Medyanın nesi “Dördüncü güç” ?

 

Medyanın artan gücü, devletin yasama-yürütme-yargı erklerinden birine benzetilerek ona “dördüncü güç” payesinin verilmesine neden oldu. Dördüncü güç medya, toplum adına devleti “denetleyici” bir organ olabilirdi. Bu bazı ülkelerde , bazı konjonktürlerde geçerli bir argüman olsa da zamanla pek öyle olamadı; yasama-yargı-yürütmeyi kontrol etmek isteyenlerin, belki daha kolay ele geçirdikleri güç, medya oldu.

Ele geçirme…

Medya gücünü ele geçirmek için hakim sınıf fraksiyonları ve onları temsil etmeye aday siyasiler arasında yarış hep oldu. Medyanın yarattığı  nüfuzdan para kazanmak peşindeki medya sermayedarları da, medyayı “dördüncü güç”, toplum adına denetleyici olma özelliğinden vazgeçerek onu paraya tahvil etmenin peşine düştüler.

Medya alanını, ortamını böylesine rezil bir çekişmenin olabildiği kadar dışında tutmak, demokrasisi daha gelişmiş, yurttaşı daha örgütlü ve kendini korumayı bilen toplumlarda elbette kolay olmadı. Buna hem medyanın örgütlü çalışanları hem de örgütlü izleyici-okuyucu kitleler reaksiyon gösterdiler. Yasalarla kazanılmış haklar, keyfiyeti,istismarı belli ölçülerde dizginledi ve böyle de devam ediyor.

Buna karşılık demokrasisi gelişmemiş, yurttaşlık bilincinin zayıf, otoriter devlet biçiminin hakim olduğu Türkiye benzeri ülkelerde , hele ki AKP rejimi türü konjonktürlerde medya üstünden nüfuz savaşları daha kolay yapıldı ve medya üstünden de hakimiyet kazanarak güç dengeleri korunmaya, dahası güçlendirilmeye çalışıldı. Buna hem medyanın içinden  aktörlerin hem de okuyucu-izleyicinin bir direnci zayıf kaldıkça medya üstünden fil tepişmeleri daha tahripkâr oldu, olmaya devam ediyor.

Medyanın işlevi…

Her üretim tarzı gibi, kapitalizm de ancak ve ancak kendini yeniden üretebildiği ölçüde varlığını sürdürüyor. Ekonomik, politik ve kültürel düzeylerde yeniden üretim… Kapitalizmi , kendisinden önceki üretim tarzı olan feodalizmden ayıran şey, üretici işçinin “özgür”lüğüdür. Feodalizmde serfin feodale karşı açıktan, gözle görünen bir bağımlılığı sözkonusu idi. Buna “ekonomi dışı zor” deniyordu.

Kapitalizm, feodal karşısında serfi “özgürleştirdi”. Kente gelen serf feodale bağımlı değildi. İşgücü üstünde açıktan zor yoktu. Ama işgücü satmadıkça da hayatını idame ettiremezdi. Kapitalizm, onu işgücünü satmaya mecbur bırakmıştı bu açıktan değil, şimdi ekonomiye içkin (mündemiç) bir zordu. Kentteki kapitalist o işgücünü ücret karşılığı alabilir, onu kullanarak değer ve artı değer üretebilir, dolayısıyla sermaye birikimini sürdürebilirdi.

Din ve  Eğitim

İşgücünün metalaşması ve bunun üstünden birikimin ilerlemesinin meşruiyetini sağlayacak kurumlardan biri feodalizmden mirastı: Din. Hırıstiyanlıkta kilise, feodalizmin egemeni olarak kapitalizmde güç kaybetse de  şimdi yeni işlevi, emek ile sermaye arasındaki “ekonomiye içkin zor”u sömürüye meşruiyet kazandırmak, bunu “olağan” göstermekti. İşçi, yeni kaderini kabullenmeli, Tanrı’ya bir işi olduğu için şükretmeli ve kendisine iş veren patronuna da şükran duymalıydı.

Eğitim, okul, kapitalizme meşruiyetin ve rıza almanın bir diğer kurumuydu. Burada aday işçilere hem yeni düzenin görenekleri öğretilecek hem de beceri kazandırılacaktı. Okuma-yazma, pozitif bilimlerle ilgili dersler alma, kapitalist üretimin işbölümünde alınacak rollere göre beceri edinmeyi okul sağlayacaktı. Din ve eğitime bir üçüncü kurum eşlik edecekti; medya.

Ve medya…

 Primitif haliyle, yazılı medya, para-meta-para’ zincirinde iletişimi sağlayan ve çemberin tamamlanması için gerekli pazar, finansman, hammadde ve işgücü tedariki ile ilgili bilgilerden kapitalistleri enforme eden bir rol üstleniyordu. Ama aynı zamanda, kapitalstlerin ortak yönetim organı olarak işlev görecek siyasi kurumların bir tür inşaat iskelesi olacaktı gazeteler,dergiler. İki işlevi birden üstlenenler de olacaktı,hem de “bağımsız medya” görüntüsüyle. Bir yandan ticari bilgiler, haberler veren, bir yandan kapitalist devleti bir tür “sınıflar üstü” örgüt olarak gösterme ve buna itaat için kitleleri yönlendirmede artık medya da üçüncü önemli bir aktör olarak ideolojik kurumlar içinde yerini alacaktı.

Kapitalizm geliştikçe, din-eğitim-medya üçlüsünden birincisi işlevini yitirmemekle beraber, diğerlerinin hızına ulaşamadı. Eğitim, hızlanan sermaye birikimi, ulusal pazarlardan uluslar arası pazarlara yayılan genişletilmiş yeniden üretimin, ayrıntılı işbölümünün gereği daha da kurumlaştı; hem bilgi-beceri kazandırma işlevi hem de potansiyel ücretlilere düzene saygı ve biatı öğretme işlevinde yetkinleşti.

Aynı şekilde medya, matbaa, ulaşım, haberleşme teknolojisindeki gelişmelerle birlikte hızla gelişti; üretilen malların pazarlanması için elzem olan reklam ve onun medya üstünden tüketicilere ulaştırılması ihtiyacının yarattığı gelir kaynağı olma imkanı da medyaya güç ve etkinlik kazandırdı. Dahası, kapitalist devleti kullanmada hakim sınıf fraksiyonları, onlar adına hareket eden siyasi partiler arasındaki yarış, ayrıca medyaya ihtiyacı, medya için harcamaları katladı.

Medyaya, dil alışkanlığı ile “Dördüncü güç” diyenlerin, yeni baştan olup bitenleri düşünmelerinde fayda var…

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Aile Borçları: Abartılar ve gerçekler

AKP rejiminin iktidar olduğu yıldan  itibaren doludizgin uyguladığı neoliberalizmin,Türkiye ekonomik ve toplumsal dokusuna eklediği önemli bir öge de aile borçlanması ya da bireysel borçlanma… Türkiye’de bugün, 2003 öncesi dönemde görülmedik boyutlarda hanehalkı borçlanması ve kültürü var. Tüketici kredisi olarak konut, taşıt ve ihtiyaç; kredi kartı üstünden de nakdi kredi biçiminde gerçekleşen borçlanmaların boyutları , 2014’te tempo kaybetse de 12 yılda hızla arttı. Bugün bankalar, kredilerinin üçte birini bireye veriyorlar. Ancak bu artışın hem ekonomik hem sosyal ve siyasal boyutlarının zaman zaman çok abartıldığını, yanlış yorumlandığını ifade etmek, eksikle, fazlayı yerli yerine oturtmak gerekiyor

Boyutlar

Hanehalkı borç yükü ile sıkça yapılan yanlışlardan biri, borç yükünü enflasyondan arındırmadan nominal olarak vermek ve artışın temposunu bununla abartmak. 2004 sonunda  26,5 milyar TL olan hanehalkı borç yükü, 2014 Haziran sonuna gelindiğinde 337 milyar TL: Bu nominal olarak, yani enflasyondan arınmamış haliyle yüzde 1175 artış, 117 kat artış demek …Bir kere bu sonuçtaki enflasyon şişkinliğini almak gerekir. Bu yapıldığında gerçek borç yükünün 2004’teki 100’lük düzeyden 2014 ortasında 564’lük düzeye çıktığını görürüz.

 

Demek ki gerçek artış 11,5 yılda yüzde 474, ya da 47 kat.  Bunu netleştirdikten sonra , gerçek ya da reel artışın da sansasyonel boyutta olduğunu söylememiz gerekir. 2004 yılında hanehalkının tüketim harcamaları 400 milyar TL dolayındaydı ve borç yükü bunun yüzde 6’sından ibaretti. 2013’e gelindiğinde borç stoku, özel tüketimin yüzde 30’una yakın. Yani , çok açık ki, iç tüketim, bireysel borçlanma ile birlikte hızlı bir artış göstermiş. Bir borçlanan, 5 borçlanır olmuş.

Ne için borçlanma?

Özellikle medyada sıkça yapılan hatalardan biri, hanehalkı borçlanmasının, her türünün sıkışıklık, zaruret, bir tür geçim sıkıntısı sonucu olduğu şeklinde. Oysa borçlanmanın iç bileşimini iyi analiz etmek, abartıları önlemek açısından yerinde olur.

Özellikle uzun vadeli konut kredilerinin kullandırılmaya başlandığı 2005 sonrasında toplam bireysel kredilerde konut borçlanmaları aile borçlanmalarının üçte birini oluşturdu. Otomobil kredileri de ilk yıllarda yüzde 8-9 paya sahipken sonraki yıllarda toplamdaki payı yüzde 3’lere düştü. Demek ki, hanehalkı borcu denildiğinde yüzde 36-37’sinin konut ve otomobil almak için yapılan borçlanmalar olduğunu anımsamak gerekir. Bunlar, bir geçim sıkıntısı sonucu başvurulan borçlanmalar değil; belli bir gelir akışı olanların yaptığı borçlanmalardır, ayrı tutmak gerekir.

Sıkışıklık…

Hanehalkının sıkışıklığı ile ilgili mercek altına alınması gereken bireysel krediler, “ihtiyaç kredisi” ve kredi kartı ile yapılan nakit borçlanma tutarıdır. İhtiyaç kredisi, daha çok, borcu borçla kapama için alınan kredi olarak bilinir ve toplamda payı 2004’te yüzde 22 iken bugün yüzde 41’e çıkmıştır; vahimdir!…Kredi kartı ile olan borçlanmaların ise payı 2013 sonunda yüzde 25 idi; BDDK’nın bazı kısıtlayıcı önlemleri ile 2014 ortasında yüzde 22,5’a düştü. Toplamda, ihtiyaç kredisi ve kredi kartı borçlanmasının yüzde 63’ü  aşması tabi ki önemlidir. Mayıs sonu verilerine göre, bankaların verdikleri kredilerde batağa girmiş olanlar, 33 milyar TL ile yüzde 3’e yakındır ve bunun üçte biri hane kredilerinin batağıdır. Bunda da geri dönüşte sorunlar kredi kartlarında ve ihtiyaç kredilerinde yaşanmaktadır.

Aile borçlanması, ya da bireylerin borç yükünden söz edilirken yapılan bir yanlış da sadece banka sistemi ile olan borç-alacak ilişkisine bakmak. Oysa, biliyoruz ki, aileler, banka dışından da borçlanır, borç-alacak ilişkisine girerler. Özellikle faizi haram sayan kesimlerde senetle borçlanmalar; dövizle borçlanmalar, kredi kartı kullanmadan taksitli alışveriş, eş-dostla yapılan hatır-gönülle borçlanmalar, oldukça yaygındır ve bunların toplamı 337 milyar TL olarak görünen bugünün borç stokunun dörtte biri bile olsa, bir anda aile borç yükü parametresi daha çok önem kazanır. Varsayımlar, beklentiler, analizler gözden geçirilir; gerçek buna yakındır.

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

IŞİD Karşısında Şaşkın ABD ve Türkiye…

Orta Doğu…Doğu ile Batıyı, Akdeniz ile Hint Okyanusu’nu, Rusya ile sıcak denizleri birbirine bağlayan topraklar…Doğu ile Batı arasındaki bütün ticarî ve kültürel bağlantıların yapıldığı bölge… Yeryüzünün en önemli kara ve su yollarının geçtiği, bu nedenle jeopolitik değeri yüksek coğrafya…  “Kara altın” petrolün özellikle 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren önem kazanmasıyla değeri ve önemi iyice artan vazgeçilmez, paylaşılmaz hale gelen topraklar…İşte bütün bunlar,  Orta Doğu’yu her dönem,  dünya egemenliği peşinde koşan emperyalist güçlerin birincil hedefi haline getirdi.

Sömürgecilik…

Emperyalizmin yükseliş çağında özellikle Büyük Britanya’nın at oynattığı eski Osmanlı toprağı Orta Doğu’da, bu toprakların halkları sömürgecilikle yönetildiler. Bölgeye Fransa’nın, Almanya’nın, ABD’nin girişi çok sonraları oldu. Petrol yatakları paylaşıldı, erken gelen aslan payını kaptı. Petrol devleri bölgeyi parselledi, halkların petrol, daha sonra da doğal gaz zenginlikleri, yağmalandıkça yağmalandı.

Paylaşım savaşlarının ardından 20. yüzyılın ortalarından itibaren Orta Doğu’da sömürü ilişkileri değişmeksizin yeni bir yapılanmaya gidildi; kaba sömürgeciliğin yerini ince sömürgecilik aldı. Mısır, Suriye, Irak, Libya’da Baasçı, devlet kapitalizmi hakim oldu bir süre. Ama önce Nasır, sonra Saddam ve Kaddafi yıkıma uğradı, son kurban Esat olacaktı, ama direniyor.

İnce sömürgecilik, güya bölgede devletler, emirlikler, sultanlıklar kurdurdu, güya bağımsızlık tanındı ama özde bütün sömürü-bağımlılık ilişkileri yeniden üretildi. Bölgenin petrol ve gazını işletenler yine küresel firmalardı, bölge ülkelerinin payı, ülkenin işbirlikçi elitine kalıyor, insafsız bir eşitsizlik, hem bölgenin ülkeleri arasında hem de tek tek ülkelerde sınıflar arasında, varlık içinde yokluk biçiminde yaşanıyordu.

Sünni-Şii…

Emperyalizm, sömürüsünü sürdürmek, hatta bölgeye kalan petrol diliminden de pay elde etmek için bölge ülkeleri arasında sürekli çatışma yarattı. Yüzyıllara uzanan Sünni-Şii çatışmaları yeniden kışkırtıldı, bunun üstünden gelirlerinin önemli bir kısmını ABD’nin, Avrupa’nın silah tekellerine sipariş veren ülkeler durumuna geldiler. S.Arabistan, Katar, BAE, bölgeye bir ABD karakolu olarak sokulan İsrail, en çok silaha para harcayan ülkeler durumuna geldiler.

Petrol ve gazdan ülke bütçelerinde kalan paraları çeşitli altyapı harcamalarına harcarken de küresel firmalar tedarikçi olarak pay savaşına tutuştular.

20. yüzyılın ikinci yarısından sonra ABD’nin borusu ötüyordu bölgede. Yıkılmamış kaleleri yıkmak, Şii eksenin, bölgesel bir güç haline gelmeye çalışan İran öncülüğünde güçlenmesini önlemek, bunun için, bir yandan İsrail’i bölgesel güç olarak kollamak, bir yandan da Sünni ekseni tahkim etmek, ABD’nin oyun planının alt başlıklarıydı.

“Ilımlı İslam”…

Büyük Orta Doğu denilen coğrafyada, duvarın yıkılışı ve Rusya’nın bir süre için de olsa bir dünya gücü olmaktan uzak kalması, ABD’nin cüretini artırdı. Ancak, “İmparator” bölgede tahakkümünü artırdıkça radikal İslam’a da alan açıldı. El Kaide ve sonraki türevleri El Nusra, IŞİD, bölgede derinleşen eşitsizlik ve adaletsizliklerin acı meyveleriydi.

bbbBOP ile bölgeye nizam vermeye kalkan ABD, 11 Eylül travmasının ardından “Ilımlı İslam” rejimiyle Orta Doğu’yu yönetebileceğine inandı ve bu formüle uygun sandığı Müslüman Kardeşler’in,Türkiye’de de AKP’ iktidarının arkasında oldu. RTE ve çevresi, bu yönelimin kendilerine bir bölgesel güç olma fırsatı doğurduğuna inanıp Yeni Osmanlıcılık hayalleriyle bölgeye nizam vermeye kalktılar. Mısır’ı şekillendirmeye, petrolü için Irak Kürt bölgesini kafalamaya, Suriye’de Esat’ın ipini çekmeye yeltendiler. IŞİD, Nusra, kim varsa onlara TIR’larla silah, malzeme, para gönderdiler.

Ne var ki, İslamın “ılımlı”sının olamayacağını görmesi, ABD’nin çok zamanını almadı. Mürsi ile Mısır’ı iç savaşa götüren, Türkiye’yi olmadık ölçüde kutuplaştıran “ılımlı İslam”  formülü, çalışmıyordu, Suriye’de hepten müflisti ve Sisi darbesi ile Mısır’da ipini çekti bu formülün, yeni şeyler bulmalıydı ABD, ama ne? .

Yeni Aktörler…

ABD,  Büyük Orta Doğu’da art arda uğradığı başarısızlıkların ardından işgal ettiği Irak’ta da kalıcı bir düzen kurmak yerine, ölümcül bir Şii-Sünni karşıtlığı bırakarak çekilmişti. Sünni Saddamcılara karşı kolladığı Şii Maliki, bir türlü Irak’ta işleyen bir rejim tesis edemedi, hem Sünni Araplarla hem Kürtlerle çatışan bir Bağdat yönetimi, ABD’yi de memnun bırakmadı ama elden bir şey gelmez haldeydi artık. Üstelik, ABD, anladı ki, artık dünyanın “İmparator”u değil. Rusya, Çin, bölgesel bir güç olarak İran var bölgede ve onları karşıya almak kolay görünmüyordu, dünya jandarmalığının miadı dolmuştu.

Bugünün Orta Doğu’su, Şii-Sünni karşıtlığı üstünden ülkelerin kutuplaştığı, korkunç boğazlaşmaların yaşandığı ve IŞİD isimli bir belanın kontrole gelmez halde bir psikopatlar ordusu olarak bütün bölge için tehdit haline geldiği karanlık bir coğrafya. Kendisini Halife ilan eden Bağdadi, RTE dahil, tüm bölge liderlerinden biat beklemekte,  Irak Şam İslam devleti için çizdiği harita Endülüs Emevilerinin Kuzey İspanyası’ndan, Balkanlara, Afganistan’a kadar uzamakta.

IŞİD’i, Esat başta olmak üzere İran’a yakın duran Şii eksene karşı kullanan ABD emperyalizmi, şimdi,  dostum Ergin Yıldızoğlu’nun benzetmesiyle, eliyle beslediği bu kaplanın sırtından nasıl ineceğini bilemez halde. Aynı şaşkınlık, afallama,  ABD’nin izinde giden RTE rejimi için de geçerli. Besledikleri IŞİD, şimdi Türkiye’yi de halifelik haritasına katmış, itaat, hatta teslimiyet istiyor. Bakalım, neler olacak…

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

İşsizlerin beşte biri üniversite diplomalı…

Bunlar, daha iyi zamanlarımız. AKP rejiminin kof kapitalist hovardalığının eseri yüzde 10 işsizliği bile arayacağımız günler, ne yazık ki kapıda. Resmi işsiz sayısının 2,7 milyon ilan edildiği, gerçeğinin 4-5 milyonu bulduğu bu günleri de ne yazık ki mumla arayacağız…

Bu kaygıdır ki, aileleri, ana-babaları, dişlerinden tırnaklarından artırıp, yemeyip içmeyip çocukları okutmaya, daha iyi bir diploma sahibi yapmaya yöneltiyor. Okusun ki, işsiz kalmasın!..Bir sosyal devlet sorumluluğu olması gereken eğitim, öyle kalitesiz öyle pespaye hale getirildi ki, özel eğitime daha çok gün doğuyor, özel okullara, üniversitelere, küresel eğitim sektörüne gün doğuyor…Aile, yemiyor içmiyor, çocuğa harcıyor, okutuyor; okutuyor, diploma sahibi yapıyor da, sıra iş bulmaya gelince  ne oluyor?

Okuduk da ne oldu?

Sevgili Aksu-Tanıl Bora’nın , Necmi Erdoğan ve İlknur Üstün ile birlikte ürettikleri, Türkiye’de beyaz yakalı işsizliği konu alan kitaplarının başlığı (İletişim Y.2011) bu isyanla yüklüdür; “Boşuna mı okuduk?”… Üniversite mezunu işsizlerin işsizlikle nasıl baş etmeye çalıştıklarını, hangi yöntemlerle iş aradıklarını öğreniriz kitaptan; okunmalı…

Dostlarımın 2011’de parmak bastıkları okumuş işsizliği sorunu hiç azalmıyor, daha da büyüyor. Patlamasını Gezi direnişinde yaptı. O muhteşem ayaklanmanın en önemli bileşenlerinden biri  tam da bu işli-işsiz yeni proleter sınıftı. Kimileri “orta sınıf” demeyi uygun görüyor. Ne ortası ? Bayağı bildiğin, neoliberal kapitalizmin yeni paryaları, yeni alt sınıf işte …Eskinin paryası iş bulursa fabrikada, bulamazsa kahvedeydi. Şimdiki, iş bulabilirse plazada, bulamazsa “cafe”de…Fark bu kadar işte…

vvv Yüzde 20; şimdilik

Ekmek aslanın ağzında, iş için diploma lazım; lise de yetmiyor, ille üniversite. Uzadıkça uzadı kuyruklar. Üniversite yaşı gelenin ancak yüzde 9’u girebiliyordu üniversite kapısından 1990’da. Tayyip Erdoğan gördü bam telini, dikti her vilayete bir üniversite, her ilçeye bir meslek yüksek okulu, arttırdı kontenjanı, taş atıp da kolumu yorulacaktı, birden bire oldu mu sana üniversiteye erişen oranı yüzde 38!..Üniversiteli sayısı 5,5 milyon!…Sihirli değnek dokunmuş gibi!

Gerçi yarıdan çoğu açık öğretimdi, ikinci eğitimdi, uzaktan eğitimdi ama olsun, üniversite diplomasıydı alınan işte.

Bir de vakıf üniversitesi adı altında ticarethaneler girdi devreye. Parayı bastıranı hem eğlendiriyor hem de diplomayı veriyorlardı. Diploma cepteydi, ama ya iş…? Oraya gelince hayatın katı gerçeği taş gibi çarpıyordu gençlerin suratına işte.

Çok  değil, AKP’nin ikinci iktidar yılı 2004’te 2,5 milyondu yükseköğretim bitirmiş işgücü ve bunların 308 bini yani yüzde 13’ü işsizdi o zamanlar. Tayyip amcaları üniversiteler kurup bol keseden kontenjan artırınca diplomalar alındı, üniversite mezunu işgücü 2008’de 3,5 milyona çıktı; 4 senede 1 milyon artış!.. Büyüme yıllarıydı 2008 öncesi…Belli ki iş bulmuştu okumuşlar…Ama gelelim 2013’e…Sayıları 104’ü bulan devlet üniversitelerinden, sayıları 71’i bulan vakıf üniversitelerinden, önlisanstı, lisanstı, lisansüstüydü, açık öğretimdi, birinci, ikinci eğitimdi…2013’e kadar 2 milyon daha mezun verildi ve işgücü 5,4 milyona  çıktı. Çıktı ama herkese iş yoktu ve üniversite  mezunu resmi işsiz sayısı 557 bini  buldu…Bu, üniversite mezunları arasında yüzde 10,3 işsizlik demekti. Bu, toplamı 2,7 milyonu bulan işsizler içinde üniversite mezunu işsizlerin yüzde 20’yi bulması demekti….

cccc

Artacak…

Lise diplomalı, meslek lisesi diplomalı işsizlerden bile çok üniversite diplomalı işsiz var. Liseliler yüzde 13, meslek liseliler yüzde 11’ini tutuyor  işsizlerin yükseköğretim diplomam var diyenler, yüzde 20’sini…Oysa 2004’te bu oran yüzde 12 idi. Arada geçen yıllarda üniversite okuyan arttıkça işsizi de artmış ve toplamdaki payı beşte biri bulmuş.

Yazık ki, bu sayı daha da artacak. Çünkü üniversite diye yutturulan yerler, genç insanların gazlarını alma, oyalama merkezleri. Açık öğretim, ikinci eğitim, uzaktan eğitim bunlar, “üniversiteli” 5,5 milyon nüfusun neredeyse yüzde 60’ının kayıtlı olduğu yerler…Buralardan diploma alsan ne olacak, nereye gireceksin? Kolay mı? Kimi hali vakti yerinde olan gençler, ana-babayı ikna edip bir de lisansüstü yapayım deyip, acı gerçekle yüzleşmeyi birkaç yıl daha ertelemiş oluyorlar, o kadar…

Eğitimi de kapitalizmi de yalan dolan bir AKP rejiminin genç ve okumuş işsizlere çektireceği daha çok çile var…

Eğri, yanlış olan ne varsa düzeltilmeli.

Gezi, buna bir başkaldırıydı işte…Bir başlangıçtı, devamı gelmeli…

 

 

 

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Kanayan yara, üniversite…

Şu günlerde izlemeye tahammül edemediğim bir reklam türü var: Vakıf üniversitelerinin reklamları, ya da tanıtım adı altında parayla yaptırılan üniversite çığırtganlığı…

“Kapitalizm bu, neyine şaşırıyorsun, her şey meta, her şey alınıp satılıyor, üniversite de öyle, mallarını tanıtıyorlar…” deyip geçebilirsiniz. Tamam, kapitalizm, anladık da her şeyin, hele ki insan ile doğrudan ilgili eğitimin -sağlık ile birlikte- bu kadar kolay, pespaye biçimde paraya tahvil edilmesi şart mı ? Dahası, bunun bu kadar “alaturka” tarzda yapılması şart mı? Hiç mi bilime, saygı, etik kaygısı  yok? Kısaca, “Edep yahu!…” dedirtecek manzaralarla karşı karşıyayız.

 AKP ile gelen…

Bu utanç verici duruma da, yine AKP icraatında battıkça battı Türkiye…Her şeyde olduğu gibi, eğitimdeki kanayan yarayı da istismar edip bunun üstünden seçmen, oy tahvil etmeyi, bu alanda da hiçbir doğru dürüst muhalefet ile karşılaşmadan,  becerdi AKP faşizmi…

Anayasasına eğitimin bir yurttaşlık hakkı olduğunu yazıp bunun gereğini yapmayan bir ülkedir Türkiye. İte kalka ancak ilköğretimde okullaşmada hedefe ulaşıldı ama fire, ortaöğretimde başlıyor, yükseköğretimde sürüyor.

Lise çağında okullaşması gerekirken buna erişebilenlerin oranı yüzde 52. Yani, yarıdan biraz fazlası. Peki yükseköğretim hakkı? Buna erişebilenler güya yüzde 38’e ulaşmış, ama ne ulaşma!  Nasıl şişirilmiş bir oran olduğuna geleceğiz…

Uluslararası  normlara yaklaşmak  için üniversite eğitiminde içi boş, kof “erişim” hamlelerine girişti AKP rejimi. Kuyrukları eritip seçmenin gönlünü de fethedecekti böylece. Dünyadan akan bol kepçe borç parayla büyüme ve bunun bütçeye sağladığı vergi gelirleri imkan sunduğu halde, bütçede eğitimin payını artırmak yerine, askere-polise, yandaş sermaye için her tür inşaata harcamalar ayrıldı. Eğitim-sağlık yine üvey kaldı.

Kabuk inşa edip içini kof tuttular. Devlet olarak her vilayete  bir üniversite, ilçelere yüksek okul binası dikmek , tabela koymak, çocukları oraya bir şekilde yazdırıp güya üniversite kapısında birikenleri eritmek cinliğini doğrusu iyi becerdiler…Bir yandan da kapasitesi olsun olmasın, kim üniversite kurmak istiyorsa ona tüm yolları açmak, vakıf üniversitesi kurulmasını teşvik etmek yoluna gittiler. Devletin binasını, arsasını hibe ettiler öncelikle de yandaş sermayedarlara, cemaatlere…

Şişirme…

Sonuçta,  2003’te 60 devlet üniversitesi vardı, buna  44 eklediler, Hakkari’den Kilis’e her yere üniversite açtılar  ve devlet üniversitesi sayısını 104’e çıkardılar. Yanısıra,   kontenjanları yüzde 75’in üstünde artırıp tıkış tıkış yaptılar .

Vakıf üniversitesi sayısı da iktidara geldiklerinde 20 idi, şimdi 71…Öğrenci sayısı 2003’te 2 milyonu bulmuyordu, şimdi, sıkı durun, güya 5,5 milyon!…

Bu şişirme ile şimdi dünya aleme çıkıp diyorlar ki, biz geldiğimizde üniversite çağında olup da bu nimetten yararlanabilenlerin oranı yüzde 9’du, biz geldik yüzde 38’e çıkardık…

Ama gelin bir de yüzde 38’i okullaşmış bu “üniversiteli profili”ni bir görün. 5,5 milyon üniversitelinin 2,5 milyonu açık öğretim öğrencisi, 700 bini de ikinci eğitim denen “akşamcı” ve uzaktan eğitim öğrencisi.Toplamda yüzde 58’i kaliteli bir eğitimi almaktan uzak biçimlerde kayıtlı.  Geriye kalıyor 2,2 milyon üniversiteli. Bunların da dörtte biri iki yıllık, yani önlisans öğrencisi. Şişirmeye bakar mısınız !..

ssss

Öğrenci başına düşen öğretim elamanı sayısı, elamanın kalitesi filan…Bunları hiç konuşmuyoruz bile bu kanayan yarada…Gelelim vakıf  üniversitelerinin durumuna…

Vakıf cephesi…

Çok kısa bir  geçmişleri var ama  sayıları 71’i bulmuş durumda vakıf üniversitelerinin. Büyük holdingler, büyük ticaret, sanayi odaları, dershane orijinli  eğitim firmaları, kurdukları vakıf üniversiteleri ile yükseköğretim kulvarında yarışıyorlar. Öğrenci sayıları 360 bin dolayında henüz.

Haksızlık etmeyelim; içlerinde az da olsa, düzeyli bir eğitim kuruluşu olmak için ciddi çaba harcayanlar var. Bunlar, genellikle parasal gücü olan ve üniversiteyi sübvanse etme kapasitesi olan büyük holding vakıflarının üniversiteleri…Ama ezici çoğunluktan konuşacaksak, ortada gecekondu bir sektör var. Üniversiteden para kazanma derdinde olan da var, üniversite forsu üstünden grup imajını cilalayan, eğitimi birikim kaldıracı olarak kullanmak isteyen de…

Çoğu, birer ticarethane gibi ve öğrenciye müşteri muamelesi yapıyor. Fiyatlar fahiş ve eğitim kurumu, sürekli para sızdırmaya çalışan şirket gibi…Öğretim elemanı sayısı yetersiz, düşük kapasiteli ve tabi ki yönetim özerk değil, demokratik değil..Devenin boynu gibi; neresi doğru ki…

Alaturka piyasalaşmanın boy attığı yer sadece vakıf üniversitesi değil tabii. Aynı paragöz zihniyetle yönetim, devletin üniversitelerinden de bekleniyor. Onlardan da “kendi kaynağını yaratmak” adı altında ticarileşmeleri, öğrenciden katkı istemeleri, piyasaya iş yapmaları vb. isteniyor AKP rejimi tarafından…Peki sonuç?

Sonuç;  yükseköğretim diploması alanlardan şu anda 500 bini (yani işsizlerin altıda biri)  işsizler ordusunda …. Ama yine de, ne diploma sevdası diniyor, ne de istismar iştahı…

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

İstihdam durdu, işsizlik tırmanışta…

Ülkedeki işgücü-istihdam-işsizlik nabzını, mecbursunuz Türkiye İstatistik Kurumu’ndan, yani TÜİK’ten izlemeye…Bir kere geç yayınlıyorlar verileri. Nisan ayının nabzını, Temmuz 15’de alabildik. 2,5 ay geriden yani…Bir de yöntem sorunları var ki, onlara hiç girmeyelim. TÜİK, basın bülteni hazırlarken nedense pembe veriler hep öne çıkarılıyor. Mesela dünkü bültenin başlığı , “İşsizlik oranı yüzde 9 seviyesinde gerçekleşti”…Bunu devletin Anadolu Ajansı da, ayrıntıdaki şeytanı göremeyen gazete-TV mutfağı da böyle alır, kullanır. Oysa detaylar hiç de böyle çift hanenin altına düşmüş bir pembelik göstermiyor. Bizzat TÜİK’in verdiği detaylarda istihdamın durduööğu, yeni bir işsizlik dalgasının başladığı gerçeği var. Bakın nasıl…

Brütü…

Malum; işgücü-istihdamda hem mevsimlerin hem de bayram vs. takvimlerin etkisi var. TÜİK, önce bunları hiç dikkate almadan bir data verir, bir de mevsimi,takvimi dikkate alarak verir. Şimdi birine “brüt”, ötekisine “net” dersek, Mart’tan Nisan’a  brüt olarak piyasaya 443 bin kişinin daha çıktığını, ekonominin 611 bin kişiye istihdam yarattığını görürüz. Yani, hem işgücü piyasasına yeni giren bu 443 bin kişi iş bulmuş görünüyor hem de işsizler stokundan 168 bin kişiye (*)Net, Mevsim ve takvim etkisinden arındırılmış daha iş bulunmuş görünüyor.

Böylece işsizlik oranı da yüzde 9’a gerilemiş görünümde…

Gelin görün ki, iş bulma, yaratmada mevsimlerin de etkisi var. TÜİK, bunu da dikkate alarak veri üretiyor ve yayınlıyor. Bunu esas almak gerek. Yani bu, gerçekliğin çapaksız halidir, netidir.

Net’te…

Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış veri ise bize Mart’tan Nisan’a işgücü piyasasına 13 bin kişinin girdiğini ve bunların ancak 2 binine iş bulunduğunu , dolayısıyla işsiz sayısının değil azalma, 11 bin arttığını söylüyor. Demek ki, kazın ayağı başka…İşin içine mevsimsel durumlar girince resim başka, mevsimsel halleri dikkate alınca resim başka…

Nitekim, brüt halde yaratılmış görünen 611 bin işin detayına bakınca görüyoruz ki, bu işler, tarım, inşaat, turizm gibi, mevsimsel işlerde yaratılmış. Bunlar kalıcı istihdamlar değil. Birkaç aylık ömürleri var. 611 bin aylık istihdam artışının yüzde 43’ünü tarım yaratmış görünüyor. Turizmde 100 bin kadar, inşaatta da 94 bin istihdam artışı görülüyor.  Buna karşılık , üretimle ilgili tarım dışı sektörlerde istihdam artışı değil azalma var. Mesela imalat sanayinde 3 bin kişi işsiz kalmış, enerjide de 13 bin kişi…

zzAma resmin gerçeği, mevsim etkilerini dikkate almayan net verilerde. Buna baktığımızda, gerçekte tarımın istihdam artışı değil, bir ayda 30 bin istihdam azalışı yaşadığı, inşaatta 80 bin yine aylık azalma görüldüğü anlaşılıyor. Sanayi(imalat ve madencilik,enerji toplamı) 8 bin kişiye iş yaratmış gibi, ama “yatay” bir özelliği var. İstihdam yaratan tek sektör hizmetler, onun içinde de turizm ile ticaretin yeri önemli. Alt alta topladığımızda, mevsimsel etkileri arınmış istihdamın bir ayda ancak 2 bin arttığını görüyoruz. Bu da çok mu çok düşük. Hatta, istihdam artışı durdu diyebiliriz bu duruma.

Yeni işsizlik…

Ekonomik büyüme , dış ticaret, yatırımlar vb. verilerini de dikkate aldığımızda, ekonominin gerçekte iş yaratma yeteneğini yitirdiğini ve özellikle tarım dışı istihdamda düşüş başladığını, işsizliğin Mayıs ayından itibaren hızlanmış olabileceğini söyleyebiliriz. Sanayide kapasite kullanımı, üretim düşüyor, özel yatırımlar askıda, iç pazar büzülmüş, konut stokları büyümüş, ihracat can hıraş… Buradan istihdam nasıl çıkar zaten?…Nitekim Bahçeşehir Üniversitesi’nin Betam adlı kuruluşu da bu yorumu paylaşıyor ve “kariyerim.net” sitesinde yer alan işlere yapılan başvuru sayısından hareketle, Mayıs ayından itibaren işsizlikte yeni bir dalganın yaşanmaya başladığına işaret ediyor. 2012’de ancak yüzde 2, 2013’te yüzde 4büyüyebilen;  bu yıl ise ancak yüzde 3,5 büyüyebilecek bir ekonominin bu kadar iş bekleyen ülkede, özellikle tarım dışında iş taleplerine cevap vermesi, bu kurgu ile mümkün değil. İşsizlik, kentlerde , hele ki gençler arasında artacak, çaresiz. Bunu bilelim, buna göre ayağımızı denk alalım…

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

90 Milyar dolarlık imtiyaz projeleri

Çoğu enerji , ulaştırma, liman olmak üzere kamu altyapı yatırımlarını devletin bizzat kendisinin yatırımcı şapkası ile yapması yerine yerli-yabancı konsorsiyumlara belli bir anlaşma çerçevesinde yaptırmasına dayanan Kamu- Özel Ortaklığı projeleri, Kalkınma Bakanlığı verilerine göre  167’ye, proje tutarı da 88 milyar dolara çıktı. Ama bunlar 2013 sonu verileri. 2014’tekiler ile birlikte 90 milyarlık bir proje stokundan söz edebiliriz.

Dünya Bankası’nın özellikle teşvik ettiği bu Kamu-Özel Ortaklığı(PPP) modeli ile  birçok ülkede çok sayıda proje gerçekleştirildi ve sürüyor. KÖİ adlı sistem, özünde imtiyaz anlaşmaları ve  devletten 3 temel destek isteniyor; 1-Kamu arsası sağlaması kıyı, orman su kaynağı gibi kamu varlıklarını tahsis etmesi 2-Üretilen enerjiyi öteki hizmetleri 25-30 yıl boyunca satın almayı garanti etmesi 3- Projelerin yapımı için gerektiğinde uluslararası bankalara garantör olması, birlikte borçlanması…

 

PPP Modası

 

Türkiye’de PPP, 1980′lerin başında, kamu dışındaki kuruluşların elektrik üretimi gerçekleştirmesini sağlayan 3096 sayılı kanuna kadar uzanıyor. Kalkınma Bakanlığı’na göre, yap-işlet-devret modeline imkân tanıyan 1994 tarihli 3996 sayılı kanundan beri, 2013 sonu itibariyle başta enerji ve ulaştırma sektörlerinde farklı modeller uygulanarak sözleşme büyüklüğü 88 milyar dolara ulaşan 167 adet proje var.

untitledDiğer benzer ülkelerde bu tür projelerin büyüklüğü ne kadar? Dünya Bankası verilerine göre, Brezilya’nın bu kapsamda 402 milyar dolar ile başı çektiği, Hindistan’ın 306 milyar dolarlık kontrat yaptığı, Rusya’nın 127, Çin’in 119, Meksika’nın 115, Arjantin’in 91 milyar dolarlık PPP proje demetine sahip oldukları anlaşılıyor. Türkiye, ilk 10 ülke arasında henüz 7’nci sırada görünüyor.

AKP sevdi

Türkiye’nin 88 milyar dolarlık projelerinin 9 milyar dolarlık kısmı,  AKP döneminden önce, 79 milyar dolarlık kısmı da AKP iktidarında projelendirildi. Bunlardan özellikle 46 milyar dolarlık kısmı 2010-2013 dönemine ait. Kuzey İstanbul’un canına okumayı  düşünen “mega projeler” bu kapsamda.

Yeni bir gelişme olarak, 2013 Mart ayında yürürlüğe giren bir kanunla, PPP modeli ile sağlık tesislerinin arttırılması hedeflendi. 2007 yılında Sağlık Bakanlığı nezdinde kurulan ‘Kamu Özel Ortaklığı Dairesi’ , PPP modelinin sistematik bir örgütlenme olarak faaliyetlerini sürdürmesi anlamındaki en önemli adımlardan biri. Bu yapıda birçok ilde yeni sağlık tesislerinin kurulmasıyla ilgili girişimler başlatıldı. İçdaş, Türkerler, Şentürkler, Sıla,YDA,Medikal Park… Bu şirketleri hep TOKİ ihalelerinde görüyorduk, sağlık kampüsü imtiyazlarında da önümüze çıktı. Tezgah aynı. Bir de yabancı ortaklar var çoğunda. Onlar hem projeden paylarını alıyorlar hem de dışarıdan para bulmaya yardımcı oluyorlar. Devlet, yatırımcı olarak güya para ayırmıyor, hatta dışarıdan borçlanmıyor ama onun yerine özel sektör borçlanıyor ve bu projeler hızla Türkiye’nin dış borç stokunu katlıyor. 390 milyar dolara ulaşan dış borç stokunun üçte ikisi özel sektörün ve bu borçlar, bu tür imtiyazlı projelerle de çoğalıyor.

Hazine Garantörlüğü

PPP modelinin “Hazine Garantili kredi” kısmı ile ilgili olarak geçtiğimiz ay Bakanlar Kurulu’nun Resmi Gazete’de yayımlanan bir kararı gündemi işgal etmişti. Hazine Müsteşarlığı, asgari yatırım tutarı 1 milyar TL olan yap-işlet-devret projeleri ile Sağlık Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlıkları tarafından gerçekleştirilen asgari yatırım tutarı 500 milyon TL olan yap-kirala-devret projelerinde, borç üstlenim taahhüdü verebilecek.

Söz konusu karar , yürütülen ve yatırım portresi milyarlarca dolara ulaşan başta 3. havalimanı, 3. köprü, Gebze-İzmit Otoyol projesi ve Kanal İstanbul olmak üzere  RTE’nin “mega projeler” olarak tanımladığı projeleri kapsamayacak denildi. Ama ne zaman ne yapılacağı, şartlara bağlı.  Çünkü mevzuat her yere çekilebilecek kadar esnek.

Kolaylıklar…

Hazine garantisinin toplam üst limiti 3 milyar dolar olacak. Ancak şu ana kadar ilana çıkmış projelerin bu sınırdan muaf tutulacağı belirtildi. Bu da projelerin finansman sıkıntısı yaşaması halinde, Hazine’nin devreye gireceği anlamına geliyor.
Projeleri için finans desteği isteyen kamu kurumları, Hazine’ye yazılı başvuracak ve bu talep, finans talep eden bakanın teklifi ile Bakanlar Kurulu’na sunulacak. Bakanlar Kurulu, Hazine’nin kararına göre onay verirse, ilgili borç üstlenim anlaşması imzalanacak. Ancak, imzalanan borç üstlenim anlaşmaları Resmi Gazete’de yayınlanmayacak. Kamuoyu hangi projelere Hazine garantisi sağlanacağını öğrenemeyecek.

Uygulama kapsamında yurtdışından temin edilen krediler de olacak. Hazine’den borç üstlenimi istenilmesi halinde, ilgili kreditör tarafından ödenmesi gereken tutar müsteşarlığa bildirilecek. Hazine de bu tutar üzerinden ‘devlet dış borç kaydı’ oluşturacak.

PPP’lerle ilgili en önemli sorun şeffaf olmamaları. AKP’nin nesi şeffaf ki bunlar olsun denilecektir ki, doğrudur. Kalkınma Bakanlığı koordinasyon sağlamış gibi ama verdiği bilgiler ceviz kabuğunu doldurmaz. 90-100 milyar dolarlık projeler alabildiğine şeffaflık ister, biz de açıklık ve daha fazla bilgi istiyoruz, ilgili Bakanlıktan…

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Unemployment in big cities won’t ease unless industry is developed

Mustafa Sönmez – Hürriyet Daily News   July/14/2014

Turkish Statistical Institute (TÜİK) released the employment-unemployment data of 2013 according to provinces. However, the unemployment rates given for each 81 provinces have again been presented without making the distinction between agricultural and non-agricultural. Actually, especially the unemployment rates should be given after making this distinction because agriculture has a feature that hides unemployment. Especially in those places in Anatolia where agrarian population is dominant, when this separation is not done, then the real unemployment is being hidden.

Let us look at this example: The general unemployment rate given by TÜİK for Ağrı province and its vicinity is six-seven percent. In other words, it looks as if they have an unemployment problem that is two points below the country average; whereas the non-agricultural unemployment in the same region is above 15 percent.

In other words, with this method, unemployment of 8 points is being hidden. The unemployment in Van and its vicinity which is camouflaged this way reached about seven points. For Malatya and its vicinity, this figure is six points; for Trabzon, Erzurum, Kars, Samsun, Hatay, Kırıkkale and vicinities, we can talk about a camouflaged unemployment of around five points.

As expected, those provinces that suffer the most from unemployment in 2013 are southeastern provinces: Batman, Şırnak, Siirt, Mardin and Diyarbakır… In these provinces unemployment rates that reach 20 percent are in question. The ruling Justice and Development Party (AKP) government claims ever since that it has increased welfare in this region through investments. As the most significant example, they point out to the energy and irrigation investment package of Southeast Anatolia Project (GAP).

However, the energy leg of the project in question has been completed. The construction of irrigation canals is continuing but there exists unemployment of up to 20 percent. As for years, the security issues in the region have caused the evacuation from rural areas and emigration to urban areas. There is no employment present for the masses that have flocked to the cities. The public sector cannot create adequate employment and the private sector lacks the savings and the appetite for investment. Anybody who has some savings takes his capital and hits the road for western cities; thus urban unemployment grows and grows.

Metropolitan unemployment

It is relatively easy to understand the unchanging fate of the southeast region but is the unemployment in big cities in dimensions to be underestimated? For example, what is happening to Turkey’s third big city İzmir? This city’s unemployment has exceeded 15 percent and going on to 16 percent. İzmir is the unemployment champion of metropolises.

The unemployment of İzmir had peaked during the 2009 crisis caused by the global crisis and exceeded 16 percent. However, in the following growth years, the city was not able to recover and in 2013, this rate was determined to be 15.4 percent in İzmir.

However; Istanbul, the construction driven metropolis, the center of growth with domestic consumption, does not experience unemployment like İzmir. In 2009, unemployment peaked going up to nearly 17 percent, but did not stay there; it went down until 2013 to become 11.2 percent.
This is the same with Turkey’s general non-agriculture unemployment rate of 11 percent. In İzmir though, unemployment is four points above country average. When looking at Ankara, also this city is not experiencing what İzmir has to go through.

Ankara’s unemployment is around 10 percent; actually one point below Turkey’s average. Even though they are not as much as in Istanbul, the ongoing construction investments in Ankara, the increasing public employment and public investments absorb the unemployment in the capital city.

Why so high?

When we come to why unemployment is increasing in İzmir… First, İzmir is a center that still draws migration. For all around Turkey and from other Aegean provinces, people migrate to İzmir and the workforce supply is increasing. On the other hand, there is not adequate production and investment.
First of all, public investments are inadequate. The Justice and Development Party (AKP) cannot somehow warm up to the democrat-secular İzmir; it has not been able to win any election in this city. İzmir, which contributes 7 percent to the country’s national income and more than 10 percent to the state budget, cannot even receive 5 percent of public expenditure. Residents of İzmir argue that they have been treated like a step child.

The second factor is that the AKP’s growth model focuses on construction and domestic consumption; and Istanbul and its vicinity is becoming a center that investors flock to with the urban gain increasing each passing year.

This alienates İzmir and the entire Anatolia because these places are “industrialist-producers” containing diversity from agriculture to industry to intermediate goods, to investment goods industry. The hot money that flows in place of foreign direct investment is in Istanbul… The finance capital and the quick-profit-seeking capital are in Istanbul. This situation causes İzmir to go back each year. İzmir is actually resisting these demoting policies but it is not able to do anything to the unemployment of 15 percent.

Similar fate

What İzmir is suffering is actually being experienced in other big cities in Anatolia. Just look at Adana and Mersin. The unemployment is at 13 percent.

Once upon a time Adana was called Ada(SA); it was the birthplace and area of investment of one of the major capital groups, the Sabancı family. With the Sabancı family shifting to finance and energy, the industry in Adana went back. The traditional migration center of the southeast, the Çukurova also went back in agriculture. The Kurdish population who came to Çukurova with the hope of finding jobs migrated further on to western provinces in pursuit of bread. Çukurova stopped being a migration center; on the contrary, its population started leaving.

In Kayseri and Kocaeli, two provinces trying to cling on to industry, and in Bursa, the non-agricultural unemployment is above Turkey’s average, reaching 12-13 percent.

The unemployment crisis of the masses who have flocked to the big cities with many hopes will not ease unless industry is developed, especially the industry that is capable of exporting, that would create employment and unless such a paradigm change is introduced. Then, it will be a true nightmare to manage the big cities.

 

Araştırma - Haber, English kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Altı ay önce tahminler neydi ?

Arada bir soluklanıp geçmişte yazdıklarımıza bakmalıyız. Ne tür öngörülerde bulunmuşuz, olaylar nasıl cereyan etmiş…Ne kadar isabetli saptamalar yapmışız, nerelerde yanılmışız….

Altı ay kadar önce, o sırada yazdığım Yurt gazetesindeki bir yazıma götüreceğim okuru. 17 Ocak 2014 tarihli yazının başlığı şöyleydi, ‘ RTE mi, Cemaat mi, askeri darbe mi?

17/ 25 Aralık…

‘Sonucu kestirilemeyen bir filler kavgası yaşanıyor günümüz Türkiyesi’nde. Öyle bir kavga ki, kimin galip geleceğini, ne zaman geleceğini, sonrasında neler olabileceğini kimse kolay kolay kestiremiyor, kehanete yanaşamıyor. Olsa olsa en az üç şıkkı bulunan senaryolardan söz ediliyor…’

Bu giriş paragrafını takiben 3 ihtimalden ilkini şöyle özetlemiştim… “Neredeyiz ?” sorusuna yanıt olarak, kavganın tam orta yerinde demek mümkün. Taraflar, cephane yığınaklarını önceden yapmışlar ve her atışa karşı atışla cevap veriliyor. Cemaat’in 17 Aralık’ta  “yolsuzluklar” üstünden başlattığı amansız atış, ilk elde RTE tarafına büyük hasar verdi ama kısa sürede karşı atağa geçip Cemaat’i bozacak hamlelere girişildi. “Hizmet”in Hakim ve savcıları, polis şefleri, dahası eğitim müdürleri hallaç pamuğu gibi atıldı. Birinci operasyona engel olunamadı ama daha beteri olan ikincinin önü kesildi. İçinde Bilal Erdoğan’ın, Yasin El Kadı’nın ve RTE’nin çok yakınındaki patronların olduğu operasyona, hot-zot ile izin verilmedi, her türlü kanunsuzluk göze alınarak…

Cemaat kanadının “yolsuzluklar” atışına Cemaat kadrolarını dağıtmak ve yargının önünü keserek yanıt vermekle yetinmeyen RTE, daha kalıcı darbeler peşinde ve Cemaat’i “gizli örgüt”, “Haşhaşin” olarak itibarsızlaştırıp “inine” hapsetme çabasında. Bankasına(Asya)  kılıç sallıyor, FG’nin telefonlarını dinliyor, üstünlüğü eline geçirdiği algısı yaratıyor. Cemaat de boş durmuyor; MİT’in TIR’ını “faş ediyor” , İHH’ya operasyon yapıyor, Roboski katliamından  iktidar ve MİT’i sorumlu tutan,  Paris’teki cinayetlerin MİT işi olduğuna dair belge servisi yapıp Kürt hareketi ile AKP köprüsündeki mayını patlatıyor. Tırpan yiyeceğini bilen her polis şefi, hakim, savcı, bilgisayardaki belgeleri, tapeleri, fotoğrafları kopyalayıp “cephaneye” yığıyor…“Neredeyiz” sorusuna cevap; işte burada;  tam da savaşın ortasındayız…Peki ne olacak?’

RTE’nin oyun planı

Yazıda RTE’nin durumu şöyle özetlenmişti ;   ‘RTE tarafı, kendini 30 Mart yerel seçimlerine sağ salim atmanın derdinde. İlk hedef, dağılmadan, fazla yara almadan sandığa tek parça ulaşmak. Ama sandık gününe de karşı tarafa, Cemaat’e, ittifak halindeki CHP’ye, hatta MHP’ye olabildiği kadar zarar vererek erişmek.

Bu arada saflarını TSK mağdurları ve Kürt muhalefeti ile tahkim etmek de RTE’nin hesapları arasında. “Size kumpas yaptılar” diye Balyoz ve Ergenekon, hatta KCK davalarını yeniden gördürmek, Kürt siyasetine şirinlikler yapmak, atılan ve atılacak adımlar arasında.

RTE ve çevresinin Cemaat’i, illegal bir çete olarak niteleyip her tür hukuk ve hukuk dışı yolu kullanarak imha etmekten başka yolu yok. Cemaat ve müttefikleri (ABD) açısından ise 30 Mart’a RTE’nin güçlü ulaşmaması gerekiyor. O tarihe kadar olabildiğince hırpalanmış, kan kaybetmiş, kadroları dağılmış, karizması iyice çizilmiş bir RTE görmek istiyorlar…

RTE’nin, 30 Mart’a kadar hedefine ulaşması, hukuk-mukuk dinlemeyip rakibi Cemaat’i etkisiz hale getirmesi ve bununla AKP tabanını konsolide etmesi, zayıf da olsa bir olasılıktır, mümkündür. Bugünlerde herkes kullanıyor; Nihai getirisi, kazanma yolunda ödenen bedeli karşılamayan zaferlere Pirus Zaferi deniyor. RTE, zafer olsun da, Pirus olsun, fark etmez ruh halinde.

İkinci yol…

17 Ocak tarihli yazımda ikinci yol olarak şu ihtimalden söz edilmişti;

‘Hedefine ulaşamayacağını anlarsa geriye, RTE’ye ne kalıyor? Teslim olmak? Evet ama ‘kazançlı’ bir teslimiyet. Abdullah Gül tarafından örtülü-açık sunulan bir seçenek var; “haysiyetli teslimiyet”…Nedir o? Şu teklif edilecektir RTE’ye; Kırıp dökmeyi ve debelenmeyi bırak. Seni Cumhurbaşkanı seçelim, sen de partiyi bize bırak. Başbakanlıkta Gül otursun, Cemaat ile ortaklığımız yeniden tesis edilsin. Gül, “Hizmet” ile daha iyi anlaşır. Partiyi derler toplar, 2023’e taşır. Olanları unutalım, birkaç günah keçisi ve iyi bir senaryo ile yolsuzluk dosyalarını kapatalım. Seni ABD de istemiyor, AB haydi haydi istemiyor. Çankaya’da otur, keyfini sür.

  RTE’yi geri çekilmeye  ikna etmek için kullanılacak bir tehdit de ABD destekli bir askeri darbedir. Tarihindeki en derin devlet krizini yaşayan Türkiye’deki kilitlenmeyi, dibe doğru sürüklenişi, NATO, dolayısıyla ABD tribünden izleyemez. RTE’ye önerilen geri çekilmeyi kabul etmemesi, üstelik hukuk dışı tasarrufları doludizgin uygulayıp toplumda kutuplaşmayı, gerilimi yükseltmesi halinde, bir askeri darbe ihtimali daha ciddi olarak hatırlatılacaktır.

Peki ne oldu?

17 Ocak’taki bu saptamaları ve öngörüleri takiben hayat nasıl aktı?  RTE, belirtidiği gibi, her tür hukuksuzlukla, yolsuzluk iddialarını yargının önünden çekip aldı, Cemaati sindirdi ve sandıktan yüzde 43 oy alarak diğer iki ihtimali birinci elde etkisizleştirdi. Askeri darbe ihtimali zaten zayıftı, seçimin sonucu, iyice ihtimal dışına attı.

Ama Köşk’e seçtirip orada etkisizleştirilecek bir RTE ile yaşama senaryosu, hala geçerlidir. Buna aktif Cumhurbağkanlığı, mümkünse Başkanlık hevesindeki RTE, elbette rıza göstermez ama şimdiden Arınç’ın inisyatifi ile Gül’ü AKP’nin başına taşıma  ve AKP’de RTE dönemini kapatıp Gül dönemini açma çalışmaları ilerlemektedir. Babacan,Şimşek ve birçok AKP ağır topu bu planın yanındadır. Daha da önemlisi, bu eğilime ABD, büyük sermaye (merkez medyasıyla birlikte) sıcak durmaktadır.

RTE, Gül formülünün elbette farkındadır ve o da kendi oyun planlarını yapmaktadır. Soner Yalçın doğru başlık attı ; Kavga kaçınılmazdır…

 

 

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Tayyipland, Skyland, skandal…

İstanbul rantı, Tayyip Erdoğan’ı ve AKP’sini iktidara taşıyan,  tek adam despotluğuna vardıran, ihtirasına ihtiras katıp Köşk, oradan Başkanlık hevesini kursağına yerleştiren bir kaldıraç. Kendisine güç ve para taşıdıkça öylesine tepindi ki İstanbul’un üstünde, “Ecdad yadigarına saygı’ edebiyatına da yer kalmadı artık.

Haraç mezat, özelleştirilen KİT’lerden sağladıkları 50 küsur milyar doların iktidarlarına kattığı yetmiyormuş gibi, bir de hepimize ait bir başka varlığı, kamu arsalarını TOKİ ve iştiraki Emlak Konut eliyle özelleştiriyorlar. Şimdilik bilanço, 25 milyar TL. Ağaoğlu,Varyap, Kuzu,Aşçıoğlu vb. müteahhitlere yaptırılan, tuhaf isimli  yapılar için geliştirilen “gelir paylaşım” sistemi, özelleştirmenin bir biçimi. Bir de doğrudan kamu arsasını allayıp pullayıp , müteahhide altın tepside sunma biçimi var. Bu yöntemle

 

parmak ısırtan, “skandal” denilecek bir örnek öyküyü, Sözcü’de 9 Temmuz’da İsmail Şahin, bir güzel anlattı. Skyland isimli bu hikayenin gelişimi de ilginç, politik arka planı da…

Seyrantepe’de…

TOKİ, bir kamu arsası olan ve “Turizm + Ticaret Alanı” olarak görünen 46 bin metrekarelik Seyrantepe arazisini , kendi iştiraki Emlak Konut GYO’ya , 2007 yılının son aylarında 85 milyon lira bedelle devreder. Arsa için ilk olarak 2008 yılı Mart ayında, klasik,  “gelir paylaşımlı ihale” düzenlenir. İhaleyi, Ağaoğlu 233 milyon lira gelir payı teklifiyle kazanır. İhaleye göre 46 bin metrekare arsa üzerine 92 bin metrekare alanlı rezidans ve ofis yapılacaktır. Ancak, Mimarlar Odası dava açmıştır. Ağaoğlu 2010 yılında projeden çekilir ve araziyi Emlak Konut’a iade ederek Maslak 1453 projesine odaklanır.

Planlar değişti
Sarıgül’ün yönettiği Şişli Belediyesi sınırları içindeki araziyi devralan Emlak Konut GYO, İBB Meclisi tarafından onaylanan imar planlarına itiraz eder ve itirazı  kabul görünce  emsal, 2’den  3′e yükseltilerek 92 bin metrekarelik inşaat hakkı 138 bin metrekareye çıkarılır. Güzel değil mi? Ama bitmedi; plan notuna “Eğimden dolayı ortaya çıkan bodrum katlar iskan edilebilir. İskan edilen bodrum katlar emsale dahil değildir” ibaresi eklenince, tadından yenilmez hal alır.  Böylece, büyük bir kısmı eğimli olan 46 bin metrekarelik arazide yüzbinlerce dolarlık bir rantın önü açılmıştır.

Genellikle “gelir paylaşım modeli”yle arsaları değerlendiren Emlak Konut, Seyrantepe arazisi için düzenlenen ikinci ihalede  yöntem değiştirir, araziyi satma yöntemini seçer.  Ekim 2010′de düzenlenen arsa satış ihalesinde de en yüksek teklifi, 265 milyon lira ile Eroğlu Holding’e ait Eryap Mühendislik verir.

 

Bayraktar’dan itiraz…

Sonradan RTE’nin bakan yapacağı ve 17 Aralık rezaletiyle beraber istifası istenecek olan, dönemin TOKİ ve Emlak Konut Başkanı Erdoğan Bayraktar, Seyrantepe arazisine gelen teklifi düşük bulur. “Arazide emsali artırdık. 2,5 yıl önce hasılat paylaşım modeliyle yapılan ihalede Ağaoğlu 232 milyon lira teklif etmişti. Teklif az.” diyerek ihale için iptal sinyali verir vermesine ama 6 Aralık 2010 ‘da artık RTE mi devreye girer, ne olur bilinmez, Bayraktar’ın ‘düşük bulduğu’ teklif, nedense, uygun görülür ve satış Eroğlu Grubu’na yapılır. Kimdir sahi Eroğlu? Nurettin Eroğlu, ailesi ile birlikte tekstilin bilenen ismidir; Colin’s ve Loft markaları ile faaliyet gösterir.İnşaat işi de yapmaktadır ve bu projeye girmiştir. Bu kadar mı? 17 Aralık rezaletinden sonra Cemaat’i ateşe tutan yandaş Akşam’da , 10 Haziran 2014’te Murat Kelkitoğlu, Eroğlu’ndan söz eder.  Cemaatin, hem grubu hem de  Bank Asya’yı kurtardığını öne sürer. İddia o ki, Eroğlu, “Hizmet” aleminden…Ama arsa alışverişi yapıldığında daha öküz ölmemiş, ortaklık ayaktadır. Ve kim bilir ne pazarlıklar vardır işin arkasında…

EMSAL FAZLASI…

Bugünkü duruma gelirsek; gelir paylaşımı yöntemi yerine , arsa satışının tercihiyle,  dudak uçuklatıcı rantlar ortaya çıkmış durumda. İmar planlarında yapılan değişiklikler sayesinde ve 54 metrelik kot farkı kullanılarak 138 bin metrekare yerine 666 bin  metrekare inşaat yapılıyor. Ofis bloğunda 10 kat, rezidans bloğunda ise 9 kat, emsal fazlası alan olarak gözüküyor. Ayrıca 90 bin metrekarelik AVM, 231 bin metrekarelik otopark da emsale dahil değil.2016 sonunda bitecek Skyland İstanbul projesinde daire fiyatları 446 bin liradan başlıyormuş.

Tayyipland’ın Skyland’ında, “emsal skandalı” böyle işte…

 

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı