlenen ve çoğu AKP’ye yakınlığı ile bilinen firmalara can simidi atması.

15 Temmuz darbe girişimi ikliminde, yasa yerine geçen kanun hükmünde kararnamelerle (KHK) hızla oluşturulan Türkiye Varlık Fonu (TVF), Türkiye siyaset ve ekonomi gündeminde baş köşeye yerleşirken, bundan sonra da ana tartışma konularından biri olmayı sürdürecek gibi.

TVF, AKP hükümeti yetkililerince, çoğu petrol zengini Körfez ülkesinin, Norveç’in ve başka cari fazlası, bütçe fazlası olanların kurduğu ülke fonlarına benzetiliyor. Oysa TVF, bunlarla sadece isim benzerliğine sahip o kadar. Çünkü Türkiye’nin cari açığı kronik. Bütçe fazlası olmadığı gibi, yükselme eğiliminde olan açığı var. O zaman bu fona neden ihtiyaç duyulduğu, fon ile ilgili inşa süreci ilerledikçe ortaya çıkıyor.

Şimdiye kadar belirginleşen büyük resim, TVF’nin hem bütçenin hem Merkez Bankası’nın bazı fonksiyonlarına ortak olacağını gösteriyor. Bunun da ötesinde görünen o ki, fonun öncelikli hedefi, kamusal likit varlıkları, “mega proje” olarak adlandırılan Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) yatırım projelerini düze çıkarmada, kurtarmada can simidi olarak kullanmak.

Türkiye ekonomisi, küçülme sürecinde. 2016 yılı ekonomik büyümesinin son çeyreği henüz net değil ama ilk üç çeyrekten çıkan sonuç, yıllık büyümenin yüzde 1.5’i aşmayacağı yönünde. Oysa 2015 büyümesi yüzde 6.1 olarak açıklanmıştı. Bu, 2016’dan itibaren sert bir düşüşün başlaması demek. 2017 için de büyüme konusunda iyimserlik yok. Çünkü büyüme Türkiye için yabancı kaynak girişine bağlı.

Dış kaynak kullanımına mutlak bağımlılığı olan Türkiye, üç uluslararası derecelendirme kuruluşu tarafından “yatırım yapılamaz ülke” ilan edilince ve bunun üstüne Fed faizinin cazibesi eklenince, umulan ve alışılmış dış kaynak girişi artık söz konusu değil. Bu durum, 2015’te doları TL karşısında yüzde 25, 2016’da da bunun üstüne yüzde 20 değerlendirdi. En büyük zararı toplamı 213 milyar doları bulan net döviz açıkları ile özel firmalar gördü. Merkez Bankası bu firmalar arasında kamu-özel ortaklığı kapsamında altyapı yatırımları üstlenen firmaların yükünün ağırlığına dikkat çekti. Şimdi gündemde, devletin ciro, kiralama garantisi verdiği, dış finansmanlarına garantör olduğu bu devasa yatırımları üstelenen firmaları, üstlendikleri büyük riskler dolayısıyla bekleyen darboğazlar var. Bunlara üç uluslararası derecelendirme kuruluşu da dikkat çekiyor.

İşte TVF, tam da bu büyüyen riskin ilk sinyalleri ulaşmaya başladığında oluşturuldu. Kamu bankalarının, havayolu şirketi THY’nin, enerji ile ilgili kamu kuruluşlarının ve başka irili ufaklı devlet kuruluşlarının likit, taşınmaz varlıklarını bünyesine çekip alan TVF’nin yapacağı ilk şeylerden biri, bu varlıklarla bir portföy oluşturmak ve bu portföyü vitrine koyarak borçlanmaya çıkmak. Özellikle de yabancı yatırımcıları portföye yatırıma çekmek. Bu, devlet kâğıtları üstünden Hazine’nin borçlanmasına paralel bir borçlanma.

Mali disiplin prensibine hep sadık kalmış AKP hükümeti, TVF olmasa merkezi bütçeden bu borçlanmalara gitmeye kalksa, şu sıralar milli gelirin yüzde 30’ları dolayında olan kamu borç stoku/milli gelir oranı hemen yukarılara çıkardı. Daralan ekonomide merkezi bütçenin açıklarının artması zaten kaçınılmaz. Bunlar, merkezi bütçenin büyüyen açıkları ve büyüyen borç yükü demek olacak ve özellikle dış yatırımcılar karşısında vitrini bozacaktı.

Oysa merkezi bütçeye paralel inşa edilen “paralel bütçe” denebilecek fon, bu borçlanma ve açık işlevlerinin bir kısmını üstlendiğinde, açık ve yükün iki bütçeye bölünmesi sonucu rasyolarda bozulmanın da önleneceği umuluyor. Hoş, bunu başta IMF olmak üzere derecelendirme kuruluşları ve yatırımcılar görmez mi? Elbette görürler, ama sıkışıklık bazen en sorumlu insanlara bile kuma başını sokan devekuşu yanlışları yaptırıyor.

Maliye Bakanı Naci Ağbal 8 Şubat tarihli Hürriyet’e şu açıklamayı yaptı: “Varlık Fonu, envanterindeki varlıkları karşılık göstererek borçlanma yapabilir, proje finansmanı yapabilir büyük projelere finansman bulabilir.” Bu, TVF’nin görünürdeki ilk hedefi. Ancak TVF, bünyesine kattığı kamu varlıklarından bir portföy oluşturunca derecelendirme kuruluşlarından “yatırım yapılabilir” notunu alabilir mi? Bu zor. Ülke fonları “Santiago kuralları”na uymayı taahhüt ediyor. Bu kuralların başında da “güvenilir hukuki temel” geliyor.

TVF, ağırlıkla OHAL döneminin ürünü ve KHK’larla düzenlendi. Bu durum, derecelendirme kuruluşlarının notunu baştan olumsuz etkileyecektir. Ülke notu 100 üstünden 44 ile yatırıma uygun olmayan Türkiye için fonun hukuki sakatlığı kadar ortaya çıkış zamanlaması da ciddi bir handikap ve beklediği dışarıdan borçlanma, neredeyse ham hayal.

Hatırlatalım: Türkiye daha şimdiden yükselen ülkeler arasında risk primi (CDS) 258 ile ilk sırada ve uzun zamandır ilk sırada olan Brezilya’yı geçmiş durumda. Üçüncü sırada Güney Afrika, dördüncü sırada Rusya var. Trump’ın hedefindeki Meksika bile beşinci sırada.

Türkiye’yi bu kadar risk şampiyonu yapan şeyin ekonomik kırılganlıklarının yanında politik ve jeopolitik riskler olduğu biliniyor. Dolayısıyla bu kaotik politik iklimde, hele ki anayasa değişikliği ile ilgili nisan ayında yapılacak referandumun bir “hayır” sonucunu muhtemel kıldığı şartlarda, TVF’nin evdeki hesabının çarşıya uyması çok zor görünüyor.

TVF’nin borçlanarak fon yaratmayı beklerken yapması en muhtemel şey ise portföyüne, zor durumdaki yatırım projelerini, bunu üstlenen ve çoğu AKP’ye yakınlığı ile bilinen firmaların hisselerini, borçlanma senetlerini katmak. Bu, bir anlamda firmalara fonun can simidi atması demek. Nitekim Maliye Bakanı Ağbal, Hürriyet’e yaptığı açıklamada “Fon, büyük projelere finansman bulabilir” derken bu noktaya da değinmiş oldu.

TVF, paralel bütçe olmanın yanında paralel Merkez Bankası olma eleştirisine de maruz kaldı. Fonun kamu kuruluşlarının döviz nakitlerini kullanarak piyasada “spekülatif atakları önleme” işlevi olduğu da ifade ediliyor. Bu konuda Savunma Sanayii Fonu’nun üç milyar lirasının neden fona alındığını Maliye Bakanı şöyle açıklıyor: “Fon’un görevlerinden birisi de finansal piyasalarda istikrarı sağlamak, piyasalarda meydana gelebilecek dalgalanmalara karşı gerekli tedbirleri üretmek. Fon’un kanunla verilen para piyasalarındaki istikrarı sağlama görevini yerine getirebilmesi için likit bir kaynağa ihtiyaç var. Üç milyar lirayı daimi olarak almıyoruz.”

Bu sözleri, Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli de şöyle destekliyor: “Fon, piyasaların aşırı dalgalandığı, spekülatif işlemlerin, ekonomik sabotaj ve saldırıların yoğunlaştığı dönemlerde, piyasaların sakinleştirilmesine ve saldırıların defedilmesine büyük katkı sağlayacaktır.” Bu, Merkez Bankası’ndan beklenen bir işlev iken şimdi fonu da bu işleve ortak görmek söz konusu olabilecek. Ama ne kadar etkili olacağı ancak yaşanarak görülecek.

Özetle, Türkiye’de milli gelir artmıyor ama milli gelirden kamuya akan kısım, kamusal servet, yeni bir kurum olan TVF tarafından diğer kurumların kaynakları daraltılıp yetkileri paylaşılarak kullanılacak. Fon, kamu denetiminden uzak ve bir “şirket” keyfiyetinde çalışacak. Devletin şirket gibi olması gerektiği sözünü sarf eden AKP’lilerin fantezisi gerçekleşebilecek mi? Buradan yeni yetki çatışmaları, mali disiplinsizlik ve kaos mu çıkar; yoksa istikrar mı, yaşanarak görülecek.

Makale kategorisine gönderildi | Varlık Fonu: ‘Şirket Kurtarma Fonu’(Al-Monitor, 9 Şubat, 2017) için yorumlar kapalı

Turkey’s wealth fund is less about wealth and more about debt (Al-Monitor, February 9,2017)

Summary:
Turkey’s newly established sovereign wealth fund is expected to throw life preservers to companies involved in the government’s “mega-projects” and primarily owned by AKP cronies.
Author

Translator: Timur Göksel

In a stunning move Feb. 6, the Turkish government transferred public assets worth billions of Turkish liras to a sovereign wealth fund that it hastily created last year. Structured through legislative decrees under the state of emergency declared after the coup attempt in July, the Turkey Wealth Fund (TVF) appears destined to continue to stir controversy.

The ruling Justice and Development Party (AKP) says the TVF is similar to sovereign wealth funds operated by oil-rich Gulf states, Norway and other countries with current account and budget surpluses. In reality, the only similarity is the name. Turkey, a country with a chronic current account deficit, has no budget surplus, but rather a budget deficit, which happens to be on the rise. Why Ankara sought such a fund is becoming clearer as it gradually takes shape.

Judging by what has emerged so far, the TVF is expected to assume some budgetary and Central Bank functions. As a primary goal, it will probably be used to provide lifelines or even life preservers to the AKP’s “megaprojects” — public-private partnerships (PPP) in giant infrastructure investments — by using the public liquid assets transferred to its disposal.

The Turkish economy is currently contracting. Last year’s overall growth rate is not yet known, but existing data suggest it barely exceeded 1.5%, a steep decline from 6.1% in 2015. The outlook for 2017 is similarly pessimistic. Turkey’s economy relies on external funds to grow, but the customary level of these capital inflows is no more. The world’s top three credit-rating agencies have cut Turkey to “non-investment” grade, with the Federal Reserve’s rate-hike policy also contributing to the exit of foreign funds.

As a result, the dollar has climbed dramatically against the Turkish lira — 20% last year and 25% in 2015 — dealing a severe blow to indebted private companies, which are running a net foreign exchange deficit of $213 billion. The companies involved in the PPP projects are particularly burdened in this regard, as the Central Bank noted in November. The government has granted turnover and leasing guarantees to these companies, while acting as a guarantor for their external borrowing as well. The big risks and financial strains of these companies have now become a source of serious concern, highlighted also by the credit-rating agencies.

The TVF was created in August after the increasing risks began to show. On Feb. 6, the liquid assets of major public entities, including Turkish Airlines, banks and energy and telecommunications companies, were transferred to the fund. The TVF is now expected to create a portfolio with these assets, put it in the shop window and embark on borrowing, aiming to lure more foreign investment to Turkey. This would essentially amount to a new borrowing channel, parallel to the treasury’s borrowing via government bonds.

How is this supposed to serve the government? If the need for more borrowing were to be met via the central government budget, the ratio of Turkey’s public debt stock to its gross domestic product (GDP) — about 30% at present — would immediately increase. Given the shrinking economy, the budget deficit is already bound to expand. So, a growing budget deficit, coupled with a swelling debt burden, would further mess up Turkey’s shop window display aimed at foreign investors.

The fund will serve as a “parallel budget,” taking over some of the borrowing and deficit burdens, which, Ankara hopes, will keep the debt-to-GDP ratio tidier. Of course, foreign investors and credit-rating agencies will not be hoodwinked by this, but in times of stress, even the most amenable of people can act like an ostrich and bury his or her head in the sand.

In remarks to Hurriyet on Feb. 8, Finance Minister Naci Agbal said, “The wealth fund will be able to borrow, finance projects or secure financing for big projects by using the assets in its inventory as collateral.” So this is the first obvious purpose of the fund. Can it, however, get an investment grade from ratings agencies by simply putting up a portfolio of public assets? This would seem rather difficult to achieve, because sovereign wealth funds are supposed to adhere to the Santiago Principles, the first of which is having a “sound legal basis.”

The TVF was shaped largely through legislative decrees, a tool the government acquired under a controversial state of emergency. This alone bears negatively on its credibility. The timing of its creation is another serious handicap, which, along with the flawed legal basis, makes Ankara’s borrowing hopes look like mere fantasy.

Turkey already has the highest risk premium among emerging economies, having recently outstripped Brazil. The two are followed by South Africa, Russia and Mexico. What makes Turkey the “risk champion” is not only economic volatility, but political and geopolitical risks as well. The country is headed toward a raucous referendum in April that will decide the fate of constitutional amendments to install a presidential system. In such a climate of political turmoil, the TVF’s plans could easily go down the drain.

While trying to obtain funds through borrowing, the TVF is likely to take over financially strained investment projects and shares and debts of companies involved in them. This would amount to throwing a life preserver to the companies, most of which are owned by AKP cronies. Agbal’s remarks about the fund securing “financing for big projects” point toward this.

According to critics, the TVF will function not only as a “parallel budget” but also as a “parallel central bank.” The fund is expected to use the cash of public entities to fend off “speculative attacks” on the market. Three billion Turkish liras ($807,000) from the Defense Industry Fund, for instance, have been transferred temporarily to the TVF. Explaining the decision, Agbal said, “Maintaining stability on the financial markets by drawing up measures against fluctuations will be among the duties of the fund. To fulfill this duty … the fund needs liquidity. We are not taking the 3 billion Turkish liras for good.”

Deputy Prime Minister Nurettin Canikli offered a similar explanation, saying the TVF “will contribute greatly to calming markets and repelling attacks in times of extreme market fluctuations and when speculative operations, economic sabotage and attacks intensify.” Thus far, this has been a function of the Central Bank. How successful the TVF will be remains, of course, to be seen.

In sum, at a time when Turkey’s national income has stopped growing, a newly established entity will use large chunks of existing public funds at the expense of other public institutions. The TVF will be exempt from public audit and supervision, and function as a company. This is perhaps a fantasy come true for the AKP, whose members often say the state should operate like a company. Whether this leads to stability or power struggles and fiscal disarray, only time will tell.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s wealth fund is less about wealth and more about debt (Al-Monitor, February 9,2017) için yorumlar kapalı

Türkiye ve bölge ülkelerinin yatırım notları (Al-Monitor,3 Şubat,2017)

Özet:
Türkiye, istisnai jeopolitik konumuna rağmen hovardaca harcadığı imkânları, yanlış dış politika duruşları, demokrasi dışı politik icraatı nedeniyle yatırımcıya tavsiye edilmeyen riskli ülke durumuna düştü.

Türkiye’de Başbakanlıkça dış yatırımcıları Türkiye’ye çekmek için hazırlanan “Invest in Turkey” isimli portalda “Türkiye’ye Yatırım Yapmak İçin 10 Neden” diye bir başlık var. O başlık altında Türkiye’nin jeopolitiğinin sağladığı avantajlar şöyle sıralanır: “Doğu-Batı ve Kuzey-Güney arasında doğal bir köprü işlevi görerek önemli pazarlara giden etkili ve uygun maliyetli bir çıkış noktası; Avrupa, Avrasya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki 1,6 milyar müşteriye kolay erişim imkânı; toplam GSYİH’leri 24 trilyon ABD doları olan çok sayıda pazara erişim.”

Bu “merkezi konum”un avantajının yanında “enerji koridoru” avantajı da hatırlatılır: “Doğu ile Batı’yı birbirine bağlayan önemli bir enerji terminali ve geçidi dünyadaki kanıtlanmış birincil enerji rezervlerinin % 70’ten fazlası Türkiye’ye oldukça yakın bölgelerde yer alırken, en büyük enerji tüketicisi konumundaki Avrupa, Türkiye’nin batısında yer alarak ülkeyi enerji transferinde kilit nokta, bölgede ise bir enerji terminali yapmaktadır.”

Aynı tanıtım sitesinde yatırım ortamının elverişliliğinden de şöyle söz edilir: “1997 yılından bu yana doğrudan yabancı yatırım üzerindeki kısıtlamalar açısından OECD üyesi ülkeler arasında ikinci en büyük reformcu (OECD DYY Düzenlemeleri Kısıtlayıcılık Endeksi 1997-2015); Ortalama 7,5 günde şirket kurulumu sunan iş dostu bir ortam (OECD’ye üye ülkelerde bu süre 15 günü aşmaktadır) (Dünya Bankası İş Yapma Raporu 2016); Son derece rekabetçi yatırım koşulları; Güçlü bir sanayi ve hizmet kültürü; Tüm yatırımcılara eşit muamele; 2015 yılında yaklaşık 46800 yabancı sermayeli şirket (Ekonomi Bakanlığı); Uluslararası tahkim; Transfer garantisi.”

Bu sayılanlar içinde jeopolitik ile ilgili olanlar, 1,6 milyar kişilik nüfusa, 24 trilyon dolarlık ekonomilere yakınlık, gerçekten de Türkiye için bir “potansiyel cazibe”. Ama bu imkanın iyi değerlendirildiği konusunda ekspertiz kabul edilen kuruluşlar aynı fikirde değil. Başbakanlığın yatırımcıya sunulan “cazip” imkanlara çektiği dikkatlere karşın, üç global derecelendirme kuruluşu, Türkiye’yi “yatırım yapılamaz ülke” ilan etmiş durumdalar.

Geçtiğimiz hafta Standard and Poor’s (S&P) Türkiye’nin kredi notu görünümünü durağandan negatife, Fitch ise BBB – (negatif) olan notunu BB+ yani durağana düşürünce, Türkiye, yatırım liginde iyice aşağı itildi.

Önemli krizlerinden birini yaşadığı 1994’te Türkiye, yatırım yapılabilir ülke statüsünü kaybetmişti ve bu tarihten ancak 18 yıl sonra, 2012’de “yatırıma uygun ülke ” notunu kazandı ama 4 yıl bitmeden 2016’da bunu tekrar kaybetti. Gerçek olan şu: Kredi notunu yükseltmek zor, kaybetmek ise kolay.

Not indiriminin birçok nedeni var kuşkusuz. Bunları, kredi kuruluşlarının ilgili raporlarından okumak mümkün. Nedenlerin bir bölümü ekonomiyle ilgili. Büyüme ivmesinin kaybedilmesi, üçüncü çeyrekte yüzde 1,8 oranında negatif büyüme yaşanması, işsizliğin yüzde 12’ye yaklaşması, enflasyonun yüzde 8,5’u bulması, doların 2015’te yüzde 25 yükselmesinin ardından 2016’da da yüzde 20 daha pahalılaşması, özel firmaların döviz açıklarının yüksekliği, iç talebin daralması, ihracatın, turizmin gerilemesi gibi birçok olumsuzluk, not indiriminde etken. Makro göstergelerdeki bozulmaların ötesinde, Merkez Bankası’nın para politikası, üretilen karmaşık çözümler ve güven vermeyen açıklamalar da not düşüşünde rol oynadı.

Türkiye’yi “yatırım yapılamaz” kümesine itmede, ekonomik nedenlerin yanında siyasal nedenler belki daha önemli. Nisan ayında referandumda oylanacak olan anayasa değişikliğinin getireceği sistem değişikliğinin bir çeşit “tek adam rejimi” yaratacağını ve riskleri yükselteceğini, Fitch raporu da dile getirdi. Bu yönelişin Türkiye’yi Avrupa değerlerinden koparacağına ilişkin endişelerin not indiriminde ciddi etkisi olduğu anlaşılabiliyor.

Üç derecelendirme kuruluşunun notları, ülkelerin makro göstergeleriyle de bir araya getirilip 100 üzerinden değerlendirildiğinde, Türkiye’nin notu 44’ü ancak buluyor.

Türkiye’nin notu, komşu ve parçası olduğu Orta Doğu, Yakın Doğu, Kafkaslar ve Doğu Avrupa ülkelerinin yatırım notları ile kıyaslandığında, 40 kadar ülkenin yer aldığı bu bölgelerde Türkiye ile aynı durumda olanlar kadar, Türkiye’den daha iyi ve daha kötüler olduğu görülüyor.

Yatırım notu yüksek ülkeler daha çok Orta Doğu’nun Körfez ülkeleri. Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Suudi Arabistan 100 üzerinden 90 ile 86 arası nota sahipler. Yine bu bölgede Umman 78, İsrail ise 76 yatırım notuna sahip. Yatırım yapılabilir ülkeler, Türkiye’nin bazı durumlarda dâhil edildiği Doğu Avrupa grubunda da yer alıyor. Çekya, Slovakya, Estonya, Letonya, Litvanya notları 100 üzerinden 70’in üstünde olan yatırım yapılabilir ülkeler.

Notu 100 üzerinden 70 ile 50 aralığında olanlar, kabaca “orta derecede yatırıma elverişli” ülke tanımına sokuluyor ve bu tanıma uyan ülkelerin başında Almanya’nın arka bahçesi de sayılan Polonya var. Bunları, diğer Doğu Avrupa ülkelerinden Slovenya, Bulgaristan ve Romanya izliyor. Orta derecede yatırım notu olanlardan ikisi ise Türki cumhuriyetler Azerbaycan ile Kazakistan.

Türkiye’nin arasında yer aldığı ve notu 50 ile 35 aralığında olan “yatırım yapılamaz” ülkelerin yine bir kısmı Doğu Avrupa, bir kısmı da Kafkasya bölgesinden. Orta Doğu’dan da bu kategoride ülkeler var. AB üyesi Doğu Avrupa ülkelerinden Macaristan, Hırvatistan ve AB kapısında bekleyen eski Yugoslavya bileşenleri Sırbistan, Karadağ ve Makedonya, “yatırım yapılamaz ülkeler” kümesinde Türkiye ile beraberler. Orta Doğu ülkelerinden Ürdün ile AB üyesi Güney Kıbrıs ve Kuzey Afrikalı Tunus da yatırımcıya, uzak durulması konusunda uyarı gönderilen ülkeler arasında.

Yatırım notu alamayan komşu ülkelerden en kalıplısı Rusya. Büyük askeri gücüne ve politik ağırlığına rağmen Rusya, yatırımcıya uzak durulması konusunda uyarı gönderilen en büyük ülke. Bu kümede Kafkasya’dan Gürcistan ile Ermenistan da var.

Türkiye’ye coğrafi yakınlığı olan bazı ülkeler ise “çok riskli, spekülatif” olarak adlandırılıyorlar ve bunların notu 35 ve altı. Doğu Avrupa’dan Arnavutluk, Bosna-Hersek ve Moldova, bu kümedeler. Orta Doğu’dan bekleneceği gibi Irak, Mısır ve Lübnan yine bu kümenin ülkeleri. Ukrayna, Kırgızistan ve Pakistan da bu “çok riskli, spekülatif” ülke grubundalar. İran ile Suriye ise anlaşılır nedenlerle derecelendirme kuruluşlarının listelerine girmiyorlar.

Özetle, Türkiye’nin dâhil olduğu ülke gruplarına ait 40 dolayındaki ülke arasında Körfez ülkeleri, İsrail ve bazı Doğu Avrupa ülkeleri “yatırıma uygun” vizesi alırken, diğerleri gerekli notu alamamış durumda. Türkiye, en uygun jeopolitiğe sahip olmasına rağmen, hovardaca harcadığı imkânları, yanlış dış politika duruşları, demokrasi dışı politik icraatı nedeniyle biriktirdiği yüksek riskler yüzünden yatırımcıya tavsiye edilmeyen ülke durumuna düştü.

Türkiye’nin “yatırım yapılamaz ülke” kümesinden bir üst lige çıkması, ekonomik iyileşmelerden önce politik ve jeopolitik risklerini azaltmasından geçiyor. “Tek adam” rejimi konusunda yapılacak halkoylamasından çıkacak bir “hayır” sonucu, belki de iyileşmeye giden yolda en önemli adım olacaktır.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2017/02/turkey-how-country-squanders-its-geopolitical-edge.html#ixzz4XusZUhrx

Makale kategorisine gönderildi | Türkiye ve bölge ülkelerinin yatırım notları (Al-Monitor,3 Şubat,2017) için yorumlar kapalı

How political risks wreck Turkey’s economic prospects (Al-Monitor, Februrary 3,2017)

Summary
Turkey has lost its investment grade status with all top three credit-rating agencies, falling behind many regional countries despite its geopolitical edge.

Author

TranslatorSibel Utku Bila

Invest in Turkey — a promotional website by the Turkish government — lists 10 main reasons why foreign investors should put their money in the country. Highlighting geopolitical advantages, the site describes Turkey as “a natural bridge between both East-West and North-South axes, thus creating an efficient and cost-effective outlet to major markets.” The country, it says, has an “easy access to 1.6 billion customers in Europe, Eurasia, the Middle East and North Africa” and “multiple markets worth $24 trillion” in gross domestic product.

Turkey’s role as an “energy corridor” is also highlighted: The country sits “at a close proximity of more than 70% of the world’s proven primary energy reserves, while the largest energy consumer, which is Europe, is located right to the west of Turkey, thus making the country a linchpin in energy transit and an energy terminal in the region.”

The website describes also a favorable investment climate, noting that the Organization for Economic Cooperation and Development (OECD) ranks Turkey as “the second-biggest reformer” in terms of easing restrictions on foreign direct investment since 1997. Turkey, it says, offers “a business-friendly environment, with an average of 7.5 days to set up a company, while the average in OECD members is more than 15 days.” All this in addition to “highly competitive investment conditions, strong industrial and service culture, equal treatment for all investors, around 46,800 companies with international capital in 2015, international arbitration and guarantee of transfers.”

Turkey’s location at the juncture of trade and energy routes linking populous markets is truly a blessing, but how the country is using it is another question. The expert opinion is far from flattering. Despite all the appealing factors Ankara lists, the world’s top three credit-rating agencies — Moody’s, Standard and Poor’s (S&P) and Fitch — have all relegated Turkey to a “non-investment” status today.

On Jan. 27, S&P lowered Turkey’s outlook to “negative” from “stable,” while Fitch cut its credit rating to BB+ from BBB-, stripping the country of its last remaining investment grade status with the Big Three.

This had previously happened in 1994 during a severe economic crisis. It took the country a whole 18 years to reclaim the status in 2012, and then only four years to lose it again. As Turkey has learned the hard way, winning credit is hard, but losing it is easy.

A wide range of factors contributed to the downgrade, as the credit-rating agencies explain in their reports. Part of the reasons are economic. The Turkish economy has lost its impetus, contracting 1.8% in the third quarter of 2016, with unemployment reaching about 12% and inflation 8.5%. The dollar last year climbed 20% against the Turkish lira, atop a 25% rise in 2015, threatening hundreds of private companies with foreign exchange deficit. The declines in domestic demand, exports and tourism revenues were among other factors that led to the downgrade. Besides the worsening macroeconomic indicators, the Central Bank’s monetary policy, complicated solution recipes and unreliable statements were also at play.

Still, political factors were perhaps more important in dragging Turkey into the “non-investment” zone. Constitutional changes, expected to be put on a referendum in April, envision a sort of one-man regime, which is heightening the risks. Fitch, for instance, listed political and security risks on top of negative factors, noting that, if approved, the constitutional changes “would entrench a system in which checks and balances have been eroded.”

On Trading Economics, a website that scores the credit worthiness of countries on a numerical index between 0 and 100, based on the Big Three’s credit ratings and macroeconomic data, Turkey only scores 44 points.

This leaves Turkey lagging behind many countries in its neighborhood and broader vicinity. In the Middle East, the top scorers are Kuwait, the United Arab Emirates, Qatar and Saudi Arabia, whose points range between 90 and 86. Oman has 78 points, and Israel 76. In Eastern Europe, another region in which Turkey is often included, the Czech Republic, Slovakia, Estonia, Latvia and Lithuania all rank as countries good for investment, scoring more than 70 points.

The countries that score between 70 and 50 points, which could be roughly described as a medium investment grade, include Poland, Slovenia, Bulgaria and Romania, as well as the Turkic republics of Azerbaijan and Kazakhstan.

The “non-investment” group of those with 35 to 50 points, to which Turkey belongs, includes European Union members Hungary, Croatia and Cyprus, as well as membership candidates Serbia, Montenegro and Macedonia, along with Georgia and Armenia in the Caucasus and Jordan and Tunisia in the Arab world. The bulkiest member in this category is Russia, which, despite its political and military might, ranks as a red-flag country for investors.

Turkey still outstrips a number of countries in its vicinity that score less than 35 points and are considered as highly speculative and risky. The Europeans in this group are Ukraine, Albania, Bosnia-Herzegovina and Moldova, while the Asians include Iraq, Egypt, Lebanon, Pakistan and Kyrgyzstan. For understandable reasons, two of Turkey’s neighbors — Iran and Syria — are not listed at all.

In sum, only the wealthy Gulf monarchies, Israel and several Eastern European countries rank as good for investment among the 40-odd nations in Turkey’s eastern and western neighborhoods. Despite its clear geopolitical edge, Turkey amassed serious risks in several years, marked by recklessly wasted opportunities, ill-conceived foreign policies and a drift away from democracy, to lose its hard-won investment grade.

The need to decrease political risks is now more urgent than any economic measure. A “no” to the one-man regime at the looming referendum may prove the most decisive step on the way to recovery and back to the upper league.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2017/02/turkey-how-country-squanders-its-geopolitical-edge.html#ixzz4Xus3GWsb

English, Makale kategorisine gönderildi | How political risks wreck Turkey’s economic prospects (Al-Monitor, Februrary 3,2017) için yorumlar kapalı

“Tek adam” Endişesiyle Sermaye ve Beyin Göçü(ozguruz.org. 1 Şubat 2017)

 

Türkiye’nin hızla biriken ekonomik kırılganlıklarının yanında içerideki politik gerilimi, yönelimleri ve tutarsız dış politikadan kaynaklanan jeopolitik riskleri , S&P, Moody’s, Fitch gibi derecelendirme kuruluşlarınca negatif nota dönüştürüldü. Bunun sonucunda, ülkeye olan güven de hızla azalıyor. Yine bunun sonucudur ki, hem içeriden , yerlilerin  sermaye çıkışı hızlanıyor hem dış sermaye Türkiye’deki yatırımlarını sonlandırıp gidiyor ve/veya, yatırım niyetlerini uzun süreli olarak erteliyor.

Bu sermaye kanaması, ülkenin iş ve aş bekleyen üstelik eğitimli nüfusunun iş bulma umutlarını bir başka bahar ertelemesine neden olurken, gücü yeten nitelikli emek, nüfus da yurt dışına göçüyor ve böylece sermaye göçüne, beyin göçü ekleniyor.

Sermaye çıkışı

Türkiye ekonomisinin 2017’deki durumu  iç açıcı görünmüyor, alarm veriyor. 2016’dan devralınan sorunların yılın en azından ilk yarısında sürmesi bekleniyor. Sert şirket sarsıntıları,  banka  çalkantıları, yoğun işsizlik ve gelir erimesi kaçınılmaz görünüyor. Bu öngörüye yol açan etkenlerin başında, Türkiye ekonomisinin dış kaynağa bağımlılığı ve bu kaynağın Türkiye’den uzaklaşmasının da etkisiyle, dolar fiyatının hızla artışı geliyor.

Türkiye’nin artan gerilimli ortamının ve anti-demokratik yapısının “tek adam hedefli” bir sürece doğru bükülmesi, Türkiye’nin risk katsayısını artırdı ve ülkede özellikle borsaya , hisse senetlerine,devlet kağıtlarına yatırım yapmış sıcak para ,önceki yıllardan farklı olarak, çıkma yönünde bir davranış sergiledi.

En son açıklanan ödemeler dengesi verileri, özellikle 2016’nın  ikinci yarısında dış kaynak girişinde önemli bir azalma olduğuna işaret ediyor. 2016 Eylül-Kasım dönemine ait veriler, 3 ayda cari açığın 5,6 milyar dolara ulaşırken, açığı finanse edecek bir kaynak girişi olmadığı gibi, 1,5 milyar dolarlık sıcak para çıkışı olduğunu göstermektedir. Bu durumda, açığın, “kaynağı belirsiz”(net hata-noksan) kaleminden giren 4,4 milyar dolar ve Merkez Bankası döviz rezervlerinden karşılandığı anlaşılmaktadır.

21

Eylül-Kasım döneminde 4,4 milyar dolar olan kaynağı belirsiz döviz girişinin yılın 11 ayında 9,6 milyar dolara ulaşması ve 11 ayda 28,6 milyar doları bulan cari açığın üçte Kaynak TCMB veri tabanı

birinden fazlasını karşılaması, ayrıca  dikkat çekicidir. Bu kaynaktan girişler, 2015’te de 9,3 milyar dolar olmuş ve cari açığın yüzde 29’unu finanse etmişti.

Dış kaynak girişinin özellikle yılın ikinci yarısında azalması ve girişin yerini son aylarda çıkışa terk etmesiyle, dolar fiyatında da sert yükselmeler gözlendi. 2015 Aralık ayında 2,91 TL olan dolar, 2016 Aralık ayı ortalamasını 3.50 TL’ye yakın kapadı ve 12 ayda yüzde 20’nin üstünde fiyatlandı. Dolar, 2015’te de yüzde 25 pahalanmıştı. Bu tırmanış, 2017’nin ilk ayında da sürdü ve doların fiyatı artırılan faizlere rağmen, 3.85 basamağına, avronun fiyatı ise 4.15 TL basamağına  yerleşti.

Varolan sermayenin çıkışa yönelmesi, yatırım notu yeni karnelerle düşürülen Türkiye’ye, önümüzdeki yıllarda sermaye girişini de caydırıyor. Derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’yi “Yatırım yapılamaz ülke” olarak ilan etmelerinden sonra, içeride kayda değer demokratikleşme, hukuk devleti, insan hakkı iyileşmeleri olmadıkça, kısaca ülke “asgari normal” iklime dönmedikçe, çıkan sermayenin geri gelmesi de söz konusu olmayacak. Bu, dolar fiyatının daha da yükselmesi, bunu frenlemek için de faizlerin yükseltilmesi, böylece ülkenin “yüksek kur-yüksek faiz” kıskacına alınması demek. Bunun yaratacağı sonuçlar, negatif büyüme, iflaslar-eldeğiştirmeler, yüksek işsizlik ve yoksullaşma…

Yerliler de kaçıyor

Yabancıları ürküten politik iklim, yerli aktörlerin de keyfini kaçırmış durumda. Sermaye kesimlerine de ayrımcı davranan, istediğini kayırıp biat etmeyeni cezalandıran AKP rejimi, sonuçta, yerli yatırımcının yurt dışına yatırımlarını aktarmasına, ailelerin de mevduatlarını yurt dışına taşımalarına sebep oldu. Merkez Bankası’nın elindeki kayıtlı veriler, Türkiye’nin dış yatırımlarının 38 milyar dolara ulaştığını gösteriyor. Yurt dışına yatırımın ve servet transferinin kambiyo rejimi gereği bir sınırı olmadığı için, isteyen istediği transferi gerçekleştirebiliyor. Örneğin, en son Sabancı Grubu, Trump’ın başlatacaığı altyapı yatırımlarından pay almak için yatırımlarını ABD’ye taşıyacaklarını iftiharla açıkladılar!…

Yatırım için sermaye transferi sürerken mevduatların yurt dışı bankalara taşınması da açık ,kayıtlı ya da kayıt dışı sürüyor. Merkez Bankası 2016 Kasım ayı kayıtlarına göre,  yurt dışı bankalardaki mevduat tutarı 45 milyar dolara yaklaştı. Bunlara, içerideki bankaların dışarıya açtıkları krediler, dış borsalara yerlilerce yapılmış ufak-tefek yatırımlar eklendiğinde, yurt içinde kullanılması mümkünken dışa götürülmüş varlıkların tutarının 101 milyar dolara yaklaştığı anlaşılıyor. Bu tutarın özellikle son 3 yılda artış göstermesi dikkat çekici.

23Beyin göçü

Kaldı ki, bunlar, Merkez Bankası’nda kayıtlı göç etmiş varlıklar. Bir de kayıtlara sokulmayan ve dışarıya çıkarılan servetler var ki, bunların çok daha yüksek meblağlara ulaştığı tahmin ediliyor.

Tek adam rejimine yönelişin getireceği yıkımı hissederek gerçekleşen sermaye göçünden belki daha vahimi, Türkiye’den beyin göçü olarak yaşanıyor. Özellikle Saray’a tabi kılınan yüksek öğrenim, birçok akademisyene uygulanan ağır baskılar, politik görüşlerinden dolayı uğradıkları hapis ve işsiz bırakılma uygulamaları, ülkeden beyin göçünü de hızlandırmış durumda. Daha şimdiden hayat tarzlarına dönük ağır icraatlar ve koyu taassup vadeden projeler, hayat tarzına müdahale kabul etmeyen iyi eğitimli, donanımlı bir nüfusun yurt dışına göçünü de hızlandırmış durumda. Aileler, elde avuçtaki servetlerini harcayarak çocuklarını yurt dışına eğitim için göndermeye daha mecbur hisseder duruma düşürüldüler. Bu çocukların mevcut iklim sürdükçe dönme ihtimalleri ise çok düşük.

Türkiye ekonomisinin mutlak bağımlı hale getirildiği dış sermayenin ürkütülmesiyle kalmayıp yerli birikimlerin dışarı göçmesine neden olan “tekçi zihniyet”, ülkenin nitelikli emeğinin, beyin varlığının göçünü de tetikleyerek önemli bir erozyona yol açmış durumda. Bu kaçan güvenin geri kazanılması kolay olacağa benzemiyor.

Genel kategorisine gönderildi | “Tek adam” Endişesiyle Sermaye ve Beyin Göçü(ozguruz.org. 1 Şubat 2017) için yorumlar kapalı

Kanundan kaçmak için “Tek adam” rejimi

Anayasa değişikliği ile getirilmek istenen “tek adam rejimi”nin gerekliliği , güdümlü medyada , özellikle de AKP’nin kontrolünde tuttuğu televizyon kanallarında umutsuzca savunuluyor. Gerekçe üretmede hiçbir zeka parıltısı yok. Nasıl olsun? Mal berbat, ne kadar allanıp pullansa da seçmenin çoğuna satılması kolay değil. Ama, sahipleri, bu malı satmaya kendilerini mecbur hissediyorlar. Çünkü Anayasa değişikliği ile yasama ve yargıyı yürütmeye, daha doğrusu “tek adam”a tabi kılmaları halinde , ancak yargının, yargıya götürecek yasamanın önünü kesebilecekler. Çünkü, bu projenin temel amacı, AKP liderliği ve yakın çevresinin bugüne kadar işlediği yasa ve Anayasa ihlallerinin hesabının sorulmasının  önünü kesmek, yasal bir kılıf üreterek bundan kurtulmak ve rahat uyku uyumak.

Bu yaşamsal operasyonun bundan başka hiçbir gerekçesi, makul, izah edilebilir bir yanı yok. Bunu yapmaya neden mecburlar? Çünkü, gerçekten de bagajları, yasa ve anayasa ihlalleri ile dolu ve eninde sonunda, günün birinde, Cumhurbaşkanı’nın Meclis’te dörtte üçlük bir çoğunlukla Yüce Divan’a sevki mümkün. Bugün için muhtemel olmasa da bir gün  mümkün. O zaman da bütün çaba, bu muhtemel olmasa da mümkün şeyi ortadan kaldırmak ve tahayyül edilen tekçi devlet sisteminin inşasıyla,  korunmak için.

Nasıl başladı?

Barajlı seçim sisteminin azizliği ve muhalefetin 2001 krizi bozgununun eseri olarak baraj altında kalmasının sonucu AKP’nin 2002 Kasım’ında elde ettiği tek başına iktidar, “Tanrının ilk lütuflarından biri” oldu. O güne kadar İstanbul başta olmak üzere yerel yönetimlerde iktidarda olan radikal İslam, koalisyon ortağı olarak merkezi yönetimde de şans bulmuş olmakla beraber, böyle tek başına iktidar imkanına  ulaşmamıştı. Şimdi, hem birikmiş dosyaları sümen altı etmenin hem de tek başına iktidar olmanın nimetlerini kullanma zamanıydı.

Hatırlanacak ilk önemli dava, Deniz Feneri ile ilgili olandı. Frankfurt Main Savcılığı tarafından Deniz Feneri e.V hakkında açılan davada, Almanya’da yardım adı altında toplanan paranın, amaç dışı kullanıldığı, Türkiye’deki Deniz Feneri Derneği ile Kanal 7’nin de bulunduğu çeşitli firma ve kişilere aktarıldığı iddia ediliyordu. Savcılık toplanan 41 milyon Euro’nun 18 milyonunun kuryeler aracılığıyla Türkiye’ye yollandığını da ileri sürdü. Para, AKP için kullanıldı iddiası üstüne, Yargıtay 8. Ceza Dairesi eski Başkanı Naci Ünver Deniz Feneri e.V.’nin Türkiye de herhangi bir siyasi partiye maddi yardımda bulunduğunun tesbit edilmesi halinde bunun ‘parti kapatma gerekçesi’ sayılacağına dikkat çekmişti. Davada adı geçen, RTÜK Başkanı da yapılan Zahit Akman ile Euro 7 kanalı yöneticisi Zekeriya Karaman’a dokunulmadı. Dava, Türkiye’de bir şekilde  kapatıldı.

İhlal, ihlal üstüne

Bu sümen altı cüreti,  yenilerinin izlemesi gecikmedi. Özellikle yargıdaki ve emniyetteki  AKP’nin koalisyon ortağı F.Gülen cemaati kadroları, Ergenekon, Balyoz, Oda TV, FB vb kumpaslarla birçok yasa ihlalini uygulayıp,  “İslami toplum yaratma projeleri” önünde,   kendilerine tehdit olarak gördükleri sivil-asker bürokratları ve laiklik yanlısı,Cumhuriyetçi muhalifleri sindirdiler. Bunu yaparken, demokratikleşmeye destek verdiğini sanan, kimi  kullanışlı ahmak sol liberallerin ve kimi Kürt siyaseti mensubunun da desteğini aldılar.

2007 genel seçimleri, 2009 yerel seçimleri ve 2010 Anayasa değişikliği ile 2011 genel seçimleri sonrası AKP, üst üste seçmen desteğini artırdı. Bu desteğin artmasında, iç ve dış ekonomik rüzgarlar, önemli bir sürükleyici  oldu.

Özelleştirmelerle satıp savmanın getirdiği kaynakla, bol kepçe, yıllık ortalama 40 milyar doları bulan  dış kaynak girişi , daha doğrusu borç akışı ile yıllık yüzde 7 dolayında büyüyen ekonomi, kitlelere sınırlı da olsa iş-aş üretti, kamu gelirleri arttı ve bunlarla “seçmen odaklı” altyapı, sağlık/sosyal yardım harcamaları artırıldıkça AKP’nin yelkeni de rüzgar doldu.

Bu destekle, hem yerelde hem merkezde birçok imar hukuksuzlukları, kayırmacılık, devlet denetiminden uzak icraata yeltenebildiler.  Yargıdaki ve emniyetteki Cemaat hakimiyeti, rejimin inşasını kolaylaştırdı. Büyük sermayenin örgütü TÜSİAD, medyadaki temsilcileri hızla sindirildi, biata zorlandı. Kimisi de yaklaşan felaketi önemsemeden işbirlikçiliği seçti.

AKP ve Cemaat, koalisyon ortakları olarak, yasa ve Anayasa ihlallerini birlikte bagajlarına yükleyip her tür yargı ve yasama engelinden sıyrılıp yükselirlerken, bir birleri hakkında dosyaları da zulalarında biriktirmekten geri durmadılar.

İçerideki yasa ihlallerini diplomasidekiler izliyordu. “Bölgesel güç” olma zehabına kapılarak, büyük yanlışlar yapıldı. 2011’de başlatılan Suriye yangınına körükle giden AKP, Esad karşıtlarına yasa dışı silah transferi gibi iddialarla da başına iş açtı. İran’ın alacaklarına konulan ABD ambargosunu aşma konusunda İranlı Zarrab’a sağladığı kolaylıkların karşılığı bakan ve bürokratların aldıkları rüşvetlerle, bagaj yükü iyice ağırlaştı.

Cemaat ile hesaplaşma

2013 ortalarından itibaren artık AKP “muhafazakar-demokrat” maskesini düşürmüş, gerçek yüzü ortaya çıkmıştı.  Haziran 2013 Gezi direnişi, AKP’nin yüzündeki maskeyi çekip gerçek yüzünü iç ve dış kamuoyuna gösteren büyük ayaklanma oldu.

Gülen Cemaati, 2012’ye doğru , birlikte yükselttikleri rejimin nimetlerinden AKP’nin yeterince pay vermediğinden yakınmaya başladı ve Kürt meselesinde Oslo dosyasını, devamında da 17-25 Aralık 2013’e giden yolsuzluk, usulsüzlük dosyalarını ortaya sürüp ortağını kuşatma yönünde hamle yaptı. Ancak ortak AKP, daha “Yavuz” çıktı ve Cemaatçileri tepeledi. Cemaati, terör örgütü ilan etti ve 2014 yerel seçimleri ile RTE’yi Cumhurbaşkanlığına taşıyan seçimleri almakta da pek zorlanmadı. Ne var ki, 17-25 Aralık dosyaları çok somut belgelerle doluydu ve bunlardan tereyağından kıl çeker gibi kurtulmak artık mümkün değildi. Belgeler, tapelerde somut suç kanıtları  vardı, yasama ve yargı işini yapabilse, Yüce Divan’a gitmeyen AKP’li yetkili kalmazdı. Dahası İranlı Zarrap, çıkarlarının zedelendiğini öne süren ABD’de yargılanmaya başlamış ve 17 Aralık yolsuzluk kanıtları dosyaya girmişti. Oradan da bir tehdit söz konusuydu artık.

Bu durumda, AKP için arkasında, işini yapacak bir yasama ve yargı bırakmamak, onları kontrol altına almak öncelikli meseleydi,  rahat uyku uyumak için bu şarttı. Bu da tüm erkleri tek elde toplayacak “Başkanlık rejimi” hedefine odaklanmayı gerektirecekti.  AKP, seçmen kitlesine de “canlı kalkan” olarak bakıyor ve bu kitlenin rızası,  hem içeride hem dışarıda, dokunulmazlık  zırhı olarak önemseniyordu.

2015 Kırılması

Başkanlık niyetlerini tedavüle sokup nabız yoklayan RTE, Kürt siyasetinden “Seni Başkan yaptırmayacağız” lafını duyunca, baş düşman FETÖ’nün yanına, Kürt siyasetini de ekledi. 2015 Haziran seçimlerinde HDP’nin 6 milyon seçmen ve 80 milletvekili çıkarma becerisi, Başkanlık hevesini ve rejimin bekasını hızla sarstı. Tek başına iktidar fırsatı kalmayan AKP için koalisyon ihtimali bile kâbustu. Koalisyon, çatlak yaratır ve çatlak giderek büyüyebilir, bagajdaki dosyalar yasama ve yargının önüne gelerek Yüce Divan’a gitme  ihtimali yükselebilirdi. Bunu önlemenin yolu, koalisyonun önünü tıkama, yeniden seçimlere gitme ve Kasım 2015’te yapılacak seçimler için MHP’nin milliyetçi-muhafazakar tabanına oynamaktı. Bu, yapıldı. Kasım seçimlerine kadarki zaman zarfında Güneydoğu odaklı savaş ve canlı bomba katliamları tüm ülkede korku ve terör iklimini hakim kıldı. İnsan hakları ihlalleri,medya baskısı tavan yaptı. Sonuçta, MHP’den devşirilen oyların desteğiyle AKP Kasım ayında yeniden tek başına iktidar imkanını buldu.

Kürt karşıtı, anti-demokratik baskıcı siyasetin iş yaptığını gören AKP için,  MHP, stratejik müttefikti artık. Başkanlığa giden yolda, bu ittifakı korumalıydı. Hedefi yakalamada iki baş düşman saydığı FETÖ ile Kürt siyasetine ve demokratik sol-sosyalist siyasete  karşı yığınak artırıldı.

FETÖ’nün özellikle asker-polis içindeki örgütlenmesinin üstüne gidilmeye başlandığı 2016 ortalarında, etrafı kuşatılan FETÖ’cü subayların darbe hazırlıklarına “erken doğum” yaptırıldı ve bu “Allah’ın lütfu” ile ülkeyi süresiz olarak  OHAL ile yönetmenin gerekçesi de ele geçirilerek hem nala hem mıha vurma fırsatı kaçırılmadı.

15 Temmuz ve sonrası

15 Temmuz darbe girişimini, eylem planında önemli bir sıçrama tahtası olarak kullanan AKP, FETÖ’ye karşı hamlesine, kısa sürede Kürt siyasetine karşı hamlesini eklerken MHP ve TSK’nın desteğini de arkasına aldı. Bu ittifakla Başkanlık zamanının geldiğine ikna olan rejim, MHP’nin meclis desteğine güvenerek 2016 sonuna doğru hızla Anayasa değişiklik tasarısını hazırladı. MHP’nin desteğini pekiştirmek için sadece yurt içinde Kürt siyasetine , onun meclisteki milletvekillerine, belediye başkanlarına, onlarla dayanışan tüm sol-sosyalist güçlere darbe üstüne darbe indirmeye ara vermeyen rejim, bununla kalmayarak, sınır ötesinde Suriyeli Kürtlere dönük de adımlar attı.

Esad’a karşı savaşan Özgür Suriye Ordusu’nu kollama amaçlı Suriye’ye giriş, IŞİD karşıtı gibi gösterilse de ,TSK’nın Suriye sınırındaki  Kürt varlığını engelleme beklentisine karşılık vermeyi de amaçlıyordu. Ne var ki, beklendiği gibi olmadı. Suriye’de PYD’yi vurmak mümkün olamadı. Hem ABD, hem Rusya,  Türkiye’nin PYD karşıtlığını anlamıyor ve onlara darbe indirme fikrini paylaşmıyorlardı. Dahası, bölgenin geleceğine yön verme konusunda Türkiye ve İran’ı bir masa etrafında toplayan Rusya’nın yeni Suriye Anayasası önerisinde, PYD’nin, yani Kürtlerin yeni Suriye’de temsili öngörülüyordu. Tüm etnilere ve dinlere mensup gruplara  özerk yönetim, ana dilde eğitim ve yerel meclise  sahip olma konularına sıcak yaklaşılıyordu.

Anayasa değişiklik taslağını meclisten geçirmede, gizli oy yerine, yer yer milletvekillerini açık oy kullanmaya zorlayan , böylece bir kez daha Anayasayı ihlal eden AKP, MHP milletvekillerinin bir kısmının da desteğini sağlayarak, yasayı meclisten geçirmeyi ve Saray’a taşımayı başarmış oldu. Ama şimdi sırada Nisan ayında halkoylamasından Evet oyu çıkarma sorunu var.

Bu, hem AKP hem MHP tabanının “Evet” oyu kullanmasını sağlamaktan geçiyor.

“Hayır” başarılabilir

Referandum çantada keklik değil. Saray tarafından sindirilmiş, korkutulmuş AKP kadroları kadar AKP seçmeni içinde de bu son cinnete ortak olmama konusunda önemli bir itiraz var, ama  bu, sandık öncesi açığa vurulmuyor.

MHP tabanında, bu cinnete onay vermenin, bırakın MHP olarak ayakta kalmanın, seçme-seçilme hakkının berhava olması anlamına geldiğini fark eden önemli bir seçmen kitlesi, onlara öncülük eden bir muhalif kadro var.

Yaşanılan ekonomik krizden etkilenmeye başlayan önemli bir seçmen kitlesi, pahalılık, işsizlik ve yoksullaşma sorunlarının, Batı dünyası tarafından dışlanmanın getirdiği olumsuzlukların, rejim değişikliği ile bağını kurmaya başladı.

Bunu seçmene referandum öncesi pek hissettirmemek için rejim, kamu kaynaklarını, bütçe açığını büyütme pahasına  kullanma çabası içinde. Uygulamaya sokulan bir tür “Referandum ekonomisi” ile sandık rüşvetlerine başvuruluyor.  Yine de delik büyük ve büyümeye devam ediyor. Ekonomi küçülüyor, işsizlik artıyor. Dolar fiyatı yükseldikçe enflasyon da yükseliyor. Doları frenlemek için faiz artışı örtülü yapılsa da kâr etmiyor, ekonomi “yüksek faiz-yüksek kur” cenderesine sokuluyor, ekonomik saiklerle de beslenen bir “Hayır” damarı hızla güçleniyor.

Bu “içerden Hayır’lar” , mutlak “Hayır” oyu kullanması beklenen bilinçli CHP,  HDP, öteki sosyalist parti ve grup yanlısı seçmenin duruşuyla bir araya getirildiğinde, kanundan kaçmaktan öte hiçbir anlamı olmayan bu cinnet haline onay vereceklerin azınlıkta kalması çok mümkün. Hatta farklı gerekçelerle yan yana gelen bu aritmetik toplamlı ‘Hayır’ların, rejimi referandum sonrası da sarsacak, çatlatacak, geriletecek bir karşıtlığa dönüşmesi de  mümkün.

Farklı politik kesimlerin, “Hayır” da buluşmasının, asgari hedefi, güçlü bir parlamenterizm ve yargı bağımsızlığı olan bir karşı duruşta birleşmesinin bile, Türkiye toplumuna kazandıracağı çok önemli şeyler olacağını bilmek gerekiyor.

Genel kategorisine gönderildi | Kanundan kaçmak için “Tek adam” rejimi için yorumlar kapalı