Bir sen eksiktin petrol zammı! (Al Monitor, Kasım 17, 2017)

 

Yüzde 11’e yapışmış bir enflasyon, yüzde 13’ün üstünde seyreden bir kent işsizliği, milli gelirin yüzde 5’ine yaklaşan bir cari açık, üstüne üstlük büyüyen bir bütçe açığı, dolar karşısında hızla eriyen bir Türk Lirası… Yetmezmiş gibi bunların üstüne bir de dünya piyasalarında petrol, doğal gaz, kömür, kısaca enerji fiyatlarında artış geldi. Tabii ki dünya piyasalarında metal, mineral fiyatlarında hızlı artış da eksik kalmadı.

Türkiye hem enerjiyi hem birçok ham maddeyi ithalatla sağlıyor, bağımlı. Şimdi bunları hem pahalanmış dolar ile hem de dünyada tırmanan yeni fiyatlarla almak durumunda. Bunların arasında ham petrole ayrı bir yer ayırmak lazım. Esas fatura bunun ithalinden çıkıyor çünkü.

Özellikle bu yılın ikinci yarısında yükselişe geçen petrol ve öteki emtia fiyatlarındaki tırmanışı, bir dizi siyasi ve ekonomik etken belirledi. ABD’nin vergi indirimleri ile büyümesini artıracağı beklentisi, yine ABD rafinerilerinde artan üretimin ham petrol talebini artırması, Çin’den gelen güçlü talep, Kuzey Irak’taki referandumun bölgedeki petrol akışına ilişkin endişe yaratması, petrol fiyatlarını yukarı itti. Buna bir de Suudi Arabistan gerilimi eklendi. Suudi Arabistan’da yolsuzluk iddialarıyla bazı bakan ve prenslerin gözaltına alınması, başkent Riyad’a düzenlenen balistik füze saldırısı ve ABD’de petrol sondaj kulesi sayısındaki ani düşüş de fiyat artışlarını hızlandırdı.

Kasım 2016’da varili 44 dolara kadar inen ham petrol fiyatı, izleyen aylarda 50 dolara sıçradı ve şubat 2017’de 55 doları gördü. Sonraki aylarda küçük düşüşlerden sonra haziran ayında 46 dolara kadar geriledi. Ancak bu aydan sonra hızla arttı ve eylül ayında 57 doları, ekim’de 60 doları, kasım ayında ise 65 doları gördü. Bu, 12 ayda yüzde 48’e yakın bir artış demek.

Kışa girişin yanı sıra küresel büyümede daha yüksek bir patikaya girilirse fiyatlardaki artış temposu sürebilir. Benzer fiyat artışları, diğer enerji, tarım ham maddeleri ve endüstriyel ara mallar için de geçerli. Bu fiyat artışlarının yanında TL’nin dolar karşısında sadece son iki ayda yüzde 12 değer kaybetmesi, Türkiye için önemli bir sorun yumağı, ağır bir maliyet enflasyonu kaynağı anlamına geliyor. Tek başına petrol fiyatları alındığında bile bilanço ürkütücü.

Türkiye yılda ancak 2,6 milyon ton ham petrol üretebiliyor buna karşılık 25 milyon ton ham petrol ithal ediyor. Yani kullandığının yüzde 91’ini ithal ediyor. Durum doğal gazda da farklı değil. Doğal gaz üretimi devede kulak: 400 milyon metreküp, buna karşılık ithalat 46,4 milyar metreküp.

Petrol fiyatlarındaki yükselme, döviz kuru artışı ile birleşerek Türkiye ekonomisi için çifte darbe etkisi yaratıyor. Türkiye’nin petrol ithalat faturası bu yılın 10 ayında yüzde 36,5 arttı. Yaklaşık 22 milyar dolardan 30 milyar dolara çıkan petrol faturası, tutar olarak 8 milyar dolar arttı.
Bu fatura aynı zamanda bu yılki dış ticaret açığında meydana gelen artışın yarısından fazlasını oluşturdu. Petrolün dış fiyat artışına bir de dolar fiyat artışı eklendiğinde hem makro düzeyde hem de bireylerin ödeyeceği fatura kabarıyor. Akaryakıta sık sık yapılan zamlar bunun sonucu.

Ocak-ekim döneminde tüketici fiyatları (TÜFE) içinde yer alan ulaştırma hizmetleri genel enflasyonun yüzde 50’sinin üzerine çıktı. Yıllık artışı yüzde 11,9’u bulan TÜFE’ye karşı yüzde 16,8 ulaştırma fiyat artışı gerçekleşti. 10 ayda da TÜFE’de yüzde 9,5, ulaştırmada ise yüzde 14 artış yaşandı.

Diğer enerji ve metal-mineral fiyat artışları da sanayi üretiminde maliyet enflasyonuna yol açarak hem üretici fiyatlarında (ÜFE) hem de TÜFE de yükselişi kalıcı kılacak etkenler. Bu da büyüme hızını hem bu yılın son çeyreğinde hem de 2018 de aşağı çekecek, iş aş sorununu büyütecek olumsuz rüzgârlar olarak değerlendirilebilir.

Türkiye’nin birincil enerji tüketiminde doğal gazın payı yüzde 31, ham petrol ise toplamda yüzde 30 pay sahibi. Fosil yakıtlar bakımından linyit hariç zengin rezervlere sahip olmayan Türkiye, birincil enerji kaynaklarında tüketiminin dörtte üçünü ithal ediyor. Doğal gazda yaklaşık yüzde 98, petrolde ise yaklaşık yüzde 91 oranında dışa bağımlılık var ve bu, önemli bir arz güvenliği riski oluşturuyor.

Türkiye’nin enerji ithalatı, dünya enerji fiyatlarının seyrine bağlı olarak alçalıp yükseliyor. 2009 krizinin ilk yıllarında düşen enerji fiyatları 2014’e kadar yeniden artmış ve Türkiye’nin enerji ithalatı da yıllık ortalama 53 milyar dolara ulaşmıştı. İzleyen iki yılda fiyatlar düşünce fatura 2015’te 37 milyar dolara, 2016’da 26 milyar dolara geriledi. 2017’de ise ilk dokuz ayın faturası 27 milyar dolar ve yıl en az 35-36 milyar dolar fatura ile kapanacak gibi.

Ham petrol fiyatlarındaki artış gecikmeden akaryakıt fiyatlarına yansıtılıyor. Kasım ortalarında benzinin İstanbul’daki litre fiyatı 5,6 TL’ye (1,4 dolar) ulaştı. Kısa zamanda 6 lirayı bulması bekleniyor. Satış fiyatının önemli kısmını vergiler oluşturuyor. Hükümetin 2018 programında 2017 yılında petrol ve doğal gaz ürünlerinden elde edilen Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) tahsilatının, 63,3 milyar TL’yi, yani GSYH’nın yüzde 2,1’ini bulacağı belirtiliyor.

Uzun süre 50 doların altında kaldıktan sonra son dört aydır tırmanan petrol fiyatına kurdaki hızlı artış eklenince bir depo benzinin faturası ilk kez 300 liraya çıktı (14 Kasım kuruyla 77,4 dolar).

Akaryakıt zamları bekletilemiyor ama doğal gaz ve elektrik fiyatlarını hükümet zamana yayabiliyor. Örneğin bunlara 2017’de bir fiyat artışı gelmedi. Ama zammın sırasının geldiğini AKP Hükümeti’nin 2018 programında sayfa 72’de şu cümlelerle duyuruldu: “Petrol fiyatlarındaki göreli düşük seviyenin etkisiyle doğal gaz ve elektrik satış fiyatlarında 2017 yılı içerisinde herhangi bir artış yapılmamıştır. (…) 2018 yılında enerji alanında faaliyet gösteren KİT’lerin ham petrol ve döviz kurundaki değişikliklere bağlı olarak maliyetlerini karşılayacak bir fiyatlandırma politikası benimsemeleri ve böylelikle sürdürülebilir bir finansman yapısında faaliyetlerine devam etmeleri planlanmaktadır.” Bu da doğal gaz ve elektrik fiyatlarına zammın da gündemde olduğu anlamına geliyor.

 

Makale kategorisine gönderildi | Bir sen eksiktin petrol zammı! (Al Monitor, Kasım 17, 2017) için yorumlar kapalı

Rising oil prices add to Turkey’s economic woes (Al-Monitor, November 17, 2017)

Atop an inflation rate stuck at 11%, an urban unemployment rate above 13%, a current account deficit close to 5% of gross domestic product (GDP), a growing budget deficit and a rapidly depreciating currency, Turkey is now being hit by an increase in global energy prices coupled with a rise in prices for metals and minerals.

Turkey relies heavily on imports to meet its energy needs. The same goes for a number of raw materials. Turkey’s bill for them is now swelling, not only because of the price increases themselves, but also because of the Turkish lira’s deprecation, which makes the dollar more expensive. Crude oil imports, which represent the bulk of the bill, deserve a closer look.

The upward trend in oil and other commodity prices accelerated in the second half of the year under the impact of various political and economic factors. Among the factors driving oil prices are anticipation of expanded US economic growth through tax cuts, increased output by US refineries and corresponding increases in demand, strong demand from China and concerns over oil supplies fueled by the independence referendum in Iraqi Kurdistan. Tensions in Saudi Arabia, stirred by a roundup of royals accused of corruption and a ballistic missile attack on Riyadh, and a drop in the drilling-rig count in the United States have further compounded the trend.

Crude oil prices, as low as $44 per barrel in November 2016, began to rise in the ensuing months, reaching $55 in February. A reversal brought prices down to $46 in June. Since then, however, prices have shot up again, hitting $57 in September, $60 in October and $65 in November. This represents an increase of nearly 48% over 12 months. In addition to the advent of winter, a potentially stronger global growth trend could sustain the pace of the rise.

Other energy items, agricultural raw materials and industrial intermediate goods have seen similar price increases. For Turkey, the burden of higher prices is heavier due to the depreciation of the lira, which has slumped 12% against the dollar in the past two months alone. For the economy, this translates into a source of cost inflation and a tangle of serious problems. The impact on Turkey’s oil bill alone is already scary.

Turkey imports 25 million tons of crude per year, while producing only 2.6 million tons at home. Similarly, its gas output stands at only 400 million cubic meters per year, while its gas imports amount to 46.4 billion cubic meters.

Rising oil prices and the tumbling lira are a double blow for the Turkish economy. The country’s oil import bill swelled 36.5% in the first 10 months of the year, rising from $22 billion to $30 billion and accounting for more than half the increase in the foreign trade deficit this year. Besides its macroeconomic impact, the double blow bears directly on consumers, as evidenced by frequent gasoline hikes in recent weeks.

In terms of consumer prices, the year-on-year inflation in the transport sector stood at 16.8% in October, well above the overall inflation rate of 11.9%. For the first 10 months alone, the figures stood at 14% and 9.5%, respectively.

Rising prices for other energy items and metals and minerals stand as additional factors that could sustain the increase in both producer and consumer prices by adding to cost inflation in industrial output. This, in turn, will likely slow economic growth in the last quarter of 2017 and next year, exacerbating the country’s unemployment problem.

In terms of primary energy consumption in Turkey, natural gas accounts for 31% and crude oil for 30%. With the exception of lignite, the country has no significant wealth in terms of fossil fuels, and thus relies on imports to meet three-fourths of its total primary energy consumption. The reliance on foreign supplies is about 98% for natural gas and about 91% for oil, which represents a serious supply security risk.

Turkey’s energy bill fluctuates, of course, depending on global energy prices. Between prices falling in the first few years after the 2009 crisis and rising again by 2014, Turkey’s average energy bill stood at $53 billion per year. When prices dropped in 2015 and 2016, the bill decreased to $37 billion and $26 billion, respectively. In the first nine months of 2017, the bill had already reached $27 billion and is expected to hit at least $35 billion by the year’s end.

The increase in crude oil prices is immediately reflected in the price of fuel. The price of gasoline in Istanbul reached 5.6 lira ($1.40) per liter in mid-November and is expected to hit 6 lira fairly soon. For the first time, the cost of filling a tank reached 300 lira ($77.40, based on the exchange rate for Nov. 14). Taxes make up the bulk of the sale price. The government, in its economic program for next year, projects that revenues from a special consumption tax levied on petroleum and gas products will reach 63.3 billion lira in 2017, amounting to 2.1% of GDP.

While the hikes on fuel prices are not deferrable, the government can delay hikes on natural gas and electricity prices. In 2017, for instance, neither has seen an increase. The government’s 2018 program, however, signals change ahead. The relevant paragraph states, “In 2017, no hike has been made on the sale prices of natural gas and electricity due to the relatively low level of oil prices. … In 2018, public economic enterprises in the field of energy are planned to adopt pricing policies that will meet their costs in accordance with the changes in crude oil and exchange rates and thus continue their operations with a sustainable financial structure.” Hikes on gas and electricity are on the way.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | Rising oil prices add to Turkey’s economic woes (Al-Monitor, November 17, 2017) için yorumlar kapalı

TL, Zarrab ve ABD (Al Monitor, Kasım 9, 2017)

Türk Lirası birçok yükselen çevre ülkenin yerel parası gibi eylül sonlarında ve ekim ayında ABD doları karşısında hızla değer kaybetti ve daha da kaybetme ihtimali var. TL’deki değer kaybı ülkede enflasyonu, borç geri ödemelerini, ülkenin yeniden borçlanma kapasitesini, bütün bunları yönetmek de 2019’da yeniden seçime gidecek AKP rejimini çok yakından ilgilendiriyor ve deyim yerindeyse diken üstünde tutuyor. TL’nin değer kaybı zaman zaman “Türkiye’yi kıskanan, çekemeyen, emperyalist güçlerin dış komplolarına, siyasi oyunlarına” da bağlanıyor.

Özünde Türk Lirası’na değer kaybettiren ana öge ekonominin büyük ölçüde dış kaynağa bağımlı olmasından, aldığı borçların milli gelire oranının olağan dışı boyutlara ulaşmasından kaynaklanıyor. Özellikle “sıcak para” denilen kısa vadeli portföy yatırımlarına bağımlılık had safhada. Bu parayı çekmek hayati önemde. Sıcak paranın küresel tercihleri bu anlamda Türkiye’yi çok yakından etkiliyor. Ekonomi, sıcak para girişiyle büyüyen sıcak paranın çıkışıyla da daralan kırılgan bir mekaniğe bağlanmış durumda.

Küresel sıcak parayı yatırım yeri seçmede küresel riskler, merkez ülkelerde faizlerin durumu, siyasi iklim, çevre ülkelerde faizlerin boyutları, bölgesel riskler yakından ilgilendiriyor.

Küresel krizin yıkıcılığını azaltmak için merkez ülkelerde, ABD ve AB’de izlenen genişlemeci para politikaları, sıfır faiz uygulamaları sıcak parayı Türkiye gibi çevre ülkelere yönlendirmişti. Özellikle 2015 sonrası merkez ülkelerde ekonomiyi toparlama, bunun için de firmalara tanınan koltuk değneklerini yavaş yavaş çekip alma kararı global fonlara da pozisyon değiştirtiyor. Merkez ülkelerin merkez bankalarının faiz artırma, “genişlemeden normalleşmeye dönme” yönünde attıkları adımlar, sıcak paranın çevre ülkelerden merkeze yönelmesini de beraberinde getiriyor. Böyle olunca, çevre ülkelerden çekilen sıcak para ile birlikte bu ülkelerde egemen para dolar kıtlaşınca fiyatı da yükseliyor ve yerel paralar dolar karşısında değer kaybetmeye başlıyorlar. Bu, bazılarında daha hızlı, bazılarında daha hafif kayıplar biçiminde yaşanıyor.

Türk Lirası şu sıralar ağır değer kayıpları ile diğer yerel paralardan ayrışıyor. Bunda da ülke riskinin yüksekliği etken. TL hem ekonomik iklimden hem de iç ve dış politik iklimden olumsuz etkileniyor.

TL’de yeni dalga değer erozyonu eylül ortalarında başladı. 20 Eylül’de ABD Merkez Bankası Fed’in faiz artırma, bilanço küçültme kararı tüm yerel paralar gibi TL’yi de olumsuz etkiledi. Ama bu değer kaybı ekimin ilk haftasından sonra daha da hızlandı. Bunda da 8 Ekim’de ABD ile yaşanan vize krizi etkili oldu. ABD’nin Türkiye Büyükelçiliği elemanlarının terör eylemleriyle bağlantılı oldukları gerekçesiyle Türk hükümeti tarafından gözaltına alınıp tutuklanmasına tavır olarak ABD vize hizmetlerini durdurduğunu açıklamıştı. AKP Hükümeti de ABD’nin hamlesine aynı hamle ile karşılık verince ortalık gerildi ve bundan TL de nasibini aldı, hızla değer kaybetti. O zamandan bu yana da TL, ABD ile yaşanan gerilimin basıncı altında. ABD’de görülmekte olan ve 27 Kasım’da New York’ta duruşması gerçekleşecek “Zarrab davası” ,iki ülke arasındaki gerilimin arenası haline geldi.

Bilindiği gibi Zarrab olayı, İran’ın Türkiye’ye yaptığı enerji ihracının karşılığı alacaklarının ABD’nin ambargosu nedeniyle transferinde yaşanan sorunlar ile ilgili gündeme gelmişti. Altın ticareti ile uğraşan İran asıllı Reza Zarrab Türk vatandaşlığı da almış ve İran’ın alacaklarının külçe altına dönüştürülerek İran’a transferi işleminin baş aktörü olmuştu. 2012 yılında başlayan ve sonraki yıllara uzanan, ABD ambargosunun delinmesi olarak nitelenen bu transfer işinde AKP rejiminin bazı bankacılarının, bakanlarının, bürokratlarının yardımcı oldukları, 17-25 Aralık 2013 soruşturmaları sırasında kamuoyuna yansıtılan ses ve görüntü kayıtları ile iddia edilmişti. Zarrab 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmaları kapsamında tutuklanmış ve iki ayı biraz aşkın bir süre hapis yattıktan sonra serbest bırakılmıştı. Daha sonra hakkındaki suçlamalar düşürülmüştü. Dava dosyasında Zarrab o dönem bakanlık yapan isimlere rüşvet vermekle suçlanıyordu.

Zarrab’a dönük operasyonları daha sonra FETÖ olarak adlandırılacak Fethullah Gülen cemaatine mensup yargı ve polis mensuplarının komplosu olarak niteleyen AKP Hükümeti, öteki iddialar ile birlikte Zarrab ile ilgili iddialara karşı da suçlananları korumuştu. Ancak, ABD yetkilileri delinen ambargonun hesabının sorulmasından vazgeçmemişler ve ABD’de mart 2016’da tutukladıkları Zarrab üstünden iddianame hazırlamışlardı.

İddianamede Zarrab’in iki İran vatandaşıyla birlikte ABD’nin yaptırımlarını delmek için İran devleti ve bazı şirketleri adına milyonlarca dolarlık finansal işlem yaptığı öne sürülüyordu. Bu işlemde bir devlet bankası olan Halkbank, transfere kolaylık sağlayıcı olarak suçlanıyordu. Mart 2017’de New York’ta gözaltına alınan Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın da Zarrab’ın suç ortağı olduğu iddia ediliyordu.

27 Kasım Atilla ve Zarrab’ın İran yaptırımlarını ihlal etmek suçundan yargılanacakları davanın ilk celse tarihi. Davada savcılık makamının Halkbank ve eski AKP Hükümeti’nin ABD kanunlarına göre yasak olan transferle ile ilgili bilgisi olduğuna dair kanıtlar sunması bekleniyor. Dahası da var: Ahval’dan Tim Lowell’ın haberine göre savcılık, Zarrab’ın dönemin başbakanı Erdoğan ile konuşmalarını iddianameye geçirdi. İddianamede Zarrab’ın Erdoğan ile 2013 yılında bir düğünde konuştuktan sonra Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan tarafından yönetilen vakfa bağışta bulunduğu iddiası yer aldı.

Zarrab davası çok uzun süre Türkiye-ABD ilişkilerinin odağında yer alacak gibi. Bu, Erdoğan’ın sık sık yaptığı öfkeli çıkışlardan da okunabiliyor. AKP’li bakanların yanı sıra Erdoğan ve ailesinin de davayla ilintilendirilmesinin mümkün olduğu yazılıp çiziliyor ve bunlar tansiyonu iyice yükseltiyor.

Davadaki gelişmeler çarpıcı. Bloomberg 31 Ekim’deki haberinde 27 Kasım’da yapılacak ilk celsede Rıza Zarrab’ın bulunmayabileceğini, daha doğrusu sanık olarak ifade vermeyebileceğini bildirdi. Bloomberg kesin bir neden belirtmedi ama Zarrab’ın savcılarla iş birliği anlaşması yapmış olabileceğini ya da aleyhindeki suçlamaların düşürülmüş olabileceğini yazdı. Aynı gün New York Times da Zarrab’ın kesin olmamakla birlikte suçunu kabul etmiş ve savcılık makamı ile iş birliği yapmış olabileceğini yazdı.

Zarrab’ın yazıldığı gibi suçlamaları kabul etmesi halinde 30 yıl civarında ceza alacağı söyleniyor. Zarrab, suçunu kabul eder de ceza indirimi karşılığında Halkbank İran transferinde rol alan başka Türk bankaları, Erdoğan ve yakın çevresi dâhil AKP’li politikacılar, bürokratlar aleyhinde deliller verirse dava ekonomi ve siyasette önemli depremler yaratacak kapasitede.

Satranç oyununda olduğu gibi her hamlenin bir karşı hamlesi var. Ama görünen o ki bu yıpratıcı satranç maçı kasım ayı boyunca sürecek ve Türkiye ekonomisi, Türk Lirası bu gerilimden bir hayli olumsuz etkilenecek.

Makale kategorisine gönderildi | TL, Zarrab ve ABD (Al Monitor, Kasım 9, 2017) için yorumlar kapalı

Gold trader case threatens economic fallout for Turkey(Al Monitor, November 9, 2017)

ARTICLE SUMMARY
The sanctions-busting case against Iranian-Turkish businessman Reza Zarrab in the United States has raised the specter of continuing tensions in US-Turkish bilateral ties, with serious implications for the Turkish economy.

Struggling against global headwinds and domestic woes, the Turkish economy is now suffering additional blows, from political tensions between Ankara and Washington. Following an unprecedented spat that led to the mutual suspension of visa services in October, a court case against Turkish nationals accused of violating US sanctions against Iran has emerged as a new flashpoint in bilateral relations amid reports that the main suspect has invoked the name of Turkish President Recep Tayyip Erdogan ahead of the trial, scheduled to begin Nov. 27.

Last week, the embattled Turkish lira tumbled further over developments in the case, including reports that Reza Zarrab, the Iranian-Turkish businessman who allegedly led the sanctions-evading scheme, might be preparing to plead guilty and cooperate with prosecutors. In September, US prosecutors indicted former Economy Minister Mehmet Zafer Caglayan and executives of the state-owned Halkbank for suspected collusion with Zarrab, upping the political stakes in the case.

The lira’s depreciation is of serious concern to Ankara, as it directly affects the country’s inflation rate, debt repayment and borrowing capacity, and the government’s ability to manage all this ahead of crucial elections in 2019.

What lies at the core of the lira’s depreciation is the Turkish economy’s reliance on external funds — in particular, short-term portfolio investments known as “hot money” — and the unusual increase in the debt to gross domestic product ratio. Sustaining the flow of hot money is of vital importance for the Turkish economy, whose fragile growth pattern suggests that it expands in times of abundant flows of hot money and shrinks when the hot money chooses to go elsewhere.

When short-term investors decide on where to park their funds, they take into account global and regional risks, the level of interest rates in developed and emerging economies, and political conditions. Emerging economies, including Turkey, attracted ample flows of hot money after the last global financial crisis, as the United States and the European Union sought to contain economic woes through liquidity expansion and zero interest rate policies. Since 2015, however, the tide has turned, prompting global funds to change direction. The hot money is going back to developed economies, where central banks are hiking up interest rates and “returning to normal” after expansion. Funds’ exiting emerging economies makes the dollar more scarce and thus more expensive, which in turn causes local currencies to lose value against the greenback.

The pace and extent of depreciation has varied among countries, but the Turkish lira stands out as one of the worst hit. This is because of the high country risk, involving domestic economic factors as well as political ones, both domestic and foreign.

The lira’s latest slump began after the US Federal Reserve announced Sept. 20 that it would begin shrinking its balance sheet and continue to hike rates. While the decision had an adverse impact on the currencies of all emerging economies, the depreciation of the liraintensified significantly in early October, with the tit-for-tat suspension of visa services between the United States and Turkey fueled the slump.

The US Embassy in Ankara was the first to make a move, on Oct. 8, amid a simmering row over Turkish prosecutors targeting local employees of US diplomatic missions for alleged links to Gulenist quarters, which Ankara accuses of orchestrating last year’s coup attempt. Since then, the lira has remained under pressure from bilateral tensions, with the focus now moving to the Zarrab case in New York.

The Turkish public has been familiar with the allegations against Zarrab since December 2013, when massive corruption probes rocked the government. Zarrab, an Iranian gold trader with dual Turkish citizenship, was accused of bribing Turkish officials as part of a scheme to transfer gold to Iran to sidestep US sanctions designed to prevent Iran from receiving payments for energy exports to Turkey. A slew of leaked phone recordings suggest that Zarrab received help from ministers, bankers and bureaucrats.

Zarrab was arrested at the time, but walked free after about two months. The charges against him were later dropped, with Ankara shielding Zarrab and other suspects, calling the probes a conspiracy by Gulenist police and prosecutors to discredit the government.

The issue was not, however, closed as far as US officials were concerned. In March 2016, authorities arrested Zarrab when he arrived in Miami for a family holiday. According to the prosecution, Zarrab and his associates conducted hundreds of millions of dollars in transactions on behalf of Tehran and Iranian entities to evade the US sanctions, and officials at Halkbank facilitated the scheme. A year after Zarrab’s arrest, Halkbank’s deputy director, Mehmet Hakan Atilla, also landed behind bars in the United States.

When Zarrab’s trial opens on Nov. 27, the prosecution is expected to present evidence that Halkbank and Turkish government officials were aware of the scheme. According to Bloomberg, an Oct. 30 filing by prosecutors “makes at least three references to evidence that they say suggests that Erdogan or his family members may have known of or supportedZarrab’s activities.” Those include a discussion that supposedly took place between Zarrab and Erdogan at a wedding in April 2013 and instances of Zarrab directing donations to charitable foundations associated with Erdogan’s son and other relatives, Bloomberg reported.

Erdogan’s angry outbursts about the Zarrab case suggest that it is destined to remain at the heart of US-Turkish relations for a long time. Last month, he insisted that both Zarrab and Atilla were innocent and that US authorities wanted “to use [Zarrab] as a confessor.”

If Zarrab does cooperate with prosecutors and provides them information implicating Halkbank, other Turkish banks, bureaucrats and politicians, including Erdogan and his close circle, the case has the potential to trigger massive political and economic earthquakes. Bilateral tensions around the case are likely to continue in the coming days, promising a rough patch for the Turkish lira and the Turkish economy in general.

English, Makale kategorisine gönderildi | Gold trader case threatens economic fallout for Turkey(Al Monitor, November 9, 2017) için yorumlar kapalı

Konutta sert sonbahar (Al-Monitor, Ekim 27 2017)

Türkiye ekonomisinin özellikle 15 yıla yaklaşan AKP rejiminde konut ağırlıklı inşaat sektörü üstüne bina edildiği biliniyor. Sadece İstanbul’u ziyaret edenler bile bunu ilk anda fark ederler. İrili ufaklı konut, ofis ve onların ihtiyacı olan altyapı inşaatı yatırımları, hele mega proje modeliyle inşa edilen ulaştırma yatırımları ile öylesine bir betonlaşma yaşandı ki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bile “İstanbul’a ihanet ettik. Bunda benim de vebalim var” itirafında bulunmak zorunda kaldı.

İstanbul odaklı inşaata dayalı sermaye birikiminin ihtiyaç duyduğu sermaye ağırlıkla dışarıdan akan yabancı kaynak ile bulundu. Bugün toplamı milli gelirin yüzde 52’sini bulan 432 milyar dolarlık dış borç stokunun ne kadarı inşaat ve onunla ilgili alanda kullanıldı, bununla ilgili bilimsel bir çalışma yok ama ipuçlarıyla şöyle denilebilir: Bu dış kaynak kullanımının ağırlıklı kısmı hem inşaat şirketlerine sermaye oldu hem de tüketicilere “konut kredisi”. Özellikle ABD ve AB’de kriz yangınını yatıştırmak için genişletilen para politikalarının oralardan birçok çevre ülkeye olduğu gibi Türkiye’ye de akması hem doların fiyatını düşük tuttu hem de borçlanmayı teşvik etti. Bu “yaz mevsimi” inşaata, özellikle de İstanbul’da inşaata odaklanmış firmaları coşturdu ve nerede arsa bulunursa fiyatına pek aldırmadan inşaata yöneltti.

İstanbul’da inşaat yapmak ve satmak, İstanbul’daki gayrimenkule yatırımı öylesine çekici duruma getirdi ki enflasyonun yüzde 8-10 bandında dolaştığı yıllarda konuta yatırım, konut fiyatlarındaki yıllık artış yüzde 30 getiri sağlar hale geldi. Örneğin 2015 böyle bir yıldı. Ama bu, özellikle İstanbul için böyle. Diğer iki metropol Ankara ve İzmir’deki konut fiyat artışları ve Türkiye genel ortalaması, İstanbul’un yarısına bile erişemedi. Merkez Bankası verilerine göre İstanbul’da ortalama bir daireye ödenen bedel ile Ankara’da iki daire almak mümkün.

Konutu barınma amaçlı değil yatırım amaçlı alanlar yüksek getiriyi kaçırmamak için İstanbul’da konut alımında adeta yarıştılar. Bu talep konut üretimini de kamçıladı. Arz arttı. Ama her şeyde olduğu gibi bir süre sonra yıllık konut fiyatları eskisi kadar artmaz oldu, düşmeye başladı. Hatta öyle düştü ki 2017 yılında İstanbul’da konut fiyatlarındaki yıllık artış yüzde 8’e indi. Yüzde 30 artıştan birkaç yılda yüzde 8’e iniş! Sert bir gerileme… Neden?

Nedenini otorite bir isimden, müteahhit Ali Ağaoğlu’ndan dinlemek yerinde olur. Ama önce Ali Ağaoğlu kimdir anımsatalım. Adı İstanbul’un lüks konut projeleri ile duyulan Ali Ağaoğlu, daha çok da devletin konut ajansı Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ile birlikte yaptığı projelerle tanınıyor. TOKİ müteahhitlere İstanbul’un değerli kamu arsalarını tahsis ediyor, onlar da üstüne lüks konut siteleri yapıyor ve geliri paylaşıyorlar. “Gelir paylaşım ortaklığı” adı verilen bu modelin baş aktörlerinden biri olan Ağaoğlu, AKP rejimi ile ve özellikle Cumhurbaşkanı ile yakınlığıyla biliniyor.

Yaşanan son durumu şöyle ifade etti Ali Ağaoğlu: “Fiyatlar düşüyor. Maliyetler artıyor. Hele müteahhit pahalı arsayı alıp projeye girdiyse yandı gülüm keten helva… Çok yüksek fiyatlarla arsa alan müteahhitler sıkıntı içinde. Hesaplar karıştı. Şahsi endişem birkaç Fi Yapı hadisesinin ortaya çıkmasıdır. Ekonomik olmayan hiçbir şeyin yaşama şansı yok. Çarklar dönecekse kimi parmak kesecek, kimi kol kesecek. Biz Çekmeköy’de ‘Arsa bizden’ diyerek kol kestik. Bizim 100 lira varlığımız varsa 10 lira borcumuz var.” Ağaoğlu’nun “Fi Yapı hadisesi” diye işaret ettiği tehlike iflas eden büyük bir inşaat firmasının kaderini başkalarının da yaşayabileceği ile ilgili.

Ağaoğlu’nun sözünü ettiği arsa fiyatları inşaatta hele de İstanbul’daki inşaat sektöründe en önemli maliyet kalemi. Bazı durumlarda inşaatın maliyetinin yüzde 40-50’si arsa maliyetinden oluşuyor. Nasılsa satacağı konuttan arsa bedelini karşılayabileceğini düşünen büyük müteahhitlerin ciddi sıkıntıda oldukları ifade ediliyor.

Sadece arsa fiyatında değil diğer bina inşaat maliyetlerinde de önemli yükselişler yaşanıyor. Bunda da doların son iki yılda hızla değer kazanması etkili. İnşaat malzemeleri yerli üretimle olduğu kadar ithalatla da karşılanıyor. Doların pahalılaşması ile ithal girdiler daha yüksek fiyatla temin edilir oldu. Yerli girdilerde kullanılan ithal ara malı ve teçhizatın da fiyatı dolar artışıyla yükseldi. Öyle ki Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) bina inşaat maliyetlerinin son bir yılda yüzde 22,1 oranında arttığını açıkladı. İşçilik maliyetindeki yıllık artış yaklaşık yüzde 13 olurken malzeme fiyatlarındaki artış yüzde 25’i bulmuş. Bu arada genel fiyat artışının yani tüketici fiyatları (TÜFE) artışının yüzde 11 dolayında olduğu anımsandığında enflasyonun çok üstüne çıkmış bir maliyet artışından söz ediyoruz. Maliyetler böyle artarken konut fiyatları ne kadar artmış? Konuttaki fiyat artışlarını Merkez Bankası takip ediyor ve son bir yılda Türkiye genelinde konut fiyatlarındaki artışın yüzde 11,6 olduğunu bildiriyor. Konut fiyatlarındaki yıllık artış genel maliyet artışının neredeyse yarısı.

Hele ki İstanbul… İstanbul’da konut fiyatlarında yıllık artış yüzde 8 dolayında kalmış. Anlaşılan konut üreticileri, artan maliyetlere karşın üretilen konutların fiyatına maliyeti yansıtmakta zorlanıyor, stoklar artıkça fiyatları indirmek durumunda kalıyor ve özellikle İstanbul’da fiyatları ancak yüzde 8 artırarak satış yapabiliyorlar. Bu satıştan geriye kâr mı zarar mı kaldığı zamanla anlaşılacak.

İstanbul’da konut fiyatlarında yıllık artışın yüzde 30’lardan yüzde 8’e inmesi, hep yüzde 30 fiyat artışı beklentisiyle konuta yatırım yapmış para sahiplerini elbette hayal kırıklığına uğratmış durumda. Bu beklenti ile özellikle lüks konutlara büyük paralar bağlayanlar, daha düşük getiri gerçeği ile yüz yüze kalmış durumdalar. Aynı beklentilerle konut sektöründeki firmaların hisse senetlerini alanlar da benzer durumda. Daha önemlisi, benzer getiri beklentisi içinde olup yüksek fiyatlı arsa alan ya da toprak sahipleri ile hesapsız sözleşmeler yapan firmalar için de zor bir dönem var. Bu firmalardan dış kredi ya da içeriden, dışarıdan döviz kredisi kullananlar dolar fiyatının bir anda yükselmesi ile TL üzerinden önemli kur zararları ile yüz yüze kaldılar.

Konut üreticilerinin sık sık Cumhurbaşkanı ile görüşüp faizlerin indirilmesini istedikleri bildiriliyor ve Saray’ın faizlere ikide bir verip veriştirmesinin altında da konuta olan talebin düşmesi önemli yer tutuyor. Son veriler kredi kullanarak konut alanların sayısında hissedilir bir düşüş olduğunu gösteriyor. Örneğin, ipotekli konut satışlarında eylül ayında yüzde 4’e yakın gerileme oldu. Faizlerin düşme beklentisi ile talebi erteleme ana etken. Ne var ki Türkiye’de ve dünyada faizlerin kolay kolay düşmeyeceği bir iklim değişikliği başladı.

Bu sonbahar konut sektöründe daha çok hissediliyor. Konut sektörü ekonominin bu kadar odağına oturmuşken burada yaşanan sert sonbaharın ekonominin geneline etkisi de düşük olmayacaktır elbette.

Makale kategorisine gönderildi | Konutta sert sonbahar (Al-Monitor, Ekim 27 2017) için yorumlar kapalı

Istanbul’s housing sector in turmoil (Al-Monitor, October 27, 2017)

ARTICLE SUMMARY
The increase in housing prices in Istanbul has fallen below both the inflation rate and the increase in construction costs, signaling serous trouble for a sector that has long been a driving force of the Turkish economy.

Under the Justice and Development Party’s 15-year rule, housing-dominated construction became a main pillar of the Turkish economy. The building spree is in plain sight, especially in Istanbul where countless new buildings have sprung up across the city, in addition to infrastructure projects, including the so-called megaprojects in the transport realm. The city’s historical silhouette and green spaces have taken a severe blow, forcing even President Recep Tayyip Erdogan to search his soul. “We have betrayed Istanbul. I, too, am responsible for that,” he said Oct. 21, in a rare instance of self-criticism.

The funds needed for the construction drive have been met largely from foreign sources. Turkey’s external debt stock stands at $432 billion today, amounting to some 52% of the gross domestic product. No precise data exists on how much of that money went to the construction sector and related fields, but existing clues suggest that a significant portion of the funds became capital for construction companies and home loans for consumers. Like other emerging economies, Turkey enjoyed abundant flows of funds from the United States and the European Union, the result of anti-crisis liquidity expansion, which kept the dollar’s price low and encouraged borrowing. Buoyed by this climate of “dolce vita,” Turkish builders — especially those active in Istanbul — rushed to grab any building plots they could find, paying little mind to the prices.

Building, selling and investing in Istanbul’s housing sector became so lucrative that the annual increase in home prices reached 30% in years when inflation fluctuated in the 8-10% range. The year 2015, for instance, was one of them. This, however, was specific to Istanbul only. The price increases in Turkey’s two other biggest cities — Ankara and Izmir — as well as the country’s overall were not even half of those in Istanbul. According to Central Bank data, the price of an average apartment in Istanbul can buy two apartments in Ankara.

Many rushed to buy homes, not for accommodation but as investments, eager to profit from the high yields the sector offered. The buying spree further stoked the builders, and the supply increased. But, as it often happens in such situations, the price increases have begun to slow down and even decline. This year, the price increases in Istanbul stand at only 8%, below the inflation rate. So what happened?

It is worth lending an ear to an insider, namely Ali Agaoglu, a top construction tycoon who has built a series of luxury residential complexes in Istanbul, many of them in cooperation with the government’s housing agency, TOKI. Under this model — called “revenue-sharing partnership” — TOKI allocates valuable public land to contractors for luxury housing projects and then shares with them the proceeds from the sales. Agaoglu, who has emerged as a prominent TOKI partner, is known for his close ties with the Justice and Development Party and especially the president.

In a newspaper interview, published Oct. 23, Agaoglu warned of impending bankruptciesin the sector. “The prices are falling [while] costs are on the rise,” the outspoken tycoon said, stressing that builders who had bought overpriced plots were in deep trouble. “The calculations have become upside down. I personally fear that new Fi Yapi incidents could occur,” he said, referring to the collapse of a major construction company several years ago.

According to Agaoglu, construction companies need to make painful sacrifices to survive. “To keep the wheels turning, some will have to cut off a finger; others an arm. At Cekmekoy, we cut off an arm by deducting the cost of the building land,” he said, referring to a major price discount his company has recently made in a housing project in Istanbul.

Agaoglu underscores the land prices because they are the most important cost item in the construction sector, especially in Istanbul where they sometimes reach up to 40% or 50% of the total cost. Now, many big contractors who believed they could make up for the high land prices by raising the home prices are said to be in a serious bottleneck.

Other construction costs have shot up as well, mainly because of the Turkish lira’s depreciation against the dollar in the past two years. Turkish builders use both locally produced and imported materials. A more expensive dollar means that imported materials have also become more expensive. The same goes for imported intermediate goods and machinery. According to October figures from the Turkish Statistical Institute, the construction cost of buildings has increased by 22.1% in the past year. The breakdown shows that labor costs were up by nearly 13% and material costs by 25%. All those figures are well above the overall price increase — that is, the consumer inflation rate, which stands at about 11%. And what about the increase in home prices? The Central Bank data puts the overall figure for Turkey at 11.6%, meaning that the increase in home prices is roughly half of the increase in overall costs.

In Istanbul, the increase in home prices has been even lower, standing at about 8% year-on-year. This suggests that builders are struggling to raise home prices in line with the increase in their costs, and they are compelled to make discounts. Whether they are still making profits or are incurring losses will become clear in time.

No doubt, disappointment runs deep among the deep pockets who invested in homes and especially in luxury residences, hoping that the 30% price increases would last. The same goes for those who put money in construction company shares. More importantly, tough times are now ahead for companies that have bought overpriced plots or sealed hasty contracts with landowners. Those who have taken loans from foreign creditors or foreign-exchange-denominated loans from local lenders have already incurred losses simply because of the lira’s depreciation.

Housing builders are said to be meeting frequently with Erdogan, pressing for the lowering of interest rates. The falling demand for homes is a major reason why the president often fumes at banks over interest rates. Official data points to a tangible decrease in the number of those who use loans to buy homes. Mortgaged home sales, for instance, were down about 4% in September. Yet with the economic “climate change” underway both in Turkey and globally, the prospect of interest rates going down seems to be a distant one.

In sum, Turkey’s housing sector appears headed for a harsh season. And given its central place in the country’s economy, any turmoil in the sector is likely to have a far-reaching impact on the entire economy.

English, Makale kategorisine gönderildi | Istanbul’s housing sector in turmoil (Al-Monitor, October 27, 2017) için yorumlar kapalı

Türk Telekom türbülansı (Al-Monitor, 12 Ekim 2017)

Telekomünikasyon sektörünün ana aktörü ve Türkiye’nin özelleştirme tarihinin baş sayfası Türk Telekom’da bir süredir yaşanan sarsıntı dinmiyor ve bu dev şirketin sahipliğinin nereye evrileceği merak ediliyor. 2005 yılında yüzde 55 hissesi Lübnanlı Hariri ailesine ait bir şirkete satılarak özelleştirilen Türk Telekom, hakim yabancı ortak Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’nin (OTAŞ) bankalara olan borçlarını aksatması nedeniyle ciddi bir türbülans yaşıyor.

Türkiye Cumhuriyeti Hazine’sinin, Türk Telekom’un yüzde 55 hissesine sahip Otaş’ın bankalara olan 4 milyar 750 milyon dolarlık kredi borcunu ödemesi için verdiği 60 günlük süre 1 Ekim’de doldu. Hazine’nin geçici olarak şirketin yönetim kurulunu değiştirmesini beklendiği yazıldı çizildi. Bu konuda kaynak da Ulaştırma Bakanı Ahmet Arslan’dı. Arslan 20 Eylül’de verdiği bir demeçte şöyle demişti: “(Türk Telekom’da) sahiplik el değiştirebilir, sözleşme kapsamında Hazine veya Hazine temsilcisi olan bizler gereğini yaparız. Zaten bununla ilgili işlemler yürüyor, yürümeye de devam edecek. (…) Güzide kuruluşlarından birinin yıpratılmasına izin verme şansımız yok. (…) Türk Telekom’un hisse sahipliğinden kaynaklanan işler Türk Telekom’un işleyişini ve gelişmesini etkileyen işler değil.”

Kısa adı BTK olan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, Türk Telekom’un 2014’te 2,5 milyar TL, 2015’te 1,3 milyar, 2016’da da 1,3 milyar TL net kâr ettiğini belirtiyor. Hükümet de bunu ima ederek Türk Telekom’da sorun olmadığını, sorunun hâkim ortağın borç taahhütlerini yerine getirmemesinde olduğunu belirtiyor.

Türk Telekom özelleştirmesi, Türkiye’nin toplamı yaklaşık 72 milyar dolara yaklaşan özelleştirme serüveninin, 6,5 milyar doları aşan ağırlığı ile baş sayfasını oluşturur. Özelleştirme ihalesi 1 Temmuz 2005 tarihinde sonuçlanan şirket için en yüksek teklifi 6 milyar 550 milyon ABD Doları bedelle Oger Telecoms Ortak Girişim Grubu, ikinci en yüksek teklifi ise 6,5 milyar ABD Doları ile Etisalat-Çalık Ortak Girişim Grubu vermiş, ihaleyi Oger kazanmıştı. AKP ile çok yakın bağları olan ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın da o yıllarda üst düzey yöneticisi olduğu Çalık Grubu, ihaleyi “burun farkıyla” kaybetmişti.

On iki yıllık bir faaliyeti geride bırakan özelleştirilmiş Türk Telekom’da şirketin yüzde 55 hissesi Oger Telecom’un sahip olduğu Otaş’a ait. Yüzde 15’i halka açık olan Türk Telekom’un Hazine’ye ait payı altın hisse ile birlikte yüzde 25 ve geçen yıl kurulan Türkiye Varlık Fonu (TVF) da yüzde 5 hisseye sahip.

Bugünkü türbülans, yabancı hakim ortak Otaş’ın 2013’te aldığı kredilerin geri dönüşündeki güçlüklerden kaynaklanıyor. İlk etapta ihale bedelinin yüzde 20’sini peşin, kalanını ise beş eşit taksitte ödeyeceğini açıklayan Oger 2007 yılında 4,3 milyar dolarlık kredi alarak Türk Telekom’un Özelleştirme İdaresi’ne olan borcunu dört yıl erken kapatıp hisselerin sahibi oldu.

Otaş daha sonra 2013 yılında oluşturulan bir konsorsiyumdan 4 milyar 478 milyon dolar ve 211 milyon 970 bin euroluk kredi alarak, 2007 yılında çektiği kredide “refinansmana” gitti. 28 Mayıs 2013 tarihinde Kamuoyu Aydınlatma Platformu’na yapılan açıklamada, Akbank, BNP Paribas Fortis, Citi, Deutsche Bank, JP Morgan Limited ve Garanti Bankası’nın kredide yetkili lider düzenleyici bankalar olduğu belirtildi. Yapılan sözleşme bankaların kredi alacaklarına karşılık Otaş’ın Türk Telekom’daki yüzde 55’lik hissesine el koymalarına olanak tanıyor.

Özellikle TL’nin dolar karşısında hızlanan değer kayıplarının sonucunda yaşanan kur zararlarının etkisiyle şirketin yükümlüklerini yerine getirmede zorlandığı ve doların yeniden 3,60 TL’nin üstüne çıktığı bugünlerde Otaş’ın şartlarının kolaylaşmayacağı konuşuluyor.

Ödeme geciktikçe şirketin altın hissesi ile birlikte yüzde 25 payın sahibi olan Hazine devreye girdi ve ödeme konusunda gruba birkaç kez ihtar mektubu gönderdi. Ödeme olmayınca da Hazine Otaş’a son olarak ağustos ayında 60 günlük süre verdi ve o süre 1 Ekim’de sona erince gözler hükümete çevrildi. Ne yapılacak? Otaş ile imzalanan sözleşmeye göre Hazine’nin özelleştirme sonrasında zora düşen şirkette yönetim kurulunu değiştirme hakkı var. Hükümet, Türk Telekom’da yedi üyeyi değiştirme hakkını kullanacak mı?

1 Ekim’e kadar olan sürede Otaş’ın arayışlarını sürdürmekle birlikte bankalarla anlaşamadığı açıklandı. Otaş’ın yüzde 35’ine sahip Suudi Arabistan’ın telekom şirketi Suudi Telecom’un ise nakit para yatırma teklifini henüz sonuçlandırmadığı bildiriliyor. Reuters’in bir haberine göre, Oger satın alma için kullandığı kredinin her biri 290 milyon dolar büyüklüğündeki eylül 2016 ve mart 2017 geri ödemelerinin yanı sıra eylül 2017’deki üçüncü ödemeyi de yapmadı.

Kapital FX Araştırma Uzmanı Enver Erkan şu analizi yapıyor: “Şirketin dokuz aylık bilançosuna göre 3,15 milyar TL nakit ve nakit benzerleri var. Telekom’un 2,21 milyar TL kısa vadeli, 8,23 milyar TL de uzun vadeli borcu bulunuyor.” Şirketin finansal borçlarından var olan nakdinin çıkarılması durumunda pozisyon açığının 10,45 milyar lira olduğuna dikkat çeken Erkan, “Yani 10,45 milyar lira net borcu var. Dönen varlıkları ise 9,20 milyar TL. Borç dönen varlıklarla çevrilemiyor” görüşünde.

Piyasadaki söylentilere bakılırsa, krediyi Türk Telekom hisseleri karşılığında veren bankalar Hazine’nin devreye girmesinden yana. Bu kararla kredilerin dönüş ihtimalinin artacağını düşünüyorlar. Diğer bir beklentiye göre de Hazine’nin devreye girmesi kredinin yeniden yapılandırılmasının önünü açacak. Bankacılık sektörünün üzerinde Türk Telekom’un geri dönmesi zora girmiş kredilerinin yanında, 1,6 milyar dolar da Çukurova Holding’e Turkcell için Ziraat Bankası tarafından 2014 yılında verilen kredi yükünün bulunduğu hatırlatılıyor. Bu nedenle de hükümetten etkili bir müdahale umuluyor. Aksi takdirde bu büyüklükte kredinin batık kredi konumuna düşmesi ve bunun için bankaların yasa gereği karşılık ayırmak zorunda kalması, bankacılık sektörünün performansını ve görünümünü olumsuz etkileyecek.

Bu arada CHP İstanbul Milletvekili Oğuz Kaan Salıcı Hazine’nin daha fazla zarar görmemesi adına Türk Telekom için Meclis araştırmasının açılmasını istedi.

Gözler 1 Ekim’e kadar süre tanıdığını açıklayan hükümetin ne yapacağına merakla çevrili iken Saudi Telecom, Oger’in Türk Telekom’un borç yapılandırma müzakerelerinde kreditörlerle görüşmelerin sürdüğünü açıkladı. Şirketin Hazine’ye mektup yazarak ödeme için kasım ayına kadar ek süre istediği medyada yer aldı. Başbakanlık, Ulaştırma Bakanlığı ve Hazine söz konusu taleple ilgili değerlendirme yapıp cevabını bildirecek.

Görünen o ki Türk Telekom türbülansı bir süre daha devam edecek. Bu türbülanstan ne kadar bir hasar çıkacağı bilinmiyor. Hükümet, sorunu ortağın sorunu olarak görüyor ama sorunun çözümü için özellikle bankaların gözü hep iktidarda. Hisselerin yeniden kamuya geçmesi yüksek bir olasılık. Bu da baş özelleştirmede başa dönüş demek. Yeniden özelleştirmeye çıkılırsa ne olur bilinmez.

 

Makale kategorisine gönderildi | Türk Telekom türbülansı (Al-Monitor, 12 Ekim 2017) için yorumlar kapalı

Turkish telecom giant may end up in government hands again(Al-Monitor, October 12,2017)

ARTICLE SUMMARY
The 2005 privatization of Turkish telecommunication company Turk Telekom, the largest in Turkey’s history, may go to waste as the majority stakeholders are struggling to repay loans.

Turk Telekom, the main actor in Turkey’s telecommunication sector and the biggest sell-off in its privatization history, is in deep trouble and may end up back in government hands. The giant company was privatized in 2005, as Ojer Telekomunikasyon A.S. (Otas) — a subsidiary of Oger Telecom, owned by the Lebanese Hariri family — acquired a controlling 55% stake. The turbulence jolting the company stems from Otas’ failure to repay loans in what is described as Turkey’s biggest ever default.

The 60-day deadline the Turkish Treasury set for Otas to repay its $4.75 billion bank loan expired Oct. 1 amid reports that the treasury was mulling temporary changes in Turk Telekom’s executive board. The reports were based on remarks that Transport, Maritime Affairs and Communications Minister Ahmet Arslan made Sept. 20. Arslan said, “Ownership may change hands in [Turk Telekom]. The treasury or we, as representatives of the treasury, will do what is required under the contract.” The minister added, “We cannot allow the erosion of a pre-eminent establishment.” The minister stressed how “issues stemming from Turk Telekom’s shareholders are not issues that affect Turk Telekom’s operations and development.”

According to Turkey’s Information and Communication Technologies Authority, Turk Telekom had net profits of $2.5 billion in 2014 and $1.3 billion in both 2015 and 2016. Drawing on those figures, the government maintains that the problem is not with Turk Telekom itself, but the majority stakeholder’s failure to repay debts.

Turk Telekom represents the largest single sell-off in Turkey’s privatization history, accounting for more than $6.5 billion in total privatization revenues of nearly $72 billion. In the auction held July 1, 2005, the Oger Telecom Joint Venture Group made the highest bid of $6.55 billion, beating narrowly a $6.5 billion bid by the Etisalat-Calik Joint Venture Group. Calik Holding, which is very close to the government, had Berat Albayrak — President Recep Tayyip Erdogan’s son-in-law and currently energy minister — among its senior executives at the time.

While Oger Telecom holds the majority 55% stake in Turk Telekom, the Turkish Treasury owns a 25% stake, including a “golden share.” Turkey Wealth Fund holds a 5% stake, and 15% of the company’s shares are publicly traded.

Otas’ repayment troubles pertain to loans it took ın 2013. Following the auction, Otas had said it would pay 20% of the tender price in cash and the remaining sum in five equal installments. In 2007, however, it took a $4.3 billion loan and closed its debt to Turkey’s privatization authority early. Then, in 2013, it moved to refinance its 2007 loans through fresh loans of $4.48 billion and 211.97 million euros from a consortium of banks. In a statement on the Public Disclosure Platform, Turk Telekom said BNP Paribas Fortis, Citi, Deutsche Bank, JP Morgan and Turkish banks Akbank and Garanti were the “mandated lead arrangers” in the credit deal, which allowed banks to seize Otas shares in Turk Telekom in return for unpaid debt.

The Turkish lira’s depreciation against the dollar has added to Otas’ repayment woes. With the greenback climbing back to being worth more than 3.6 liras this week, few expect the company’s troubles to alleviate.

After the Treasury’s deadline expired in the wake of several reprimand letters to the company in previous months, all eyes are on the government. Under the contract signed with Otas, the Treasury has the right to make changes in Turk Telekom’s executive board if the company runs into trouble after privatization. Will the government use its right to replace seven board members?

Otas scrambled for a solution before the Oct. 1 deadline, but failed to reach a deal with the banks. Saudi Telecom, which owns a 35% stake in Otas, has reportedly offered to inject cash by buying more shares in Otas, but the offer has not materialized yet. Reutersreports that Oger Telecom missed its third payment in September, after missing two payments of $290 million each in March and September 2016.

According to Enver Erkan, a research expert at Kapital FX, Turk Telekom’s nine-month balance sheet indicates that the company has 3.15 billion liras in cash and cash equivalents, and a net debt of 10.45 billion liras. Erkan said, “Its current assets, meanwhile, are 9.2 billion liras, meaning that the debt cannot be rolled over with the current assets.”

Market speculation indicates that the creditors are in favor of the Treasury stepping in, which, they believe, would boost their prospect of reimbursement. Similarly, a Treasury intervention is expected to open the door to the restructuring of the loan. The banking sector is burdened also with the $1.6 billion loan that the publicly owned Ziraat Bank issued to Cukurova Holding in 2014 for Turkcell, Turkey’s leading mobile operator. This, too, has added to expectations for a strong government intervention. Alternatively, should a loan of such a size become nonperforming, the banks would be legally obliged to set aside provisions, which would have a negative impact on the Turkish banking sector’s performance and outlook.

Last week, the issue reached parliament, where a deputy from the main opposition party filed a motion calling for a parliamentary inquiry into Turk Telekom.

In the meantime, Saudi Telecom asked for an extension of the payment deadline as it continued talks with creditors on restructuring Oger’s debt. According to media reports, Saudi Telecom wrote to the treasury, asking for extra time until November. Along with the treasury, the prime minister’s office and the Transport Ministry were expected to evaluate the request.

It seems the turbulence at Turk Telekom will continue for some more time. How much damage it will inflict is hard to predict. The government sees the problem as a shareholder’s problem, but the banks are looking to the government for a solution. The return of privatized shares to public ownership is highly possible, which would mean a return to ground zero in the company’s privatization process.

English, Genel kategorisine gönderildi | Turkish telecom giant may end up in government hands again(Al-Monitor, October 12,2017) için yorumlar kapalı

Yeni vergilere tepki büyük (Al Monitor, 3 Ekim 2017)

 Uzun yıllardır bütçe dengesine ya da “mali disipline” özen göstererek özellikle dış yatırımcılara Türkiye vitrinini parlak gösteren AKP rejiminin bütçe vitrini iki yıldır tozlandı, camı çizildi. Milli gelirin ancak yüzde 1’i tutarında açık verilirken açık katlandı ve yüzde 2’ye çıktı, önlem alınmaz ise yüzde 3’lere çıkma ihtimali de var. Böylece, müzmin döviz bütçesi ya da ödemeler dengesi açığı, daha sık kullanılan deyimle cari açığı olan Türkiye’nin bir de bütçe açığı ortaya çıktı. Buna “çifte açık” diyorlar ve ikisi birden yükseliyorsa, dış yatırımcılar o ülkede riski yüksek görüp yatırıma pek yanaşmıyorlar.

Oysa Türkiye ekonomisinin çarkları, dış kaynak, özellikle de portföy yatırımı da denen kısa vadeli girişlerle, sıcak para ile dönüyor. Sıcak parayı, 20 Eylül ABD Merkez Bankası Fed’in kararları, Türkiye gibi ülkelerden biraz soğuttu. Tüm yerel paralar gibi Türk lirası da son haftalarda değer kaybetmeye başladı ve ABD dolarının fiyatı, ağustos sonunda 3,40 TL’ye kadar inmişken eylül sonunu 3.55 TL’nin üstünde kapadı.

Öte yandan, 25 Eylül’de Irak Kürt Bölgesi’nde yapılan bağımsızlık referandumunun gerilimi Türkiye’nin bölgesel risklerini biraz daha artırınca, dolar biraz daha yukarı yönlü hale geldi. Bu durum, iç dengelere gerekli ayarları vermeyi gerektirirken bütçe açığı özellikle ihmal edilmiyor.

27 Eylül’de AKP hükümetince açıklanan üç yıllık Orta Vadeli Program, dört yıl üst üste yüzde 5,5’lik büyüme hedefleri ile yabancı yatırımcıya göz alıcı bir vitrin düzmeyi hedeflerken bütçe, daha genel anlamda kamu maliyesi ile ilgili iddialı hedefler koymaktan da geri durmuyordu. Buna göre 2016’da yüzde 1 olan bütçe açığının milli gelire oranı, 2017’yi yüzde 2 ile tamamlayacak. Bu, yüzde 1,7 olan avro alanı ortalamasının üstünde bir oran olmakla beraber yüzde 3’lük Maastricht kriterinin hala altında. Yine de cari açık belası olan Türkiye için ikinci açık riski demek. Bunu yeniden milli gelirin yüzde 1’i dolayına indirmek isteyen AKP rejimi, açığı bir yandan yeni vergiler salarak bir yandan da borçlanma limitini artırarak hamle yapıyor.

Parlamentoya getirilen tasarı ile yeni vergiler salınmak istenirken sınırına gelinen borçlanma limitini bir hayli aşmanın yetkisi de Olağanüstü Hal ikliminde elde edilmek isteniyor. İki önlem de hem parlamentodaki muhalefet hem de vergi mükelleflerince tepki gördü ve homurtular yükseliyor.

Salınacak yeni vergiler torba yasa tasarısı ile gerçekleştirilmek isteniyor. Buna göre otomobillerden şans oyunlarına kadar önemli birçok tüketim ürün ve servisinde vergi artışı öngörülüyor. Bazı ürün ve hizmetlere ise Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) getiriliyor. Buna göre binek otomobillerden alınan motorlu taşıt vergisi 2018’den itibaren yüzde 40 artırılacak. Şans oyunları vergisi iki kat artışla yüzde 20’ye çıkartılacak. Sigara kâğıdından ÖTV alınacak. Kolalı gazozlardaki yüzde 25 ÖTV enerji içeceklerini de kapsayacak. Finans sektöründe Kurumlar Vergisi oranını yüzde 20’den yüzde 22’ye çıkaracak düzenlemeyi hayata geçireceklerine değinen Maliye Bakanı Naci Ağbal,“Ayrıca kurumların dağıtılmayan kar paylarından yüzde 1 oranında vergi tevkifatının yapılmasını öngörüyoruz. Şirketler, iki yıldan fazla elde tuttuğu gayrimenkulleri elden çıkarırsa yüzde 75 oranında kazanç istisnası var. Bu istisna oranını yüzde 50’ye düşüreceğiz.” diye konuştu.

Vergi salma karşısında toplumun tepkisini nötralize etmenin yolu Maliye Bakanı tarafından “Savunma Sanayii Fonu’nu güçlendirmek” olarak ifade edildi. Jeopolitik riskler ve bu risklerin bütçede doğurduğu harcama ihtiyaçlarını karşılamak için de vergisel düzenlemeler yaptıklarına işaret eden Ağbal, torba kanun taslağında Savunma Sanayii Destekleme Fonu gelirlerini artırmak üzere, toplanan vergilerden fona daha fazla pay veren düzenlemeleri de getireceklerini söyledi.

AKP Hükümeti’nin maliye hamlesinin ilk ayağını vergiler oluştururken ikinci ayağını ek borçlanma oluşturuyor. 2017 bütçesinde öngörülen bütçe açığı 47,5 milyar TL’ydi ve açık Hazine borçlanmasıyla karşılanacaktı. Bu limiti yüzde 10 daha artırma yetkisi var ve 52,2 milyar TL’ye kadar borçlanma esnetilebiliyor. Ancak bu limitler ağustos sonu itibarıyla aşıldı. Şimdi, hazırlanan ve parlamentoya getirilen 130 maddelik torba kanunda net borç kullanım tutarına 37 milyar TL ekleniyor. Sonuçta, 2017 için öngörülen 47,5 milyar TL bütçe açığı, 89,2 milyar TL’ye genişletiliyor.

Bu ek borçlanma yetkisinin bir torba yasa ile yapılması doğru bulunmuyor. Bunun için ek bütçe yasası yapılması gerektiği belirtiliyor. Bunun yerine torba gibi şeffaflıktan uzak bir yol yordam izlenmesi Meclis’in bütçe hakkına saygısızlık olarak yorumlanıyor.

Vergi ve borçlanma ile sağlanacak kaynaklar, Maliye Bakanı’nın açıkladığı gibi savunma sanayii fonuna mı aktarılacak yoksa başka fonlara da mı?

Torba kanuna eklenen bir başka maddede (Madde 76) “Sermaye şirketlerine ve/veya projelere finansman sağlayan Fonlara” ibaresi var. Bu maddeden Türkiye Varlık Fonu’na(TVF) kaynak aktarımını anlamak da mümkün görünüyor. Bir ticari kuruluş statüsüyle oluşturulan ve tam bir kapalı kutu gibi bir yılı aşkın süredir ne harcadığı, ne yaptığı bilinmeyen TVF’ye Hazine’den kaynak aktarmanın yolu bu torba yasa ile de açılmış bulunuyor.

2016’nın ikinci yarısında inişe geçen Türkiye ekonomisi üçüncü çeyrekte yüzde 1’e yakın daralmış ve kriz sinyalleri vermişti. AKP yönetimi kamu maliyesi araçlarına başvurarak krizi uzaklaştırdı, şubat 2017 sonrası dönen sıcak para rüzgârı ile ekonomi büyümeye geçti. Ama bu sırada vergi indirimleri, vergi ertelemeleri, kredi genişlemeleri ve yaklaşan anayasa referandumu için izlenen popülist politikaların sonucu bütçe açığı milli gelirin yüzde 2’sine kadar çıktı. Yeni vergi salmalar ve ek borçlanma yetkileri bu açığın daha da büyümesine önlem. Ama daha başka açıklar pusuda. Nedir onlar?

Birincisi Kamu Özel Ortaklığı da denilen mega projelere tanınan garantilerin bütçeye getireceği zararlar. Bu zararlar, işletmelerin faaliyet yılları tamamlandığında bütçeden karşılanacak.

İkincisi, 220 milyar TL ye yaklaşan Kredi Garanti Fonu üstünden 344 bin firmaya dağıtılan kredilerin geri dönüşünde oluşabilecek batak ve bunun bütçeden karşılanması ihtimali. KGF’nin eylül ayı raporuna göre 110 bin şirketin, yani kabaca kredi kullanan firmaların üçte birinin kredi skoru B’nin altında. Bütçeyi, böyle olası bir deliği finansmana da hazırlama gereği yeni vergileri ve borçlanmaları gerekli kılıyor.

Fed’in 20 Eylül kararları sonrası sıcak paranın uzaklaşma eğilimleri, olası yangınlara karşı bütçenin su deposunu takviye etmeyi gerektiriyor. Bu da yeni vergi ve borçlanmaları zorunlu kılıyor.

Yeni vergi ve kamu maliyesi yüklerine toplumun nasıl tepki vereceği, bu yükün 2018 ve 2019’da yapılacak seçimlerde oy tercihlerini ne yönde etkileyeceği merak ediliyor elbette.

Makale kategorisine gönderildi | Yeni vergilere tepki büyük (Al Monitor, 3 Ekim 2017) için yorumlar kapalı

Turks brace for tax hikes as Ankara scrambles to bridge budget gaps (Al-Monitor, Septembre 3, 2017)

ARTICLE SUMMARY
Under fire over a tax-hike plan, Turkey’s government says it needs fresh funds for security and defense amid rising risks in the region.

A balanced budget or “fiscal discipline” used to be the shiniest side of Turkey’s economic showcase to foreign investors. Over the past two years, however, the showcase has gotten dusty and scratched. The budget deficit has reached 2% of gross domestic product (GDP), double what it used to be, and it could climb further to 3% of GDP if measures are not taken. For Turkey, the budget deficit comes atop a chronic current account deficit. The simultaneous increase of the two — known as a “twin deficit” — is seen as a sign of growing risks that deter foreign investors, who are of crucial importance for Turkey.

The Turkish economy relies heavily on short-term portfolio investments, or “hot money.” The road map the US Federal Reserve laid out on Sept. 20 makes emerging economies like Turkey less attractive to short-term investors, and the Turkish currency has already weakened. The dollar, which was worth about 3.4 Turkish liras at the end of August, traded for more than 3.55 Turkish liras at the end of September.

Political tensions over the Sept. 25 independence vote in neighboring Iraqi Kurdistan has added to Turkey’s regional risks, sharpening the dollar’s upward trend.

All those factors call for economic adjustments at home, and the budget deficit is not something that the ruling Justice and Development Party (AKP) can ignore.

On Sept. 27, the government unveiled its medium-term economic program for the 2018-2020 period, which projects 5.5% growth each year as well as some ambitious targets in terms of public finance. Accordingly, the budget deficit at the end of this year is projected at 2% of GDP, which is above the average 1.7% in the euro zone, though still below the 3% in the European Union’s Maastricht criteria. But coupled with the current account deficit, a budget deficit of such a size remains risky. The AKP government aims to reduce the figure back to 1% by significantly hiking taxes and increasing the treasury’s borrowing limit.

Both measures have stirred popular discontent and opposition in parliament. The planned tax hikes, laid out in a draft omnibus law, will affect the prices of a string of consumer goods and services from cars to games of chance as of next year. In addition, the government is planning to levy a special consumption tax on a number of new goods and services. The additional revenue the measures will generate is estimated at about 28 billion Turkish liras ($7.8 billion).

Under the plan, the motor vehicles tax, for example, would increase 40% in 2018, while the tax on games of chance would double to 20%. The special consumption tax would extend to cigarette paper and energy drinks. In the finance sector, the 20% corporate tax would go up to 22%, in addition to other levies affecting companies and real estate.

In an apparent bid to cushion popular anger, Finance Minister Naci Agbal argued that boosting the country’s military power was a prime objective, given rising geopolitical and security risks in the region. The Defense Industry Fund, he said, would receive an additional 8 billion liras ($2.2 billion) from tax revenues next year.

As a second measure, the government plans on additional borrowing. The budget deficit was projected at 47.5 billion liras ($13.3 billion) in the 2017 budget. But the treasury, which is tasked with borrowing to bridge the gap and entitled to raise the amount by 10% to 52.2 billion liras ($14.6 billion), went over the limits at the end of August. The draft law adds 37 billion liras ($10.4 billion) to the net borrowing amount, meaning that the budget deficit this year would expand to 89.2 billion liras ($25 billion), almost double the original projection.

The government’s use of an omnibus law for extra borrowing is also under fire. Critics say the move requires a supplementary budget, arguing that the law, in which various issues are jumbled together, is an attempt to evade transparency.

Another question is whether the new resources will go only to the Defense Industry Fund, which the finance minister was eager to highlight, or to other funds as well.

Article 76 of the draft law makes a broader definition of potential recipients, citing “equity companies and/or funds financing projects.” This move seems to pave the way for the treasury to transfer money to Ankara’s already controversial sovereign wealth fund. Created last year as a commercial entity exempt from public audit, the fund has been a closed book, with little public information on what it is doing and spending.

The budget deficit’s jump to 2% of GDP stemmed mostly from measures enacted to fend off a full-blown crisis after the Turkish economy shrunk by nearly 1% in the third quarter of 2016. The measures included tax reductions, tax postponements, a lavish loan expansion and a series of populist measures designed to secure the April referendum on a shift to a presidential system. Coupled with fresh “hot money” inflows since February, the measures contributed to renewed economic growth, but at the expense of a gaping budget deficit. The government’s plan to raise taxes and the borrowing limit aims to stop the deficit from widening further, but that’s not the only gap.

The budget will take an additional blow from the revenue guarantees that the treasury has provided to private companies involved in so-called “megaprojects,” such as bridges and roads. Some of the completed projects are already underperforming, which means the government will need budget funds to pay revenue differences to private operators.

A second blow is likely to come via the Credit Guarantee Fund, which has sponsored bank loans totaling nearly 220 billion liras ($62 billion) to about 344,000 companies as part of the government’s anti-crisis measures. The prospect of bad loans raises the risk of a fresh burden on the budget. According to the fund’s September report, the credit scoreof about 110,000 companies — roughly one-third of the total — is below a B.

In sum, the government needs extra funds to deal with new bottlenecks looming down the road, atop the downward trend in the flow of “hot money” following the Fed’s Sept. 20 decisions. The voters’ response to higher taxes and belt-tightening will come in clear view in municipal elections next year and presidential and parliamentary polls in 2019.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turks brace for tax hikes as Ankara scrambles to bridge budget gaps (Al-Monitor, Septembre 3, 2017) için yorumlar kapalı