Yeniden seçim, yeniden türbülans (Al Monitor, 11 Mayıs, 2019)

Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) bir “hukuk katliamı” olarak nitelenen kararıyla Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) adayı Ekrem İmamoğlu’nun kazandığı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin yenilenecek olması, Türkiye genelinde, özellikle ekonomide yeni bir türbülansa yol açtı. Bu türbülansın etkisinin, seçimlerin yenileneceği 23 Haziran’a, belki sonrasına sarkma ihtimali yüksek.

Türkiye ekonomisi, son birkaç yıldır sendeleyerek ayakta durmaya çalışırken araya giren çeşitli seçimler kırılganlıkları artırdı. Ekonomide yapısal bazı reformlarla iyileşmeler beklenirken ve bunlara odaklanılması sık sık dile getirilirken önce 24 Haziran 2018’de yapılan cumhurbaşkanlığı ve milletvekili erken seçimi, ardından 31 Mart 2019’da yapılan yerel yönetim seçimlerinin popülist uygulamaları, bu odaklanmaya imkân vermedi.

31 Mart ertesi para ve maliye politikalarında sıkılaştırma ile el ele gidecek onarım programına geçiş umulurken, bu kez CHP adayının kazandığı seçimlere iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile müttefiki Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) yaptıkları itirazlar, 35 günlük bir “bekle-gör” süresine mâl oldu. YSK’nın 6 Mayıs’ta uluslararası hukuk garabeti olarak nitelenen gerekçe ile seçimleri iptal etmesi ve seçimin 23 Haziran’da yenilenmesini karara bağlaması ise topyekûn bir türbülansa kapı araladı, en şiddetli sarsıntı ekonomide oldu.

Kararın açıklandığı saatlerde hızla tırmanan döviz kuru, izleyen günlerde yapılan müdahalelere rağmen sakinleşmedi. Dolar fiyatı, karar öncesi 6 TL’nin altında bir bantta seyrederken, YSK kararı ile birlikte 6.15-6.20 TL aralığına sıçradı ve orada basamak yaptı.

TL’nin değer kaybı ya da doların fiyatında daha hızlı artışın, kamu bankalarına döviz satışı yaptırılarak önlenmeye çalışıldığı iddiası yaygın. ABD merkezli yayın kuruluşu Bloomberg, iki piyasa uzmanına dayandırdığı haberinde dolar/TL kurunun 6.00 seviyesini aşması sonrası, 6 Mayıs Pazartesi günü kamu bankaları üzerinden 400 milyon dolardan fazla satış yapıldığını iddia etti. Bu iddia sonra 1 milyar dolara yükseltildi.

Merkez Bankası’nın rezerv daralmasının sık sık uluslararası medyada haber konusu yapıldığı günlerde, kamu bankalarına döviz sattırarak döviz kurunun kontrolden çıkmasını önleme çabası sürdürülebilir görünmüyor. Merkez Bankası ya kuru kontrol için TL faizlerini artırmak zorunda kalacak ya da kur kontrolden çıkıp gidebileceği yere kadar gidecek. TL faizi artışlarına Saray ve arkasındaki iç pazara bağımlı sermaye gruplarının şiddetle karşı çıktıkları biliniyor. Bu durum, Merkez Bankası’nı bunaltıcı bir basınç altında tutmaya devam ediyor.

Dövizi yukarı iten rüzgar sadece iç iklimden, seçimlerin getirdiği yeni belirsizlikten kaynaklanmıyor. Aynı zamanda dış dünyada yaşananlar da Türkiye ekonomisine yardımcı olmak yerine, sorunları büyütüyor.

AKP rejiminin ABD ile gerginliğinin ağustos ayında kur şokuyla sonuçlandığı hatırlanacaktır. Rusya’dan tedarik edilecek S-400’lerin teslim takvimi yaklaşırken ABD ile gerginlik ve görüşme trafiği yine tırmanıyor. Gerginliğin etkilediği kur şoku ile tetiklenen ekonomik küçülme de sürüyor.

Bir de ABD’nin dünyaya yaydığı gerginlik var. 5 Mayıs gecesi Trump’ın tweet’i ile ABD ile Çin geriliminin aniden tırmandığına tanık olan piyasalarda yeni bir çalkantı yaşandı. ABD, Çin’e ticari görüşmeleri pozitif yönde sonlandırmak için bir süre verdi. Aksi taktirde gümrük duvarlarını yükselteceği tehdidini savurdu.

Ticaret savaşının yeniden kızışmasıyla iki devin de gayri safi hasılasında kayıplar olacak. Bunun, Çin tarafında 1 puan, ABD tarafında 0.45 puan olarak gerçekleşeceğine dair hesaplar yapılıyor. Yani, Çin’de 1.2 trilyon dolar, ABD’de 870 milyar doları bulacak kayıpların toplamı 2.1 trilyon dolar ediyor.

İki büyük filin tepişmesi tüm dünya sahasını etkiliyor, özellikle de Türkiye’nin de aralarında olduğu çevre ülkelere olumsuzluğu daha yüksek. Çünkü dünya ekonomisinde daralma, çevre ülkelerin ihracatlarını, dış kaynak bulma ve borçlarını çevirme alanlarını da daraltıyor.

ABD-Çin geriliminin yanı sıra ABD-İran petrol gerilimi de Türkiye’yi olumsuz etkiliyor. İran’dan tedarik edilemeyen petrolün daha yüksek fiyatla başka tedarikçilerden ithali, cari açıkta artışlara yol açarak enerjinin maliyetini ve fiyatını da yükseltecek.

İçeride siyaseti ve ekonomiyi yönetmekte güçlük çeken AKP rejiminin dış iklimden de oldukça olumsuz etkilenmesi, göstergeleri daha da iç karartıcı hale getiriyor. Bahçeşehir Üniversitesi araştırma kuruluşu Betam, 2018 son çeyreğini yüzde 3 daralma ile kapatan Türkiye ekonomisinin ilk çeyreğindeki performansının yüzde 4 küçülme olacağını tahmin ediyor. İlk çeyreğin resmi büyüme verisi mayıs ayı sonunda Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanacak.

Mayıs ayı başında açıklanan tüketici fiyatlarının yıllığı yüzde 19,5 ve gerilememekte ısrar ediyor. Hele ki gıda enflasyonunun yıllık yüzde 32’yi bulması, seçmenlerin oy tercihlerinde çok belirleyici bir değişken.

Daha da önemlisi işsizliğin tırmanmakta olduğu boyutlar. TÜİK’in 15 Mayıs’ta açıklayacağı yeni veriler ile Türkiye’nin işsizlikte rekor ile tanışması bekleniyor. En son yüzde 14,5 olarak açıklanan resmi işsizlik oranının yeni açıklama ile yüzde 15’i aşması ve bir rekora ulaşması yüksek ihtimal. İş arayan işsizlerin sayısının 5 milyonu geçtiği, iş aramayanlar ile birlikte geniş tanımlı işsiz sayısının 8 milyonu bulduğu Türkiye’de, geniş tanımlı işsizlik oranı yakında yüzde 22 olarak ifade edilecek.

Yeni İstanbul seçimlerinin yarattığı belirsizlik, bu parlak olmayan küçülme, enflasyon, işsizlik göstergeleri, Türkiye’nin uluslararası yatırımcılar açısından en önemli göstergesi olan risk primini (CDS) de yükseltti. Seçim iptalinin ardından Türkiye’nin CDS’i 465’i gördü, 9 Mayıs’ta da 480’i aştı. Aylık ortalamalar olarak alındığında bu orana en yakın tırmanış, 2018’in en sert türbülansının yaşandığı Ağustos ve Eylül aylarında yaşanmış 457’yi bulmuştu. Seçim iptali sonrası yaşanan sert türbülans ile Türkiye’nin risk primi, en yakınındaki Güney Afrika risk priminden yüzde 60, Brezilya’nınkinden yüzde 70 yukarıda, iyice ayrışmış durumda. Riski bu denli sivrilmiş bir ülkenin dış kaynak bulması da iyice zorlaşıyor, dış borç faizine ödenen faizler fahiş ötesi meblağları buluyor.

Bir hukuk katliamı yapılarak iptal edilen İstanbul belediye seçimlerinin ardından Türkiye’nin en kırılgan dönemlerinin birine daha giriş yaptığını söylemek mümkün. Bu türbülansın 23 Haziran’a kadar İstanbul seçmenlerinin gündelik geçim sorunlarını daha da zorlaştıracağını ve oy tercihlerini iktidar aleyhine etkileyeceğini söylemek yanlış olmaz.

Genel kategorisine gönderildi | Yeniden seçim, yeniden türbülans (Al Monitor, 11 Mayıs, 2019) için yorumlar kapalı

Istanbul election rerun brings Turkey fresh economic turmoil (Al Monitor, May 11, 2019)

ARTICLE SUMMARYThe cancellation of the opposition victory in the mayoral race in Istanbul has raised the specter of more trouble for the Turkish economy, which is already grappling with recession and currency-related tumult. REUTERS/Murad SezerA mayoral election banner with the pictures of Turkish President Tayyip Erdogan and Justice and Development Party candidate Binali Yildirim is seen over the Galata Bridge, Istanbul, May 7, 2019.

A fresh bout of turbulence hit the ailing Turkish economy May 6, when the Higher Election Board quashed the opposition victory in the March 31 mayoral race in Istanbul, fueling fears that Turkey’s rulers are no longer committed to ceding power through elections. The turbulence is likely to continue until, and perhaps beyond, the election rerun, scheduled for June 23.

A series of elections in recent years have increased the fragility of Turkey’s faltering economy, which badly needs structural reform. The presidential and parliamentary balloting in June 2018 and the local elections on March 31, however, have led Ankara to pursue populist measures instead of focusing on reform.

Many had hoped that the aftermath of the local elections would bring a transition to an overhaul program, including a tightening of monetary and fiscal policies. Instead, the ruling Justice and Development Party (AKP) and its Nationalist Movement Party allies objected to the Istanbul victory of Ekrem Imamoglu of the main opposition Republican People’s Party (CHP), leading to 35 days of wait-and-see for the economy. Eventually, under pressure from President Recep Tayyip Erdogan, the election board made the unprecedented decision of voiding the result — a move that many consider a “massacre of law” — and scheduled another vote for June 23, setting the stage for full-fledged turbulence.

The Turkish lira nosedived as soon as the decision was announced. It has continued to lose value ever since, despite interventions to curb its fall. The lira, which traded for less than 6 per dollar ahead of the decision, hit 6.24 against the greenback at noon on May 9, its weakest level in eight months.

Market actors believe that Ankara pushed public banks to sell foreign currency to save the lira from an even more dramatic slump. According to traders speaking to Bloomberg, state-run lenders sold more than $400 million of foreign currency after the lira breached the 6-per-dollar mark on May 6. The sum was later said to have reached $1 billion.

Yet, this effort to control exchange rates via public banks is hardly sustainable, especially at a time when the decline in central bank reserves is making headlines in the international media. To control exchange rates, the central bank has to hike interest rates on the lira, or the rates will spiral out of control and go through the ceiling. The bank, however, remains under harsh pressure against hiking rates, as Erdogan and the domestic market-reliant business groups behind him strongly oppose such moves.

The lira’s slump, however, is not solely fueled by domestic political jitters and electoral uncertainty. There are also headwinds from the global political climate.

Tensions between Ankara and Washington are running high over the looming delivery of Russian S-400 air defense systems to Turkey amid increased contacts to avert a crisis. As a reminder, it was political spats with Washington, resulting in US sanctions on Ankara last summer, that fueled the currency crisis in Turkey. The economic contraction triggered by the currency shock is still ongoing.

There is also the additional factor of Washington fanning global jitters. On May 5, President Donald Trump threatened to raise tariffs on Chinese goods, reigniting global concerns over the trade war between the world’s two biggest economies. According to some estimates, a new escalation in the war would hit both sides, with China losing $1.2 trillion, or 1 percentage point of its gross domestic product (GDP), and the United States losing $870 billion, or 0.45 percentage points of its own GDP.

The impact of such global woes is usually bigger on emerging economies such as Turkey because when the global economy contracts, it also shrinks the room for emerging economies to export their goods, secure external borrowing and roll over their debts.

US sanctions designed to curb Iran’s oil sales are also negatively affecting Turkey, Iran’s western neighbor. Turkey is now supposed to go looking for alternative oil suppliers with higher prices. This, in turn, threatens to widen Turkey’s current account deficit and raise the cost and prices of energy at home.

In sum, the AKP government faces an adverse global climate as it struggles to manage politics and the economy at home. The Turkish economy, which contracted 3% in the last quarter of 2018, shrank another 4% in the first quarter of this year, according to an estimate by a research center at Istanbul’s Bahcesehir University. The official figure is scheduled to be released in late May.

Year-on year consumer inflation hit 19.5% in April, with no sign of slowing. Food inflation is even higher, reaching 32% and standing out as a crucial factor swaying voter behavior.

The unemployment rate is even more alarming. The new official rate, scheduled for release May 15, is expected to be a record one, exceeding 15%. The rate currently stands at 14.5%. In terms of numbers, more than 5 million are looking for jobs. A broader definition of unemployment that includes people who have given up on chasing jobs puts the number at 8 million.

The gloomy economic indicators, coupled with uncertainty over the mayoral election in Istanbul, have also stoked Turkey’s risk premium, which is reflected in credit default swaps (CDS) and constitutes the most important indicator for international investors. Since the cancellation of the opposition’s Istanbul victory, the country’s CDSs have surged to more than 480 basis points, severely decoupling from those of its emerging economy peers. This means that external borrowing is becoming all the more difficult for Turkey, with the money paid on interest rates reaching exorbitant levels.

In sum, the cancellation of the mayoral election in Istanbul has plunged Turkey into another highly fragile period. The economic turbulence is expected to exacerbate the daily financial woes of Istanbulites and lead them to respond accordingly when they vote in the June 23 rerun election.

English, Genel kategorisine gönderildi | Istanbul election rerun brings Turkey fresh economic turmoil (Al Monitor, May 11, 2019) için yorumlar kapalı

Konutun zararı vergi mükellefine (Al Monitor, 6 Mayıs 2019)

Çok bilinmeyen bir şey değil; her ekonomik krizde döner dolaşır krizden çıkışın faturası vergi mükellefine yıkılır. Türkiye’deki ekonomik krizlerde defalarca yaşanan bu adaletsizlik, şimdi 2018-2019 krizinde tekrar ediyor. Krizin neden olduğu yıkıntıların kapattığı yolları açmak için kamu, ya dolaylı ya da doğrudan müdahalelerde bulunuyor ve Hazine’nin, merkezi bütçenin açıklarına yol açan bu müdahaleler, sonunda vergi mükelleflerine fatura ediliyor.

Döviz fiyatlarının hızlı tırmanışına kamu bankaları aracılığıyla müdahale edildiği, kamunun piyasanın altında fiyatla döviz satışları yaptığı biliniyordu. Kamu bankaları, fizibil olmayan birçok projeye kredi açmaya memur edildiler. İstanbul Yeni Havalimanı için dışarıdan bulunamayan krediler, kamu bankaları Ziraat ve Halk Bankası tarafından sağlandı. Türkiye’nin en büyük medya grubu Doğan’ın Demirören Grubu’na satılmasında bile kredi temin eden bir kamu bankası, Ziraat oldu. Daha çok Cumhurbaşkanı’nın talimatlarıyla hareket eden kamu bankaları, bu talimatla kullandırdıkları kredileri giderek toplayamaz oldular. Cumhurbaşkanı’nın yönettiği Varlık Fonu’nun çatısı altına alınan kamu bankaları, batık kredilerinin bilançolarını felç etmesi sonucu yeni kredi açamaz duruma gelince önce İşsizlik Fonu’ndan, yakın zamanda da Hazine’den yeniden sermaye sağladılar ve 3,7 milyar avroluk bir sermaye enjeksiyonu Hazine’den gerçekleşti. Kamu bankaları yeniden bazı kurtarma operasyonlarına memur edilecek konuma getirildiler. Bunun ilk adımı da krizdeki konut sektörüne yapıldı.

Yerel seçimler sonrası, 10 Nisan’da, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın toplantısını izleyenlerin aklında enerji ve inşaat sektörlerine müdahale planı da kalmıştı. Albayrak şöyle demişti: “İki sektörde, sorunlu varlıkları borç-hisse takası ile dışarı çıkaracak ve bankalarımızın bilançolarını daha iyi bir hale getireceğiz. Bunun için Enerji Girişim Sermaye Fonu ve Gayrimenkul Fonu kurulmasını gündeme aldık.”

Bu planın devamında Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) 18 Nisan tarihli bülteninde şu bilgi de yer aldı: “Ziraat Portföy Yönetimi A.Ş. Markalı Gayrimenkul Yatırım Fonu’nun kuruluşuna izin verilmesi talebinin olumlu karşılanmasına karar verilmiştir.”

29 Nisan’da, iktidar ile organik bağı olan Sabah gazetesinde kurulacak fonun 5 milyar TL’lik sermayesi olacağı ve markalı konut üreticisi Konutder’in üyesi firmaların ellerindeki konut ve ticari gayrimenkullerin fon tarafından alınacağı yazılıyordu.

Konut sektörünün krize ilk giren dal olduğu biliniyor. AKP iktidarında konut ağırlıklı inşaata odaklı birikim modeli ile AKP’nin yükseldiği, özellikle rantı büyük İstanbul konut yatırımları ile ekonominin çarkının döndürüldüğü çok yazılıp çizildi. Ancak iç talebe dönük bu birikim modeli 15 yıl sonra tıkandı. Sermayesi dışarıdan sağlanan çark, 2013 sonrası yavaşladı, giderek durdu. Çünkü alınan dış borçları geri çevirmek zorlaştı, dış borcun faizi yükseldi ve dövizin fiyatı giderek artınca enflasyon, TL faizleri hep birlikte tırmandı. Sonuç, hızla düşen talep ve satılamayan, elde kalan konutlar oldu.

Stoktaki daire sayısının son altı yılda 1 milyondan fazla arttığı tahmin ediliyor. Ocak 2013’ten Aralık 2018’e kadar geçen sürede 4,7 milyona yakın yeni daireye yapı kullanma izin belgesi (iskân) verildi. Bunu, satışa arz edilen daire diye okuyabiliriz. Buna karşılık aynı sürede satışı yapılan birinci el daire sayısı 3,6 milyonda kaldı. Böylece, sadece bu altı yılda konut stokunun toplamda 1 milyon adet arttığı söylenebilir.

Sadece son altı yılda 1 milyonun üstünde biriken stok konutu sorunundan kurtarılmaya mazhar olanlar, buna sahip firmaların ancak bir kısmı olacak. Kamu bankası Ziraat üstünden yapılacak operasyondan yararlanacak olanlar, daha çok, konuttan sorumlu devlet kuruluşu Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ve onun iştiraki Emlak Konut ile iş yapan, aralarında Ağaoğlu, Sur Yapı, DAP, Sinpaş, Kuzu, Nef, Torunlar gibi büyük firmaların ürettiği, adına “markalı konut” dedikleri konut türü ve ticari gayrimenkuller. İnşaat firmaları, bankalara kredilerini geri ödeyemeyenlerin başında ve bunlar ayrıca AKP rejimine yakın bağlarla bağlı firma grupları.

Konutder çatısı altında örgütlü bu firmalar, Ziraat Bankası’nın iştiraki Ziraat Portföy’ün kurduğu “Markalı Gayrimenkul Fonu”na ellerindeki konut ve ticari gayrimenkulleri devredecekler. Konutlar kadar alışveriş merkezi, ofis, hastane vb. ticari gayrimenkulleri de kapsayacak toplam gayrimenkullerin değer tespiti Sermaye Piyasası Kurulu’ndan onaylı ekspertiz şirketleri tarafından yapılacak. Gayrimenkuller fona devredildikten sonra, inşaat şirketinin fondan alacağından bankaya olan kredi borcu mahsup edilecek. Bankalar kredi alacaklarına karşılık fondan pay alacaklar, böylece “gayrimenkulün menkulleştirilmesi” ile borç-hisse takası gerçekleşmiş, bilançolarındaki “batık oranı” düşmüş olacak ve yeniden kredi açmanın önündeki engellerden, konut-inşaat ile ilgili olanı kalkmış olacak. Borçlu konut firmaları da bankaların basıncından kurtulacaklar, satamadıkları konutları, iskontolu da olsa fona devretmiş ve firma bilançolarını düzeltmiş, yeniden kredi alabilecek duruma gelmiş olacaklar.

Bir tür kirli suyu emecek “sünger fonu” işlevi görecek kamu fonunun hali ne olacak? Firmaların satılamayan konut vb. varlığı fona alınmış, bankalara da batık kredi yerine fondan pay verilmiştir. Bankalar çok mutlu olmasalar da tıkanmayı aşmış olacaklar. Peki, fon bu gayrimenkulleri, bu varlıkları temsil eden kâğıtları nasıl satacak, kazanca nasıl dönüştürecek? Konut fiyatları yerlerde sürünüyor, talep oldukça inmiş durumda, buna bağlı olarak mevcut gayrimenkul yatırım ortaklığı kâğıtlarının getirileri de yerlerde sürünüyor. Örneğin Merkez Bankası verilerine göre İstanbul’da konut fiyatları 2018 Şubat’tan 2019 Şubat’a yüzde 1.7 geriledi. Enflasyon dikkate alındığında reel gerileme yüzde 18’e yakın. Türkiye genelinde gerileme yüzde 13,3 dolayında. Fiyatlar bu kadar yerlerde iken gayrimenkul kâğıtlarının prim yapmayacağı açık.

Bu ekonomik iklimde zarar etmesi kaçınılmaz gibi görünen fonun zararı tabii ki kamu bankası Ziraat’a yazacak. Ama nasılsa, daha yakın zamanda örneği görüldüğü gibi kamu bankasına Hazine’den sermaye enjeksiyonunda da bir engel görünmemektedir. Hazine kamu adına borç senedini kamu bankasına vermekte ama kamunun borç yükü artıyor, artan borcun çevrilmesi için daha yüksek faizler ödenmekte, hatta IMF’e giden yol kısalıyor. Kamunun artan faiz harcamaları, bütçedeki eğitim, sağlık harcamaları payının aleyhine büyüyor, bu mirasyedi politikanın hamalı eninde sonunda vergi mükellefleri oluyor.

“Sünger fon”da biriken gayrimenkul paylarının, danışıklı olarak bir takım iktidar yanlısı başka alt fonlara değerinin bir hayli altında satılması, böylece bir değer transfer ihtimalinin de önü kapalı değil. Bu konuda zaten iktidar ile içli dışlı bazı “akbaba gayrimenkul fonları”nın adı dolaşmaya başladı bile. Dolayısıyla kamunun zararı sonuçta birtakım iktidar yakınlarının kârına da dönüşebilecek.

Araştırma - Haber kategorisine gönderildi | Konutun zararı vergi mükellefine (Al Monitor, 6 Mayıs 2019) için yorumlar kapalı

Losses of Turkey’s construction sector foisted on taxpayers (Al Monitor, May 6, 2019)

In times of economic crisis, the cost of recovery is often borne by taxpayers at the end of the day. Turkish taxpayers, who are no stranger to such injustice, are made to shoulder the burden again as Ankara scrambles to contain the economic crisis bruising the country since 2018. To clear the road wrecks the crisis has caused, the government is intervening both directly and indirectly, but, more often than not, its measures enlarge the gaps in public finances, billing the ultimate cost to taxpayers.

Public banks have been used in efforts to curb foreign-exchange prices, selling foreign currency at below-market prices. They have been tasked also with financing projects, including non-feasible ones, acting largely at the behest of President Recep Tayyip Erdogan. Public lenders Ziraat and Halk have provided the loans for Istanbul’s posh new airport after its builders failed to secure funds from foreign creditors. Even the acquisition of Turkey’s largest media group, Dogan, by the pro-government Demiroren group was financed through a Ziraat loan.

Under the worsening impact of the crisis, however, collecting on such loans issued on instructions from above has become increasingly difficult. With their balance sheets crippled by bad loans, public banks — placed in a sovereign wealth fund chaired by the president — have become largely incapable of lending. As a result, they have been provided with fresh capital, first via the Unemployment Fund and, most recently, through an injection of 3.7 billion euros by the Treasury, making them fit for new rescue operations, the first of which aims to salvage the construction sector.

The plan was first brought up April 10 by Treasury and Finance Minister Berat Albayrak as he announced measures to tackle the economic crisis. Albayrak said two separate funds would be set up for the debt-ridden energy and construction sectors “to clear bad assets via debt-shares swap and improve the balance sheets of banks.”

Subsequently, the Capital Markets Board announced April 18 it had approved the creation of a Brand Real Estate Investment Fund by Ziraat Portfoy, a subsidiary of Ziraat Bank. The pro-government daily Sabah reported April 29 that the fund would have a capital of 5 billion Turkish liras ($836.7 million) and take over residential and commercial properties that remain unsold in the hands of companies from the Association of Housing Developers and Investors, which produce brand projects.

Turkey’s housing market, which experienced an unprecedented boom under the Justice and Development Party (AKP), was among the first to plunge into turmoil amid the economic downturn. The housing-dominated construction sector was a main driver of the economy for years, thriving especially in profit-rich Istanbul. This capital accumulation model, which relied on domestic demand and external financing, began to lose steam from 2013 onward before hitting a deadlock after a 15-year heyday. Companies struggled to repay foreign loans as hard-currency prices shot up and the cost of external borrowing increased amid a simultaneous increase in inflation and interest rates on the Turkish lira. Housing demand plummeted, leaving companies with a large amount of unsold stocks.

The apartment stock, for instance, is estimated to have increased by more than 1 million in the past six years alone. The number of occupancy permits issued to new apartments from January 2013 to December 2018 stood at about 4.7 million, which could be read also as the number of apartments offered for sale. In the same period, only 3.6 million new apartments were sold, with the difference indicating the swelling stocks.

Yet not all companies saddled with stocks will benefit from the bailout scheme. The rescue operation via Ziraat will cover mostly the so-called “brand projects” or residential and commercial real estate developed by big companies such as Agaoglu, Sur Yapi, DAP, Sinpas, Kuzu, Nef and Torunlar, which have collaborated with the public housing agency TOKI and its subsidiary Emlak Konut. Construction companies top the list of loan defaulters and many of them are closely linked to the AKP.

The beneficiary companies, organized under the roof of the Association of Housing Developers and Investors, will hand over their stocks to the Ziraat Portfoy’s fund. Appraisement firms approved by the Capital Markets Board will determine the total value of the properties, which include shopping malls, office towers, hospitals and schools along with residential buildings. Following the handover, the loan debts of the companies will be subtracted from their receivables from the fund. Banks, meanwhile, will receive shares from the fund for their loan dues. Thus, debts and shares will be swapped, reducing the bad-loan ratios of banks and clearing the clogs that indebted builders have placed in the way of lending channels. The companies, for their part, will get rid of the pressure of banks, offload their stocks, even if on discounted prices, and fix their balance sheets to become eligible for loans again.

But what about the fund, which will function as a sort of a sponge soaking in the dirty water? How will it sell the assets and provide earnings? Amid the decline in demand, home prices as well as returns from real estate investment partnerships have gone through the floor. According to central bank data, housing prices in Istanbul, for instance, dropped 1.7% in February from the same month in 2018. With inflation factored in, the real decrease is nearly 18%. For Turkey in general, the decline is about 13.3%. With such a sharp drop in the prices, the fund’s prospects are rather bleak.

In the current economic climate, the fund appears destined to go into the red. In other words, it is the public Ziraat Bank that will incur losses. The Treasury might still help it out with capital injection, but ultimately, all those operations are swelling the public debt and raising the cost of rolling it over, bringing closer the prospect that Turkey will have to go to the International Monetary Fund. The government’s mounting interest expenses eat into the budget shares of education and health care, foisting the burden of imprudent policies on taxpayers at the end of the day.

Moreover, there is already speculation that real estate stakes accumulated at the “sponge” fund might be sold well below their value to some sub-funds close to the government. Thus, public losses might also turn into profits for certain cronies down the road.

English, Genel kategorisine gönderildi | Losses of Turkey’s construction sector foisted on taxpayers (Al Monitor, May 6, 2019) için yorumlar kapalı

Tarım doğru reçeteyi bekliyor (Al Monitor, Nisan 26, 2019)

Hepimiz biliriz; gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenirse ondan sonrası hep yanlış gider. Dünyada kendi kendine yeten, bu anlamda “gıda güvenliği” gibi bir sorunu olmayan Türkiye, bir süredir tarımda alarmveriyor. Tarımsal ve hayvansal üretim iç talebe yetmeyince artan ölçüde ithalata başvuruluyor.

Tarım kesimi ihmal edilmekten şikâyetçi ve toprağı terk eden edene. Tarımsal üretim talebi karşılayamayınca başvurulan ithalat, arzı karşılasa da bu kez döviz fiyatlarının da yükselmesi ve öteki sorunlarla birlikte tarımda maliyetler yükseldi. Artan maliyetler üreticiden tüketiciye uzanan zincirdeki sağlıksızlığın da etkisiyle yüksek gıda enflasyonunu yarattı ve yıllık artış oranını yüzde 30’a yaklaştırdı.

Gömlekte ilk düğmenin yanlış iliklenmesi, Türkiye’nin planlamadan uzaklaşıp tahripkâr piyasa kurallarına, bunu hararetle tavsiye eden Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası gibi kuruluşların tavsiyelerine sorgusuz sualsiz tabi olmasıyla başladı.

Piyasanın her şeye kadir olduğu yanılgısı, çoğu ülkede hâlâ geçerli olan tarımda himayenin, devlet desteklerinin Türkiye coğrafyasında kaldırılması gibi bir yanılgıyı getirdi. Özellikle 2001 krizinin aşılması için IMF ile yapılan stand-by anlaşmasında tarıma verilen desteklerin kaldırılması, tarımsal kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi gibi acı maddeler de vardı. Bu acı reçeteye direnecek örgütlü bir tarım kesimi, kooperatifler ağı da olmayınca tarım, ilk yanlış iliklemenin devamı olarak çarpıklıklardan nasibini aldı. 2001 acı reçetesinden payına düşeni alan çiftçiler ve hayvan yetiştiricileri, hızla tarımdan uzaklaşıp kentlere doluştular ve yükselen inşaat sektörünün düşük ücretli vasıfsız işçileri oldular.

AKP iktidarına rastlayan 2003 ve sonrasında dış kaynak akışıyla kolaylaştırılan dış borçlanma ile döviz ucuzladıkça birçok şey gibi içeride üretmek ve içeride üretileni kullanmak yerine ithalat, ithal ürünü kullanma eğilimi tarımı da vurdu. Güneydoğu’daki Kürt ayaklanmacılarla yaşanan savaş iklimi de bölgede yapılan tarım ve hayvancılığı geriletti. Bütün bunlar uç uca eklenince ve hataların zamanında üstüne gidilmeyince, Türkiye 2010 sonrası daha çok bitkisel ve hayvansal hammadde, canlı hayvan ithal eden bir ülke haline geldi.

2014 sonrası döviz fiyatlarının yavaş yavaş yükselmesi ile birlikte hem doğrudan tarımsal ve hayvansal ürün ithali hem de tarımda kullanılan ilaç, gübre, araç-gerecin pahalanmasıyla dışa bağımlı tarım sorunu ve tarımın iç talebe yetmezliği sorunu daha da büyüdü. Tarım dış ticaretinde 2018 itibarıyla ihracat 17 milyar dolar, ithalat 16 milyar dolar dolayında. Türkiye gıda ürünleri dış ticaretinde ihracat lehine fazla verirken, tarımsal hammaddelerde ciddi açık veren ve dışa bağımlı bir ülke konumunda. 

Tarım tamamen çökmedi ama ağır yaralar aldı. Bütün alt dallar ithalat gerektirir hale gelmedi ama durduk yerde birçok dalda Türkiye iç talebini kendi üretimiyle karşılayamayan, ithalata başvuran bir ülke haline geldi. Hangi dallar?

TÜİK “bitkisel ürün denge tabloları” hazırlayarak tahıl, sebze, meyve, tüm bitkisel ürünlerin “yeterlilik” oranını hesaplıyor. Bir ürünün yeterlilik derecesi, o ürünün yerli üretiminin ülke talebini ne ölçüde karşılayacak durumda olduğunu gösterir. TÜİK’e göre 2018’de Türkiye buğday üretiminde kendine yeterli, hatta 12 puan fazlası bile var. Ama çoğu hayvan yemi olarak kullanılan arpa, mısır, yulaf gibi tahıllarda üretim iç talebe yanıt veremiyor ve ithalata muhtaç kalıyor. Yine TÜİK’e göre Türkiye tarımında baklagillerde üretim, iç talebe yetmiyor ve ithalata bağımlılık var. Örneğin pirinç talebinin ancak yüzde 67’si yerli üretimle karşılanıyor. Bu oran kuru fasulyede yüzde 83’ü bulurken, mercimekte ve nohutta yüzde 90’a yakın; 10 puanlık açık için ithalat gerekiyor. Yine TÜİK’e göre meyvelerin çoğunda (muz hariç) Türkiye kendine yeterli, hatta fındık, üzüm, kayısı, turunçgillerde iç talebi karşılamanın çok ötesinde yüksek ihracat performansına sahip. Sebze üretimi Türkiye’nin iç talebine yetecek boyutta. Çay üretiminde eksik üretim var, yerli üretim talebin yüzde 93’ünü karşılarken 7 puanlık açık ithalata zorluyor.

Canlı hayvan ve et üretiminde TÜİK “denge tabloları” düzenlemiyor henüz. Ama özellikle bu dalda yapılan ithalatın yüksekliği “yetersizliğin” ağırlıkla bu tarafta olduğunu gösteriyor. Örneğin canlı hayvan, et ve et ürünleri birlikte alındığında 2018’de Türkiye 1,3 milyar dolar “net ithalatçı” durumunda göründü.

Tarımda ciddi sorunlar var ama bunlar aşılmayacak sorunlar değil. Üretimi planlayarak, destekleyerek artıracak, girdilerde dışa bağımlılığı en aza indirecek, arazi parçalanmasını önleyecek, verimliliği artıracak, örgütlenmeyi sağlayacak, katma değeri yüksek ürün üretimini destekleyecek, üreticinin demokratik kooperatifçiliğini özendiren bir reçeteye ihtiyaç var. Hem üreticinin kazandığı hem tüketicinin uygun fiyatla sağlıklı ürünler tüketebileceği, ihracata da dönük bir tarım sektörü mümkün. Ne var ki bugünkü rejim, tarımdan sorumlu bakanlık, sorunlar arttıkça zaman kaybettiren, akla pek uygun olmayan “projeler” ile çözümden uzaklaşıyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak 10 Nisan’da açıkladığı “Yeni Ekonomi Reformu”nda tarımda yapılacak reformlara da değinmişti. Bu çerçevede Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından alelacele “Tarımda Milli Birlik Projesi” hazırlandığı duyuruldu ama tasarı kısa sürede sektörde ve bakanlıkta hayal kırıklığı yarattı. Uygulanma şansı olmayan bu tasarı, anında tepki gördü.

Cumhurbaşkanlığ’ına sunulan “Tarımda Milli Birlik Projesi” Tarım ve Orman Bakanlığı taşra teşkilatı ile Tarım Kredi Kooperatifleri’nin birleştirilerek devlet tarafından kurulacak bir “Milli Birlik Kooperatifi” öngörüyor. Devlet eliyle kurulacak ve çiftçileri korporatist biçimde sisteme üye yapacak bu modelin ikinci ayağını özel sektör işbirliği ile kurulacak bir holding kuruluşu oluşturuyor. Projeye göre yerli sermayenin yanı sıra uluslararası sermayenin de ortak olacağı “Semerat Holding” isimli bir yapılanma, devletin tarımsal KİT’lerine de sahip olacak. Holding şirkette, Milli Birlik Kooperatifi’nin yüzde 35, Toprak Mahsulleri Ofisi, Atatürk Orman Çiftliği, Çaykur, Türk Şeker gibi tarımsal KİT’lerin yüzde 15 ve yerli, yabancı şirketler yüzde 50 hisseye sahip olacak. Tarımsal KİT’ler aynı zamanda bu holdingin iştiraki yapılacak. Tarımda Milli Birlik Projesi’nde üretici, çiftçiye, biçilen rolü uygulayacak pasif unsurlar olarak bakıldığı, eleştirilerin başında yer alıyor.

Tarım bileşenlerine danışılmadan, korporatist özellik taşıyan bu tasarımın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından da pek beğenilmediği ve 25 Nisan’da yapılacağı açıklanan tanıtım toplantısının ertelendiği duyurulurken, tarım doğru reçeteler üretilmesini beklemeye devam ediyor.

Genel kategorisine gönderildi | Tarım doğru reçeteyi bekliyor (Al Monitor, Nisan 26, 2019) için yorumlar kapalı

As food prices soar, Ankara wobbles on solution (Al Monitor, April 26, 2019)

As we all know, if the first button of a shirt is fastened wrong, all the other buttons go wrong. Turkey, which used to be self-sufficient in food and free of a food security problem, has been grappling with alarming agricultural decline for some time, increasingly turning to imports as its agricultural and animal production no longer meet domestic demand. On April 25, the embattled Turkish lira tumbled to its lowest level since October, boding further hardship for import-reliant farmers and the economy in general.

Farmers complain of being neglected, and an exodus is ongoing from the sector. Although exports have been able to cover the supply shortage, the devaluation of the Turkish lira has meant higher foreign exchange prices, which, combined with other problems, have raised costs in the agricultural sector. As a result of the cost increase, coupled with an unhealthy supply chain between producers and consumers, year-on-year food inflation has soared to nearly 30%.

The first button was fastened wrong years ago, when Ankara moved away from planning and began to embrace — with little questioning — destructive market rules, recommended emphatically by the International Monetary Fund (IMF) and the World Bank.

The illusion of an omnipotent market led to the misguided move of lifting state support and protections in the agricultural sector, although such safeguards remain in place in many countries around the world. Most notably, the standby deal that Ankara had with the IMF to overcome the 2001 economic crisis included painful terms to end agricultural supports and privatize public enterprises in the sector. Lacking strong organizational ties and cooperative networks, the sector failed to fight back the bitter pills, bracing for more trouble down the road. The 2001 measures spurred an exodus from crop cultivation and stockbreeding, with many erstwhile producers flocking to urban centers to become low-paid, menial laborers in the flourishing construction sector.ALSO READTECHNOLOGYEgypt switches to digital payments

From 2003 onward, after the Justice and Development Party (AKP) came to power, the country enjoyed abundant inflows of foreign funds, which facilitated external borrowing and cheapened foreign exchange. As a result, many sectors, including agriculture, were hit by a rising tendency to buy from abroad instead of producing at home. Meanwhile, the measures employed in the conflict with Kurdish insurgents in the southeast dealt an additional blow to farming and stockbreeding in the region, where agriculture is a principal mainstay.

The chain of mistakes and the lack of timely redress meant that Turkey increasingly turned to importing raw materials for vegetative and animal production and livestock from 2010 onward.

But as foreign currency prices began to rise in 2014, imported agricultural and animal products, fertilizers, pesticides and machinery became costlier, aggravating the problem of an import-reliant agriculture and insufficient domestic supply. In 2018, Turkey’s agricultural foreign trade included $17 billion worth of exports and about $16 billion worth of imports. While exports still exceeded imports in terms of food, the country had a significant deficit in terms of agricultural raw materials, having become dependent on foreign sources.

Turkey’s agriculture has not collapsed completely, but it is badly crippled. Many subsectors — though not all of them — have developed reliance on imports for no inextricable reason.

The Turkish Statistical Institute (TUIK) publishes annual “balance tables” for vegetative products, calculating the sufficiency rates in grains, vegetables, fruits and other products. The sufficiency rate denotes to what extent the local production of a certain crop meets the domestic demand.

According to last year’s data, Turkey is self-sufficient in terms of wheat and even has a surplus of 12 percentage points. But when it comes to grains such as barley, corn and oats — used mostly as animal feed — the output falls short of meeting the domestic demand, requiring imports. The same goes for legumes. The rice output, for instance, meets only 67% of domestic demand. Gaps are seen also in the production of haricots as well as lentils and chickpeas, where the sufficiency rates stand at 83% and about 90%, respectively. In the fruit category, Turkey is largely self-sufficient, except for bananas, and even boasts significant exports of hazelnuts, grapes, apricots and citrus fruits. Vegetable production also meets domestic demand, while the sufficiency rate in tea output is 93%.

The TUIK has yet to offer similar “balance tables” for livestock and meat production, but the large imports here show that the problem of insufficiency is predominant mainly in this category. In 2018, the combined imports of livestock, meat and meat products made Turkey a net importer by $1.3 billion.

The maladies of the agricultural sector are serious but not insurmountable. The sector needs a prescription that involves planning and incentives to boost production, minimize reliance on imported inputs, curb the fragmentation of arable lands, enhance productivity, encourage the output of products with high added value and encourage producers to organize, including in democratic cooperatives. An agricultural sector that allows producers to profit, while offering consumers healthy food at reasonable prices and even selling to foreign markets is not impossible. The incumbent government, however, appears to drift away from the path of solution, wasting time with rather unrealistic “projects.”

The economic reform program, announced April 10 by Treasury and Finance Minister Berat Albayrak, included reforms in the agricultural sector, among others. Soon, the Agriculture and Forestry Ministry was reported to have drawn up a “National Unity in Agriculture Project.”The hastily drafted blueprint was an instant disappointment. It outlined measures that are simply inviable and drew harsh reactionsfrom stakeholders in the sector.

The project, submitted to President Recep Tayyip Erdogan for approval, calls for the government’s creation of a “National Unity Cooperative” by merging the provincial entities of the Agriculture Ministry and the Agricultural Credit Cooperatives. The model, which would sign up farmers in a corporatist style, has a second leg that involves the creation of a holding company in collaboration with the private sector. The company, which would be open to both local and foreign investors, would take in also the existing state agricultural enterprises as subsidiaries. The National Unity Cooperative would have a 35% stake in the company and the state agricultural enterprises would hold another 15%, while the other 50% share would go to local and foreign companies. The main criticism directed at the project is that it views farmers and producers as passive elements expected to play the roles they are given.

Cooked up without any consultations with stakeholders, the project has seemingly failed to impress Erdogan as well. An introductory gathering for the project, scheduled for April 25, has been postponed, with the sector continuing to await the right prescription for its maladies.

English, Genel kategorisine gönderildi | As food prices soar, Ankara wobbles on solution (Al Monitor, April 26, 2019) için yorumlar kapalı

Üniversiteli işsizler tırmanışta (Al Monitor, 17 Nisan, 2019)

Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından 2019 yılında yüzde 2,5 küçülme yaşayacağı tahmin edilen Türkiye’nin 2018’in ikinci yarısında girdiği krizin en yakıcı sorunu işsizlik. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 15 Nisan’da açıkladığı verilere göre işsiz sayısı ocak 2019’da geçen yılın aynı dönemine göre 1 milyon 259 bin kişi arttı ve 4,7 milyona yaklaştı. İşsizlik oranı aynı dönemde yaklaşık 4 puanlık artış ile yüzde 14,7’yi, tarım dışı işsizlik 4,1 puanlık artış ile yüzde 16,8’i buldu. Genç nüfusta (15-24 yaş) işsizlik 6,8 puanlık artış ile yüzde 27’ye yaklaştı.

Ocak 2019’da 4,7 milyonu bulan işsizlerin eğitim durumuna göre tasnifi yapıldığında bunların dörtte birinden fazlasının bir yüksekokul, fakülte bitirmiş yüksek öğrenimli olmaları dikkat çekiyor.

Türkiye’nin 32 milyonluk işgücünün yine yaklaşık dörtte birinin yüksek öğrenimli olması, başlangıçta çok olumlu bir fotoğraf gibi görünebilir. Ama yüksek öğrenimli, dolayısıyla nitelikli hale gelmiş bir işgücünün yüzde 12-13’ünün işsiz olması ve bu oranın her yıl biraz daha artıyor olması endişe verici. Burada ana neden, yüksek öğrenimin kalitesi ile ilgili. Türkiye’de 18-22 yaş grubu arasında okullaşma oranı yüzde 46’ya yaklaşıyor. Başka bir deyişle, lise eğitiminin ardından bir de yüksek öğrenim görme şansına ulaşanlar, ilgili yaş grubunun neredeyse yarısına yakın. Ne var ki her yüksek öğrenim diploması olan Türkiye şartlarında sanıldığı kadar ihtiyaç duyulan nitelikli bir işgücü olamayabiliyor.

Üniversiteleri koordine eden, denetleyen Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK) verilerine göre üniversite sayısı 206’yı bulmuş durumda. Bunların 129’u devlet üniversitesi, 77’si ise vakıf-özel üniversitelerden oluşuyor. Her ilde en az bir üniversite olduğu gibi, çoğu ilçelerde de bir fakülte, bir yüksekokul bulunuyor. Ne var ki bu üniversitelerde eğitim alıyor görünen 7 milyona yakın öğrencinin ancak yaklaşık 4 milyonu “örgün”, yani düzenli bir biçimde yapılan, öğrencilerin belirlenen zaman ve mekânlarda derslere katılmasıyla gerçekleşen türden. Kalan 3 milyon öğrenci “yaygın”, daha çok uzaktan, TV, internet üzerinden “açık öğretim” adı da verilen formatta eğitim alıyor.

Üniversite yaşındaki öğrencilerin yaklaşık yarısının okul taleplerini karşılıyor görünse de yüksek öğrenim altyapısı özellikle kaliteli akademik kadro yetersizliği yaşıyor. Bunun yanı sıra altyapı, çağdaş bir üniversitenin sahip olması gereken laboratuvar, kütüphane vb. donanımlardan, ülke ekonomisinin işgücü talebini dikkate alan bir planlamadan da yoksun. Bu da okullardan diplomasını alıp çıkanların yüzde 12-13’ünün iş bulamamaları gibi katı bir gerçeği üretiyor.

Tekrarlayalım, bir yüksekokul/fakülte diploması olan işsizler 1 milyonu bulan sayıları ile ülke işsizlerinin dörtte birini oluşturuyorlar. İşsizlerin diğer dörtte biri, lise ve dengi meslek okul diploması olanlardan, işsizlerin kabaca yarısı da lise altı eğitimi olan ya da eğitimsiz, daha çok niteliksiz işgücünden oluşuyor.

Görünürde, özellikle 18-22 yaş grubunun yüksek öğrenime erişimi her yıl artıyor gibi. Yüzde 60’a yakını ancak örgün olsa da üniversite kapasiteleri artıyor ve buradan da mezun olup diplomalarıyla işgücü ordusuna katılanların sayısı her yıl artıyor. Çok değil, 2014’te 5,7 milyon olan yüksek öğrenimli işgücü, 2 milyon artarak 2018’de 7,7 milyona çıktı. Ama hızla artan bu işgücünün hepsi iş bulamadı, istihdam edilemediler. 2014’te 700 bin dolayında olan yüksek öğrenimli işsizlerin sayısı 2019 ocak ayında 1,1 milyona yaklaştı. Krizi de dikkate alırsak, bu sayı 2020’de 1,3 milyonu bulacak.

En çok hangi fakülte-yüksekokul mezunları işsiz sorusu kritik bir önem taşıyor. Bu detay, yıllık olarak TÜİK tarafından yayımlanıyor. 2018 verisinden hareket edersek görünüm şöyle: 2018 ortalaması olarak sayıları 951 bin olan yüksekokul ve fakülte mezunu işsizlerin 300 bini yani yaklaşık üçte biri, “iş ve yönetim” eğitimi almış görünüyorlar. Bunların daha çok, televizyon, internet üstünden uzaktan eğitim alan “açık öğretim” mezunu, ön lisans sahibi gençler olduğunu söylemek mümkün. “İş ve yönetim” diplomalılar arasında işsizlik yüzde 13,2 le ortalamanın biraz üstünde.

Üniversiteli işsizlerin ikinci büyük grubunu “eğitim” alanından diploma alanlar oluşturuyor. Bunların sayısı 2018’de 115 bin ile toplam işsizlerin yüzde 12’sini oluşturdu.

Mühendisler ise 91 bin ile üçüncü en yüksek işsiz grup olarak dikkat çekiyorlar. Mühendislik eğitimi veren okullardan mezun olanların sayısı TÜİK tarafından 2018 ortalaması olarak 876 bin olarak belirtilirken bunlardan 91 bininin işsiz olduğu görülüyor. Bu da mühendisler arasında işsizlik oranının 2017’ye göre 1 puandan fazla artarak yüzde 10,3’e çıkması demek.

İnşaat istihdamının en önemli bileşenlerinden olan mimarlar da inşaattaki krizden nasiplerini alıyorlar. TÜİK, yüksekokul mezunu işgücü verileri içinde “mimarlık ve inşaat” olarak sınıflandırılan yüksekokul ve fakülte mezunu işgücü, 2017 yılında 280 bin iken 2018’de 286 bine çıkmış görünüyor. 2018 yılında işgücüne katılan 6 bin kişinin 5 bini iş bulmuş görünürken bin kişi işsizler arasına katılmış görünüyor. Buna göre 2017’de 38 bin olan işsiz mimar sayısı 2018’de 39 bini buldu. Bu da 2017’de yüzde 13,5 olan mimar işsizliğinin 2018’de yüzde 13,7’ye çıkması demek. Yüksekokul mezunu işgücü arasında genelde işsizlik oranının 2018’de yüzde 12,4 olduğu bildirilmektedir. Bu da mimarlar arasında işsizliğin genelin 1,3 puan üstünde olduğunu göstermektedir.

TÜİK verilerine göre işsizliğin çok yüksek olduğu alanlardan biri de “gazetecilik, enformasyon”. Bu alanda diploması olan 40 bin işgücünün 10 bini işsiz. Medya eğitimi alanlar arasında yüzde 20’yi bulan korkunç bir işsizlik var! Sanat eğitimi alanlar da iş bulmakta güçlük çekiyorlar. Bu kategoride işsizlik yine yüzde 21’in üstünde. Sosyal bilimler, beşeri bilimler eğitimi alanlar arasında da işsizlik yüzde 15-16 dolayında.

Gençlerin iş bulma kaygısı artıyor ve lise sonrası bir yüksek eğitim diploması alarak iş bulma umutlarını artırmaya çalışıyorlar. Bu talep, özellikle paralı vakıf üniversitesi yatırımlarını da cezbediyor. Ne var ki üniversite yaşında okullaşma, diplomalı sayısı artsa da ülkede iş imkânları pek artmıyor. Artan sayıda öğrenci okulu bitirip diplomalarıyla işgücü sahnesine çıkıyor ama iş imkânı bulamadıkça “okumuş işsizler” ordusu da aynı oranda kalabalıklaşıyor.

Genel kategorisine gönderildi | Üniversiteli işsizler tırmanışta (Al Monitor, 17 Nisan, 2019) için yorumlar kapalı

University graduates swell Turkey’s army of jobless (Al Monitor, April 17, 2019)

Mounting unemployment has emerged as the most poignant aspect of Turkey’s economic crisis, which the International Monetary Fund expects to result in a 2.5% contraction this year. The number of jobless reached nearly 4.7 million in January, rising by more than 1.2 million over a year, according to figures released April 15 by the Turkish Statistical Institute (TUIK). This puts the unemployment rate at 14.7%, an increase of 4 percentage points from the same period last year. Non-agricultural unemployment rose 4.1 percentage points to hit 16.8%. The jobless rate among young people aged 15-24 is even more alarming, climbing 6.8 percentage points to nearly 27%.

Remarkably, a breakdown by education shows that more than a fourth of the 4.7 million jobless hold higher education degrees.

Higher education graduates make up about a fourth of Turkey’s labor force of 32 million, which comes across as a positive outlook. Yet 12-13% of the educated labor force is unemployed and the uptick in the rate is a source of serious concern. The main reason behind the trend has to do with the quality of higher education in Turkey. The schooling rate in the 18-22 age group has reached nearly 46%, meaning that almost half of the young people in the said age group have had the opportunity to continue studying after high school. The problem is that holding a degree in Turkey does not necessarily mean being a qualified professional in demand.

The number of universities in the country has reached 206, including 129 state universities and 77 private ones, according to figures by the Higher Education Board, which coordinates and supervises universities. All of the country’s 81 provincial capitals have at least one university, and many towns are home to a faculty or some other tertiary school. Yet, out of the nearly 7 million students currently enrolled in those universities, only some 4 million attend regular programs that require their physical presence at school, while the remaining 3 million study mostly on the basis of distance education, involving TV and online courses.

While a fourth of Turkey’s jobless hold higher education degrees, another fourth are graduates of high schools and equivalent vocational schools. The remaining half are people with less education or uneducated, mostly laborers.

Taken at face value, access to higher education has increased in recent years, especially for those in the 18-22 age group. The admissions capacity of universities has grown, meaning that the number of graduates who join the labor force has increased annually. In 2018, the labor force with a higher education numbered 7.7 million, increasing by 2 million from 5.7 million in 2014. But many in this fast-growing labor force have remained unemployed. In January, their number stood at about 1.1 million, up from some 700,000 five years ago. With the added impact of the economic crisis, the figure is likely to reach 1.3 million next year.

Which professional groups are worst hit by unemployment? The answer can be found in data the TUIK releases on a yearly basis. Accordingly, the average number of higher education graduates who remained unemployed in 2018 stood at 951,000, and 300,000 of them — approximately a third — were business and management graduates, apparently mostly from two-year distance-learning programs. Among business and management graduates alone, the unemployment rate was 13.2%, slightly above the overall rate.

Some 115,000 diploma holders in the field of education comprised the second largest group of educated jobless, accounting for 12% of the total.

Engineers ranked third. According to the TUIK data, some 91,000 out of 876,000 engineering graduates remained unemployed last year. The unemployment rate in this group was 10.3%, one percentage point higher than 2017.

The turmoil in the construction sector, one of the worst hit by the economic crisis, is taking a toll on architects as well. In the architecture and construction category, the labor force with higher education numbered some 286,000 in 2018, up from about 280,000 in 2017, the TUIK data shows. Out of the 6,000 newcomers, 5,000 were able to find jobs, while 1,000 remained unemployed. Accordingly, the number of jobless architects rose to some 39,000 from 38,000 in 2017, meaning that the unemployment rate among architects reached 13.7% last year, up from 13.5% in 2017. This was 1.3 percentage points above the 12.4% overall unemployment rate among the labor force with higher education in 2018.

According to TUIK data, “journalism and information” is another realm with a high unemployment rate. The labor force holding degree in this field numbered about 40,000, and 10,000 of them — or 20% — were unemployed. The jobless rate was even higher — more than 21% — among those educated in arts, and stood at about 15-16% in the categories of social sciences and humanities.

In sum, finding a job has become a growing anxiety for young people in Turkey as they seek to boost their hopes by pursuing university degrees after high school. The growing demand for higher education has encouraged investments in private universities. While the number of degree holders is on the rise, job opportunities remain limited. The outcome of this discrepancy is a swelling army of educated jobless.

English, Genel kategorisine gönderildi | University graduates swell Turkey’s army of jobless (Al Monitor, April 17, 2019) için yorumlar kapalı

Yerel seçim: Kazançlar ve kayıplar (Al Monitor, 5 Nisan 2019)

Merkezi iktidarı 17 yılı, iki büyük metropol İstanbul ve Ankara’daki iktidarı 25 yılı bulan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 31 Mart 2019 yerel seçimlerinden önemli bir kayıpla çıktı. Hazmedilmesi ve kabullenilmesi zor bir mağlubiyet… Özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi arenaya belediye başkanı olarak çıkıp yükseldiği İstanbul’un kaybı iktidar için büyük moral çöküntüsü kaynağı.

Ekonominin başkenti İstanbul’un yanında başkent Ankara’da yerel iktidarın kaybı AKP için yenilgiyi daha da ağırlaştırdı. Bunların üstüne zaten bir türlü elde edemediği üçüncü büyük metropol İzmir’de yine ağır bir yenilgi almak, turizmin başkenti Antalya’yı kaybetmek yenilgiyi katmerledi. Çukurova bölgesinin iki büyük ili Adana ve Mersin’de yenilmek, ayrı hüzündü iktidar için.

Özünde Türkiye’de merkezi iktidar ile yerelin güç dengesi göz önüne getirildiğinde yereldeki hâkimiyetin ana muhalefete geçmesi fazla önemsenmeyebilir. Erdoğan adım adım inşa ettiği cumhurbaşkanlığı sistemi ile yetkileri merkezde, hatta sadece kendisinde toplayan bir devlet biçimiyle ülkeyi yönetiyor. Bu sistemde yerel yönetimler yetki ve parasal kaynaklar bakımından iyice güdükleştirilmiş durumda.

Bazı göstergeler verelim: Türkiye’de 4,3 milyonluk kamu istihdamında yerel yönetimlerin payı yüzde 12’dir. Yerel yönetimlerin gelirleri, yerelden alınan vergilerden çok, yüzde 60 oranında merkezi bütçeden aktarılan vergilere bağımlı. Merkezi bütçenin gelirleri milli gelirin yüzde 31’ine ulaşırken merkezi bütçeden yüzde 60 oranında kaynak kullanan yerel yönetimlerin gelirleri, milli gelirin yüzde 5’inde kalıyor. Dolayısıyla, yerel iktidarın kaynak ve harcama yönünden payı bir hayli sınırlı. Ama yine de yerel iktidardan, özellikle büyük illerin yönetiminden mahrum kalmak, AKP açısından bir kolundan mahrum kalmak gibi. Hele ki kaybedilen illerin ana ekonomik merkezler olduğu anımsandığında…

İstanbul 2017’de tek başına Türkiye milli gelirinin yüzde 31’ini üretti. Başkent Ankara ikinci metropol olarak ulusal gelirde yüzde 9, üçüncü büyük metropol İzmir ise yüzde 6 pay sahibi. Buna milli gelirdeki payı yüzde 3’ü geçen turizmin başkenti Antalya da eklendiğinde bu dörtlü, ülke milli gelirinde neredeyse yüzde 50 paya sahip. Adana, Mersin, Aydın, Muğla gibi öteki büyük ticaret, tarım ve turizm merkezleri eklendiğinde oran yüzde 60’lara ulaşıyor. Özetle CHP, ülke gelirinin yarısını üreten dört metropolde yerel iktidar. Bu hakimiyet, toplamda kazandığı 21 irili ufaklı il ile birlikte milli gelirin yüzde 62’sini buluyor.

Tahmin edileceği gibi, milli gelirdeki payları bu büyüklükte olan illerde kişi başına gelir de Türkiye ortalamasının üstünde. Örneğin 2017’de Türkiye’de kişi başına düşen gelir 10 bin dolar dolayında iken bu, İstanbul için 18 bin dolar, Ankara için 14 bin dolar, İzmir için 12 bin dolar dolayında. Yerel iktidarı AKP’de kalan illerde ise kişi başına gelir Türkiye ortalamasının çok altında. Seçimlerde sekiz ilin yerel iktidarını alan Kürt siyasetinin temsil edildiği Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) kazandığı yoksul Doğu, Güneydoğu illerinin ülke milli gelirindeki payı yüzde 3’te kalırken, kişi başına geliri de 5 bin dolar ile ülke ortalamasının ancak yarısı dolayında.

AKP 17 yıllık merkezi iktidarında başta İstanbul ve Ankara olmak üzere ekonomisi güçlü kentlerin yerel iktidarını da elinde tuttuğu için “merkez ve yerelin sinerjisi”nden alabildiğine yararlandı. AKP rejimine, özellikle İstanbul’un yüksek kent rantını kullanmada, yerelde iktidar olmak büyük kolaylık sağladı. İstanbul üstünden hem AKP merkezi politikalarını, özellikle inşaata odaklı, iç talebe dönük büyüme politikalarını yaşama geçirerek seçmen sayısını artırdıkça artırdı.

Metropollerde, özellikle İstanbul’da yerel iktidarın kaybedilmesi, AKP açısından büyük kent rantına, bugüne kadar yapıldığı gibi hükmetmekten mahrumiyettir aynı zamanda. Refah Partisi dönemiyle birlikte yerel yönetime hâkimiyeti 25 yıla ulaşan AKP, özellikle betona çevirdiği, siluetini, tarihi ve kültürel varlıklarını tahrip ettiği İstanbul’un kent rantını dilediği gibi kullandı. İmarla ilgili taleplerini yerel yönetime kolayca kabul ettiren AKP, rantı paylaşmada da özellikle kendisine yakın ve AKP’nin içinden girişimcileri kayırdı, önemli sermaye birikimleri sağladı.

Yerel seçimlerin kaybından sonra AKP’nin metropollerde mahrum kalacağı hegemonya, inşaata dayalı birikim düzeneğinin, onun parti aygıtına getirdiği katkıların, kadro, militan finanse etme imkânlarının da azalması demek. Şimdi bu yerel iktidardan yoksun kalmak, zaten kriz ile boğuşan AKP iktidarını önemli bir destekten mahrum bırakacak. Az hayıflanacak şeyler değildir bunlar. Özellikle de bu nedenle, İstanbul’u CHP’nin aldığı ve 20 bin gibi itirazlarla kapanması mümkün görünmeyen bir oy farkının olduğu Yüksek Seçim Kurulu tarafından da kabul edildiği halde, AKP seçim sonucuna ayak diretiyor ve itirazlarla Ekrem İmamoğlu’nun başkanlığını tescil eden mazbatayı almasını geciktirmeye kalkışıyor.

Seçimler öncesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan metropolleri, hele de İstanbul’u kaybetmenin yıkım olacağını biliyordu. Erdoğan, AKP’ye oy vermeyenlerin merkezden yönlendirilen kaynaklardan mahrum kalacağını söyleyerek tehditler savurmaktan geri durmadı. Seçim sonrasında da CHP’nin kazandığı metropollere Saray’ın kaynak, icraat engeli çıkaracağı daha ilk günden yazılıp konuşulmaya başlandı. Bunlar aslında pek değerli argümanlar değil. Çünkü mal ve hizmet üretiminin, yani milli gelirin üretildiği metropollere gerekli kamu kaynakları aktarılmaz, yatırımlar yapılmaz ise bundan öncelikle ülke gayri safi hasılası zarar görür, ekonomi büyümez, istihdam artmaz ve bundan yerel iktidar değil, merkezi yönetim sorumlu tutulur.

Türkiye’de artık yerelde yüzde 30 oy almasına karşın kazandığı ekonomi merkezleri ile yükselen ana muhalefet CHP’nin, merkezde ise inişe geçen AKP’nin olduğu bir “ikili iktidar” geçerlidir. AKP uzun yıllardır alışık olduğu yerelin sinerjisinden artık mahrumdur.

Bu ikili iktidar halinin bir kriz konjonktüründe yaşanacağı, resmin en önemli parçası. Türkiye bir büyüme konjonktüründen geçiyor olsaydı yerelde CHP, büyümenin dışsal ekonomisinden de faydalanabilirdi. Ama şimdi Türkiye, 2018’in ikinci yarısında ekonomide küçülmenin başladığı ve tahminen 2019 ile 2020’nin de pek parlak olmayacağı bir dönemden geçiyor. Yatırımların askıya alındığı, merkezdeki vergilerin, dolayısıyla oradan yerele ayrılacak payların azaldığı bu konjonktürde bir de devralınan belediyelerin ağır borç mirası söz konusu. CHP’li başkanların işleri hiç kolay olmayacak.

Yine de CHP, iktidarı hiçbir şekilde paylaşmak istemeyen otoriter AKP rejiminden büyük kent yerel yönetimleri söke söke almış bulunuyor. Bu, demokrasi mücadelesi açısından ana muhalefete büyük bir moral kazandıracaktır. Ayrıca, yolcu taşımasından su, doğal gaz tedarikine, imar izinlerinden çeşitli kent düzenlemelerinin yetki ve sorumluluklarına sahip olan büyük kent belediyeleri önemli bir mevzidir. Ana muhalefet bu mevziiyi, gelecekte inşa etmek istediği Türkiye’nin model alanı olarak kullanıp bunu seçmene gösterirse, merkezi iktidarı kazanmada da önemli bir şans yakalamış olacaktır.

Genel kategorisine gönderildi | Yerel seçim: Kazançlar ve kayıplar (Al Monitor, 5 Nisan 2019) için yorumlar kapalı

The economic balance sheet of Turkey’s local elections(Al Monitor, April 5, 2019)

The ruling Justice and Development Party’s loss of big cities in Turkey’s local elections comes with important economic repercussions for the party, known as the AKP. The loss has stymied patronage networks that have been highly instrumental in expanding the party’s voter base, all amid an economic crisis.

No wonder the AKP has refused to concede defeat in Istanbul — the country’s economic powerhouse, which the main opposition Republican People’s Party (CHP) won by a razor-thin margin — and the capital, Ankara, forcing recounts for hundreds of ballot boxes since the March 31 vote.

The opposition’s takeover of Istanbul and Ankara would end the AKP and its predecessors’ quarter century of dominion in both cities, marking the party’s worst electoral setback since it came to power in 2002. The loss of Istanbul has had an added impact of shock since it is the city where President Recep Tayyip Erdogan began his rise to power as mayor in 1994.

In Sunday’s vote, the AKP suffered another debacle in the CHP stronghold of Izmir, the country’s third biggest city, and lost hold of Antalya, the center of Turkey’s vital tourism industry, as well as of Adana and Mersin, both major economic hubs.

Given the power balance between the central government and municipal administrations in Turkey, one may suggest that the opposition’s takeover of local dominions is not of much significance. Since last year, Erdogan has ruled the country under an executive presidency system that concentrates power not only in the central government but in his own hands. The system has eaten into the powers and financial resources of local administrations, among others.

Only 12% of Turkey’s 4.3 million public employees work for local administrations, whose funding depends heavily on the central government. As much as 60% of their revenues are tax revenues transferred from the central government budget. While central budget revenues account for 31% of the gross domestic product (GDP), the share of local administration revenues is only 5%. In sum, local administrations enjoy relatively limited means in terms of resources and spending.

Still, the loss of local administrations, especially in provinces representing the country’s main economic hubs, is akin to the AKP losing an arm.

In 2017, Istanbul alone contributed 31% of Turkey’s GDP, followed by Ankara with 9% and Izmir with 6%. Along with the tourism capital Antalya, which contributed more than 3%, those four regions account for nearly half of the GDP. The figure rises to about 60% with the addition of other commercial, agricultural and tourism centers such as Adana, Mersin, Aydin and Mugla, where CHP candidates won mayoral offices in provincial capitals. The CHP triumphed in 21 out of 81 provincial capitals, with those provinces accounting for 62% of the GDP and having some of the country’s highest incomes per capita.

While Turkey’s GDP per capita was some $10,000 in 2017, Istanbul boasted $18,000, Ankara $14,000 and Izmir about $12,000. In contrast, in provinces where the AKP retains its rule, the income per capita is well below the national average. Worst in terms of prosperity are the Kurdish-majority eastern and southeastern provinces, which contributed only 3% to the GDP and had a GDP per capita of some $5,000 in 2017. The pro-Kurdish Peoples’ Democratic Party (HDP) won eight provincial capitals in those regions.

During its more than 16 years in power, the AKP has reaped the fruits of the synergy spawned by its simultaneous hold of the central government and local administrations in economic hubs. Local dominion has enabled the party to make use of lucrative urban rents, especially in Istanbul, a sprawling metropolis of 15 million people. Istanbul has been at the heart of the government’s economic growth policy, which focused on stimulating construction and domestic demand, and, in its heyday, helped the AKP significantly expand its voter base.

Therefore, the AKP’s loss of big cities amounts to losing huge urban rents. During their 25 years of rule in Istanbul, the AKP and its main predecessor, the Welfare Party, used the city’s urban rents without stint, giving rise to reckless construction that blighted the city’s historical silhouette and damaged its cultural heritage. In the process, the AKP heavily favored business people from its own fold or close to the party, spawning significant capital accumulations.

The construction-driven patronage machine will now weaken, providing less benefits to the party apparatus and curbing the means of financing cadres and supporters. Already grappling with an economic crisis, the AKP government would be deprived of an important buttress. This explains the party’s zealous efforts to cling to Istanbul, though the recount of spoiled votes is unlikely to close the winning margin of some 20,000 votes possessed by the CHP’s Ekrem Imamoglu.

Well aware that the loss of Istanbul and other big cities would be a disaster, Erdoganhad warned ahead of the polls that voters who refuse to support the AKP would see their local administrations deprived of the central government’s financial support. Speculation is now rife that Erdogan might enact measures that would impede or effectively paralyze opposition mayors. This, however, appears a far-fetched scenario since the denial of funds and investment to urban centers generating the bulk of the GDP would hurt the economy itself and do nothing to reduce the country’s rampant unemployment, which, ultimately, would be blamed on the government and not local mayors.

The outcome of the local elections gives Turkey a “dual administration” of sorts. On the local level, the CHP is on the rise, having won the country’s economic hubs despite overall support of 30%. On the central level, the AKP holds the government but is in decline, deprived of the synergy of local administrations it had long enjoyed.

The most crucial element of this outlook is the crisis environment in which it emerges. In an alternative environment, the CHP would also have benefited from the external economies of growth, but the Turkish economy has been contracting since the second half of 2018, with lackluster prospects for 2019 and 2020 as well. Public investments are being put on hold and the central government’s tax revenues are set to decline, meaning that the funds to be transferred to local administrations will also shrink. On top of it, the municipalities the CHP will take over are heavily indebted. In short, the new CHP mayors are on an uphill track.

Still, by wrestling the local administrations of big cities from an authoritarian AKP that is hell-bent on not sharing power, the CHP has achieved a remarkable success that will give it a huge motivational boost in the democracy struggle. The local administrations of big cities — with their wide-ranging authorities and responsibilities, from public transport and water and gas supply to construction permits and urban planning — are an important position in this struggle. The main opposition now has a chance to use this position to build a model of the Turkey it envisions and to rally further popular support to challenge the central government.

Araştırma - Haber, English kategorisine gönderildi | The economic balance sheet of Turkey’s local elections(Al Monitor, April 5, 2019) için yorumlar kapalı