Netleşemeyen Kürt Siyaseti ve Özerklik…

Geçtiğimiz hafta Kürt siyasetinin çeşitli kurum ve kuruluşlarınca Diyarbakır’da (Amed) yapılan çalıştaydan medyaya yansıyan bazı demeç ve mesajlar bir kez daha Kürt siyasetinde “netleşememe” sorununu gündeme çıkardı.

AKP’nin neoliberal-faşizan ikliminde hem de bu bütünün içinde kalarak “komünal ekonomiler” inşa etmekten,  “siyasi özerkliğin yanında  mali özerklik”  talep etmeye varan bir dizi kakafonik talepler, söylemler duyduk yine…

Kürt özgürlük hareketi, Türkiye’nin demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin önemli bir bileşenidir. Hareketin, strateji ve mücadele hedefleri konusunda net olması, önermelerini doğru sorgulayıp enerjisini doğru kullanması konularında uyarılarda bulunmak bir sorumluluktan öte görevdir.Kürt hevallerimizin de bugüne kadar yaptıkları gibi, eleştirilerimizi sağduyu ve soğukkanlılıkla değerlendirmelerini bekleriz.

DEVLET Mİ?

Kürt siyasetinin sürekli bir kafa karışıklığı içinde görüntü vermesinin temel nedeni,  iki farklı stratejinin hedef ve araçlarını birbirinin içine geçirmelerinden kaynaklanmaktadır. Amaca ulaşmak için seçilen araçların, amaçla uyumlu olması gerekir. Alet çantasındaki aletlerle neyi düzeltmeye çalıştığınız önemlidir. İngiliz anahtarıyla televizyon onaramazsınız.

Kürt siyasetinde eğer strateji, Kürtlerin Türkiye’den koparak ayrı bir devlet kurmalarıysa, bunun hedefle beraber araçları da farklı olacaktır . Bu, Kürt ulusunun kendi kaderini belirleme hakkıdır. Eğer böyle bir stratejik hedefiniz varsa, ona göre Kürdistan sınırlarınız da bellidir, ayrıldıktan sonra nasıl bir üretim ve siyasi ilişkiler kuracağınız da. Kürdistan’da, resmi dili Kürtçe olan, yönetim organları seçimlerle işbaşına gelen, halkın yönettiği, üstelik anti-kapitalist, komünal bir üretim biçimine dayanan bir sistem kurmak istiyoruz, dersiniz ve bu hedefinize uygun yeni bir toplumsal sistem tahayyül edip uygulamaya geçirirsiniz. Bu birinci seçimdir ve amacıyla araçları tutarlı olmalıdır.

İKİNCİ SEÇİM

İkinci seçim, Türkiye bütünlüğü içinde Kürt kimliğini özgürce yaşayarak Türkiye’nin demokratikleşmesine katkıda bulunmak stratejisidir. Bu seçeneğin de stratejik hedefleri ve araçları farklıdır. İkili bir hedef söz konusudur burada. Birincisi, Kürt kimliğini Türkiye bütünlüğü içinde özgürce yaşamak, ana dil önündeki engellerin kaldırılması, Kürt tarihi ve kültürünün ihyası gibi hedefler programın önemli bir alt başlığıdır.

Bu seçimin diğer alt başlığı ise Kürt olmayan diğer demokrat-devrimci unsurlarla Türkiye’nin bütünü için geçerli bir demokratikleşme mücadelesi sürdürmektir. Kürt olmayan kimliklerle tüm kültürler, renkler ve kimliklerin özgürce bir arada yaşaması için birlikte mücadele etme ve daha özgür, daha paylaşımcı, daha demokratik bir Türkiye’nin inşası için emek sınıflarına dayalı bir örgütlenmeyle birlikte mücadele etmektir. Tüm ülkeye şamil  demokratik özerk bölgeler türü bir idari reform da bu seçimin bir ögesidir, bu bölgelerin mali yönden yetkilerle donatılmaları vs…de…

PRATİK NE?

Yukarıda kabaca tanımlanan iki makro hedef ve farklı araçları kullanma, Türkiye pratiğinde tam bir kafa karışıklığı, algı keşmekeşi içinde yaşanagelmektedir.

Bilindiği gibi PKK hareketi, kurucusu Abdullah Öcalan tarafından 1990’ların sonlarına kadar “ayrılma”, bağımsız bir Kürt devleti kurma stratejisine sahipti ve bunu silahlı mücadeleyi esas alan bir siyasi hatta götürüyordu. Bugün Kürt siyasetinin “resmi tarih”inin de kabul ettiği gibi, 1990’ların sonlarında bu stratejiden vazgeçildi. Bağımsız devlet kurma fikrinin dünya ve yurt gerçekleriyle uyuşmadığı saptamasından hareketle, Türkiye bütünlüğü içinde Kürtlerin özgürleşmesini sağlamak esaslı bir stratejiye yönelindi. Bu radikal bir kopuştu.

Dolayısıyla birinci –ayrılma- stratejinin hedef, mücadele araçları ve öngördügü hayat modelinden vazgeçip ikincisine ait hedeflere, mücadele yöntemlerine ve pratiğin gerçekleştirilmesine yönelme tercihidir artık söz konusu olan.

BÜTÜN VE PARÇA…

Burada da parçası olmayı kabul ettiğiniz bütünü iyi anlamak ve kendinizle beraber bütünü dönüştürmek için kimlerle, ne için mücadele etmeniz gerektiğini yeniden tanımlamak gerekir. Parçası olmayı kabul ettiğiniz bütünün Anayasa’sını dönüştürmeyi hedeflemeden, parça olarak kendinize Anayasa (statü) yazamazsınız. Bütünün üretim ilişkilerini eleştiren, dönüştürücü bir vizyon geliştirmeden, kendi parçanızda yeni (anti-kapitalist) üretim modellerini asli üretim biçimleri durumuna getiremezsiniz.

Kürt nüfusun yarı yarıya ülkenin Doğu’sunda ve Batısında ikamet ettiği bir gerçeklik karşısında belli illerin toplandığı coğrafyayı Kürdistan diye nitelemek, ancak bir kimliğe saygının gereği tarihsel-kültürel bir gerekçeye dayanabilir, ama bunu aşarak bir gerçeklik için bu tanımı siyasi motifle kullanır ve demografisi altüst olmuş bir iller topluluğu için “Kürdistan’a özerklik” talebiyi ortaya çıkarsanız, yine amaç-araç tutarsızlığına , keşmekeşine düşersiniz.

DEMOKRATİK ÖZERKLİK..

Birkaç kez yazarak ve konuşarak ifade ettim, tekrarlayayım; Demokratik özerklik, “etnik” kıstasla örülecek bir proje değildir. 81 Türkiye ilini 20-25 kümede toplayarak bölgeleştirme ve onları daha çok yerele tanınmış yetki ve kaynakla yönetilen idari birimler olarak reforme etme doğru bir taleptir ve tüm Türkiye’ye gereklidir, demokratikleşme açısından, kimliklerle ilgili sorunları yerelde çözme açısından, dengeli gelişme ve anti-otoriterlik, katılımı çoğaltma vb açılarından…Ama o bölge tanımlarını “etnik” temelde yapmaya kalkmak, yine amaç ile aracın uyuşmazlığını ve onun anomalilerini üretecektir.

