Yatırımlarda büyük erozyon (Al-Monitor, Eylül 8, 2019)

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2019 yılının Nisan-Haziran dönemini oluşturan ikinci çeyreğinin ulusal gelir verilerini açıkladı. Buna göre Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) ikinci çeyrekte 2018’in ikinci çeyreğinde göre yüzde 1,5 azaldı. Yani Türkiye bu yılın ikinci çeyreğinde, geçen yıl aynı zaman diliminde ürettiği mal ve hizmetten yüzde 1,5 daha az üretim gerçekleştirdi. Ekonomiyi dibe çekmede yatırımların dramatik ölçüde düşmesi önemli bir etken. Türkiye’de hem kamu hem özel sektör yatırımları 12 aydır sert bir biçimde düşüyor. Bunun özellikle işsizlik-istihdam üstünde ağır yansımaları var.

Ekonomide ikinci çeyrekte yaşanan küçülme, önceki iki çeyrekte de yaşandı. Başka bir ifade ile Türkiye, 2018 Eylül ayından bu yana küçülme sürecinde. Bunun en az bir çeyrek daha sürerek 12 ayı bulması muhtemel. Öncü göstergelerden hareketle, üçüncü çeyrek, yani Temmuz-Eylül 2019 döneminde de ekonominin küçülmekte olduğu tahmin ediliyor. Bunun verisi ise TÜİK tarafından 2 Aralık’ta açıklanacak. 

Küçülmeyi bir de dolar ile ifade etmeyi denersek daha dramatik bir görüntü ortaya çıkacaktır. Türkiye ekonomisi 2013 yılında 950 milyar dolarlık bir ekonomi olarak ölçülmüştü. Ancak izleyen yıllarda dolar fiyatlarının tırmanması ile ekonominin büyüklüğü dolar cinsinden geriledi. 2018 yılında 789 milyar dolara kadar düşen ekonomik büyüklük, 2019’un ilk yarısı geriye doğru yıllıklandırıldığında 722 milyar dolar olarak ölçülmekte. Bu pasta nüfusa bölündüğünde, 2014’te 12 bin dolar olan kişi başına gelirin 2019’da (82 milyon nüfus) 8 bin 800 dolara kadar düştüğü görülebiliyor. Başka bir ifade ile özellikle son iki yılda hem ekonomide tempo hızla gerilemiş hem de dolar fiyatı hızla tırmandığı için Türkiye’nin dolarla ifade edilen ekonomik büyüklüğü ve kişi başına geliri hızla düşmüştür. 

Ulusal gelire üretim optiğinden bakıldığında 2019 Nisan-Haziran döneminde ekonomi yüzde 1,5 küçülürken sektörel olarak sadece tarımın yüzde 3,4 büyüdüğü, buna karşılık sanayinin yüzde 3 dolayında, inşaatın yüzde 12,5 dolayında küçüldüğü izlendi. Hizmetler kesiminde de bu çeyrekte yüzde 0,3 lük gerileme kaydedildi. 

İnşaattaki gerilemenin, beraberinde öncelikle inşaata girdi üreten sanayi kollarını negatif etkilediği açıkça görülebiliyor. Sanayi üretim verileri, öncelikle çimento, tuğla, cam, boya, demir-çelik, ahşap gibi inşaata malzeme üreten sanayi dallarında önemli bir üretim gerilemesi saptıyor. Bunu, iç talebi hızla düşen otomobil, beyaz eşya, mobilya, elektronik eşya gibi dayanıklı mallar üreten dallar izliyor. 

Ulusal gelire harcamalar optiğinden bakıldığında ise ikinci çeyrekte küçülmenin yüzde 1,5’le sınırlı kalmasında, devlet harcamalarının ve ihracatın olumlu etkisinin olduğu görülüyor. nisan-haziran döneminde devlet harcamaları yüzde 3,4 artarken net ihracat da büyümeye katkı yaptı. Küçülmeyi frenleyen bu iki kaleme karşılık özel tüketim ya da hanelerin iç talebinin gerilemesi ile yatırımların dehşetli azalması baskın geldi ve küçülme yüzde 1,5’i buldu. 

2019 ikinci çeyrekte yatırımların 2018 ikinci çeyreğine göre yüzde 23’e yakın daraldığı görülüyor. Son 10 yıldır hiçbir çeyrekte yatırımlar bu kadar daralmamıştı. Yatırımlarda daralma sadece bu ikinci çeyreğin değil, son dört çeyreğin sorunu. Birikimli olarak bakılırsa son dört çeyreğin toplamında ya da son 12 ayda yatırımlar bir önceki 12 aya göre yüzde 8’e yakın gerilemiş durumda. 

Yatırımların bıçak gibi kesilmesi, 2019’un ilk yarısının en çarpıcı görüntülerden biri oldu. Özellikle inşaat yatırımlarında sert bir düşüş görüldü. Eldeki konut stokları eritilemezken, hızla yükselen enflasyon ve hızla artan döviz fiyatları, bunu dengelemek için yükseltilen Türk Lirası faizleri, yatırım iştahını iyice kaçırdı. Nitekim başta İstanbul’da olmak üzere yurdun her yanında bir ara yüzde 40’a yakın artan, sonra yüzde 20’lere inen, yüksek dalgalı inşaat malzeme fiyatları ile yatırım yapmayı kimse göze alamadı, “bekle-gör” durumuna geçildi, eldeki stokları eritmenin yolları arandı.

Sanayi kesiminde de yatırımlar bıçak gibi kesildi. Hem iç hem dış sanayi aktörleri yatırım niyetlerini askıya aldılar. Türkiye’nin yatırım malları, ara malları ithalatındaki sert düşüşler, tamamen yatırım iştahının kesilmesi ile ilgili. 

Daha önceki yıllarda dışarıdan döviz kredisi bularak yapılan yatırımlara artan ve istikrar göstermeyen döviz fiyatları ile cesaret edilemiyor. Özel sektörün döviz açığı zaten 185 milyar doların üzerinde. 

Yatırım kararında en önemli caydırıcı etken, özellikle konut ve dayanıklı tüketim mallarına hızla azalan talep. Öte yandan, dış kreditörler de yatırım için kredi vermede isteksiz davranıyorlar. Dış kreditörler kredi fiyatlarına Türkiye’nin 400 baz puanı bulan ve en yakınındaki Güney Afrika’yı riskte bir kat geride bırakan sigorta prim maliyetini (CDS) eklediklerinde, kredinin cazibesi daha da azalıyor. Bu fiyattan dışarıdan kredi temin etmek zor olduğu gibi, borç alınacak dövizin içeride TL karşılığının nasıl bir serüven yaşatacağı da bilinemiyor ve “bekle-gör” durumu burada da sürüyor. 

Yatırımlardaki sert düşüş en çok iş bekleyen kitleleri ilgilendiriyor. Her tür nitelikli ve niteliksiz atıl işgücü yatırımlarda hareket beklerken, bu bekleyişin uzun bir süre alacağı söylenebilir.

Yatırımlardaki, özellikle inşaattaki hızlı düşüş ile birlikte 2018’deki istihdam düzeyi hızla azaldı. Mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı mayıs ayı itibarıyla yüzde 14’e çıkarken, işsiz sayısı son 12 ayda 1.1 milyon arttı ve 4,5 milyona yaklaştı. Bunların iş arayan işsizler olduğu, iş aramaktan umudunu kesmişleri içermediği hatırlatılmalı. Son bir yılda 1,1 milyon artan işsizlerin 870 bini işini kaybedenlerden oluştu. Yaklaşık 250 bin kişi de işgücüne yeni katılmış ama iş bulamamış işsizler. 

İşini kaybeden 870 bin kişinin 538 bini inşaat sektöründen. Krize en erken giren sektör inşaatta yatırımların durmasıyla sert bir iş kaybı yaşandı. Sanayi ise son 12 ayda 123 bin iş kaybına sahne oldu. Tarımdan iş kaybına uğrayanlar ise 307 bini buldu. 

Özetle, yatırımlardaki dramatik düşüş ulusal geliri aşağı çekmede en önemli etken olarak öne çıkarken sosyal olarak da işsizliği köpürtüyor. Yeniden yatırım iklimine sahip olmak ise birçok tutarlı ekonomik adımın atılmasını gerekli kılıyor ve bunun yanında güven tesis etmeyi, özellikle siyaseten Türkiye’nin iç ve dış aktörlere güven vermesinden, risk katsayısını düşürmesinden geçiyor.

Genel kategorisine gönderildi | Yatırımlarda büyük erozyon (Al-Monitor, Eylül 8, 2019) için yorumlar kapalı

Crisis-hit Turkey suffers erosion in investments (Al-Monitor, September 8, 2019)

Turkey’s gross domestic product shrank 1.5% year-on-year in the second quarter, according to official figures released this week, with a dramatic decrease in investments standing out as a major driver of the contraction. The decline in investments — both in the private and public sector — has been going on for 12 months, bearing heavily on joblessness.

It was the third quarter in a row that the Turkish economy has shrunk. The trend is likely to continue for at least another quarter, as leading indicators point to ongoing contraction in the July-September period. The Turkish Statistical Institute is scheduled to release the third-quarter figure on Dec. 2.

The contraction is even more striking in terms of dollars. The Turkish economy was measured to be worth some $950 billion in 2013. In the ensuing years, the Turkish lira slipped against the dollar, and the economy’s worth was down at $789 billion in 2018. In the first half of 2019, the figure stood at $722 billion on a year-on-year basis. GDP per capita, meanwhile, was $8,800, down from $12,000 in 2014. In other words, Turkey’s GDP and GDP per capita in terms of dollars have sharply declined — especially over the past two years — under the combined impact of a depreciating currency and the economic downtick.

Looking from the optics of production, the only sector that grew in the second quarter was agriculture, expanding 3.4%. In contrast, the industry contracted by about 3% and the construction sector by a staggering 12.5%, while the services sector shrank 0.3%.

The downturn in construction has clearly hit industrial branches that supply materials to builders. Industrial production data show significant decreases in the outputs of manufacturers of cement, bricks, paint, glass, wood, iron and steel. They are followed by manufacturers of durable goods such as cars, white appliances, furniture and electronics, which have been hit by shrinking domestic demand.

Looking at the spending side, one could observe that the second-quarter contraction was limited to 1.5% thanks to the positive impact of public spending and exports. Public spending increased 3.4% from April to June, with net exports also contributing some growth. Still, the decline in the households’ domestic demand and the huge decrease in investments were hard to offset, resulting in an overall contraction of 1.5%.

Investments in the second quarter fell nearly 23% from the same period last year, marking the worst quarter for investments in the past decade. Moreover, it was the fourth quarter in a row that investments have fallen. Cumulatively, this 12-month period saw a nearly 8% decrease in investments year-on-year.

The slump in construction investments was especially sharp. With builders already grappling with unsold housing stocks, a spike in inflation and foreign exchange prices, followed by an increase in interest rates on the lira, further suppressed their investment appetite. The inflation in construction materials prices had reached nearly 40% at one point before easing to 20%, and few could brave investing amid such price volatility, focusing instead on efforts to destock.

The industry faced similar predicaments, forcing domestic and foreign entrepreneurs alike to freeze any investment plans. The steep declines in Turkey’s imports of investment goods and intermediate goods are the direct result of the suppressed appetite for investment.

In previous years, builders would borrow from abroad to launch new projects, but the fragility of the lira and unstable foreign currency prices have now deterred them from seeking external loans. The private sector’s foreign exchange deficit is already more than $185 billion.

The shrinking domestic demand, especially for housing and durable goods, has been the most important factor discouraging investments. Also, foreign creditors have been reluctant to issue investment loans, wary of Turkey’s risk premium. The country’s credit default swaps — a key risk indicator — have been hovering in the region of 400 basis points, roughly double the risk premium of Turkey’s closest peer, South Africa.

The decline in investments is of direct concern to the jobless masses awaiting work opportunities. The wait is likely to be long, both for the skilled and unskilled idle labor force. 

As of May, the seasonally adjusted unemployment rate stood at 14% and the number of jobless reached nearly 4.5 million, increasing by 1.1 million over 12 months. Of note, the figure denotes only those actively looking for jobs, excluding the jobless who have given up on the search.

Out of the 1.1 million who joined the army of jobless over a year, 870,000 are people who lost jobs, while the remaining are newcomers to the labor market who have not had the chance to start working. Out of the 870,000 people who lost their jobs, 538,000 were from the construction sector, which was the first to plunge into crisis last year. The industrial sector laid off 123,000 people, while another 307,000 lost jobs in the agricultural sector. 

Reviving the investment climate requires a series of coherent economic steps as well as the restitution of confidence among local and foreign investors, especially politically, and the reduction of the country’s risk premium.

English, Genel kategorisine gönderildi | Crisis-hit Turkey suffers erosion in investments (Al-Monitor, September 8, 2019) için yorumlar kapalı

Yabancı bankaların gözü çıkışta (Al Monitor, 27 Ağustos,2019)

Türkiye ekonomisini su üstünde tutmak, yüzdürmek giderek zorlaşıyor. Ekonomideki inişi durdurup yeniden bir büyüme ivmesi yakalamak için, iç ve dış iklim henüz uygun olmamasına rağmen, faiz indirimine gidildi, dövizin fiyatının çıkışı çeşitli yollarla, kamu bankaları üstünden kontrol altına alınmak istendi. Faiz ve döviz ile ilgili bu zorlama politikalara araç yapılan Merkez Bankası ve Hazine, şimdiye kadar önemli itibar ve kaynak kaybına uğramış durumda.

Bu zorlama politikaların devamı olarak özellikle konut stoklarını eritmek umuduyla kamu bankaları ucuz konut kredisi vermeye memur edildi. Ne var ki kredi hacmini büyütme hamlesine özel ve yabancı bankalar beklendiği kadar katılmadılar çünkü dayatılan faizi rantabl bulmadılar, aşırı riskli gördüler. 

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) yönetimi bunun üzerine Ziraat, Halk ve Vakıflar Bankası’ndan oluşan üç kamu bankasını kredi verme konusunda ödüllendiren, buna karşılık kredi plasmanına ihtiyatlı yaklaşan özel ve yabancı bankaları neredeyse cezalandıran bir uygulamaya gitti. Mevduatlardan ayrılan ve Merkez Bankası’na yatırılan zorunlu karşılıkların miktarı ve bu karşılıklara ödenen faiz, bankaların kredi performanslarıyla ilişkilendirildi. Bu da kredi verme konusunda ihtiyatlı davranan özel ve yabancı bankaları cezalandıran bir sonuç yaratınca, birçok yabancı bankanın Türkiye’de benzer dayatma ve zorlamalarla karşı karşıya kalma endişeleri arttı.

Türkiye bankacılık sisteminde önemli bir yer tutan yabancı bankaların popülist politikalara memur edilen, bir anlamda rejimin aparatı yapılan kamu bankalarını kayıran, haksız rekabetçi politikalardan tedirgin oldukları ve benzer uygulamaların çeşitlendirilmesinden endişe duyarak Türkiye’deki varlıklarını sürdürüp sürdürmeme konusunu gündemlerine taşıdıkları bildiriliyor. 

AKP rejimi, 2019’da 31 Mart ve 23 Haziran’da büyük illerde kaybettiği yerel iktidar ile birlikte, siyasi geleceği açısından önemli bir gerilime girdi. Özellikle AKP içinden eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile eski Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın yeni parti kurma hazırlıkları, AKP’yi biraz daha basınç altına almış durumda. 

Yerel seçimlerden alınan yenilginin büyük ölçüde 2018 ortalarında girilen kriz süreciyle ilgili olduğunun farkında olan AKP yönetimi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen aşırı merkeziyetçi ve “tek adam rejimi” olarak eleştirilen yapının sağladığı yetkilere rağmen, ekonomiyi dipten yukarıya taşıyamıyor. Ekonominin iç ve dış aktörlerinde eksilmeyen bir güvensizlik var. Bu, her ay yapılan tüketici ve sektörel güven endeksi anket verilerinden açıkça görünüyor. 

2018’de yüzde 20 bandına sıçrayan tüketici enflasyonu ve yüzde 14’ü gören işsizlik oranı karşısında reel gelirleri azalan çalışan-işsiz, tüketici kesim, özellikle otomobil, beyaz eşya, mobilya gibi dayanıklı mallara talebini azaltmış durumda. AKP’nin yükseliş dönemi lokomotifi konut sektörü, satılamayan konut stoklarıyla ağır bir bunalımda. AKP’ye en yakın, organik bağı olan konut baronları, sürekli olarak stokların eritilmesi konusunda Saray’dan yardım istiyorlar. 

Ekonomiyi canlandırmak için, enflasyonda kalıcı bir iyileşme uç vermeden Merkez Bankası Başkanı ve üst yönetimini değiştirerek Merkez Bankası’nın politika faizini 25 Temmuz’da 425 baz puan indirten Erdoğan yönetimi, düşük faiz ile kredi plasmanında üç kamu bankasını araç olarak kullanıyor. Kısa süre önce araç olarak kullanılmaktan sermayeleri eriyen kamu bankaları Hazine tarafından yeniden sermayelendirilmiş ve bu nedenle Hazine borçları biraz daha artmıştı. Aynı yolu kullanmaya güvenerek kamu bankaları zorlama bir tutumla faiz indirmeye, döviz fiyatlarını kontrole memur edilseler de bu sürece özel ve yabancı bankalar katılmayınca, süreç ilerlemiyor. Rejime de kamu dışında kalanlara “sopa göstermek” kalıyor.

Ekonominin kullandığı kredi hacmi daralma ile birlikte düştü. Kredi hacminin milli gelire oranı 2018 ortalarında yüzde 75 iken, türbülans, daralan ekonomi, kredi talebini düşürdü, bankalar dağıttıkları kredileri toparlamada güçlük gördükçe kredi musluklarını kıstı ve 2019 ortalarında kredi/milli gelir oranı yüzde 67’ye kadar geriledi. 

Ancak, AKP yönetiminin ekonomiyi canlandırmak için bankalara kredi açma komutuna kamu bankaları mecburen uyup özel ve yabancı bankalar uymayınca, onları kredi açmaya, açmazlarsa belli yaptırımlar öngören bir uygulamaya gidildi. Merkez Bankası, mevduata uyguladığı zorunlu karşılıkların oranlarını ve bu karşılıklar için ödediği faizin oranını bankaların kredi artışlarını dikkate alacak şekilde farklılaştırdı. Kredi performansı yüksek bankadan (kamu) daha düşük zorunlu karşılık kesip ona da daha fazla faiz ödeyeceğini, tersini yapıp kredi hacmini büyütmeyenden (özel ve yabancı bankalar) ise daha çok zorunlu karşılık kesip daha az faiz ödeme biçiminde bir uygulamaya geçildiğini duyurdu. 

Riski ve kârlılığı düşünmeden kredi açmaya neredeyse zorlayan bu uygulama, elbette özel ve yabancı bankaları tedirgin etti. Özellikle Türkiye bankacılık sistemindeki yabancı bankalar bu karardan ve benzeri yeni kararların gelmesinden kaygılılar. 

Yabancı sermayeli bankaların kaygısı dikkate alınmak durumunda. Çünkü sermayelerinin yarısından çoğu yabancı uyruklu kişi veya kuruluşlara ait olan bu bankalar, Türkiye finans sisteminde başat bir yere sahipler.

Türkiye’ye girişleri 2000’li yıllarda hızlanan yabancı sermayeli bankaların bir kısmı var olan yerlileri satın alarak, bazıları da yeni kurulum yaparak büyümekte olan Türkiye ekonomisinin finans pazarından pay almak üzere faaliyete geçtiler. 

Türkiye Bankalar Birliği verilerine göre Türkiye’deki 34 mevduat bankasının 21’ini yabancılar oluşturuyorlar. Yabancılar, sayıları 10 bin 335 olan şubelerin yüzde 27’sine sahipler. Yabancı sermayeli mevduat bankalarının bazıları bir ilâ üç şubeli iken (Citibank, Deutsche Bank, Rabobank, Chase, Societe Generale), bazıları geniş şube ağına sahipler. Örneğin Garanti BBVA’nın 930, QNB Finansbank’ın 530 şubesi var. Yabancı mevduat bankaları, mevduat bankalarında çalışanların yüzde 29’unu istihdam ediyorlar. 

Bununla kalmıyor; bazı yerli-özel bankalarda da yabancı payı azınlıkta kalsa da var. Örneğin özel-yerli sınıfındaki Yapı Kredi Bankası’nın yüzde 40’ı İtalyan UniCredit’e ait. Türkiye Bankalar Birliği, her tür banka (yatırım bankası, İslami bankalar dahil) dikkate alındığında, banka sistemindeki toplam sermayenin yüzde 52’ye yakınının yabancılara ait olduğunu belirtiyor.

Bankacılık sisteminde gerek doğrudan mevduat bankası olarak gerek yerli bankaların ortağı olarak gerekse katılım ve yatırım bankaları kategorilerinde yer alan yabancıların, sistemde tuttukları yer önemli. Bunlara, “zorunlu karşılıklar” örneğinde olduğu gibi uygulanacak dayatmaların ters tepeceği söylenebilir. Hele ki tahsili gecikmiş alacaklar için kamu bankalarına verilen “batırılmasın, yüzdürülsün” komutunun, özel ve yabancı bankalara dayatılmasının, yabancıların Türkiye’deki faaliyetlerini gözden geçirmeye neden olması pek muhtemel.

Genel kategorisine gönderildi | Yabancı bankaların gözü çıkışta (Al Monitor, 27 Ağustos,2019) için yorumlar kapalı

Ankara’s economic measures risk scaring off foreign banks (Al Monitor, August 27, 2019)

Keeping the Turkish economy afloat is becoming increasingly difficult. To stop the downturn and stimulate a return to growth, Ankara has pushed the central bank to make a massive rate cut despite the still-unripe domestic and external conditions and sought to control hard-currency prices via public banks. As a result, the central bank and the treasury, used as the main conduits of those coercive policies, have suffered major losses of credibility and funds.

As part of the same approach, public banks were prodded to cheapen loans in early August, mainly in a bid to help destocking in the crisis-hit construction sector. Yet private banks, many of them of foreign ownership, were largely reluctant to follow suit, concerned over profitability and excessive risks. The government responded with measures that effectively reward banks that lend more, namely the three state-owned banks Ziraat, Halk and Vakif, while penalizing those reluctant on loan expansion. 

Under regulatory changes announced Aug. 19, the central bank drew a link between how much credit the banks extend and the amount of cash they must put aside as reserves and the interest it pays on those sums. Banks with higher loan growth rates were entitled to more favorable terms. 

The move, which amounts to punishing those cautious on lending, has fueled fears among foreign banks that play an important role in the Turkish banking system that more fiats could come down the road. Some of them are even reportedly pondering whether to continue operating in Turkey or pull out, wary that Ankara might sustain and expand measures that contribute to unfair competition.

All those developments are taking place to the backdrop of heightened tensions within the ruling Justice and Development Party (AKP) following its major defeats in the local elections earlier this year. The AKP’s former economy tsar, Ali Babacan, backed by ex-President Abdullah Gul, is in the process of creating a new party, threatening to split the AKP base. 

The AKP is well aware that the decline in its political fortunes stems largely from the economic crisis bruising Turkey since mid-2018, but despite the sweeping powers that President Recep Tayyip Erdogan acquired under the executive presidency regime introduced last year, his government has struggled to put the economy back on track.

Above all, Ankara has failed to inject confidence in economic actors, as evidenced by monthly consumer and sectoral confidence index surveys

Domestic demand has fallen, especially for durable goods such as cars, white appliances and furniture, amid shrinking real incomes, hit by inflation — which shot up to more than 20% last year before easing in recent months — and growing unemployment, which remains close to 13% after topping 14% earlier this year. The construction sector, the driving force of economic growth in the AKP’s heyday, is in deep turmoil, with building tycoons — many of them AKP cronies — pressing the government to help them revive sales. 

Under the impact of economic recession and bad loans plaguing banks, Turkey’s loan volume fell to 67% of gross domestic product (GDP) in mid-2019 from 75% of GDP in the same period last year. 

Under government pressure and after the controversial replacement of its governor, the central bank slashed its policy rate by a staggering 425 basis points in late July, even though a lasting improvement in inflation has yet to be seen. Then, it was the public banks’ task to follow up with cheaper loans to consumers, only months after they had their melting funds replenished at the expense of swelling public debt. But without active participation by local and foreign private banks, real progress is hard to achieve — hence, Ankara’s need to pressure those reluctant to lend.

Under the new regulations, the central bank lowered the reserve requirements for banks with higher loan growth rates, i.e., public banks, and increased the interest it pays on those sums. Those less enthusiastic on lending, i.e., private banks, are now faced with higher reserve requirement ratios and lower return rates. The measure is effectively prodding banks to increase lending, regardless of risk and profitability considerations, which, of course, has stroked apprehension among private lenders, both local and foreign.

The concerns of foreign-capital banks cannot be ignored as they hold major sway in Turkey’s financial system. Foreign investments in Turkey’s banking system, both in the form of acquisitions and new ventures, increased notably in the previous decade, with foreigners eager to grab a share in the financial sector of the growing Turkish economy.

According to the Banks Association of Turkey, foreign-capital entities hold the majority stakes in 21 out of 34 deposit banks operating in Turkey today. They own 27% of the total of 10,335 bank branches and employ 29% of all workers in the sector. Some of them — Citibank, Deutsche Bank, Rabobank, Chase and Societe Generale — have only one to three branches, but others operate extensive networks such as Garanti BBVA and QNB Finansbank, which have 930 and 530 branches respectively. 

Some other private banks involve foreign minority partners such as Yapi Kredi, in which Italy’s UniCredit holds a 40% stake. 

According to the Banks Association, foreign capital makes about 52% of all capital in the banking system, including other categories such as investment and Islamic banks. 

With foreigners holding such important clout in Turkey’s banking sector, it is not hard to assume that impositions such as the one on reserve requirements will backfire. And if Ankara attempts to pressure private domestic and foreign banks to go easy on bad loans and keep defaulters “floating,” as it has done to public banks, the prospect of foreigners reviewing their operations in Turkey could become very real.

Araştırma - Haber, English kategorisine gönderildi | Ankara’s economic measures risk scaring off foreign banks (Al Monitor, August 27, 2019) için yorumlar kapalı

Sosyal güvenlikte ‘karartma’ (Al Monitor, 17 Ağustos, 2019)

Türkiye ekonomisinin özellikle kriz yıllarında kendini hissettiren “kara delik”lerinden “sosyal güvenlikte büyük açık” yeniden sahne alıyor. Kısa adı SGK olan Sosyal Güvenlik Kurumu’nun merkezi bütçe üstündeki yükü her geçen ay ağırlaşırken, SGK’nın yüz yüze geldiği sorunların takibi de güçleşiyor. Çünkü kurum, her ay yayımladığı istatistik bültenlerini 2019 Ocak-Temmuz döneminde yani yedi aydır yayımlamıyor. 

Bu, bir tür “karartma” sayılıyor. Çünkü bilgi akışının kesilmesi sonucu sigortalı sayıları, işyeri sayıları, aktif çalışan, emekli, bakmakla yükümlü olunan kişi sayısı, aktif/pasif sigortalı oranı, hiçbir sosyal güvencesi olmayan kişilerin sayısı, sağlık hizmeti verileri, kurumun gelir-gider dengesi ve açık oranı, yapılan bütçe transferi verilerine ulaşılamıyor. Veri kesintisinin yedi ayı aşması akıllara, “Veriler gizlenmeye mi çalışılıyor?” sorusunu getiriyor.

SGK merkezi bütçenin yarısı kadar gelir büyüklüğü olan ve merkezi bütçeden en büyük desteği alan kuruluş. Aktif sigortalılar, emekliler ve bağımlılar dahil, toplam 70 milyon yurttaşa hizmet veren SGK, Türkiye’nin en önemli veri tabanlarından birine sahip. Çalışanı, emeklisi, sosyal yardım kapsamında olanıyla herkesin bilgisi SGK’da kayıtlı. SGK kayıtlı istihdamla ilgili en büyük ve en geniş veri tabanına sahip. Dolayısıyla bu donanım ve önemdeki bir kurumun yedi aydır veri açıklamaması makul karşılanabilecek bir şey değil. Çünkü bilgi akışı ve kayıt ile ilgili donanım yıllardır işliyor. İşe giriş ve ayrılma bildirgeleri SGK’ya işyerleri tarafından elektronik ortamda ulaştırılıyor. Kurumun 33 binden fazla çalışanı, yeterli donanımı, bilgisayarı var. Dolayısıyla istatistiklerin gecikmesinin idari ve teknik bir mazereti pek yok. 

Birgün gazetesi yazarı ve çalışma ekonomisi doçenti Aziz Çelik’in konuyu ısrarla sorgulamasının ardından ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İzmir Milletvekili Murat Bakan, Bilgi Edinme Kanunu kapsamında SGK Başkanlığı’na verilerin neden açıklanmadığını sordu. SGK talebe şöyle yanıt verdi: “SGK aylık istatistik bültenlerinin hem içerik hem format itibariyle güncellenmesi çalışmaları, yılbaşından itibaren devam etmektedir. Uluslararası standartlara uygun, saydamlık ve hesap verilebilirlik açısından etkili ve yeterli veri üretebilmek için hem Kurumun web sayfası hem de aylık istatistik bülteni gözden geçirilmektedir. SGK’nın veri gizleme ya da geciktirmesi söz konusu değildir.”

SGK istatistiklerinde güncelleme çalışması yapılması anlaşılır bir şey. Ancak SGK gibi çok önemli bir kamu kurumunun, veri açıklama servisini yedi ay (şimdilik) durdurması neden gerekti sorusuna yanıt gelmedi. Konuyu takip eden Aziz Çelik şöyle yazdı: “TÜİK de enflasyon, milli gelir ve işgücü piyasası verileri konusunda defalarca güncelleme ve yöntem değişiklikleri yaptı; ancak veri akışı hiç kesilmedi. Üstelik SGK verileri kayıtlara dayalı, anket değil. SGK bu verileri her ay düzenli olarak derliyor. Bu veriler SGK’nın veri altyapısında var. SGK Başkanı sigortalı sayısını da SGK’nın mali durumunu da biliyor. SGK prim tahsilatında ne kadar gecikme olduğunu SGK Başkanı biliyor. Ancak sigortalılar bilmiyor, vatandaş bilmiyor, akademik araştırma yapacak olanlar bilmiyor, basın bilmiyor.”

SGK açıklaması ikna edici olmaktan uzak. SGK’nın veri akışını kesmesi sonucu istihdamda azalmaların hangi sektörlerde yaşandığı, ortalama ücretlerin ne olduğu, yeni istihdamların niteliği, SGK’nın prim tahsilatı performansı, gelir-gider farkının nereye çıktığı, bütçeye ne ölçüde yük olduğu ve olacağı konularında kimse bir şey diyemez, bilgi üretemez durumda. 

Ekonominin genelinde işler yolunda gitmeyince sosyal güvenlik sistemi de bozuluyor. Devamında sosyal güvenlik mekanizmasında bozulma dönüp makro dengeleri, özellikle kamu maliyesini daha çok çarpıtıyor. Çünkü ekonomideki daralma istihdamı azaltıyor, böylece SGK’nın ana gelir kalemi olan prim gelirleri düşüyor ve/veya işverenler prim borçlarını ödeyemiyor, geciktiriyorlar. Bu durumda da SGK, kapsamdaki nüfusun gerek sağlık harcamalarını karşılamada, gerekse emekli maaş ödemelerini yapmada acze düşüyor, merkezi bütçenin kapısını daha sık çalıyor ve merkezi bütçeden daha çok kaynak çekiyor. Sonuçta sosyal güvenlik bir kara deliğe dönüşüyor ve genel kamu harcamalarını, açığını büyüten bir odak haline geliyor. Nitekim bugün yaşanan da bu. 

Ekonomik büyüme negatifte. Dünya Bankası, OECD ve IMF’nin en güncel 2019 yılı büyüme tahminleri sırasıyla eksi yüzde 1,6, 2,6 ve 2,5 olarak açıklandı. Negatif büyüme, eksilen istihdam ve eksilen sosyal sigorta prim geliri, SGK’nın açıklarının büyümesi ve merkezi bütçe desteğine artan muhtaçlık demek. Merkezi bütçeden SGK’ya aktarılanlar, bu yılın ilk yedi ayında merkezi bütçe giderlerinin yüzde 24’üne ulaşarak ilk sırayı aldı. Bu pay, 2018’in ilk yedi ayında yüzde 22 dolayındaydı. Dolayısıyla, SGK’nın merkezi bütçeye yükünün arttığı açık. Korkulan, bu açığın daha da büyümesi. Çünkü gelirler azalır ve prim tahsilatı düşerken SGK harcamaları azalmıyor, çünkü harcamalar daha katı. Her ne kadar ortalama emekli maaşları ve sağlanan sağlık hizmetinin kalitesi tatmin edici olmaktan uzaksa da yükü azaltılması kolay olmayan bir boyutta ve katılıkta. Sayıları 10 milyonu bulan işçi ve esnaf emeklileri, ancak asgari ücretli kadar aylık maaş alıyorlar (yaklaşık 350-360 USD), sayıları 2,2 milyon dolayındaki memur emeklilerininki biraz daha yüksek (460 USD), yaşlı ve engellilere ise ayda ancak ortalama 107 dolar maaş veriliyor. 

Sağlık harcamaları, SGK’nın yıllık harcamalarında yaklaşık dörtte birlik bir yer tutuyor. Sağlık faturasının bir kısmı her ne kadar sigortalılara yıkılmak istense de, ilaç ve tedavi için yıllık 20 milyar dolara yakın harcama yapılıyor. 

Emekli maaşları ve sağlık giderlerini prim gelirleri ile karşılayamayan SGK, 2019’da 9 milyar dolara ulaşması beklenen açıklarını, merkezi bütçeye ödeterek ayakta kalmaya çalışacak. Merkezi bütçenin bununla yükü ağırlaşacak. Çünkü bütçeden SGK’ya bu yıl toplamda yapılacak transferin 33 milyar doları aşması muhtemel. Bunun yaklaşık dörtte biri SGK açıklarından, kalanı devletin diğer sosyal güvenlik yükümlülüklerinden kaynaklanıyor ve toplamın, milli gelirin yüzde 4-5’ini bulacağı tahmin ediliyor.

SGK artan bu yükün takibini aylık veri akışını keserek karartmaya çalışsa da mızrak çuvala sığmıyor.

Araştırma - Haber kategorisine gönderildi | Sosyal güvenlikte ‘karartma’ (Al Monitor, 17 Ağustos, 2019) için yorumlar kapalı

Turkey’s social security agency withholds data as financial crisis deepens (Al Monitor, August 17,2019)

ARTICLE SUMMARYTurkey’s social security agency has stopped releasing data on the labor force and its own financial situation, fueling suspicions that Ankara is trying to smokescreen the true impact of the country’s economic crisis. 

Big social security deficits have long haunted Turkey, especially in times of economic turmoil. The problem has now resurged amid an economic recession since last year, with the Social Security Institution (SGK) placing an ever growing burden on the central government budget. 

Yet tracking the state of affairs at the SGK has become rather difficult, for the agency has stopped publishing its monthly statistical bulletins since January in what is widely considered to be a blackout. As a result of the information cut, key data on employees and workplaces, healthcare services and the number of those without any social security as well as the agency’s revenues, spending and deficits have remained inaccessible for more than seven months, fueling suspicions that the authorities are trying to conceal the figures.

The SGK’s revenues are as much as half of the central government budget, and the agency is the recipient of the largest support from that budget. The SGK, which serves about 70 million citizens, among them insured employees, pensioners and their dependents, has some of Turkey’s most extensive databases, including the largest database on registered employment. The data collection relies on a long-established mechanism whereby employers notify the SGK of newly hired and departing employees electronically. The agency has more than 33,000 staff members and sufficient equipment, so administrative or technical excuses could hardly explain the delay in sharing its data. 

Aziz Celik, a scholar of labor economics and a columnist for BirGun, has insistently questioned the issue, prompting a lawmaker from the main opposition party, Murat Bakan, to formally ask the SGK under Turkey’s right to information law why it has stopped releasing monthly data. In its reply in June, the agency said that work was underway “to update monthly SGK statistical bulletins, both in terms of content and format” so as to bring them in line with international standards and ensure greater transparency and accountability. “Concealing or delaying data is out of the question,” it said.

Update work, however, does not explain why a major public institution has to suspend data releases for such a long time. In his column, Celik argued the explanation was not convincing, pointing to the case of the Turkish Statistical Institute, which “has many times updated or changed methods regarding inflation, gross domestic product and labor statistics, but has never cut the flow of information.” Moreover, he argued, “the SGK data is based on records and not surveys. The SGK compiles those figures regularly every month. … The SGK head knows the number of those insured as well as the financial state of the SGK. He is well aware of the delays in the collection of social security premiums, too. The public, academic researchers and the press, however, remain in the dark.”

The suspension of the SGK data means that researchers and analysts have become unable to review and evaluate key issues such as the impact of the economic crisis on employment in specific sectors, average salaries, the characteristics of new hires, the SGK’s performance in terms of premium collection and the gap between the agency’s revenues and spending.

It is a general rule, however, that economic downturns in Turkey disrupt the social security system. The troubles in social security mechanisms, in turn, contribute to the further deterioration of macro balances, especially in public finances. This is because economic contraction causes employment to decrease, curbing SGK revenues from social security premiums, the agency’s main revenue source, and many crisis-hit employers fail to pay premiums on time. As a result, the SGK struggles to meet health care expenses and pay pensions, sucking in more funds from the central budget to fulfill its obligations. Eventually, social security becomes a black hole, amplifying general public spending and deficits. This is what is happening today.

The World Bank, the Organization for Economic Cooperation and Development and the International Monetary Fund are all forecasting negative growth for Turkey this year: -1.6%, -2.6% and -2.5%, respectively. Negative growth means bigger deficits and a growing need for central budget support for the SGK as employment and thus social security premiums decline. According to budget statistics, funds transferred to the SGK in the first seven months of the year amounted to 24% of central budget spending, representing the largest spending item. As that figure stood at about 22% in the same period last year, the SGK’s burden on the central government budget has clearly increased. 

There is widespread concern that the deficit could grow further because while the agency’s premium collection and revenues decline, its spending is more rigid and unlikely to decrease, even if the level of health care services and pensions is far from satisfactory. The pensions of retirees, who number some 10 million, are on par with the minimum wage or $350-360, on average. The 2.2 million retired public servants get pensions a bit higher of about $460, while old-age and disability pensions amount to an average of only $107.

Health care expenses, including medication and treatment, make about a fourth of the SGK’s annual spending, amounting to nearly $20 billion, with the insured still required to make contributions out of pocket.

The SGK’s deficit this year is expected to reach $9 billion as premium revenues fail to cover health care expenses and pensions. It will increase the agency’s burden on the central government budget. Total transfers from the budget to the SGK this year are likely to exceed $33 billion, amounting to about 4%-5% of gross domestic product. About a fourth of this sum stems from the SGK’s deficits, while the remaining comes from the state’s other social security obligations. The SGK may be trying to smokescreen this growing burden by suspending data releases, but the problem has grown too vast to be concealable.

Araştırma - Haber, English kategorisine gönderildi | Turkey’s social security agency withholds data as financial crisis deepens (Al Monitor, August 17,2019) için yorumlar kapalı

İş dünyası Babacan’ı bekliyor (Al Monitor, 8 Ağustos, 2018)

Türkiye’de 17 yıldır iktidarda tek başına bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), son bir yıldır hızla kan kaybediyor ve bu kayıpta ekonomi en önemli etken. Krize giren ekonomiyle AKP karşısında muhalefet partileri güçlendi ve yerel seçimleri kazanmalarında seçmenin ekonomik şikayetleri önemli bir etken oldu. 

Kriz, AKP içinde ne zamandır beklenen bir yeni parti doğumunu da kolaylaştırdı. AKP’de yıllarca ekonominin dümeninde duran 2015’ten sonra ise uzak tutulan Ali Babacan, eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün desteğiyle bir parti kurmak üzere kolları sıvadı. Sarsılan ekonomi, Babacan’ı siyaset sahnesine çeken en önemli etken oldu denebilir ve şimdi bu girişimin ete kemiğe bürünmesi, ekonominin iç ve dış aktörlerinin, iş dünyası örgütlerinin desteği ile ilerleyecek gibi görünüyor. 

AKP içinde örtülü bir didişme olduğu öteden beri biliniyor ama Erdoğan’a muhalif olarak ortaya çıkmaya kimsenin cesaret edemediği, çıkmak isteyenlerin de ağır baskıya maruz kaldığı görülüyor. Nitekim 2018 cumhurbaşkanlığı seçimleri için özellikle CHP üst yönetimi, eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ismi üstünde fikir egzersizi yaparken, Gül’ü engelleme girişimi hiç de nazikçe olmadı. Gül, adaylık için nabız yoklarken evine eski Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar helikopterle iniş yaptı.

Gül, siyaset sahnesine cumhurbaşkanı adayı olarak çıkamadı ama yeni parti kurma girişimlerinin de dışında kalmadı. Özellikle ekonomideki kötü gidişat ile 1967 doğumlu ekonominin eski kaptanı Ali Babacan öne çıkarılarak yeni bir merkez sağ partinin temelleri atılmaya başlandı.

Krizde toparlanma gecikiyor. Ekonomi dibe vuruş sonrası patlak bir top gibi zıplama becerisi gösteremiyor. Merkez Bankası’nı Saray’ın kontrolüne alıp faiz indirme, kamu bankalarını düşük faize, döviz artışına basınç uygulamaya memur etme ile canlandırılmak istenen ekonomi, pek dikiş tutacağa benzemiyor. Temmuz 2019 sektörel güven endeksindeki iniş, icraata pek güvenilmediğini de gösterdi. Bu durum yeni parti girişiminin doğum şansını daha da büyütüyor. Buraya nasıl gelindi, kısaca anımsayalım.

2018 yazında başlayan ekonomik türbülans hızla bir krize dönüşünce, yaklaşan kriz öngörülmüş ve cumhurbaşkanlığı, milletvekilliği seçimleri erkene alınmıştı. 24 Haziran 2018 seçimlerinde cumhurbaşkanlığına yüzde 52 dolayında oyla yeniden seçilen ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni uygulamaya sokan Erdoğan, elde ettiği olağanüstü “tek adam” yetkilerine rağmen krize gidişi önleyemedi, ekonomi dümenine hakim olamadı ve Mayıs 2018 itibarıyla yıllık yüzde 36’yı bulan ABD doları fiyatındaki artış, bunun etkisiyle enflasyon tırmanışı, herkesi derinden sarstı. Yıllığı yüzde 20’lere çıkan enflasyon, özellikle gıda enflasyonunun yüzde 30’lara tırmanması seçmen kitlesinde ağır bir geçim sorunu yaratırken iç talepte sert bir daralmayı, devamında da ekonominin her sektöründe üretimde küçülmeyi getirdi. İşsiz sayısı bir yılda 1,1 milyon artarak 4,2 milyona çıktı. Bu, her ay 93 bin, her gün 3 bin dolayında işsizin işsizler ordusuna katılması demek. 

Seçmenin ekonomideki ağır türbülansa yanıtı gecikmedi ve 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde AKP, milli gelirin yüzde 63’ünün yaratıldığı 21 büyük ilde yerel iktidarı CHP’li adaylara kaptırdı. Kayıplar arasında ekonominin başkenti İstanbul ile siyasetin başkenti Ankara’nın olması, AKP için ağır bir darbeydi. Erdoğan, İstanbul’un kaybını hazmetmek yerine, yargıya ağır baskı uygulayarak 23 Haziran’da yenilettiği İstanbul belediye başkanlığı seçimini hezimet denecek bir boyutta kaybetti ve AKP’nin kan kaybı hızlandı. Konda Genel Müdürü Bekir Ağırdır’a göre, AKP’nin yerel iktidarı kaybetmesinden sonraki çekirdek seçmeni yüzde 38’den yüzde 27 oranına düştü. Bir başka araştırma şirketi PİAR’a göre ise AKP’lilere uygulanan bir ankette katılımcıların üçte biri yeni bir parti kuruluşuna sıcak baktıklarını söyledi.

Yeni partinin doğuşuna Erdoğan şimdiden ağır psikolojik baskı uyguluyor, parti kurmak isteyen Ali Babacan’ı “ümmeti bölmek” ile suçluyor ve bunun karşılıksız kalmayacağı tehdidini de her fırsatta savuruyor. Bu tehditler karşısında özellikle ekonomi ile ilgili güvensizlik belirten ekonomik aktörler ve örgütleri çok düşük profille Babacan ile temas içindeler.

Babacan’ın 2002-2014 dönemindeki performansından çok memnun olan büyük holdinglerin üst örgütü Türkiye İş İnsanları ve Sanayicileri Derneği TÜSİAD’ın, yeni girişime sempati ile yaklaştığı bildiriliyor. Habertürk’ten Fatih Altaylı, Babacan’ın TÜSİAD’ın önde gelenleri ile görüşmeler yaptığı ve uluslararası ekonomi çevrelerinden de destek mesajları aldığını şöyle ifade etti: “Geçtiğimiz günlerde TÜSİAD üyelerini ziyaret etmiş, ekonomiyi değerlendirip üyelerle sohbet etmiş. Büyük ilgi ve iltifata mazhar olmuş. Yabancı yatırımcılar veya temsilcileri ile yaptığı görüşmelerde ise ‘Size ihtiyaç var’ cümlesi çokça söyleniyormuş.” Bu habere bir tekzip gelmedi. 

Dünya gazetesi Başyazarı Osman Arolat da “Ali Babacan, kurulacak partinin ekonomi ağırlıklı manifestosunu ve programının ilkelerini hazırlamaya çalışıyor. Kadrosunu AK Parti ile sınırlı tutmayacağı, işadamlarından, liberallerden, hatta solcu bilinen isimlerden oluşturmaya çalışırken, bunların Batı yanlısı bir siyasal platformdaki potada eritilmesini amaçlıyor. Ama bütün bunları dışarıya fazla isim sızdırmadan, açıklamalar yapmadan yürütüyor” diye yazdı ve bu bilgileri “AK Partili bir akil adamdan” aldığını belirtti.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ve AKP’nin kuruluşu ve gelişimine hep destek veren başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu ise Babacan girişimi konusunda henüz renk vermedi. Ama Hisarcıklıoğlu’nun Babacan ile ilgili, 11 Şubat 2015’te ettiği sözler akıllarda: “2001 bunalımı sonrası ardı ardına hayat verdiği reform ile Sayın Başbakan Yardımcımız Ali Babacan’ın başında olduğu ekonomi yönetimi ile kamu borcu ve enflasyon gibi sorunları, kronikleşmiş bu sorunları, 35-40 senelik bu sorunları aşabildik.”

Ali Babacan’ın hamisi Abdullah Gül gibi Kayserili olan TOBB Başkanı’nın, Erdoğan ile Babacan çatışmasında nerede duracağı elbette çok merak ediliyor ama ekonominin yönetilememesi sorunu büyüdükçe çözüme kim yakınsa, orada duracağı pek sır değil. Bu, özellikle TOBB çatısı altındaki İstanbul Sanayi Odası, Ege Sanayi Odası, Ankara Sanayi Odası gibi büyük bileşenlerin tavırlarında net olarak görülebilecek. 

Erdoğan’ın gazabından sakınmak için açık destekten çekinen iş dünyası temsilcilerinin Ali Babacan yol açtıkça seslerini yükseltmeleri bekleniyor. Ama bunun fincancı katırlarını ürkütmeden yapılması hiç mümkün değil. Çok kırılıp dökülme olabilir.

Genel kategorisine gönderildi | İş dünyası Babacan’ı bekliyor (Al Monitor, 8 Ağustos, 2018) için yorumlar kapalı

Expect Turkish business world to embrace former economy czar’s new party (Al Monitor, August 8, 2019)

Turkey’s ruling Justice and Development Party (AKP), in power since 2002, has seen a sharp decline in its political fortunes over the past year, with the crisis bruising the country standing out as the prime driver of the downtick. The opposition scored major victories in the local elections earlier this year, and economic grievances proved a major factor swaying the vote. The crisis has also facilitated the long-expected birth of a new party from within the AKP ranks, where many are believed to be silently frustrated with President Recep Tayyip Erdogan’s strongman rule.

Ali Babacan, the AKP’s economy czar until 2015, quit the party last month, rolling up his sleeves to create a new party backed by former President Abdullah Gul. It seems Babacan’s initiative will advance with support from domestic and external economic actors, including Turkey’s leading business organizations. 

In-house rifts are known to have hit the AKP a long time ago, but they have remained muffled as few have had the courage to openly speak against Erdogan, wary of the pressure they would face. What happened to Gul ahead of the June 2018 presidential polls is a case in point. The leadership of the main opposition Republican People’s Party (CHP) was widely rumored at the time to be weighing the option of backing Gul as a candidate against Erdogan. The two had fallen out after many years of close collaboration, including in creating the AKP. Gul was deterred from running in a not-so-polite fashion — the then-chief of staff landed in his backyard in a helicopter for an unlikely visit, accompanied by an Erdogan aide.

Though Gul remained on the sidelines at the time, he is now involved in the effort to create a center-right party to challenge the AKP, acting as a mentor to the younger Babacan, who enjoys credibility as the skipper of the economy in the years it flourished.

The government, meanwhile, is struggling to revive the economy. Erdogan has tightened his grip over the central bank to force rate cuts, with public banks under similar pressure to cheapen lending and prop up the Turkish lira. Still, the prospects appear bleak. The drop in the sectoral confidence index in July indicates that economic actors have little confidence in the government’s measures, an advantage for Babacan’s initiative. 

A brief reminder of how things came to this point: Turkey’s economic troubles grew into a full-blown crisis in the second half of 2018, but having seen it coming, the government had brought forward the presidential and parliamentary polls by a year, to June 24, 2018. Erdogan managed to muster 52% of the vote, assuming sweeping powers under a new executive presidency system that replaced the country’s parliamentarian regime. Despite his extraordinary powers, however, he failed to avert the crisis.

The dramatic slump of the lira and the ensuing spike in prices rattled the entire nation. Year-on-year inflation shot up to more than 20% before easing a bit in recent months, while food inflation hit the region of 30%, dealing a severe blow to the electorate’s livelihood. The sharp decline in domestic demand caused production to shrink in all sectors, with the number of unemployed Turks growing by 1.1 million to 4.2 million over a year, meaning that roughly 3,000 people joined the ranks of the jobless per day. 

Voters responded in kind in the March 31 municipal polls. The CHP won the key mayoral races in 21 major provinces that account for 63% of Turkey’s gross domestic product, including Istanbul, the country’s economic powerhouse, and the capital Ankara. Erdogan refused to stomach the narrow defeat in Istanbul and forced a re-run in June, only to see his candidate routed. Pollsters say the AKP’s popularity remains on the decline. According to Bekir Agirdir, the head of the respected research company Konda, the party’s core electorate — the voters who say they will back the AKP no matter what — has shrunk from 38% to 27% since the local polls. Another polling company, PIAR, found in July that a third of AKP voters believe Turkey needs a new party on the center right.

Erdogan appears alarmed and already on the offensive. He has accused Babacan of “fracturing the ummah” and threatened that “those who commit treason will pay the price.” Despite the threats, however, economic actors and organizations unhappy with the country’s economic management have made contacts with Babacan, albeit very quietly. Babacan himself has remained tight-lipped, barring a July 8 written statement in which he announced his departure from the AKP and stressed that Turkey needed “a brand-new vision for the future.” 

The Turkish Industry and Business Association (TUSIAD), which brings together the country’s biggest tycoons who were quite happy with Babacan’s economic management from 2002 to 2014, is reportedly supportive of the new party venture. According to prominent Turkish journalist Fatih Altayli, Babacan has had meetings with TUSIAD leaders, enjoying “great attention and praise,” in addition to contacts with foreign investors and representatives who have encouraged him to forge ahead. No one has denied the report.

Osman Arolat, the chief columnist of Turkey’s top financial daily Dunya, wrote, “Ali Babacan is in the process of drawing up the economy-focused manifesto and platform principles of the prospective party. He aims to put together a team beyond AKP quarters, including businessmen, liberals and even some who are known as leftists, seeking to unite them on a pro-Western political platform.” Arolat cited “an AKP wise man” as his source, noting that Babacan intends to proceed with the preparations out of the public eye.

The Turkish Union of Chambers and Commodity Exchanges (TOBB) is another influential business group, representing big and small entrepreneurs alike. Its longtime chairman, Rifat Hisarciklioglu has been largely supportive of the AKP, both during the party’s foundation and afterward. He has yet to offer any hint on how he views Babacan’s move. In the past, however, he has praised Babacan, crediting him with successfully tackling “chronic problems” such as public debt and inflation. Where the TOBB chairman will choose to stand in the Erdogan-Babacan showdown is a highly curious question, but as the problem of economic management grows, he is expected to eventually pick the side that appears more capable of solutions. His choice is likely to be shared by major TOBB constituents such as the industry chambers of Istanbul, Ankara and the Aegean region.

Wary of Erdogan’s wrath, the representatives of the business community have refrained from openly supporting Babacan thus far, but they are likely to raise their voice as Babacan forges ahead.

English, Genel kategorisine gönderildi | Expect Turkish business world to embrace former economy czar’s new party (Al Monitor, August 8, 2019) için yorumlar kapalı

Cari açık ‘out’, bütçe açığı ‘in’ (Al Monitor, 29 Temmuz, 2019)

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Mayıs 2019 dönemine ilişkin ödemeler dengesi verilerini 11 Temmuz’da açıklarken, uzun zamandır yaşanmayan bir gelişme yaşanıyor ve döviz dengesi ya da “cari işlemler hesabı”, mayısta 151 milyon dolar fazla verdi. Yıllık ya da son 12 aylık cari açık 2,4 milyar dolar ile 16 yılın en düşük seviyesine geriledi. Bu, Türkiye ekonomisi için kronik hale gelen bir açık — geçici de olsa — “out” demekti.

Bu verinin açıklanmasından üç gün sonra ise bir başka temel gösterge ile ilgili veri açıklandı: Bütçe açığı hızla büyümüştü. 2018 yılı Ocak-Haziran döneminde 46 milyar TL açık veren bütçe, 2019 yılı Ocak-Haziran döneminde 78,6 milyar TL açık vermişti. Yüzde 72’ye yakın bir açık artışı demekti bu. Sonuçta, döviz dengesi açığı “out” olmuştu ama bu kez başka bir denge, merkezi bütçe dengesi büyük bir açık vermiş, bütçe açığı “in” olmuştu. 

Ülkelerin döviz açığı (cari açık) ile merkezi bütçe açıkları her zaman temel göstergeler arasında yer alır. Bu iki dengenin açık olarak bir arada olması, yani ikisinin de milli gelire göre yüksek açık oranlarına ulaşması, “ikiz açık” olarak adlandırılır ve ülke bu duruma gelmişse “başı belâda” diye nitelendirilir. 

Döviz gelirleri, daha çok da ihracat ve turizm gelirleri, döviz harcamalarının (daha çok ithalat) çok altında kalan ülkeler, cari açık belâsına tutulmuş ülkeler olarak adlandırılır. Aralarında Türkiye’nin de olduğu “yükselen ülkelerin” cari açık sorunukronik kabul edilir. Latin Amerika’da Arjantin, Meksika, Şili, Brezilya; Asya’da Endonezya, Hindistan; bir diğer yükselen Güney Afrika, Doğu Avrupa’da Rusya, Polonya, Çekya, büyüme yıllarında cari açık veren başlıca ülkeler olarak bilinirler. 

Cari açık sorunu olan yükselen ülkelerdeki büyüme, ithal girdilere, makine-teçhizata, ithal enerjiye bağımlıdır. İthalata dayalı üretim, ağırlıkla iç pazarda tüketilir, dolayısıyla pek döviz kazanılmaz. Döviz kazandıran yetersiz ihracat, turizm ve bazı hizmetlerden (taşımacılık vb.) sağlanan döviz gelirleri döviz harcamalarına yetmeyince ülke cari açık verir. Bu açık ise dışarıdan yabancı kaynak bulunarak finanse edilmeye çalışılır. Bunun mümkün olduğu yıllar da vardır, kaynak sağlanamayan yıllar da. 

Yabancıları çekmek için başta enflasyon olmak üzere temel ekonomik göstergelerin, politik iklimin güven vermesi gerekir. Yabancı yatırımcıya güven vermek için yükselen ülkelere özellikle “mali disiplin” tavsiye edilir. Yani bütçelerini sağlam tutmaları. Dolayısıyla “cari açık verseniz de fazla bütçe açığı vermeyin” türü tavsiyeler, başta IMF olmak üzere küresel sistemin orkestra şeflerince salık verilir. 

Cari açık veren ülkenin aynı zamanda bütçesi de açık veriyorsa, orada hükümetin ekonomiyi yönetmekte zorluk çekeceği, çıkacak yangını söndürecek su tankının pek dolu olmadığına hükmedilir ve yabancılar bu gibi durumlarda ülkeden uzak dururlar. Cari açığını dış kaynakla finanse etmekte zorluk çeken ülkenin yerel parası hızla değer kaybeder, döviz değere biner. Bu, bir yandan ithal girdiler nedeniyle maliyetleri artırarak enflasyona yol açar, öte yandan artan fiyatlar iç talebi düşürür ve ülke bir anda büyüme hızını yavaşlatmak, hatta küçülmek zorunda kalır. Küçülme ile birlikte ithalat da azalır, sonuçta azalan ithalat ile birlikte cari açık da daralmaya başlar ve ülke küçülürken cari açık da küçülür, hatta ülkenin ihracat ve turizm gelirleri ithalatın üstüne çıkar, ülke bir süre için de olsa döviz açığı değil, döviz fazlası vermiş gibi görünür. Cari açık “out” olmuştur. 

Türkiye’de de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidarda olduğu 2003-2018 döneminde yılda milli gelirin ortalama yüzde 4,8’i tutarında cari açık ile ekonomik büyüme sağlanmıştı. Bu oran, yüksek büyüme yılı 2011’de yüzde 8.9’u bulmuş, kriz yılı 2009’da ise yüzde 1,8’e kadar düşmüştü. 

Yüzde 5’e yaklaşan bir cari açık/GSYH oranı, dünyada çok az yükselen ülkede var. Türkiye bunu 16 yıl sürdürebildi. Ancak bu açık 2018’in ikinci yarısından itibaren dış kaynakla finanse edilemeyince ve bulunamayan döviz hızla pahalanınca ekonomide hızla küçülme ve kriz geldi. 2019’da yüzde 3 dolayında küçülmesi muhtemel ekonominin ithalat talebi azalınca cari açık da kapandı, hatta mayıs ayında fazlaya geçti ve IMF tahminlerine göre, 2019 yılında Türkiye ekonomisi yüzde 3’e yakın küçülürken cari açık vermeyecek, cari fazlası yaklaşık 5 milyar dolar ile milli gelirinin yüzde 0,7’sini bulacak. Ama aynı IMF, takip eden yıllar için yeniden düşük tempolu büyüme ve cari açık öngörüyor. IMF, 2020’de ekonominin yüzde 2,5 büyümesini öngörürken yeniden 3,4 milyar dolar cari açık verileceğini ve milli gelirin yüzde 0,4’ü kadar da olsa yeniden cari açığa dönüş yaşanacağını öngörüyor. 

Kriz tünelinin eşiğine gelen ekonomilerde, hükümetler Hazine kaynaklarını kullanarak krizi yumuşatmaya, hasarı azaltmaya çalışırlar. Türkiye’de de krizi yönetmek için bütçe kaynaklarına sıkça başvurulunca 2018’in ikinci yarısı ve 2019’da bütçe hızla açık vermeye başladı ve bu kanama sürüyor. 2016 yılında bütçe açığı milli gelirin yüzde 1,1’inden ibaret iken, 2017’de yüzde 1,5’e çıktıktan sonra 2018’de yüzde 2’yi buldu. Kriz yılı 2019’da ise bütçe açığı yüzde 2,5’i rahatlıkla bulacak. Özellikle faiz dışarıda bırakılarak bakılan bütçe dengesinin (faiz dışı denge) 16 yıldır ilk kez açık vermesi, dikkat çekici. 

Bütçe açığının daha da büyümesini önlemek için vergiler yetersiz kalınca bir kerelik gelirlere başvuruluyor. Örneğin bedelli askerlik uygulaması ile kaçak, imar hukukuna aykırı yapıları affa dayanan “İmar Barışı” gibi uygulamalarla elde edilen gelirlerin yanı sıra, Merkez Bankası’nın yedek akçesinin bir kısmının bütçeye alınması da açık daraltma çabaları arasında. Yine de bütçenin borçlanma ihtiyacı artıyor. Böylece cari açık bir süre için “out” olurken, bütçe açığı “in” durumuna geçiyor.

Ekonominin ihtiyacı, küçülmeden çıkıp büyümeye geçmek. Bu da büyük ölçüde dış kaynak girişine bağlı. Yabancıların, başta enflasyon olmak üzere ekonomik dengeler kadar ülkenin politik risklerinden de emin olması gerekiyor. Türkiye’de AKP yönetimi, küçülme yaşayan ekonomiyi yeniden büyüme patikasına oturtmaya çabalarken, özellikle ABD ile S-400 sorunu, AB ile “Doğu Akdeniz doğalgaz sorunu” üstünden yaşanan gerilimler nedeniyle yüksek riskli ülke olmaktan çıkamıyor. Bu nedenle etkili bir biçimde yabancı kaynak girişi sağlayamıyor ve yeniden bir büyüme ivmesi yakalayamıyor.

Ekonomi dibe vurmuş ama dipten zıplayamayan bir patlak top görünümünde

Genel kategorisine gönderildi | Cari açık ‘out’, bütçe açığı ‘in’ (Al Monitor, 29 Temmuz, 2019) için yorumlar kapalı

Turkey’s current account deficit shrinks, but budget gap widens (Al Monitor, July 28, 2019)

For the first time in a long time, Turkey’s current account has shown a surplus on a monthly basis, bringing the 12-month current account gap to a 16-year low, according to Central Bank data released July 11. With the $151 million surplus in May, the current account deficit — or foreign-currency deficit — shrank to $2.4 billion year-on-year, heralding that a chronic problem of the Turkish economy was at least temporarily curtailed. 

Only three days later, however, fresh economic data showed another problem, a sharp increase in the central government budget deficit. The deficit stood at 78.6 billion Turkish liras ($13.8 billion) in the first half of the year, widening nearly 72% from 46 billion liras in the same period last year.

Deficits in the current account and central government budget are among the basic economic indicators of a country. When both gaps reach significant levels, economists speak of a “twin deficit,” which means the country is in a deep trouble.

The current account deficit befalls countries when their foreign-currency spending, which goes mostly to imports, exceeds significantly their foreign-currency revenues, derived mostly from exports and the tourism industry. For emerging economies such as Turkey, current account deficits are considered a chronic problem. Major countries plagued by current account gaps in times of economic growth include Argentina, Brazil, Chile, the Czech Republic, India, Indonesia, Mexico, Poland, Russia and South Africa. 

In emerging economies, growth often relies on imported inputs, including machinery and energy. The import-reliant production goes largely to domestic consumption, bringing in little foreign exchange. Foreign-currency revenues from exports, tourism and some services such as shipping fall short of covering foreign-currency spending, leading to current account gaps. To finance such gaps, countries need to secure external funds, which is not always an easy task.

To attract foreign investors, a country’s basic economic indicators, especially inflation, and political climate need to inspire confidence. Above all, emerging countries are expected to maintain fiscal discipline and keep their budgets sound. The maestros of the global system, the International Monetary Fund (IMF) in particular, would often advise governments to steer clear of big budget deficits, with current account gaps often condoned. 

A budget deficit coming atop a current account deficit is seen as the sign of a government struggling to manage the economy, bereft of sound tools to battle crises — an outlook that scares foreigners away. Consequently, while the country struggles to lure external funds to bridge the current account gap, hard currencies begin to appreciate and its own currency nosedives. This, in turn, increases the cost of imported inputs, stoking inflation, while the soaring prices curb domestic demand, causing the economy to slow and even shrink. Economic contraction results in a decrease in imports, meaning that the current account deficit begins to shrink as well. This might even result in a period where export and tourism revenues surpass the money spent on imports, leading the country to appear as having a foreign-currency surplus.

In the 2003-2018 period under the Justice and Development Party, Turkey’s economy managed to grow with an average current account deficit of 4.8% of gross domestic product (GDP). The rate peaked at 8.9% in 2011, when growth was especially high, and fell to 1.8% in 2009, which was a crisis year. 

Current account deficits as big as almost 5% of GDP are a rare occurrence in emerging economies. Turkey managed to sustain that for 16 years before stumbling in the second half of 2018, when external funds fell short of financing the current account gap, causing a spike in hard-currency prices and, ultimately, an economic contraction and crisis. 

The economy’s decreasing demand for imports closed the current account deficit before turning it into a surplus in May. The IMF expects the Turkish economy to contract nearly 3% this year and post a current account surplus of some $5 billion, amounting to 0.7% of GDP. Yet it expects the deficit to reappear down the road as economic revival begins. The forecast for 2020 involves a 2.5% growth rate and a current account deficit of $3.4 billion, or 0.4% of GDP. 

When economies come to the brink of crisis, governments would use treasury funds to try to cushion the turmoil and limit the damage. Amid Ankara’s repeated use of budget funds in a bid to manage the crisis, the gaps in the budget have widened sharply since the second half of 2018, with the hemorrhage going on. Last year, the budget deficit amounted to 2% of GDP, up from 1.5% in 2017 and 1.1% in 2016. The rate appears on course to easily reach 2.5% this year. Remarkably, the primary balance — the fiscal balance net of interest payments — is showing a deficit for the first time in 16 years. 

To rein in the budget gap, Ankara has been scrambling for one-off revenues, with tax revenues falling short of being a remedy. Standing out among such attempts are the funds generated from paid exemptions from military service and an amnesty for illegal construction. In an even more controversial step last week, the government pushed through parliament an amendment that allows it to use money from the central bank’s legal reserves — a sum set aside by law for use in extraordinary circumstances — in the budget. Despite all those measures, however, the budget’s borrowing need has not eased.

To start growing anew, the Turkish economy needs external funds. Foreign investors, for their part, need confidence in the country’s economic balances, especially inflation, and political prospects. Turkey, however, continues to be a high-risk country amid a lingering crisis with the United States over its purchase of Russian weaponry and a mounting row with the European Union over gas exploration in the eastern Mediterranean. Such tensions prevent a robust inflow of external funds to spur a fresh growth momentum. As things stand today, the Turkish economy resembles a punctured ball that has hit rock bottom, unable to bounce back.

English, Genel kategorisine gönderildi | Turkey’s current account deficit shrinks, but budget gap widens (Al Monitor, July 28, 2019) için yorumlar kapalı