Varlık Fonu fare doğurdu (Nisan 13, 2018, Al-Monitor)

 

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 3 Nisan’daki Türkiye ziyareti sırasında iki taraf arasında yapılan anlaşmalardan biri de Ankara ve Moskova arasında 500 milyon dolarlık ortak bir yatırım fonu oluşturulmasına yönelikti. Altyapı, sağlık ve bilgi teknolojileri alanında ortak projeler öngören mutabakat kapsamında Türkiye Varlık Fonu (TVF) ile Rusya Doğrudan Yatırım Fonu arasında ortak bir fon kurulması planlanıyor. Anlaşma, Türkiye ile Rusya arasında artan ekonomik iş birliğinin göstergelerinden biri olsa da Türkiye Varlık Fonu’nun akıbetine ilişkin belirsizlikler düşünüldüğünde projenin nasıl hayata geçirileceğine ilişkin ciddi soru işaretleri söz konusu.

2016 ortalarında Fetullah Gülen yanlısı subayların 15 Temmuz askeri darbe girişimlerinin bastırıldığı günlerin tozu dumanı arasında yasası bir çırpıda çıkarılan ve kamuoyuna duyurulan, “paralel bütçe” diye de adlandırılan Türkiye Varlık Fonu (TVF) aradan geçen bir buçuk yılın sonunda ne yaptı diye soranlara “Neredeyse hiçbir şey” demek abartı değil. Bu nitelemeye, fonun öncü kurucuları Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan ve ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı da itiraz etmiyor. O zaman gündeme gelen soru şu: Ne yapılacak? Nasıl bir yeniden yapılanmaya gidilerek fon kurgulanacak ya da başta ana muhalefet partisi CHP’nin talep ettiği gibi tasfiyeye mi gidilecek?

Nerede yanlış yapıldı? Varlık fonu dünyanın yabancı olduğu bir kurum değil. GPF (Norveç), ADIA (Birleşik Arap Emirlikleri), CIC (Çin), SAMA (Suudi Arabistan), KIA (Kuveyt) dünyada devletin sahipliğinde ve yönetiminde olan en büyük varlık fonları. Bu tür fonların geliri genellikle ülkelerin bütçe fazlalarından oluşuyor. Başka bir deyişle, gerçek anlamda varlık fonu olanlar cari fazla veren ve belli bir doğal kaynağa, çoğunlukla petrol, doğal gaza sahip ülkeler.

Peki, Türkiye’nin temmuz 2016 sonlarında gündeme getirdiği ve hızla yasalaştırarak uygulamaya soktuğu Varlık Fonu? Bu fonun, isim benzerliğinden öte bilinen ülke fonlarıyla pek ilgisi yok. Fonun oluşumu ve içerdiği zaaflar konusu Al-Monitor’da ele alınmıştı.

Hatırlanacaktır, 2016 ağustos ayında fonun kuruluşu gösterişli ifadelerle gerçekleştirilmişti. Başbakanlığa bağlı Türkiye Varlık Fonu, “önemli kamu varlıklarında değer artışı sağlayarak ekonomik büyümeye katkıda bulunmak, katılım finansmanına uygun varlıkların gelişmesine destek olmak, sermaye piyasalarının araç çeşitliliği ve derinliğine katkı sağlamak, Türkiye’ye daha fazla yatırımcı ilgisini çekmek ve yeni yatırımlar için sermaye sağlamak, stratejik önem arz eden sektörlerin gelişmesine ve büyük ölçekli yatırımlara iştirak etmek” amacıyla kurulmuştu.

Fona Hazine bünyesinde bulunan bazı kamu sermayeli şirketler ile özelleştirme programında bulunan bazı şirketlere ait hisseler devredilmişti. Varlık fonu bünyesinde kamu finans kuruluşları Ziraat Bankası, Halk Bankası ile Türk Telekom, Türk Hava Yolları (THY), PTT, Milli Piyango ve at yarışları, Borsa İstanbul, BOTAŞ, Türkiye Petrolleri, Türksat, ÇAYKUR ve Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü gibi dev kuruluşlar yer alıyor.

Fondan başlangıçta pek umutlu olan Cumhurbaşkanı Erdoğan 4 Kasım 2016’da şöyle konuşmuştu: “Şu anda Varlık Fonu bana göre Türkiye’nin çok geç kalmış bir projesidir. Şimdi Varlık Fonu ile beraber ortada oluşacak assetler inanıyorum ki bizim gücümüzü ulusal ve uluslararası bazda artıracak.”

Ne var ki dağ fare doğurmuş, aynı Erdoğan 2017 eylül ayı başlarında şöyle konuşur olmuştu: “Varlık Fonu’nda hedeflenen, arzulanan bir süreç olmadı.”

Peki, ne yapılacaktı? Şöyle konuştu Cumhurbaşkanı: “Gelişmeleri gördük, böyle yürümeyeceğine karar verdik. Sayın Başbakan da bu konuda adımını attı, hayırlı olsun diyeceğiz. Varlık Fonu’nu bizim yeniden bir re-organize etmemiz şart.”

Cumhurbaşkanı’nın bile başarısızlığı onayladığı bu proje, başından beri meclis içi ve meclis dışı muhalefetin eleştirilerine maruz kalmıştı. Bir kere hiç tartışılmadan bir oldu bittiyle yasası çıkarılıp oluşturulan fon, büyük tepki toplamıştı. Yanı sıra, konu kamu varlıkları olunca tepki daha da katlanmış, fona çeşitli kamu kuruluşlarının varlıklarının devredilmesi, kamu kaynaklarını talanın başka bir yöntemi olarak yorumlanmıştı.

Öte taraftan Saray’a yakın bazı isimlerin fonun yönetimine atanması da çeşitli söylentileri katlamıştı. Fonun yönetim kuruluna Saray’a da yakınlıklarıyla bilinen Mehmet Bostan, Himmet Karadağ, Kerem Alkin, Yiğit Bulut ve Oral Erdoğan atanmıştı.

Fona aktarılan varlıklar üzerinde ne gibi işlemler yapıldı, bu varlıklar ne şekilde kullanıldı?

Bu soruya yanıt, bizzat Fon’un web sitesinde şöyle yanıtlanıyor: “Mevcut durumda TVF’ye devredilen tüm varlıklara ilişkin değerleme ve bağımsız denetim çalışmaları tamamlanma aşamasındadır. Potansiyel gelişim ve sinerji alanlarını tespit ettikten sonra tüm varlıklara ilişkin 5 yıllık değer yaratma programları oluşturulmuş olup, Bakanlar Kurulu onayı için Başbakanlık’a arz edilmiştir. Bu süreçte aynı anda yapılacak yeni yatırımlar belirlenecektir.”

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer Başbakan Binali Yıldırım’a işte bu can alıcı soruyu sordu, stratejik planın akıbetinin ne olduğu konusunda şöyle bilgi istedi: “Varlık Fonu’nun 2017 ya da 2018 yılında finanse edeceği yatırımlar belirlenmiş midir? Belirlenen yatırımlar için varlık fonundan varlık satışı ya da ipotek verilmesi düşünülmekte midir?”

Gürer’in soru önergesine yanıt Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’ten geldi ve Şimşek Türkiye Varlık Fonu’nun faaliyetlerinin üç yıllık stratejik yatırım planı kapsamında gerçekleştirilebileceğini açıkladı. Şimşek hazırlanan stratejik planın nisan 2017’de Başbakanlık makamına takdim edildiğini bildirdi.

Şimşek bu demeci verdiğinde stratejik plana aradan geçen yedi aya rağmen yanıt gelmedi. Bu da fonun ölü doğduğuna, amaç ve yürütme konusunda bir uyumsuzluk olduğuna dair eleştirilere haklılık kazandırdı. Öyleyse fon ne işe yarayacak, tasfiyesi düşünülüyor mu? Bu soruyu da başka bir CHP Milletvekili Çetin Osman Budak soru önergesi ile sordu.

Antalya Milletvekili Budak Türkiye Varlık Fonu’nun ülke ekonomisine katkı sağlamadığını belirterek Meclis Başkanlığı’na verdiği soru önergesinde Başbakan Yıldırım’a “Yeni yöneticilerle de sonuç alamayacağı tespitleri karşısında ‘denetimsiz ikinci Hazine’ olarak kurgulanan Türkiye Varlık Fonu’nun tasfiye edilmesi yoluna gidilecek midir?” diye sordu.

Budak ağustos 2016’da büyük hedeflerle kurulan Türkiye Varlık Fonu’nun 18 ayın sonunda geldiği aşamanın başarısızlığın itirafı olduğunu iddia etti. Milletvekili aktif büyüklüğü 160 milyar dolara ulaşan Varlık Fonu’nun yönetim değişiklikleriyle ülke ekonomisine katkı sağlamasının mümkün olmadığını, kamu zararının daha fazla büyümesi beklenmeden derhal tasfiye edilmesini savundu.

Bir anonim şirket olarak kurulan fona ilişkin Başbakan’a yöneltilen muhalefet soruları çeşitli başlıkları içeriyor. Başlıca sorular şöyle: TVF bir buçuk yıllık dönemde dış kaynak sağlama, varlıkların değerini artırma, stratejik yatırımlara iştirak etme gibi alanlarda hangi girişimlerde bulunmuş, ne sonuç almıştır? Faaliyetler dolayısıyla bugüne kadar sağlanan gelir ne kadardır? Türkiye Varlık Fonu Yönetimi A.Ş’nin yönetim giderleri için (taşınmaz ve makam aracı alımı-kiralanması, personel vb.) bir buçuk yıllık dönemde yapılan harcamanın tutarı nedir? Yönetim Kurulu üyelerine yapılan ödemeler ne kadardır?

Görünen, fonun fare doğurduğu, amaçları doğrultusunda pek bir gelişme göstermediği, stratejik planını Başbakanlığa onaylatamadığı. Bir iddiaya göre Saray ile Başbakanlık arasındaki uyum eksikliği de fonun kağıt üstünde kalmasında etkili oldu.

Bundan sonrası için söylenecek söz: Bekle-gör.

 

Makale kategorisine gönderildi | Varlık Fonu fare doğurdu (Nisan 13, 2018, Al-Monitor) için yorumlar kapalı

Turkey’s controversial wealth fund stumbles badly since hasty creation(April 13,2018 Al-Monitor)

ARTICLE SUMMARY
Turkey’s sovereign wealth fund, which holds key public assets worth $160 billion, has stumbled badly since its hasty creation in 2016.

During Russian President Vladimir Putin’s April 3 visit to Turkey, the two sides finalized an agreement on the creation of a $500 million joint investment fund, among other deals. The fund, which, according to official statements, will focus on infrastructure, health care and information technology projects, will be a joint venture between Ankara’s sovereign wealth fund, the Turkey Wealth Fund (TWF) and the Russian Direct Investment Fund.

The deal comes as another sign of the growing ties between Turkey and Russia, but how it will unfold is a curious question, for the future of the TWF itself is mired in uncertainty. Ever since its creation in 2016, the TWF has been under criticism, and even President Recep Tayyip Erdogan has admitted that it has been a failure, calling for restructuring. The main opposition, meanwhile, calls for dissolving the fund altogether.

The legislation creating the TWF was passed hastily in the summer of 2016 amid the clamor of the July 15 coup attempt, outlining ambitious objectives to support Turkey’s development. Public assets worth $160 billion were transferred to the fund, though many were skeptical over its stated goals and some even saw it as a government move to create a “parallel budget.” Looking at what the TWF has achieved thus far, one could conclude that it is next to nothing, an assessment that even the fund’s spearheads, including Erdogan, appear to share. So what went wrong?

To start with, the TWF has nothing in common with the world’s best-known sovereign wealth funds such as Norway’s Government Pension Fund, United Arab Emirates’ Abu Dhabi Investment Authority, China Investment Corporation, Kuwait Investment Authority and Saudi Arabian Monetary Agency. Generally, sovereign wealth funds rely on the budget surpluses of their respective governments. In other words, genuine wealth funds belong to countries with current account surpluses and certain natural riches, mostly oil and gas. Turkey has none of these, struggling with both budget gaps and a chronic current account deficit.

Officially, the TWF’s main objectives are to contribute to Turkey’s economic growth by ensuring value increase of key public assets, support the development of assets suitable for participation financing, deepen capital markets through the introduction of a variety of products, attract further investments to Turkey and provide capital for new investments, support the development of strategically important industries, and participate in large-scale investments.

Public assets transferred to the fund included the shares of giant entities such as public lenders Ziraat Bank and Halkbank, Turkish Airlines, Turk Telekom, PTT postal service, National Lottery, Istanbul stock exchange, pipeline operator BOTAS, oil company TPAO, satellite communications company Turksat, tea company CAYKUR and Eti Maden mining enterprise.

Erdogan had entertained high hopes for the fund. Speaking in November 2016, he described the fund as “a very belated project” and expressed confidence that the assets it would create would “increase our strength, both nationally and internationally.”

Yet the mountain brought forth a mouse. Less than a year later, in September 2017, Erdogan was grumbling that the fund had failed to progress on the “targeted and desired” course. “We have decided that things cannot go on like this,” he said. “Reorganizing the wealth fund is a must.”

By the time of this admission of failure, the TWF was already under fire from the opposition and other critics outside parliament. Atop its hasty creation, almost as a fait accompli without any public debate, the transfer of huge public assets to the fund added to the controversy. Many saw the move as a different way of plundering public resources. The appointment of figures close to Erdogan to the fund’s management fueled speculation over the fund’s purpose.

When it comes to what the fund has done with the assets, it provides the following explanation on its website: “Assessment and independent auditing work on all assets transferred to the TWF is in a process of completion. After the identification of potential development and synergy realms, five-year value creation programs have been drawn up for all assets and submitted to the prime minister’s office for the approval of the Council of Ministers. New investments, to be made simultaneously in this process, will be also outlined.”

In December, Omer Fethi Gurer, a lawmaker for the main opposition Republican People’s Party (CHP), submitted a written parliamentary question to Prime Minister Binali Yildirim, asking about the fate of the fund’s strategic plan and the investments it would finance. He also requested information about any plans to sell or mortgage assets.

The response came from Deputy Prime Minister Mehmet Simsek, who oversees the economy. Simsek said the TWF’s activities could proceed under a three-year strategic investment plan, adding that a blueprint had been submitted to the prime minister’s office for approval in April 2017.

At the time Simsek disclosed this information, the plan had been waiting for seven months without a decision, which seemed to justify criticism that the TWF was stillborn amid discrepancies between its objectives and functions.

This raised further questions about the purpose of the fund and some, like CHP deputy Cetin Osman Budak, wondered whether it could end up dissolved. In his own parliamentary question to Yildirim, Budak asked whether the government would consider scrapping the TWF, arguing that it was essentially designed as “an unchecked second Treasury” and contributed nothing to the economy. According to the lawmaker, the state of affairs was in itself a confession of the fund’s failure and no management reshuffle could make it useful for the economy, hence it should be dissolved without squandering further public funds.

Other opposition questions to Yildirim include the following: What efforts has the TWF made in line with its objectives to secure external funds, increase the value of assets in its portfolio and participate in strategic investments, and what results has it obtained? How much revenue has the fund secured through its activities thus far? How much money has the fund spent on administrative expenditures such as personnel salaries, immovable properties, furnishing and cars? How much payment has been made to members of the fund’s executive board?

While those questions still await answers, the TWF remains an entity that essentially exists only on paper, having failed to make any tangible progress on its objectives and have its strategic plan approved by the government. Some reports suggest that differences between Erdogan and the Cabinet have also contributed to the stumbling, which makes the future of the fund even more curious.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s controversial wealth fund stumbles badly since hasty creation(April 13,2018 Al-Monitor) için yorumlar kapalı

Ekonomik türbülans yönetimi çatlatıyor (Al-Monitor, 7 Nisan, 2018)

Ekonomi Türkiye gündeminde hızla öne çıkıyor. Mart ayı başında kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s’in olumsuz raporu ve not indirimi ile daha da görünür hale gelen Türkiye ekonomisindeki olumsuz tabloyu 29 Mart’ta açıklanan 2017 yılının yüzde 7,4’lük sansasyonel büyüme verisi de telafi edebilmiş görünmüyor. Art arda gelen başka olumsuz verilerin yanında dünya ekonomisinde rüzgârların yükselen ülkelerin, özellikle de Türkiye’nin aleyhine esmesi ekonomi yönetiminde iç kavgaları da başlattı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaklaşan seçimleri de düşünerek faizlerin indirilmesi yönündeki ısrarı ekonominin dümenindeki asıl sorumlular olan Hükümet yetkilileri ve Merkez Bankası ile sürtüşmeleri artırıyor.

Öteden beri bilinen bu sürtüşme, özellikle döviz fiyatlarının hızlı yükselişi ya da Türk Lirası’nın mart ayında yüzde 5 değer kaybı ile arttı ve artık Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) içinde Erdoğan’ın yüksek sesli eleştirileri, hatta azarlamaları dışa aktarılıyor, ekonomi basınında manşete çıkabiliyor.

Hükümet 2017’nin flaş büyümesinin arka yüzünün çok da sergilenmesine izin vermeden kamuoyunda imaj parlatmaya çabalarken olumsuz veriler üst üste geldi. 3 Nisan’da açıklanan mart ayı enflasyonu bir iyileşme vaat etmiyor. Tüketici enflasyonu yıllık olarak yüzde 10 dolayında katılaşma izlenimi verirken sanayici (üretici) enflasyonu da yıllık yüzde 15’e doğru ilerliyor. Enflasyonla mücadelede hem gıda hem döviz artışından kaynaklanan maliyet artışları cephesinde iyileşme kaydedilemiyor. Gıda sektöründe arz eksikliğini giderecek ithalat önlemleri de artan döviz fiyatları ile etkili olamıyor. Sadece mart ayında dolar fiyatının yüzde 5 dolayında artması ithalat üstünden maliyet artışlarına yol açıyor, bunlar da her tür malın üretim maliyetlerini yükselterek fiyatlara yansıyor.

Enflasyondaki başarısızlık faizleri indirme beklentisini de boşa çıkarıyor. Çünkü Merkez Bankası faizleri mevcut düzeyden aşağı çekmenin ön koşulunun enflasyonu indirmek olduğunu biliyor ve buna göre davranıyor.

Mart ayının ikinci yarısından itibaren 4 TL basamağında yer edinmeye çalışan ABD doları, nisanda bu amacına ulaşmış görünüyor. Dolar fiyatının 4 TL’nin, avro fiyatının da 5 TL’nin üstüne çıkması kesin gibi. Bu durum, özellikle döviz borcu olan firmaları endişelendiriyor. Ocak 2018 için açıklanan reel sektörün net döviz açığının 221,5 milyar doları bulduğu verisi de firmaları risklerini azaltmak için döviz alımına yöneltince döviz fiyatları yeniden yükseldi. Bu duruma ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in getirdiği yorum ve önlem niyeti ise Cumhurbaşkanı’nın Şimşek’i hedef tahtasına oturtmasına yetti.

Ne dedi Mehmet Şimşek 23 Mart’taki konuşmasında? Ekonominin görünürdeki patronu, şirketlerin döviz borçlarını yönetemediklerini söyleyerek şu ifadeleri kullandı: “Sorun reel sektörün döviz borçları. Ne yapacağız? Meşhur ABD Başkanı John F. Kennedy’nin lafı var: ‘Çatıyı güneşliyken tamir etmek lazım.’ Şu anda faizler nispeten düşük, ekonomiler büyüyor ama yağmur yağacak. Bunlar için tedbir alıyoruz. Dövizle borçlanmaya sınır getireceğiz, KOBİ’lerde yaptık. Büyükler yönetebildiklerini söylüyor ama görüyoruz yönetemiyorlar, tedbiri alacağız.”

Şimşek’in küresel para piyasalarındaki kariyerinden haberdar olanlar, Bakan’ın bu teşhisi ve kaygısını anladı. Özellikle dış yatırımcının nabzını iyi tutan bir yönetici olarak bilinen Şimşek siyasi serüveni başlamadan önce, 2005 yılı sonunda ünlü yatırım bankası Merrill Lynch’in Avrupa, Ortadoğu ve Afrika Bölgesi Ekonomik ve Stratejik Araştırmalar Bölümü başkanlığına getirilmiş ve AKP’den milletvekili adayı olduğu mayıs 2007’ye kadar bu görevi sürdürmüştü. 2007 genel seçimleri sonrası kurulan hükümette Hazine’den sorumlu devlet bakanı olarak görev alan Şimşek sonraki hükümetlerde maliye bakanlığı da yaptıktan sonra ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığı görevini üstlenmişti.

Ancak Şimşek’in hava açıkken çatıyı onarmak sözleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı kızdırdı. Erdoğan konuşmasında Başbakan Yardımcısı’na isim vermeden şöyle yüklendi: “Ülkenin bu psikolojik üstünlüğünü uluslararası camiaya vermesi gereken arkadaşlar bu tür yanlışı yaparlarsa affedilir yanı olamaz. Ortada büyümede büyük bir başarı var. Biz yüzde 7,5 büyümeyi konuşurken bunları söylüyorlar. İnsan kendi ayağına kurşun sıkar mı? Kredi derecelendirme kuruluşlarının not oyunları, döviz spekülasyonlarının tavan yaptığı dönemde büyümedeki netice umarız herkese ders olmuştur. Kur aşağı kur yukarı diye tutturmuşlar, geçin bu işleri. Türkiye ekonomisi ortadadır. Teori başka, pratik başka bir şey. Bunları birleştirebilirseniz saygı duyarım ama bunu başaramıyorsanız sen yoluna biz yolumuza.”

Bu sözler, Erdoğan’ın Şimşek’in istifasını istemesi olarak yorumlandı. Eleştirilerini AKP’nin son MYK toplantısında da sürdüren Erdoğan “arkamdan iş çeviriyorlar” diye devam etti.

Hürriyet’ten Nuray Babacan’ın kulis haberine göre Erdoğan toplantıda şöyle konuştu: “Yurt dışına gitmeden önce faizlerle ilgili bir toplantı yaptık. Düşürülmesinden bahsettik. Nurettin Canikli ve Nihat Zeybekci de oradaydı. Sonra ben yurt dışındayken Merkez Bankası (15 Aralık’ta) faiz artırdı. Böyle bir şey olabilir mi? Bağımsızmış… İyi de onların aldığı kararın bedelini biz ödüyoruz. Bir de tek adamlık derler, bu nasıl tek adamlıksa, karar alıyoruz uygulamıyorlar. Benim arkamdan iş çevirdiler. Ekonomi konusunda bazı arkadaşlarımızın açıklamaları çok yanlış. Ekonomik göstergelere bakıyorsunuz en az 50 gösterge olumlu yönde gelişiyor ama onlar sıkıntılı olan bir iki başlık üzerine konuşuyorlar. Bu büyük terbiyesizlik. Ben sürekli faizlerin aşağı çekilmesi konusunda uyarıyorum. Toplantılarda tamam diyorlar ama aksi yönde faiz düzenlemesi yapıyorlar. Böyle saygısızlık olur mu?”

Habere göre Başbakan Binali Yıldırım, “Ekonomiyle ilgili tüm gösterge ve öneriler kendi aramızda yapılan toplantılarda her yönüyle değerlendiriliyor” diyerek araya girdi. Ancak Erdoğan, “Sadece kendi aramızdaki toplantılarda değil ki çıkıp kamuoyu önünde de paylaşıyorlar. Görmedik mi geçen gün yapılan toplantılardaki konuşmaları?” sözleriyle tepkisini sürdürdü ve Bakan Şimşek’e bir kez daha yüklendi.

Bu satırların yazıldığı sırada Mehmet Şimşek’in istifa edeceği söylentisi hız kazanmıştı. Ancak bunun ekonomik bir türbülansa yol açmadan gerçekleştirileceğini, zamana yayılacağını söyleyenler de vardı. Asıl merak edilen ise yükselen döviz fiyatları gibi bir bela ortada iken Merkez Bankası’nın Cumhurbaşkanı’nın faizleri indirme ısrarı karşısında ne yapacağı.

Merkez Bankası’nın 25 Nisan’daki olağan toplantısını beklemeden dövizi frenlemek için faizi artırması gerektiğini söyleyenler de var, Saray’ın faiz indirimi beklentisine başka tür formüller bulunacağını söyleyenler de. Başta İşsizlik Sigortası’nda birikmiş kamu fonlarını kullanarak kamunun borçlanma ihtiyacını azaltma, dolayısıyla faizlerin yükselişini frenleme, “düşük faiz” ya da “yükselmeyen faiz” beklentisine bir önlem gibi sunuluyor. Ama ekonominin genelinde bu formülü de etkisiz kılacak büyük bir çalkantı yaşandığını savunanlar çoğunlukta.

Türbülans ile birlikte kırılıp dökülmeler arttıkça Saray ve Hükümet arasında didişmeler de artacak gibi. Bununla seçim düzlemine nasıl girileceği ise ayrıca merak konusu.

 

Makale kategorisine gönderildi | Ekonomik türbülans yönetimi çatlatıyor (Al-Monitor, 7 Nisan, 2018) için yorumlar kapalı

Turkey’s economic woes open cracks in government ranks (Al-Monitor, April 7, 2018)

ARTICLE SUMMARY
Amid failing efforts to halt the slump of the Turkish lira, President Recep Tayyip Erdogan and senior Cabinet members appear increasingly at loggerheads over how to keep the economy afloat.

Turkey’s economic troubles are quickly climbing to the top of the country’s agenda amid increasing signs of a rift in the upper echelons of government in Ankara. Even the flashy 7.4% growth rate for 2017, announced March 29, failed to alleviate the economic gloom, punctuated in early March by the decision by Moody’s, the international credit rating agency, to cut Turkey’s sovereign rating further into junk territory. Coupled with other adverse indicators and global headwinds affecting emerging countries, the state of Turkey’s economy has triggered in-house rows among its top managers. With next year’s election cycle in mind, President Recep Tayyip Erdogan is insisting on interest rate cuts, thereby exacerbating tensions with the Cabinet and the central bank, which sit at the steering wheel of the economy.

The friction over interest rates has been ongoing for years, but it has lately increased amid the slump of the Turkish lira, which lost 5% of its value in March alone. What has emerged as a rather novel development is that Erdogan’s outbursts behind closed doors are now leaking from the Justice and Development Party (AKP) and making headlines in the press.

Drawing on the 7.4% growth rate, the government was keen to polish its image, allowing little discussion of the serious drawbacks lurking behind the showy figure. Its efforts, however, suffered a series of blows with the release of additional economic data.

Inflation figures for March, made public April 3, offer little hope of improvement. Year-on-year consumer inflation seems to be ossifying at about 10%, and producer inflation is climbing toward 15%. In the fight against inflation, efforts to reign in cost increases, fueled by rising food and foreign exchange prices, are failing to bear fruit. The use of imports to cover supply shortages in the food sector is also proving inefficient because of the rising foreign exchange prices. In fact, the increase in the dollar price, about 5% in March alone, means higher production costs in every industry as imported materials become more expensive, thus fueling consumer prices.

The failure to slow inflation is denting any prospect of rate cuts. Erdogan may believe otherwise, but the central bank knows that reducing inflation is a precondition for cutting rates and has acted accordingly.

The increasing dollar and euro prices are especially spooking companies indebted in foreign exchange. The real sector’s net foreign exchange deficit stood at $221.5 billion in January. In a bid to minimize risks, companies have turned to buying foreign exchange, further stoking prices. Deputy Prime Minister Mehmet Simsek publicly voiced concerns about this, putting himself in Erdogan’s crosshairs.

In a March 23 speech, Simsek, who oversees the economy, criticized private companies for mismanaging their foreign exchange debt and, quoting John F. Kennedy, said, “The time to repair the roof is when the sun is shining. Interest rates are relatively low at present and economies are growing, but rain will be coming down.” The government, he stressed, will enact measures, including a limit on corporate borrowing in foreign exchange.

Because of his technocratic style and career at top global financial houses, Simsek carries weight with the markets and enjoys confidence among foreign investors. He was a senior economist at Merrill Lynch in London before joining the AKP in May 2007. Since then, he has been a fixture in the Cabinet, first as state minister for the Treasury, then as finance minister and now as deputy prime minister in charge of the economy.

Simsek’s warning angered Erdogan, apparently for highlighting Turkey’s fragilities. Without naming Simsek, the president slammed “unforgivable” missteps by colleagues who he said were supposed to build international confidence in the Turkish economy.

“There is a great achievement in growth, and while we are talking [about it], they say other things,” Erdogan said. “How can people shoot themselves in the foot? They keep whining about exchange rates. Get over with it! … Theory and practice are two different things. If you can bring them together, I’d show respect. But if you can’t, you go your way, we go ours.”

Erdogan’s rant was widely interpreted as a call for Simsek to resign. More was to come.

On April 5 in a lively report, Hurriyet described a stormy meeting of the AKP management board days earlier, including Erdogan raging about “things going on behind my back.” The president was incensed about the central bank’s December rate hike, which, he said, was announced while he was abroad and ignored his instructions for a cut, according to the report.

“They say the central bank is independent,” Erdogan was quoted as saying. “Fine, but we are the ones who pay the price for their decisions. And they call this one-man rule. What kind of one-man rule is this? We make decisions but they are not implemented.”

He further stated, “The comments of some colleagues about the economy are very misplaced. When you look at economic indicators you see at least 50 indicators developing in a positive trend, and yet they keep talking about a couple of indicators that remain problematic. This is a big impertinency. I keep warning to lower interest rates and they say ‘Ok’ at the meetings, but then they do the opposite. How is such disrespect possible?”

According to the report, Prime Minister Binali Yildirim chimed in, remarking, “[The Cabinet is] thoroughly evaluating all indicators and proposals concerning the economy.” Erdogan retorted that the discussions were not remaining confidential, but “are being shared publicly,” another apparent reproof of Simsek.

Despite rife speculation that Simsek would resign, he remains in his post. Some observers, however, believe his departure has only been delayed to avoid turbulence amid jittery markets. What course the central bank will take is an even more curious question, given Erdogan’s unrelenting pressure for rate cuts, regardless of rising foreign exchange prices.

Some pundits advocate the central bank quickly hiking rates to reign in foreign exchange prices without waiting for its regular meeting, on April 25. Others believe the country’s economic managers will look for other formulae in the face of Erdogan’s stance. One formula involves the use of accumulated public funds, especially those at the Unemployment Insurance Fund, to reduce the government’s borrowing needs and thus curb the increase in interest rates. The majority of observers, however, believe that even this formula will have little effect given the scale of the general economic turbulence.

The more trouble the turbulence creates, the more the bickering between Erdogan and the Cabinet is likely to intensify, adding another curious aspect to the run-up to elections.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s economic woes open cracks in government ranks (Al-Monitor, April 7, 2018) için yorumlar kapalı

Parıltılı büyümenin karanlık yüzü (Al-Monitor, 2 Nisan, 2018)

 

 

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 29 Mart’ta yaptığı açıklamayla Türkiye Gayri Safi Yurtiçi Hasılası’nın (GSYH) 2016’ya göre yüzde 7.4 büyüdüğünü açıkladı. Bu son dört yılın en yüksek büyüme oranı oldu. Türkiye’nin 2017 milli geliri dolar olarak ifade edilince isse bir azalma görüldü. 2016’da 863 milyar dolar olan GSYH, 2017’de 851 milyar dolara geriledi. Bu da TL’nin dolar karşısındaki hızlı aşınmasından kaynaklandı. Yine bunun devamı olarak kişi başına düşen gelir de 2016’daki 10 bin 883 ABD dolarından 2017’de 10 bin 597 dolara geriledi.

Türkiye’nin 2017’deki yüzde 7.4’lük büyüme performansı, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’ne (OECD) üye ülkeler arasında Türkiye’yi büyümede ikinci sıraya oturttu. İlk sırayı yüzde 7.8 büyüme oranıyla İrlanda, üçüncü sırayı yüzde 5’lik oranla Slovenya aldı.

Madalyonun bir de öteki yüzü var elbette. Öteki yüz, bu parıltılı büyümenin tekrarlanması zor bir devlet desteğine, aşırı borçlanmaya, artan kırılganlıklara mal olduğunu gösterirken büyümenin sosyal ayağının da sorunlu olduğunu, özellikle alt sınıfların bu büyümeden iş ve gelir artışı olarak yararlanamadığını gösteriyor.

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in de belirttiği gibi büyümeye en önemli rüzgâr kredi musluklarının açılmasına verilen devlet garantisi oldu. Devletin arkasında durduğu Kredi Garanti Fonu aracılığıyla sağlanan krediler ile vergi indirimleri ve teşvikler büyümenin temel kaynağını oluşturdu. Ağırlıkla iç tüketime odaklı bu büyüme, beraberinde çift haneli bir enflasyonu da getirdi. Tüketici enflasyonunda 2017 yılı yüzde 12 ile tamamlandı. 2017’de dolar fiyatı yıllık yüzde 21.7 arttı. Bu artan dolar fiyatıyla yapılan ithalat, ayrıca enerji ve emtiada artan dış fiyatlar, içerideki üretimin maliyetlerini artırdı ve üretici fiyatlarındaki artış yıllık yüzde 15’i geçti. Dolayısıyla büyüme madalyonunun arka yüzünde baş edilmesi zor bir enflasyon yer aldı.

Tüketim odaklı büyüme ithalatı kamçılarken Türkiye’nin döviz açığı hızla büyüdü ve cari açık 47.1 milyar dolara ulaştı. Bu, 851 milyar dolar olarak ölçülen milli gelire göre yüzde 5.5’lik bir cari açık/milli gelir oranıdır ki böyle bir açık başka hiçbir ülkede görülmüyor.

Açıklanan 2017 dış borç stoku da büyümenin ne kadar dış kaynağa bağımlı olduğunu gösteren bir diğer önemli gösterge. 453.3 milyar dolara ulaşan dış borç stokunun yüzde 70’i özel sektöre ait ve stokun milli gelire oranı yüzde 53.3’ü bulmuş durumda.

Dolayısıyla madalyonun öteki yüzünde devasa cari açığın yanı sıra büyüme için yapılan dış borçlanmaların sürdürülmesinin ağırlığı da var.

Büyüme kamunun vergi teşviklerinden de rüzgâr aldığı için kamu maliyesi açığı büyüdü ve cari açıkla birlikte “çifte açık” oluştu.

Peki parıltılı yüzde 7.4 büyüme iş ve gelir adaleti yarattı mı? Bu sorunun yanıtı da pozitif değil. Yüksek büyüme oranına rağmen işsizlik oranı 2017’de 2016’ya göre değişmeyerek yine yüzde 10.9’da kaldı. Tarım dışı işsizlik oranı da yüzde 13’le değişmedi. Genç işsizliği yüzde 21’in üstünde seyretti. Büyüme ancak iş gücüne o yıl katılmış olanlara istihdam sağladı ama stoktaki işsizlere ümit olmadı. 2017’de toplam işsiz sayısı 124 bin kişi artarak 3 milyon 454 bin kişiye ulaştı.

Büyümenin iş gücü ve sermaye kesimi arasındaki dağılımını da ölçen TÜİK verilerine göre bölüşüm iş gücü aleyhine gerçekleşti. İş gücü ödemeleri 2016’da gelirden yüzde 36.5 pay alırken 2017’de bu pay yüzde 34.5’a geriledi ve 2 puan azaldı. Bu da parıltılı büyümede bölüşümün işçiler aleyhine bozulduğunu gösteren adaletsiz bir sonuç.

Türkiye’nin büyümesinin yüzde 7.4 olarak açıklandığı saatlerde Türk Lirası’nın dolar karşısında psikolojik eşiği aşarak 4 TL basamağına yerleşmesi de ironikti. Normalde parıltılı bir büyümeden beklenen, yabancı yatırımcıların ülkeye üşüşmeleri, yatırım yapmaları ve bu sayede bollaşan dolar ile yerli paranın değer kazanmasıydı. Oysa TL sadece mart ayında dolar karşısında yüzde 5 eridi ve bu erimeyle öteki yükselen ülke yerel paralarından önemli ölçüde ayrıştı. Bu, büyümenin beraberinde kırılganlıkları artırmasının ve güven tesis edememiş olmasının bir sonucu.

Nitekim kredi risk primi olarak adlandırılan Türkiye’nin beş yıllık CDS’leri 203 baz puana çıktı – ki bu kasım 2017 ortalarından beri görülen en yüksek seviye. Bu yılın başında 160 seviyesinde olan CDS hem dış piyasalarda yaşanan gelişmeler hem de Türkiye’deki ekonomik ve politik riskler nedeniyle yükselmiş görünüyor.

Türkiye CDS’inin yükselişi, ülke risk priminin daha fazla fiyatlanması, tahvil faizlerinde görülen yükselişin bir yansıması. Bu riskler ortadan kalkmadıkça prim de ödenen faiz de düşmüyor. Türkiye’nin 10 yıllık tahvil faizi mart ayı içinde yüzde 13’e yaklaştı. Hatta kasım ayında yüzde 13.2 olarak gerçekleşti.

Risk priminin yüksek seyretmesinde uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s’in mart başında Türkiye’nin kredi notunu Ba1’den Ba2’ye düşürmesi ve not görünümünü “negatif”ten “durağan”a çevirmesi de etkili oldu.

Türk Lirası’nda değer kaybı duracak gibi görünmüyor. Bunun en büyük sebebi de Türkiye’nin dış finansman ihtiyacı. Yıl içerisinde petrol fiyatlarının artması muhtemel. Bu da cari açığın artmaya devam etmesi demek. Türkiye’nin 12 ay içinde çevrilmesi gereken dış borçları 180 milyar dolara yaklaşıyor. Bu nedenle dışarıdan bulunması gereken kaynak tutarı 220-230 milyar dolar civarında. GSYH’nin yüzde 25’inin üzerinde olan bu yük, önümüzdeki 12 aya yayılmış olsa da Türkiye’yi zorlayacak. Çünkü Türkiye’nin de içinde olduğu yükselen, gelişmekte olan ülkelere sermaye girişi azalıyor. Daha da önemlisi borçlanma maliyetleri artıyor. Buna karşılık rezervlerin de çok güçlü olmadığını göz önünde bulundurursak kur üzerindeki baskı devam edecek görünüyor.

Yabancı yatırımcının Türkiye’ye yatırım yapma tereddüdünde en önemli etken politik belirsizlik. Piyasalarda bir erken seçim belirsizliği nedeniyle bekle-gör duruşu hâkim. Sadece bu nedenle bile AKP rejiminin seçimleri erkene, mesela sonbahara çekerek belirsizliği sonlandırması beklenebilir.

Dövizde sert tırmanış sürerse Merkez Bankası’nın faiz artırarak ve/veya diğer para politikası araçları ile etkili müdahalelerde bulunması beklenebilir. Bu yapılmazsa özellikle iç aktörlerin dövize yönelişi kuru daha da yukarı çeker ve ekonomik tahribatı artırabilir.

Makale kategorisine gönderildi | Parıltılı büyümenin karanlık yüzü (Al-Monitor, 2 Nisan, 2018) için yorumlar kapalı

Turkey’s impressive growth rate has dark side(Al-Monitor, April 2, 2018)

On March 29, the Turkish Statistical Institute (TUIK) announced that the country’s gross domestic product grew 7.4% in 2017, the highest rate in the past four years. The 7.4% rate made Turkey the second fastest-growing economy in the Organization for Economic Cooperation and Development after Ireland with 7.8% and ahead of Slovenia with 5%. The GDP, however, shrank in terms of dollars to $851 billion from $863 billion in 2016, reflecting the dramatic depreciation of the Turkish lira. Accordingly, GDP per capita went down to $10,597 from $10,883 in 2016.

There is another side of the coin, which shows that Turkey’s spectacular growth came thanks to government propping that is hard to sustain and at the expense of excessive borrowing and increasing fragilities. The social leg of growth is also troubling, as low-income Turks appear to have benefited little in terms of job opportunities and income increase.

As Deputy Prime Minister Mehmet Simsek conceded, government guarantees encouraging loan expansion were the main booster of growth, coupled with tax cuts and incentives. The economy’s growth was driven largely by domestic consumption, which brought about double-digit inflation — 12% in consumer prices at the end of 2017.

As the Turkish lira tumbled, the price of the dollar increased 21.7% last year, making Turkey’s imports more expensive. Coupled with the rise of global energy and commodity prices, this pushed up production costs at home, resulting in a 15% annual increase in producer prices. Hence, Turkey’s growth came at the expense of an unruly inflation.

The consumption-centered growth fueled imports, enlarging the country’s foreign-exchange gap. As a result, the current account deficit reached $47.1 billion or as much as 5.5% of GDP — a rate unique to Turkey.

Last year’s external debt stock is an important sign of how the economy relied on foreign funds to grow. Standing at $453.3 billion in official data, the external debt stock amounts to 53.3% of GDP and 70% of it belongs to the private sector.

So, a giant current account deficit and the hardship of sustaining external borrowing to grow are other troubling elements. Meanwhile, the government’s tax incentives — another stimulant of the growth — widened the gap in public finances, resulting in an alarming “twin deficit” together with the current account gap.

And did the growth contribute to job creation and a fair distribution of income? The unemployment rate remained unchanged at 10.9% from 2016 to 2017. Non-agricultural unemployment stagnated at 13%, while youth unemployment remained above 21%. In other words, the economic growth absorbed only the newcomers to the labor market and offered no hope to the already jobless. Overall, the number of jobless increased by 124,000 to reach 3.45 million in 2017.

When it comes to revenue distribution between employers and employees, the TUIK data shows that the trend developed to the detriment of the latter. Payments to labor stood at 34.5% of GDP, down from 36.5% in 2016, a clear sign that the 7.4% growth resulted in an unfair outcome for workers.

In another ironic development, the Turkish lira was in free fall in the hours when TUIK released the 7.4% growth rate, with the price of the dollar breaking the psychological barrier of four liras. Normally, economic growth on such a scale is expected to involve an influx of foreign investment and thus an abundance of dollars, leading the lira to appreciate. Yet, in March alone, the lira lost 5% of its value against the greenback, dissociating significantly from the currencies of other emerging economies. This in itself is a sign that Turkey’s economic growth has come with increasing fragilities and failed to inject confidence.

No wonder that Turkey’s five-year credit default swaps (CDS), known also as credit risk premiums, have risen to 203 basis points, the highest level since mid-November. Standing at 160 basis points in the beginning of the year, the CDS have been on the rise due to both foreign market developments and Turkey’s own economic and political risks.

The CDS increase reflects the higher pricing of Turkey’s risks and thus the rising interest rates it has to pay on its sovereign bonds. Neither the premium nor the interest rates can fall as long as the risks continue. The yield on Turkey’s 10-year bonds climbed close to 13% in March. It had hit 13.2% in November. The increase in the risk premium has owed also to a March 7 decision by credit rating agency Moody’s to cut Turkey’s sovereign rating further into junk territory, downgrading it to Ba2 from Ba1.

The depreciation of the lira appears bound to continue, chiefly because of Turkey’s external financing needs. Oil prices, meanwhile, are likely to rise during the year, which means the country’s current account deficit will continue to expand. The debt Turkey has to roll over in the next 12 months is close to $180 billion, which means it has to borrow between $220 billion and $230 billion in external funds, a sum amounting to more than 25% of GDP. As foreign capital flows to emerging economies decline, a burden of such a size will not be easy to manage, even though it will spread over 12 months. Moreover, the cost of borrowing is increasing. Given that reserves are not very strong, either, the pressure on exchange rates will continue.

Political uncertainty is the main reason foreign investors hesitate to put money in Turkey. A critical election cycle is looming in 2019, but a wait-and-see attitude prevails on financial markets because of the talk of early elections. This reason alone could prompt the government to bring the polls forward — to fall this year, for instance — to end the uncertainty.

If the slump of the lira continues, the central bank would be expected to intervene forcefully by hiking rates and/or using other monetary policy instruments. Absent an intervention, the rush for hard currency among domestic actors will push up foreign exchange prices even more, threatening further damage to the economy.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s impressive growth rate has dark side(Al-Monitor, April 2, 2018) için yorumlar kapalı

Yeni kara delik: İstanbul üçüncü havalimanı (Al-Monitor, 9 Mart 2018)

Türkiye’yi 2003’ten bu yana önce başbakanlık daha sonra cumhurbaşkanlığı koltuğundan yöneten Recep Tayyip Erdoğan, bu görevlerinin öncesinde İstanbul’un büyükşehir belediye başkanıydı ve 1994’te devlet televizyonundaki bir programda söylediği şu sözler de ona aitti: “Eğer üçüncü bir köprü olayını düşünecek olursak bu TEM’in kuzeyindeki bölgede kalan akciğerlerimizin yok edilmesi demektir. Bu ciddi bir yanlıştır ve bunu bekleyen mahfillere yeni rant alanları ya da rant haritaları sağlama olayıdır.”

İstanbul’un elde kalan kısıtlı orman alanlarının, su havzalarının bulunduğu kuzeyinin imara ve her tür kamu-özel yatırıma kapalı tutulması İstanbul’un anayasası sayılan ve belirli aralıklarla güncellenen, en sonuncusu da 2009 yılında yapılan çevre düzeni planları ile karara bağlanmıştı. Ne var ki bu planlarda belediye başkanlığı sırasında imzası olan Erdoğan, 2013 yılında hem üçüncü Boğaz köprüsünün hem de üçüncü havalimanının yapımına önayak olarak bu kırmızı çizgiyi sildi. Hem de büyük doğa tahribatına yol açarak.

Kuzeye inşasına karar verilen hem üçüncü Boğaz köprüsü ve çevre otoyolları hem de üçüncü havalimanı projeleri Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) modeliyle, yani yap-işlet-devret (YİD) modelleri ile gerçekleştirilecekti. YİD modeli yapımcı firmalara 25 yıllık işletme hakkı tanımanın karşılığı belli kira bedelleri istiyor ama kullanım sırasında araç, yolcu garantileri de veriyordu. Verilen garantilerin altında kullanım olursa fark Hazine’den ödenecekti.

Özellikle üçüncü köprü ve üçüncü havalimanı birbirini tamamlayan iki dev proje olarak inşa edilirken onu tamamlayacak bir başka proje Kanal İstanbul için de ön hazırlıkların yapıldığı özellikle seçim konjonktürlerinde ifade ediliyor.

Kuzey İstanbul’a yapılan projelerden üçüncü köprü tamamlandı ve faaliyete geçti ancak eksik kapasite ile işliyor. Üçüncü havalimanının ise aşamalı tamamlanması ve 90 milyon yolcuya hizmet verecek ilk aşama halinin 29 Ekim 2018’de Cumhuriyetin 95. yıl dönümünde start alması planlanıyor. Devlet Hava Meydanları Genel Müdürü Funda Ocak yeni alanın açılışıyla kapanacak olan Atatürk Havalimanı için ise şu bilgiyi verdi: “29 Ekim tören tarihi. 30 Ekim 03.00’te taşınma sürecine başlanılacak ve 31 Ekim saat 23.55’te taşınma süreci tamamlanacak.” THY’nin 31 Ekim saat 02.00’de uçuşlarını keseceği, 12 saat süreyle operasyon yapmadan taşınmayı sağlayacağı, uçakların karayolu ile yeni alana taşınacağı açıklandı.

Üçüncü havalimanı projesini Erdoğan’a çok yakın sermaye grupları Kalyon, Cengiz, Limak, Kolin, MNG’den oluşan bir konsorsiyum 2013’te üstlendi. Bu şirketler, elektrik dağıtımı, tünel, baraj, metro dallarında birçok ihaleyi üstlenmede, özelleştirmelerden firmalar almada hep dikkatleri üstlerine topladılar. Bunca birikime ulaşan bu gruplar, Erdoğan’ın organik medya gruplarından Sabah-ATV’nin medya harcamalarını üstlenen patronajla da Erdoğan’a jestlerini esirgemediler.

Konsorsiyum ortaklarının eşit hisselerle kurdukları firma IGA’nın verdiği bilgiye göre ilk fazda, 2018 sonunda 90 milyon yolcuya hizmet verilmesi, sonraki genişletmelerle 2028’e kadar kapasitenin 200 milyon yolcuya ulaştırılması amaçlanıyor. Firma, sözleşme ile 25 yıllık işletme hakkı elde ediyor ve bu sürede devlete 22 milyar TL ödemeyi taahhüt etmiş bulunuyor. Bu taahhüde karşılık devlet projeyi üstlenenlere 7 bin 650 hektar arazı tahsis etti, ayrıca finansman konusunda kamu bankaları seferber edildi, başka destekler de sağlandı.

Tahsis edilen arazinin genişliği en önemli tartışma konularından biri. Konu ile ilgili bir araştırma yayımlayan Bahçeşehir Üniversitesi araştırma birimi BETAM, beş pistli ABD Atlanta havalimanının 1.900 hektar araziye kurulduğunu hatırlatırken altı pistli yeni İstanbul havalimanına yaklaşık 7 bin 400 hektarlık bir alan tahsis edildiğine dikkat çekti ve şu değerlendirmeyi yaptı: “Kabaca bir hesap yaparsak 1.178 hektar alana kurulu olan Atatürk Havalimanı 45 milyon yolcu trafiğine sahiptir. Yolcu sayısının 150 milyona ulaştığında havalimanının kapasitesinin Atatürk Havalimanı’nın yaklaşık üç katı olması gerekecektir. Buna dayanarak, yeni havalimanı için ihtiyaç duyulan alanın 3 bin 500 hektar olduğunu tahmin ediyoruz. Yolcu sayısı için beklentilerin gerçekleştiğini varsaysak bile 7 bin 400 hektar gibi geniş bir araziye ihtiyaç olup olmadığı tartışmaya açık bir konudur.”

IGA kullanılan alanın 7 bin 650 hektar olduğunu belirtiyor. Havaalanı 3 bin 500 hektara kurulabilecekken neden 4 bin 150 hektar daha? Bu sorunun yanıtı projenin sadece bir havaalanı değil bir havaalanı şehri kurulmasını da içermesinde yatıyor. Nitekim IGA şu bilgiyi veriyor: “Terminallerin önünden başlayan ve havalimanının güney sınırına doğru uzanan geniş bir alanda yer almasını planladığımız Havalimanı Şehri içinde ofis binaları, havalimanı otelleri, cami, konferans ve fuar merkezi, alışveriş merkezi, tıp merkezi ve eğitim binaları yer alacak.” Bunun havaalanının kendisi kadar çok önemli bir rant imkanı olduğu açıktır.

Projede üstlenici firmaya yolcu garantileri de var ve garantinin altına düşülürse zarar devlet hazinesinden ödenecek. BETAM’ın iyimser senaryosuna göre yolcu trafiği yılda 80 milyonun altında kalırsa Hazine 93 milyon avroya yakın, 68 milyonun altına düşerse yıllık 154 milyon avro garanti zararını merkezi bütçeden ödeyecek. Atatürk Havalimanı’nın son dört yıllık ortalama yolcu trafiği ise 60 milyonu ancak buluyor.

Havaalanı yapımını üstelenen firma tahsis edilmiş dev araziler ve yolcu garantileriyle kalmadı, projeye yurt dışından finansman bulunamayınca kamu bankaları devreye sokuldu. Dünya Bankası’na göre toplam maliyeti 35 milyar dolar olarak bildirilen proje için ilk fazda 5 milyar dolarlık kredi kullanıldı. Bu kredinin yaklaşık 1 milyar dolarlık kısmını özel bankalar Finansbank, Denizbank ve Garanti Bankası verirken kalan 4 milyar dolarlık kısmı kamu bankaları Halk, Ziraat ve Vakıfbank tarafından üstlenildi. Kamu bankalarının bu kadar riske sokulması finans dünyasında bu bankaların ileride darboğaza girebilecekleri şeklinde yorumlanıyor.

2015’te inşaatı dur durak bilmeden süren projede 30 bine yakın kişi zor şartlarda emek verdi, iş kazalarında çok sayıda insanın hayatını kaybettiği gözlendi. Sayının çok yüksek olduğu iddiasının üstüne Çalışma Bakanlığı yaptığı açıklamada hayatını kaybedenlerin sayısının 27 olduğunu açıkladı.

Seçim telaşıyla da 29 Ekim 2018’e ilk bölümü yetiştirilmeye çalışılan projenin en önemli eksiklerinden biri alana metro hattı inşaatına çok geç başlanmış olması. Kalkınma Bakanlığıverilerine göre şehir merkezi (Gayrettepe) ile yeni havaalanı arasında 34 kilometrelik metro hattı 5,5 milyar TL’lik bir maliyete sahip iken 2018 sonuna kadar ancak 1 milyar TL’lik yol alınabilecek. Metronun 2022’de tamamlanması beklenirken havaalanına erişimin başlı başına bir sorun ve maliyet kalemi olacağı, yolcuların daha çok da atıl üçüncü köprüyü kullanmaya mecbur tutulacağı belirtiliyor.

Özetle İstanbul’un jeopolitik üstünlüğünü değerlendirmek savıyla girişilen yeni havaalanı yatırımı hem yarattığı büyük çevre tahribatı hem devasa kamu arazilerinin hovardaca tahsisi, bütçeye yük oluşturacak zarar garantileri, finansmanda kamuya yüklediği yükler, seçim telaşı ve metro eksikliğinin yol açacağı sorunlar eşliğinde seçim öncesinde açılışa hazırlanıyor.

Yeni havaalanının Türkiye için şimdiden bir kara deliğe dönüşmesi ihtimali maalesef yüksek.

 

Genel kategorisine gönderildi | Yeni kara delik: İstanbul üçüncü havalimanı (Al-Monitor, 9 Mart 2018) için yorumlar kapalı

Istanbul’s new airport: a looming black hole (Al-Monitor, March 9,2018)

ARTICLE SUMMARY
Istanbul’s giant new airport, scheduled to partially open in October ahead of key elections next year, has become a headache that threatens to carve a black hole in Turkey’s public finances.

Turkish President Recep Tayyip Erdogan served as the mayor of Istanbul before ascending to the helm of the country as prime minister in 2003. During a television debate in 1994, he voiced strong opposition to a proposed third bridge over the Bosporus to the lush, forested area north of Istanbul. According to the then-mayor, such construction would be “a serious mistake” because it would serve the interests of rent-seekers while “destroying [Istanbul’s] remaining lungs” in the area.

The environmental plans for Istanbul — considered the city’s constitution and updated most recently in 2009 — put the northern areas off limits to development and all kinds of public and private investment to protect the city’s remaining forests and water basins. Yet Erdogan — who put his signature on the plans as a mayor — removed the red line in 2013 as he spearheaded projects to build a third bridge over the Bosporus, complete with belt highways and a third airport for the city, flouting the huge environmental damage.

Both projects were based on the build-operate-transfer model of public-private partnership. In return for 25 years of operational rights, the companies would pay certain rents but would enjoy profit guarantees by the government. Accordingly, the Treasury would pay the difference if traffic through the bridge and the airport fell under the guaranteed figures.

In addition to the two giant projects that are meant to complement each other, yet another involves the construction of an artificial waterway called Canal Istanbul — the preparatory work for which becomes a topic for discussion, especially during election times.

The third bridge is already operational but underperforming. The construction of the new airport, meanwhile, is planned to be completed in stages. The facility is scheduled to become operational on Oct. 29, the 95th anniversary of the modern Turkish Republic, with an initial capacity of 90 million passengers per year. The inauguration will mark the closure of Ataturk Airport, Istanbul’s main air hub at present. According to Funda Ocak, the head of the State Airports Authority, Oct. 29 is the date for the inauguration ceremony, while actual moving in will start at 3 a.m. on Oct. 30 and end at 11:55 p.m. on Oct. 31. Turkish Airlines, the national carrier, will halt its flights for 12 hours at 2 a.m. on Oct 31 and move its aircraft to the new airport by road.

The airport project was awarded in 2013 to a consortium of business groups with close links to Erdogan, namely Kalyon, Cengiz, Limak, Kolin and MNG. The same companies have stood out in public projects for years, winning tender after tender in major sectors such as power distribution and the construction of subways, tunnels and dams. The thriving companies have responded in kind, financing the Sabah-ATV media group, which is organically linked to the president.

According to the consortium company IGA, in which the partners have equal shares, the new airport will reach an ultimate capacity of 200 million passengers in 2028, when all construction stages are completed. Under the contract, the company gets operating rights for 25 years, during which it commits to paying the government 22 billion Turkish liras ($5.8 billion). In return, the government has allocated more than 7,000 hectares of land for the project and mobilized public banks for financing, in addition to other assistance.

One of the controversies surrounding the project pertains to the size of the allocated land. In a research note on the issue, BETAM — the research center of Bahcesehir University — draws a comparison to Hartsfield-Jackson Atlanta International Airport, stressing that it has five runways and covers an area of 1,900 hectares, while Istanbul’s new airport will have six runways but has been allocated a much vaster land of about 7,400 hectares. The study then makes a comparison to Ataturk Airport, saying, “Roughly calculated, Ataturk Airport is established on an area of 1,178 hectares and has a traffic of 45 million passengers [per year]. When the new airport’s traffic reaches 150 million passengers, this would require a capacity approximately three times bigger than that of Ataturk Airport. Based on this, we estimate that the new airport needs an area of 3,500 hectares. Even if we assume that passenger numbers meet the expectations, it remains questionable whether an area as vast as 7,400 hectares is [really] needed.”

According to IGA, the utilized land is even bigger: 7,650 hectares. So why allocate such a vast amount of land, which is apparently more than double of what the airport requires? Because the project also involves the construction of an airport city next to the airport. On this aspect of the project, IGA offers the following information: “The airport city, which we plan to build in a vast area stretching from the outside of the terminals to the southern boundary of the airport, will have office buildings, airport hotels, a mosque, a conference and exhibition center, a shopping mall, a medical center and training facilities.” No doubt, the airport city is a no less profitable opportunity than the airport itself.

The project also guarantees profits to the contractors, meaning that the Treasury will make up for any gap between the guaranteed and actual number of passengers. According to BETAM’s optimistic estimates, the Treasury will have to pay close to 93 million euros ($114.3 million) from the central government budget if the number of passengers fails to exceed 80 million per year, and 154 million euros ($189.1 million) if traffic remains below 68 million passengers. Of note, the traffic at Ataturk Airport stood at some 60 million passengers on average in the past four years.

Apart from the generous land allocation and profit guarantees, the contractors have enjoyed support in getting loans from public banks after their attempts to secure financing from abroad failed. According to the World Bank, loans worth $5 billion have been used in the first phase of the $35 billion project. Private Turkish banks Finansbank, Denizbank and Garanti issued only about $1 billion of those loans, while the remaining bulk came from public banks Halk, Ziraat and Vakif. Pundits see the possibility of financial strains for the three public banks in the future, given the magnitude of the risk they have taken.

On the labor side, about 30,000 people have worked in difficult conditions on the construction of the airport, which has been marred by deadly work accidents. Last month, the Labor Ministry said 27 workers had died since construction began in May 2015, denying reports that about 400 workers had perished and that most incidents had been covered up through compensations to the families of the dead.

Crucial elections next year lurk behind the haste to get the first phase ready for Oct. 29, despite an important drawback, namely the delay in the construction of a metro line to the airport. According to Development Ministry data, the 34-kilometer (21-mile) metro line between the airport and Gayrettepe, a downtown area on Istanbul’s European side, will be worth 5.5 billion Turkish liras ($1.4 billion) — with only 1 billion lira in work slated for completion by the end of 2018. Full completion is scheduled for 2022. By then, access to the airport is expected to remain a major problem, with reports suggesting that travelers will be forced to use the idle third bridge.

In sum, Istanbul’s newest airport — intended to capitalize on the city’s strategic location between continents — is headed for an opening ahead of key elections mired in myriad problems from huge environmental damage of lavishly allocated public land to poor access and looming burdens on public finances. Unfortunately, the likelihood of it becoming a financial black hole for Turkey is high.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | Istanbul’s new airport: a looming black hole (Al-Monitor, March 9,2018) için yorumlar kapalı

Şeker özelleştirmeye acı muhalefet (Al-Monitor, 1 Mart, 2018)

Yaklaşık 15 yıldır ülkeyi yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) birkaç yıldır maliye bakanı koltuğunda oturan Naci Ağbal bundan bir buçuk yıl kadar önce, yani 20 Eylül 2016’da bir Orta Anadolu ilinde, şöyle konuşmuştu: “Şeker sektörünün özelleştirilmesi, özelleştirme programında olan birçok şirketin özelleştirilmesinden çok farklı. Benim kanaatim bu… Yani TÜPRAŞ’ı özelleştirebilirsiniz, orada bir şirket var. Mega bir üretim fabrika ortamı var. Onun altında tarım üreticisi yok. Türk Telekom’u özelleştirebilirsiniz ama iş, şeker fabrikalarının özelleştirilmesine geldi mi, bu konuyu 40 kere düşünmemiz lazım.”

Bu sözlerin üstünden çok geçmedi, 40 kez düşünüldü mü bilinmez ama 20 Şubat 2018’de Başbakanlığa bağlı Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) tamamına sahip olduğu özelleştirme portföyündeki Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş’ye (Türkşeker) ait bazı fabrikaları özelleştireceğinin işaretini verdi. ÖİB’in portföyündeki varlıklar şeker sektöründeki 25 fabrikadan oluşuyor.

Dünya Gıda Örgütü (FAO) verilerine göre Türkiye dünya şeker pancarı üretiminde yüzde 7’lik pay ile ABD, Fransa, Almanya, Rusya ve Ukrayna’nın ardından altıncı sırada yer alıyor. Pancardan şeker üretimi yıllık 2,6 milyon ton dolayında. Bunun yarısını Pankobirlik’e bağlı kooperatif fabrikaları, yarısını da Türkşeker üretiyor.

ÖİB özelleştirme duyurusunda elindeki 25 fabrikadan 14’ünün satış yoluyla özelleştireceğini, teklifleri 3 ila 18 Nisan arasında alacağını ilan etti. Çoğu Doğu ve Orta Anadolu’nun görece yoksul illerinde olan şeker fabrikalarının satışa çıkarılması başta bölgedeki yurttaşlar, şeker pancarı üreticileri, fabrika çalışanları, onların sendikaları, pancardan üretilen şekerden mahrum kalarak sağlıksız şeker tüketme riski olan önemli bir tüketici kesimi ve muhalefet partilerinden tepki gördü. Tepkinin dozunun artma ihtimali yüksek görünüyor.

Aslında, kamudaki şeker fabrikaları 2000 yılında özelleştirme kapsamına alınmış fakat programa girişleri 2008’i bulmuştu. Yine de aradan neredeyse 10 yıl geçmesine rağmen ve çeşitli sektörlerden yaklaşık 70 milyar dolarlık varlıkların satılmasına karşın şekere sıra gelmemişti.

Bunun nedeni sektörün sanayi-tarım ile ilgili ileri-geri bağlantılarından, çok farklı kesimleri etkileme potansiyelinden, dahası şeker gibi temel bir besinde özelleştirme sonrası yaşanabilecek risklere duyulacak tepkilerden kaynaklanıyordu.

Özelleştirilmek istenen fabrikaların profillerinin çeşitlilik göstermesi de bir başka sorun alanıydı. Şeker fabrikalarının ilk kuruluşu Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına dayanıyordu ve şeker, 1934’te hayata geçirilen Birinci Sanayi Planı’nın “üç beyazlar” diye adlandırılan, ham maddeye dayalı ithal ikameci sanayileşmenin sacayaklarından biriydi. Şeker pancarı ekimini ve şeker üretimini özendiren planın diğer iki beyazı, buğday (un) ve pamuk (tekstil) idi.

Kurulan ilk fabrikalar Kırklareli-Alpullu, Uşak, Eskişehir ve Tokat-Turhal şeker fabrikaları pancar üretiminin verimli olduğu rantabl tesislerdi. Ancak zamanla şeker fabrikası, az gelişmiş illere sanayi, kalkınma götürmenin aracı olarak düşünüldü. Sonuçta şeker sanayiinde ikili bir yapı oluştu. Bir tarafta rantabl çalışan şeker fabrikaları öte tarafta şeker pancarı ekimi yetersiz, verimi düşük, kârdan çok bulundukları bölgeye iş, aş, sosyal fayda sağlaması ön planda tutulan az gelişmiş il fabrikaları.

Kısa adı Pankobirlik olan kooperatif çatısı altında çok başarılı şekilde işleyen ve örnek modeller arasında gösterilen şeker fabrikaları, gerekli ilgi gösterildiği taktirde bir bütün olarak Türkşeker’in ekonomiye yük olmadan kamu mülkiyetinde verimli işletmeler olabileceğini gösteriyor.

Ancak birçok kamu raporuna da yansıdığı gibi sektöre 2000 yılından bu yana sürdürülebilir bir yapı oluşturması için gerekli yenileme, modernizasyon, otomasyon yatırımları yapılmadı. Bununla birlikte 25 fabrikanın gelir bilançoları konsolide edildiğinde büyük kârlar sağlamasa da bir bütün olarak zarar eden bir yapı söz konusu değil.

AKP iktidarı özellikle son iki yıldır kamu maliyesinde açıklar vermeye başladı. Yeni özelleştirme gelirlerine daha çok ihtiyaç duydukça elde kalan kamuya ait arsa ve binaların yanı sıra bu “40 kere düşünülmesi” gereken sektörü de özelleştirme hedefine kattı ve ilk elde 14 fabrikayı satışa çıkardı.

Türkşeker’in özelleştirilme kararı sektördeki birçok aktörü ilgilendiriyor ve Türkiye’nin besin dengesini, alışkanlıklarını önemli şekilde değiştirebilir.

En büyük kaygılardan biri şeker fabrikalarının özelleştirildikten sonraki süreçte kapatılma ya da devre dışı bırakılma ihtimali. Bu endişelere yönelik verilen en somut örneklerden bir tanesi Tokat Sigara Fabrikası’nda yaşanan süreç. Özelleştirildikten bir yıl sonra kapatılan Tokat Sigara Fabrikası için de beş yıl çalıştırılma şartı konduğu ancak fabrikanın bir yıl zor dayandığı hatırlatılıyor. 14 şeker fabrikası özelleştirildikten sonra beş yıl üretim yapacak diye madde olsa bile altıncı yılda özel sektör “zarar ediyorum ve artık şeker üretemiyorum” diyebilecek.

Fabrikaların devre dışı kalma olasılığının ardından pazarda payının artma ihtimali olan ve insan sağlığı açısından kaygı yaratan nişasta bazlı şeker de zincirin bir diğer endişe unsuru. Eski Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı ve Cumhuriyet Halk Partisi 24. Dönem Ankara Milletvekili Gökhan Günaydın risklere şöyle dikkat çekiyor: “Nişasta bazlı şeker üreten fabrikalar mısırdan şeker üretiyorlar. Türkiye’de mısırın üretiminde önemli ölçüde artış olmuştur ancak buna rağmen yılda 1,5 ton mutlaka mısır ithal ederiz. Bu mısırın da neredeyse tamamı GDO’lu mısırdır. Peki, hangi fabrikalar nişasta bazlı şeker üretiyor? Cargill’in İzmit’teki fabrikası. Cargill ve Ülker ortaklığından oluşan Pendik nişasta fabrikası ve Amylum, Tat ve Sunar. Bunların yüzde 75’i yabancı sermaye tarafından kontrol ediliyor.”

Nişasta bazlı şekerin, insanda doymamışlık hissi yarattığı, Amerikan obezitesinin kaynağında bu sağlıksız besinin olduğu önemli bir iddia. Sağlık Bakanlığı’na göre Türkiye’de obezite nüfusun yüzde 30’undan fazlasının (kadınlarda yüzde 41) maruz kaldığı bir sağlık sorunu ve hızla artıyor. Şeker pancarının yok edilmesi ile nişasta bazlı şekere mahkûm kalmanın obeziteyi artıracağı endişesi de söz konusu.

Hem çalışanlar hem bölgesel dengesizlik hem pancar üreticisi hem de genel tüketici açısından bir dizi risk barındıran özelleştirme tüm toplumu kaygılandırıyor. Geçmişte et ve süt sektörlerinde yer alan kamu işletmelerinin özelleştirilmesinin ciddi bir gıda arzı sorunu yarattığı hala hafızalardayken ve en derin bir biçimde yaşanıyorken şekerde benzer hatalardan uzak durulması için toplumsal baskı artıyor. AKP’nin bu eleştirilere ne kadar kulak vereceğini ise önümüzdeki günler gösterecek ve şeker daha uzun bir zaman Türkiye’nin gündeminde kalacağa benziyor.

 

Genel kategorisine gönderildi | Şeker özelleştirmeye acı muhalefet (Al-Monitor, 1 Mart, 2018) için yorumlar kapalı

Turkey’s sugar privatization faces bitter opposition (Al Monitor ,March 1, 2018)

ARTICLE SUMMARY
The Turkish government’s plan to privatize 14 sugar plants has sparked nationwide protests, irking not only factory workers and local communities but also Turkish consumers in general.

A year and a half ago, Turkish Finance Minister Naci Agbal voiced reservations about selling off publicly owned sugar plants, which had long been slated for privatization. Speaking in the rural province of Corum in September 2016, Agbal stressed that the chain of production in sugar plants involved local sugar beet suppliers, meaning that whole communities living on agriculture could be affected. “When it comes to privatizing sugar factories, one has to think 40 times,” he said.

Whether the government thought it over 40 times remains unknown, but on Feb. 20, the Prime Ministry Privatization Administration announced its intention to sell off some of the 25 plants of the publicly owned Turkish Sugar Factories Company (Turkseker).

According to the UN Food and Agriculture Organization, Turkey accounts for 7% of global sugar beet production, which makes it the world’s sixth-largest producer after the United States, France, Germany, Russia and Ukraine. The country produces about 2.6 million tons of sugar from sugar beets annually, half of which comes from Turkseker factories and the other half from the plants of the Pankobirlik cooperative.

The Privatization Administration said it would sell off 14 factories — most of them in relatively poor regions in central and eastern Turkey — and invited bids from April 3-18. The plan triggered harsh objections from a wide range of quarters — factory employees and their trade unions, local communities, sugar beet producers, opposition parties and consumers across the nation. The scale of the protests is likely to grow in the coming days.

The initial decision to privatize the sugar factories dates to 2000, two years before the Justice and Development Party (AKP) came to power. In 2008, the AKP government placed the factories on its privatization program. A decade has passed since then, and although public assets worth some $70 billion were privatized in the meantime, the sell-off of the sugar factories was delayed. Why?

First, Ankara was wary of public outcry due to the move’s potential impact on various groups involved in the industrial and agricultural connections of the sector as well as the risks that could arise in terms of consumer issues.

Another problem stemmed from the diverse profile of the plants slated for privatization. A legacy of the early years of the modern Turkish republic, the sugar factories were among the three pillars — “the three whites” — of the First Industry Plan, inaugurated in 1934 to promote import-substituting industrial development, based on raw materials. The plan encouraged sugar beet growing and sugar production, and included similar measures for the two other “whites” — wheat (flour) and cotton (textile).

The first factories built under the program were profitable facilities, located in regions such as Alpullu, Usak, Eskisehir and Turhal, where sugar beet production was thriving. In time, however, sugar factories came to be seen as a vanguard to spread the industrial drive to underdeveloped, impoverished provinces. As a result, the sugar industry acquired a dual character. While some factories operated profitably, others remained inefficient, functioning as a source of employment and social benefits in underdeveloped areas that lacked even adequate sugar beet crops.

The factories in the Pankobirlik cooperative have been operating rather successfully, which shows that, with some effort, Turkseker could also become a profitable public enterprise with no economic burden for the government.

Since 2000, however, the sector has received none of the modernization and automation investments it needs to acquire a sustainable structure, a point highlighted also in a number of official reports. Yet despite the lack of investment, the consolidated balance sheets of the 25 factories speak of an enterprise that is not in the red as a whole, though it is not making big profits either.

In the past two years, the budget deficit troubles of the government have notably worsened, amplifying the need for more revenues from privatization. Having sold numerous public lands and buildings, the government has now turned to the sugar factories.

The privatization of Turkseker will have implications for many actors in the sector and could result in significant changes in terms of nutrition and dietary habits.

One of the biggest concerns is that the privatized sugar factories could end up closed or out of the market, as occurred with other privatized facilities in the past. For example, the cigarette plant in Tokat was shut down in 2009, a year after being privatized, even though the sell-off provisions stipulated it should remain operational for at least five years. The same condition applies for the 14 sugar factories on the line; buyers will be free to claim losses and close the facilities after five years.

The closure fears lie at the core of another concern, namely that the market share of starch-based sugar, whose impact on human health has been controversial, would increase. Gokhan Gunaydin, former head of the Agricultural Engineers Chamber and now a high-ranking member of the main opposition Republican People’s Party, is among critics who see an array of downsides, both in terms of health and economics. In a Feb. 26 interview with an online journal, Gunaydin said, “The factories producing starch-based sugar use corn to make sugar. Corn production in Turkey has notably increased, but still we import about 1.5 million tons of corn per year, and almost all of it is genetically modified corn.”

He said foreign companies control 75% of factories producing starch-based sugar in Turkey, implying they would be among the prime beneficiaries if the Turkseker factories exit the market.

Some critics blame starch-based sugar for the increasing prevalence of obesity in the United States. This is another reason stoking concerns over the future of sugar supplies in Turkey, where obesity affects 30% of the population and is as high as 41% among women, according to the Health Ministry.

In sum, the privatization plan has met nationwide objections, posing risks and uncertainties not only for factory employees and sugar beet producers but also for consumers in general. Earlier privatizations, especially of meat and milk enterprises, have led to serious food supply problems, which continue to profoundly affect consumers. Public pressure is now on the rise to avoid the repetition of similar mistakes in the sugar sector. Time will show whether the AKP will lend an ear to the criticism, but the controversy is not likely to die down soon.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s sugar privatization faces bitter opposition (Al Monitor ,March 1, 2018) için yorumlar kapalı