Kürt kimliğinin özgürce yaşanması, ana dilde eğitim ve kültürü geliştirme, hakikatleri soruşturma ve hesap sorma, Öcalan’ı da kapsayan bir siyasi af…Bütün bu taleplerin “bölgesel özerklik, mali özerklik” vb. ile  mekan, coğrafya  ile ilgili olmadığı, ülkenin İstanbul’undan Hakkari’sine, tüm illerinde yaşayan tüm Kürtlere ait talepler olduğu açıktır. Bu mücadeleyi asli olarak elbette Kürtler yürütecektir ama bu haklı taleplere omuz vermek en az Kürtler kadar onlarla dayanışan tüm demokratların, sosyalistlerin görevi gereğidir.

Özetle, “coğrafya”, faktörü,  demokratik özerklik esaslı talepler, Kürt özgürlük mücadelesini tanımlayan asli elemanlar olmaktan çok, tüm Türkiye halklarının, demokrasi mücadelesi sürdürenlerin, hatta CHP’lilerin bile programında yer alması beklenen taleplerdir. Çünkü sonuçta yerelden yönetmek, bir üretim biçimi-ilişkisini altüst etmek değildir, örneği kapitalist Avrupa ülkelerinde görüldüğü üzere, burjuva demokratik hak ve özgürlüklere sahip olmanın, genişletmenin  araçlardır son tahlilde  ve İstanbul’a da gereklidir, İzmir’e de, Antalya’ya, Trabzon’a da…

Amaçları ve ona ulaşmak için gerekli araçları netleştirmeden atılmış adımlarla  uğranılmış kayıpları  en azda tutmanın yolu, sabırlı, bilime dayalı bir sorgulamayı , muhasebeyi gerekli kılıyor.

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Turkey’s trade shrinks with war-torn neighbors Iraq and Syria

Mustafa Sönmez – September/15/2014

Turkey’s foreign trade with its two southern neighbors, both engulfed in violent conflicts, does not look good. There is a decline in the Iraqi market, which is Turkey’s second most important market with an annual trade volume of $9 billion. In Syria, on the other hand, where there was much hope in 2010, war has inflicted a heavy blow on commerce.

The Iraqi market is very important for Turkey, and its shrinkage causes major concerns. Exports to Iraq in the first seven months of the year were $6.4 billion, a 2 percent decrease from those of the first seven months of 2013. It is a bitter probability that this shrinkage will continue until the end of the year.

We have seen the war against the Islamic State of Iraq and the Levant (ISIL) gangs create a major recession and a decline in demand in Iraq’s economy, both in the north and south. There is a high probability that even larger sale and transportation problems will be experienced in the coming months, particularly in exports from Turkey to Iraqi Kurdistan.

Turkey’s exports to Iraq, especially to the Kurdish region, have risen significantly in recent years. Exports, which reached $5 billion in 2009, accelerated in subsequent years to hit $12 billion in 2013. This marked an average increase of 24 percent, but exports started to decline in 2014. In the first seven months of 2013, it was nearly $6.6 billion, going down to $6.4 billion in 2014, a decrease of 2 percent.

The products that have seen a decline in exports are those used mostly in construction and other investments. While iron and steel exports declined nearly 30 percent to $624 million in the first seven months of this year, there have also been significant decreases in exports of products such as cement, ceramics, glass, machinery, equipment and other inputs.

Various industry products have a share of 27 percent in exports to Iraq. While live animals and food products make up 24 percent of total exports, the share of machinery and transportation vehicles makes up 15 percent.

Tanks, armored vehicles

The details of exports to Iraq reveal more interesting facts. Exports of tanks and armored vehicles reached $441 million in the first seven months of last year. This year, this figure was $447 million. It is not known whether these sales are to the Kurdish region or to the central government.

Grains, especially flour, lead in Turkey’s exports to Iraq, holding an important place in the total exports of southern provinces, primarily Gaziantep. Other important exports include vegetable oil, fruits and vegetables, poultry and sugary products.

Several products are exported to the Iraqi market, from clothing to home textiles, not only from southeastern provinces but also from everywhere in Turkey. The unrest in the country has negatively affected all exporting sectors.

Is this a recovery?

Turkey’s foreign trade with Syria was full of hope before the war, with discussions of the annual bilateral trade volume with Syria reaching $5 billion. However, reality confounded expectations. The bilateral trade volume, which exceeded $2.3 billion in 2010, plummeted with the civil war. Turkey managed to continue exporting to Syria, if only at a snail’s pace, but buying from Syria plummeted.

According to the Turkish Statistical Institute’s (TÜİK) foreign trade data, exports to Syria stood at around $1 billion in the first seven months of this year. Hopes have been renewed because the exports of seven months surpassed the seven-month exports of the past two years. In the first seven months of 2012, when relations with Syria were exceptionally strained, exports had declined to $333 million. Exports remained at $498 million at the end of 2012.

Despite the relative recovery experienced in 2014, imports from Syria still lag quite behind their previous level. While $294 million of imports were received from Syria in the first seven months of 2010, imports from the first seven months of this year remained at $52 million.

Trade with Syria had reached its peak in 2010, with over $1.8 billion in exports and $453 million in imports: A total trade volume of $2.3 billion. With the war, however, bilateral trade hit bottom, and in 2012 it plunged to as low as $550 million.

Trade with Syria recovered slowly in 2013. In 2014, however, there are hopes that it could reach its pre-war level.  

Syrians and unregistered trade

It looks as if the efforts of Syrian businessmen have been effective in increasing trade with Syria to its former level, with Syrians revitalizing trade through companies they have set up in Turkey.

According to data from the Turkish Union of Chambers and Commodity Exchanges (TOBB), companies formed by Syrians operate in several different lines of work.

A number of Syrians have set up business along the Syrian border, especially in Gaziantep, Kilis and Mersin, conducting trade between the two countries. These Syrians are exporting goods from Turkey that are urgently needed in Syria, such as wheat, flour, potatoes, onions, pasta, gas bottles and baby diapers. They also import products that are cheaper in Syria to Turkey, although this is quite a limited trade.

Meanwhile, nobody denies the existence of unregistered trade with Syria, of significant size. It is often discussed that various firearms and chemical substances are sold from Turkey while smuggled diesel enters from the other side, but the volume and the players in this trade remain vague.

 

Araştırma - Haber, dış ekonomik, English kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Low foreign trade, low growth

MUSTAFA SÖNMEZ – Hürriyet Daily News -September /08/ 2014

Foreign trade indicators from the first seven months show us that the 2014 growth target of 4 percent will be difficult to achieve.

The Turkish economy was integrated rapidly with the world economy after 2000 through both exports and imports (particularly imports). The most sensitive indicator of Turkish economy related to growth is foreign trade, analyses show. When foreign trade speeds up, economic growth also speeds; its slowdown points to a shrinkage in the economy.

Integration increasing 

Turkey had a total foreign trade of $83 billion at the beginning of 2000; this commerce constituted 31 percent of the national income. The rapid loss of value of the Turkish Lira (major devaluation) experienced in 2001 worked well for exports. As a result, in the 2001 crisis and following years, foreign trade increased a little and its size reached 37-38 percent of national income.

Integration accelerated in following years. Foreign trade accelerated as well as economic growth in connection with it.

The import leg of foreign trade particularly grew faster than export. The fact that a series of reforms were done after the 2001 crisis built confidence in foreign investors, also the political attraction of the Justice and Development Party’s (AKP) one-party government, sped up the inflow of foreign capital. This, in turn, accelerated imports and, to a certain extent, exports.

When the foreign capital inflow prompting more money to be spent on imports stimulated production focusing on the domestic market, particularly construction, economic growth sped up.

As a result, increased imports and increased exports, even though the latter lagged behind, increased trade with the outer world and its share in national income reached 45 percent in 2008.

HDN During the crisis

For Turkey, 2009 was a year that the global crisis did not knock down but shook and when there were rapid climbs in the outflow of foreign capital and foreign exchange rates, imports decreased to a significant extent. The gaining of value of foreign currency did not help exports either. The drop of demand in world markets did not activate exports. As a result, in 2009, total foreign trade shrank 27 percent compared to 2008. In national income, the drop in dollar basis reached 17 percent.

In the years after the crisis, both foreign trade and, based on that, the growth rate rose. In 2010 and 2011, foreign trade increased around 25 percent accompanied by a growth in national income based on dollars first to 19 percent, then nearing about 6 percent.

However, the increase of imports in 2010 and 2011 beyond that of exports ultimately boosted the foreign trade deficit. This meant the foreign currency deficit rose and the growth in the current account deficit rose to gigantic dimensions. The years 2012 and 2013 have become low-tempo growth years even though the appetite for imports did not really fall.

HDN 2014 foreign trade in 2014

Will the growth target for 2014 set at 4 percent be reached? This frequently asked question was answered positively in the first quarter, that is the period between January and March, but the following quarters have not given much hope on the matter because there is both a significant drop in the domestic demand while difficulties are also being experienced in the international situation.

Despite the foreign exchange rate having a course that encourages exports, the increase in exports is not to the extent expected. While the export of the first seven months has reached $93 million, it has shown a mere 6 percent increase compared to the first seven months of last year. In fact, when the foreign exchange rate increased 20 percent in dollars and almost 25 percent in euros, then it was expected than this would become a wind for exports, but it didn’t happen.

The factors behind the fact that the increase in exports was a mere 6 percent in the first seven months of the year were both the absence of appetite in the EU market and the geopolitical risks and wars in the Middle East. Sales to Iraq, the second-largest market for Turkey’s exports, fell back to 2 percent in the first seven months. Despite the loss of appetite in the EU, nearly 44 percent of our exports were done to the EU in the first seven months. It was 41 percent in the first seven months of last year; thus an increase of 3 percent had occurred. On the other hand, a real fall was experienced in the Near and Middle East, the geography of hot war. While the share in exports was 24 percent, it went down to 22 percent, with a loss of 2 points.

HDN

The course of imports

The effect of the sharp hike in foreign exchange rate on imports is on the negative direction. The sharpest drop in exports occurred in July and the fall was 13.5 percent compared to July last year.

In the first seven months, imports decreased from $149 billion to almost $140 billion, with a drop of $9 billion. This decline in imports stems mainly from the fall in the import of capital goods, imported vehicles and bar gold.

The foreign trade data of the first seven months carry signs pointing out that the growth target of 2014 set at 4 percent will be difficult to achieve. The fall of the tempo in exports and the low course of imports especially in July point out that growth wheels have slowed down also in the third quarter, following the second quarter.

It can be seen that especially the exports which played a pioneering role in last year’s 4 percent growth will not be quite as successful and that growth rate may decrease even below 3 percent.

The foreign trade data of the first seven months also show that the current account deficit may be around $50 billion. Even at the current state, when an increase in national income that navigates below 4 percent is considered, then a current account deficit/gross domestic product rate of around 6.5 or 7 percent is possible. This is another significant indicator of vulnerability.

 

dış ekonomik, English kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Domestic sales contracting amid Central Bank’s interest moves

Mustafa Sönmez – Hürriyet Daily News, September 1 ,2014

There has been an apparent stagnation in the markets and even a recession in sales, and recent economic statistics confirm this recession. According to these statistics, housing sales in July failed to reach expected levels; construction continues, but fails to attract new buyers. Even the sales of white goods are low compared to last year’s. The current economic situation forces the Central Bank to lower the interest rates.

The interest rates cannot be radically lowered in an economic environment where inflation is above target levels, however. The credit rating agencies indicate that when inflation is considered, the reduction of interest rates will lower Turkey’s credit mark.

At the beginning of this year, when foreign currency rates were rapidly rising, the interest rate was increased by 5.5 points and froze the markets. It was impossible to lower interest rates considerably due to rising foreign currency rates, as they were threatening; rising product costs also did not allow for the reduction of interest rates.  Last week, for example, an expected base reduction of 25 points did not materialize, and the weekly repo interest rate remained at 8.25 percent. This is due to the annual inflation rate, which is a point above the repo interest rate.

Constructors, estate owners and various retail shop owners are complaining about decreasing sales, and they were the ones warning then-Prime Minister Erdoğan  that this would negatively affect voters’ actions. The outgoing prime minister menacingly demanded that the chief executive of the Central Bank reduce interest rates almost every month. The chief executive did not resist these demands, but he also did not radically reduce interest rates. Despite the serious tendency to raise inflation rates, he acted realistically and did not change the rates.

A statement made after this decision indicates that food inflation, drought and geopolitical risks influenced the decision not to reduce interest rates. This resulted in a steady decrease in interest rates of 1.75 points since January. But this is not a feasible solution for shrinking markets.

Real Estate

Real estate is the most important sector that is suffocating in the domestic market. Monthly statistics, especially those about mortgage sales, point to a receding demand for real estate. In July, there was a 20 percent decrease in demand compared to that of last year: There were 85,000 real estate sales, and mortgage sales also decreased by 33 percent compared to the previous July. In the first seven months of the year, real estate sales dropped to 610,000 – 66,000 less than real estate sales in the first seven months of 2013. The most serious reduction, however, is in mortgage sales, which fell from 291,000 to 197,000 in the first seven months of 2014, a decrease of over 48 percent.

Automotive

Alongside real estate, there is also a serious decrease of demand in houseware, cars and consumer products. The rise of the value of foreign currency since May of last year — an annual increase of the dollar’s value by 20 percent and the Euro’s by 25 percent – reduced the demand for both foreign and domestic products. The rising value of foreign currency also negatively affected domestic sales by triggering efforts to stop the Turkish Lira’s devaluation through raising interest rates. A reduced use of credit cards and consumer credit due to increased interest rates reduced domestic demands. Many people also canceled or postponed their purchases of products due to rising political risk.

The automotive sector sales face a major recession in domestic markets. The sales, which surpassed 58,000 in June 2013, fell to 47,000 in same month of this year, marking an annual decline of 11,000 units and 19 percent. If we consider the first six months of the year, the situation seems more serious. Automotive sales, which were 296,000 in the first six months of 2013, fell by 30 percent to 226,000 in the same period of this year. The rising value of foreign currency affected decreasing demand in this sector.

Houseware

Sales of houseware and appliances, comprising of refrigerators, washing machines, ovens and dish washers, declined by 7 percent in the first seven months of 2014. Domestic sales of fridges plunged by 12 percent during the same period and sales of laundry machines dropped 6 percent. The sector is only held up on its feet by exports, as the sale of washing machines, which also dropped by 45,000 units in the period between January and July. The sales performance in ovens is the only exception in this group. The units sold increased by 7 percent over this period.

Interest rate reduction?

With the decrease in domestic demand – particularly in the housing, houseware and automotive sectors – and with the complaints from several sectors, the pressure on the Central Bank for interest rate reduction will remain effective. It is right to say pressure for perceivable reductions will be ramped up on the new government as the country heads to the parliamentary elections in 2015.

Although the annual inflation rate of over 9 percent does not allow a valid reason such a reduction, eyes will remain on the Central Bank’s decisions almost every month.

September/01/2014

Araştırma - Haber, English, Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Yardım(sadaka) yalanları

bb

Dostum Orhan Bursalı’nın 21 Ağustos tarihli Cumhuriyet’teki köşesinde okuyunca dönüp baktım kaynak verdiği Hürriyet’teki o habere. Neşe Karanfil imzalı haber, sosyal yardımın AKP döneminde 15 kat arttığını yazıyordu. Muhabir tamamen Aile ve Sosyal Güvenlik Bakanlığî’nın sitesindeki bilgileri okura objektif gerçekler olarak sunmuştu. Nasılsa haberinin bir yerinde  Bakanlık personeli Sümer İncedal’ın ‘uzmanlık tezi’ olduğundan söz ediyordu ve kaynağını öğrenmiş oluyorduk.

Çarpıklık

Haberde, “Bir uzmanlık tezinde şunlar iddia edildi vb”, demek yerine manşete ve metine bütün argümanlar  objektif gerçekler olarak yerleştirilmişti. Dahası bir çarpık bilgiye daha yer vermişti, ya da kaynağı tarafından yönlendirilmişti muhabir; şöyle ki, güya Maliye, 2014’te yardımlara 30 milyar TL ayırmıştı. Hürriyet gibi bir gazete muhabiri en azından şunu bilmeli, kamu gelir ve harcamaları her yıl bütçe yasaları ile belirlenir, TBMM’de yasalaşır ve Maliye sadece icradan sorumludur. Mehmet Şimşek öyle 430 milyar TL’lik bütçeden kafadan 30 milyarı filan ayıramaz.

Sonuçta haber tamamen bir AKP propagandası, uzmanlık tezi, diye hazırlanan şey bir propaganda malzemesi.

 

2002 ‘den başlayarak

 

AKP herşeyde olduğu gibi, analizleri 2002 den yani kendi rejiminden önceki yıldan başlatıyor ve oradaki performansı çarpıtarak ortaya şehir efsaneleri çıkarıyor.

Habere kaynak tezde de öyle. 2002 yılı sosyal yardımları 1.4 milyar TL olarak hesaplanıyor ve sonra 2012’ye geliniyor 16,6 milyar TL. Alın size 15 kat artış!..Bilimsel tez olsa bütün bu rakamları bir kere enflasyondan arındırır. Çünkü o 15 katın içinde bir kere o günden bu yana yüzde 230 birikmiş enflasyon var.

Tez sahibi başka bir şey yaparak sosyal yardım patlamasına bizi ikna etmeye çalışıyor. Sosyal yardımların milli gelire oranının 2002’de  yüzde 0,5 olduğunu ama AKP yıllarında önce yüzde 1’e sonra 1.2 gibi oranlara çıktığını öne sürüyor.

 

Nalıncı keseri

Bir kere neyin sosyal yardım sayılıp neyin sayılmayacağı tartışmalı bir mesele.1970’li yıllarda izlenen tarım destekleme, KİT, hatta sendikal hoşgörü politikaları kısmi de olsa refah yaratan, bir anlamda sosyal yardım politikalarıydı ama öyle kodlanmıyordu. Öyle muhasebeleştirilmiyordu . “Yoksulluk sınırı, sosyal yardım vb” kavramlar  neoliberalizmle geldi, Dünya Bankası şablonuyla üretilir oldu.

 

AKP’nin yardım yalanlarına bilimsel kisve için, önce  2002 verisi özellikle düşük takdim edilerek baz etkisi ile, sonraki yılların AKP icraatı parlatılıyor. Küçük bir örnek vereyim. 2002’de 12 milyon yeşil kartlıya 160 milyon TL ayrıldığını öne süren bakanlık tezi, hemen izleyen  AKP yılı 2003 te -hem de IMF kontrolündeki mali disiplin altında – yeşil kartlı harcamalarda yüzde 350 artış görüldüğünü iddia ediyor. Burada bir muhasebeleştirme sorunu olduğu açık.Bu rakam oyunu sonuçta propagandistlere 2002 baz yılını düşük tutma olanağı veriyor ve artışlar abartıldıkça abartılıyor. AKP bu yardım meselesini kurumsal bir propaganda aracına dönüştürmek için Aile ve Sosyal Yardım Bakanlığı diye bir bakanlık kurdurmaya vardırdı işi. Doğrusu yutturdu da.

Görüntü ve gerçek

1980 sonrasının neoliberalizmi çöl fırtınası yarattı. Tarıma destek, KİT yatırımları,istihdamı , sosyal devlet uygulamaları vb.kalktı. Köyler kentlere yığıldı,yoksullaşma dizboyu. Sosyal demokratlar bu yığınlara inemediler, politik islam uzandı, bağ kurdu. İktidar olunca da kömüre, gıdaya muhtaç bu kitlelere erişmenin böyle küçük yardımlarla yapılabilidiğini gördü. Dış parayla sağlanan büyümeden bütçeye giren devasa vergilerden kaşığın ucuyla bu kesimlere sağlık, barınma,eğitim nimetlerinden küçük kırıntılar dağıttı. Sonra da bunları allayıp pullayıp adını « yardımsever »e çıkarttı.

Muhalefet biraz sığ bakışla, AKP’ye çıkan okkalı oyların kerametini  hep bu “sadaka”politikalarında aradı.  Biraz da küçümseyerek ve içerleyerek vatandaşın oyunu, iki çuval kömüre, bir kutu pirinç, mercimek, bulgura  AKP’ye hibe ettiği yazılıp  söylendi, hala aynı plak.. .

 

Başka bir…

AKP rejiminin sosyal yardım programı, oy sandığına endeksli, minnet ve bağlılık duygusu yaratan bir içerikte. Bunca yoksulluk varken elbette yardım programları olacak. Muhalefet iktidar olunca bu programları rafa mı kaldıracak ? Elbette hayır.  Muhalefetin yapması gereken, AKP’nin yardımı istismar eden yalan dolanını ortaya sererken alternatif sosyal program politikaları geliştirmek. Burada da ana amaç, insanları yardıma muhtaç durumdan çıkarmak, eğitim harcamalarını artırarak daha çok işgücüne katılıp ücret kazanmalarını sağlamak olmalıdır. Bu da üretken, krizlere dayanıklı, birçok açıdan kendine yeten bir ekonomi paradigmasına sahip olmaktan geçiyor. Ama böyle kırılganlığı azaltılmış bir ekonomi tesis edinceye  kadar muhtaçları korumak , kollamak , kamu gelirlerinden onlara en az milli gelirin yüzde 2,5’u tutarında aktarmak, bunu da sadaka verir gibi değil bir yurttaşlık hakkı olarak  sunmak, böylece AKP’den ayrışmak gerekiyor.

