Fabrikada da önce demokrasi!..

Metal işçilerinin direnişi dalga dalga büyüyor. Hem de polis baskısına, MESS ve müttefiki sarı sendika baskısına ve emperyalist işverenin tehdidine rağmen…Direnişin ‘milli ekonomi’ye verdiği zarardan söz eden çok da, ne istiyor bu işçiler, çok mu zor taleplerini karşılamak diye kafa yoran yok. Topyekûn, her yerde mutat empati eksikliği, halden bilmezlik, benmerkezcilik burada da diz boyu…

Oysa ne istendiği belli. Metal işçileri, sektörünün gereği, eğitimli, kalifiye ücretlilerden oluşan, üstelik de kırık dökük de olsa sendikal deneyimi olan bir kesim. Ne istediklerini bilmezler mi? Elbette bilirler, Üstelik belli bir riski göze alarak demokratik haklarını kullanıp direniyorlar. Onlara direnişin kanunsuz olduğunu söyleyen mülki amirlere, sözde birkaç diplomalı işveren vekillerine, hukukçularına, ILO ilkelerini hatırlatarak hâd de bildiriyorlar. İç hukukun üstünde, dürenmeyi bir hak sayan Uluslararası Çalışma Örgütü’nün hak saydıklarını bir boş eldiven gibi yüzlerine çarparak…

İLLE DEMOKRASİ…
Metal işçileri de yaşadıklarından anlamış olmalılar ki, yarattıkları 4 parçalık değerden ancak 1’i kendilerine ücret olarak verilirken 3’ü şirkete kalıyorsa, bu insafsız paylaşıma yeterince müdahale edemedikleri için. Onlar adına masaya oturan sendika, onları gerçek anlamda temsil edemediği için…

Bunun acı dersini aldıklarından dolayı şimdi direnişteler…Daha doğrudan temsil eden bir sendika ve üretimle, yaratılan artığın paylaşımı ile ilgili kararlarda gerçekten söz sahibi olabilmek için direnişteler.

Peki, nedir bu? Bu, göstermelik temsil, göstermelik sendika ve pazarlık müsameresine, yalanına son verip gerçek temsil, doğrudan karar süreçlerine katılım hakkı için mücadeledir… Yani bu, işyerinde demokrasi mücadelesidir aslında…
Artık bu deneyimle de iyice anlaşilmş olmalı ki, ister işyeri, ister okul, ister büro, ister kışla… Nerede olursak olalım, karar süreçlerine doğrudan katılamıyorsak, sözcülerimizi özgürce seçemiyor, onların bizim adımıza attıkları adımlar, icraatlar, yaptıkları sözleşmeler hakkında şeffaflık yoksa, hesap verebilirlik yoksa, denetleyemiyor ve gerektiğinde azledemiyorsak, orada demokratik bir işleyiş, orada demokrasi yok demektir.

TOPYEKÛN DEMOKRASİ
Dört-beş yılda önümüze konan seçim sandığıyla yaşadığımız kandırılmışlık, aldatmaca da aynı değil mi? Seçilenlerden iktidar olanlara denetim uygulanıyor mu? Yasaları, hatta Anayasa’yı ihlal ettiklerinde onları yargılayacak bağımsız bir yargı kaldı mı? Devletin yasama-yürütme-yargı erklerinin birbirine karşı bağımsızlığı nerede? Yürütmeyi seçmen adına denetleyecek bir Meclis işini yapabiliyor mu? Kaçak Saray’da oturanın şu seçim sürecinde Allah’ın günü Anayasa yı ihlal etmesini soruşturacak bir yargı kaldı mı?

Eğer bütün bunlar bize ters geliyor ve tuzun bile koktuğundan endişe eder haldeysek, yerinden çıkmış, belki zaten eğri büğrü çakılmış çivileri yerine bu kez doğru dürüst çakmak istiyorsak, şiarımız her yerde yeniden demokrasinin, hem de güdük, göstermelik olanının değil, gerçek olanının yeniden inşasıdır. Bunun taaaa tabandan işyerlerinden, bürolardan, mahallelerden, öz örgütlenmelerle yeniden inşasıdır gerekli olan. Ancak böyle yaparsak, oy verdiğimiz partide, örgütlendiğimiz sendikada, üyesi olduğumuz odada, dernekte, belediyemizde seçilmiş ve atanmışların bizi doğru temsil edip etmediklerini anlayabilir, hayatın her alanıyla ilgili adımıza alınan kararların üstünde söz sahibi olabiliriz.

YENİDEN VE YENİDEN
Metal işçileri varolan sarı sendikayı ve aldığı yetkiyi tanımıyorlarsa kendi öz örgütlenmelerinden doğan bir yapıyla mücadeleye devam edecek, o yeni temsilcileri ve yenilenmiş irade ile işverenin karşısında bölüşüm pazarlığı yapacaklar demektir. Bu, yeni ve sağlıklı bir başlangıçtır.

Hem de sadece ücret pazarlığıyla kalmayan, daha demokratik bir fabrika yönetimi, daha güvenlikli, sağlıklı bir iş ortamını tesis için yönetime katılma talebiyle örgütlenilmeli…Tersi durumda, sığ bir uzlaşma ile kalıcı birşey elde edilemez. Sıkışan işveren ağza bir parmak bal çalar, bunu da atlattık deyip yoluna bakar. Bürokratik, sarı sendikanın biri gider, öteki gelir…

İlleti teşhis edebilmiş metal işçileri palyatif pansumanlarla illetten kurtulunamayacağını biliyorlardır. İlletten kurtulmanın yolu topyekûn her yerde demokrasidir. Bunu hayatın her yerinde olduğu gibi fabrikalarda da inşa etmenin zamanıdır. Metal işçilerinin açtığı dere yatağından mutlaka daha büyük nehirler akacaktır…

Genel kategorisine gönderildi | Fabrikada da önce demokrasi!.. için yorumlar kapalı

Büyük sömürü: 1 işçiye, 3 şirkete…

• Metal işkolunda işçi başına kârlar 80 bin TL ile 150 bin TL arasında değişiyor. Ortalama metal işçisine yılda 30 bin TL ödenmiş olsa bile işçi başına kâr, ücreti 3’e katlıyor.
• Türkiye’nin en büyük 500 firmasının 172’si metal işkolunda ve işçilerin üçte birini istihdam ederken satışların yüzde 41’ini gerçekleştiriyorlar.
• İlk 20 metal firması , büyük metal şirketlerinin satışlarında yüzde 53 istihdamında yüzde 43 pay sahibi.

Ücret direnişinde gerilimin yükseldiği ve Bursa’dan tüm Marmara’ya yayıldığı metal işkolunda, işçilerin taleplerini rahatlıkla karşılayabilecek bir kâr birikimi olduğu görülüyor.
İstanbul Sanayi Odası’nın ilk 500 büyük sanayi firması verileri, 2013’te en büyük 500’ün 172’sini metal işkoluna dahil şirketlerin oluşturduğunu ortaya koyuyor. Aralarında otomotiv, demir-çelik, bakır, beyaz eşya,otomotiv yan sanayii, ev elektroniği üreten ve önemli bir kısmı yabancı sermayeli olan Türkiye’nin en büyük firmalarının olduğu metal işkolundaki 172 firma, 500 büyük firmanın çalıştırdığı 613 bin işçinin üçte birini istihdam ediyor. Çoğu MESS üyesi olan bu işyerleri, üretimden satışlardan yüzde 41 pay alırlarken 500 firmanın yaptığı ihracatın da yaklaşık yüzde 60’ını gerçekleştirdiler.
Kârlar müthiş
İSO’nun geleneksel anketine bazı firmalar kârlarını bildirmedikleri için toplam metal işkolu ortalama kârlarını hesaplamak mümkün olmamakla birlikte, metal işkolunda kâr oranlarının 500 firmanın oldukça üstünde olduğu görülebiliyor. 2013’te 500 firmada işçi başına kâr 80 bin TL’yi bulurken metal işkolunun birçok önde gelen firmasında 120 bin ile 150 bin TL arasında gerçekleşti.
Bazı firmalar yatırımda oldukları için bilançolarına gerçek kârlar da yansımıyor. Vergi öncesi kâr rakamlarını açıklayan firmalar, yüzde 20 kurumlar vergisi sonrasında bile devasa kâr etmiş görünüyorlar. Yine de metal firmalarından kârlarını saklamayanların işçi başına kazançlarının ortalama 100 bin TL’ye oturduğu söylenebilir.

zzzÜcretin 3 katı kâr
MESS’in çatı örgütü TİSK, metal işkolunda 2015 başında ortalama net ücretin 2 bin 500 TL olduğunu iddia ediyor. Bu doğru kabul edilse bile metal işçisinin yıllık geliri 30 bin TL’yi geçmiyor. 2013 yılında ortalama metal işçisinin yıllık geliri 25 bin TL olsa bile, firmaların işçi başına 100 bin TL ortalama kâr (vergisi ödenmiş) varsayımıyla ücretlerin 3 katı kâr sağladıkları söylenebilir.
Bazı örnek durumlar şöyle; 2013 yılında MESS’in grevini ertelediği Sarkuysan, 2013’ü 100 milyon kâr ile kapatırken, çalıştırdığı 654 işçiden kişi başına 152 bin TL brüt kâr sağladı.
TOFAŞ, aynı yıl 6 bin 357 işçi çalıştırarak 841 milyon TL kâr sağladı.Böylece işçi başına brüt kârı 133 bin TL’ye yaklaştı. Koç grubuna ait Tofaş’ın diğer iki şirketinden Ford, işçi başına kârını 75 bin TL gösterirken Arçelik’inki 80 bin TL’yi geçti. AKP’ye yakınlığı ile bilinen İçdaş işçi başına 150 bin TL kâr sağlarken, Zorlu’ya ait Vestel’in işçi başı kârı 73 bin TL’ye yaklaştı.

Zam çok mümkün
İSO verileri, metal firmalarının kâr birikimlerinin işçi ücret taleplerini rahatlıkla karşılamaya uygun olduğunu gösterdi.Örneğin 6 bin 400’e yakın ücretlinin çalıştığı Tofaş’ta, kişi başına yapılacak aylık 500 TL zammın yıllık tutarı 38 milyonu ancak buluyor ve firmanın 850 milyona ulaşan kârlarını sadece yüzde 4,5 azaltıyor. Ücretli başına kârını sadece 130 binlerden 125 binlere indiriyor.

Genel kategorisine gönderildi | Büyük sömürü: 1 işçiye, 3 şirkete… için yorumlar kapalı

AKP yapar da, CHP yapamaz mı?

Seçim bildirgesini ağırlıkla sosyal eksene oturtan ve çok da iyi yapan CHP, projecilik üstüne bildirgesini inşa eden AKP’den geri kalmayayım diye düşünmüş olmalı ki, dün gösterişli bir törenle yeni “proce”sini takdim etti. Doğrusu, Salı günü arayan il başkanı Murat Karayalçın’ın daveti olmasaydı, toplantıya gitmeyi düşünmüyordum. Bugünkü yazımı da Bursa-Kocaeli işçi direnişi üstüne yazacaktım. Ama, gündemi değiştiren bir iş yapınca CHP, bize de ayak uydurmak kaldı, direniş yazısı yarına kalsın…
Projecilikten geri kalma
Emeklilere iki ikramiye, asgari ücreti net 1500 TL’ye çıkarma, muhtaçlara çeşitli sosyal koruma vaatleri ile AKP’nin ezberini ve sinirini epeyi bozan CHP’ye danışmanları, o topa da gir, demiş olmalılar ki, AKP’nin yaptık, daha da yaparız
dediği “mega projeler” iddiasına , “Ben de yaparım” diye katıldı CHP.
Doğrusu, “Merkez Türkiye” diye adlandırdıkları ve reklamasyon olarak iş yapacak buluşun fikri çok yeni değil. Özal’dan beri, madem dünyaya açıldık, küresel lige ayak attık, o zaman şu lojistiğimizi, jeopolitiğimizi iyi satalım , fikri herkesin fikri. Daha doğrusu Dünya Bankası-IMF ikilisinin fikri. Önce neden İstanbul’u “küresel kent” yapmıyorsunuz, diye başladı “proce”…Çağlar Keyder hocanın kulakları çınlasın, “İstanbul’u satalım” fikri bizim Tarih Vakfı’ndaki sol liberallere de çok ilginç geldi ve sıtmalı bir şekilde İstanbul’u metalaştırıp satmanın derdine düşüldü.
Özal ve devamında Çiller İstanbul’u küresel kent yapıp satma bahsinde çok muratlarına eremediler. RTE ise taşını toprağını betona çevirip yandaş müteahhitleriyle AK faşizmi tırmandırmanın aracı olarak anladı, İstanbul’u satmayı…Ve hala eritip tüketemedi, Kuzey ormanlarındaki 3. Havalimanı, 3. Köprü , uydu kentler “mega projelerine (CHP bile ses çıkarmadı ne yazık ki) şimdi rantı yüksek askeri alanları, kışlaları mı katsak, derdindeler…
Anadolu’da megakent
CHP projecileri- ki bunların Derviş müritleri olduğu malum- oturup düşünmüş ve fark yaratmak üzere Anadolu’ya bir megakent kurma procesi ile AKP’den ayrışabileceklerini düşünmüşler. Doğrusu siyaseten fena fikir değil. Teslim etmek lazım hakkını. Zaten bilinen , pergelin ucunu Türkiye’ye koydun mu, bak nerelere ulaşılır geyiğine oturup çalışmış CHP ve güzel soslamış, altın çerçeveye almış, etkili bir şekilde de takdim ediyor. Siyaset de ,bu alemde böyle bir şey işte. Niye yaptın, diyemezsin; “ Ya ne yapacaktım, iş-aş derdindeki insanlar böyle şeyleri de duymak istiyor” derlerse, haksız mı sayılırlar ?
Sevimsiz olan, böyle bir projecilik anlayışıyla yılda yüzde 6 kalkınma hızı gerçekleştirilebileceğinin , 2,5 milyon kişiye iş sağlanabileceğinin, kişi başına milli gelirin 33 bin dolara çıkarılarak “orta gelir tuzağından” kurtulacağının metinlere yedirilmiş olması. Olmaz mı? Olmaz tabii. Nüfusu 80 milyona dayanmış, köreltilmiş olsa da bunca sanayi, tarım, turizm birikimi olan bir ülkenin büyüme stratejisi, kurulacak bir “megakent”in lojistik satışı üstüne mi bina olacak?
PPP
Anladık ve kabul ; değil bir, yapabiliyorsan birkaç megakent kur, ya da mevcut Anadolu kentlerini ihya et, kurtar zavallı İstanbul’u. Yap altyapı yatırımını, çek yabancı sermayeyi, hiç itirazımız yok da, keşke bu kadar basit olsaydı Türkiye’nin sorunun çözmek bir megakent procesi ile…?
Örtülü ifade edildi; Bu bir Kamu-Özel ortaklığı projesi.Yani, Public-Private Partnership (PPP) modeli. Tıpkı RTE’nin mega projeleri kapsamında. İmtiyaz projeleri olduğunu biliyoruz. Yabancıya bir kent kurma imtiyazı verilecek. Ama alaturka ögeler var. Kentin Vali’sini biz atayacağız da, yönetenler TOBB,TİM filan olacak. Sosyal demokrat parti olduğunu şu Derviş müritlerine de hatırlat. Hiç olmasa arada bir, desinler ki, onların arasında bir de işçi sendikası olacak. Değil mi ama? Günaha mı girersiniz sendikaları, işçileri hatırlasanız…
Şu Bursa’da ,Kocaeli’de olanlara ne diyor CHP, hala anlayamadık da…

Genel kategorisine gönderildi | AKP yapar da, CHP yapamaz mı? için yorumlar kapalı

“Milli Ekonomi”de Sömürünün Boyutları

Burjuvazi, ne zaman köşeye sıkışsa ya da ne zaman ayağına basılsa “milli ekonomi” lafını ağzından düşürmez. Gücünü sendikalı olmaktan yani kırık-dökük de olsa sendikalı olmaktan alan Bursa’nın metal işçileri MESS’i testislerinden yakalayıp köşeye sıkıştırdıkları anda seninki hemen ilk açıklamasında şu lafı kullandı; “… çalışanlarımızı sağduyu ile hareket etmeye, işlerine sahip çıkmaya, işyerlerine ve milli ekonomiye zarar veren yasadışı eylemlere derhal son vermeye davet ediyoruz”.
Rant ve “milli ekonomi”
Milli ekonomi lafı , hukuksuz bitirilmiş dev rant yapılarında da hiç ağızdan düşmez. İmar hukukuna, kentli haklarına aykırı yapılmış binaları, diyelim ki yargı yasa dışı buldu. Ne yapılması gerekir? Yıkılması, gasp edilenin geri alınması…Peki oluyor mu? Mümkün değil. Hemen sarılırlar şu gerekçeye; “Efendim milli ekonomidir, yazıktır, yıkılır mı!…” Gerçekten de yapanın yanına kalır. Böyle “milli ekonomi” dinlemeden gerçekleşmiş tek icraat biliyorum, onu da İBB Başkanı iken 1990’larda CHP’li Nurettin Sözen yaptı. Yasalara aykırı yükseltilen Gümüşsuyu’ndaki Park Otel’in tepesini tıraşladı, yanındaki Alman Konsolosluğu’nun binasının boyuna çekti ve tarihe geçti. Başka? Başkasını ben hatırlamıyorum. Hoş, sonra ne oldu? Park Otel’i RTE’ye yakın madenci-inşaatçı-turizmci CVK grubu aldı ve yine kanunsuz imarla, bu beton yığınını tamamlayıp “milli ekonomi”ye kattı !…

Sömürünün boyutları
İşçilerin haklı direnişini “milli ekonomiye zarar veriyorsunuz” klişesiyle yaftalayan MESS’in lokomotifliğini yaptığı patronlar örgütü TİSK, her 6 ayda bir, üye işverenlerin imzaladığı sözleşmelerden, ücret serileri yayınlar. Buradan işçilerin “milli ekonomi”ye ne kadar kazandırdığını da anlarız.
Şöyle ki; TİSK verileri, bize sendikalı ve toplu sözleşme nimetini kullanabilmiş yaklaşık 700 bin işçinin ücretleri hakkında bilgi verir. O sayede biz, bu “talihli”ler içinde olmayan , yani sendikasız, sözleşmesiz yaklaşık 15-16 milyon işçinin nelerden mahrum bırakıldığını, bir başka ifade ile o kutsal “milli ekonomi” adına patronlara, örgütsüz oldukları için, ne kadar artık değer kazandırdıklarını da anlarız.
TİSK diyor ki, sendikalı-TİS’li işçilerin 2015 itibariyle eline ortalama net 3 bin 130 TL geçiyor. Bu, “kemiksiz”, yani SGK primi, vergisi ödenmiş, işçinin eline geçen net para ve ortalama…Ücretler sektörden sektöre , kamudan özel kesime değişiyor tabii. O ayrı detay… en kazanırsın…

untitledAsgari ücretlinin kaybı…

Ayda 3 bin TL kazanıyorsa “Talihli amele”, “talihsizler”, yani örgütsüz, hatta asgari ücrete talim edenlerle kıyaslarsak ne görürüz? Asgari ücretin neti Temmuz’da 1000 TL gibi olacak . Kaç asgari ücretli var? Merkez Bankası, TÜİK’in işgücü veri setinden hesapladı ki, toplam ücretlilerin neredeyse yüzde 40’ı. Yani? Neredeyse 7 milyon. Bu ne demektir? Bu, 7 milyon asgari ücretli, sendikalı olsaydı, TİS hakkını kullanan 700 bin kişinin arasına katılsaydı, onlar da ayda net bin TL değil, ortalama 3 bin TL ücret geliri elde edeceklerdi.
Sadece asgari ücret 7 milyonu aylık 3 bin TL net ücret gelirinden mahrum bırakınca “milli ekonomi” bu işten ne kazanıyor, bilmek ister misiniz? Şöyle hesaplayalım 7 milyon işçi , aylık 1000 TL ücretle ürettiği zenginlikten yılda 7 milyar x12=84 milyar TL pay alıyor. 1000 değil de 3000 TL alsaydı bu pay, 7x3x12= 252 milyar TL olacaktı. Yani, örgütsüzlük, 168 milyar TL kazandırmış “milli ekonomi”ye, yani burjuvaziye. Bu da milli gelirin yüzde 10’una yakın bir dilimin ücretliden esirgenmesi ve patronda kalması demektir. Hesap bu kadar basit.
Gelin daha genel bir hesap yapalım. 17 milyon ücretlinin aylık kazanç ortalamasını 1500 TL alalım. Ne eder? 17x1500x12=306 milyar TL.Yani ücretliye milli gelirin yüzde 17,5’u. Örgütlenip ortalama aylık geliri 3 bin TL’ye çıkarmak ne kazandırır? Milli gelirden yüzde 17,5 pay daha. Yani , ücretliye milli gelirden yüzde 34. Örgütlenmenin işçiye ne kazandırdığını, örgütsüz kalmanın patronlara ne kazandırdığını anlıyoruz, değil mi? Yarı-yarıya…
12 Eylül mirası
Örgütsüzlüğün “milli ekonomi”ye yaptığı bağışı, ihsanı görünce, neden 12 Eylül, önceki Anayasa’da sağlanmış sendika, TİS haklarını budadı, şimdi daha iyi anlaşılıyor olmalı. Neden, zorba Evren’in çalışma yasalarına RTE’nin AKP’si hiç dokunmadı, anlaşılıyor, değil mi? 3 yerine 1-1,5 vermek varken, sömürüyü böyle katmerleştirmek varken, niye 3’ün kapısını açsınlar?…
Ama onlar açmıyorlar diye, talihine mi küsmeli düşük ücretli örgütsüz kitle? Bursa’daki direniş şunu öğretmiş olmalı; Sendikalı-örgütlü oldukları için güçlüler ve patronları dize getirip yalvartıyorlar.
Örgütten büyük güç yoktur…Hiç durma, hemen örgütlen, sendikada, partide, nerede yan yana durabiliyorsan, tek başına kalma, örgütlen…Ancak, örgütlüysen kazanabilrsin…

Genel kategorisine gönderildi | “Milli Ekonomi”de Sömürünün Boyutları için yorumlar kapalı

Gecikmiş isyanlar

Bursa’da kaynayan eylem kazanı, bir anda Türkiye’nin gündemini de değiştiriyor. Otomotivi, yan sanayisini ve öteki metal sektörünü içeren işkolunda, özellikle iki büyük otomobil fabrikası Tofaş ile Renault’da işçiler ayaklandı. Tepki, işverene, sendikaya, son yapılan toplu sözleşmenin tatmin etmeyen maddelerine…Yani ağırlıkla ekonomik. Ekonomik tatminsizliğin öfkesi, Türk İş üyesi Türk Metal’e de patlamış durumda. Buna, “Gecikmiş bir isyan” diyorum ve sonrası için de “bekle-gör” demeyi yeğliyorum. Önce neden “gecikmiş”?
Metalin sırrı
Metal işkolundaki sanayiler, öteden beri Türkiye’nin en yüksek katma değer ve kâr üreten sektörleridir. Türkiye burjuvazisinin koç başı Koç’un birçok sektörü terk ederken neden hala bir ayağının metalde olduğunu sorgulayınca da , bunu anlarsınız. Daha çok 1970’li yıllarda kurulan ve gelişen otomotiv ve öteki metal sektörlerinde Koç’un kurdurduğu en militan işveren sendikası MESS, yine o yıllarda yükselen işçi hareketi başını ağrıtmasın diye, işyerlerine sendika sokmamak yerine, Türk-İş üyesi Türk Metal’in sektöre yerleşmesi için gayret içinde oldu. Turgut Özal’ın MESS başkanlığı yaptığı dönemde bu özellikle bir politika olarak izlendi.Yeni kurulan DİSK Maden İş’in sektöre girmemesi için yoğun çabalar gösterildi. En çetin mücadeleler hep metal işkolunda oldu. MESS, İstanbul, Bursa, Kocaeli, Ankara ve Ereğli ağırlıklı metal işyerlerinde merkez sağ ve MHP’li yöneticileri olan Türk Metal ile sendikal arenayı kontrolünde tutmaya çalıştı. Zaman zaman çatlaklar yaşasa da bunu 12 Eylül 1980’e kadar taşıdı. 12 Eylül sonrasının anti-sendikal ortamında DİSK Maden İş kıyıma uğrayınca meydan iyiden iyiye Türk Metal’e kaldı ve işçiler, zaten güdükleşen sendikal iklimde Türk Metal ile hayırhah bir üyelik ilişkisine razı göründüler.
AKP’li yıllar
AKP’nin iktidar olduğu ve yoğun dış kaynak girişine dayalı büyüme yıllarında, büyük metal işyerlerindeki işçiler de , sayısı 17 milyona ulaşmış ücretliler içindeki 1 milyon sendikalı-toplu sözleşmeli işçilerden olmanın “ayrıcalığı” ile, verilene pek itiraz etmediler. İç pazara dayalı büyüme ile işveren iyi kârlar ediyor hem de Avrupa’daki Fiat ve Renault ana firmalarından aldığı sipariş işlerle çarkını döndürüyordu. AKP’li yılları başta otomobil firmaları ve yassı çelik üreticisi Ereğli mutlu-mesut geçirdi. 2008-2009 krizi ile tökezledilerse de izleyen iki yılda, özellikle emeğin sırtına basarak durumu toparladılar. Ancak 2012’den bu yana piyasa durgun. Otomotiv kredisi kullanımı hızla azaldı. Dış siparişlerde yavaşlama var. Buna bağlı olarak MESS, sözleşmeleri 3 yıllık ve grup sözleşmesi olarak yapmaya, dalını budağını da kırpmaya başladı, işçileri esnek çalışmaya mecbur tuttu. Sarkuysan gibi büyük işyerlerinde örgütlü DİSK Birleşik Metal İş’in grevini “erteleme” adıyla yasaklatarak işçileri iyice köşeye sıkıştırdı. Patlama beklemiyorlardı. Sonuçta, “Metal işçileri, ayrıcalıklı sendikalı-TİS’li işçilerdi ve birçok sektöre , işyerine göre, nisbeten iyi ücret de aldıkları söylenebilirdi”…
Kıvılcım…
Oysa metal işçileri aynı hissiyatta değildi. Onlar da birçok yurttaş gibi, AKP döneminin ürünü bankalarca boca edilen tüketici kredisi ve kredi kartı tuzağına yakalanmış, konut kredisi, ihtiyaç kredisi derken 350 milyar TL’yi bulan hanehalkı borç yükünün bir kısmını onlar da üstlenmişti. Şimdi, eldeki ücretler, borç taksitlerini çevirmeye de yetmiyordu. İş güvencesi istikrarsızlık kazanmıştı. Geçim çemberi daralıyor, sendika ise doğru dürüst sözleşmeler imzalamıyordu. Yangın için kıvılcım beklenirken Bosch işyerindeki sözleşmenin gerisinde kaldıklarını görünce pimi çektiler ve zincir boşaldı. Eylemler başladı…Sözleşmeye, sözleşmeyi bağıtlayan sendikaya ve işverene tepki çığ gibi büyüdü. Hem de 7 Haziran seçimlerine 3 hafta kalmışken…
Maskeler düştü
Her işçi eylemi turnusol deneyi gibidir, gerçek yüzleri açığa çıkarır. MESS, yayımladığı bildiride şöyle dedi; : “Bilinmelidir ki imzalanan grup toplu iş sözleşmelerinde herhangi bir değişiklik yapılamayacağı hususu MESS Genel Kurulu tarafından da teyid edilmiştir. Oyak Renault’taki yasadışı eylemin de bir an önce sona erdirilerek, çalışanlarımızı sağduyu ile hareket etmeye, işlerine sahip çıkmaya, işyerlerine ve milli ekonomiye zarar veren yasadışı eylemlere derhal son vermeye davet ediyoruz” İki yüzlülük…Yapılan sözleşme yenilenmezmiş! Oysa 2009’de Ereğli’de, “Ya tenzilat, ya tensikat” cenderesine sokup işçileri, yapılmış sözleşmeyi rafa kaldırmıştı aynı MESS…
Asıl maskesi düşen Türk Metal oldu. İşçilerin neden gecikmiş isyankârlar olduğunu şu sözleri duyunca da anlayacaksınız. Bursa’nın yerel gazetesi A gazeteye 15 mayıs’ta konuşan Türk Metal Başkan Yardımcısı “Gezi fobisi”ni dışa vuruyordu… Mesut Gezer’e göre, bu eylemler uluslararası güçlerin eseriymiş. Fabrikalar yatırım kararı alma dönemindeymiş. Dış güçler, “Türkiye’yi baltalamak için görünmez elleri harekete geçirmiş.” “Dış güçlerin Taksim Gezi provokasyonları Bursa’da yaşanıyor” imiş…
Nereye evrilir?
Gecikmiş işçi isyanının nereye evrileceğini henüz bilemeyiz. Gezi fobisi ile topa, Bursa Valisi de girmiş, arabulucular ile yatıştırmaya yönelmişler. Benim bildiğim MESS, bu işte geri adım atmaz. İsyanı cezalandırmak isteyecektir. AKP ise, seçim arifesi diye, ateşin büyümesini önlemek isteyecektir.
Sınıf önemli bir momentte, büyük burjuvaziyi ve seçim sınavındaki AKP’yi adeta, işçi terminolojisiyle , “testislerinden” yakalamıştır…Bu sınıf muharebesini bir sınıf kazanımına dönüştürüp dönüştürememe , yine sınıfın kendi elindedir. Momenti heder de edebilir, sıçrama tahtası da yapabilir. Bu ekonomik muharebenin siyaset ile bağlarını doğru kurarsa, kazanma şansı yüksek olur. Geçici uzlaşmalara kanar ve ekonomizm çemberine hapsolursa, bir kez daha kaybeder ve yazık eder.
Gezi ruhu, Haziran ruhu, bu momente hakim kılınmalı ki, yazık olmasın…

Genel kategorisine gönderildi | Gecikmiş isyanlar için yorumlar kapalı

Turkey’s risks likely to increase after election

 

Mustafa SÖNMEZ – Hürriyet Daily News, May/ 18/ 2015

Everybody in Turkey is focus on the upcoming general election. What about after the election? Those economic, political and even geopolitical risks, will they lessen with the results of the June 7 vote? Will Turkey have a more predictable future? Will the uncertainty and fog disperse? Will foreign investors return? Will the dollar exchange rate relax? Will the wheels of economic growth start turning again?

Even though the last three years have not been so bright, the Justice and Development Party (AKP) has generally lived “la dolce vita” during its 12-year reign. But what lies ahead of us is not easy for the AKP, the main opposition Republican People’s Party (CHP), or any of the other parties. Actually, we are entering a “grinder-backbreaking” period.

Fed decision

Everybody knows that either in June or September, the Fed will increase interest rates. Even just mentioning the word “increase” was enough to shake up the environment.

To see what has happened to global currencies, let us first look at the currencies of central countries. From May 12, 2014 to May 12, 2015, in one year the euro lost 19 percent of its value against the dollar. The Yen lost 17.7 percent and the Canadian dollar lost 11 percent. The Scandinavian countries and Switzerland adjusted their currencies against the strengthening dollar, also not to lose their exporting powers.

Losses against the dollar were more striking in the “emerging countries,” including Turkey. The Russian ruble, also hit by the effect of political sanctions, lost 46 percent. The Brazilian real lost almost 37 percent.

The Turkish lira is nearing a 29 percent loss. The lira was valued at 2.09 dollars on May 12, 2014; it was 2.70 liras on May 12, 2015.

What has happened to Russia is obviously different to what has happened to Brazil and Turkey. However, the currencies of other emerging countries such as Poland, Mexico, South Africa and India have lost much less against the dollar.

In this differentiation, political vulnerabilities as well as economic vulnerabilities are key. Matters such as doubts over the separation of powers, the independence of the judiciary, an executive that seeks to gather all other powers, illegal practices, and covering up of corruption, are especially keeping foreigners away from Turkey. This gives the lira not opportunity to recover against the dollar. On the contrary, the current account deficit data in the first quarter show that reserves are shrinking and even unregistered foreign currency stocks are rapidly eroding.

First quarter current account deficit

First quarter data shows that the problem that already exists in providing the supply of foreign currency needed for the current account deficit is growing. According to Central Bank data, in the first three months of 2014, capital inflows were replaced by capital outflows, reaching $1.3 billion. When foreign inflows decreased, the foreign currency that was abroad or unregistered (net error and omissions) was provided by Central Bank reserves. In the first quarter of 2014 around $5 billion from the reserves and $8 billion from the unregistered items were released. Only with them and the result of increased interest rates was the dollar exchange rate average of 2014 able to be held at 2.20 liras.

In the first quarter of this year, the current account deficit was nearly $11 billion, but capital inflows could not finance the deficit. It remained at $3.4 billion. It is understood that around $4 billion from “unregistered” sources and $3.6 billion from the reserves have been released to the markets. Even this can barely hold the dollar exchange rate within the corridor of 2.65 and 2.70 liras.

The burden on Turkey comes from both the non-decreasing current account deficit and also the foreign debt payments due. This need would erode the reserves and unregistered accumulated foreign currencies, but again it looks as if these would not be sufficient to pull the dollar below 2.80 liras toward the end of the year.

What will happen now?

What has happened up to now is only a hint of what will happen in the future. For instance, speaking about the lira, the 29 percent devaluation in 12 months does not stop there, it continues. Things will not calm down with June 7 election. If anyone believes that foreigners will bring dollars in abundance to Turkey and pull the prices down after the election, then they are wrong. There are domestic reasons as well as international reasons for this.

First of all, the United States is recovering. The U.S. had two major deficits: The current account deficit and the budget. Before the 2008 crisis, its current account deficit reached 6 to 7 percent of the national income. The economy shrank and the current account deficit also shrank. Now it is around 2.7 percent. The public deficit was 10 percent of national income in 2009-2010. In 2015, it went back to 2.8 percent. The growth rate is also recovering.

Those similar to Turkey

When the U.S. was in a crisis, the foreign capital that poured into countries such as Turkey helped them live “la dolce vita.” Countries like Turkey were indebted $4.5 trillion in six years. While the interest rate of the dollar was “zero,” foreign capital rushed to the interest offered by peripheral countries. Now they are returning to the dollar due to rising interest rates in the U.S.

How will the peripheral countries that have lost around 20 to 30 percent against the dollar manage with this heavy burden? For instance, Turkey has a foreign debt of $402 billion and 40 percent of this has to be paid back within 12 months. Is that easy?

The overall foreign debt of emerging countries is calculated at $9-10 trillion. This is a concern to the IMF, which is asking the U.S. to be moderate. If the crash is too hard in other places then it will be difficult for the world economy to recover.

The Fed will make the expected increase in June or September. The problem is how will Turkey, which has been pampered with “la dolce vita” survive in the new climate?

S&P rating

International credit rating agencies are also cautioning against the risk after June 7. Standard & Poor’s (S&P) issued a criticism of Turkey at the beginning of May. Even though it did not change Turkey’s rating and outlook, it lowered the rating for the Turkish Lira from BB to BBB-.

Foreign investors do not focus too much on the rating about local currency transactions. The bad rating of S&P for the Turkish Lira did not shake the markets but this was an up-to-date and important signal, telling them that the political authority was putting pressure on the Central Bank, restricting its operational independence.

Another credit rating agency, Moody’s, in its “Global Macro Outlook” report, also highlighted the risks concerning Turkey. Moody’s report said countries such as Turkey and South Africa were more vulnerable to the strong dollar and capital movements.

 

Araştırma - Haber, English kategorisine gönderildi | Turkey’s risks likely to increase after election için yorumlar kapalı

Hukuk yoksa, rant yağması sürer

Paris

Üç gündür Paris’i, İstanbul optiğinden gözlüyorum. Birikenlerin de etkisiyle insanın içini sızlatan İstanbul yağmasını, bu şehre kıyımı, şehrin insanına nobranlığı daha çok hissediyor, daha bir öfkeleniyor insan.
Paris’te de, İstanbul’daki kadar, 14 milyon dolayında nüfus yaşıyor ve İstanbul’un iki katı turist ağırlıyor Paris ama İstanbul’da insanı çileden çıkartan, delirten trafiği Paris’te hissetmiyorsunuz. Bunun neden böyle olduğunu İlhan Tekeli hoca bir metaforla açıklar. Paris, dolaplı, çekmeceli, İstanbul ise bundan mahrum odalara benzerler der. Gerçekten de tarihi 1900 yılına giden müthiş metrosu Paris’ in hengamesini toparlayan en önemli çekmecedir mesela. Biçare İstanbul’un metro ile tanışması ve ihtiyaca cevap vermesi ne kadardır şunun şurasında ? Ne dolabı vardır doğru dürüst, ne çekmecesi…

Şantiyesiz
Paris’te şantiye aradı gözlerim, yoktu. Tembel Fransızlar yatırımı unutmuşlardı ! Oysa İstanbul öyle miydi ? Dağ, taş inşaat..Fransızlar konuşur Ak Parti yapardı işte!..
Büyük insanlığın tarih ve kültür mirası bu iki kente, kim, nasıl davranıyor, farkı görebiliyorsunuz. Parisli kentini koruyor, seviyor ve yağmalatmak ne kelime , toz kondurmuyor. Kentin silüetinin kutsalına dehşetli saygılı. Louvre Müzesi’nden Sen nehrini solunuza alıp batıya doğru baktığınızda yedi kilometrelik bir eksen üzerinde; 1805 tarihli Arc de Triomphe du Carrousel , arkasında Concorde Meydanı (1836) ve dikili taş, arkasında Charles de Gaulle’deki (I’Etoile) Arc de Triomphe ve La Défense’da bulunan Grande Arche’ı görürsünüz. Bu yapıların hepsi aynı hat üstünde , bir zaman tünelinden geçirirler sizi, bir tarih anlatırlar . Kentin ve ülkenin gelişimini resmederler adeta. Bu silüet Parislinin kırmızı çizgisidir. Zinhar, dokundurtmazlar. Bir de İstanbul’a son yıllarda olanlara bakın…
Sultanahmet’in minarelerinin arasına karışan Zeytinburnu gökdelenleri ayıbını traşlamaya hiçbir babayiğit bulunamamış. Her gün gözümüze sokuluyor meydan okuyarak…Haliç’te, üstünden tramvay geçirilen köprü, muhteşem Sinan Süleymaniye’sine hep saygısız, nobran ve devrin küstahlığını, hukuk tanımazlığını temsil ediyor.

Hep isterler
Her büyük kent, egemenlerin ağzını sulandırır. Kentin değerli arsasının azamisine sahip olmak ve onun üstüne, kendisine en yüksek kazancı sağlayacak binalar yapmak isterler. Kamu otoritelerince tanınmış limitleri delmek ve rantlarını olabildiğince en yukarı çekmek isterler. Dahası, kamu arsalarını ele geçirmek, kamu yatırımlarını kendi rantını çoğaltacak biçimde yönlendirmenin peşindedirler. Bunu Paris’teki , Londra’daki inşaat baronları da arzular, İstanbul’daki de…Ama Paris’teki pek heveslenmez, İstanbul’daki ise hayalinde göremeyeceği yükseklikte, hacimde beton yığınlarını gönül rahatlığıyla, kibirle diker ve yeni avların peşine düşer.
Nedir İstanbul’dakini Paristekinden farklı, ayrıcalıklı kılan ? Tek kelimeyle hukuksuzluktur. Hukuku hiçe saymak, geçersiz kılmak fütursuzluğudur. Bağımsız yargıyı yürütmenin kontrolüne sokup sindiren AK Faşizm’in imar hukukunu Anayasal hukukun önüne geçirebilme saldırganlığıdır fark. Paris’teki yapamaz, cüret edemez, hukuk yakama yapışır, izin vermezler, der. İstanbul’daki omuz silker, hukuk dinlemez. Onun için hukuk Anayasa’daki değil, Kaçak saraydakinin hukukudur.
Rant, rant, rant…
Son iki yazımda anlattığım Çiftçi Tower olayı, son yılların hukuk tanımazlığının, yargıyla alay etmenin son örneğidir. 17/25 Aralık tapelerinde bir dizi kanıt döküldü ortalığa. Tam bir rezalet…Dönemin Şehircilk Bakanı Bayraktar, Zorlu’daki imar ihlallerini, suç oluşturan imar kirliliğini açıkça ve küfürlerle dillendiriyor, imar suçu sanıklarından Ali Ağaoğlu Bakırköy’deki imar ihlalini Bilal’in TÜGEV’ine arsa bağışlayarak nasıl çözdüğünü ve bunu büyük patron RTE ile hallettiğini açıkça ifade ediyordu.
Hukukun işlemez hale getirilip yargının baskı altına alındığı şartlarda imar hukuku, kentlinin hakları, kamusal çıkarlar ‘badem’ olur. Kaçak saraydaki neden Başkanlık sıtmasında ? Bu hukuksuzluk sürsün, yasa ihlalleri de günün birinde sorgulanmasın diye…
En acil mesele bağımsız yargı, hukukun işler hale getirilmesidir. Bu olmadan Çiftçi Tower meselesi, yenilerine yol olacak, her yolsuzluk, yapanın yanına kar kalacaktır. Acı gerçek budur.

Genel kategorisine gönderildi | Hukuk yoksa, rant yağması sürer için yorumlar kapalı

46 Katlı Rant Rezaleti (2)

Levent’e girişte, 24 bin metrekare üstüne dikilen ve tamamlandığında her biri 180 metre olacak Çiftçiler-Türkerler ortaklığı rant rezaletinin bir dizi yasa, mevzuat delerek yükseldiğini dün yazmıştım. Peki böylesi bir kör gözüm parmağına rant rezaleti siyasi koruma olmadan olur mu? Olmaz elbette. Bütün bu ve benzeri rant rezaletleri siyasi koruma ile yapılıyor. Bu yılın başında yayımlanan “AK Faşizmin İnşaat İskelesi” kitabımda uzun uzun anlattım; bu bir model. AKP’nin siyasi tırmanışı tamamen bu inşaat odaklı projelere dayanıyor ve ağırlıkla İstanbul rantının istismarına dayalı bu projelerle hem AKP’ye bağımlı bir organik burjuvazi yaratılıyor hem de ranttan AKP’ye düşenle bir rejimin inşaat iskelesi oluşturuldu ve sürdürülmek isteniyor. İşte bu modelin bir ürünü de Çiftçi Tower…
Kim Çiftçiler ?
Çiftçiler, Mersin kökenli, Türkiye’nin ilk kuşak sermayedar gruplarından. Chrysler/Jeep/Dodge ithalatçı-temsilci olarak işe başlamış, sonra üretime girmişler ama bunların yanında gayrimenkul zengini bir aile…Beşiktaş’ta, Zincirlikuyu’da çok değerli mülkleri var. Ailenin birçok ferdi kira üstünden ödenen vergi sıralamasında “şampiyonlar” arasına girer. Barbaros’taki Sait Çiftçi dispanseri, zamanında bu ailenin reisinin hayrına yaptırdığı bir sağlık ünitesi. Zincirlikuyu’dan Levent’e dönen üst geçidin olduğu köşede, tam da eski Karayolu arazisinin bitişiğindeki çok değerli arazi de Çiftçilerin. Arazi Çiftçi’den, yapım Türkerler Holding’den.. Peki Türkerler kim, asıl ona bakalım.

Türkerler kim?
Türkerler ismini AK Faşizmin inşaat şantiyelerinde sık sık görürdüm. TOKİ’lerde en çok işleri kimler almış diye yaptığım sıralamada dikkat çektiler. İstanbul Kayabaşı, Ankara Çukurambar ve Çankaya’da hali hazırda binlerce konut inşa eden şirket, Kamu-Özel Ortaklığı adı altında yaptırılan “sağlık kampüsleri”nden de pay almış. Ankara’da Etlik’te de İtalyan Astaldi ile 1 milyar avro yatırımla “sağlık kampüsü” kuruyorlar. İzmir ve İzmit yatırımlarının her biri yatırımları 500 milyon avroluk. Ayrıca enerji ve sağlık sektöründe de başka yatırımları var.
Kadın dış giyiminde Selen ve Seten markalarıyla çalışan Türkerler Grubu’nun, şu anda başkentte 5 ayrı mağazası var. Ankara Bala kökenli Kazım Türker, birikimini tekstil ve hazır giyim sektörlerinden sağlamış. RTE’nin kankalarından Remzi Gür’e ait Ramsey markalı ürünlerin bayiliğini de yapan Türker, izleyen yıllarda iş alanlarını büyüterek lokomotif sektör olarak inşaatı seçmiş ve o zamandan beri AKP’nin organik burjuvalarından biri olarak yükseldikçe yükseliyor.
CHP’li Belediyeler…
Çiftçi Towers, Beşiktaş ilçe belediyesi sınırları içinde. Dolayısıyla, bir yanıyla CHP’li Beşiktaş Belediyesi’ni ilgilendiriyor. Sözcü gazetesinin emlak-rant haberlerinin usta muhabiri İsmail Şahin, bu proje ile ilgili başından beri sıkı haberler yapıyor. Bu nedenle epeyi baskı görmüş, ama yılmamış. Bu hukuksuz projenin Beşiktaş Belediyesi’nden de onay gördüğüne, Beşiktaş belediyesinin yeterli denetimleri yapmadığına tanık olmuş ve haberlerinden birinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Çiftçi Towers’taki yasalara aykırı yapılaşmayla ilgili soruşturma başlattığını yazdı.
İnşaat sorumluları hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 184. maddesiyle düzenlenen imar kirliliğine sebebiyet vermek, binayı denetlemekle görevli oldukları halde kaçak yapılaşmaya göz yuman kamu görevlileri hakkında ise görevi kötüye kullanma suçu kapsamında inceleme yapıldığı İsmail’in haberinde var. Savcıları, hakimleri bir çırpıda görevinden alan AK Faşizme direnen namuslu, cesur yargı mensupları umarım vardır ve görevlerini yılmadan yapıyorlardır.
Ne dersiniz?
AK Faşizmi yükselten İstanbul’un rant projeleri, ne gariptir ki, ağırlıkla Şişli, Beşiktaş, Sarıyer, Ataşehir, Kadıköy gibi CHP’li belediyelerin yönetiminde olduğu kent rantı yüksek ilçelerde gerçekleşiyor. Bu projelerdeki hukuksuzlukları CHP’li belediyelerin engellemesi, sahip oldukları ruhsat, iskan vb. yetkilerle tekere çomak sokmaları beklenmez mi? Bu meselelerin içinde olanlara bu soru sorulduğunda kimisi acı acı gülümsüyor. İstanbul’da fiili bir AKP-CHP koalisyonunun icra edildiğini iddia edenler var ve usulsüzlük, yolsuzluk mahsülü rantın kırıştırıldığından söz edenler de. Bunlara inanmak istemiyor insan. Hiç olmasa tuz kokmasın istiyor. Bilmem, CHP üst yönetimi bu iddialara ne der?
Bu suçlamalara bırakalım CHP’li yetkililer cevap versin. Öyle değil, böyledir, tevatürdür, projeler de yasaldır diye bir iddiaları varsa, çıkıp söylesinler de biz de aydınlanalım, boşuna kimsenin günahını almayalım. Var mı? Bekliyoruz…

Genel kategorisine gönderildi | 46 Katlı Rant Rezaleti (2) için yorumlar kapalı

46 Katlı Rant Rezaleti (1)

İstanbul’da yolunuz Zincirlikuyu’ya düşerse hiç gözünüzden kaçmayacaktır; ya da bir yakadan diğerine geçerken kafanızı çevirince hemen fark edeceksiniz, gökyüzüne bir rant kulesi yükseliyor, öyle böyle değil 180 metre, 46 katlı…Birinci Boğaz köprüsünün ayağındaki Karayolu arsasına kondurulmuş üçte biri kaçak Vestel’in Zorlu beton yığınının yanında onunla yarışan bir başka çirkinlik abidesi, boğaza yukarıdan bakan bir paslı hançer…Üstünde Türkerler İnşaat yazıyor, adı da Çiftçi Tower…Yani Çiftçiler Holding ile Türkerler Holding’in ortak yapımı. Bu rantiyelerin kim olduklarını ve Ak Faşizm ile ilgilerini yarın yazacağım.

Büyük koruma

180 metre yüksekliğe ulaşan Çiftçi Towers adlı proje yasalar ve imar mevzuatları yok sayılarak yükseliyor ve hem yerel, hem merkezi idare AKP buna göz yumuyor, hatta koruyor. CHP’li belediyelerle ilgili ise göz yumma iddiası var.


Tamamlandığında 180 metre boyunda 46 katlı iki rezidans kulesinden oluşacak Çiftçi Towers’taki rant oyunları, hem inşaat hacmi, hem de amaç dışı işlevlendirip satma ile ilgili. Bu devasa rant kuleleri, Boğaziçi İmar mevzuatını ilgilendiriyor ve onu ihlal ediyor. 2960 sayılı Boğaziçi Kanunu’nun 10. maddesine göre, Boğaziçi alanında ve etkilenme bölgesinde kalan bir arazi üzerinde yapılacak konut alanları en fazla 15 metre, 5 katlı olabilir. Boğaziçi ön görünümü nedeniyle yapılaşmanın kısıtlandığı bir alanda bulunan Çiftçi Towers’ta ise getirilen yasal sınırlamalar bir kenara bırakılarak 46’şar katlı 180 metre yüksekliğinde iki adet konut kulesinde 288 rezidans dairesi inşa ediliyor. İnanabiliyor musunuz?

Amaç dışı

İstanbul’da birçok rant kulesi, imar planlarında “yönetici merkez + turizm alanı” olarak görünüyor.İzin, bunlara tanınıyor. Gein görün ki, plan kolaylıkla deliniyor ve iş merkezi, turizm amaçlı yapı olarak başlanan inşaat, sonunda konut alanı olarak inşa edilip pazarlanıyor. Bunlara nasıl iskan veriliyor, alanlar nasıl mağdur olmuyor, ayrı mevzu. Çiftçi- Türkerler projesi için de bu geçerli.

Yaklaşık 24 bin metrekarelik arazide iki blok halinde hayata geçirilen Çiftçi Towers ile ilgili resmi yazışmalarda projenin , “apart otel + ofis + dükkan” olarak kullanılacağı yazıyor. Planlara göre, 2.5 emsal ile emsale dahil yaklaşık 60 bin metrekare inşaat hakkı bulunuyor. Ama gerçekte ne var? Projede, bodrum katların emsal dışı bırakılıyor ve toplam 315 bin metrekare inşaat yapılıyor.

İmar Kanunu’nun 3. maddesi şöyle diyor; “Herhangi bir saha, her ölçekteki plan esaslarına, bulunduğu bölgenin şartlarına ve yönetmelik hükümlerine aykırı maksatlar için kullanılamaz”. Ama apart otel ve/veya turizm amaçlı inşa edilen yapıların konut olarak kullanılması ya da satılması yasalara aykırı olmasına karşın, yasa, Çiftçi Tower’da da delinerek inşaat, konut işlevli yapılıyor ve satılıyor. Bu usulsüz işlem, satın almak için ilişkiye girenlere de anlatılmıyor. İleride çok mağdur çıkacağına aldırış edilmeden…

Yerüstü yetmiyor…

Rantgözlere, onlarca kat yukarıya tırmanmak yetmiyor, olabildiği kadar yerin altına inerek de rant alanı elde etmek istiyorlar. Böyle yeraltını usulsüz kullanmanın iki örneği Zorlu’nun Levent’teki sığınakları mağaza yapan ucube yapıları ile Tüpçü Demirören’in İstiklal’deki çirkin yapısıdır.


İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından onaylanan plan tadilatına “Bodrum katlar emsale dahil değildir” notunun eklenmesiyle Çiftçi Towers’ın yer altında fazladan inşaat yapmasının önü açılmış. Boğaziçi Kanunu’na göre Boğaz’ı gören arazilerde inşa edilecek konut yapılarında, taban alanının imar parseli alanına oranını gösteren taban alanı katsayısı yüzde 15′i geçemez. Çiftçi Towers’ta imar planına göre yüzde 40 olması gereken taban alanı katsayısı ise yüzde 87 seviyesine kadar yükseliyor.

Çiftçilerin arsası yaklaşık 24 bin metrekare. Bunun yüzde 87’sini kaplayan alanda yerin altında 213 bin metrekare inşaat yapılıyor. Zemin kat ve altında kalan 10 bodrum katı kapsayan bu inşaat alanı ne olacak? Tahmin edersiniz AVM, otopark vs…Böylece, emsale dahil edilmeyerek yer altında fazladan yapılan bu inşaat alanından proje sahipleri milyonlarca dolar rant elde edecekler.

Bu kadar yasa, mevzuat dinlemeden 46 katlı rant rezaleti dikmek, siyasi koruma olmadan olur mu? Olmaz. Yarın devam edelim…

Genel kategorisine gönderildi | 46 Katlı Rant Rezaleti (1) için yorumlar kapalı

Zulalar boşalıyor, rezervler eriyor…

Mart ayı cari açığı yine ilginç eğilimler çıkardı ortaya. Bir yandan ekonomide düşük büyümeye rağmen yükselen cari açık gerçeği var. Bir yandan da açığı finanse etmek için nazlanan sermaye girişinin doğurduğu boşluk ve o boşluğun rezervleri eritmesi , zulaların boşaltması çaresizliği…Bakalım nereye kadar…
Açık düşmüyor…
Büyüme düşük seyrediyor. İlk 3 ayın büyüme verisi için TÜİK’in Haziran sonu açıklamasını beklemek gerek. Sanayi üretimi, istihdam, dış ticaret verileri ortada matah bir büyüme olmadığını , yüzde 1’i bile bulmanın zor olduğunu söylüyor bize. Oysa 2014’ün ilk çeyreğinde yüzde 4 büyüme yaşanmıştı, o büyümeye, ilk çeyrekte yaklaşık 12 milyar dolar cari açık verilmesinin anlaşılır bir yanı vardı. Ya şimdi?
dd
Bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 1 büyüme bile yok iken 11 milyar doları bulan cari açık nasıl açıklanacak ? Üstelik, enerji ithalat faturası düşmüşken…Anlaşılan o ki, ihracat tökezlerken ithalat, hem de mamul mal ithalatı, mesela otomobil vb. ithalatı ilk 3 ayda arttı. Kimileri Avro gevşerken Almanya’dan ithalatın tam zamanı dedi. Bunun yanında, dış ticaret açığını telafi edecek hizmet gelirlerinde de artış sınırlı. Turizm, müteahhitlik, nakliyat işlerinden gelen döviz de tavsamış. Buna bir de yabancıların kâr transferleri eklenince, büyüme güdükken bile ilk 3 ayda cari açığın 11 milyar dolara dayandığını görüyoruz. Bu, işin vehametinin bir ayağı, gelelim ikincisine…
Sermaye girişi?
İlk çeyrek ödemeler dengesi verileri, pek de azalmayan cari açığın ihtiyacı dövizin tedarikinde iyiden iyiye sorun olduğunu söylüyor bize. AKP yönetimindeki Türkiye kapitalizmi, bugüne kadar bol keseden cari açık veriyor, ama karşılığında da bol keseden doğrudan yatırım, borsaya giriş, kredi vb. biçimlerinde yabancı para girişi sağlıyordu. Hatta cari açığın milli gelirin neredeyse yüzde 10’una yaklaşması dert edilmiyor, bunun “sürdürülebilirliği” bile teorize edilmeye kalkılıyordu !…
Ama kazın ayağı öyle değil elbette. Cari açık milli gelirin yüzde 5-6’sını bulunca bile, gelen sermaye, “bir düşünelim” demeye başlıyor, etrafındaki alternatifleri yokluyor. İşte, 2012 öncesi bol keseden akan yabancı sermaye çeşmesi, son 2 yıldır tıslamaya, sermaye temkinli gelmeye, ya da gelenler çıkmaya başladı. Bunu önce, 2014’ün ilk 3 ayında gözlemiştik. 17/25 Aralık rezaletinin yarattığı politik riskin de etkisiyle sermaye girişi, yerini sermaye çıkışına bırakmış ve 1,3 milyar doları bulmuştu. Yabancı girişi azalınca ortaya çıkan boşluk, zulalardan çıkarılan dövizler ile Merkez bankası’nın rezervlerden karşılanmıştı. Geçen yılın ilk çeyreğinde yaklaşık rezervlerden 5 milyar dolar, zulalardan da 8 milyar dolar döviz ortaya çıkarılmış, ancak o sayede ve yeniden yükseltilen faizler sayesinde, dolar kuru 2014’ün ortalaması olarak 2.20 TL’de tutulabilmişti.
2015 ilk çeyrek?
Bu yılın ilk çeyreğinde cari açık 11 milyar dolara yakın ama sermaye girişi yine açığı finanse edemiyor; 3.4 milyar dolarda kalmış. Borsadan çıkışlar yaşanmış ilk çeyrekte, doğrudan yatırım adı altında sadece gayrimenkul satışları var; bina satılıyor , ödemeler dengesine “yabancı yatırımı” olarak kaydediliyor!…Geriye, bulunan kredi ve yabancıların mevduatları var, sermaye girişi olarak ama toplamı 3,4 milyar dolar ve 11 milyar dolarlık cari açığı karşılamamış. O zaman ne olmuş, yine zulalardan 4 milyar dolara yakın, rezervlerden de 3,6 milyar dolar çıkarılmış piyasaya. O bile dolar kurunu ancak 2.65-2.70 TL aralığında zor tutabiliyor.
Sonuç mu? Bu bunaltıcı yaz sıcağına , bu kar dayanmaz. ABD, faizi artırınca Haziran ya da Eylül’de, bu yabancı kapital Türkiye gibi ülkelerin yüzüne hiç bakmaz. Sırtta, hem azalmayan cari açık hem de vadesi gelen dış borç ödemeleri var. Rezervleri yine kemirir, zulaları yine kazır bu ihtiyaç ama yine de doları yıl sonuna doğru 2.80TL’lerden aşağı çekemez.

Genel kategorisine gönderildi | Zulalar boşalıyor, rezervler eriyor… için yorumlar kapalı