Türkiye ekonomisinde tartışmalı, kırılgan büyüme(Al-Monitor,Haziran 22,2017)

Ülke ekonomilerinin kilit göstergesi olan ulusal geliri (Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla, GSYH) hesaplama yönteminin 2016 ortalarında değiştirilmesi ile birlikte, Türkiye, son altı yılda Çin’den sonra en hızlı büyüyen ülke durumunda gösterildi. Ülke ulusal geliri bu hesaplama yöntemi ile yüzde 20 oranında “düzeltildi”. Bu yöntem, 2017’nin ilk çeyreği ile ilgili büyüme verisi açıklamalarında da tartışmaya yol açtı. Tahminler ilk çeyrek için yüzde 2-3 dolayında büyüme dolayında iken açıklama yüzde 5 olarak gelince, yöntemin inandırıcılığı yeniden gündeme taşındı, tutarsızlıklar, büyümenin içerdiği kırılganlıklar, kısaca madalyonun öteki yüzündeki defolar sıralanmaya başlandı.

2017 yılı ilk çeyreğinde büyümenin yüzde 5’i bulup bulmadığı, bunun sürdürülebilir olup olmadığı tartışma götürür ama ekonominin bir “büyüme ivmesi” yakaladığı bir gerçek. Bunu yaratan etkenlerin bir kısmı dış dinamikler, bir kısmı da iç iklim ile ilgili.

Dışsal etkenlerde ABD Devlet Başkanı Donald Trump’ın inandırıcılıktan uzak, güven vermeyen icraatı ana etken. Amerikan sisteminin işleyişindeki kriz günden güne artıyor. Birçok gözlemciye göre Obama döneminde başlamış olan Avrupa’dan uzaklaşma daha kaba bir şekilde sürüyor. Rusya ile ilişkilerin yürütülmesi üzerinde Başkan’ın ve yardımcılarının seçimlerden önce ve seçimler sırasında Ruslarla ne tür bir temas kurdukları sorusunun gölgesi var. Çin ve Asya ile ilişkileri nasıl götürecekleri belli değil. Kuzey Kore’ye yönelik bir saldırıyı ihtimal dâhilinde görenlerin sayısı da artıyor. Orta Doğu’daki Trump duruşu ise endişeleri iyice artırıyor. Bölgede Sünni-Şii saflaşmasını teşvik ederek silah satmayı öne çeken tutum, kaygıyla izleniyor.

ABD Başkanı Trump’ın güven vermeyen duruşu, ABD Merkez Bankası FED’in faizler konusunda yumuşamasının da ana nedeni sayılıyor. Trump’ın vaat ettiği vergi indirimleri, altyapı yatırımları gibi reformları yapma ihtimali zayıf görünürken daha yavaş bir faiz artırımı yaşanıyor. 14 Haziran’da FED, politika faizini üç ay aradan sonra çeyrek puan artırarak yüzde 1-1.25 aralığına ancak çıkardı. Haziran ayı faiz artırımı tamamen fiyatlandığı için piyasalarda herhangi bir dalgalanmaya yol açmadı.

FED’in “güvercin” tavrı, küresel fonların çevre ülkelere yönlenmesinde en önemli etken. Yükselen çevre ülkelere yeniden yönelen küresel sıcak para, dolar fiyatında ucuzlamaya yol açarken yerel paraların toparlanmasına fırsat yarattı, bu ülkelerde ithalatı ve iç tüketimi, dolayısıyla büyümeyi kıpırdatan etkiler yarattı.

Trump’ın tökezlemesinin etkisiyle yükselen ülkelere dümen kıran yabancı fonların adreslerinden biri de Türkiye oldu. Türkiye’nin risk primi, referandum sonrasında azalan politik risklerin de etkisiyle, düştü ve 230 basamağından 190’lara kadar geriledi. Risk sıralamasında Nisan ortalarında Brezilya’nın da önüne geçen Türkiye, şimdi Brezilya’nın arkasında.

Türkiye, 2016 eylül ayından itibaren kredi derecelendirme kuruluşlarının yatırım yapılabilir ülke notunu kaybetmiş olmasına rağmen, burnunu mandallayan sıcak paraya adres olabildi ve sıcak para girişi ile 4 TL’nin eşiğine gelen dolar fiyatında tırmanış durdu, sonra da 1 doların fiyatı 3.50-3.60 TL aralığına indi. Bunun etkisiyle canlanan iç talep, hatta ihracat, büyümeyi getirdi.

2016’nın üçüncü çeyreğinde küçülen ve krizin eşiğine gelen Türkiye’yi 2016 son çeyreği ve 2017 ilk çeyreğinde büyümeye geçiren iç etkenler ise AKP rejiminin krize karşı izlediği kredi politikaları ve kamu maliyesi politikaları ile gerçekleşti.

Hükümet, özellikle bankaları küçük ve orta işletmelere kredi verme konusunda cesaretlendirdi, garantiler vererek teşvik etti. Kısa adı KGF olan Kredi Garanti Fonu üstünden desteklenen, çoğu bir-üç yıla kadar ödemesiz, vadesi 10 yıla kadar uzanan Hazine garantili fonların tutarı 180 milyar TL’ye dayandı. Toplam limit ise 250 milyar TL’ye çıkarıldı. Özellikle kamu bankaları referandum öncesi bu kredileri cömertçe dağıttı.

Krizi savuşturmak ve bir büyüme ivmesi yakalamak, kamunun ekonomiye artan müdahalesi ve bütçe açığını göze almasıyla da gerçekleşti. Kamu maliyesinde 2017 yılının ilk dört ayında geçen yıla göre önemli bir bozulma var. Bütçe, 2016 yılının ilk dört ayında 5,4 milyar TL fazla verirken bu yılın aynı döneminde yaklaşık 18 milyar TL açık verdi. Daha kötü bir görünüm Hazine nakit açığında ortaya çıktı. Geçen yılın ilk dört ayında 1,5 milyar TL nakit açığı varken bu miktar bu yılın aynı döneminde 26,3 milyar TL’ye çıktı. Özetle, bütçede ve nakit yönetiminde geçen yıla göre bozulma var.

Hazine’nin hızla ve artan ölçüde borçlanma yaptığı görülüyor. Asıl büyük artış dış borçlanmada. Bu büyük sıçramanın nedenleri arasında, krizin eşiğinde hem de referanduma gidişte kamu harcamalarının hızla artırılmış olması, aynı gerekçeyle vergilerde indirimler yapılmış olması var.

Kamu finansmanının bu şekilde devam etmeyeceği, dolayısıyla büyümenin sürdürülebilirliğinin bu nedenle de olmadığı söylenebilir. Zaten cari açık sorunu olan Türkiye ekonomisinin bir de bütçe açığı, dolayısıyla çifte açık ile baş etmesi kolay değil.

Büyümenin istihdam yaratmadığı bir başka eleştiri konusu. İlk çeyrekte yüzde 5 büyüdüğü öne sürülen ekonomiye karşılık istihdamın 2016 ilk çeyreğine göre ancak yüzde 1,7 arttığı anlaşılıyor. Bu durum özellikle sanayi için söz konusu. 2016 ilk çeyreğinde 5 milyon 290 bin olan sanayi istihdamı, 2017 ilk çeyreğinde değişmezken sanayide büyüme, yüzde 5,3. Hiç istihdam artışı olmadan yüzde 5,3 büyüme nasıl oldu sorusu, gündemin en popüler sorularından biri.

Bu arada doların hızla artmış olması, dolar bazlı GSYH’yi de aşağı çekiyor. 2016’da 857 milyar dolar olan yıllık GSYH, Mart 2016-Mart 2017 olarak yıllıklandırıldığında 840 milyara iniyor. Düşüşün nedeni, kurdaki artış. Yılbaşından haziran ortasına kadar olan dönemin ortalama dolar kuru 3.65 TL. Dolayısıyla dolar kuru çok aşağılara çekilemediği takdirde dolar bazlı GSYH hızla azalacak ve kişi başına gelir yeniden 10 bin dolar sınırının altına inecek. Kişi başına gelir, 2016 için 10 bin 807 dolar olarak hesaplanmıştı.

Özetlemek gerekirse, yeni hesaplama yöntemiyle 2017 ilk çeyreğinde yüzde 5 büyümüş gösterilen ekonominin, bu flaş oranda büyüyüp büyümediği daha uzun tartışmalar yaratacağa benzer. İlk çeyrekte yüzde 5 büyüme, sonraki çeyreklerde aynı tempoda büyüme olacağı anlamına gelmiyor. Nitekim yıllıklandırılmış büyüme, yani 2016’nin 3 çeyreği, yüzde 5’lik 2017 ilk çeyrek büyümesi ile birlikte alındığında, yıllık büyüme yüzde 3’e iniyor.

Sürmekte olan çift haneli enflasyon, azalmayan işsizlik, azalmayan cari açık, yeniden büyümeye başlayan bütçe açığı, verilen kredilerin artan geriye dönüş riski, yüksek büyümenin sürdürülemez oluşuna ilişkin gösterilen ana darboğazlar olarak sıralanıyor.

Makale kategorisine gönderildi | Türkiye ekonomisinde tartışmalı, kırılgan büyüme(Al-Monitor,Haziran 22,2017) için yorumlar kapalı

The Turkish economy’s mysterious rebound (Al-Monitor,June 22,2017)

Summary
 The Turkish economy’s surprise 5% growth rate in the first quarter has stirred controversy, fueled mostly by a new calculation method adopted last year.
Author:

Translator: Sibel Utku Bila

Last year, Turkey adopted a new method for calculating gross domestic product, the key indicator of national economies. The retroactive revision made Turkey the fastest growing country after China in the past six years, “readjusting” GDP upward by 20%. Controversy over the credibility of the new method flared up again last week as Ankara posted a 5% growth rate for the first quarter, well above forecasts ranging between 2% and 3%. Those who look at the other side of the shiny coin draw attention to a number of flaws, marked by incoherence and economic fragility.

Whether growth was really 5% and whether this rate is sustainable is open to discussion, but it is a fact that the economy has gained a certain growth momentum. The boost came partially from external dynamics and partially from domestic ones.

Chief among the external factors is, ironically, US President Donald Trump’s failure to assert credibility and trust. The political crisis in Washington appears to deepen by the day amid growing questions over the American president’s and his aides’ contacts with Russia during and after the elections. Many observers believe the United States is drifting away from Europe. How the Trump administration will handle relations with China and the rest of Asia remains unclear, while a growing number of pundits have come to regard a strike on North Korea as possible. Trump’s policy vis-a-vis the Middle East induces concerns because he seems to instigate the Sunni-Shiite rift and prioritize arms sales to the region.

Trump’s questionable performance is seen as the main reason behind the US Federal Reserve’s softening stance on rate hikes. As doubts grow over Trump’s pledges for tax cuts, infrastructure investments and other reforms, the hikes are slowing down. After a three-month hiatus, the Fed enacted only a 0.25 point hike on June 14.

The Fed’s “dovish” approach on rate hikes is the chief reason why global funds have been turning to developing countries again. The flow of short-term investment into emerging economies has led the dollar to cheapen and helped local currencies to recover. This, in turn, has had a revitalizing effect on imports and domestic consumption in those countries and, hence, on their growth.

So, Turkey was one of those emerging economies that benefited from Trump’s stumbles through the renewed inflow of external capital. Turkey’s risk premium, which stood at around 230 points earlier this year, has declined to about 190 points, owing also to diminished political risks at home in the wake of the April 16 constitutional referendum.

As short-term investors returned, pinching their noses against Turkey’s non-investment grades by major credit rating agencies, the inflow of “hot money” stopped the dramatic rally of the dollar against the Turkish lira. The price of the greenback, which had come to the verge of 4 lira in January, retreated to the 3.5-3.6 lira range, helping to animate domestic demand and even exports, which, in turn, brought about growth.

In the meantime, the Turkish government was enacting its own measures to revive the economy, which had contracted in the third quarter of 2016, threatening a full-blown crisis. To ensure the renewed growth in the ensuing two quarters, Ankara boosted public spending and encouraged lending.

Offering state guarantees, the government promoted loans for small- and medium-scale enterprises in particular. As a result, the amount of treasury-guaranteed loan money, sponsored by the Credit Guarantee Fund, has reached nearly 180 billion lira (about $51.3 billion), with maturity terms extending to 10 years and often including grace periods of up to three years. The volume of the fund itself was raised to 250 billion lira (approximately $71.2 billion) in March, with public banks in particular lending lavishly in the run-up to the referendum.

To fend off the crisis and ensure a growth momentum, the government also sustained a risky budget deficit and increased interventions in the economy. In the first four months of 2017, it posted a budget deficit of about 18 billion lira ($5.1 billion), a steep deterioration from the 5.4-billion lira surplus in the same period last year. The Turkish treasury’s cash deficit grew even more alarmingly, standing at 26.3 billion lira ($7.5 billion) in the first quarter, up from 1.5 billion lira ($427 million) in the same period last year.

The pace and amount of treasury borrowing is increasing, especially through external borrowing. This owes to the big increase in public spending earlier this year — both to avert the crisis and secure the referendum — and the tax discounts introduced for the same reasons.

Public finances can hardly go on like this, so this growth rate does not seem to be sustainable. Plagued by a chronic current account deficit, the Turkish economy can hardly cope with a budget deficit on top of it.

Another point of criticism is that growth is failing to create new jobs. Despite the 5% growth rate, employment in the first quarter appears to have increased only 1.7% from the same period last year. The situation in the industrial sector is particularly striking. The sector is said to have expanded 5.3% in the first quarter, but the number of its employees has remained unchanged from the 5.29 million in the first quarter of 2016. How the sector managed to grow 5.3% without creating new jobs is a frequently asked question in Turkey today.

Meanwhile, because of the lira’s depreciation, Turkey’s GDP is on the decline in US dollar terms. The 2016 GDP, for instance, amounted to $857 billion, but the 12-month GDP from March 2016 to March 2017 was worth $840 billion. The dollar’s average exchange rate this year was 3.65 lira as of mid-June. Unless the rate eases significantly, Turkey’s GDP this year will decrease further in dollar terms, meaning that GDP per capita — calculated as $10,807 in 2016 — will fall below the $10,000 mark again.

In sum, the accuracy of the spectacular 5% growth rate that the new calculation method produced will continue to stir debate. Moreover, a similar growth in the coming quarters is not guaranteed. The overall rate for the last four quarters, for instance, is 3%.

The ongoing double-digit inflation, the unrelenting unemployment rate and current account deficit, the resurgent budget deficit and the risk of bad loans after the lending spree are all seen as major stumbling blocks for sustaining the high growth rate.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2017/06/turkey-economy-surprise-rebound.html#ixzz4ktLyYroA

English, Makale kategorisine gönderildi | The Turkish economy’s mysterious rebound (Al-Monitor,June 22,2017) için yorumlar kapalı

Körfez sepetinde Türkiye’nin yumurtaları(Al-Monitor, 15 Haziran 2017)

Petrol zengini “Körfezli kardeşler” arasında bir süredir devam eden kriz Haziran ayı başında Katar’ın ablukaya alınması noktasına vardı. Bölgenin “büyük birader”i Suudi Arabistan, yanına Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Mısır, Yemen’de Riyad güdümlü Hadi yönetimini, “bölünmüş” Libya’nın bir kanadını ve Maldivler’i alarak, “asi kardeş” Katar’la diplomatik ilişkileri kesti. Katar’a hava ve deniz sahaları kapatıldı, tüm uçuşlar durduruldu. Katar, Yemen operasyonundan da çıkartıldı. BAE, ayrıca Katar vatandaşlarına ülkeyi terk etmeleri için iki hafta süre verdi.

Suudi Arabistan’ın safında topladığı Sünni İslam ağırlıklı bazı ülkelerin Katar’ı ablukaya almaları karşısında Türkiye’nin Katar yanlısı bir tutum alması, hatta içeride Katar’ı sahiplenen sokak gösterilerinin yapılması, Türkiye bu saflaşmada net tutum alıcı mı sorusunu sordurdu önce. Bu net bir tutum alışsa eğer AKP yönetimi, son zamanlarda ekonomik ilişkilerini yoğunlaştırdığı Katar’ı himayeyi seçerken ablukayı başlatan Sünni bloku karşısına mı alıyordu? Özellikle ekonomik ilişkiler açısından böyle bir lüksü var mıydı? Katar ile ilişkilerin boyutu, ambargocuları gözden çıkaracak kadar büyük müydü? Bu ve benzeri sorular ister istemez Türkiye’nin Körfez ülkeleri ile ekonomik ilişkilerini ve son kriz bağlamında Katar ve öteki saftakiler ile ayrı ayrı ilişkilerini mercek altına almayı gerektiriyor.

Al-Monitor okuyucuları bu yılın Ocak ayında kaleme aldığım “Türkiye’de Arap sermayesi efsanesi” başlıklı makaleyi hatırlayacaklardır. O makalede bir bütün olarak Körfez ülkelerinin Türkiye ekonomisi açısından önemini sayılarla ifade etmeye çalışmıştım. Bir bütün olarak Körfez ülkelerinin Türkiye’deki doğrudan yatırım ve kredi biçiminde sermaye ihraçlarının Türkiye’nin dünya ekonomisinde kullandığı kaynaklar içindeki yerine işaret etmiştim. Özet paragraf şöyleydi: “Türkiye, özellikle 2003 sonrası yılda ortalama 40 milyar dolara ulaşan dış kaynak kullanımını Avrupa ağırlıklı kuruluşlardan sağladı. ABD ikinci sırada gelirken Körfez ülkeleri yüzde 5-7 payları ile çok tali yatırımcı durumunda. Kimi kamufle, kayıt dışı vb. yatırım senaryolarını ciddiye alsak bile, tutarın yüzde 10’u geçmeyeceği söylenebilir. Türkiye’nin dış kaynak ihtiyacının ulaştığı boyutlar dikkate alındığında ve Körfez ülkelerinin dış yatırım düzeyleri ile bugüne kadar Türkiye’de deneyimledikleri düzey dikkate alındığında ise Batı sermayesini ikame edecek özellik ve nicelikte olmadıkları rahatlıkla söylenebilir.”

Bugünkü krizde tarafların Türkiye açısından ekonomik öneminin analizi için Körfez ülkelerinin genel profillerini anımsatmak yararlı olabilir. Bilindiği gibi, ablukanın lideri Suudi Arabistan 28 milyon nüfusu ile en büyük olanı. Onu, 6 milyon nüfusu ile BAE izlerken Kuveyt’in nüfusu 4 milyona yakın. Bahreyn ise 1,3 milyon nüfuslu. Ablukaya alınan Katar’ın nüfusu ise 2,5 milyon.

Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerine göre kişi başına gelir açısından Katar nominal olarak 60 bin doları aşan kişi başına geliri ile en müreffeh ama küçük ülke. BAE, kişi başına 38 bin dolar gelir ile bölgenin ikinci müreffehi. Kuveyt ve Bahreyn’de kişi başına gelir 25 bin dolar ile birbirine yakın iken büyük birader Suudi Arabistan’ın kişi başına geliri 20 bin dolar dolayında ve Türkiye’ninkinin bir kat üstünde.

Bu ülkelerin ortak özellikleri, petrol zengini olmaları ve petrol gelirlerinin hatırı sayılır kısımlarını askeri harcamalara ayırmaları. Başı da Suudi Arabistan çekiyor. Kısa adı SIPRI olan İsveç merkezli araştırma örgütünün verilerine göre Suudi Arabistan’ın askeri harcamaları milli gelirinin yüzde 10-13’ünü buluyor. Bu oranın dünya ortalamasının yüzde 2 dolayında olduğu anımsanırsa Suudi Arabistan’ın nasıl büyük bir silah ithalatçısı olduğu ortaya çıkar. Diğer Körfez ülkelerinin de askeri harcamaları milli gelirlerinin yüzde 4’ü ile 6’sı arasında değişiyor. Özet olarak, bu ülkelerin petrol gelirlerinin dikkate değer bir kısmı, çoğu ABD’den alınan silahlara gidiyor diyebiliriz. Nitekim özellikle İran hedefli bir Arap NATO’su oluşturma gayretinin ABD güdümlü olduğunu ve bu hamlenin ilk adımı olarak Suudi Arabistan’la yaklaşık 110 milyon dolarlık bir silah satış anlaşması yapıldığını geçerken belirtmek gerekir.

Körfez ülkeleri kendi içlerinde dalaşınca Türkiye bu dalaşın dışında durmadı, bu biliniyor. Ablukaya alınan Katar’ı adeta himaye ettiğini açıkladı. Ama bu, başta Suudi Arabistan olmak üzere diğerlerini karşısına almayı göze alarak değil elbette. Çünkü Katar dışında kalanlar da ekonomik açıdan Türkiye için Katar kadar önemli. Örneğin Türkiye’de doğrudan yabancı sermaye yatırımı açısından bakılırsa, Katar’ın QNB Finansbank, ABank, Digitürk, Banvit, BMC gibi yatırımlarının tutarı 1,5 milyar doları bulurken, ablukanın baş aktörü Suudi Arabistan’ın da Türkiye’de 2 milyar dolara yakın doğrudan yatırımı bulunuyor. Ablukacı tarafın bir diğer önemli aktörü olan BAE, Türkiye’deki 4,1 milyar dolarlık doğrudan yatırımlarıyla Körfez ülkeleri grubunda ilk sırada. Altı milyon nüfuslu BAE, yurtdışında 93 milyar doları bulan doğrudan yabancı sermaye yatırımlarından yüzde 5’e yakınını Türkiye’ye ayırmış görünüyor. 1,5 milyar dolarlık Kuveyt yatırımı da Katar’ın doğrudan yabancı sermaye yatırım stoku kadar.

Toplam değeri 70 milyar dolar dolayında olan borsadaki sıcak paranın menşeini İstanbul Borsası ve Merkez Bankası ülke düzeyinde bildirmiyor ama kıta olarak ağırlıkla Batı kaynaklı olarak açıklıyor.

Özel sektörün kullandığı ve toplamı 204 milyar doları bulan uzun vadeli kredilerin alacaklısı ülkelere baktığımızda da Körfez ülkelerinin payının 16 milyar dolar ile yüzde 8’de kaldığını görüyoruz. Bunun 11 milyar doları tek başına Bahreyn’in. Kayıtlar, Katar’ın Türkiye’ye uzun vadeli kredi kullandırmadığını gösteriyor.

Körfez ülkelerinde süren inşaat yatırımları söz konusu olduğunda da Katar’dan alınan işlerin boyutu, öteki ülkelerden alınanlarla aynı. Ekonomi Bakanlığı verilerine göre 2016 sonunda Türk müteahhitleri yurt dışında 12,7 milyar dolarlık proje bedelli inşaat sürdürürken bunun 2,4 milyar doları Katar’da, 2,4 milyar dolarlık projeler de Suudi Arabistan, BAE ve Kuveyt’te. Dolayısıyla bu bahiste de taraflar eşit büyüklüğe sahipler. Yine de 2022 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapmak için 170 milyar dolarlık yatırım bütçesi ayıran Katar, yakın gelecekte Türkiye açısından biraz daha öne çıkıyor.

Katar krizinin derinleşip derinleşmeyeceğini, İran’a karşı Arap NATO’su oluşturmanın, buna gönülsüz Katar’ı katmayı zorlamanın, bir Trump fantezisi olup olmadığını zaman gösterecek elbette. Ama Türkiye, bu krizde iki taraf ile de iyi geçinmek durumunda. Çünkü iki sepette de eşit sayıda yumurtası var.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2017/06/turkey-qatar-economic-interests-in-gulf-crisis.html#ixzz4kEM0YOJp

Makale kategorisine gönderildi | Körfez sepetinde Türkiye’nin yumurtaları(Al-Monitor, 15 Haziran 2017) için yorumlar kapalı

Turkey’s economic interests dictate balanced stance in Gulf crisis (Al-Monitor,June 15,2017)

Summary
Through analyzing Gulf investment into Turkey, it is obvious that taking sides in the GCC dispute could have a detrimental effect on Turkey’s economy.
Author: June 15, 2017
Translator:Sibel Utku Bila

In early June, long-standing tensions between the oil-rich Gulf “brothers” culminated in a diplomatic onslaught and a siege against Qatar, led by Saudi Arabia and backed most prominently by the United Arab Emirates (UAE), Egypt and Bahrain. Turkey took a pro-Qatar stance, and street demonstrations were even held in support of Doha, whose ties with Ankara have recently flourished, especially in the economic realm. Does this mean that Turkey is ready to protect Qatar at the expense of confronting the Saudi bloc? Can Turkey afford such a position especially in economic terms? Is the scale of Turkey’s ties with Qatar so big as to forsake relations with Qatar’s besiegers? A comparative overview of Turkey’s economic ties with Qatar and its adversaries may help find the answers to these and similar questions.

Al-Monitor reported in January on the significance of Gulf money for the Turkish economy, given recurring hypes about big Arab investments. The conclusion was that Gulf capital “represents less than 10% of the external funds that Turkey is benefiting from either as direct investment or loans and portfolio investments.” The article also said, “Since 2003, Turkey’s annual use of external funds has stood at an average of $40 billion, and Europe is its undisputed No. 1 partner in this regard. While the United States comes in second, the share of Gulf investors makes them quite a junior partner on the list. Even if speculation of certain covert or unrecorded funds is taken seriously, the Gulf’s share would still not exceed 10%. The bottom line is, given the scale of Turkey’s external financing needs and the Gulf countries’ investment record in Turkey, Arab capital can in no way substitute for the Western funds from which Turkey is benefiting.”

In light of the current crisis, the individual profiles of the Gulf actors and their contributions to the Turkish economy are also worth examining.

With a population of 28 million, Saudi Arabia is the largest country in the region, followed by the UAE with 6 million, Kuwait with about 4 million and Bahrain with 1.3 million. Qatar’s population, meanwhile, stands at 2.3 million. In terms of economic wealth, Qatar is the most prosperous, with more than $60,000 in nominal gross domestic product (GDP) per capita, according to International Monetary Fund data. The UAE comes second with $38,000, followed by Kuwait and Bahrain with around $25,000 each. For the “big brother,” Saudi Arabia, the figure stands at about $20,000, roughly double that of Turkey.

The common feature of those countries is that they are all oil-rich and allocate a considerable share of their income to military expenditures. Saudi Arabia tops the list on this score. According to the Stockholm International Peace Research Institute, the country’s military spending amounts to 10-13% of its GDP, far above the global average of about 2%. For the other Gulf countries, the ratio ranges between 4% and 6%. In short, a notable portion of the Gulf countries’ petrodollars goes to arms purchases, mostly from the United States. In this context, the effort to create “an Arab NATO” — a move that targets primarily Iran — is said to be US-driven, and last month’s $110 billion arms deal between Washington and Riyadh appears to be a step in this direction.

Now that the Gulf countries have fallen out with each other, Turkey has not stayed out of the fray. Ankara’s reactions suggest not only support but also protection for besieged Qatar. This, however, does not mean it is ready to run the risk of confronting the others. In economic terms, Qatar’s adversaries are as important for Turkey as Qatar. Take for instance the foreign direct investment (FDI) rubric. Qatari FDIs in Turkey — including in companies such as QNB Finansbank, ABank, Digiturk, Banvit and BMC — amount to $1.5 billion. Saudi FDIs, on the other hand, total about $2 billion, while those of the UAE are worth $4.1 billion, the largest in the Gulf group and nearly 5% of the UAE’s $93 billion direct investments overseas. Kuwait is on par with Qatar, with $1.5 billion in FDIs in Turkey.

When it comes to foreign investment in Turkish stock shares, Borsa Istanbul and the Central Bank provide data by continents rather than countries, indicating that the bulk of the $70 billion short-term investments in the Turkish stock exchange comes from the West.

In terms of foreign long-term loans used by the Turkish private sector, those extended by Gulf creditors amount to $16 billion, or 8% of the $204 billion total. Bahrain stands out as the top Gulf lender, providing $11 billion, while Qatar does not figure at all in this rubric.

The construction projects that Turkish contractors have won in Qatar are also on par with those in the other Gulf countries. According to Economy Ministry figures, the overseas projects that Turkish contractors had underway at the end of 2016 were worth $12.7 billion. The works in Qatar were worth $2.4 billion, and those in Saudi Arabia, the UAE and Kuwait totaled an equal sum. Still, Qatar does offer a better prospect for Turkish companies in the near future as the host of the World Cup soccer tournament in 2022, for which it has allocated a $170 billion investment budget.

How will the Qatar crisis play out? Is the move to create “an Arab NATO” against Iran and force a grudging Qatar into it just a Trump fantasy? Only time will tell. Turkey, however, needs to stay on good terms with both sides, for it has an equal number of eggs in either basket.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2017/06/turkey-qatar-economic-interests-in-gulf-crisis.html#ixzz4kEKs7ukJ

English, Genel kategorisine gönderildi | Turkey’s economic interests dictate balanced stance in Gulf crisis (Al-Monitor,June 15,2017) için yorumlar kapalı

Trump tökezledi, AKP krizi aştı(Al Monitor, 8 Haziran,2017)

 

ABD Başkanı Donald Trump’ın düşük performansı ve başkanlığı devralırken koyduğu hedeflere ulaşmakta başarısız kalması, küresel fonları başta Türkiye olmak üzere yeniden çevre ülkelere yönlendirdi. Özellikle Türkiye, 2016’nın ikinci yarısında büyüme oranı yüzde 1’e düşen ve krizin eşiğine gelen ekonomisini, yabancı fon girişiyle toparlıyor. Arkasında bütçe açığı, batık kredi riski, cari açık büyümesi, kemikleşen işsizlik ve çift haneli enflasyon gibi sorunlar biriktirse de AKP rejiminin 2017’yi yüzde 3,5-4 büyüme ile kapatması olası.

Trump’ın vaat ettiği vergi indirimleri, altyapı yatırımları gibi reformları yapma ihtimali zayıf görünürken daha yavaş bir faiz artırımı ihtimali gündeme geldi. FED’in yavaş faiz artırdığı, AB ve Japon merkez bankalarının parasal genişlemeye devam ettiği bir ortam, bol ve ucuz para dönemine dönüş demek. Küresel fonlar yükselen çevre ülkelere daha fazla akmaya başladı. Yerel paralar dolara karşı değer kazanırken faizler de düşüş eğilimi içinde.

ABD ekonomisi konusunda belirsizlik algısı oluştu. Bu durum, ABD ekonomisinin büyümesini yüzde 2’den yüzde 3’e çıkarması ihtimalini ve inancını da zayıflattı. Bütün bunlar da ABD Merkez Bankası FED’in faiz artırım hızını kesiyor. 2017 için dört kez artırıma gidileceği bile savunulurken beklenti kısa sürede üçe düştü. Şimdi ise Trump faktörü nedeniyle bu beklenti ikiye iniyor.

Trump’ın tökezlemesi, büyüme tahminlerinin revizyonunu da beraberinde getirdi. Dünya Bankası, “Küresel Ekonomik Beklentiler” raporunun haziran sayısında ABD ekonomisinde 2017 büyüme tahminini 0,1 puan düşürerek yüzde 2,1’e indirdi. Trump’ın iddiası yüzde 3’e çıkarmaktı. Raporda ayrıca Türkiye, Çin, Brezilya, Meksika, Hindistan, Endonezya ve Rusya’dan oluşan en büyük yedi yükselen ülkenin ise dünya ekonomisinin büyümesinde öncü olacağı belirtiliyor. Banka, raporda Türkiye ekonomisinin hızlı bir toparlanma gösterdiğini belirtti ve Türkiye için bu yılki büyüme beklentisini 0,5 puan yukarı çekerek yüzde 3,5’e yükseltti.

2016 ortalarında ayak sesleri duyulan krize karşı AKP rejimi bir dizi önlem geliştirdi. Bu önlemlerle kriz fırtınasına karşı dümen tutmayı bilen rejim, Trump’ın tökezlemesiyle geri dönüş yapan yabancı fonların rüzgârını da arkasına alarak krizi şimdilik aştı, bir büyüme ivmesi yakaladı.

3 Haziran’da MÜSİAD Genel Kurulu’nda konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “2017 tarihi bir sıçrama yılı olacak” dedi ve şöyle devam etti: “Borsadaki yükseliş, dövizdeki düşüş, piyasaların ekonomiye tam güveninin işaretidir. Şimdi harekete geçme zamanıdır. Hiç işi geciktirmeyin. Böyle zamanlarda yatırım şansınızı değerlendirirseniz bereketi daha fazla olur. Tüm imkân ve cesaretinizle yatırım yapın, üretim yapın, ihracat yapın, istihdamı zorlayın.”

Türkiye, 2016 Eylül ayından itibaren kredi derecelendirme kuruluşlarının yatırım yapılabilir ülke notunu kaybetmiş olmasına rağmen, burnunu mandallayan sıcak paraya adres olabildi ve doların yükselişinin durması, hatta gerilemesinin etkisiyle canlanan iç talep, hatta ihracat, büyümeyi getirdi.

Trump’ın tökezlemesinin etkisiyle yükselen ülkelere dümen kıran yabancı fonların adreslerinden biri de Türkiye oldu. Özellikle Şubat ayından itibaren sıcak para da denilen portföy yatırımları arttı. 2017’nin ilk beş ayında hisse senetleri ve devlet iç borçlanma senetlerine gelen net yabancı kaynak tutarı 4,3 milyar dolara vardı.

Bunun etkisiyle Ocak’ta 3,73 TL olan dolar kuru, Haziran ayında 3,50’lere kadar indi. Daha hızlı inişi frenleyen etken ise döviz açığı olan şirketlerin açık kapatmak için düşen dolara talip olması. Şirketlerin Kasım 2016’da 211 milyar dolar olan net döviz açıkları, yapılan dolar alımlarıyla Mart ayında 196 milyar dolara kadar inmiş durumda.

Yakalanan büyüme ivmesinde en etkili rüzgâr, özel sektöre büyük teşviklerin verilmesi, Kredi Garanti Fonu aracılığıyla 180 milyar lirayı geçen kredi açılması. Bu adım, hem şirketler kesimindeki hem bankalar tarafındaki stresi azalttı. Etkili olan bir diğer etken de referandumla siyasi belirsizliğin bir ölçüde geride kalmış olması.

İhracat da büyümeye pozitif katkı vermeye başladı. Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, yılın ilk çeyreğinde ihracatın büyümeye 1,5 puan seviyesinde katkı vereceğini söyledi.

Yabancı fonların Türkiye’ye akışında faizlerin çekiciliği önemli. Fonların ağırlıklı kısmı devlet iç borçlanma senetlerine rağbet etti. Bu tercihin nedeni ise cazip faizler. Hazine’nin iki yıllık gösterge tahvilinin faiz oranı yüzde 11-11,5 arasında seyrediyor. Türkiye’deki faiz düzeyi, “kırılgan beşlinin” diğer üyeleri Brezilya, Güney Afrika, Endonezya ve Hindistan ile karşılaştırıldığı zaman bile en yüksek getiriyi oluşturuyor.

Büyüme parıltılı madalyonun bir de öteki yüzü var. Ve o yüzde bazı kırılganlıklar sürerken, bunlara yenilerinin eklenmeye başladığı da görülüyor. Örneğin, Şubat 2017 işsizlik oranı yüzde 12,6. Tüketici fiyatları mayısta yıllık yüzde 11,7, sanayici-üretici fiyatları da yüzde 15,3 olarak gerçekleşti. Bu konu yakın gündemin en önemli sorunlarından biri olmayı sürdürecek. Mart turizm gelirleri ise 2016’ya göre bile düşüşe işaret ediyor.

Kurumlar vergisi indirimleri, prim destekleri, ÖTV-KDV oranlarının aşağı çekilmesi, bol kepçe kamu harcamaları, hepsi uzun vadede bütçeye yük olacak, kamu mâliyesinin dengelerini bozacak, son tahlilde faturayı alt sınıflara yükleyecek uygulamalar.

Bir de kriz yangınına boca edilen suyun, yani Kredi Garanti Fonu’nun (KGF) akıbetinin ne olacağı sorusu var. KGF’den desteklenen, çoğu 1-3 yıla kadar ödemesiz, vadesi 10 yıla kadar uzanan Hazine garantili fonların tutarı 180 milyar TL’ye dayandı. Toplam limit ise 250 milyar TL’ye çıkarıldı. Özellikle kamu bankaları referandum öncesi bu kredileri cömertçe dağıttı. Gürültü, muhtemelen geri ödeme zamanı gelince kopacak.

2016 sonundan bu yana bankacılık sektörünün kredi hacminde 160 milyar TL’lik bir sıçrama yaşandı. Buna karşın sektörün TL mevduatları, yüzde 15’e ulaşan yıllık faizler önerilmesine karşın sadece 33 milyar TL artmış durumda. Bu nedenle bankacılık kesiminde önemli bir kaynak sıkıntısı var. Merkez Bankası devreye sokularak sıkıntı aşılmaya çalışılıyor. Kaçınılmaz sonucun ise daha yüksek enflasyon, daha fazla tahsil edilemeyen alacak, kamu bütçesine daha da büyük yük olmasından endişe ediliyor.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2017/06/turkey-united-states-trump-stumbles-turkish-economy.html#ixzz4jTXhreSf

Genel kategorisine gönderildi | Trump tökezledi, AKP krizi aştı(Al Monitor, 8 Haziran,2017) için yorumlar kapalı

As Trump stumbles, Turkish economy comes back from brink of crisis (Al Monitor, June 8,2017)

Summary
US President Donald Trump’s underperformance on his pledges has led global funds to return to emerging economies, which helped Turkey to escape an economic crisis, though not without a growing baggage of problems.
Author

TranslatorSibel Utku Bila

US President Donald Trump’s underperformance on his pledges has directed global funds back to emerging economies, including Turkey. Propped up by the inflow of foreign capital, the Turkish economy has begun to pull itself together, returning from the brink of the crisis that occurred in the second half of 2016 when its growth rate had dropped to 1%. The Justice and Development Party (AKP) government looks set to close the year with a growth rate of 3.5% to 4%, notwithstanding the many problems accumulated in the meantime, including the budget deficit, bad loan risks, a growing current account deficit, ossifying unemployment and double-digit inflation.

The dimming prospect of Trump following through on promised reforms such as tax cuts and infrastructure investments has brought about the prospect of slower rate hikes by the Federal Reserve, which — coupled with ongoing liquidity expansions by the European and Japanese central banks — means the return of the period of abundant and cheap money. As the flow of global funds to emerging economies intensifies, local currencies are gaining ground against the dollar and interest rates are on a downward track.

The perception of uncertainty over the US economy has weakened also hopes of growth expanding from 2% to 3%. All this is slowing down the Federal Reserve’s pace in hiking rates. Some had initially argued that 2017 would see four hikes, but the expectation dropped to three. Now, with the Trump factor, this is dropping further to two hikes.

Trump’s stumbles have already led to revisions in growth forecasts for the American economy. In the June edition of its Global Economic Prospects report, the World Bank cut its 2017 forecast by 0.1 points to 2.1%, well below Trump’s goal of 3%. According to the report, global economic growth this year will be led by the seven biggest emerging economies: Brazil, China, India, Indonesia, Mexico, Russia and Turkey. Noting that the Turkish economy was recovering fast, the World Bank raised its growth forecast for Turkey by 0.5 points to 3.5%.

In sum, the Turkish economy has managed to gain momentum and weather the dangerous crisis for now, aided by the tailwinds of returning global funds thanks to Trump’s stumbles, in addition to a series of measures that Ankara enacted to steer the ship away from the storm.

According to President Recep Tayyip Erdogan, 2017 could be “the year of a historical leap” for the Turkish economy. “The rally at the stock exchange and the fall in foreign exchange rates are signs of the markets’ full confidence in the economy,” he said June 3 while speaking at the general assembly of a business association. Urging the business community to resume investments, he added, “Now it’s time to act. Don’t be late. Seizing investment opportunities in times like this would yield greater gains. Use all your means and courage to invest, produce, export and expand employment.”

Starting from September 2016, international credit rating agencies had cut Turkey to non-investment grade. Still, Turkey managed to lure a new flow of short-term investments from abroad, which halted the rise of the dollar and even pushed it back. As a result, domestic demand and even exports perked up, stimulating growth.

The foreign short-term portfolio investments — known also as “hot money” — had begun to increase in February. In the first five months of the year, net foreign investment in Turkish stock shares and government bonds reached $4.3 billion. As a result, the price of the dollar — which had soared to 3.73 Turkish liras in January — declined to about 3.5 Turkish liras in June. The greenback could have retreated even further, but the Turkish private sector sustained the demand for dollars, scrambling to close its large foreign exchange deficits. Consequently, the net foreign exchange deficit of private companies fell to $196 billion in March from $211 billion in November.

The main stimulant of the new growth momentum came from the big incentives the government offered to the private sector, including more than 180 billion Turkish liras ($50.7 billion) in loans issued under the Credit Guarantee Fund — a measure that reduced stress both in the real sector and on the banking front. Another notable factor was the relative easing of political uncertainty after the April 16 constitutional referendum.

The revival in exports has also begun to contribute to growth. According to Economy Minister Nihat Zeybekci’s estimate, exports contributed 1.5 points to the growth rate in the first quarter, which is scheduled to be officially released this month.

Attractive interest rates have been instrumental in drawing external capital to Turkey, and most of the foreign money has gone to government bonds. With the yield on the Treasury’s benchmark two-year bond fluctuating between 11% and 11.5%, Turkey is the highest-yielding country among the so-called “Fragile Five,” which include also Brazil, India, Indonesia and South Africa.

Yet there is also the other side of the growth-glowing coin, where new fragilities are emerging on top of existing ones. The unemployment rate, for instance, reached 12.6% in February. Inflation hit 11.7% in consumer prices and 15.3% in producer prices in May, emerging as one of the most serious problems in the short run. Tourism revenues, meanwhile, signal a decline even in comparison with 2016, which was already a crisis year.

The government’s lavish spending and various incentives to avert the crisis, including corporate tax discounts, premium supports and reduced VAT rates, will all mean budgetary strains in the long run that would upset public finances. Ultimately, the lower classes will end up paying the price.

There is also the question of what will happen at the Credit Guarantee Fund, which has sponsored the issuance of Treasury-guaranteed loans totaling some 180 billion liras, with maturity terms extending to 10 years and often including grace periods of up to three years. The volume of the fund itself was raised to 250 billion liras in March, which led public banks in particular to lend lavishly in the run-up to the referendum. This may result in clamors when reimbursement time arrives.

The banking sector’s loan volume has expanded by 160 billion liras this year, but lira deposits have increased only by 33 billion liras — even though banks have raised yields to up to 15% per year. This means a significant shortage of resources in the sector, and the Central Bank is being used to overcome the problem. The inevitable outcome, many fear, will be more inflation, more bad debts and more burden on the public budget.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2017/06/turkey-united-states-trump-stumbles-turkish-economy.html#ixzz4jTZZmeJy

English kategorisine gönderildi | As Trump stumbles, Turkish economy comes back from brink of crisis (Al Monitor, June 8,2017) için yorumlar kapalı

Qatari money increasingly important for Turkey(Al-Monitor, May 31,2017)

Summary 
Growing ties with Qatar have become a hallmark of Turkish regional policy under the Justice and Development Party, with the two countries now readying to establish a joint wealth fund.
Author

Translator Sibel Utku Bila

 The International Forum of Sovereign Wealth Funds (IFSWF) announced May 23 the approval of the membership application of Turkey’s sovereign wealth fund, created hastily last year amid criticism that it looks like a “parallel budget” to deal with growing economic woes. The IFSWF, a global network of sovereign wealth funds, includes members from more than 30 countries representing over $3 trillion of global assets under management.

The Turkey Wealth Fund (TVF), which manages assets worth about $40 billion, is still in a fledgling stage, trying to grow through joint funds with other countries. The first such fund was established with Russia, and a protocol was signed with Qatar for the second one. The accord triggered reports in April that Caykur, the state-owned tea giant in the TVF portfolio, had been sold to the Qataris, which officials denied. What is actually on the cards, though, is Caykur’s handover to the Turkish-Qatari fund as part of other potential moves to flesh out the joint venture.

Qatar has recently emerged as one of the most important states for Turkey’s ruling Justice and Development Party (AKP). After a visit to Qatar in February, President Recep Tayyip Erdogan summarized how Ankara views the economic value of bilateral ties. Stressing that Qatari investments in Turkey amounted to $1.2 billion, Erdogan said, “We are working on increasing them. [The Qataris] took an important step by acquiring Digiturk. As you know, Qatar became also a 50% stakeholder in BMC. During the Turkey-Qatar Supreme Strategic Committee meeting in Trabzon, I took the Qatari emir on a helicopter tour. It was the snow season, and when I showed him the mountains, he asked whether any effort was under way for winter tourism in the area. I suggested we could make some joint investments there. The Qataris have also two banks in Turkey [Finansbank and ABank]. Additionally, in 2017, we will carry out defense industry projects worth $2 billion.”

According to Economy Ministry data, Qatari investments in Turkey stand at about $1.5 billion. This is a drop in the bucket, given that Qatar’s direct investments overseas amount to $53 billion, while foreign direct investment in Qatar is worth $36 billion.

Yet data show that Qatari investments in Turkey have been on the rise since 2013. Out of the $1.5 billion total, $1.2 billion comes from investments made in the past four years. The main Qatari investments include poultry producer Banvit; a 50% stake in armored vehicle manufacturer BMC, in which a Turkish media boss close to the government is also a stakeholder; Finansbank; ABank; the pay TV Digiturk; and investments in the real estate sector. Still, given that the foreign direct investment stock in Turkey amounts to $141 billion, the Qatari share remains a drop in the bucket from this aspect as well.

The short-term objective of the AKP regime is to lure more direct investment from Qatar, but also to increase Turkey’s share in major infrastructure projects that the emirate has launched in preparation for its hosting of the FIFA World Cup soccer tournament in 2022.

Regarding Turkey’s hitherto share in the construction drive, Turkish Deputy Prime Minister Mehmet Simsek offered the following overview in November: “Turkish contractors have undertaken projects worth $13.7 billion in Qatar. Qatar is according positive discrimination to Turkey not only in words but also in deeds, giving strong support to Turkish companies doing business there. Qatar ranks seventh on the list of countries where Turkish contractors have taken the most projects. The strong bonds and relations between us have turned into a strong cooperation. Land road projects top the projects realized in Qatar. Turkish contractors are involved also in metro, airport and seaport projects. The success of our companies in the Doha metro and airport projects is particularly remarkable. I’d like to also underline that we are ready to provide any contribution to our Qatari friends in the 2022 World Cup organization.”

With an investment budget of $170 billion for the World Cup, Qatar is a lucrative trade destination for Turkish companies, which turned up in force at the Expo Turkey by Qatar Fair, held in April in Doha. According to Turkish businessman Hakan Kurt, the organizer of the exhibition, Turkish companies have completed contracts worth about $13 billion in the emirate, with projects amounting to $7.5 billion still under way. “We expect that the projects undertaken by Turkish companies in Qatar will reach $15 billion to $20 billion by 2022,” Kurt said. “Expo Turkey by Qatar will play an important role in achieving this target.”

No doubt, Qatar’s wealth and energy resources make it an attractive trade partner for any regional or global player, not just Turkey. The tiny emirate, where expatriates make up 83% of the 2.5 million-strong population, boasts a per capita income of about $75,000, which places Qataris on top of the world’s richest and whets the appetite of business aspirants. Though the Qatari economy is ultimately worth $156 billion, roughly a fifth of Turkey’s, everybody wants to sell goods to Qatar, grab a share of its spending and lure Qatari capital to their countries. The emirate’s energy resources — 25 trillion cubic meters of natural gas, the third-largest reserve in the world, in addition to 25 billion barrels in oil reserves — represent another major incentive for close ties with Qatar, now and in the future.

A rich minority in the global village, Qatar has the problem of protecting its wealth and potentials, of course. Many are offering defense services to the emirate, and Turkey is one of them.

Al-Monitor columnist Fehim Tastekin analyzed recently the military cooperation accords that Turkey has reached with Qatar, citing comments by Turkey’s Avaz TV, a channel in the state-owned TRT network, which reflect also the economic aspect of the deals. Referring to the most notable accord, which envisages the deployment of Turkish troops in Qatar, the channel said, “This agreement is also significant to find new markets for Turkey’s defense industry. Turkey and Qatar have been taking nearly identical approaches to the crises in the Middle East. They share the same position in supporting the Syrian opposition, as well as regarding the crises in Iraq and Yemen. The accord has a further significance for Qatar because the Sunni government in Doha is uneasy with the melting of ice between the United States and Iran. Doha’s government doesn’t consider the American soldiers in Qatar as an adequate military deterrent, hence Qatar’s decision to overcome the deficiency by cooperating with Turkey.”

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2017/05/turkey-qatar-how-important-doha-money.html#ixzz4ioggEfD7

Araştırma - Haber, English kategorisine gönderildi | Qatari money increasingly important for Turkey(Al-Monitor, May 31,2017) için yorumlar kapalı

Katar sermayesi Türkiye’ye ne katar?(Al-Monitor, 2 Haziran 2017)

 

Merkezi bütçeye ve Merkez Bankası’na paralel işlevler üstlendiği eleştirilerine muhatap olan Türkiye Varlık Fonu’nun, küresel varlık fonları ağı olan Uluslararası Varlık Fonları Forumu (IFSWF) üyeliğine kabul edildiği, 23 Mayıs’ta açıklandı. IFSWF, dünyada 30’dan fazla ülkeden üyesi ile birlikte 3 trilyon ABD doların üzerinde varlığın yönetimini temsil ediyor.

Yaklaşık 40 milyar ABD doları tutarında varlığı yöneten TVF, 32. üye ve varlığı itibariyle dikkate değer değil henüz. Ama oluşum halinde ve başka ülkelerle kurduğu yavru fonlarla bunu büyütmeye çalışıyor. Rusya ile kurulan ilk yavru fonu, Katar ile kurulması protokole bağlanan ikincisi izliyor. Türkiye’nin çay endüstrisinin baş aktörü Çaykur’un Katarlılara satıldığı ile ilgili haberler de bununla bağlantılı aslında. Türkiye-Katar Fonu, TVF’nin portföyündeki Çaykur’un hisselerini alarak yol alacak ve devamı gelecek.

Katar, AKP rejiminin yakın dönemde en çok önemsediği devletlerden biri. Bunun ekonomik açıklamasını Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Şubat’ta Katar’a yaptığı ziyaret sonrası açıklıyordu. Katar’ın Türkiye’deki yatırımlarının 1,2 milyar dolar olduğunu, bunun artırılması için çalıştıklarını söyleyen Erdoğan, şöyle diyordu: “Daha da artması için çalışıyoruz. Digiturk’ü alarak önemli bir adım attılar. BMC’nin yüzde 50 ortağı malum Katar olmuştur. Trabzon’da yapmış olduğumuz Yüksek Düzeyli Stratejik Komite toplantısı sırasında Katar Emiri’ni helikopterle gezdirmiştim. O sırada kar mevsimiydi. Dağları gösterdiğimde, ‘Buralarda kış turizmi çalışmaları var mı?’ dediklerinde, ‘Birlikte burada bazı yatırımlar yapabiliriz’ dedim. Katarlıların iki de bankası var Türkiye’de. (Finansbank ve ABank). Bunun dışında 2017’de iki ülke arasında 2 milyar dolarlık savunma sanayii projelerini gerçekleştireceğiz.”

Ekonomi Bakanlığı verilerine göre, Katar’ın Türkiye’de 2017 ortalarına kadar yaptığı yatırımlar 1,5 milyar dolar dolayında. Katar, kendi ülkesinde 36 milyar dolarlık doğrudan yabancı yatırım bulundurmasına karşılık, Katar dışına 53 milyar dolarlık doğrudan yabancı sermaye yatırımı gerçekleştirmiş. Bu da Türkiye’ye yapılmış yatırımların devede kulak ya da 53’te 1 olduğunu söylüyor bize.

Katar, Türkiye yatırımlarını özellikle 2013 sonrası artırmış. Stok 1,5 milyar dolar yatırımın 1,2 milyar doları son 4 yılda. Banvit Tavukçuluk, askeri araç üreten Akşam Gazetesi sahibi Ethem Sancak’ın hissedarı olduğu BMC’nin yarı hissesi, Finansbank, ABank, Digitürk, Katar’ın doğrudan yatırımlarının başlıcaları. Ayrıca yapılmış gayrimenkul yatırımları da var. Ama yine de Türkiye’ye yapılmış doğrudan yabancı sermaye yatırım stokunun 141 milyar doları bulduğu anımsandığında, Katar’ın yatırımlarının Türkiye toplamındaki payının da devede kulak olduğunu söylemek gerekiyor.

AKP rejiminin yakın gelecek hedefi, Katar’ın doğrudan yatırımlardan biraz daha pay almaya çalışmak. Ama aynı zamanda Katar’da 2022 dünya futbol şampiyonası kupası organizasyonu için sürdürülen metro, otel, havaalanı, stadyum gibi yatırımlardan biraz daha pay almak. “İnşaatçı Türkiye” bu yarışta nerede?

Soruyu ekonomiden sorumlu Başbakan yardımcısı Mehmet Şimşek şöyle yanıtlıyordu: “Katar’da faaliyet gösteren müteahhitlik firmaları bugüne kadar 125 projeden toplam 13,7 milyar dolarlık proje üstlenmişler. Katar, Türkiye’ye sadece sözle değil eylemle de pozitif ayrımcılık yapıyor. Türk firmalarının orada iş yapmasına güçlü destek veriyor. Katar, Türk müteahhitlerinin en çok proje üstlendiği 7. ülkedir. Aramızdaki güçlü bağlar ve ilişkiler güçlü iş birliklerine dönüşmüş durumda. Katar’da gerçekleştirilen projelerde karayolu projeleri başı çekmektedir. Karayolu projeleri dışında metro, havalimanı, liman projelerinde Türk müteahhit firmaları yer almaktadır. Firmalarımızın özellikle Doha metrosu ve havalimanı projelerindeki başarısı dikkat çekmektedir. 2022 Dünya Kupası organizasyonunda Katarlı dostlarımıza her türlü katkıyı sağlamak istediğimizi ayrıca söylemek istiyorum.”

2022 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapmak için 170 milyar dolarlık yatırım bütçesi ayıran Katar’ın ticaretinden daha fazla pay almak isteyen Türk şirketleri, geçtiğimiz Nisan ayında Doha’da düzenlenen Expo Turkey By Qatar Fuarı’na çıkarma yaptı.

Fuarın organizatörü Medyacity Fuarcılık Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Kurt, Türk şirketlerinin bugüne kadar Katar’da tamamladığı 12,5-13 milyar dolarlık taahhüt işleri olduğunu, 7,5 milyar dolarlık taahhüt işinin de devam ettiğini belirtiyordu. Kurt, “2022’ye kadar Türk şirketlerinin Katar’da alacağı taahhüt işinin 15-20 milyar dolara ulaşmasını bekliyoruz. Expo Turkey By Qatar Fuarı, bu hedefe ulaşmak için önemli rol oynayacak” diyordu.

Katar, sadece Türkiye’nin değil, bütün küresel ve bölgesel güçlerin ilgi odağı. Cazibesi, mevcut zenginliğinden ve sahip olduğu büyük enerji kaynaklarından kaynaklanıyor elbette. Yüzde 83’ünü Katarlı olmayanların oluşturduğu 2,5 milyon nüfuslu Katar, kişi başı geliri yıllık 75 bin dolar dolayında bir ülke olarak en varlıklı nüfusa sahip bir ülke ve haliyle iştah kabartıyor. Ancak, yine de büyük dünya fotoğrafı içinde son tahlilde 156 milyar dolarlık bir ekonomi. Türkiye’nin ulusal gelirinin ortalama 800 milyar dolar olduğunu hatırlarsak, Türkiye’nin beşte biri bir ülke.

Yine de herkes Katar’a mal satmak, Katar’ın yaptığı ithalattan, harcamalardan pay almak istiyor. Katar’ın birikmiş sermayesini kendisine çekmek istiyor. Üstünde oturduğu enerji varlığı, Katar’a yakın olmayı daha cazip kılıyor. 25 milyar varillik bir ham petrol rezerv varlığının yanında 25 trilyon metreküplük doğal gaz kaynağı ile dünyanın üçüncü doğal gaz varlığı sahibi Katar, geleceğin dünyasının da gözdeleri arasında.

Küresel köyümüzün zengin azınlığı Katar’ın bu iştah kabartan varlığını, potansiyellerini koruması, savunması gibi bir derdi de var elbette. Kendi savunması zayıf olan Katar’a, jandarmalık teklif edenler az değil ve Türkiye burada da öne çıkıyor.

Al-Monitor  yazarlarından Fehim Taştekin, Türkiye’nin Katar ile tasarladığı askeri anlaşmalarla ilgili analizinde devlete ait TRT Avaz televizyonunun yaptığı yoruma dikkat çekerek Katar-Türkiye anlaşmalarının içerdiği ekonomik niyetleri de görmemize yardımcı oluyor. Şöyle deniliyor TRT yorumunda: “Bu anlaşma Türk savunma sanayinin yeni pazarlar bulması açısından oldukça önemli. Peki, Türkiye’nin Orta Doğu’nun göbeğinde üs sahibi olması ne anlama geliyor? Türkiye ve Katar Orta Doğu’daki krizlerde birbirine yakın bir duruş sergiliyor. Suriye’de muhaliflere destek konusunda iki ülkenin tutumu da aynı, Irak ve Yemen’deki krizlerde de duruşları benzer. Bu ittifak Katar açısından da ayrı bir önem taşıyor. Çünkü ‘Sünni Doha yönetimi’ ABD’nin Şii İran’la buzları eritmesinden rahatsız. Askeri caydırıcılık açısından ülkesindeki Amerikan birliklerini yeterli görmüyor. Katar bu açığı Türkiye ile iş birliğine giderek kapatmaya çalışıyor.”

 

Genel kategorisine gönderildi | Katar sermayesi Türkiye’ye ne katar?(Al-Monitor, 2 Haziran 2017) için yorumlar kapalı

AKP krizi “yönetti” ama ne pahasına?(Al-Monitor, 25 Mayıs,2017)

 

2017 başlarına kadar, 2016 yılının ikinci yarısında başlayan ve yıl sonlarında temposu artan bir kriz havasından söz ediyorduk. Bugün aynı durum geçerli diyemeyiz. Çünkü AKP, küçülmeye başlayan, daralan ve teknik anlamda da krize girmekte olan ekonomiyi “yönetebildi” ve Türkiye en azından şimdilik bir krizin dışında duruyor. Ama krizin eşiğinde gemiyi kayalara bindirmekten kurtaracak dümen tutuşunun maliyeti ne? Ne pahasına oldu bunlar? Bu da önemli. Geldiğimiz yerden muhasebe yaparsak diyebiliriz ki evet, kriz şimdilik yönetildi ama bedeli de ağır. Türkiye’nin kırılganlığı arttı, dayanıklılığı azaldı.

Türkiye’yi krizin eşiğine getiren şartları hatırlatalım. 2015’te ekonomi yüzde 6 dolayında büyüdü. Bu büyüme için beklenen yeterli dış kaynak girişi olmadı ama gerekli döviz, Merkez Bankası rezervleri ve dışarıda tutulmuş birikimler kullanılarak gerçekleştirildi. 2016’nın ilk yarısı da fena geçmedi büyüme açısından. İlk yarı büyümesi yüzde 5 dolayındaydı ama ikinci yarı büyüme yüzde 1’e düştü. Bu düşüşün ilk ayağında, yani temmuz-eylül döneminde ekonomi büyümek yerine, yüzde 1,3 küçülünce yaygın biçimde, “İşte krizin ayak sesleri” denildi.

Bu üç ayda 15 Temmuz darbe girişimi yaşandı, ekonomi içine kapandı, üretim düştü. Dahası, eylül ayında kredi derecelendirme kuruluşları Türkiye’nin politika, dış ilişkiler ve ekonomi göstergelerini oldukça riskli olarak değerlendirdi ve “çöp notu”nu uygun gördü. Yetmedi, dış âlemde rüzgârlar Türkiye’nin aleyhine esmeye başladı. ABD Merkez Bankası Fed’in iştahla faiz artırma eğilimi, küresel fonların yönünü Türkiye gibi ülkelerden merkez ülkelere, özellikle ABD’ye çevirdi. Dolar hızla değer kazandı ve çevre ülkelerden, merkez ülkelere kaydı. Bu, TL dâhil yerel paraların hızla değer kaybı demekti. TL iç kırılganlıklarından dolayı öteki yerel paralardan daha hızlı değer kaybetti.

Evet, kriz hızla yaklaşıyordu ve hükümetin bir şeyler yapması gerekiyordu. Çünkü ekonomik hoşnutsuzluklar, tam da Anayasa halk oylamasına giden bir takvime denk gelmişti.

Türkiye ekonomisi, 2008-2009 küresel krizinden birçok ülke gibi etkilenmiş, yüzde 5 dolayında daralma yaşamıştı. O zaman başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan yine hızla dümen tutmak için harekete geçmiş ve aldığı önlemlerle “Kriz bizi teğet geçti” demişti. 2016 sonlarında doların iyice yükselmesiyle büyük dalgalanmalar yaşanırken bu kez cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan ve başkanlık rejimi değişikliği için çabalayan Erdoğan aynı sözleri tekrarladı: “2009’da da teğet geçmişti, bu kez de teğet geçecek.”

Krizi yönetmek ana gündemdi. Neler yapıldı? Zora giren firmalar için vergi kolaylıkları, borç ertelemeleri, iç tüketim için dayanıklı tüketim mallarında büyük vergi indirimleri, iç piyasa kurumasın diye artırılan devlet harcamaları… Para politikası olarak bankaları kredi musluklarını açmaya cesaretlendiren devlet kefaletleri, doların yükselişini frenlemek için kamu kurumlarının döviz birikimlerini TL’ye çevirmeye dönük talimatlar, topluma Cumhurbaşkanı tarafından “TL’ye dön, dolardan kaç” telkinleri, bu yolda sürdürülen yoğun bir kampanya, Merkez Bankası’nın dolambaçlı faiz artırma hamleleri… Artan işsizliği emmek için istihdam yükünün bir kısmını devletin üstlenmeyi taahhüt ettiği İşsizlik Fonu’nu da krizi yönetmek için kullanıma geçiren düzenlemeler… Bütçeye paralel bir Varlık Fonu’nun kurulması ve bu fonun da krizin yönetiminde kullanılması… OHAL iklimini kullanarak grev ertelemeleri, sendikalara aba altından değil açıktan sopa göstermeler…

Bu maliye ve para politikaları ve diğer önlemlerle yılın üçüncü çeyreğinde devrilen vagonlar, 2016’nın son çeyreğinde rayına konuldu. Dördüncü çeyrek için açıklanan büyüme oranı yüzde 3,5 idi. 2016 genelinde büyüme yüzde 2,9 olmuştu. Bu, 2015 büyümesinin yarısı demekti ama olsun, deniyordu. Ya 2017 nasıl geçecekti?

IMF’nin nisan 2017 raporu, Türkiye için 2017’de yüzde 2,5 büyüme ancak mümkün diyor ve tüm kırılganlıkları anımsatıyordu. AKP Hükümeti öyle düşünmüyor, Maliye Bakanı Naci Ağbal “Ekonomi yüzde 4’ün üstünde büyür” diyordu.

“Krizi yönetmek” için alınan önlemlerin arkası kesilmedi. 2017’nin başında da hele ki 16 Nisan anayasa değişikliği referandumunda “hayır” eğiliminin ağır bastığı hissedilince bütçenin, bankaların musluklarını açmaları için talimatlar artırıldı, özellikle kamu bankaları üstünden zordaki firmalara daha çok can simidi atıldı.

Başka bir şey daha oldu: 2017’nin ilk aylarında dış rüzgârlar döndü. Sadece Türkiye için değil, 2016’nın ikinci yarısında sermaye kaçışı sorunu yaşayan ve yerel paraları dolar karşısında hızla düşen ülkeler için de… Özellikle şubattan itibaren kaçan küresel fonların bir kısmı, burunlarını mandallayarak çevre ülkelere ve Türkiye’ye geri döndüler. Sıcak para, borsadan fiyatı iyice düşmüş hisse senetlerini, prim yapan devlet kâğıtlarını alarak kazanç sağladığını gördükçe izleyen aylarda da belli büyüklüklerde geldi. Bu giriş, dolardaki tırmanışın hızını kestiği gibi biraz da geriletti. Ocak ayında ortalaması 3,73 TL’ye çıkan dolar, izleyen aylarda düştü ve 3,60 TL dolaylarına kadar geriledi. Dolardaki tırmanışın durması ve hatta gerilemeye başlaması da krizi yönetenlerin işini kolaylaştırdı.

2017’nin ilk üç ayının büyüme sonuçları 12 Haziran’da açıklanacak ve muhtemelen yüzde 3 dolayında bir büyüme yaşandığı açıklanacak ve AKP rejimi bunu bir başarı olarak takdim edip kutlayacak. Ama tek yüzlü madalyon nerede var ki? Kriz yangınının nasıl söndürüldüğünü ve arkasında ne tür riskler biriktirdiğini unutmamak gerek.

Dövizin hızlı yükselişi, içerideki önlemler ve daha çok da dış rüzgârların yatışmasıyla yavaşladı ama dolar hala yüksek. Firmalar, döviz açıklarını azaltmaya çalışsalar da açık hala 200 milyar dolara yakın. Yükselen dolarla ithal edilen girdi, makine-teçhizat maliyetleri arttı ve bu da ürünlerin, hizmetlerin fiyatlarına yansıtıldı. Nisanda yıllık üretici fiyatları yüzde 16’yı, ara mallarda yüzde 22’yi buldu. Şimdilik tüketici fiyatlarına yansıma yıllık yüzde 12. Türkiye yeniden iki haneli enflasyonla tanışmanın keyifsizliğini yaşıyor. Çünkü enflasyon iki hanelere tırmanırken ücret ve maaş artışları tek haneli olarak enflasyonun çok altında kaldı. Alım gücü düşenler, daha sesli homurdanıyor.

Kriz yönetildi ama yatırım için ne iç ne de dış aktörler hevesli. Büyüme rüzgârını iç tüketimden alıyor sadece, yatırımdan değil. Bu da işsizlikte tırmanma demek. Tarım dışı işsizlik yüzde 15 gibi endişe verici bir noktaya yükseliyor.

Enflasyon ve işsizliğin yanında kriz yönetmede kullanılan kamu bütçeleri, başta merkezi bütçe, zaman zaman İşsizlik Fonu, buralardan verilen açıklar, zaten cari açık veren Türkiye’yi kamu açığı da vermeye başlayan, yani çifte açık veren bir ülke durumuna getirmek üzere. 2016’nın ilk dört ayında 5,4 milyar lira fazla veren bütçe, bu yılın aynı döneminde 18 milyar lira açık verdi. Cari işlem açığı 2016’da ilk üç ayda 7,9 milyar dolar iken bu yılın aynı döneminde yüzde 5 arttı, 8,3 milyar dolara ulaştı.

Bankaların gerçek anlamda geri dönmeyen kredilerinin tutarı, toplam kredilerin yüzde 9’una yaklaştı. Bunu, kamu bankası Ziraat Bankası’nın da başkanı olan Türkiye Bankalar Birliği Başkanı Hüseyin Aydın açıkladı. Bu, endişe verici bir boyutta batık kredi. Önlem? Banka yüklerini Merkez Bankası’na yıkacak “banka senedi” isimli bir düzenleme hazırlığı var.

Kamu açığının tırmanması, Merkez Bankası’nı kriz itfaiyesine çevirme keyfiliği, banka batık kredilerinde tehlikeli artış… Bunlar, enflasyon, işsizlik, cari açık sorunlarının yanında kriz yönetmenin tahrip edici yeni maliyetleri. Ekonomiye kemik erimesi yaşatacak önlemler.

Sonrasında ne olacağı daha önemli…

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2017/05/turkey-economy-averts-crisis-but-grows-fragile.html#ixzz4i21E1Xyz

Genel kategorisine gönderildi | AKP krizi “yönetti” ama ne pahasına?(Al-Monitor, 25 Mayıs,2017) için yorumlar kapalı

Turkey’s AKP manages to fend off economic crisis, but at what price? (Al-Monitor, May 25,2017)

Summary:
The Turkish government has succeeded in fending off a full-blown economic crisis, but its measures have made the economy less resilient against future contractions.

Author: 

Translator: Sibel Utku Bila

Until early 2017, Turkey appeared to be headed toward an economic crisis, the first omens of which came in the second half of 2016 and intensified toward the end of the year. The economy had begun to contract and was technically entering a crisis, but the governing Justice and Development Party (AKP) succeeded in “managing” things, and Turkey — at least for now — stands away from a full-blown crisis. Yet steering the ship away from the rocks came at a hefty price, which is equally important. The Turkish economy today is more fragile and less resilient.

For starters, let’s recall how Turkey came to the brink. In 2015, the economy grew about 6%. The inflow of foreign funds, which the Turkish economy needs badly to grow, had fallen short of expectations, but the much-needed foreign exchange was met through Central Bank reserves and savings kept abroad. The first half of 2016 did not go badly, with growth standing at about 5%. In the second half, however, the rate dropped to 1% after a negative growth of 1.3% in the third quarter, which was widely seen as the harbinger of a crisis.

The third quarter was marked by a coup attempt in July, economic introversion and declining production. In September, international credit rating agencies cut Turkey’s rating to “junk,” citing serious risks in economic indicators as well as in domestic and foreign politics. External headwinds worsened the outlook further as the US Federal Reserves’ appetite for rate hikes drew global investors away from emerging economies, including Turkey. The dollar began to appreciate fast as it moved from emerging to developed economies, which meant that local currencies were losing value. Because of domestic fragilities, the Turkish lira depreciated more than its peers did.

In short, a crisis was looming on the horizon, and the government had to act fast as the economic downturn coincided with the run-up to a critical constitutional referendum on April 16. Managing the crisis became a primary issue.

The government introduced tax facilities and debt relief for companies under strain, cut taxes on durable consumer goods and increased public spending to keep the domestic market alive. On the monetary front, Ankara offered state guarantees encouraging banks to turn on the credit taps, instructed public institutions to convert their foreign exchange assets to Turkish lira to curb the rise of the dollar and urged citizens to do the same, while the Central Bank used indirect means of hiking rates. In a bid to rein in the rising unemployment, the government introduced measures encouraging companies to hire, using the unemployment fund and assuming part of the burden of new employees. In addition, it created a sovereign welfare fund, designed to function as a parallel budget, and put it in use to manage the crisis. The state of emergency, in place since the coup attempt, also came in handy. Ankara easily blocked worker strikes and openly intimidated trade unions.

As a result, the train that derailed in the third quarter was put back on track in the fourth quarter, with economic growth announced at 3.5%. This meant an overall 2.9% for 2016, which was half of the growth rate of the previous year, but still good enough to breathe a sigh of relief.

Crisis management moves continued in 2017, especially after the AKP sensed a strong “no” sentiment in the air ahead of the referendum. This led to more government spending, further instructions on banks to open up credit lines and new lifesavers for troubled companies via public lenders.

In the meantime, the global winds changed again, but this time to Turkey’s advantage. Starting in February, some of the runaway short-term investors pinched their noses and began returning to emerging countries, including Turkey. The opportunity to make profits from highly cheapened stock shares and lucrative government bonds sustained the trend of partial return. The inflow of foreign monies restrained the dollar and even pushed it back to some extent. The greenback, which had traded for an average of 3.73 Turkish lira in January, fell to about 3.60 Turkish lira in the ensuing months, facilitating the job of the crisis managers.

The growth rate in the first quarter of 2017 is up for release on June 12. It is expected to be around 3%, which the AKP will certainly present as a success and celebrate. Yet, as always, there is the other side of the coin. The price of averting the crisis and the risks accumulated in the meantime cannot be overlooked.

The rally of the dollar may have stopped, but the greenback is still expensive. Private companies remain with a foreign exchange deficit of about $200 billion, despite their efforts to reduce liabilities. The dollar’s appreciation has raised the cost of imported inputs, machinery and equipment, which, in turn, has hiked the prices of goods and services at home, bringing back two-digit inflation. In April, the year-on-year increase in producer prices reached 16%, standing as high as 22% in intermediary goods. Consumer inflation was lower — 12% — but pay raises have remained in the single digits. Thus, many Turks have seen their purchasing power decline, and the mutters of discontent are growing louder.

Moreover, both local and foreign entrepreneurs remain reluctant to invest. What drives economic growth is domestic consumption rather than investments, which means that the army of jobless is growing. Nonagricultural unemployment has climbed to an alarming 15%.

A worsening outlook in public deficits compounds the problems of inflation and unemployment. Turkey seems on the verge of becoming a “double-deficit” country, as the use of public funds to fend off the crisis — mostly the central government budget and to a lesser extent the unemployment fund — has led to a fresh deficit problem, atop the country’s chronic current account deficit. The central government budget ran a deficit of 18 billion Turkish lira in the first four months, a far cry from the surplus of 5.4 billion lira in the same period last year. The current account deficit, meanwhile, reached $8.3 billion in the first quarter, up 5% from $7.9 billion in the first quarter of 2016.

On the banking front, the ratio of nonperforming loans has reached nearly 9%, according to Huseyin Aydin, the head of the Banks Association of Turkey. This is a truly alarming trend, which Ankara plans to address with a measure that would shift some of the banks’ burdens on the Central Bank.

In sum, a widening public deficit, an arbitrary use of the Central Bank as a crisis firefighter and a manacing increase in bad loans have emerged as new and destructive elements on the crisis management bill, threatening further economic erosion in the coming days, atop the existing problems of inflation, unemployment and current account deficit.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2017/05/turkey-economy-averts-crisis-but-grows-fragile.html#ixzz4i3cKr51K

English, Genel kategorisine gönderildi | Turkey’s AKP manages to fend off economic crisis, but at what price? (Al-Monitor, May 25,2017) için yorumlar kapalı