 

 

 

 

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Daralan pazarın umudu faizde…

Temmuz ayı konut satışları ile ilgil veriler yine moral bozdu. İnşaatlar sürüyor ama eldekiler satılmıyor ki… Hep 1 yıl öncesini arıyor emlakçılar, müteahhitler. Durum otomobil satışları için de parlak değil. Keza, beyaz eşya satışları da geçen yılı aratıyor. Bu manzara,  Merkez Bankası’nı yeni bir faiz indirimine götürecek mi? Ne kadar, ne derde derman olacak indirim? Ya da hiç bir değişiklik olmayacak mı faizlerde ?

İç piyasada nefessiz kalan en önemli sektör konut. Her ay gelen satış verileri, hele ki konut kredisi kullanarak satın alınan ipotekli  konut satış verileri,  iç açıcı değil, talep bir hayli gerilemiş.

Temmuz ayında bir önceki yılın aynı ayına göre  yüzde 20  azalma var. Ancak 85 bin konut satışı olmuş. Temmuz’da ipotekli konut satışları bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 33 gerilemiş.

vv

Yılın ilk 7 ayında konut satışları yaklaşık  610 bine düşmüş. 2013’ün ilk 7 ayına göre 66 bin düşüş var. Bu, yüzde 10 iniş demek. Ama esas çarpıcı düşüş kredili satışlarda. İlk 7 ayda 291 binden 197 bine düşmüş. Yüzde 32’nin üzerinde gerileme!..

Otomobil de…

Konutun yanısıra dayanıklı tüketim mallarına, otomobilde, beyaz eşyada  ciddi   talep düşüşleri var. Dövizin geçen yılın Mayıs ayından itibaren yükselme eğilimi içine girmesi ve doların yıllık yüzde 20, avronun yüzde 25 değer kazanması, hem ithal ürüne hem de yerliye talebi düşürdü. Dövizde tırmanışı,  faizleri yükselterek frenleme  çabası, sonuçta  iç satışlara da olumsuz etki yaptı. Artan faizlerle birlikte tüketici kredisi ve kredi kartı kullanımının da azalması iç talebi olumsuz etkiledi. Birçok kişi ve aile tırmanan politik riski de dikkate alarak özellikle beyaz eşya ve otomobil alım niyetlerini erteledi ya da iptal etti.

 

Otomobilde iç piyasa satışları daha önemli bir gerileme içinde. 2013 Haziran ayında 58 bini geçen iç satışlar bu yılın Haziran ayında 47 bin dolayına düştü ve böylece 11 bin adet daha az otomobil satıldı. Haziran iç satışlarında azalma  yüzde 19…

İlk 6 ay olarak alırsak vehamet daha net ortaya çıkıyor.  2013’ün ilk 6 ayında 296 bin olan otomobil satışları bu yılın ilk yarısında 226 bine inerek yüzde 30 azaldı. Bunda da dövizdeki , özellikle avrodaki tırmanışın, iç  fiyatları yukarı çekmesi etkili oldu ve talep sert bir düşüş gösterdi. Özellikle Almanya’dan ithal edilen otomobil satışlarında önemli bir gerileme gözleniyor.cc

Beyaz eşya donuk…

Buzdolabı, çamaşır makinesi, fırın ve bulaşık makinesinden oluşan dört beyaz eşyanın iç satışları da Temmuz ayında  yüzde 5,2 geriledi ve 2013’ün Temmuz ayında 677 bini bulan iç satışlar bu Temmuz ayında 35 bin dolayında azaldı. 2013 Aralık ayından itibaren inişe geçen beyaz eşya iç satışları ancak Mayıs ayında toparlanmış, Haziran’da tırmanmıştı ancak Temmuz ayında yeniden inişe geçti. İnişin Ağustos’ta da sürdüğü tahmin ediliyor.

 

 

Faiz ?

İç talebin aylardır gerilemesi özellikle konut, otomobil, beyaz eşya piyasasında şikayetleri ve sızlanmaları artırırken faizlerin indirilmesi için baskı artıyor. Yeni kurulacak hükümete  hele ki seçim konjonktüründe  faiz indirimi konusunda baskıların artırılacağı konuşuluyor. Ancak, yıllık enflasyonun yüzde 9’u aşması, faiz indirimine  makul bir  gerekçe bırakmıyor.

Yine de gözler Merkez Bankası’nın faiz kararında olacak. Ama beklenen 25 baz puan bir düşüş  bile yüzde 8’lik faiz düzeyinin  yeni  hedef tahtası, şikayet konusu olmasını önlemeyecek.

 

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

‘Yağma yok!’ Galataport…

“Oferleme” vakasını hatırlayacaksınız…Hani şu eski Maliye Bakanı Kemal Unakıtan devrinde yaşanan…2005 yılının Eylül ayında devlete ait T.Deniz İşletmeleri’nin (TDİ’nin)  bina, depo ve arsaları,  49 yıllığına yapılan ilk ihale sonucunda İsrailli işadamı Sami Ofer’ e Özelleştirme İdaresi’nce verilmişti. Ancak aynı yılın Aralık ayında da ihale ‘ Danıştay’ tarafından iptal edilmişti.

Sekiz yıl geçmişti ki aradan, yeniden satışa hazır hale getirildi ve 2013 Temmuz’unda, hani şu Gezi isyanının patladığı ve henüz soğumadığı günlerde yeniden ihaleye çıkarıldı.

mmYandaşlaşan…

Özellikle 2011 seçimleri sonrasında AKP’li duruşuyla tepki çeken Ferit Şahenk’in NTV’si, Garanti Bankası, Gezi protestolarından nasibini alırken bu ballı börek ihale, Doğuş’a gitti. Çok da çekişmeli geçmedi ihale, ilk yarım saatte işletme hakkı, bu kez 30 yıllığına 702 milyon dolar ödeyen Doğuş’un oldu.

 Otuz yıllığına neyin sahibi oldu Doğuş? Türkiye Denizcilik İşletmeleri’ne ait Karaköy’deki Genel Müdürlük binasından başlayarak Deniz Ticaret Odası’nın bulunduğu yere kadarki alana, binalara… Salıpazarı Liman İşletmeciliği ve Yatırımları A.Ş. isimli bir şirket kurdu Doğuş. Oteller, ofis alanları, restoran ve mağazalardan oluşan bir kompleks yatırımı için 1 milyar doların üstünde bütçe ayrılmış.  Proje kapsamında kültür varlığı olarak tescilli TDİ Genel Müdürlük binasının, yolcu terminali ve Çinili Han’ın otele, Paket Postanesi’nin de mağaza ve restorana dönüştürülmesi öngörülüyor. Ayrıca Karaköy ve Salıpazarı’ndaki çeşitli binalarda 440 civarında oda, otel olarak değerlendirilecek. Alan içindeki Eczacıbaşı Grubu’nun kontrolündeki İstanbul Modern için de sanırım Doğuş’a kira bedeli ödenecek.

ÇED zamanı…

Doğuş, alanı devraldıktan sonra , mevzuat  gereği ÇED toplantısı düzenlemeliydi. Bölge sakinleriyle projeyi tartışmalıydı. ÇED toplantısı geçen hafta yapılmak istendi. Ama bakın ne oldu ?

İstanbul’un yağmalanmasına karşı oluşturulan “İstanbul Kent Savunması” inisyatifi,  toplantının yapılacağı gün hazırlıklı geldi ve toplantıyı protesto etti. Mimarlar Odası İstanbul Şube Başkanı Sami Yılmaztürk, ”Sahilin 1 kilometreden uzun bir kısmını halka kapatacak, bölgeyi soylulaştırarak esnafı yerinden edecek, bölgedeki yapılaşmayı kat kat artırarak trafik sıkışıklığı gibi birçok sorun yaratacak Galataport projesi hukuksuzdur” diye protesto gerekçesini net bir biçimde ortaya koydu.

Doğuş’un yetkilileri ÇED ile yasak  savma derdindeydiler, olmadı. Protestoya katılanlar bir tutanak hazırladılar, toplantının açılamadığına dair ve tutanağı CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur, Mimarlar Odası İstanbul Şube Sekreteri Ali Hacıalioğlu, Avukat Can Atalay ve toplantıyı protesto eden yurttaşlar imzaladı.

İstanbul Kent Savunması, Kuzey ormanlarından Haliç’e , Haydarpaşa’dan Boğaz’a, AKP barbarlarının İstanbul’daki her yağmasına karşı bir savunma hattı oluşturmuş durumda. Gezi Parkı’ndaki ruh, örgütlenme, mücadele yol yöntemleri geçerli.

Nedir itirazlar?

Doğuş’a satış yapılmış yapılmasına ama projeye itirazlar var. Kent savunması adına Prof. Zerrin Bayraktar dillendirdi eleştirileri o gün… “2005 yılından beri Beyoğlu’nun kabusu olan bu proje, bütün yasalara, koruma kanunlarına aykırı bir biçimde hayata geçirilmek istenmektedir” dedi ve resmi büyüttü devamında, “ Galataport projesinin Haliçport projesinden, Okmeydanı kentsel dönüşüm projesinden, adım adım otelleştirilen İstiklal Caddesi’nden ve Tarlabaşı’ndaki kentsel sürgünden bağımsız olmadığını çok iyi biliyoruz” dedi. Ardından ekledi;  “Söz konusu olan başta kıyı bölgesinin olmak üzere Beyoğlu’nun özelleştirilmesi, kamusal niteliğinden arındırılması, yaşam değil, sermaye odaklı dönüştürülmesidir.”…

Peki, ÇED ne oluyordu, onu da anlattı Zerrin Hoca, “ Bütün süreçlerinden habersiz olduğumuz, ihale, plan-proje aşamalarından bilinçli bir biçimde uzak tutulduğumuz bu projenin ne hikmetse göstermelik kısmından haberdar oluyoruz. Yasal prosedür gereği yapmaları gereken ve bu projede halkın katılımının olduğu yalanını söyleyecekleri mecralar için yapılan bu ÇED toplantısı, bizim nazarımızda hiçbir meşruiyete sahip değildir. Ayrıca, bu proje geçtiğimiz yılın son günlerinde Beyoğlu derneklerinin açtığı dava sonucu iptal edilen Beyoğlu Kentsel Sit Alanı Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı’na da aykırı hususlar taşımaktadır”…

Hadi bakalım…

 Rant uğruna…

TDİ verilerine göre, 2013 yılında Salıpazarı Limanı’na yaklaşık 684 bin yolcu taşıyan 408 adet kruvaziyer gemi yanaşmış. Bu hacim bile şu anda büyük bir trafik kaosu yaratıyor. Şimdi, Özelleştirme İdaresi’ne verdiği 702 milyon dolar ve yapacağı 1 milyar dolarlık yatırımın karşılığını çıkarmak için buradaki trafiği defalarca katlayacak Doğuş’un bölgeye yükleyeceği ağır trafiği gözünüzün önüne getirin. 1200 metrelik sahil, yıllardır halka kapalıydı, şimdi iyice kapatılıp steril hale getirilecek . Yerin dibine batası “soylulaştırma-nezihleştirme”(gentrification)  projeleri, küçük işyerlerini, esnafı, halkı bölgeden sürüp çıkaracak, sosyal doku rant uğruna tarumar edilecek.Üstelik bu, Beyoğlu’nu, Tarlabaşı’nı, Okmeydanı’nı, Haliç’i içine alan bir istilanın parçası olarak yapılmak isteniyor.

İstanbul Kent Savunması’nda her yurttaş yerini almalı.

Yağmacılara, tıpkı Gezi’de denildiği gibi, “yağma yok” denilmeli…

 

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

“À vol d’oiseau” ; kuş misali…

Yolunuz düşerse, demiyorum, yolunuzu Beyoğlu’na düşürün ve İstiklal’in hemen girişinde, Fransız Kültür’den içeri girin. Bir sergi var orada; “À vol d’oiseau ; insanoğlu kuş misali…” Birkaç dakika değil, adam gibi zaman ayırıp izleyin, değer çünkü….

Sergi, Dünya çapında ün kazanmış çizerimiz Selçuk Demirel’in.. Çizimleri Türkiye’nin ve Dünya’nın önde gelen gazete ve dergilerinde yayımlandı.  Kitap ve albüm kapakları, afişler hazırladı, çocuk kitaplarına çizim yaptı. Selçuk  Demirel yıllardır Paris’te yaşasa da arada bir kişisel sergileriyle Türkiye’ye de uğruyor. İşte bu da böyle bir fırsat, kaçırmayın.

Sergi…

Serginin küratörlüğünü  Valérie Dardenne, sergi düzenini de  Yılmaz Aysan yapmış . Ellerine sağlık. Takdimleri şöyle; “İnsanoğlu Kuş Misali sergisi, bütün aşamalar, krizler, kat edilen yollar, kırılmaların üzerinden uçarak, dünyanın bir dönemini, 1974’ü bir diğerine, 2014 yılına bağlıyor. Selçuk Demirel’in sanatının sadece bir yüzü olan basında yer alan desenlerden oluşan sergide sanatçının bu kırk yıllık süreçte dünya gündemine kendine özgü bakışı çizimlerde hayat buluyor”.

jjSergi, Selçuk Demirel’in çalışmalarının ilk döneminden, Türkiye’de hazırladığı bir dizi afiş ile açılıyor. Serginin diğer bölümünde yazılı basında yer alan çizimler üç tema altında sergileniyor: “Jeopolitik”, “İnsan Hakları”, “Düşünmek”…

Hatırladıklarım…

Selçuk ile yaşıt sayılırız,  aynı serüveni yaşadık ve birçok şeyi paylaştık. 23-24 yaşındaydık. Bizim yazdıklarımızı Selçuk’un çizdikleri tamamlardı. O dönemde çıkan, her özgürlük, demokrasi mücadelesi derdi olan gazete, dergi, broşürde Selçuk’un çizdiklerini görebilirdiniz. Ne anlatmak istiyorsanız, onun çizgisi, hayatınızı kolaylaştırır, dilinizi çözerdi. Tüm İktisatçılar Birliği’nde işçiler başta olmak üzere, ülke gerçeklerini öğrenmek isteyenler için ürettiğimiz broşürlerde Selçuk çizgileri, yazılanları tamamlardı. Ama Selçuk deyince, beni en çok etkileyen, onun maden işçileri için el yazısıyla hazırladığı gazetedir.  Belki de bu yazıyı yazmama beni iten, en çok o ince iştir.

O Gazete…

Ne benim arşivimde var, ne de benim kuşağımdan çoğu dostumda. Çünkü bize arşivlerimizi imha ettirdiler. 12 Eylül ve izleyen kara zamanlarda, biz tüm arşivlerimizi toprağa gömdük, yaktık. Kimseye emanet edemedik, başları derde girer diye. Çoğumuzun imha ettikleri içinde Selçuk’un maden işçileri için hazırladığı gazete de vardı.

O dönemde büyük heyecan yaratan Yeraltı Maden İş Sendikası’nın işçiler için hazırladığı bir gazeteydi sözünü ettiğim. 1968 öğrenci liderlerinden maden mühendisi Çetin Uygur’un, 12 Mart sonrası yıllarda işçileri örgütlemek için kurduğu Yeraltı Maden İş, herkeste heyecan ve hayranlık uyandıran bir mücadele yürütüyor, madenlere iniyor, maden işçilerini, ahaliyi köyden, kasabadan örgütlüyordu.

Yarı köylü maden işçilerine yurt ve dünya gerçeklerini anlatmak kolay değildi. Çetin Uygur, işçilerin kolay okuyup, okuduğunu anlayacağı bir gazete üretilsin istiyordu. Herkesin, hatta ancak askerde okuma yazma öğrenebilmişlerin okuyabileceği bir gazete…Bunu henüz “tıfıl bir üniversite öğrencisi” iken dehşetli şeyler çizmeye başlayan Selçuk yaptı.

Selçuk, baştan sona, eliyle büyük harflerle yazdığı ve çizdiği bir gazeteyi üretti.  O gazete, sendikanın örgütlendiği Amasya Yeni Çeltek’te, Erzurum Aşkale’de, sendikayı büyük bir heyecanla izleyen Zonguldak’ta, yer altında, maden işçileri tarafından büyük bir ilgiyle okundu, gerçekler Selçuk’un büyük harflerle yazılmış satırlarından ve çizgilerinden öğrenildi.

Selçuk bahsi geçince, benim için ayrı bir yeri olan proje budur. Kimde vardır, bilmiyorum, ama birileri o gazeteyi gün ışığına çıkarırsa, bugünün teknolojik ortamında paylaşırsa, hislerime tercüman olur, emek tarihine de katkısı olur.

Kuş misali…

Selçuk, 1978 Türkiyesi’nden Paris’e göç ettiğinde -kuş misali-  o zamanki ruh halimizle, çoğumuz gönül koyduk, zamanı mıydı, diye. Gençtik, hepimiz 23-24 yaşlarındaydık. En kıdemlimiz 35 yaşındaydı ve kod adı “ihtiyar”dı. Selçuk, bizi böyle bırakıp gidebilir miydi? Kendimizi ve Türkiye’yi dünyanın merkezi görüyorduk. Sınıf mücadelesi sanki bir tek bu topraklarda vardı ve gidene güle güle diyemiyorduk. Selçuk , doğru olanı  yaptı, bir iç denizden okyanuslara yelken açtı. Paris’te , başta Abidin Dino olmak üzere, Türkiye’den sürgün ya da yarı sürgün giden büyük insanlardan yeni şeyler öğrendi, onlarla dayanıştı, devrimci duruşunu koruyarak dünya çapında bir çizer oldu.

Çizerlerin, ressamların, müzisyenlerin, hatta sinemacıların biz biçare yazı erbabından hep daha şanslı olduğunu düşünürüm. Zira, çevrilmek dertleri yoktur. Tüm kainat fanilerine doğrudan hitap ederler. Selçuk, onca yıl ne kadar hoş şeyler çizdi. Yönettiğim her dergide, 1990’larda THY’nin Skylife’ında bile,  Selçuk’u taşıdım sayfalara büyük bir zevkle. Bir sürü örümcek kafalıyla dalaşmayı göze alarak .

Selçuk’un çizimleri, zorbalığa karşı mücadelede, özgürlükleri savunmak için bazen kalemin, fırçanın en iyi silah olduğunun da kanıtı. Çok şükür ki, bu topraklar yalnız bağnaz, zalim, beton kafalı mahluklar üretmiyor; Selçuk gibi kalemiyle, fırçasıyla dünyanın saygısını kazanmış ustalar da yetiştirdi bu topraklar ve daha da yetiştirecek. Selçuk’un yapıtlarını izlerken buna biraz daha inanacaksınız.

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Inflow of foreign money down as unregistered capital steps in

MUSTAFA SÖNMEZ – Hürriyet Daily News /August 25 2014

Turkey’s chronic disease, the current account deficit, was $24 billion in the first half of 2014, a 35 percent decline on the figure of $37 billion from the first half of 2013.

It was not particular structural transformations that played a role in this decrease. Because the growth rate is low, the current account deficit also tends to decrease. Investments which are the motor of growth were also low. Thus, foreign exchange expenditures for machinery and equipment have also fallen. With the foreign exchange rate gaining a value of approximately 22 percent in average, with the Turkish Lira losing value, the lira equivalent of the imports bill has increased. This in turn has decreased exports. There are major declines in the imports of automobiles, electronics, cell phones and others.

Even in the import of bar gold which is used as a payment tool for the natural gas imported from Iran, there was a decrease of $6.5 billion alone. As a result, the decrease of all of these foreign currency spending has shrunk the current account deficit.

In summary, if the current account deficit dropped by a third, this is because growth has also fallen off. This year also, especially in the second quarter, growth declined exceptionally and the second half of the year is not full of hope either. It appears unlikely that the growth target of 4 percent will be met.

HDN

When the financing of the current account deficit is reviewed, more important things can be seen. It can be drawn from the first six months of the year that the inflowing money has decreased 60 percent and went back from $48 billion to $19 billion. In other words, a foreign capital inflow that has been minus $29 billion has occurred. This is the most remarkable aspect.

Significant drops are observed both in hot money which are called portfolio investments and also in bank loans and inflow of foreign deposits. Out of the total decrease of $29 billion, $8 billion are due to the drop in hot money and the remaining $21 billion have stemmed from the restriction of loans and withdrawal of foreign deposits.

The outflow of foreign money that started with the FED announcement of monetary policy changes in May 2013 has increased particularly with the overflowing of political risk following the launching of the Dec. 17 and 25, 2013, graft operations. For re-entries, foreigners especially waited for the results of March 30 elections; an influx started in the following months but, nevertheless, what entered by the end of June stayed 60 percent behind what came in the first half of 2013.

In this withdrawal, one needs to take into consideration particularly the fall in load demands from Turkey. Banks, when they lowered their consumer credit placements with the rising interest rates especially, when domestic demand shrank and loan demands decreased, a drop was also experienced in the tempo of external loans.

Unregistered entries 

When the inflowing foreign source was not adequate to meet the current account deficit, the foreign exchange rate could have even hiked more but this time the unregistered capital, the official name of which is “net errors and omissions,” stepped in.

We understand from Central Bank data that in the first half of 2013, a source of $4.3 billion remained unregistered to return to the system as $6.4 billion in the first half of 2014, patching up the deficit. At the end, as well as covering the deficit, also money worth $1.2 billion entered the reserves.

It is remarkable that unregistered capital has reached $6.4 billion in the first half of the year. It remained at $2.5 billion in the entire year of 2013 and in 2012 at $1 billion.

This year, it looks like it will be like 2011. When the current account deficit was breaking records with $75 billion in 2011, the entry of unregistered capital also broke records with $9.1 billion, covering 12 percent of the deficit.

HDN

Current account deficit always a headache

It should be considered proof of Turkey’s foreign dependency that despite the growth of only 2.5-3 percent, the current account deficit reached $24 billion in the first half of the year. Turkey is not able to break its dependency particularly in energy importing; it supplies up to 70 percent of the input of many products it is exporting through imports and even food imports such as meat, grains and others are added to that.

The hardened imports increase the need for foreign currency, thus resulting in a dependency on the inflow of external money. When the halt of the inflow of foreign money pushes the foreign exchange rate upward domestically, everything starts cracking – the burden of $390 billion of international loans, 40 percent of which needs to be refinanced in 12 months, tenses up all debtor banks, companies and the public budget, causing some sleepless nights.

Box: Sources of net errors and omissions

Net errors and omissions, by definition, are caused by measurement mistakes and the miscalculation or over-calculation of balance of payments data like exports, imports, services and the like. It cannot be known which item in the balance of payments table caused the error or omission, but it can be predicted. The cause of net errors and omissions are usually expected to stem from the private sector.

The reasons for net errors and omissions can be summarized like this:

-The removal of some revenues yielded from some items in the balance of payments outside the system (cash under the mattress, etc.) without being recorded or the use of resources outside of the registered system during financing.

-Foreign exchange entry or payments conducted as part of operations defined within the criminal economy.

-Time inconsistency that arises when an imported or exported good’s movement and its payment are reflected in different balance sheet periods.

-Declaration mistakes during customs procedures.

-Errors stemming from extraction of data (like tourism and suitcase trade figures) through surveys.

Araştırma - Haber, dış ekonomik, English kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Emlakta umut yabancılar mı?

İnşaat-göz AKP rejimi, özellikle 2003 sonrası dünya likidite bolluğundan oluk oluk para akınca, o parayla sermaye birikimini ilerletmenin eksenini inşaat olarak belirledi. Bunları çok yazdık çizdik; TOKİ, onun aparatı Emlak Konut,  kamu arsalarının Ağaoğlu gibilere verilerek fifty-fifty paylaşımı sistemleri ile bir hayli yol alındı aslında. Ama evdeki hesapta hep yapılacak binaları yabancılara satmak, oradan döviz geliri sağlamak da vardı.

Yabancılara Türkiye’den ev, arsa, ofis, kısaca gayrimenkul satma fikri 2003’ten beri vardı.  Büyük işler yapılacağını umuyorlardı. İspanya örnek alınıyordu. Oralarda yapılan yazlıkları Almanlar, İngilizler kapış kapış almışlardı. Türkiye de yapabilirdi. Hele ki “küresel kent” İstanbul’dan daire, ofis almak için yabancılar kuyruğa girecekti.  Kıyılarda, Antalya’da, Bodrum’da, Kuşadası’nda herkes kapış kapış yazlık daire, villa alacaktı. Hele ki Ruslar önemli bir potansiyeldi.

Önce hukuki engeller temizlenmeliydi. Tapu Kanunu’nun 35. maddesi değiştirilerek, 19 Temmuz 2003 tarihinden itibaren yabancılara gayrimenkul satışına  imkan tanındı. Bu düzenleme ile özellikle güneyin kum-deniz-güneş kentlerinde inşaat ve gayrimenkul faaliyetleri önemli ölçüde canlandı. Yabancıların daha önce hülleli mülk edinme işlemleri artık hukuki zemine oturtulabilirdi.  Alanya, Antalya, Bodrum emlak satışında önde gidiyordu.İstanbul’da ise farklı bir yabancı müşteri grubuna pazarlamalar yapılıyordu.

eee

Kaynak: TCMB ödemeler dengesi verileri 

Satışlar…

2003’te 1 milyar dolarlık emlak satışı yapıldı. Yabancılara satışın hukukiliği Anayasa Mahkemesi’ne kadar gitti ve Anayasa Mahkemesi tarafından yasal düzenleme iptal edilmesine edildi ama , yeni yasal düzenlemelerle yabancılara gayrimenkul satışı devam ettirildi. 2004 satışları 1,4 milyar dolara çıktı . Esas hızlı satışlar ise 2006-2008 döneminde oldu. Yıllık satışlar 3 milyar dolara yaklaştı. Satışlar 2009 krizinde hız kesti, izleyen yıllarda biraz açıldı ve yıllık 3 milyar dolara yaklaştı. Yeterli mi, başarılı mı?

Yabancılara emlak satışlarını yabancıların “harcama”sı olarak değerlendirmek de mümkün, yabancıların “yatırımı” olarak da. Nitekim, Merkez Bankası, uluslararası normlara uyarak gayrimenkul satışlarını “Doğrudan yabancı sermaye yatırımları” içinde bir alt kalem olarak gösteriyor. Öyle baktığımızda, Türkiye’ye yapılmış doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının 2003-2014 döneminde 126,7 milyar dolara ulaştığını ve emlak satışlarının bunun yüzde 23’üne yakınını oluşturduğunu görüyoruz.

Yani, doğrudan yatırım olarak kayıtlara geçen meblağın dörtte birine yakını konut-ofis, arsa kısaca “inşaat ürünleri” alımlarından, varlık alımlarından oluşuyor. Bu da bize Türkiye’ye gerçek anlamda doğrudan yabancı sermaye geliyor mu sorusunu haklı olarak sordurtuyor. Borç yaratan portföy ve krediyle borçlanma türlerine göre tercih edilen doğrudan yabancı sermayenin kalitesini de sorgulatıyor haliyle…

Turizm geliri…

Yabancıların emlak satın almalarını turizm gelirleri ile de karşılaştırmalıyız. Özellikle Güney illerimizdeki turizm merkezlerinde gerçekleşen emlak satışlarının, yabancıların yaptığı turizm harcamalarından farkı var mı? Böyle bakıldığında 2000’lerin başlarında turizm net gelirlerinin yüzde 9-10’u dolayına tekabül eden emlak satışlarının 2014’te yüzde 16’ya kadar çıktığını görüyoruz. Bir dönem olarak alırsak, 2003-2014 döneminin net turizm gelirleri 214 milyar doları geçerken, emlak satışları bunun yüzde 13,3’ü boyutunda. Başka bir değerlendirmeyle, emlak satışları turizm geliri sayılsaydı, 12 yılda turizm gelirleri toplamını 214 milyar dolara ek olarak 29 milyar dolarlık emlak satışıyla birlikte  243 milyar dolar olarak telaffuz edebilirdik.

uuu

Umut emlakta mı?

Önceki yıllara göre 2014’ün emlak satışları epeyi önde. Örneğin 2013 Ocak-Haziran döneminde satışlar 1,3 milyar dolar iken bu yılın aynı döneminde 2,1 milyar dolara yakın. 2014 satışlarını yıllıklandırırsak, 3,8 milyar dolar ediyor ve 2013 satışlarını yüzde 27 geçiyor. Bu performansta tabii ki, dövizin değer kazanımı önemli etken. Yabancılar ellerindeki dolar ve avrolarla, geçen yıla göre en az yüzde 20 ucuzlamış konut, ofis,arsa alım imkanına sahipler ve bunu değerlendiriyorlar belli ki…Bu da stokları şişmiş gayrimenkul yatırımcılarını ilerisi için umutlandırıyor ama yıllık 3-4 milyar dolarlık satışların  eldeki stoklara ne kadar derman olacağı büyük bir soru işareti…

 

 

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı