Employment in Turkey resisting against low foreign inflow and growth

 

Mustafa SÖNMEZ – Hürriyet Daily News/April 20 2014

 

The difficulties experienced in foreign financing have immediately shown themselves in the financing of the current account deficit. However, despite the foreign capital flow and the drop in the tempo of growth, a significant decline in employment has not yet been seen as it remains around the 9 percent threshold. AA Photo

The year 2014, in which Turkey will go through two or perhaps three elections, has been dubbed a year of the rise of political risk by foreign investors and observers.

Turkey has been included among the “Most Fragile Five” countries by various authorities. It looks like when political vulnerability is added to Turkey’s economic fragility plus the change in the monetary climate in the United States, all of these seem to have slowed down the foreign capital inflow to Turkey.

The capital inflow has been fluctuated with instable inflows of foreign speculative capital taking advantage of the cheapening of the stocks; however, this is generally way behind the tempo experienced in previous years. A slowdown in the inflow of foreign resources also means the slowing of growth. As a matter of fact, international credit rating agency Moody’s has lowered Turkey’s credit rating from “stable” to “negative” and confirmed the credit score as “Baa3,” basing it on risks.

Difficulty in financing

Difficulties experienced in foreign financing have immediately shown themselves in the financing of current accounts deficit. The Central Bank has announced the current account deficit of February as $3.1 billion. The deficit which was $4.9 billion in January, even though it looks as if it has dropped due to the fall in growth, the ability to finance the current account deficit with new inflow of capital is weakening. The $3.1 billion deficit of February was able to be met with only $2.6 billion capital inflow; the rest was met with unregistered capital inflow.

The current account deficit, when December 2013 and the first two months of 2014 are totaled, comes out as $16.5 billion over three months. It was $15 billion during the same period one year ago. In the three months of last year while the entire deficit was financed by capital inflow and a contribution of $1 billion was made to the reserves, in this year’s three months, only $3.1 billion has been found for a current account deficit of $16.5 billion. And from the unregistered (net errors and omissions) item, nearly $8 billion – and from the reserve, $5.5 billion – were used to finance the deficit.

Regardless of the dimension of the current account deficit, when the capital inflow is weak to finance, it causes international rating agencies to evaluate the country’s solvency as weak. With the slowdown of growth, even though the current account deficit has relatively shrunk, as long as the foreign capital flow is weak to finance, it looks as if Turkey will be rated as even a riskier country.

Employment resisting  

Despite the foreign capital flow and the drop in the tempo of growth, a significant decline in employment has not yet been seen; unemployment has not gone up to two digits yet as expected; it is resisting around the 9 percent threshold. When seasonally adjusted, unemployment, which was 9.5 percent in January 2013, went down to 9.1 percent 12 months later.

It looks like employment opportunities, particularly in the construction and services sectors, have been effective in that there seems to be a decrease in unemployment and increase in employment.

It is also remarkable that after May 2013, when the country’s economy was under the influence of the United States’ FED monetary climate and when the foreign exchange rate started climbing, the increase in employment continued in construction and services – even if the fluctuation experienced in the economy negatively affected employment in agriculture and industry.

While the labor force increased by 674,000 people in the 12 months between January 2013 and January 2014, 718,000 people found jobs. Alongside those who joined the labor market, 44,000 unemployed people also joined.  Of those people who found jobs in the January 2013-2014 period, 174,000 people found jobs in construction, while 538,000 procured work in the services sector. Despite this, in these 12 months, there were 91,000 job losses in agriculture, although this was offset by a 97,000-job increase in industry.

Araştırma - Haber, English kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Kürtleri “Barzanileştirme” ve Köşk Hesapları …

Cumhurbaşkanlığı seçimleri için hesap-kitap gündemde öne geçti. Toplama-çıkarmaların yolu hep “Kürt faktörüne” çıkıyor. RTE, ister kendisi Köşk’e aday olsun, ister AKP’den Gül ya da başka birini planlasın, Kürt seçmenin oyu kilit rol oynayacak görünüyor.

Ya da tersi, AKP adayının önünü kesip kendi adayını seçtirmek isteyen muhalefet de Kürt seçmenin oyuna muhtaç.

BDP, 30 Mart seçimlerinden yüzde 5,7 oy aldı, HDP’ninkilerle birlikte yüzde 6,4 ediyor. Hedefleri yüzde 8 dolayındaydı. Özellikle  Batı’da HDP, Kürtlerin oyunu alamadı. Peki, Batı’da Kürtlerin oyu kime gitti? MHP’ye olamayacağına göre, AKP ile CHP’ye…Daha çok da AKP’ye…Çünkü Kürtler için, “çözüm konusunda AKP, daha çok umut veriyor”, ya da buna inanmak istiyorlar. Tıpkı İmralı’nın ve BDP’lilerin inanmak istedikleri gibi…

Batı bir yana, “bölge”de  BDP’nin 30 Mart performansı nasıl değerlendirilebilir? Öcalan’ın geçen yıl hükümetle başlattığı çözüm süreci ve Rojava’daki kazanımın kitlelerin oylarına nasıl yansıyacağı merak konusuydu.  

SONUÇLAR

BDP, 2009’da  98  belediye kazanmıştı. Bu seçimde , Mardin Büyükşehir, Bitlis ve Ağrı gibi belediyeleri de alarak sayıyı 102’ye çıkardı. KCK operasyonları ve diğer engellemeler de göz önüne alarak sonucu başarı sayanlar var.  Elektrik kesintileri ve sahte pusula gibi şaibeleri bir yana bırakalım; BDP’nin önemli miktarda oy kaybı ve AKP’nin oylarını artırdığı gerçeği de var.

Diyarbakır’da 2009’da yüzde 65, 2011’de yüze 62 oy alan BDP’nin oyları 30 Mart’ta yüzde 55’e indi ve  AKP yüzde 35 oy aldı. BDP oyları, Hakkari’de yüzde 80’den yüzde 66’ya, Şırnak’ta yüzde 70’ten yüzde 59’a  geriledi. Büyükşehir Yasası bölgede en çok da BDP’ye yaradı. Bunun etkisiyle Mardin Büyükşehir kazanıldı, Ş.Urfa’da oylar yüzde 31’e yükseldi…Kentlerden AKP’ye anlamlı miktarda oy çıkarken BDP’yi  ayakta tutan kırsaldan gelen blok oylar oldu.

BÖLGEDE AKP

Bölgede AKP’nin oylarının belli ölçüde artırması, AKP’nin öteden beri izlediği “Kürtleri  Barzanileştirme” politikasının ilk sonuçları sayılabilir.

AKP, kuruluşundan itibaren Kürt kimliğine bir itirazı olmadığını beyan ederek sözde demokrat bir profil çizdi. PKK’nın silahlı mücadele ile bağımsız Kürt devleti stratejisini terk etmesi ve Türkiye bütünlüğü içinde “özerk statü” kazanma,  barışçıl yöntemlerle demokratik taleplerini realize etme , bunun için de daha çok belediye yönetimi, daha çok milletvekili ile Meclis’te temsil edilme stratejisine ve pratiğine başlangıçta  AKP engel çıkarmadı. En azından 2007’ye kadar…

Ancak, izleyen zamanda Kürt siyasetinin etkinliğini artırmasından ne AKP memnun kaldı ne Cemaat…KCK operasyonları ardından geldi. AKP(MİT) için baş hedef, yok edilemeyecek PKK’nın devrimci özünü çürütüp  muhafazakârlığa yatkın, neoliberal KDP kıvamına getirmekti.

Kuzey Irak’ın hızla Türkiye kapitalizminin bir pazarı durumuna gelmesi ve enerji kaynakları potansiyeli ile Bağdat’tan koparılıp bir Kürt federasyonu olarak Türkiye’ye yamama hayali, (Bağdat ve Washington’a rağmen!) AKP’nin, Türkiye’deki, hatta Suriye’deki Kürt hareketlerini de aynı konsept içinde KDP’leştirme hevesini pekiştirdi.

AKP, tüm Kürdistan’da liderlik mücadelesi veren Öcalan-Barzani çekişmesinde Barzani’nin yanında olduğunu iyice hissettirdi, Barzani de RTE’nin… Yerel seçim maratonuna girerken 14 Kasım’da Şivan’ı, İbo’yu yanlarına alan RTE ile  Barzani’nin Diyarbakır’da şov yapmaları, Kürt seçmene verilen net bir mesajdı; KDP’leşin, yani Barzanileşin !… İttifak, Rojava’yı kazılan hendeklerle izole etme çabasıyla sürüyor.

SINAV …

Ağustos ayında  Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Kürt siyaseti , Kürt seçmeni RTE’nin biat sınavından geçirilecek. RTE’nin beklediği “Barzani” duruşu sergilenirse, biat gerçekleşmiş anlamına gelecektir. Tersi tutum, Kürt siyasetinin RTE-Barzani ittifakına direnmesi, AKP rejimine diğer direnenlerin cephesine dahil olması anlamına gelecektir. Türkiye’de rejime direnen sol-sosyalist, radikal kesimler ve Kürt siyasetinin pek hoşlaşmadığı CHP, Kürt siyasetinin potansiyel müttefikleri sayılır.

Burada da verimli bir ittifak için, işbirliğinde iki tarafa da sorumluluk düşüyor. Kürt siyasetinden beklenen, AKP-Barzani çizgisine karşı ikircikli olmayan, hep kendine yontmayan, yani ben merkezci olmayan bir duruşta kararlılık göstermesi. Kürtlerin özgürleşme mücadelesinin tüm Türkiye’nin demokrasi, özgürleşme mücadelesinden kopuk olmadığını gösteren bir duruş sergilenirse, potansiyel müttefiklerin güveni artabilir ve olumlu bir işbirliği gelişebilir. Böyle bir şans her şeye rağmen var.

CHP’nin Kürt siyasetinin güvenini kazanması ise Kürt kimliğine gerçek bir saygı sergilemesine, Kürtlerin asgari demokratikleşme beklentilerine pozitif yaklaşmasına, kendi içindeki milliyetçi  unsurlara direnebilmesine bağlı.

Tarafların bu basireti gösterip gösteremeyeceklerine dair önemli bir sınav var önümüzde. Köşk sınavından önce, Taksim’de 1 Mayıs direnişi konusunda herkesin nasıl bir tutum alacağı, ayrıca, belli ipuçları verecektir …

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Istanbul’s income earned by a few construction groups during AKP rule

 

MUSTAFA SÖNMEZ – Hürriyet Daily News/April 14 2014

 

During the ruling AKP era, construction firms have earned huge income from projects. However, these same companies also face serious accusations of committing numerous urban crimes

 

Major construction companies that have managed their capital accumulation through construction look happy that the Justice and Development Party (AKP) was the winner of the March 30 local elections. The reason for this is they have currently ongoing and still to-be-launched giant projects, especially in Istanbul.

Construction firms have earned incomes of giant dimensions with major construction investments during the AKP era. They, at the same time, are accused of several urban crimes. Some of them operate in the market as Real Estate Investment Trusts.

At the top of these groups, which are building major shopping malls, skyscrapers, bridge and airport projects over the northern forests of the city, are people are close to the prime minister, such as the Torunlar, Kanyon-Limak-Cengiz, Tivnikli, Ülker, Sinpaş and Ağaoğlu groups.

There are major development lawlessness claims against the İçtaş-Astaldi group, which has undertaken the construction of the third bridge, as well as the Kanyon-Limak-Cengiz consortium building the third airport. If the AKP had lost the metropolitan municipality, then these projects, which are subject to a series of court cases concerning inflicting major damage to the environment, would have exposed these firms to major legal struggles. Separately, high interest rates and the high foreign exchange rate climate have also created major difficulties in financing the projects.

HDN

Investments made of cement

Those that have dominated the sector in Istanbul for the past 12 years with their residence, office, mall, urban infrastructure and reinforcement projects, operate as construction firms and real estate investment trusts (GYO). These groups opt for owning active companies in both tracks or opt for only one. For example, Torunlar Group has two separate firms in construction and as a GYO; however, giant real estate groups such as Ağaoğlu and Zorlu operate without a GYO company. The GYOs, the number of which was 30 at the end of 2013, are financing the construction projects with the money they have collected from large and small, national and international investors in the stock exchange. According to data from the Capital Markets Board (SPK), the size of the assets of the 30 GYOs as of end of 2013 reached 37.5 billion Turkish Liras (nearly $20 billion), and their market value reached 19 billion liras (nearly $10 billion).

The top five GYOs hold two thirds of the total size of assets. Among them, Emlak Konut GYO owns 36 percent of the size of assets and 46 percent of the market value, while Torunlar GYO and Yeni GİMAT GYO have a 21 percent share. İşBankası GYO and Sinpaş are the other two major GYOs.

Emlak Konut A.Ş., which is a subsidiary of the controversial Mass Housing Administration (TOKİ), allocates valuable public plots to major construction firms and takes half of the revenue of the projects and thus accumulates capital. Since 2003, 26 major prestigious housing projects have been built this way. Cooperating firms are mostly groups such as Ağaoğlu, Varyap and Kuzu.  Emlak Konut GYO, on the other hand, operates in the stock market by transferring the assets of the group to securities.

In the size of assets of GYOs, second place goes to Torunlar and the third place to Sinpaş. Besides Torunlar, Saf GYO, which is claimed to have committed an urban crime by ruining Istanbul’s silhouette with its Zeytinburnu towers, is another outstanding construction group. Saf has partners such as Ülker and Tivnikli, as well as the Dinçkök family. The Kiler Group that belongs to the family of AKP deputy Vahit Kuler is another major construction group.

Even though they do not operate as GYOs, major construction firms such as Ağaoğlu, GAP and industrialist-investor groups such as Zorlu, Tahincioğlu, Çiftçiler, Oyak, Eczacıbaşı and Hattat are known to have made major investments in the Istanbul income and own new projects.

Box:

Zorlu in construction

The Zorlu Group, which is mostly known as the producer of appliances and electronics, started a giant construction project in 2007 to take its share of the Istanbul income. It launched the Zorlu Center near the leg of the first Bosphorus Bridge. Zorlu bought the plot that belonged to the General Directorate of Highways from the Privatization Administration for 800 million Turkish Liras.

It has been reported that the group made huge profits out of this project, which corresponds to an asset of nearly $7 billion when calculated from an average value of $11,000 per square meters of a construction stock of 618,000 square meters. It is also known that the project contains certain development irregularities and they have conflicts with both the Metropolitan Municipality and the Ministry of Environment and Urban Planning. The Zorlu Center project is reported to have cost $2.5 billion. It has a Performance Arts Center, a mall, a hotel, offices and residences.

 

Construction Giant Torunlar

The second place among GYOs according to the size of assets belongs to Torunlar GYO. The founder of the company Aziz Torun is a classmate of the prime minister from the Vocational Religious [İmam Hatip] High School and conducts gigantic investments. They own the biggest mall in Ankara, Ankamall. They are now building the Mall of Istanbul.

They have bought the land from the Housing Development Administration and are about to complete the giant investment of $350 million containing a huge mall, office, residence and hotel.

The group also owns the giant complex built in the place of the former Ali Sami Yen stadium in Mecidiyeköy.

 

Araştırma - Haber, English kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Turkey’s foreign debt surpasses 47 percent of national income

 

Mustafa SÖNMEZ
/Hürriyet Daily News /April 7 2014

When Turkey’s 2013 growth external debt stock data was released last week, the dimensions and the content of the external debt stock, which is the main wind behind growth, were made clear. The growth rate for 2013 for the Turkish economy has been 4 percent, thus above the 2.1 growth of 2012.

However, when the growth rate of an average of 9 percent in the years 2010 and 2011 are reminded, even if this figure is above the one of 2012, it is still named as “stalling growth.”

It was seen that the 4 percent growth of 2013 was predominantly stemming from domestic consumption and that the contribution of foreign trade to growth has been very weak.

While the annual increase in private consumption reached 4.6 percent, it was also the public expenditures and public investments that were effective in growth.

Public consumption expenditures increased nearly 6 percent in 2013. The increase in private sector investments has been close to zero and did not affect growth.

Growth per capita

When the national income of 2013 is expressed in U.S. dollars, the national income of 2013 reached $820 billion. This is the indicator that makes Turkey the 16th or 17th largest economy of the world.

When it is divided into the population, the per capita income has become $10,782. This figure was
$10,459 in 2012.

Usage of external loans or the external debt stock, which is the main wind behind growth, was released by the Office of the Treasury Undersecretary. The external debt stock reached at the last quarter of 2013 has become $388.2 billion.

During the Justice and Development Party (AKP) rule, external debts increased nearly 11 percent each year and in 2013, this figure has neared 15 percent. In just 2013, Turkey’s foreign debt burden increased by $50 billion.

With Turkey’s external debt stock reaching $388 billion, its ratio to the national income, which was released as $820 billion, has exceeded 47 percent. In 2012, the ratio of external debt stock to the national income was 43 percent.

While in those years when the dollar exchange rate was following a low course because national income seemed high when expressed in dollars, this ratio was below 40 percent.

In the first year of the AKP era, the external debt stock was $144 billion and this figure jumped up to $388 billion in 2013, increasing nearly 170 percent. In the same era, the national income’s expression in dollars also increased in the same rate. The economy grew with the supply of external debts.

In 2013, the current accounts deficit neared $66 billion and this corresponded to 8 percent of the national income, which was announced as $820 billion. This is the highest current account deficit to the GDP rate among g-20 countries and looks as if it is the most important source used in the financing of the external debt.

Short term

It is important and critical that the $388 billion’s external debt burden of 2013 is short term at a rate of one third. In 2003, the $23 billion of short term loans made up 16 percent of the total external debt stock. In the following years with more usage of short term loans, the rate of short term has increased and reached 33.3 percent in 2013, corresponding to $129 billion. It is observed that especially in 2013, short term loans recorded a considerable hike and $30 billion of the 50 billion external debts found were short term. This is an indicator of the difficulty faced in finding external loans.


The external debt stock data as of the end of 2013 shows the debt burden of the private sector is close to 69 percent of the total. At the beginning of the AKP era, public debts were predominant with 66 percent, with borrowing from the IMF being the forefront. In following years, with the tightening of the budget and the lowering of the need of debt of the public sector, public debts remained at a share of one third in the total, it was seen that the private sector took loans rapidly and made its share reach nearly $267 billion in 2013.

Even though the IMF debts were paid last year, the public still has $120 billion of external debt. The World Bank, some international organizations and markets have loaned $120 billion to Turkey’s public agencies and 15 percent of them are short term.

dış ekonomik, English kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

AKP seçmenini tanıdınız mı?

Yerel seçimlerin ardından yapılan birçok değerlendirmede, seçimin sonucunun ortaya çıkardığı “vahim gerçeğin” yeterince anlaşılamadığı görülüyor. Bu da birçok kişiyi  karamsarlığa itiyor.

31 Mart sabahı sandığa giderken seçmenin belleğinde bakın neler vardı;  her seçmen hangi “arşiv”le oy kullanmaya gitti, sıralayalım;

Halkbank Genel Müdürü’nün evinde, ayakkabı kutuları içine saklanmış durumda 4.5 milyon dolar para çıktı. Eski İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlunun evinde 1 milyon 200 bin lira nakit para, para sayma makinesi, 6 çelik kasa bulundu. Güler, oğluna “İşadamına danışmanlık yapıyorum de” diye öğüt vermişti. Güler’in, İranlı Zarrab’ı ve yakınlarını  TC vatandaşı yapmak ve ayağına dolanan polis müdürünü görevden alarak işadamına özel koruma sağlamak için 10 milyon dolar aldığı iddiaları fezlekeye girdi.
Eski bakanlardan Zafer Çağlayan’a aynı işadamı 700 bin liralık saat hediye etti, özel uçağıyla ailecek umre gezisine gönderdi.  Çağlayan’ın adının bir rüşvet listesinde yer aldığı, 20 milyon doların üzerinde rüşvet verildiği fezlekeye girdi.
Eski bakanlardan Egemen Bağış’a çikolata tepsisi ve elbise torbalan içinde milyonlarca dolar verildiği fezlekeye girdi.
Ülkenin Başbakan’ın, istediği işadamına ihale verdiği, beğenmediklerine verilen ihaleleri iptal ettirdiği ortaya çıktı.
Başbakan’a deniz kenarında villalar verildiği ortaya çıktı.

Başbakan’ın oğluna “Evdeki “paraları sıfırlayın” talimatı verdiğini tapelerden duyduk, evdeki paraların dağıtıla dağıtıla bitirilemediğini, elde kalan 30 milyon Euro’nun “villa  alınarak eritilmeye çalışıldığını” dinledik.
 İşadamlarına havuz kurdurularak medya kuruluşlarının el değiştirdiğini öğrendik. Başbakan’ın oğlunun kurduğu vakfa, devlet ile iş yapan işadamlarının milyonlarca Euro bağışta bulunduklarını öğrendik.
Başbakan’ın, Adalet Bakanı’na talimat vererek yargıya müdahale çabası içinde olduğunu, bazı davalardan mahkûmiyet çıkmasını istediğini öğrendik.
Deniz Baykal’a ve bazı MHP’lilere kurulan şantaj tuzaklarında hükümetin parmağı olduğu anlaşıldı. Ve daha neler neler…

SEÇMENE GELİNCE…

Bunları sağır sultan bile duydu. 53 milyon oy hakkı olup da sandık başına giden 47 milyonu, yani yüzde 89’u da duydu bunları. Bu duyumlarla, bu bellekle sandığa giden seçmenlerden 20 milyonunun RTE ve çevresine “Evet” oyunu vermesi, üzerinde tekrar ve tekrar düşünülmesi gereken bir durumdur.

Yolsuzluk, rüşvet ahlak dışı bir tutumdur ve bunu yapanları yeniden seçerek bu ahlaksızlığa karşı olmak bir yana, destek verildiği söylenebilir ki, bunu az sayıda bir grup yapsa olabilir, der geçersiniz ama 20 milyonluk bir AKP seçmeninden söz ediyoruz. Hüseyin Yayman isimli bir ekran gülü, seçmenin oy verdiğini ama “yolsuzluklardan hesap sorulmasını bekliyoruz” mesajıyla verdiğini söyleyip duruyor. Nasıl anlamış bunu Yayman? Mazeret pusulası mı iletmişler tek tek…Seçmenin, “Yapılmışsa da hayır işleri için yapılmıştır, kişisel amaçlar için kullanılmamıştır” diye düşünmesi de bir başka vehamet !..Hukuk devletine inançsızlığın, hukuk devleti kapsamında kamu kaynaklarını kullanmak yerine, aslı rüşvet, yolsuzluk kaynağı olan milyarlarca liralık kaynağın ikinci “örtülü” yasa dışı ödenek olarak kullanılmasına rıza göstermek vahim ötesidir!.. Böyle bir şeye onay veren kitleler, sadece biat eder, birey olamaz, böyleleri ile demokrasi filan değil, ancak  okkalı bir faşizm inşa edilir!..

MESAJ AÇIK…

Seçim sonuçlarının ortaya koyduğu ve RTE ile kliğini cesaretlendiren net bir mesaj var; Bundan sonra, işlenmiş suçların üstüne her gidiş, “Hırsızlıklar ne oldu?” diye her soru,  bu kitle tarafından “sivrisinek vızıltısı, yine aynı terane”, olarak nitelendirilecektir. Ortaya artık ne usulsüzlük çıkarılırsa, bu kitle bunu “yeni bir komplo” olarak niteleyecektir. Bu da RTE ve kliğini daha da cesaretlendirecektir. Arkada, yüzde 43-45’i bulan bir sandık onayı varken yasa, Anayasa hak getire diyerek, bildiklerini okuyacaklardır. Twitter yasağını kaldıran Anayasa Mahkemesi’ne saygı duymadığını bildirmek bu cüretin yeni bir örneğidir. Rejim, hukuk karşısında tek güvence olarak bu “sandık” rızasına güvenmiş ve en azından şimdilik hukuk, sandık karşısında aciz kalmıştır, ama şimdilik…

Kuvvetle vurgulamak istediğim şudur; AKP’nin arkasındaki bu kitle, bir zamanlar ANAP’ın arkasında olan kitle değildir. Bazı analojiler yapılarak ANAP nasıl eridiyse, AKP de öyle erir, denilmektedir. Yanıltıcıdır. RTE ve kliği yıllara yayılan biçimde açıkça “Dokunulmaz olduklarına” abartılı güvenle çeşitli suçlar işlemişlerdir.Yapılan bir kozmik toplantıda RTE’nin şu sözleri sarf ettiğinden söz edilmektedir; “Ya bu seçimden ne yapıp edip galip görüneceğiz ya da hepimiz Mamak Cezaevi’ni boylayacağız”.  Bu bir rivayet değilse bile gerçeğin doğru ifadesidir. Türkiye toplumu hiçbir zaman, muhalefete düşmüş ana muhalefet lideri, bir RTE görmeyecektir. Ya faşist bir yönelişin koyulaşmasıdır sonuç ya da radikal bir son!..Bunun ortası olmayacaktır. Sandığa canhıraş biçimde sarılma, hile-hurdayı pervasızca icra,  bu nedene dayanmaktadır.

İŞBİRLİKÇİLİK

Bazıları için dile getirilmesi acı da olsa, AKP’ye oy veren 20 milyonun tamamı olmasa da önemli bir kısmı, bu bahiste gönülden işbirlikçi davranmakta, RTE’nin kaybını her hal ve şartta kendi kayıpları, “zaferini, kendi zaferleri” olarak görmektedirler. Bunlar arasında AKP döneminde işe girdiği için bunu bir lütuf olarak gören işçiler de vardır, AKP döneminde karısını, kızını dilediği kılıkta devlet kurumlarına, okula  sokabildiği için AKP’ye minnettar olan da vardır, AKP’nin müteahhit ağında iş alabilen küçük taşeron da vardır, AKP’li olduğu için rakibini dize getiren sendikacı, meslek kuruluşu yöneticisi, bürokrat, polis şefi, subay vb . de vardır.

Daha da korkutucu olan, AKP ile her işbirliği yapanın bal tutarak parmağını yaladığını görenin güçlüden yana tercih kullandığı ve “bir şeyin değişeceği yok, en iyisi ben de o taraftan görüneyim”, eğiliminin güç kazanmasıdır. Kürt siyasetinin yakından tanıdığı Ümit Fırat, Zaman gazetesinde yer alan söyleşisinde Kürt seçmenlerin bölgede BDP’ye, Batı’da ise AKP’ye oy vermiş olabileceklerini ifade etmiş. Önemli bir iddiadır, çünkü bazı Kürt seçmenler bile, kendi beklentilerinin, tüm hastalıklı yapısına rağmen, CHP ve diğer partilerce değil, ancak AKP ile yerine getirilebilme ihtimaline inanmaktadırlar. Bu da örtülü olarak “güce inanma, güçe tapınma”nın bir başka tezahürüdür.

BİZ VE ONLAR…

AKP’nin belki de Türkiye tarihinde hiçbir siyasi parti örneğinde görülmedik biçimde böyle bir parti-kitle ilişkisini 12 yılda gerçekleştirmiş olması önemlidir. Bu yapı,  yaşanan 3 genel seçim, 3 yerel seçim ve bir referandum sınavında pekişerek büyüdü , ancak 2009 yerel seçiminde küçük düşüşler gösterdi . Bu trend, RTE’nin “Biz ve onlar” biçimindeki ayrıştırma, kutuplaştırma, bunun gevşediği zamanlarda yüksek gerilimle ayrışmayı körükleme politikalarının başarıya ulaşmasıyla gerçekleşmiştir.

Böyle bakınca, CHP’nin son seçimde, AKP’ye karşı,  kimle, nerede kazanabileceksek, onunla; mesala İstanbul’da “Çare Sarıgül” demesi,  belki de bu kaçınılmaz “çaresizliğin” sonucudur.

Hiç olmasa bundan sonrasında farkında olunması gereken şey, AKP’nin bu kitle ilişkisinin kimyasıdır; bu kitlenin büyük hayal kırıklıkları yaşamadıkça RTE’nin her despotluğunun, anti-demokratikliğinin arkasında duracağı, bunun için gerekirse sokağa da ineceği, paramiliter kadrolaşmaya gideceği bir gerçektir. Bu güç gösterisinin,  yeni kararsız ve ümitsiz kitleleri de peşine takabileceğini unutmamak gerekiyor.

RTE için de, rejimin eksik kalan inşası sürecinde her hukuksuzluğu yapabilmenin sigortası, bu kitleyi arkasında tutmaktır. Bunun için de onu hoşnut kılmak, onun istediği şeylere direnmeyip vermektir.

KAYIRMA…

Ekonomik türbulansların tek başına AKP kitlesini eriteceğini ummak, boş bir hayaldir. RTE, dünya gerçeği ile hareket etmeye çalışan Babacan, Şimşek gibi bakanlarına rağmen, ekonomiyi de “biz ve onlar” şeklinde dizayn etmektedir ve edecektir. Son örnek, faizleri indirin, talimatıdır. Burada önemli olan, ekonominin tümüne böyle bir kararın etkisinin ne olacağı değil, RTE’ye biat etmiş başta inşaatçılar olmak üzere diğer iş dünyasının beklentileri ve çıkarlarıdır. Onlara iyi gelen, partiye iyi gelecektir ve gerisi teferruattır. Keza, yaşanabilecek bir türbülansta da “bizden olanlara” maliyenin kaynakları öncelikle kullandırılırken “onlar”a zırnık koklatılmayacak ya da kaosun yükünü “onlara” ödetecek politikalar izlenecek, AKP’li kitle yine ayakta tutulacaktır.

VE KÜRT KARTI…

Yakın gelecekte RTE’yi bekleyen önemli bir satranç hamlesi, Kürtlerin talepleriyle ilgilidir. AKP’nin muarızlarının ekonominin yanı sıra ikinci umutları, RTE’nin Kürtlere istediklerini (her neyse o, anlamak kolay değildir) vermeye kalkarken kitle kaybetmesidir. Kürt siyaseti bunca yaşananlara rağmen, geçen yıl umduğu “Kazan-kazan mümkün” beklentisini koruyor mu, bilmiyorum. Açık olan şu ki, mesele, bir kıymık kayıp bile olacaksa, buna RTE’nin hiçbir şekilde yanaşmayacağı, gerekirse Kürt siyaseti ile sıcak savaşı göze alacağı ve bunu da kitlesini yeniden konsolide etmenin aracı olarak kullanmaya çalışacağıdır.

***

Bütün bu durumdan elbette ümitsizliğe kapılmamak, ama yanlışta da ısrar etmemek gerekiyor. Öncelikle aynayla yüzleşmek, yapılmış hatalarla ve karşı karşı karşıya olduğumuz resim ile yüzleşmek gerekiyor. Bu yapılabilirse, doğru bir mücadele hattının yakalanması, AKP’nin oyunlarının bozulması,  hâlâ mümkündür. Çünkü Tarzan hâlâ zor durumdadır…

 

Araştırma - Haber, Genel, Kürt sorunu kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

AKP Rejimi Saldırısına Meşru Savunma

Yerel seçim konjonktürüne, AKP rejiminin dörtlü bir basınç altında girdiğini hatırlatarak başlayalım. Öncelikle,  ABD ile örtülü bir gerilim ve Washington’un ‘RTE’siz AKP’  basıncı…İkinci basınç, Cemaat^ten geldi. Cemaat’in yargı ve emniyet kadrolarının nefes aldırmayan bindirmeleri,  bunalttı. Üçüncü basınç, Gezi ile yükselen ‘sokak muhalefeti’nden, onu tamamlayan Kürt muhalefeti ve onlarla cesaretlenen CHP ve diğer anti AKP muhalefetten…Dördüncü basınç, içeride ve dışarıda değişen para iklimi ile iyice kırılganlaşan ekonomik atmosferden…(1)

YORUM FARKI

  Bu dörtlü basınç altında ‘İstiklal mücadelesi’ verdiğini ilan eden RTE’nin yerel seçimden aldığı sonucu, herkes bulunduğu yerden farklı  yorumluyor elbette. Bekleneceği gibi, AKP’lilere, yandaşlarına göre  30 Mart seçimlerinin sonuçları bir kez daha AKP’nin, hele ki onun liderinin yenilmezliğini ortaya koydu.

AKP karşıtlarına göre ise, ister 2010 refeerandumunun, ister 2011 genel seçimlerinin sonuçları dikkate alınsın, AKP en az 3 ile 5 puan arasında güç kaybetti. Bu kaybın da MHP’ye yaradaığı anlaşılıyorç Kaybı daha büyük olabilirdi, ancak öyle büyük hukuksuzluklar, öyle büyük yasaklar, tehdit, yıldırma politikası uyguladı, toplumu öylesine kutuplaştırdı ki, çöküşünü şimdilik önledi.

 Bu yorum sahiplerine göre, onca yolsuzluk , ayakkabı kutuları, para sayma makinaları, görüntülü rüşvet kanıtlarına rağmen, seçmenleri, AKP’ye, lider RTE’ye sadık kalmışlardı.

 Kimi yorumcuya göre, bu bir sadakat değil, bir rehin alınma durumu. AKP seçmenleri, liderleri RTE ile birlikte işe+aşa kavuşmuş, sağlık, ulaştırma  gibi kamu hizmetlerine erişmiş, tüketici kredisi ile tanışmış, cebine kredi kartı girmiş, sürmekte olan istikrar sayesinde korkmadan takside girmişti. Şimdi bu istikrarın bozulmasını, çıkacak bir kaos ile işsiz, borçlarıyla başbaşa kalmak istemiyordu. Seçim sonuçlarını doğru tahmin eden araştırma şirketlerinden Adil Gür’ün yorumu böyleydi mesela. Bu yorumun devamı, yine ‘ekonomik determinist’tir. Ekonomi türbülansa giriyor, kırılgan Türkiye ekonomisi önümüzdeki yakın gelecekte sarsıntıyla yüzyüze gelince bu istikrar bağımlısı, rehin seçmenler, canlarının yanmasıyla AKP’yi terkedecekler vb, vb…

YOLSUZLUK MU?

Aynı görüşe yakın duranlar,  ‘yolsuzluk’ları algılamada toplumların davranış farklılıklarınıı araştıranların bulgularıyla da rahatlama çabasındalar(2). Şöyle diyorlar: Türkiye, ekonomik durumundan pek şikayeti olmayanların  yolsuzlukları umursamadığı toplum kategorisinde, kültüründe bir ülke.Kitleleri, işsiz , gelirsiz kalınca ancak, yolsuzluklara antenlerini  açar.

Bu yorumun büyük çöküş bekleyenleri teselli eden bir yanı var tabii. Bencil avam, iş, aş uğruna gözüne sokulan hırsızlıkları bile görmeyecek kadar yozlaşmış, bozulmuş. Ama nasılsa krizi tadacak anyayı konyayı görecek ve erteledikleri öfkelerini işte o zaman görün, nasıl kusacaklar!..

Bu yorum tamamen yanlış olmamakla beraber, eksik ve sığdır. AKP ile seçmeni arasındaki ilişkiyi bir müşteri memnuniyetine indirgediği için sığdır. Oysa o seçmenin önemli bir bölümü müşteriden öte, rejimin ötedenberi, ‘milli görüş’ zamanından devşirmesi, bir bölümü de AKP iktidarında rejimin bileşeni durumuna getirilmiş kitleler…

BİZ VE ONLAR

Ortada, AKP’nin siyasetçisi, bürokratı, iş adamı, esnafı, sendikacısı, gazetecisi, yazarı, öğretmeni, akademisyeni, parti militanı, yargıcı, polisi, hatta generali, MİT’çisi var artık. RTE’nin bu kadar, biz ve onlar, demesi, ayrıştırması, ötekileştirmesi boşuna değil. Bir rejim, bir elitle kurulmaz zaten. Lidere sadık, koşulsuz biat etmiş kadroları ve kitleleri ile inşa edilir. Geride kalan 12 yılda bunun adım adım inşasının ne yazık ki ayırdına varılamadı, hala varılamadığı da görülüyor.Vehamet buradadır. Bunca yolsuzluk ve hırsızlığın infialine bu kitlelerin kör ve sağır gibi davranmaları, komplo, demeleri , aptallık, kandırılmışlıkla açıklanamaz : bu, kitlesel biattan, bütünleşmeden  kaynaklanıyor .

Bu durum, mevcut resmi vahim kılmakla kalmıyor, rejimin direnci, hatta potansiyel saldırı kapasitesine de işaret ediyor. Kadrosu ve kitlesi ile örgütlülüğünü tahkim eden, merkezden ve yerelden hükmettiği formel devlet kaynaklarının yanında rüşvet havuzunda biriken maddi kaynakları da rejimin çimentosu olarak kullanan,  bir sıra dışı partiden söz ediyoruz. Bu ne ANAP, hatta ne de Erbakan partileridir. Onlarla genetik bağı olan ama daha tehlikeli ve faşizan bir yapıdır.

Bu yapının ekonomik kriz tanrısının şimşekleri ile tarumar olacağı beklentisi sadece safdillik ve büyük bir gaflet olacaktır. Rejimin dayanıklılık ve güçlenme kapasitesi doğru tahmin edilmez ise büyük yıkımlar kaçınılmaz olacaktır.

UYARI…

Bu uyarıyı yapmak şundan gereklidir: ABD’sinden başlayan  Cemaat ile süren amansız basınca her tür hukuksuzluk ve yasakla direnmeyi bilen ve bu uğurda kitlelerini hem meydana hem sandığa seferber edebilen RTE rejimi, savuşturduğuna inandığı bu 17 Mart/30 Mart saldırısının ardından hiç vakit yitirmeden karşı saldırıya geçecektir. Bunu zaten balkon konuşması ile dillendirdi RTE. İlk hedef Cemaat görünse de ‘Geziciler’ dediği sokak muhalefeti, onunla bütünleşmek dururmundaki CHP muhalefeti, ayak oyunlarıyla ayrıştıramaz ise Kürt muhalefeti, AKP saldırısının hedefi haline getirilecek ve geride kalan Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimleri, böyle bir baskı ve zulüm atmosferinde lehine sonlandırıp yeni bir iktidar dönemi ile rejim inşasına devam etmek isteyecektir. Cumhurbaşkanlığı, RTE’nin bu haliyle tamah edeceği bir makam değil. Güçlendirdiği Başbakanlıkla rejimi yönetmek isteyecektir.

YOLLAR…

Saldırı, kaba yöntemler kadar ince Bizantizmleri, böl/ yönet taktiklerini de içerecektir. ABD  ve onun üstünden AB dirseği, RTE ve avanesinin elini ağırlaştıracak bir etkendir ve göz ardı etmemek gerekir. Üstüne yürüyeceği Cemaat’in, barutu tükenmiş değildir. Varlığını sürdürebilmeleri, direnmelerine, bunun için özellikle ABD bağlantılarını daha aktif kullanmalarına bağlıdır.

AKP rejimini doludizgin saldırmaktan alıkoyacak bir başka değişken, dış sermaye girişine bağımlılığıdır. Büyüme, arkasındaki kitleleri sadık tutma, ‘ekonomi mucizesi’ masalını beslemekten, avanta kırıntılarını eksik etmemekten geçer. Dahası 388 milyar dolarlık , milli gelirin yüzde 47’sini bulmuş bir dış borç kamburunun ağırlığı sırttadır.

Muhtaç olunan dış sermaye için ise, sadece getiri, faiz yeterli değildir. İstikrar, toplumsal rıza, bunun da çağdaş kapitalizmin normlarına, hukukuna uyarak yapmak da önemlidir. RTE’nin ekonomi kurmayları Babacan ile Şimşek’in hukuk sözcüğünü sıkça telaffuz etmeleri, bu kaygı ile ilgilidir.

ANTİ FAŞİST CEPHE

Özetle, RTE ve çevresi, onların rejimi, tutuşulan bir büyük savaşın ilk meydan muharebesinden  büyük hukuksuzluklar, yasaklarla, kitlelerini de arkalarına alarak  çıktılar  ama bu ilk raundun sonucudur. İzleyen raundlarda  savunmada kalarak değil, saldırıya geçerek karşılık verecek görünümdeler ve buna da mecbur görünüyorlar. Bunun için,  yaşanmadık ölçüde sıcak sokak çatışmalarını ve kitlesel karşı karşıya gelişleri göze alacaklarını bilmek gerekir.

 Yapılması gereken, saldırıya teslim olmak, sinmek değil, Gezi direnişi derslerinden de yararlanan, rasyonel, tutarlı barışcıl ama gerektiğinde meşru savunma yollarını da kullanmaktan geri durmayan bir mücadele hattı oluşturmak, bunun hedeflerini programını belirlemek ve en geniş anti faşist  cephede omuz omuza vermektir.

(1)    Bu konu için  Notabene Yayınları’ndan çıkan AKP Cemaat :Çatışmadan Çöküşe kitabıma bakılabilir.

(2)    Joshua Tucker ve Marko Klasnja’nın “Ekonomi ve yolsuzluğun seçimlere etkisi” konulu akademik araştırması

(mustafasonmez.net)

Araştırma - Haber kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Wage earning on the rise as entrepreneurship declining

MUSTAFA SÖNMEZ – Hürriyet Daily News/March/31/2014

The share of wage earners in total employment has exceeded 64 percent whereas the number of “self-employed” has remained the same over the past 10 years

In Turkey, the population over the age of 15 has increased by 8 million in the past 10 years and 70 percent of them have become wage earning employees. However, the number of self-employed farmers and tradesmen in agriculture and non-agriculture has remained the same.

The annual 5 percent economic growth experienced with foreign capital inflow in the past 10 years of the Justice and Development Party (AKP) government also caused an increase in employment, with the new arrivals mostly finding jobs as wage earners, not as small producers or as “self-employed entrepreneurs.”
Adsız
The Turkish Statistical Institute (TÜİK) Household Labor Force Survey 2013 results reveal that the workforce has grown to 28 million and employment 25.2 million, in turn making the number of unemployed reach 2.8 million, corresponding to 10 percent of the workforce. The unemployment rate in 2013 in the non-agricultural segment is announced as 12.1 percent.

When the results of 2013 are compared to 10 years before the AKP government, in other words, the results of 2004, it is seen that the population that has joined the workforce in the past 10 years has found jobs predominantly as “wage earners,” and the number of people working as employers and tradesmen has not changed much in these 10 years.

According to TÜİK data, Turkey’s population of above the age of 15 increased 8.1 million from 47.5 million to 55.6 million from 2004 to 2013. Out of this population, the number of those who joined the market to join the labor force has increased 6.2 million in 10 years. In other words, three fourths of the population that could have been in the labor force after 2004 has entered the market and the labor force has reached 28.2 million in 2013.

While the number of those who have entered the labor force and found a job was 19.6 million in 2004, this figure went up to 25.5 million in 2013. In other words, there has been nearly a 6 million increase in employment in 10 years. Those who could not find jobs were recorded as “official unemployed” and in 10 years, their numbers rose from 2.4 million to 2.7 million. The unemployment rate stayed at an average of around 10 percent in 10 years from 2004 to 2013.

TÜİK data reveals that in the past 10 years, those who have entered the labor force were only able to find jobs as “wage earners,” that there has not been a significant change in employers and the self-employed and that mostly in the agriculture sector, the number of family workers is decreasing.

According to TÜİK’s data from the past 10 years, the number of wage earners in 2004 was 10.7 million with a 54 percent share in total employment; in the following 10 years this figure went up almost 53 percent to become 16.3 million, increasing 10 points in its share in total employment to become 64 percent.

 

EMPLOYMENT and AGRİCULTURE

(Thousand Person)

  Total Employment Own Acc.Farmers Unpaid Fam. W. Toptal

Small Farm.W

2004

19 631

2 365

2 867

5 232

2005

20 066

2 281

2 357

4 638

2006

20 423

2 183

2 205

4 388

2007

20 738

2 195

2 190

4 385

2008

21 194

2 212

2 266

4 478

2009

21 277

2 286

2 416

4 702

2010

22 594

2 418

2 643

5 061

2011

24 110

2 554

2 866

5 420

2012

24 821

2 590

2 823

5 413

2013

25 524

2 552

2 799

5 351

Entrepreneurship ‘out’  

It is possible to name the AKP era as the fastest period of capitalism in Turkey. In return for fast capitalization, which resulted in a rapid increase in the number of workers, “entrepreneurship,” in other words, the number of those who work for themselves and the number of employers has not changed much in the past 10 years. The number of employers increased from 1 million to only 1,182,000 in 10 years. As a ratio, though, the share of employers went back to 4.6 percent from 5 percent. The number of those who are self-employed in agriculture and in non-agriculture, together with those who make their family members work for them without pay, has consistently remained under 8 million in 10 years; and as a ration their share, which was 40 percent in 2004, went down to 31 percent in 2013. In other words, while the tendency of those who joined the labor force after 2004 to set up their own business and to work in their family managements declined rapidly, being a wage earner emerged as the principal tendency.

According to the TÜİK Household Labor Force Survey date, there have been losses in shares both in agriculture in the total of the self-employed and unpaid family workers and both in the cities in craftsmen and family workers. In both segments, the number of small producers did not increase and their shares went back against the increasing employment. The shares of small producers and their families of both segments in total employment, which was 41 percent in 2004, went back to 31 percent in 2013, losing 10 points.

In agriculture 

Small producers, which are the dominant component in the agriculture segment that has a one-fourth share in total employment, lost ground with the fall in agriculture. Agriculture employment, the number of which, together with “unpaid family workers,” reached 5.2 million in 2004 and went back to 4.4 million in the period between 2006 and 2008, then recovered in following years to become 5.4 million in the 2011-2013 period. However, the shares of small farmers and their family workers in total employment went back from nearly 27 percent in 2004 to 21 percent in 2013. In other words, economic growth did not cause an increase in agriculture and in the number of small farmers; in terms of ratio, it created an outcome that decreased the share of agriculture.
sss
The decrease in subsidy purchases in agriculture and animal husbandry, the negative course of domestic trade rates against agriculture, with the young population’s preference of cities, the increased migration from rural to urban areas has caused stagnation and regress in agricultural production and employment.

Decline in entrepreneurship 

The weakness of agriculture in creating employment was followed by the decline in small entrepreneurship in urban areas. TÜİK data reveal that the number of the self-employed in non-agriculture and their family members has not increased much in the past 10 years. The number of urban small producers and their family workers maintained a course at around 2.7 million in 10 years without increasing. The share of the urban tradesmen family lost four points in the past 10 years to go down to 10 percent.

In cities, with the rise of supermarkets and retail stores, a significant decline has been observed, particularly in the number of tradesmen engaged in retail trade. Likewise, the boom in major contracting companies and chain restaurants has caused many tradesmen to shut down. Also with the low growth rates in industry and the destructive effect of importing, it is observed that several small producers in the manufacturing sector are leaving the market and prospective new ones lack the courage to enter the sector.

 

English, Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Foreign capital flow halts amid fuse of forex reserves

 

Mustafa SÖNMEZ – Hürriyet Daily News, March 24/2014

 

Turkey has been witnessing radical changes in its vitally important foreign capital inflow and economic turbulence corresponding to that in the past few months, when the economic contraction is coupled with political crisis. The transition is primarily observed in the payment balance. While the current deficit, which could also be called foreign exchange deficit, remains crucial, the new foreign resources that are necessary in financing the deficit is not the way it used to be. This leads the country to turn to resources in its own “pocket,” to spend from reserves and appeal to foreign currencies with unknown sources.

The levels that the deficit can soar up to and how long this new financing method can be sustained cannot be predicted.

It was found normal when the current account deficit remained at $5 billion in January when the economy slowed down. The deficit was $8.2 billion in December 2013 and the 12-month gap – between January 2013 and 2014 – has risen to $64 billion. This is the highest current account deficit among developing countries and its ratio to the national income is almost 8 percent.

When the sources used to fill foreign exchange deficit nearing $5 billion were examined, it was seen that financing was not provided by foreign capital, but rather from the “pocket,” meaning foreign exchange reserves and the “net errors and omissions.”

January faced capital outflow instead of inflow and no new loans could be secured to pay due loan debts. This situation obliged spending from foreign exchange reserves.

While the reserves melted by $5.8 billion in January, $2.2 billion was provided by the “net errors and omissions,” also known as “under the pillow,” revealing the deficit was financed through $8 billion worth of “internal” resources.

In January, $1 billion foreign direct investment entered the country, but investment drawn to the portfolios – stock exchange and government bonds – have fallen instead of rising, according to Central Bank data.

More importantly, the debtors failed to find new loans to pay due foreign loan debts and the deficit on loan payments have surpassed $4 billion.

Therefore, when the capital decrease that reached $3.1 billion was combined with the almost $5 billion of the current account deficit, the amount of funds needed to be secured totaled over $8 billion. Almost three-quarters of this was supplied by reserves and nearly a quarter from “under the pillow.”
Dec 17 impact

The practice of meeting the foreign exchange deficit from the “pocket” began in December. When the current account gap was $8.2 billion, the capital entrance remained at $3.1 billion, causing $3.7 billion to be spent from reserves and $1.4 billion from net omission and errors.

Therefore, the total current account deficit reached $13.1 billion in the December-January period that also includes the Dec. 17, 2013 corruption operations, while the net capital entrance scored zero in two months.

Analysts foresee the lack of foreign resources entering the country persisting throughout April and May. Looking at the decline in reserves, it is predicted that the capital outflow may even increase the current account deficit.

This situation also causes the foreign exchange rate to remain high despite the hiked interest rate. The U.S. dollar’s rate’s constantly testing the 2.25 level is associated with the drop in foreign money entering the country and a failure in the payment of due debts with new resources.

The foreign exchange position, also defined as disposable foreign exchange stock, consists of the “net foreign exchange assets” and “internal liabilities.” Foreign exchange reserves expect gold to be the most important item within new foreign exchange assets. Internal foreign exchange liabilities, meanwhile, are mostly made of foreign exchange accounts of individuals and institutions. The difference between the two creates the disposable foreign exchange stock, or foreign exchange position.

The foreign exchange position dropped $33 billion as of February and had soared up to $50 billion in 2010. The forex position was recorded $44 billion in mid-2013 and has embarked on a downward trend in Turkey after the U.S. Federal Reserve opted for monetary tightening and the foreign resource inflow into developing countries started to decline.

The currency ratio ascend that started in June has escalated as the Central Bank moved to save the Turkish Lira’s rapid devaluation with forex sales from the reserve instead of raising interest rates, causing a weakening of the reserves. After the Dec. 17 operations, the reserve melt-down rose along with a rush to foreign exchange and reached $40 billion as of the end of December.

The forex position that retreated down to $33 billion until the dollar touched 2.40 liras on Jan. 28 hasn’t recovered yet, despite the 6-percentage point interest rate hike.

Low reserves, weakness of the lira

Turkey’s total debt is around $380 billion. Around one-third of this belongs to the public sector and the total debt that should be paid within 12 months is near $170 billion. This means even the current account deficit will remain at $50 billion, unless there is a significant demand for foreign exchange.

In the case that direct foreign capital and foreign capital inflow in the shape of foreign loans cannot be secured, the forex demands’ lira provision will hover high. The forex position at $33 billion shows that an important weapon in the Central Bank’s hands has become inoperable. The interest rate hike has remained the only tool to lure money from abroad, but even this will not work considering the ongoing political crisis.

March/24/2014

English, Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

20 Mart ’14 tarihli Birgün’de…’Meşruiyetini yitiren AKP için oyunun sonu geldi ‘

akp_cemaatİktisatçı-yazar Mustafa Sönmez, okurların beğenisine sunulan yeni kitabı AKP-Cemaat: Çatışmadan Çöküşe’de, AKP ve Cemaat çatışmasını tüm geçmişiyle mercek altına alıyor, bu çatışmanın yakın tarihine ışık tutuyor.

Mustafa Sönmez, ‘Sonun başlangıcı, Dış desteğin çöküşü, Gezi direnişi travması, AKP-Cemaat sürtüşmesi ve Yolsuzluk üzerinden savaş’ başlıkları altında AKP iktidarının inişleri ve yükselişleri ile tüm tarihini konu edinen kitabıyla ilgili soruları yanıtladı.

“AKP-Cemaat: Çatışmadan Çöküşe” henüz piyasaya çıkmışken, siz sıcak gelişmelere ve AKP ile Gülen Cemaati arasındaki çatışmadaki asıl dinamikleri ne olarak görüyorsunuz?

AKP’nin 11 yıllık tarihinde bir yükseliş, bir de düşüş dönemi var. Yükselişini hazırlayan koşullar, onun inişinde de etkili oldu. Kitapta çıkışı hazırlayan iç ve kaldıraçları merkez partilerin tükenişi ve İslamcı koalisyon ortakları arasında uyum, İslamcı koalisyona başta ABD ve AB olmak üzere sağlanan dış destek, 2000’lerin dünya ekonomisi ve iç ekonomik ikliminin sunduğu elverişli ortam, İslamcı koalisyonunun, askeri vesayeti ve geleneksel iktidar bloğunu geriletme operasyonlarına “sol liberalizm”in sağladığı (ahmakça) destek olmak üzere dört başlıkta topladım. Bu dört kaldıraç, AKP’yi 2002’den bu yana iktidara taşıdı ve yükseltti. Ama 2011 seçimleri ertesinde bu kurgu bozulmaya, AKP’yi ayakta tutan payandalar kaymaya, çatırdamaya başladı.

İnişi hazırlayan etkenleri satırbaşlarıyla nasıl özetliyorsunuz?

Kitabın giriş bölümünde, AKP’nin dörtlü bir basınç altına girdiğini yazdım. Şöyle özetledim; birincisi dış desteğin zayıflaması; ABD’nin “ılımlı İslam” formülünden vazgeçmesi, bölgesel güç vehmine kapılan RTE’li AKP’yi “çizmesi”; ikincisi artan otoriterleşme ve başkanlık eğilimleri ile iktidardan dışlandıklarını hisseden Fethullah Gülen Cemaati’nin direnci ve çatışma, üçüncüsü dış kaynakla büyümenin yarattığı cari açık kırılganlığı, dünyada değişen parasal iklime uyumsuzluk ve dördüncüsü ise özgürlüklerine sürekli kısıtlama getirilen her sınıftan muhalifin sokağa çıkışı ile Gezi İsyanı; artan Kürt muhalefeti ve cesaretlenen CHP.

ABD ile Cemaat’in AKP’ye karşı duruşlarında bir eşgüdüm var mı? Yoksa bir tarihi tesadüf mü?

Gülen Cemaati’nin öteden beri ABD ile bir uyumu dikkatlerden kaçmaz. Gülen Cemaati kendisine oyun sahası olarak sadece Türkiye’yi görmez, dünyayı görür. Merkezi de Türkiye değil, ABD’dir. Gülen’in Pensilvanya’da ikameti seçmesi tesadüf değildir. Bütün iç ve dış politikalarda Cemaat’i ABD ile çatışırken göremezsiniz. Bu, İsrail konusunda da böyledir, İran konusunda da. RTE ve çevresinin bileklerinin iki güç, ABD ve Cemaat tarafından bükülmeye başlaması da eş zamanlıdır.

ABD ne zaman ve neden gözden çıkardı sizce Başbakan’ı?

AKP üstünden “Ilımlı İslam” formatıyla, İslam radikalizmine çözüm bulduğuna en az bir süre için inanan ABD, son yıllarda bu konuda yanıldığını anladı. AKP’yi, daha doğrusu RTE’yi “azleden” gelişmelerden biri bu oldu. ABD’de bu fikrin pekişmesine RTE-Davutoğlu’nun dış politika yanlışları eklenince süreç daha da hızlandı. Kendilerine bir bölgesel güç vehminde bulunan bu “Yeni Osmanlıcı” ikili, ABD’nin “at değişimi” fikrini, öteki hatalarıyla birlikte hızlandırdılar. Arap isyanlarına değin, Batı’daki dış politika çevrelerinde, politik İslamın “ılımlı” kanadının sandıktan çıkarak iktidar olmasına olanak sağlamanın, radikal İslamı etkisizleştirilebileceğine ilişkin bir inanç hakimdi. AKP ile Türkiye deneyimi de adeta bu inancı destekliyordu.
Bu “ılımlı”kanadın temsilcileri Mısır ve Tunus’ta iktidara geldiler, ama devleti yönetemediler. Radikal kanat hızla gelişti, Kuzey Afrika’dan Suriye’ye kadar büyük çaplı silahlı yapılarla etkinliğini hızlandırdı. Bu gelişmeleri gözleyen ABD, AKP’nin son yıllarının pratiğinden de rahatsız olmaya başladı.

Hangi pratikler bunlar?

“Çırak” ve kısmen “kalfa” döneminde güçler ayrımına “katlanan” RTE, “ustalık” döneminde kılıcını çekti. Özellikle sivil-asker bürokrasinin sandıktan çıkmış “seçilmişlerin” önünü kestiğini, bu “atanmışlara” haddini bildirmek gerektiğine hükmetti. Bu, parlamenter demokrasinin temel prensibi olan güçler ayrımını tanımamak ve giderek otoriterliğe ve kutuplaşmaya, çatışmaya davet demekti. ABD, biraz geç de olsa fark etti ki, “ılımlı” sıfatıyla rahatlama sağlasa da politik İslam, iktidara gelince devleti, toplumu, gerektiğinde şiddete baş vurarak, totaliter bir yapı oluşturacak yönde yeniden şekillendirmeye kalkıyor. Politik İslamın , devlet -sivil toplum-özel yaşam ayrımlarını yok sayması tesadüf değil. Tersine onun yapısal bir özelliği. Türkiye gibi dünya kapitalizmi ile bütünleşmede bir hayli yol almış, hızla kentleşmiş, ücretlileşmiş bir toplumsal formasyonla politik İslamın uyumsuzluğu anlaşıldı. Görüldü ki, sandıktan çıktım, her istediğimi yaparım, anlayışı bir saplantı halinde. Bu, çok tehlikeli, kutuplaştırıcı çatıştıran bir duruş. Buradan devrim kazalarına bile uğrar bir ülke. ABD bunu göze alamazdı.

Kitabınızda “Bölgesel güç” olma vehminden rahatsızlığa da dikkat çekiyorsunuz…

Evet, öyle. ABD’yi rahatsız eden ve güven sorunu yaratan gelişmelerin bir ayağı da, RTE-Davutoğlu ikilisinin “Bölgesel güç” vehmine kapılıp bölgede ABD’nin hiç onaylamadığı bir Yeni Osmanlıcılık oynamaya kalkmalarıyla ilgiliydi. Bu, kendisini Irak, Suriye, Mısır politikalarında ve İsrail ile ilişkilerde hep gösterdi.

AKP döneminde Türkiye’ye dış kaynak girişi olmadık boyutlarda aktı. Bunun nedenlerine ayrıca gireriz, isterseniz. Bu, yılda 40 milyar dolarlık dış kaynak akışını, konjonktürün bir lütfu olarak algılayamayan, üstelik bunun “sürdürülebilir bir büyüme” yaratmayıp çok önemli cari açık kamburu yaratarak Türkiye’yi hızla kırılgan bir ekonomi durumuna getirdiğini fark etmeyen, ya da etmek istemeyen AKP rejimi ve onun lideri, bu gazla bölgede bir “alt-emperyalist” olma hevesine kapıldı. Bu da Washington’dan sert tepki gördü.

Neden tepki gördü?

Suriye’de, ABD’den neredeyse kopuk, Esad’ın defterini dürmeye kalkan, bunun için El Kaide’nin de dahil olduğu Suriyeli muhaliflere açık-örtük her tür desteği verip ABD’yi de sürekli müdahaleye davet eden AKP rejimi, bu deli bozuk tavrıyla da ABD’nin keyfini kaçırmıştı. 2013 yazında Mısır’da “ılımlı İslam”Mursi’ye danışmanlık yapan RTE-Davutoğlu ikilisinin, Sisi darbesi ile uzaklaştırılmasına direniş çağrısı çıkaran Türk ılımlı islamı , ABD için bitmiş sayılırdı. Zaten Gezi direnişine polis şiddeti ile verdiği karşılık ve tüm toplumu hızla kutuplaştıran tavrı ile RTE, Obama yönetimi için fişi çekilmiş lider sayılabilirdi artık.

Artık AKP, ılımlı İslamla örnek, ekonomik mucize yaratan ülke değildi. AB, Gezi direnişiyle birlikte farklı bir RTE yüzü görmüştü ve dehşet içindeydi. Buna 17 Aralık yolsuzluk operasyonları karşısında verdiği hukuksuz, daha da otoriter tavır sadece tüy dikiyor.

Başbakan, bütün bu dış alemin dozu artan eleştirilerini umursamadan yoluna devam edebilir mi? Onlara rağmen kendi rejimini tesis ederek hükümet edebilir mi?

Bunu deniyor denemesine…Brüksel’de HSYK konusunda başka konuşup burada bildiğini okudu. Her icraatı artık dışarıda skandal olarak niteleniyor. Herhangi bir yönlendirmeye gerek kalmadan uluslar arası medya tefe koyup çalıyor. Ama o, bunları önemsemeden kapağı 31 Mart’a atmaya ve sandıktan çıkacak sonucu, eleştirilere karşı en önemli kalkan yapma çabasında.

Sandıktan anlamlı bir oy kaybı çıkmaz ise ne olur?

Böyle bir ihtimal, kayba uğrama ihtimaline göre daha zayıf. Ama çıkabilir de, buna hazırlıklı olmak gerekir. Ancak yine de Cumhurbaşkanlığı ve genel seçim rauntları var. Onlara aynı enerjiyle girmesi tabi ki söz konusu olmayacak. En önemlisi, fiili hayat var. Başta maddi hayat, yani ekonomi. Orda olan biteni yönetmesi iyice zorlaşıyor. Rüzgarını ancak dışarıdan giren sermaye ile temin eden bir çark var. O rüzgar kesilince bu çark da duruyor. Döviz yükseliyor, onu önlemek için faizi yükselttiler. İkisi de yıpratıcı önlemler bunlar. Şimdiden iç tüketim daraldı, homurtular artmaya başlar. İşten çıkarmalar başlar. Ertelenmiş enerji zamları ile homurtular biraz daha yükselir. Ellerinde bir maliye kartı var oynayabilecekleri, devlet geliri ve harcamaları üstünden bir süre alevleri yatıştırabilirler ama sınırsız bir su tankı değil bu yangını söndürecek… Onun için yine dışarıdan para girişi gerekli. O ise iyice zorlaştı.

Neden zorlaştı…?

Birincisi, AKP dışarıya hep ekonomide “mucize yaratan” imajı pazarladı. Oysa öyle değildi. Dışarıdan akan kaynakların önemli bir kısmı dış ticarete konu olmayan başta inşaatta, servis sektörlerinde kullanıldı, hovardaca ithalat yapıldı, ihracatçı sektörler ise ihmal edildi. Sektörlere rekabet gücü kazandıracak politikalar hep kağıt üstünde ve güdük kaldı. Bunun sonucu olarak da kırılgan bir ekonomi kaldı elde. 2013’te 65 milyar dolara ulaşan cari açığı ve milli gelirinin yüzde 8,2’sine varan cari açığıyla her yerde “En kırılgan ekonomi” olarak adlandırılıyor Türkiye. İkincisi, Mayıs 2013’te ABD’de FED’in sıkılaştırılan para politikaları ile yeni bir para iklimine geçti dünya. Bu iklimle yabancı para, yüzünü dışarıya, ABD’ye döndü. Kırılgan Türkiye ekonomisi de kaynak kaybı ile hızla aşağı doğru hızla inmeye başladı. Bu yabancı soğuması, TL’ye hızla değer kaybettirdi. Üçüncüsü , yolsuzluk operasyonları ile patlayan politik kriz ekonomiye daha çok kan kaybettirdi. Şimdi ortada hergün bir hukuksuzluğu, bir kayırmacılığı, anti-demokratikliği sergilenen bir Başbakan’ın hükümeti var. Meşruiyetin kaybolması, her şeyin sonudur zaten. Bu hükümet içeride ve dışarıda meşruiyetini yitirdi. Bu da oyunun sonu demektir.

  • Kürt siyasetinin AKP-Cemaat çatışmasındaki pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kürt siyaseti olarak tanımladığımız PKK-BDP siyaseti, hep kendi programını önde tutan, bütün iç ve dış gelişmeler, süreçler ile ilgili pozisyon almada, kendi hedeflerine öncelik tanıyan bir siyaset. ABD’ye de böyle bakıyor, Cemaat’e de, AKP’ye de CHP’ye de, Türk soluna da..Yeni bir gelişme, süreç, onun hedeflerine denk düşmüyorsa hemen karşı tavır alıyor, kim olursa olsun yanında yer alıyor. Bu, Kısa vadede amacına hizmet etse de uzun vadede, hareketi açmazlara, çelişkilere sürüklüyor. Bunu hem Gezi direnişi sırasında hem AKP-Cemaat çatışmasında gözlemledik. Gezi direnişi patladığında, bu, barış sürecini baltalıyor diyen Kürt siyaseti, direnişi ulusalcıların bir komplosu demeye vardırdı teşhisini. Gezi direnişi AKP’yi sarsacak, bu da onlara çözüm yolunu açacak aktörün yara alması demekti onlar için. Çok sorunlu bir değerlendirmeydi. Neyse ki, akıl hızlı galebe çaldı, özeleştiri yapıp Gezi’nin bileşenleri arasına katıldılar. Ama bu kez AKP-Cemaat çatışması çıkınca, çözümde adım atmanın karşılığı olarak seni Cemaat’ten koruruz dediler AKP’ye…Cemaatin, birçok şeyde olduğu gibi, Kürt meselesinde de kendine has bir politikası yok. ABD’ye bakıyor hep. Orası nasıl duruyor, neye onay veriyorsa, onlar da öyle tavır alıyorlar. ABD, kitabımda uzun uzun anlattığım AKP’nin Kuzey Irak petrolü odaklı Kürt politikasını doğru bulmuyor. O nedenle, bu temeldeki hamleleri hep engelliyor. Kürt siyaseti, hem Kürtlerin özgürlük mücadelesi hedeflerini hem de Türkiye’nin genel demokratikleşme hedeflerini ortaklaştırmadan, buna dönük ortak dil ve eylem üretmeden sonuç alınamayacağını artık öğrenmeli. Bu meselede ne yazık ki hepimiz pek başarılı değiliz.

 

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Artı 1′de ve Çapul TV’de “AKP-Cemaat:Çatışmadan Çöküşe” tartışması

 

Can Dündar ile Artı 1 /Canlı Gaste… 13 Mart 2014:

http://www.haberartibir.com.tr/canli-gaste-sicak-para-buharlasiyor-video,1605.html

Şule Uslutekin ile Çapul TV,  19 Mart 2014 :

http://capul.tv/mustafa-sonmezle-yeni-kitabi-akp-cemaat-catismadan-cokuse-uzeirne-sohbet-gundeme-dair/

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı