Media Lanscape under AKP Rule


Media Landscape under AKP Rule ile mustafa-sonmez


Pover Pointler kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Neler Oluyor Hayatta?

 

Özgürlük ve Dayanışma Partisi(ÖDP) eski başkanlarından Prof. Dr.Hayri Kozanoğlu ile dostluğumuz  25 yılı bulur. Aynı yıllarda (1970’ler) ODTÜ’de öğrenci idik ama o yıllarda tanışmıyorduk. Hayri, Endüstri Mühendisliği’nde ben İdari İlimler’deydim. Fraksiyonlarımız da farklı olduğu için karşılaşmamışız. Ortak arkadaşlarımız çoktu. Kardeşi Can Kozanoğlu ile Gelişim Yayınları’nda, DİSK’te  ve halı sahalarda ekiptik. Yücel Göktürk’ten aldığım ara pasını Can’a ortalardım, o kafayı çakıp fileleri havalandırır, golü yiyen kova  kaleci Hasan Kaçan, kardeşi Fatih’e, Fatih, Ergün Gündüz’e bağırır, Latif Demirci de onları yatıştırırdı…

1990’lı yılların başlarındaki ÖDP’nin kuruluşu öncesi yapılan beyin fırtınalarında yakınlaştık Hayri ile.  Ben partide sorumluluk almadım  ama Hayri, taşın altına elini bir hayli soktu ve iki dönem Genel Başkanlık yaptı, sonra da bayrağı diğer arkadaşlara teslim edip akademik çalışmalarına da zaman ayırdı.

İstiklal Caddesi’nde, Fransız Kültür’deki mutad buluşmalarımızda yurt ve dünya ahvalini konuşurken, arada medyayı, biraz da fanatik taraftarı olduğumuz Beşiktaş ve Fenerbahçe’yi çekiştirirken aklıma bu sohbetleri daha sistemli ve çerçeveli yapıp kitaba dönüştürme fikri geldi. Hayri’nin de aklına yattı. Birlikte kitap, makale yazmak kolay değildir. Hele benim mizacıma hiç uymaz ama, iki kişinin konuşarak birikimlerini birleştirmeleri ve birbirlerini tamamlamaları, hatta tartışmaları iyi bir format. Bunun bizde ender, ama Batı yayıncılığında daha fazla örnekleri var. Hemen işe koyulup 10 oturumluk bir plan yaptık. Küresel krizi başlangıç noktası alıp onun üstünden dünyada ve Türkiye’de , ekonomi,siyaset,ideoloji alanlarında neler olup bittiğini konuşmaya karar verdik. Haftada iki gün buluşup konuşmaları kaydettik.

Oturumların ilkinde küresel krizin ortaya çıkış nedenlerini ve ABD’deki etkilerini konuştuk. İkinci buluşmada küresel krizle birlikte serbest piyasa ideolojisini sorguladık. Neoliberalizmin, piyasacılığın  ideolojik yenilgisini konuştuk. Üçüncü oturumda küresel krizin ABD’den öteki  merkez ülkelere, çevre ülkelere yayılışını analiz ettik.  Dünya güç dengelerindeki değişimi, yükselen Çin, Rusya, Hindistan gibi yeni güçleri tahlil ettik. Dördüncü buluşmanın konusu “sokak” oldu. Krize sokağın tepkisi nasıldı, işsizlik ve yoksullaşmaya hangi ülkelerde, nasıl tepkiler veriliyordu. Yunanistan’ı, ardından Güney Avrupa ülkelerini ve günün sonunda Avrupa’yı neler bekliyordu ? Arap baharı neyin nesiydi? Bu konular konuşuldu. Beşinci buluşmada, “Krize karşı, kim, ne öneriyor?” sorusunun cevabı araştırıldı.

***

On oturumluk maratonun ikinci bölümünde söz Türkiye’ye geldi. Altıncı buluşmada söyleşi, küresel kriz Türkiye’yi nasıl etkiledi sorusuyla başladı ve AKP iktidarının kriz sınavı analiz edildi. Türkiye, küresel kriz şartlarına ne tür uyum mekanizmaları geliştirmiş, kim kazanmış , kim kaybetmişti…Yedinci buluşmanın konusu “tepedekiler”, yani hakim sınıf fraksiyonları. AKP rejimi ile birlikte hakim sınıf fraksiyonları arasında neler oluyor, kim yükseliyor, kim iniyordu.Hakim sınıf mücadelesi politik alana, devlet biçimine nasıl yansıyor, AKP-Cemaat kavgaları ne vaat ediyor,  ne tür yeni kurumlaşmalar ortaya çıkıyordu…

Sekizinci buluşmanın konusu bu kez “en alttakiler”di. İşçi sınıfı, kent yoksulları, kadın hareketi ve Kürt siyaseti, bu bölümde konuşuldu. Dokuzuncu bölümde, AKP iktidarında ve küresel kriz koşullarında kent hayatına, sağlığa, eğitime neoliberal rüzgarların etkisi irdelendi. Bu alanlarda metalaşma, ticarileşme ne tür tahribatlara , hak gasplarına yol açıyordu, bunlar konuşuldu. Dokuz oturum boyunca ağırlıkla ekonomi ve siyasetin ele alındığı maratonun finalinde medya ve kültür alanı vardı. Medyanın hem endüstriyel hem de “silah” boyutunu konuştuk. Futbolda metalaşma ve  endüstrileşmeye girmeden edemedik.

On oturumluk bu zihinsel maratonun kayıtlarının üstünden geçip çapaklarını temizledik, eklemeler, çıkarmalar yaptık. İfadeleri zenginleştirmek için  araya tablolar, grafikler koyduk. Çeşitli görsel unsurlar ekledik.Mesela, sevgili Behiç Ak’tan çizgiler kullandık.

Kitap, Notebene Yayınları’ndan çıktı ve eleştirilerinizi, yorumlarınızı bekliyor.

 


Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

‘NELER OLUYOR HAYATTA?’

MUSTAFA SÖNMEZ VE HAYRİ KOZANOĞLU’DAN ORTAK KİTAP: ‘NELER OLUYOR HAYATTA?’

Cumhuriyet yazarı Mustafa Sönmez ve ekonomist Hayri Kozanoğlu’nun ortak imzasıyla Notabene Yayınları’ndan çıkan “Neler Oluyor Hayatta?” 10 başlıkta Türkiye ve dünya analizi sunuyor okuyucuya…

“Neler Oluyor Hayatta?” küresel krizlerden ideolojilere değin insanlara karmaşık ve anlaşılması güç gelen pek çok konuda berrak fikirler sunuyor.

Sönmez ve Kozanoğlu‘nun sohbet tadında sundukları sade çözümlemeler ve somut çözüm önerileri 10 başlık altında toplanıyor:

- Küresel Kriz: Nasıl Patladı, Neresindeyiz?
- Neoliberalizmde İdeolojik Çöküş
- Kriz Karşısında “Yükselen Ülkeler”, Çatırdayan Avrupa…
- Küresel Krizden Çıkış: Ama Nasıl?
- Küresel Krizde Sokağın Tepkisi, Nabzı…
- Küresel Krizin Türkiye’ye Yansımaları…
- Kriz Konjonktüründe Egemen Sınıf Çatışmaları
- Türkiye’de İşçi Sınıfı, Kent Yoksulları, Kadınlar ve Kürt Muhalefeti
- Kent Hizmetlerinde, Eğitimde, Sağlıkta Metalaşma, Özelleşme…
- Medya, Kültür ve Metalaşma

 


Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Dış Kaynakla Büyüme, Dış Borcu da Büyütüyor

Derecelendirme kuruluşu  Standart&Poor’s (S&P), RTE’den ve ardından  ekonomi bakanlarından işittikleri azarın bir yenisini de Türk matbuatının bazı güzide ekonomi  gazetecilerinden yedi. Çarşamba günü yapılan toplantının ev sahipleri Standard & Poor’s Global Operasyonlar Başkanı Paul A. Coughlin, Türkiye Bölge Müdürü Zeynep Holmes ve Türkiye Baş Analisti Eileen Zhang’dı. Necip Türk gazetecilerinden bazıları, işi,  S&P’den özür dilemeyi istemeye kadar vardırdılar. S&P’ciler, böyle bir şeyi bekliyorlar mıydı, bilinmez ama , hükümetin kulağına kar suyu kaçırmamaya da gayret göstererek, “not” vermediklerini, izledikleri  diğer 126 ülke gibi, Türkiye ile ilgili olarak da  sadece “görüş” bildirdiklerini anlatmaya çalıştılar.

Yine anlatmaya çalıştılar ki, kendi raporları, yatırımcılar için sadece kaynaklardan biriydi. Her yatırımcı, derecelendirme kuruluşlarının yanı sıra birçok yerden bilgi toplar, kendisi yatırım araştırması yapar ve öyle karar verirdi. O anlamda bir derecelendirme kuruluşu“not” u lüzumundan fazla  ciddiye alınıyordu.  Daha da ilginci şuydu; Biliyorduk ki,  hükümet, kamu bankaları, THY gibi kamu kuruluşlarının yanı sıra Türk özel şirketleri, S&P’ye kendilerini değerlendirtiyor ve bir kontrat gereği avuç dolusu da para ödüyorlar. Verilen rapordan, “not” tan memnun olmayanın , bu kontratı iptal edip S&P hizmeti almaktan vazgeçme keyfiyeti de var. Ama o kadar kolay değil bu. Muhtaç olan Türkiye ve sızlanma sürüyordu.  Türkiye’ye verilen BB-(durağan) notu, Portekiz’in hatta Karadağ’ın da notu ve Türkiye nasıl aynı kefeye konuyordu… (BB-) notu , yabancılara,  Türkiye’yi yatırıma  uygun olmayan ülke  olarak takdim etmekti ve bu haksızlık değil miydi?

İyi de, S&P böyle görüş bildirdi diye, yabancı sermaye gelmemezlik mi ediyor acaba? Hayır. Türkiye, sırtındaki 77 milyar dolarlık döviz açığına ve yüzde 10’luk cari açık/GSYİH kamburuna rağmen, dış kaynak çekerek büyüyor… Nitekim, Türkiye’nin yüzde 5 küçüldüğü kriz yılı dışarıda bırakıldığında, 2007-2011 döneminde yılda ortalama 60 milyar dolar dolayında dış kaynak girişiyle büyüme gerçekleştirildi. 5 yılda 223 milyar doları bulan dış kaynak girişinin yanında, 24 milyar dolar da kaynağı belirsiz (net hata-noksan) yabancı para girdi Türkiye’ye.

Kaynak:Ödemeler dengesi veri tabanı

Her ne kadar gelen dış kaynağın çoğunu “borç yaratan” tür oluştursa da, doğrudan yabancı sermaye girişi de az değil .Yabancı kaynak, bilindiği üzere 3 kanaldan gelir. Birincisi doğrudan yabancı sermayedir. Ya yeni yatırım olarak  gelir, ya da ülkedeki şirketlere ortak olur, satın alır. Dolayısıyla mal ve hizmet üretmeye gelir, iyi-kötü istihdam yaratır, vergi öder. Sonunda da karını alır götürür, ama diğerlerine göre, “eli taşın altında” sayılır ve diğer türlere tercih edilir.

İkinci tür yabancı kaynak, sıcak para dediğimiz borsaya ve devlet kağıtlarına gelen kısa vadeli akımdır.  Bunlar da dolar, avro olarak gelip TL’ye döner  ve hisse senedine yatırım yapar ya da cazip faizli devlet kağıdı alır, yani devlete borç verir. Bu tür, hem spekülatiftir, anında satar gider, hem de borç yaratır.

Üçüncü tür dış kaynak, banka kredileridir. Özel ve kamu kuruluşlarına  kredi açan yabancı bankalardan gelen bu kaynak, “borç stokunu” da kabartır. Böyle bakıldığında , son 5 yılın toplamında gelen yabancı kaynağın üçte birini doğrudan yabancı sermaye oluştururken, borç yaratan dış kaynak girişi yüzde 60’ı geçiyor. Bunun sonucudur ki, Türkiye’nin dış borç stoku 2007’de 250 milyar dolar iken 2011 sonunda 310 milyar dolara yaklaşmıştır.

Son 5 yıla ait bu profil, 2012’nin ilk 3 ayında da değişmiş değil. Ocak-Mart döneminde 14 milyar dolara yaklaşan yabancı kaynak girişinin yine üçte biri doğrudan yabancı sermaye, yüzde 60 dolayındaki bölümü borç yaratan dış kaynak olmuş ve borç stokunu artırmıştır. Bu tabloyu, cari açığın finansmanında kalite düşüklüğü olarak da okuyabilirsiniz.

Özetle, makbul olan, hem cari açığı, yani  döviz açığını, dolayısıyla dış kaynak ihtiyacını en aza indirmek,  hem de açığı daha çok, doğrudan yabancı sermaye, daha az borç ile karşılamaktır. Türkiye bu noktadan hala uzakta ve fena halde kırılgan


Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Yunan Kayası Oynadı, Pınar Kaynıyor…

Yunanistan’ın eti ne, budu ne ? Avro alanının 17 ülkesinden biri ve epi topu yüzde 2 büyüklüğü var toplam alan milli geliri içinde…Borç yükü 583 milyar dolar (Türkiye’ninki 310 milyar dolar). Koca Avrupa için üstüne bir bardak su içilmeyecek bir borç mu? Avro’dan çıkıp Drahmisine dönmek istiyormuş, bırakın dönsün. İsim bile bulundu:Grexit. Yani Grek ile çıkış anlamına gelen “Exit”in kombinezonu… AB Komisyonu Başkanı Barroso demiş ki, “Bir ülke kurallara uymuyorsa gitmesi daha iyi”

Tamam da bu “Grexit” konuşulmaya başlayınca piyasalara ne oluyor?

Avro- dolar paritesi 1.28’le son dört ayın en düşük seviyesine geriledi.  Avrupa borsaları sert düşüşler kaydetti. Atina’da borsa yüzde 5.2, Madrid ve Milano’da da yüzde 2.8 düştü. Bizde de  yabancı çıkışı nedeniyle kur ve sepet yükseldi, dolar 1.81 TL’ye çıktı.16 Nisan’dan beri ilk kez oluyor bu sıçrama.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, Yunanistan’ın Avro’dan çıkması halinde bundan en çok İspanya, Portekiz ve İtalya şirketlerinin kredi notlarında potansiyel düşüşe neden olabileceğini açıkladı.

***

Avro alanındaki büyüklüğü yüzde 2 olan bir ekonominin mevcut neoliberal paradigma içinde iki yakasının bir araya getirilememesinin koca Avrupa’yı hasta etmesinin altındaki neden salt bu ülkenin bir türlü iyileşmeyen ekonomik göstergeleri değil. Esas hasta eden şey, ülke halkının mevcut paradigmaya reddiyesidir.  Seçim sandığından, statükocu partilere kırmızı kartın çıkması ve radikal solun şimdilik ikinci, Haziran’da yapılması muhtemel  seçimlerde ise birinci parti olarak çıkma ihtimali Avrupa’nın kabusu oldu. Yunanistan kayası yerinden oynamış ve altından bir pınar kaynamaya başlamıştır…Korku bu pınarın pırıl pırıl akması ve gürlemesi, Yunanistan halkının reddiyesinin hemen yanı başındaki İtalya’dan İspanya’ya, Portekiz’den Fransa’ya kadar yayılmasıdır. Sonu şimdiden kestirilemez, ama kaya bir kere yerinden oynatılmış durumda. Kimse de, “Ne haliniz varsa görün” diyemiyor.

 

Yunanistan’ın “kötü örnek” olması en büyük korku. Neler olabilir ki?

Haziran ortasındaki bir seçimle oylar iyice radikal sola doğru bükülürse neoliberal politikalara, kemer sıkma absürdlüğüne ve paşa paşa borç ödeme kurgusuna zaten ‘hayır’ çekmiş Yunanistan’da, yeni radikal adımlar beklemeliyiz. Avro’dan çıkışla başlayabilir bu. Ardından dış borçları ödemeyi  “mahşere” bırakmaya kadar gidebilir. Çünkü müstakbel sol iktidar, kitlelere kemer sıkmama ve iş-aş üretme sözü verdi. Bunu yapmanın yolu da, üç yılın toplamında yüzde 15’e yakın küçülmüş ekonomiyi yeniden büyür hale getirmek. Bu da üretmeyen ekonomiden borç ödemekle olmaz.

Öncüsü Syriza olacak sol iktidarın ardı ardına başka radikal adımlar atması gerekecek. Ülkede yüzde 25’e doğru tırmanan bir işsizlik var. Bir an önce işsizlere iş sözünün tutulacağı bir patikaya geçmek zorunlu. Dolayısıyla da inandırıcı ve kitleleri arkasında sürükleyici olabilmesi için sol iktidar yeni radikal adımlar atmak zorunda hissedecek kendini. Ne gibi adımlar? Mesela, banka sisteminin kamulaştırılmasını, kamu sektörünün, yerel yönetimlerin ekonomide birer yatırımcı, üretici aktör olarak daha fazla yer almasını şartlar gereği zorunlu kılan adımlar olabilir. Tarih, böylesi olağanüstü geçişlerde hep bu tür adımların atıldığını bize göstermiştir.

***

Drahmiye geçişin sancılarını AB üyeleri ile paylaşmakta zorlanması, hatta onlardan dirsek, çelme  görmesi halinde(ki bu çok muhtemel)  Yunanistan’ın yatırıma ,ekonomik işbirliğine çağıracağı ülkeler BRIC üyeleri, Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya gibi ülkeler olabilir. Hasta düşen Avrupa’yı paylaşım stratejileri olan dönemin bu yükselen ülkelerinin Yunanistan ile ilginç işbirliklerine gitmeleri hiç de ihtimal dışı değil. Ama burada daha çok önemli olan sol iktidarın anti-kapitalist söyleminin kitlelerde nasıl bir ruh hali yaratacağı ve bunun ürünü yeni Yunanistan imajı…Son yıllarda gururu incinen,onuru kırılan,itilip kakılan Yunanistan halkının sol tercihinin üreteceği her yeni başarı öyküsü, anında diğer Avrupa emek sınıfları arasında karşılık bulabilir. Bu, elbette doğru bir siyasi önderlik ve etkili bir siyasi hat tutturmaya bağlı.

Dahası, çağlayan bir pınara, başta ABD, NATO,IMF , neoliberal güçler tahammül gösterirler mi? Tarih, böylesi aykırı deneyimlerin nasıl Pentagon patentli askeri darbelerle bastırıldığının, pınarın suyunun anında nasıl çamurlu suya dönüştürüldüğünün örnekleriyle dolu. Sol bir iktidarın yükselişini önleyemeseler bile, iktidarlarını başarısız kılmak için her tür entrikayı, fitneyi denediklerinin kirli örnekleri hep hafızalarda.

Yunanistan solu, tarihi bir sınava çıktı. Orası, sorunu sergileyen bir arena. Sorunun gerçek çözümü ise isyanın oradan başka coğrafyalara yayılması ve cephenin genişlemesine, emek sınıflarının kol kola girerek  “yeni”yi inşa etmek için kararlılıklarına ve direnişlerine bağlı.

Ama kaya oynadı, pınar usul usul kaynamaya başladı…

 


Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Kriz, Merkez Partileri Tüketirken…

Beş yılı geride bırakan küresel krizin sonuçlarından her ülke, her ülke sınıfları farklı farklı etkileniyorlar. Finansal kriz, ABD’de patladı ve ABD finans piyasaları ile entegre hale gelmiş Batı Avrupa, Japonya gibi merkezlerin finans piyasalarına bulaştı, bu ülkelerde yaşayanları anında etkiledi. Merkez ülkelerde 2008’de sıfır büyüme yaşandı, ardından 2009’da yüzde 3,6 daraldı ekonomiler. 2010 yılı yüzde 3,2 büyüme ile toparlanma yılı oldu ama 2011 büyümesi yüzde 1,5’da kaldı ve 2012 için IMF öngörüsü yüzde 1,6. Bunlar iç açıcı sonuçlar değil.

İstikrarlı bir büyüme temposu yakalayamamada, karşı karşıya bulunulan devletin mali krizi en önemli etken. Küresel kriz patladığında, bütün piyasaperestliğin ilkelerini bir kenara koyarak sisteme müdahale eden,  finans sistemini bütçe kaynakları ile kurtarmaya, yangını yatıştırmaya koyulan ulus devletler, bir anda devasa bütçe açıkları ile yüz yüze geldiler, kimileri de Güney Avrupa’da olduğu gibi, iyi gitmeyen kamu maliyesi göstergelerinin daha da kötüleşmesine engel olamadılar. Merkez ülkelerin bütçe açıkları 2008’de milli gelirlerinin yüzde 4,5’u tutarındaydı. Krize devlet müdahaleleri ile açık 2009’da yüzde 10’a kadar çıktı.Tatsız kemer sıkma programları bile 2010 ve 2011’de açığı yüzde 8,7’nin altına indiremedi.  Hala çok yüksek ve yeniden kemer sıkmayı gerektirirken büyüme önünde de engel.

***

Sokaktaki insan açısından yaşanan durumun tercümesi şu; Büyüme yok, iş yok. Kemer sıkma var, eldeki avuçtakinden olma, sosyal güvencesizlik, göreli yoksullaşma var. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Nisan 2012 Dünya İstihdam Görünümü bülteninde 2012 için dünya işsiz sayısını 202 milyon olarak öngörüyor. Merkez ülkelerdeki işsiz sayısının 47 milyon olarak tahmin edildiği raporda işsizlik oranı da yüzde 9’a yakın biçiminde ifade buluyor. İşsizlik, özellikle Avrupa’nın krizi derinden yaşayan  ülkelerinde daha yüksek. Örneğin İspanya’da yüzde 26’yı geçerken Yunanistan’da da yüzde 22 dolayında ve Portekiz’de yüzde 15’in üstünde.

Krizin merkez ülkelerde yarattığı işsizlik, yoksulluk, güvencesizlik, sosyal devlet hizmetlerinden mahrum bırakılmak, yeni vergi yüklerine maruz kalıp kamu varlıklarının satışına engel olamamak, kitleleri derinden sarstı. Bunun sonucudur ki, son zamanlarda yapılan seçimlerde, sandığa gidenler, bütün bu sonuçlara kendilerini maruz bırakanları cezalandırıyorlar, iktidardan uzaklaştırıyorlar. Genellikle yaşanan, kriz döneminin merkez sağ partilerini iktidardan uzaklaştırmak yönünde. Fransa’da Sarkozy’nin yerini Hollande’a bırakması değişimin en önemli ayaklarından. Almanya’da Merkel’in ve partisinin akibeti merak konusu iken İtalya’da da rüzgarın soldan yana estiği, aynı eğilimin İngiltere’de de gözlendiği biliniyor.

İktidara geldikleri ülkelerde merkez sol partiler, -ki bunların çoğunun, neoliberal politikalar ile ciddi bir hesaplaşması bugüne kadar söz konusu olmadı-  karşı karşıya bulunulan kamu maliyesi krizini aşmada, açıkların boyutlarını Maastricht Kriterlerine (MK)  yaklaştırmada ne kadar başarılı olacaklar? Bilindiği gibi, MK’ya göre , ülke bütçe açığınız milli gelirinizin yüzde 3’ünün üstüne çıkmamalı.Yine, kamu borç yükünüz de milli gelirinizin yüzde 60’ının üstüne çıkmamalı. Avro alanı, bu oranların henüz  uzağında. Bütçe açıkları yüzde 4’ün, borç stokları da yüzde 87’nin üstünde. Bunlar 17 ülkenin ortalaması. Bazı ülkeler var ki, daha birkaç yıl kemer sıkmak zorunda kalabilirler. Mesela Avro alanı dışındaki İngiltere’nin  bütçe açığı yüzde 8,5, borç stoku yüzde 86. İşçi Partisi iktidarı devralırsa, bu operasyon onun işi olacak. Kamu borç yükünün milli gelire oranı İtalya’da yüzde 120, İrlanda’da da yüzde 108, Portekiz’de yüzde 108, Belçika’da yüzde 98, Fransa’da yüzde 86, hatta bütçe açığı yüzde 1 olmasına karşın, Almanya’da yüzde 81!…Bütün bu ülkelerde iktidar, merkez sağdan merkez sola geçince, bütçe açığını daraltmak, kamu borç yükünü azaltmak için tatsız kemer sıkma işlerini yapmada nöbet, merkez sol partilere geçecek.

***

Merkez sol partilerin, bu tatsız operasyondan uzak durmaları, onun yerine kitlelere iş-aş yaratacak  büyümeye yönelmeleri mümkün mü? Mevcut paradigma içinde hiç kolay değil. “Biraz kemer sıkma, biraz büyüme” biçiminde bir bileşim, elbette denenecek ama ne kadar sonuç verir, bilinmez. Sonrası? Her ülkeye göre değişir. Belki, yeniden merkez sağa dönüş, belki de Yunanistan ve 2001 krizi Türkiye deneyiminde yaşanan; radikal tercihlere  yöneliş

Yunanistan, merkez sağ ve sol seçeneklerin tüketildiği ülke örneğini temsil ediyor ve radikal sol seçenekle neler yapılabileceğini sahnelemenin arifesinde.  Türkiye, küresel kriz öncesinde, 2001 krizinde merkez sağ ve solu (önemli bir kısmını) tüketmiş bir ülke örneği. Bu tükenmenin sonrasında da bir radikalizmi, AKP rejimi ile 10 yıldır deneyimliyor ve öğrenmek isteyen Batılılar (ve Doğulular) için, sivil bir diktatörlüğün en net örneğini oluşturuyor.

***

Merkez partileri çökmüş ya da çökmenin eşiğindeki ülkeler için kaçınılmaz sonuç, radikal kanatların yükselişi. Neoliberalizmin ömrünü uzatacak programların dışına çıkamayacak merkez solun peşine takılan işçi hareketleri, sadece zaman ve kan kaybedecekler. Bunlar içinde yeni bir yaşam paradigması inşa etmeyi başaranlar ise kitleleri peşlerinden sürükleme ve yaklaşan barbarlığa karşı sosyalizmi bir siyaset seçeneği yapmayı deneyebilirler. Tersi durum, Yunanistan’daki Altın Şafak türü faşist güruhların tüm dünyada boy atmasına fırsat verir ve Alman devrimci Clara Zetkin’in dediği gibi,  “Faşizm, proleter devrimi gerçekleştirememiş proletaryanın çekmeğe mahkum olduğu ceza” olarak hepimizin önüne gelir.


Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Dış Kaynak Geliyor, Korku Filmi Sürüyor…

Mart ayı ödemeler dengesi verileri , beklediğimiz gibi, dışarıdan para akışının azalmadığını ortaya koydu. Mart cari açığı 6,1 milyar dolar. Dışarıdan gelen para ile bu açık finanse edildiği gibi, rezerve 2,2 milyar dolar da para girmiş bulunuyor. 2011’in Aralık ve 2012’nin Ocak ayında temposu düşen yabancı kaynak girişi, Merkez Bankası’nın faiz rüşveti  ve rezervden döviz satışı ile yabancıları yeniden yatırıma çekti ve Şubat’ta 6 milyar dolar olan yabancı kaynak girişi, Mart ayında da 8,4 milyar doları buldu. İlk 3 ayın kaynak girişi 17,4 milyar dolar. Ekonominin yüzde 8,5 büyüdüğü 2011’de, ilk 3 ayın kaynak girişi 26 milyar dolar olmuştu. Bu yılın büyüme hedefi yüzde 4. Yani, “yumuşak iniş” isteniyor. İlk 3 ayda, geçen yılın aynı döneminin üçte ikisi kadar yabancı kaynak girişi olmuş. Bu da “yumuşak iniş”i de aşan kontrolsüz bir büyüme ihtimalini güçlendiriyor.

Kaynak:TCMB veri tabanı

Yabancı kaynak girdikçe, kur, düşük seyrediyor. Dolar, 1.80 TL’nin üstüne çıkamıyor. Kur düşük seyredince ithalata da devam, ithalata dayalı büyümeye de…Tempo geçen yılınki kadar yüksek olmasa da, çarklar dönüyor. Ama, dışa bağımlılıkta, ithalata bağımlılıkta azalma  olmadığı için, cari açık da , toplamda azalma gösterse de çok yüksek ve 12 aylık tutarı 72 milyar dolar ; tahminen milli gelirin yüzde 10’unun altına düşmüş değil.Hala dünya rekortmeni !…

Kırılganlık demişken, resmi büyütüp nasıl bir korku tünelinde yaşadığımızı  bilmek ister misiniz? Dünya nüfusunun yüzde 85’ini oluşturan 150  “çevre ülke”den  bazıları cari fazla veriyor,  bazıları cari açık. Petrol ihracatçısı Orta Doğu, Rusya ve çevresi, Çin ve bazı diğer Asya ülkeleri ihracatçı, dolayısıyla cari fazla veriyorlar. Türkiye’nin dahil olduğu Orta ve Doğu Avrupa ile Latin Amerika ve Afrika ise, cari açık veren coğrafyalar. IMF verilerine göre, tek başına 33 ülkeli Latin Amerika ve Karayipler 2011’de 68 milyar dolar açık vermişler. 33 ülkenin verdiği bu açığı Türkiye tek başına 77 milyar dolarlık açığı ile  9 milyar dolar sollamış durumda !…

 

Kaynak:IMF  veri tabanı

Gelelim kendi bölgemize…Türkiye’nin dahil olduğu Orta ve Doğu Avrupa’nın 14 ülkesinin cari açığı 2011’de 114 milyar dolar. Bunun üçte ikisi tek başına Türkiye’ye ait.  Koca Afrika kıtasının (sahra altı) cari açığı ise Türkiye’ninkinin dörtte birinden ibaret!…

Bu büyük fotoğraf, Türkiye’nin nasıl bir ince buz üstünde yürüdüğünü, dünyanın gözünün nasıl Türkiye’nin  üstünde olduğunu göstermeye yetiyor. RTE’nin azarlarından nasiplerini alan S&P gibi derecelendirme kuruluşları, AKP rejiminin kamu maliyesi önlemlerini iyi görememekle beraber, bu fotoğrafın dudak uçuklatıcı yanına dikkat çekiyorlar. Bu kırılganlığın, eninde sonunda Türkiye’nin başına iş açmaması bir mucize olur. AB’de her türbülans korku filmi gibi ve herkes yüreği ağzında izlemeye devam ediyor.

 

 

 


Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Yunanistan’da Sol Ne Yapacak?

Yunanistan’da,  IMF-AB-Avrupa Merkez Bankası(AMB) troykası etrafında kenetlenmiş egemen sınıf  bloku,  6 Mayıs seçimlerinde esaslı bir darbe yedi. Merkez partileri Yeni Demokrasi ile PASOK’un toplumsal tabanı çöktü ve 2009’da yüzde 80 olan oy toplamları, bu seçimde yüzde 30’a düştü. Bu, müthiş bir çöküş, Yunanistan özelinde neoliberal politikalara indirilmiş okkalı bir şamar… Ve buradan çıkacak sonuç, bundan sonra Yunanistan’da aynı tonda, renkte ekonomi politikalara Yunanistan seçmeni geçit vermeyecek. Yani, 356 milyar Avro’ya ulaşmış kamu borç yükünü (milli gelirin yüzde 165’i !..) , milli gelirin yüzde 9’unu aşmış bütçe açığını (Türkiye’ninki yüzde 1,5) aşağılara çekmek üzere kemer sıkma programları için Yunanistan halkından onay almak neredeyse imkansız.

Kaynak: Eurostat ve IMF  veri tabanı

Yunanistan halkı, bugüne kadar katlandıkları yüzde 23’ü aşan işsizliğe artık katlanmak istemiyor, nüfusun yüzde 25’ine yakının yoksulluk sınırının altına düştüğü koşulları yeniden yaşamak istemiyor. Sağlıktan eğitime, kültürden adalete  sosyal kazanımlara indirilmiş devlet tırpanlarını istemiyor. Özelleştirmeleri istemiyor. Bunları istemediklerini, merkez partileri çökerterek ve Syriza isimli sol bloku yüzde 17 oyla ikinci parti durumuna getirerek ifade ettiler.

Syriza, Avrupa komünizmini savunan Synaspismos etrafında, devrimci solun kimi unsurlarını da içeren bir koalisyon. Syriza sözcüsü Tsipras,  seçimler öncesinde bir “sol hükümet” alternatifini ortaya koydu ve PASOK’tan sola doğru kopan, neoliberal programdan muzdarip kitleler nezdinde etkili oldu. ..

Syriza, neoliberalizme karşı ne öneriyor? Nasıl bir kriz-karşıtı program, nasıl bir yeniden büyüme, kitlelerin iş-aş beklentilerine cevap verecek program önerecek Syriza?  Syriza’nın kriz karşısında bütünlüklü bir programı  olduğunu söylemek güç. Borçların silinmesi, bankaların  kamulaştırılması, Avro ile devam edip etmemek  gibi meselelerde kafası bir hayli karışık. 356 milyar avroluk kamu borçlarının  iptali ve tek taraflı ödenmemesi talebi de net değil.

Yüzde 20’ye yakın oyun baraj altında kaldığı (yüzde 3 baraja rağmen) Yunanistan’da 7 partiye dağılan oylar, ortaya bir koalisyon hükümeti çıkaramıyor. Görünen o ki, Haziran’da yeniden seçim var. İki turlu bir seçime benzedi bu. Beklenen, ikinci seçimde, PASOK’un biraz daha eriyip oyların Syriza’da toplanması ve birinci parti olması halinde 300 sandalyeden 50’sinin daha baştan Syriza’ya geçmesi.  “PASOK’un solundaki ” Dimar’a giden oyların yine Syriza’da toplanması da muhtemel. Bu durum, Haziran’da sol bloku birinci parti ve  daha etkili bir iktidar adayı durumuna getirecek gibi görünüyor. Peki sonra? Sonrası herhalde iktidar olduktan sonra anlaşılacak…

***

Yunanistan, neoliberalizm karşıtlarından yana seçimini yaparken daha hükümet kurulup icraatlara geçilmeden, çıkan sonuç , bütün Avrupa’yı dalgalandırmaya yetti. Avro alanında yüzde 2 büyüklüğü olmasına karşın Yunanistan’da seçmenin tercihleriydi, korkutucu olan. Kemer sıkma programına tepki, neoliberalizme hayır diyenleri iktidara taşıyacağa benziyordu. Benzer kaderi Avrupa’nın üçüncü büyüğü İtalya ve beşinci büyüğü İspanya yaşayacak olursa, neler olacak? Dahası, Fransa’da  sosyalist başkan Hollande ile birlikte kemer sıkma programlarına devam, ne kadar mümkün olacak?

Önümüzdeki günlerde gözler daha çok İspanya üstünde olacağa benzer. Büyük bankalarından birini devletleştirerek krizi hafifletmeye çalışan İspanya’da kemer sıkma ile kamu maliyesinin performansı düzeltilmeye çalışılırken alınacak daha çok yol var. İspanya’da kamu borç stoku milli gelirin yüzde 70’inin altına düşürülmüş olmakla beraber bütçe açıkları hala milli gelirin yüzde 9’una yakın. Bu da, kemer sıkmaya devam demek. Ancak, her 4 kişiden birinin işsiz olduğu İspanya’da büyümenin yüzde 1’in altında sürünmesi, kitlelerin tahammül gücünü iyice azaltıyor ve bu memnuniyetsizliğin de  önemli politik sonuçları olacağına işaret ediyor.


Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Çöken Kapitalizme ‘Sol’ Ne Yapabilir?

Dünya krizinin merkezi durumuna gelen Avrupa’da, krizin topluma ödettiği faturaya tepki, sandıklara yansıyor. Bazı ülkelerde merkez partilere  tepkiler, bu partileri iktidardan aşağı çekme ve radikal sağ ve sol partilere yöneliş biçiminde gözlenirken, bazılarında “Avrupa tipi” sol, sosyal demokrat partilere iktidar şansı veriliyor.

Fransızlar , sosyalist aday Hollande’ı  seçtiler. Fransa’da 17 yıl aradan sonra ilk defa bir Sosyalist Parti adayı olarak seçilen  Hollande,  oyların yaklaşık yüzde 52’sini  aldı.

Geçtiğimiz hafta içi İngiltere’de  yapılan yerel seçimlerde  Başbakan David Cameron’ın Muhafazakar Parti’si, İşçi Partisi karşısında hezimete uğradı. Ülke genelinde  İşçi Partisi oyların yüzde 38’ini, Muhafazakar Parti ise yüzde 31’ini aldı. İşçi Partisi’nin lideri olarak seçimlere ilk defa giren Ed Miliband, Hollande’ı kutlayarak , “Hollande , merkez sol insanlara daha iyi, daha eşit ve adil bir dünya vaadiyle seçim kazanabileceğini gösterdi. İleriki aylarda ve yıllarda beraber çalışmayı dört gözle bekliyorum” dedi.

Almanya’da da Merkel, pazar günü yapılan eyalet seçimlerinde beklemediği bir sonuçla karşılaştı. Merkel’in partisi Schleswig-Holstein eyaletindeki seçimlerde 1950’den bu yana en kötü sonucu elde ederek SDP ile kafa kafaya gitti. Her iki parti de oyların yüzde 30.5’ini aldı.

Yunanistan seçimlerinden sonra gözler,  sandıktan ikinci parti olarak çıkan Komünist Parti ağırlıklı sol ittifak Siriza’da.

İtalya’da iki gün süren kısmi belediye seçimleri sonunda, eski başbakan Berlusconi’nin partisi üçüncü sıraya düştü. Birinci parti haline gelen sol eğilimli Demokratik Parti’nin lideri Pier Luigi Bersani,  teknokrat başbakan Mario Monti’ye desteğin devamından yana.

***

Birçok ülkede iktidar, şöyle ya da böyle, sola geçiyor. Geçiyor da, ne olacak? Neoliberalizme şimdiye kadar cepheden karşı çıkmamış Avrupa tipi sol, sosyalist partiler, çökmekte olan kapitalizmin enkazını kaldırabilecekler mi? Ekonomileri yeniden büyüme rayına oturtabilecekler mi? Yükü adilce paylaştırıp kitlelerin hoşnutsuzluğunu giderebilecekler mi?

Avrupa’nın , özellikle Avro alanının büyüme, bütçe açığı göstergelerini hatırlayarak, karşı karşıya bulunulan durumu anımsayalım. 2009’da yüzde 3,5 daralma yaşayan Avro alanının 17 ülkesi, 2010’da kısmi bir toparlanma yaşamış göründüler ama 2011 pek parlak geçmedi. Büyümeye en önemli engel karşı karşıya bulunulan bütçe açığı, kamu borç yükü.

Kaynak: IMF ve Eurostat veri tabanı

Bütçe açıkları ve kamu borç yükünü , Maastricht kriterlerine uygun- olmadı, yakın – bir yere getirme yönünde IMF,AB ve Avrupa Merkez Bankası “troyka”sından sürekli baskı yiyen iktidarlar, böylece kitlelerin büyüme , iş talepleri karşısında kamu enkazını kaldırma, bunun için de kemer sıkma  ikilemi arasında sıkıştılar. Kemer sıkma yönlü tercihler, sandıkta iktidarları indirirken, onların yerini alanlar ne yapacak?
***
IMF’nin, 2012 Nisan Ekonomik Görünüm Raporu’nun önsözünde Baş İktisatçı Olivier Blanchard, Avrupa Merkez Bankası’nın  1 trilyon Avroluk kredi genişlemesinin, bankaları geçici olarak rahatlattığını,  ancak durgunluktan çıkış için yeterli olmadığını ifade ediyor. Blanchard, Batı ekonomilerini durgunlaştıran iki etkenden birinin  kemer sıkma öncelikleri olduğunu belirtiyor. Ve bu tatsız programların, talebi ve milli geliri de aşağı çektiğine işaret ederken, borçluluk düzeylerini düzeltme çabasındaki bankaların da büyümeye katkı yapmadığına işaret ediyor.

Baş iktisatçı, piyasaların tutumunu   “şizofrenik” olarak  niteliyor. Hem kemer sıkma istiyorlar; hem de kemer sıkma, büyümeyi aşağı çekince de olumsuz tepki gösteriyorlar. Peki ne yapmalı? Blanchard, dönüp dolaşıp kemer sıkmaya devam çizgisinden uzaklaşamıyor. Reçete şu; Avro alanının sorunlu ülkeleri bütçe açıklarını daraltan, kamu borç stokunu azaltan uygulamaları devam ettirdikten sonra yeniden büyüme rayına oturtacaklardır ekonomilerini…Gösterilen yol bu olunca, hiçbir zaman IMF ile AMB ile didişmemiş, farklı bir paradigma tahayyülü olmayan “sol iktidar”lar , dönüp dolaşıp aynı programların icraatçısı olmak ile halkın beklentileri arasına sıkışacaklar. Finans kapital, sol  seçeneği de,  enkazın sol taşeronu olarak kullanmak isteyecektir. Sokağın iktidara kendi iş-aş programını uygulatması ise etkin bir sınıf mücadelesini ve daha doğrudan demokrasiye etki edecek bir örgütlenmeyi, yükselen sınıf mücadelesini gerektiriyor. Bekleyip görelim, ne olacak.

 Yunanistan ise, bir adım önde. Orada, Avro’dan çıkışa, borçları silmeye kadar uzanan epeyi radikal bir gündemi, kim, nasıl etkisiz kılacak, merak ediyorum…

 

 


Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Türkiye’nin Risk Notu İyileşti, Ancak…

2011’in ortalarından itibaren döviz kuru tırmanışıyla kendini dışa vuran ekonomideki rahatsızlık, doların 1.90 TL’ye çıktığı yıl sonuna doğru, Türkiye’nin dış karne notlarını da kötüleştirmişti. Dış kaynak girişi ile 2010’da yüzde 9,2 , 2011’de yüzde 8,5 büyüyen ama bu büyümeyi ancak ve ancak toplamı  77 milyar dolara ulaşan devasa bir cari açıkla gerçekleştiren  ekonominin, yıl sonu karnesinde, cari açık/GSYH oranı  yüzde 10 gibi bir rekor kırık vardı.

Bu aşırı ısınmanın ardındaki devasa sorunlar fark edildikçe “ülke riski” konusunda da uyarılar artmıştı. Bunu ,ülke  imajı ya da algısının seyrini en iyi gösterecek CDS’lerden izliyebiliyoruz… CDS’leri bir kez daha hatırlatalım: Bir  ülkenin devlet kağıdına yatırım yaptıysanız  ve bu yatırımdan başınız derde girmesin diye yatırımınızı sigorta ettirmek istiyorsanız, bu riski sigorta edenler,  ülkenin durumuna göre yatırımınızı sigorta etmenin fiyatını, sigorta primini (CDS) açıklıyorlar. Dolayısıyla, belirli zamanlarda ülkelerin CDS’lerine bakarak, hangi ülke ne kadar riskli, anlayabiliyorsunuz.

Türkiye’nin CDS’leri,2011 ortalarında düşük sayılırdı.Haziran’da 173 idi. Ancak 2011’inci ikinci yarısında hem Avrupa’daki Yunanistan ve diğer Güney Avrupa ülke sarsıntıları hem Türkiye’nin dış politika ve iç dengelerindeki irili ufaklı sarsıntılar sermaye kaçışına, o da beraberinde kur artışına yol açtı ve CDS primi hızla tırmanmaya başladı.

Kaynak Reuters

2010’un sonunda 136 olarak gerçekleşen Türkiye CDS’leri en parlak zamanında sayılırdı. Sonrasında küçük dalgalanmalar gösterdi ama 2011 Haziran’ında prim 173 ile, birçok ülkeye göre iyi bir yerdeydi. Durum 2011 ikinci yarısında bozuldu. Kur artışlarının hızlandığı 2011 Ağustos’ta CDS 234’e , Eylül’de 263’e çıktı. Orada kalmadı tabii…Kasım  ayı ortalaması 275’e fırladı. Merkez Bankası’nın kur ile didişmeye geçmesi, enflasyonun hedeften yüzde 100 saparak yılı yüzde 10.5 ile kapaması ile ülke riski daha da yükseldi ve 2011 Aralık CDS ortalaması 280 , 2012 Ocak ortalaması da , 306 olarak açıklandı.

Ancak sonrasında Merkez Bankası’nın kura müdahalesi ile birçok şey de değişti. Faiz rüşveti ve rezervden döviz satışları ile kurdaki tırmanışı engelleyen Merkez Bankası’nın  bu müdahalesinin ardından  Türkiye’nin CDS’i,  yani risk primi düştü ve 4 Mayıs’da 225 olarak açıklandı. Bu, dış yatırımcılar açısından ferahlatıcı ve güven verici bir gösterge. Peki Türkiye’nin dış yatırımcıyı ferahlatan görünümü iyileşirken , dış kaynak kullanan diğer ülkelerde durum nasıl?

2010’un sonunda 136 olarak gerçekleşen Türkiye CDS’leri en parlak zamanında sayılırdı. Sonrasında küçük dalgalanmalar gösterdi ama 2011 Haziran’ında prim 173 ile, birçok ülkeye göre iyi bir yerdeydi. Durum 2011 ikinci yarısında bozuldu. Kur artışlarının hızlandığı 2011 Ağustos’ta CDS 234’e , Eylül’de 263’e çıktı. Orada kalmadı tabii…Kasım  ayı ortalaması 275’e fırladı. Merkez Bankası’nın kur ile didişmeye geçmesi, enflasyonun hedeften yüzde 100 saparak yılı yüzde 10.5 ile kapaması ile ülke riski daha da yükseldi ve 2011 Aralık CDS ortalaması 280 , 2012 Ocak ortalaması da , 306 olarak açıklandı.

Ancak sonrasında Merkez Bankası’nın kura müdahalesi ile birçok şey de değişti. Faiz rüşveti ve rezervden döviz satışları ile kurdaki tırmanışı engelleyen Merkez Bankası’nın  bu müdahalesinin ardından  Türkiye’nin CDS’i,  yani risk primi düştü ve 4 Mayıs’da 225 olarak açıklandı. Bu, dış yatırımcılar açısından ferahlatıcı ve güven verici bir gösterge.

Peki Türkiye’nin dış yatırımcıyı ferahlatan görünümü iyileşirken , dış kaynak kullanan diğer ülkelerde durum nasıl?

Bekleneceği gibi en kötü durumda olan, kağıdı en itibarsız ülke yine Yunanistan. Bu ülkeyi bir kenara koyup sıralama yapıldığında, risk liginin ilk sırasında Portekiz var, onu Arjantin izliyor. İki yakası bir araya gelmeyen Macaristan’ın durumunda biraz düzelme olsa da 509 CDS’e sahip. Avro alanının kırılganlarından İspanya’nın ise CDS’leri 490’a yaklaştı.

Yükselen ülkeler arasında 4 Mayıs’taki 225 prime sahip Türkiye’den daha iyi durumda olanlar ise şöyle; Aynı  coğrafyada yer alan Polonya (204), Rusya (188) daha düşük risk primlerine sahip. Türkiye’den daha az riskli diğer ülkeler ise Çin,(113  ), Hindistan ( 89 ), G.Kore (120), Meksika (113), G.Afrika (156), Brezilya (121) olarak öne çıkıyorlar.

Görüldüğü gibi, Türkiye, kötüye giden durumuna fren koymuş olmakla birlikte, birçok “dış kaynak avcısı”ndan biraz daha riskli olarak değerlendirilebilecek bir yerde. Bunun dış kaynak akışına etkisini, yaşayarak göreceğiz.

 


Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı