Ali Babacan’ı Kim Sevmez?

 

Rivayet o ki, yabancı yatırımcılar, RTE’nin  ilk turda olmasa bile, ikinci turda cumhurbaşkanı olmasını  ‘satın almış’ lar. Yani, bu fiyatlara yansıtılmış. Şimdi merakları, RTE sonrası…Başbakan kim olacak, daha da önemlisi ekonominin patronluğunda Ali Babacan  kalacak mı?
Cumhuriyet’in Ankara Temsilcisi dostum Utku Çakırözer, ABD ziyaretinden ve yabancılarla temaslardan tuttuğu nabzı şöyle aktarıyordu 25 Temmuz tarihli yazısında;   “Kemal Derviş tarafından başlatılan ekonomi politikalarını başarıyla yürüten ve 12 yıl içinde yaşanan siyasi krizlere karşın ekonomik dengelerin bozulmaması için yoğun çaba harcayan Babacan, iç ve dış piyasalar tarafından AKP hükümetlerinin ‘ekonomik sigortası’ olarak algılanıyor. AKP hükümetinin iç ve dış politikadaki icraatlarının birçoğu yerden yere vurulurken ekonominin performansı hep olumlu izlenim yarattı.”

Utku’nun, AKP’nin duacı olduğu, 2001 krizini acı bir reçete ile aşma programının  mimarı, IMF partneri,  Derviş’e  ve  aynı çizgiyi “başarıyla yürüten”  Babacan’a güzellemesine, “Ne iş?” deyip, sadece gülümseyelim,  ilişmeyelim…

Yabancıların, AKP’nin iç ve dış politika icraatlarını yerden yere vururken ekonomik performansı takdirlerinin sebebi açık… Sonuçta nedir taktir karinesi; Ne kazandım, ne kazandırdı bu adam bana?…Bu değil midir?

Kazanç transferleri

Birilerinden almadan başkasına , yabancılara ve yerli ortaklarına kazandıramazsınız.  Kazan/kazan (Win/win) olmaz kapitalizmde…Toplumdan almadan, patronlara kazandıramazsınız, bu kadar net!…Yabancıların ne kazandıklarına gelince…Bunu,  Merkez Bankası’nın ödemeler dengesi verilerinden görebiliriz.  Yabancılar faiz geliri olarak ne götürmüşler, doğrudan yatırımlarından ne kadar kâr transfer etmişler, borsa kazançlarından ne götürmüşler, hatta personel geliri olarak ne kadar gitmiş Türkiye’den… Bunları yazın alt alta yabancıların  resmi kanallardan transfer ettikleri kazançları görürsünüz. Resmi diyorum, bir de vergiden vs. den kaçmak için “transfer fiyatlaması” adı altında resmi olmayan kazanç transferleri vardır, oraya girmeyelim.

UntitledMerkez Bankası verileri  şunu anlatıyor; 1984-2002 tarihleri arasındaki 19 yılda yabancılar Türkiye’den 80 milyar dolar kazanç transfer etmişken AKP iktidarının 2003-2013 dönemindeki 11 yılda 128 milyar dolar kazanç aktarmışlar. İlk dönemin ortalama yıllık kazanç transferi 4,2 milyar dolar iken AKP döneminin yıllık ortalama kazanç transferi 11,6 milyar dolardır. Fark müthiştir… AKP öncesindeki kazançtan, yılda yüzde 176 daha fazla kazanç imkanı…!

 
Kim sevmez?

Yabancı yatırımcılar, AKP öncesi 19 yılda faizden 64 milyar dolar kazanıp götürürlerken AKP döneminde 11 yılda 66 milyar dolar götürmüşler. Öncesinde yılda 3,3 milyar dolar faiz gideri, AKP döneminde yılda 6 milyar dolara fırlamış…Yüzde 100’e yakın…İnsanın aklına hemen faiz lobisi geliyor. Nasıl kaptırdınız kardeşim, yılda 6 milyar dolar faizi?…

Portföy yatırımı ya da borsa kazançlarına bakın; öncesinde 12 milyar dolar iken Ali Babacan’lı dönemde 36 milyar dolar. Üçe katlanmış. Kim, nasıl sevmez Babacan’ı…?

Hele ki doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının kârları…Önceki 19 yılda 4 milyar dolar kâr transferi var, Ali Babacan’lı AKP döneminde 24 milyar dolar…6  kat artış!…Kazanmışlar ki götürmüşler.

Senaryolar…

Yabancıların pek sevdiği Ali Babacan, RTE ile zaman zaman didişen TÜSİAD’ın da gözdesi. Şimdiye kadar Babacan ile ilgili tek negatif söz duydunuz mu TÜSİAD yöneticilerinden ? Hiç Zarrab’ın kolaylaştırıcısı Halkbank,  onun genel müdürünün ayakkabı kutusu ayyuka çıktığında, ‘Bu banka Babacan’a bağlı, ona sorun’  diyeni duydunuz mu? Duymadınız. Yabancı kazanıyorsa, elbette yerli işbirlikçisi de kazanıyor. Yabancının takdiri , onların da takdiri. O nedenle, şimdi onlar da yabancılar gibi Babacan’ı dümenin başında tutacak formül ne olabilir, onun arayışındalar…

AKP’nin üç dönem kuralına takılan Babacan’ın milletvekili olma şansı yok. Ama RTE Köşk’e çıkarsa, mutlaka dizayn edeceği kabine örgüsünde Babacan’a dışarıdan bakanlık gibi bir formülle yer açabilir. Düşünülen formüllerden biri bu imiş…

Bir de deniliyor ki,  Babacan’ın Gül’e yakınlığı bilinen bir gerçek. İç ve dış sermaye çevrelerinun kulislerinde, Gül’ün yeni dönemde AKP Genel Başkanı ve başbakan olması durumunda Babacan’ın ekonominin başında kalmaya ikna edilmesinin daha kolay olacağı konuşuluyormuş…

TÜSİAD’ın da benimsediği  evdeki hesaplardan biri, RTE’yi Köşk’e tekmeleyip mülayim Gül liderliğinde  ‘Neoliberal bağnazlıkla diyaloğa açık’  yeni bir dönemi başlatmak, Babacan’ı da neoliberal sömürü çarkının kaptanı tutmaya devam etmek…

Hesap bu, tutarsa tabii…

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Terörist İsrail’in Ekonomik Gücü…

Adı “terörist devlet”e çoktan çıkan ve son Gazze katliamı ile tüm dünyada  vicdanı olan insanların nefretini bir kez daha üstüne çeken İsrail, bu terör cüretini elbette bir ekonomik güçten alıyor.

Beş küsur milyon nüfusu olan  bu  ülke, dünyanın dördüncü en büyük askeri harcama yapan  gücü durumunda .

Militarist devlet

Milli gelirinin yüzde 6’sını askeri harcamalara ayıran bir ülkeden söz ediyoruz. Nüfus 5 küsur milyon, ama kişi başına gelir AB düzeyinde 35 bin doların üstünde, yani Türkiye’dekinin 3 kat üstünde…Yıllık 275 milyar dolarlık milli gelirinin yüzde 6’sını askeri harcamalara ayıran,  erkeği kadınıyla önemli bir nüfusa askeri yükümlülük getiren zalim bir militarizmden söz ediyoruz.

Yıllık 275 milyar dolarlık milli geliri ile artık “orta” değil, üst-orta gelirli , OECD’ye üyeliği onaylanmış bir ülke İsrail…65 yıllık bir devlet olmasına karşın yüksek sanayi ürünleri üreten, ihraç eden Orta Doğu’nun en varlıklı gayrimüslim ülkesi…Kurulduğu 1948’den itibaren bölge ülkeleri ile savaşan, ama hem savaşan hem kuruluşunu ilerleten  İsrail, bekleneceği gibi, birikimini kuruluş yıllarında ülkeye getiren musevi sermayedarlardan, İsrail dışında yerleşik musevi büyük grupların doğrudan yatırımlarından, kredi biçimindeki  sermaye ihraçlarından sağlayarak  bugünlere geldi. Dahası, herkes de bilir ki, kurulduğu yıllarda İngiltere, sonraki yıllarda dünya imparatorluğunu ele geçiren ABD’dir İsrail’in dünyadaki hamileri…

Neoliberal terörist…

1980 sonrasının neoliberal rüzgarlarına anında ayak uydurarak  dünya ekonomisi ile daha da bütünleşen İsrail, bugün milli gelirinin dörtte birine yakın miktarda dış ticaret yapıyor dünyayla. Özelleştirmelerden piyasalaştımalara neoliberal prensiplere ekonomisini hızla uyarlayan İsrail, son 20 yılda da dünya ekonomisi ile hızla bütünleşti. İsrail’in 2013 ihracatı 61, ithalatı 67 milyar dolar olarak gerçekleşti. Açığı, turizm gibi gelirlerle kapatsa da yıllık 5 milyar dolar kadar cari açık veriyor ama kapatması hiç zor olmuyor.

Milli gelirinin yüzde 23’ü tutarında tasarruf yapan İsrail, dışarıdan borç olarak 2013’e kadar 96 milyar dolar kullanmış yani milli gelirinin yüzde 35’i tutarında (Türkiye’ninki 390 milyar dolar ve milli gelirin yüzde 50’si), buna karşılık 86 milyar dolarlık doğrudan yabancı sermaye çekmiş. Enflasyonla da savaşmış ve kazanmış; İsrail’in 2013 enflasyonu yüzde 1,5’dan ibaret…

UntitledTicari Ortakları…

İsrail terörist devlet ama kimin umurunda ! Ticaret partnerlerini, mal alıp mal sattıklarına baktığınızda,  yok, yok…Dış ticarette bir numaralı partneri bekleneceği gibi ABD…İhracatının yüzde 30’a yakınını ABD’ye yapıyor, ithalatının da yüzde 13’ünü ABD’den yapıyor. İhracatında ikinci ülke İngiltere, sonra Belçika.  Çin ile Hong Kong, yüzde 12’lik pay sahibiler İsrail’in ihracatında ve ithalatında…Almanya, İsveç, Belçika, en çok mal aldığı ülkeler…

Türkiye mi? RTE Türkiyesi, yıllık 3 milyar dolara yaklaşan ihracat ve ona yaklaşan  ithalatı ile ticari ortakları arasında İsrail’in …

İsrail, yüksek teknolojili ürünler de üreten bir “yükselen ülke”…İşgücüne katılım oranı yüksek ve 3,5 milyonluk bir işgücü var, işsizlik oranı ise yüzde 6’nın altında. Tarımda çalışanlar yüzde 2 dolayında, sanayidekiler yüzde 20, ama ağırlıkla hizmet sektörü, istihdam alanı.

Güvenlik devleti…

Terörist devlet İsrail, tabii ki bir sosyal devlet değil, bir güvenlik devleti. Bütçesini sıkı tutuyor, onca askeri harcamayı yapmak da bunu gerektiriyor. Milli gelirinin yüzde 40’ını bulan bütçe geliri ve harcaması var. Bütçe kaynaklarının önemli bir kısmı ile silah-mühimmat alıyor ve silah altında asker tutu yor. Kadınlar da erkekler kadar askerliğe mecbur tutulmuş İsrail’de. Erkekler 36 ay, kadınlar 21 ay askerlik yapıyor.

Gelir bölüşümüne gelince ,ol dukça adaletsiz, en az Türkiye kadar adaletsiz bir ülke İsrail. Bölüşümün göstergesi olan Gini katsayısı 37 ve Türkiye’ninkine yakın. Nüfusun yüzde 21’i yoksulluk sınırının altında yaşıyor, nüfusun en yoksul yüzde 10’u milli gelirden yüzde 2,5 pay alırken en varlıklı yüzde 10, gelir pastasının dörtte birine el koyuyor.

Güvenlik devleti konsepti ile kendi halkını da sürekli  tehdit altına sokan ve terörize eden, teröre suç ortağı kılan İsrail, başta Filistinliler olmak üzere Orta Doğu halklarına uyguladığı zulmü, iç ve dış büyük musevi sermayedarların katkısı, desteği, ona kol kanat geren  ABD, İngiltere gibi büyük emperyalistlerin himayesi ile sürdürüyor ve  büyük güçlerin taşeronu olarak “bölgesel güç” olma yolunda ilerliyor.

Terörist İsrail devleti, dünya halklarının tüm platformlarda birleşik mücadelesi ile geriletilmez ise, kainatın  başına bugünkünden daha büyük bir bela olacaktır

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Demokratik özerklik ve HDP

 

Cumhurbaşkanlığı yarışına RTE ve CHP-MHP ortak adayı olarak Ekmelettin İhsanoğlu’nun yanında HDP’nin adayı olarak Selahattin Demirtaş’ın çıkması, yarışa farklı bir boyut kattı. Kamuoyu, iyi-kötü, ne söyledikleri ve söyleyeceklerini az çok kestirdikleri iki adayın dışında, fırsat tanındıkça,  bir üçüncü adayın söyledikerini de dinleme olanağı buluyorlar.

“Üçüncü” aday Demirtaş’ın Kürt siyasi hareketinin lider kadrosundan biri olması, kimilerince CB’na aday olmuş bir “Kürtçü”nün söyleyebileceklerinden öte birşey değildir. Ancak, “ayrılıkçı-bölücü” olarak nitelenen bir hareketin Cumhurun başkanlığına, yani ülke bütünlüğünü kabullenmek demek olan Türkiye Cumhuriyet’inin tepe sorumluluğuna talip olması, kendi başına ezber bozucu oldu.

Köşk için “Üçüncü aday”ın, hem de Kürt siyasi hareketinden çıkmasını, taktik bir hamle,  takiyye sayanlar olabilir, “Bu platformu sadece kullanıyorlar, sonunda bir ayrılıkçı hareket gibi davranacaklardır”,  diyenler var, hatta sayıca da çoklar… Ama bu platformda aday olarak kürsüde halka söylenmiş sözler, açıklamalar önemlidir; kayıtlara geçer ve bağlayıcıdır. O nedenle, Demirtaş’ın bu seçimde alacağı oy oranından çok, kürsüde söyledikleri daha önemli ve anlamlıdır.

Demokratik özerklik…

“Üçüncü aday” olarak Demirtaş’ın kürsüden, fırsat verildiği ölçüde TV mikrofonlarından ve gazete sayfalarından halka ilettikleri, İhsanoğlu’nun eleştiri ve önermeleriyle yer yer çakışsa da, onda olmayan başka şeyleri de içeriyor. AKP rejiminin hukuk tanımazlığı, despotluğu, içeride ve dışarıda toplumu kutuplaştıran, yoksullaştıran, ötekileştiren icraatını iki aday da dile getiriyor kendi meşreplerine uygun olarak…Demirtaş, bunlardan farklı olarak farklı bir Türkiye yönetim modelini de dile getiriyor: Demokratik özerklik

Kamuoyuna daha çok Kürt siyasi hareketinin bir projesi olarak takdim edilen demokratik özerklik, özünde bir “devrim” önerisi değil, bir “reform”. Yani uygulandığında, yaşadığımız rejimdeki mülk ilişkilerini, sınıf ilişkilerini kökten değiştirecek bir uygulama değil;  üyesi olmaya çalıştığımız Avrupa Birliği’nin birçok ülkesinde uygulanan bir model. Tek bir şablonu olmayan, her ülkenin kendi kimyasına uygun olarak şekillenen bir yapılanma…Ana prensibi, “merkez”de birikmiş, o anlamda toplumdan çekilip alınmış yetki ve sorumlulukları, merkezden “yerel” yapılara aktarmak, merkez ile yerel arasında daha dengeli, daha demokratik ve söz söyleme konusunda daha adil bir yapısal dönüşümü gerçekleştirmek…

Neden gerekli?

Bunun özellikle Türkiye için ne kadar gerekli hale geldiğini AKP rejiminin acı bilançosundan görmek gerekiyor. AKP, iktidar oluşundan itibaren yasama ve yürütmede sağladığı hakimiyete, yargıyı da eklemenin peşinde oldu. Kendi kontrolünün dışında kalacağı ve ayak bağı olacağı endişesiyle ordu, ünivesite, kamu medyası….ne varsa hepsini kendisine bağımlı hale getirdi, komploları da içeren bir dizi operasyonla, tasfiyelere gitti. Sayıştay’ı işlemez hale getirip bütçeyi denetim dışına çıkardı.

Yerel yönetimlere önem veriyormuş gibi yapıp onları iyice güdükleştirdi. Kamu harcamalarının yüzde 10’unu ancak kullanabilen bir yerel yönetim yapısı var Türkiye’nin. Yetmezmiş gibi, büyük kent rantlarını sorunsuz kullanmak ve kişisel tasarruflara geçirmek için, belediyelerin imar yetkilerini merkezde kurduğu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na devretti. RTE’nin böyle otoriter bir yapılanmaya tüy dikecek nihai hedefi,  Köşk’e çıkması halinde Başkanlık sistemine geçerek otoriterliği perçinlemek…

Model?

Türkiye, çok kimlikli, çok kültürlü ve nüfusu 77 milyona ulaşan, eşitsizlikleri her anlamda büyük bir ülke. 81 il biçiminde yönetilen ülkenin her coğrafyasının biri diğerini ilgilendirmeyecek farklı sorunları var. Bunların tümüne merkezden Ankara’dan karar vermek, akıl kârı değil. Bu illerin sorunlarını aynı şablonlar içinde çözüyormuş gibi yapmak zaman kaybı. Hepsinden önemlisi, kitlelerin katılımını beş yılda yapılan bir sandık oylamasına indirgemek, bunun adına da demokrasi demek gülünç, ayıp.

Demirtaş’ın da bu yarış vesilesi ile dile getiriği gibi, 81 ili, 20-25 cıvarında bölgede kümelemek, sonra da Ankara’nın, merkez’in yetki ve sorumluluklarını demokratik seçimlerle oluşacak bu  bölge yönetimlerine  aktarmak daha demokratik.  Bu kümelere, bölgelere, bölgedeki sorunların çözümü konusunda kendi bölge meclisleri ile çözüm üretme “özerkliğini” tanımak, daha doğru. Ne tür yetkiler? Bunlar bir Anayasa değişikliği ile belirlenir. Merkezin, savunmadan dış politikaya, maliyeden makro ekonomiye yetkileri alıkonulur, ama yerele aktarımı mümkün ne alan varsa, onların da bölge yönetimlerince kullanılacağı ifade edilir. Amerika yeniden keşfedilmeyecektir. Farklı kimlik ve renkleri olan ülkelerin Anayasalarını incelemek, bir model üretmek için yeterli olacaktır.

Ne değildir?

Anlaşılacağı gibi, özü sosyal demokrat, CHP’nin de kimyasına uyan, benimseyebileceği bir idari reform,bir demokratikleşme projesidir bu. Ancak, projeyi gündeme taşıyan Kürt siyaseti olduğu için ve Kürt siyasetinin içinde de bir dizi kafa karışıklığı olduğu için, projeye  bölücülük yaftası yapıştırıp reddetme,  fitne-fesat projesi olarak  görme eğilimi daha ağır basıyor.

Kürt siyaseti, bu algıdan şikayetçi olmakla beraber, sorumludur. Çünkü hâlâ, adı geçen bölgelerin tanımı sözkonusu olduğunda Kürt özerk bölgesi diye söze başlayanlar var . Yanısıra, Güneydoğu’da HDP dışında ayrı bir “bölge partisi” kurma çabaları da  bu algıya çanak tutmaktadır.  Oysa, bölgesel özerklik, sadece Kürtlerin özgürlük hedefleri  için düşünülmüş bir proje olarak alınırsa baştan kaybeder. Kürtlerin mağduriyetleri kadar bu ülkede Alevilerin kimlik, Doğu Karadeniz’in geçim ve çevre , Orta Anadolu’nun iş-aş, İstanbul’un yağmalanma, İzmir’in dışlanma mağduriyetleri de vardır ve demokratik özerklik sadece kimlik ile ilgili değil, sınıfsal farklılıklardan, adaletsiz bölüşümden, yağmadan, barbarlıktan  kaynaklanan mağduriyetleri de azaltmayı hedefleyen bir proje olmalı. Etnik temelde bir bölge tanımına hiç girmemeli , özellikle de  Kürtlerin  yarısının ülkenin Batı illerinde  yaşadığı gerçeğini akılda tutarak…

 

 

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Medyanın nesi “Dördüncü güç” ?

 

Medyanın artan gücü, devletin yasama-yürütme-yargı erklerinden birine benzetilerek ona “dördüncü güç” payesinin verilmesine neden oldu. Dördüncü güç medya, toplum adına devleti “denetleyici” bir organ olabilirdi. Bu bazı ülkelerde , bazı konjonktürlerde geçerli bir argüman olsa da zamanla pek öyle olamadı; yasama-yargı-yürütmeyi kontrol etmek isteyenlerin, belki daha kolay ele geçirdikleri güç, medya oldu.

Ele geçirme…

Medya gücünü ele geçirmek için hakim sınıf fraksiyonları ve onları temsil etmeye aday siyasiler arasında yarış hep oldu. Medyanın yarattığı  nüfuzdan para kazanmak peşindeki medya sermayedarları da, medyayı “dördüncü güç”, toplum adına denetleyici olma özelliğinden vazgeçerek onu paraya tahvil etmenin peşine düştüler.

Medya alanını, ortamını böylesine rezil bir çekişmenin olabildiği kadar dışında tutmak, demokrasisi daha gelişmiş, yurttaşı daha örgütlü ve kendini korumayı bilen toplumlarda elbette kolay olmadı. Buna hem medyanın örgütlü çalışanları hem de örgütlü izleyici-okuyucu kitleler reaksiyon gösterdiler. Yasalarla kazanılmış haklar, keyfiyeti,istismarı belli ölçülerde dizginledi ve böyle de devam ediyor.

Buna karşılık demokrasisi gelişmemiş, yurttaşlık bilincinin zayıf, otoriter devlet biçiminin hakim olduğu Türkiye benzeri ülkelerde , hele ki AKP rejimi türü konjonktürlerde medya üstünden nüfuz savaşları daha kolay yapıldı ve medya üstünden de hakimiyet kazanarak güç dengeleri korunmaya, dahası güçlendirilmeye çalışıldı. Buna hem medyanın içinden  aktörlerin hem de okuyucu-izleyicinin bir direnci zayıf kaldıkça medya üstünden fil tepişmeleri daha tahripkâr oldu, olmaya devam ediyor.

Medyanın işlevi…

Her üretim tarzı gibi, kapitalizm de ancak ve ancak kendini yeniden üretebildiği ölçüde varlığını sürdürüyor. Ekonomik, politik ve kültürel düzeylerde yeniden üretim… Kapitalizmi , kendisinden önceki üretim tarzı olan feodalizmden ayıran şey, üretici işçinin “özgür”lüğüdür. Feodalizmde serfin feodale karşı açıktan, gözle görünen bir bağımlılığı sözkonusu idi. Buna “ekonomi dışı zor” deniyordu.

Kapitalizm, feodal karşısında serfi “özgürleştirdi”. Kente gelen serf feodale bağımlı değildi. İşgücü üstünde açıktan zor yoktu. Ama işgücü satmadıkça da hayatını idame ettiremezdi. Kapitalizm, onu işgücünü satmaya mecbur bırakmıştı bu açıktan değil, şimdi ekonomiye içkin (mündemiç) bir zordu. Kentteki kapitalist o işgücünü ücret karşılığı alabilir, onu kullanarak değer ve artı değer üretebilir, dolayısıyla sermaye birikimini sürdürebilirdi.

Din ve  Eğitim

İşgücünün metalaşması ve bunun üstünden birikimin ilerlemesinin meşruiyetini sağlayacak kurumlardan biri feodalizmden mirastı: Din. Hırıstiyanlıkta kilise, feodalizmin egemeni olarak kapitalizmde güç kaybetse de  şimdi yeni işlevi, emek ile sermaye arasındaki “ekonomiye içkin zor”u sömürüye meşruiyet kazandırmak, bunu “olağan” göstermekti. İşçi, yeni kaderini kabullenmeli, Tanrı’ya bir işi olduğu için şükretmeli ve kendisine iş veren patronuna da şükran duymalıydı.

Eğitim, okul, kapitalizme meşruiyetin ve rıza almanın bir diğer kurumuydu. Burada aday işçilere hem yeni düzenin görenekleri öğretilecek hem de beceri kazandırılacaktı. Okuma-yazma, pozitif bilimlerle ilgili dersler alma, kapitalist üretimin işbölümünde alınacak rollere göre beceri edinmeyi okul sağlayacaktı. Din ve eğitime bir üçüncü kurum eşlik edecekti; medya.

Ve medya…

 Primitif haliyle, yazılı medya, para-meta-para’ zincirinde iletişimi sağlayan ve çemberin tamamlanması için gerekli pazar, finansman, hammadde ve işgücü tedariki ile ilgili bilgilerden kapitalistleri enforme eden bir rol üstleniyordu. Ama aynı zamanda, kapitalstlerin ortak yönetim organı olarak işlev görecek siyasi kurumların bir tür inşaat iskelesi olacaktı gazeteler,dergiler. İki işlevi birden üstlenenler de olacaktı,hem de “bağımsız medya” görüntüsüyle. Bir yandan ticari bilgiler, haberler veren, bir yandan kapitalist devleti bir tür “sınıflar üstü” örgüt olarak gösterme ve buna itaat için kitleleri yönlendirmede artık medya da üçüncü önemli bir aktör olarak ideolojik kurumlar içinde yerini alacaktı.

Kapitalizm geliştikçe, din-eğitim-medya üçlüsünden birincisi işlevini yitirmemekle beraber, diğerlerinin hızına ulaşamadı. Eğitim, hızlanan sermaye birikimi, ulusal pazarlardan uluslar arası pazarlara yayılan genişletilmiş yeniden üretimin, ayrıntılı işbölümünün gereği daha da kurumlaştı; hem bilgi-beceri kazandırma işlevi hem de potansiyel ücretlilere düzene saygı ve biatı öğretme işlevinde yetkinleşti.

Aynı şekilde medya, matbaa, ulaşım, haberleşme teknolojisindeki gelişmelerle birlikte hızla gelişti; üretilen malların pazarlanması için elzem olan reklam ve onun medya üstünden tüketicilere ulaştırılması ihtiyacının yarattığı gelir kaynağı olma imkanı da medyaya güç ve etkinlik kazandırdı. Dahası, kapitalist devleti kullanmada hakim sınıf fraksiyonları, onlar adına hareket eden siyasi partiler arasındaki yarış, ayrıca medyaya ihtiyacı, medya için harcamaları katladı.

Medyaya, dil alışkanlığı ile “Dördüncü güç” diyenlerin, yeni baştan olup bitenleri düşünmelerinde fayda var…

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Aile Borçları: Abartılar ve gerçekler

AKP rejiminin iktidar olduğu yıldan  itibaren doludizgin uyguladığı neoliberalizmin,Türkiye ekonomik ve toplumsal dokusuna eklediği önemli bir öge de aile borçlanması ya da bireysel borçlanma… Türkiye’de bugün, 2003 öncesi dönemde görülmedik boyutlarda hanehalkı borçlanması ve kültürü var. Tüketici kredisi olarak konut, taşıt ve ihtiyaç; kredi kartı üstünden de nakdi kredi biçiminde gerçekleşen borçlanmaların boyutları , 2014’te tempo kaybetse de 12 yılda hızla arttı. Bugün bankalar, kredilerinin üçte birini bireye veriyorlar. Ancak bu artışın hem ekonomik hem sosyal ve siyasal boyutlarının zaman zaman çok abartıldığını, yanlış yorumlandığını ifade etmek, eksikle, fazlayı yerli yerine oturtmak gerekiyor

Boyutlar

Hanehalkı borç yükü ile sıkça yapılan yanlışlardan biri, borç yükünü enflasyondan arındırmadan nominal olarak vermek ve artışın temposunu bununla abartmak. 2004 sonunda  26,5 milyar TL olan hanehalkı borç yükü, 2014 Haziran sonuna gelindiğinde 337 milyar TL: Bu nominal olarak, yani enflasyondan arınmamış haliyle yüzde 1175 artış, 117 kat artış demek …Bir kere bu sonuçtaki enflasyon şişkinliğini almak gerekir. Bu yapıldığında gerçek borç yükünün 2004’teki 100’lük düzeyden 2014 ortasında 564’lük düzeye çıktığını görürüz.

 

Demek ki gerçek artış 11,5 yılda yüzde 474, ya da 47 kat.  Bunu netleştirdikten sonra , gerçek ya da reel artışın da sansasyonel boyutta olduğunu söylememiz gerekir. 2004 yılında hanehalkının tüketim harcamaları 400 milyar TL dolayındaydı ve borç yükü bunun yüzde 6’sından ibaretti. 2013’e gelindiğinde borç stoku, özel tüketimin yüzde 30’una yakın. Yani , çok açık ki, iç tüketim, bireysel borçlanma ile birlikte hızlı bir artış göstermiş. Bir borçlanan, 5 borçlanır olmuş.

Ne için borçlanma?

Özellikle medyada sıkça yapılan hatalardan biri, hanehalkı borçlanmasının, her türünün sıkışıklık, zaruret, bir tür geçim sıkıntısı sonucu olduğu şeklinde. Oysa borçlanmanın iç bileşimini iyi analiz etmek, abartıları önlemek açısından yerinde olur.

Özellikle uzun vadeli konut kredilerinin kullandırılmaya başlandığı 2005 sonrasında toplam bireysel kredilerde konut borçlanmaları aile borçlanmalarının üçte birini oluşturdu. Otomobil kredileri de ilk yıllarda yüzde 8-9 paya sahipken sonraki yıllarda toplamdaki payı yüzde 3’lere düştü. Demek ki, hanehalkı borcu denildiğinde yüzde 36-37’sinin konut ve otomobil almak için yapılan borçlanmalar olduğunu anımsamak gerekir. Bunlar, bir geçim sıkıntısı sonucu başvurulan borçlanmalar değil; belli bir gelir akışı olanların yaptığı borçlanmalardır, ayrı tutmak gerekir.

Sıkışıklık…

Hanehalkının sıkışıklığı ile ilgili mercek altına alınması gereken bireysel krediler, “ihtiyaç kredisi” ve kredi kartı ile yapılan nakit borçlanma tutarıdır. İhtiyaç kredisi, daha çok, borcu borçla kapama için alınan kredi olarak bilinir ve toplamda payı 2004’te yüzde 22 iken bugün yüzde 41’e çıkmıştır; vahimdir!…Kredi kartı ile olan borçlanmaların ise payı 2013 sonunda yüzde 25 idi; BDDK’nın bazı kısıtlayıcı önlemleri ile 2014 ortasında yüzde 22,5’a düştü. Toplamda, ihtiyaç kredisi ve kredi kartı borçlanmasının yüzde 63’ü  aşması tabi ki önemlidir. Mayıs sonu verilerine göre, bankaların verdikleri kredilerde batağa girmiş olanlar, 33 milyar TL ile yüzde 3’e yakındır ve bunun üçte biri hane kredilerinin batağıdır. Bunda da geri dönüşte sorunlar kredi kartlarında ve ihtiyaç kredilerinde yaşanmaktadır.

Aile borçlanması, ya da bireylerin borç yükünden söz edilirken yapılan bir yanlış da sadece banka sistemi ile olan borç-alacak ilişkisine bakmak. Oysa, biliyoruz ki, aileler, banka dışından da borçlanır, borç-alacak ilişkisine girerler. Özellikle faizi haram sayan kesimlerde senetle borçlanmalar; dövizle borçlanmalar, kredi kartı kullanmadan taksitli alışveriş, eş-dostla yapılan hatır-gönülle borçlanmalar, oldukça yaygındır ve bunların toplamı 337 milyar TL olarak görünen bugünün borç stokunun dörtte biri bile olsa, bir anda aile borç yükü parametresi daha çok önem kazanır. Varsayımlar, beklentiler, analizler gözden geçirilir; gerçek buna yakındır.

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

IŞİD Karşısında Şaşkın ABD ve Türkiye…

Orta Doğu…Doğu ile Batıyı, Akdeniz ile Hint Okyanusu’nu, Rusya ile sıcak denizleri birbirine bağlayan topraklar…Doğu ile Batı arasındaki bütün ticarî ve kültürel bağlantıların yapıldığı bölge… Yeryüzünün en önemli kara ve su yollarının geçtiği, bu nedenle jeopolitik değeri yüksek coğrafya…  “Kara altın” petrolün özellikle 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren önem kazanmasıyla değeri ve önemi iyice artan vazgeçilmez, paylaşılmaz hale gelen topraklar…İşte bütün bunlar,  Orta Doğu’yu her dönem,  dünya egemenliği peşinde koşan emperyalist güçlerin birincil hedefi haline getirdi.

Sömürgecilik…

Emperyalizmin yükseliş çağında özellikle Büyük Britanya’nın at oynattığı eski Osmanlı toprağı Orta Doğu’da, bu toprakların halkları sömürgecilikle yönetildiler. Bölgeye Fransa’nın, Almanya’nın, ABD’nin girişi çok sonraları oldu. Petrol yatakları paylaşıldı, erken gelen aslan payını kaptı. Petrol devleri bölgeyi parselledi, halkların petrol, daha sonra da doğal gaz zenginlikleri, yağmalandıkça yağmalandı.

Paylaşım savaşlarının ardından 20. yüzyılın ortalarından itibaren Orta Doğu’da sömürü ilişkileri değişmeksizin yeni bir yapılanmaya gidildi; kaba sömürgeciliğin yerini ince sömürgecilik aldı. Mısır, Suriye, Irak, Libya’da Baasçı, devlet kapitalizmi hakim oldu bir süre. Ama önce Nasır, sonra Saddam ve Kaddafi yıkıma uğradı, son kurban Esat olacaktı, ama direniyor.

İnce sömürgecilik, güya bölgede devletler, emirlikler, sultanlıklar kurdurdu, güya bağımsızlık tanındı ama özde bütün sömürü-bağımlılık ilişkileri yeniden üretildi. Bölgenin petrol ve gazını işletenler yine küresel firmalardı, bölge ülkelerinin payı, ülkenin işbirlikçi elitine kalıyor, insafsız bir eşitsizlik, hem bölgenin ülkeleri arasında hem de tek tek ülkelerde sınıflar arasında, varlık içinde yokluk biçiminde yaşanıyordu.

Sünni-Şii…

Emperyalizm, sömürüsünü sürdürmek, hatta bölgeye kalan petrol diliminden de pay elde etmek için bölge ülkeleri arasında sürekli çatışma yarattı. Yüzyıllara uzanan Sünni-Şii çatışmaları yeniden kışkırtıldı, bunun üstünden gelirlerinin önemli bir kısmını ABD’nin, Avrupa’nın silah tekellerine sipariş veren ülkeler durumuna geldiler. S.Arabistan, Katar, BAE, bölgeye bir ABD karakolu olarak sokulan İsrail, en çok silaha para harcayan ülkeler durumuna geldiler.

Petrol ve gazdan ülke bütçelerinde kalan paraları çeşitli altyapı harcamalarına harcarken de küresel firmalar tedarikçi olarak pay savaşına tutuştular.

20. yüzyılın ikinci yarısından sonra ABD’nin borusu ötüyordu bölgede. Yıkılmamış kaleleri yıkmak, Şii eksenin, bölgesel bir güç haline gelmeye çalışan İran öncülüğünde güçlenmesini önlemek, bunun için, bir yandan İsrail’i bölgesel güç olarak kollamak, bir yandan da Sünni ekseni tahkim etmek, ABD’nin oyun planının alt başlıklarıydı.

“Ilımlı İslam”…

Büyük Orta Doğu denilen coğrafyada, duvarın yıkılışı ve Rusya’nın bir süre için de olsa bir dünya gücü olmaktan uzak kalması, ABD’nin cüretini artırdı. Ancak, “İmparator” bölgede tahakkümünü artırdıkça radikal İslam’a da alan açıldı. El Kaide ve sonraki türevleri El Nusra, IŞİD, bölgede derinleşen eşitsizlik ve adaletsizliklerin acı meyveleriydi.

bbbBOP ile bölgeye nizam vermeye kalkan ABD, 11 Eylül travmasının ardından “Ilımlı İslam” rejimiyle Orta Doğu’yu yönetebileceğine inandı ve bu formüle uygun sandığı Müslüman Kardeşler’in,Türkiye’de de AKP’ iktidarının arkasında oldu. RTE ve çevresi, bu yönelimin kendilerine bir bölgesel güç olma fırsatı doğurduğuna inanıp Yeni Osmanlıcılık hayalleriyle bölgeye nizam vermeye kalktılar. Mısır’ı şekillendirmeye, petrolü için Irak Kürt bölgesini kafalamaya, Suriye’de Esat’ın ipini çekmeye yeltendiler. IŞİD, Nusra, kim varsa onlara TIR’larla silah, malzeme, para gönderdiler.

Ne var ki, İslamın “ılımlı”sının olamayacağını görmesi, ABD’nin çok zamanını almadı. Mürsi ile Mısır’ı iç savaşa götüren, Türkiye’yi olmadık ölçüde kutuplaştıran “ılımlı İslam”  formülü, çalışmıyordu, Suriye’de hepten müflisti ve Sisi darbesi ile Mısır’da ipini çekti bu formülün, yeni şeyler bulmalıydı ABD, ama ne? .

Yeni Aktörler…

ABD,  Büyük Orta Doğu’da art arda uğradığı başarısızlıkların ardından işgal ettiği Irak’ta da kalıcı bir düzen kurmak yerine, ölümcül bir Şii-Sünni karşıtlığı bırakarak çekilmişti. Sünni Saddamcılara karşı kolladığı Şii Maliki, bir türlü Irak’ta işleyen bir rejim tesis edemedi, hem Sünni Araplarla hem Kürtlerle çatışan bir Bağdat yönetimi, ABD’yi de memnun bırakmadı ama elden bir şey gelmez haldeydi artık. Üstelik, ABD, anladı ki, artık dünyanın “İmparator”u değil. Rusya, Çin, bölgesel bir güç olarak İran var bölgede ve onları karşıya almak kolay görünmüyordu, dünya jandarmalığının miadı dolmuştu.

Bugünün Orta Doğu’su, Şii-Sünni karşıtlığı üstünden ülkelerin kutuplaştığı, korkunç boğazlaşmaların yaşandığı ve IŞİD isimli bir belanın kontrole gelmez halde bir psikopatlar ordusu olarak bütün bölge için tehdit haline geldiği karanlık bir coğrafya. Kendisini Halife ilan eden Bağdadi, RTE dahil, tüm bölge liderlerinden biat beklemekte,  Irak Şam İslam devleti için çizdiği harita Endülüs Emevilerinin Kuzey İspanyası’ndan, Balkanlara, Afganistan’a kadar uzamakta.

IŞİD’i, Esat başta olmak üzere İran’a yakın duran Şii eksene karşı kullanan ABD emperyalizmi, şimdi,  dostum Ergin Yıldızoğlu’nun benzetmesiyle, eliyle beslediği bu kaplanın sırtından nasıl ineceğini bilemez halde. Aynı şaşkınlık, afallama,  ABD’nin izinde giden RTE rejimi için de geçerli. Besledikleri IŞİD, şimdi Türkiye’yi de halifelik haritasına katmış, itaat, hatta teslimiyet istiyor. Bakalım, neler olacak…

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

İşsizlerin beşte biri üniversite diplomalı…

Bunlar, daha iyi zamanlarımız. AKP rejiminin kof kapitalist hovardalığının eseri yüzde 10 işsizliği bile arayacağımız günler, ne yazık ki kapıda. Resmi işsiz sayısının 2,7 milyon ilan edildiği, gerçeğinin 4-5 milyonu bulduğu bu günleri de ne yazık ki mumla arayacağız…

Bu kaygıdır ki, aileleri, ana-babaları, dişlerinden tırnaklarından artırıp, yemeyip içmeyip çocukları okutmaya, daha iyi bir diploma sahibi yapmaya yöneltiyor. Okusun ki, işsiz kalmasın!..Bir sosyal devlet sorumluluğu olması gereken eğitim, öyle kalitesiz öyle pespaye hale getirildi ki, özel eğitime daha çok gün doğuyor, özel okullara, üniversitelere, küresel eğitim sektörüne gün doğuyor…Aile, yemiyor içmiyor, çocuğa harcıyor, okutuyor; okutuyor, diploma sahibi yapıyor da, sıra iş bulmaya gelince  ne oluyor?

Okuduk da ne oldu?

Sevgili Aksu-Tanıl Bora’nın , Necmi Erdoğan ve İlknur Üstün ile birlikte ürettikleri, Türkiye’de beyaz yakalı işsizliği konu alan kitaplarının başlığı (İletişim Y.2011) bu isyanla yüklüdür; “Boşuna mı okuduk?”… Üniversite mezunu işsizlerin işsizlikle nasıl baş etmeye çalıştıklarını, hangi yöntemlerle iş aradıklarını öğreniriz kitaptan; okunmalı…

Dostlarımın 2011’de parmak bastıkları okumuş işsizliği sorunu hiç azalmıyor, daha da büyüyor. Patlamasını Gezi direnişinde yaptı. O muhteşem ayaklanmanın en önemli bileşenlerinden biri  tam da bu işli-işsiz yeni proleter sınıftı. Kimileri “orta sınıf” demeyi uygun görüyor. Ne ortası ? Bayağı bildiğin, neoliberal kapitalizmin yeni paryaları, yeni alt sınıf işte …Eskinin paryası iş bulursa fabrikada, bulamazsa kahvedeydi. Şimdiki, iş bulabilirse plazada, bulamazsa “cafe”de…Fark bu kadar işte…

vvv Yüzde 20; şimdilik

Ekmek aslanın ağzında, iş için diploma lazım; lise de yetmiyor, ille üniversite. Uzadıkça uzadı kuyruklar. Üniversite yaşı gelenin ancak yüzde 9’u girebiliyordu üniversite kapısından 1990’da. Tayyip Erdoğan gördü bam telini, dikti her vilayete bir üniversite, her ilçeye bir meslek yüksek okulu, arttırdı kontenjanı, taş atıp da kolumu yorulacaktı, birden bire oldu mu sana üniversiteye erişen oranı yüzde 38!..Üniversiteli sayısı 5,5 milyon!…Sihirli değnek dokunmuş gibi!

Gerçi yarıdan çoğu açık öğretimdi, ikinci eğitimdi, uzaktan eğitimdi ama olsun, üniversite diplomasıydı alınan işte.

Bir de vakıf üniversitesi adı altında ticarethaneler girdi devreye. Parayı bastıranı hem eğlendiriyor hem de diplomayı veriyorlardı. Diploma cepteydi, ama ya iş…? Oraya gelince hayatın katı gerçeği taş gibi çarpıyordu gençlerin suratına işte.

Çok  değil, AKP’nin ikinci iktidar yılı 2004’te 2,5 milyondu yükseköğretim bitirmiş işgücü ve bunların 308 bini yani yüzde 13’ü işsizdi o zamanlar. Tayyip amcaları üniversiteler kurup bol keseden kontenjan artırınca diplomalar alındı, üniversite mezunu işgücü 2008’de 3,5 milyona çıktı; 4 senede 1 milyon artış!.. Büyüme yıllarıydı 2008 öncesi…Belli ki iş bulmuştu okumuşlar…Ama gelelim 2013’e…Sayıları 104’ü bulan devlet üniversitelerinden, sayıları 71’i bulan vakıf üniversitelerinden, önlisanstı, lisanstı, lisansüstüydü, açık öğretimdi, birinci, ikinci eğitimdi…2013’e kadar 2 milyon daha mezun verildi ve işgücü 5,4 milyona  çıktı. Çıktı ama herkese iş yoktu ve üniversite  mezunu resmi işsiz sayısı 557 bini  buldu…Bu, üniversite mezunları arasında yüzde 10,3 işsizlik demekti. Bu, toplamı 2,7 milyonu bulan işsizler içinde üniversite mezunu işsizlerin yüzde 20’yi bulması demekti….

cccc

Artacak…

Lise diplomalı, meslek lisesi diplomalı işsizlerden bile çok üniversite diplomalı işsiz var. Liseliler yüzde 13, meslek liseliler yüzde 11’ini tutuyor  işsizlerin yükseköğretim diplomam var diyenler, yüzde 20’sini…Oysa 2004’te bu oran yüzde 12 idi. Arada geçen yıllarda üniversite okuyan arttıkça işsizi de artmış ve toplamdaki payı beşte biri bulmuş.

Yazık ki, bu sayı daha da artacak. Çünkü üniversite diye yutturulan yerler, genç insanların gazlarını alma, oyalama merkezleri. Açık öğretim, ikinci eğitim, uzaktan eğitim bunlar, “üniversiteli” 5,5 milyon nüfusun neredeyse yüzde 60’ının kayıtlı olduğu yerler…Buralardan diploma alsan ne olacak, nereye gireceksin? Kolay mı? Kimi hali vakti yerinde olan gençler, ana-babayı ikna edip bir de lisansüstü yapayım deyip, acı gerçekle yüzleşmeyi birkaç yıl daha ertelemiş oluyorlar, o kadar…

Eğitimi de kapitalizmi de yalan dolan bir AKP rejiminin genç ve okumuş işsizlere çektireceği daha çok çile var…

Eğri, yanlış olan ne varsa düzeltilmeli.

Gezi, buna bir başkaldırıydı işte…Bir başlangıçtı, devamı gelmeli…

 

 

 

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Kanayan yara, üniversite…

Şu günlerde izlemeye tahammül edemediğim bir reklam türü var: Vakıf üniversitelerinin reklamları, ya da tanıtım adı altında parayla yaptırılan üniversite çığırtganlığı…

“Kapitalizm bu, neyine şaşırıyorsun, her şey meta, her şey alınıp satılıyor, üniversite de öyle, mallarını tanıtıyorlar…” deyip geçebilirsiniz. Tamam, kapitalizm, anladık da her şeyin, hele ki insan ile doğrudan ilgili eğitimin -sağlık ile birlikte- bu kadar kolay, pespaye biçimde paraya tahvil edilmesi şart mı ? Dahası, bunun bu kadar “alaturka” tarzda yapılması şart mı? Hiç mi bilime, saygı, etik kaygısı  yok? Kısaca, “Edep yahu!…” dedirtecek manzaralarla karşı karşıyayız.

 AKP ile gelen…

Bu utanç verici duruma da, yine AKP icraatında battıkça battı Türkiye…Her şeyde olduğu gibi, eğitimdeki kanayan yarayı da istismar edip bunun üstünden seçmen, oy tahvil etmeyi, bu alanda da hiçbir doğru dürüst muhalefet ile karşılaşmadan,  becerdi AKP faşizmi…

Anayasasına eğitimin bir yurttaşlık hakkı olduğunu yazıp bunun gereğini yapmayan bir ülkedir Türkiye. İte kalka ancak ilköğretimde okullaşmada hedefe ulaşıldı ama fire, ortaöğretimde başlıyor, yükseköğretimde sürüyor.

Lise çağında okullaşması gerekirken buna erişebilenlerin oranı yüzde 52. Yani, yarıdan biraz fazlası. Peki yükseköğretim hakkı? Buna erişebilenler güya yüzde 38’e ulaşmış, ama ne ulaşma!  Nasıl şişirilmiş bir oran olduğuna geleceğiz…

Uluslararası  normlara yaklaşmak  için üniversite eğitiminde içi boş, kof “erişim” hamlelerine girişti AKP rejimi. Kuyrukları eritip seçmenin gönlünü de fethedecekti böylece. Dünyadan akan bol kepçe borç parayla büyüme ve bunun bütçeye sağladığı vergi gelirleri imkan sunduğu halde, bütçede eğitimin payını artırmak yerine, askere-polise, yandaş sermaye için her tür inşaata harcamalar ayrıldı. Eğitim-sağlık yine üvey kaldı.

Kabuk inşa edip içini kof tuttular. Devlet olarak her vilayete  bir üniversite, ilçelere yüksek okul binası dikmek , tabela koymak, çocukları oraya bir şekilde yazdırıp güya üniversite kapısında birikenleri eritmek cinliğini doğrusu iyi becerdiler…Bir yandan da kapasitesi olsun olmasın, kim üniversite kurmak istiyorsa ona tüm yolları açmak, vakıf üniversitesi kurulmasını teşvik etmek yoluna gittiler. Devletin binasını, arsasını hibe ettiler öncelikle de yandaş sermayedarlara, cemaatlere…

Şişirme…

Sonuçta,  2003’te 60 devlet üniversitesi vardı, buna  44 eklediler, Hakkari’den Kilis’e her yere üniversite açtılar  ve devlet üniversitesi sayısını 104’e çıkardılar. Yanısıra,   kontenjanları yüzde 75’in üstünde artırıp tıkış tıkış yaptılar .

Vakıf üniversitesi sayısı da iktidara geldiklerinde 20 idi, şimdi 71…Öğrenci sayısı 2003’te 2 milyonu bulmuyordu, şimdi, sıkı durun, güya 5,5 milyon!…

Bu şişirme ile şimdi dünya aleme çıkıp diyorlar ki, biz geldiğimizde üniversite çağında olup da bu nimetten yararlanabilenlerin oranı yüzde 9’du, biz geldik yüzde 38’e çıkardık…

Ama gelin bir de yüzde 38’i okullaşmış bu “üniversiteli profili”ni bir görün. 5,5 milyon üniversitelinin 2,5 milyonu açık öğretim öğrencisi, 700 bini de ikinci eğitim denen “akşamcı” ve uzaktan eğitim öğrencisi.Toplamda yüzde 58’i kaliteli bir eğitimi almaktan uzak biçimlerde kayıtlı.  Geriye kalıyor 2,2 milyon üniversiteli. Bunların da dörtte biri iki yıllık, yani önlisans öğrencisi. Şişirmeye bakar mısınız !..

ssss

Öğrenci başına düşen öğretim elamanı sayısı, elamanın kalitesi filan…Bunları hiç konuşmuyoruz bile bu kanayan yarada…Gelelim vakıf  üniversitelerinin durumuna…

Vakıf cephesi…

Çok kısa bir  geçmişleri var ama  sayıları 71’i bulmuş durumda vakıf üniversitelerinin. Büyük holdingler, büyük ticaret, sanayi odaları, dershane orijinli  eğitim firmaları, kurdukları vakıf üniversiteleri ile yükseköğretim kulvarında yarışıyorlar. Öğrenci sayıları 360 bin dolayında henüz.

Haksızlık etmeyelim; içlerinde az da olsa, düzeyli bir eğitim kuruluşu olmak için ciddi çaba harcayanlar var. Bunlar, genellikle parasal gücü olan ve üniversiteyi sübvanse etme kapasitesi olan büyük holding vakıflarının üniversiteleri…Ama ezici çoğunluktan konuşacaksak, ortada gecekondu bir sektör var. Üniversiteden para kazanma derdinde olan da var, üniversite forsu üstünden grup imajını cilalayan, eğitimi birikim kaldıracı olarak kullanmak isteyen de…

Çoğu, birer ticarethane gibi ve öğrenciye müşteri muamelesi yapıyor. Fiyatlar fahiş ve eğitim kurumu, sürekli para sızdırmaya çalışan şirket gibi…Öğretim elemanı sayısı yetersiz, düşük kapasiteli ve tabi ki yönetim özerk değil, demokratik değil..Devenin boynu gibi; neresi doğru ki…

Alaturka piyasalaşmanın boy attığı yer sadece vakıf üniversitesi değil tabii. Aynı paragöz zihniyetle yönetim, devletin üniversitelerinden de bekleniyor. Onlardan da “kendi kaynağını yaratmak” adı altında ticarileşmeleri, öğrenciden katkı istemeleri, piyasaya iş yapmaları vb. isteniyor AKP rejimi tarafından…Peki sonuç?

Sonuç;  yükseköğretim diploması alanlardan şu anda 500 bini (yani işsizlerin altıda biri)  işsizler ordusunda …. Ama yine de, ne diploma sevdası diniyor, ne de istismar iştahı…

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

İstihdam durdu, işsizlik tırmanışta…

Ülkedeki işgücü-istihdam-işsizlik nabzını, mecbursunuz Türkiye İstatistik Kurumu’ndan, yani TÜİK’ten izlemeye…Bir kere geç yayınlıyorlar verileri. Nisan ayının nabzını, Temmuz 15’de alabildik. 2,5 ay geriden yani…Bir de yöntem sorunları var ki, onlara hiç girmeyelim. TÜİK, basın bülteni hazırlarken nedense pembe veriler hep öne çıkarılıyor. Mesela dünkü bültenin başlığı , “İşsizlik oranı yüzde 9 seviyesinde gerçekleşti”…Bunu devletin Anadolu Ajansı da, ayrıntıdaki şeytanı göremeyen gazete-TV mutfağı da böyle alır, kullanır. Oysa detaylar hiç de böyle çift hanenin altına düşmüş bir pembelik göstermiyor. Bizzat TÜİK’in verdiği detaylarda istihdamın durduööğu, yeni bir işsizlik dalgasının başladığı gerçeği var. Bakın nasıl…

Brütü…

Malum; işgücü-istihdamda hem mevsimlerin hem de bayram vs. takvimlerin etkisi var. TÜİK, önce bunları hiç dikkate almadan bir data verir, bir de mevsimi,takvimi dikkate alarak verir. Şimdi birine “brüt”, ötekisine “net” dersek, Mart’tan Nisan’a  brüt olarak piyasaya 443 bin kişinin daha çıktığını, ekonominin 611 bin kişiye istihdam yarattığını görürüz. Yani, hem işgücü piyasasına yeni giren bu 443 bin kişi iş bulmuş görünüyor hem de işsizler stokundan 168 bin kişiye (*)Net, Mevsim ve takvim etkisinden arındırılmış daha iş bulunmuş görünüyor.

Böylece işsizlik oranı da yüzde 9’a gerilemiş görünümde…

Gelin görün ki, iş bulma, yaratmada mevsimlerin de etkisi var. TÜİK, bunu da dikkate alarak veri üretiyor ve yayınlıyor. Bunu esas almak gerek. Yani bu, gerçekliğin çapaksız halidir, netidir.

Net’te…

Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış veri ise bize Mart’tan Nisan’a işgücü piyasasına 13 bin kişinin girdiğini ve bunların ancak 2 binine iş bulunduğunu , dolayısıyla işsiz sayısının değil azalma, 11 bin arttığını söylüyor. Demek ki, kazın ayağı başka…İşin içine mevsimsel durumlar girince resim başka, mevsimsel halleri dikkate alınca resim başka…

Nitekim, brüt halde yaratılmış görünen 611 bin işin detayına bakınca görüyoruz ki, bu işler, tarım, inşaat, turizm gibi, mevsimsel işlerde yaratılmış. Bunlar kalıcı istihdamlar değil. Birkaç aylık ömürleri var. 611 bin aylık istihdam artışının yüzde 43’ünü tarım yaratmış görünüyor. Turizmde 100 bin kadar, inşaatta da 94 bin istihdam artışı görülüyor.  Buna karşılık , üretimle ilgili tarım dışı sektörlerde istihdam artışı değil azalma var. Mesela imalat sanayinde 3 bin kişi işsiz kalmış, enerjide de 13 bin kişi…

zzAma resmin gerçeği, mevsim etkilerini dikkate almayan net verilerde. Buna baktığımızda, gerçekte tarımın istihdam artışı değil, bir ayda 30 bin istihdam azalışı yaşadığı, inşaatta 80 bin yine aylık azalma görüldüğü anlaşılıyor. Sanayi(imalat ve madencilik,enerji toplamı) 8 bin kişiye iş yaratmış gibi, ama “yatay” bir özelliği var. İstihdam yaratan tek sektör hizmetler, onun içinde de turizm ile ticaretin yeri önemli. Alt alta topladığımızda, mevsimsel etkileri arınmış istihdamın bir ayda ancak 2 bin arttığını görüyoruz. Bu da çok mu çok düşük. Hatta, istihdam artışı durdu diyebiliriz bu duruma.

Yeni işsizlik…

Ekonomik büyüme , dış ticaret, yatırımlar vb. verilerini de dikkate aldığımızda, ekonominin gerçekte iş yaratma yeteneğini yitirdiğini ve özellikle tarım dışı istihdamda düşüş başladığını, işsizliğin Mayıs ayından itibaren hızlanmış olabileceğini söyleyebiliriz. Sanayide kapasite kullanımı, üretim düşüyor, özel yatırımlar askıda, iç pazar büzülmüş, konut stokları büyümüş, ihracat can hıraş… Buradan istihdam nasıl çıkar zaten?…Nitekim Bahçeşehir Üniversitesi’nin Betam adlı kuruluşu da bu yorumu paylaşıyor ve “kariyerim.net” sitesinde yer alan işlere yapılan başvuru sayısından hareketle, Mayıs ayından itibaren işsizlikte yeni bir dalganın yaşanmaya başladığına işaret ediyor. 2012’de ancak yüzde 2, 2013’te yüzde 4büyüyebilen;  bu yıl ise ancak yüzde 3,5 büyüyebilecek bir ekonominin bu kadar iş bekleyen ülkede, özellikle tarım dışında iş taleplerine cevap vermesi, bu kurgu ile mümkün değil. İşsizlik, kentlerde , hele ki gençler arasında artacak, çaresiz. Bunu bilelim, buna göre ayağımızı denk alalım…

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

90 Milyar dolarlık imtiyaz projeleri

Çoğu enerji , ulaştırma, liman olmak üzere kamu altyapı yatırımlarını devletin bizzat kendisinin yatırımcı şapkası ile yapması yerine yerli-yabancı konsorsiyumlara belli bir anlaşma çerçevesinde yaptırmasına dayanan Kamu- Özel Ortaklığı projeleri, Kalkınma Bakanlığı verilerine göre  167’ye, proje tutarı da 88 milyar dolara çıktı. Ama bunlar 2013 sonu verileri. 2014’tekiler ile birlikte 90 milyarlık bir proje stokundan söz edebiliriz.

Dünya Bankası’nın özellikle teşvik ettiği bu Kamu-Özel Ortaklığı(PPP) modeli ile  birçok ülkede çok sayıda proje gerçekleştirildi ve sürüyor. KÖİ adlı sistem, özünde imtiyaz anlaşmaları ve  devletten 3 temel destek isteniyor; 1-Kamu arsası sağlaması kıyı, orman su kaynağı gibi kamu varlıklarını tahsis etmesi 2-Üretilen enerjiyi öteki hizmetleri 25-30 yıl boyunca satın almayı garanti etmesi 3- Projelerin yapımı için gerektiğinde uluslararası bankalara garantör olması, birlikte borçlanması…

 

PPP Modası

 

Türkiye’de PPP, 1980′lerin başında, kamu dışındaki kuruluşların elektrik üretimi gerçekleştirmesini sağlayan 3096 sayılı kanuna kadar uzanıyor. Kalkınma Bakanlığı’na göre, yap-işlet-devret modeline imkân tanıyan 1994 tarihli 3996 sayılı kanundan beri, 2013 sonu itibariyle başta enerji ve ulaştırma sektörlerinde farklı modeller uygulanarak sözleşme büyüklüğü 88 milyar dolara ulaşan 167 adet proje var.

untitledDiğer benzer ülkelerde bu tür projelerin büyüklüğü ne kadar? Dünya Bankası verilerine göre, Brezilya’nın bu kapsamda 402 milyar dolar ile başı çektiği, Hindistan’ın 306 milyar dolarlık kontrat yaptığı, Rusya’nın 127, Çin’in 119, Meksika’nın 115, Arjantin’in 91 milyar dolarlık PPP proje demetine sahip oldukları anlaşılıyor. Türkiye, ilk 10 ülke arasında henüz 7’nci sırada görünüyor.

AKP sevdi

Türkiye’nin 88 milyar dolarlık projelerinin 9 milyar dolarlık kısmı,  AKP döneminden önce, 79 milyar dolarlık kısmı da AKP iktidarında projelendirildi. Bunlardan özellikle 46 milyar dolarlık kısmı 2010-2013 dönemine ait. Kuzey İstanbul’un canına okumayı  düşünen “mega projeler” bu kapsamda.

Yeni bir gelişme olarak, 2013 Mart ayında yürürlüğe giren bir kanunla, PPP modeli ile sağlık tesislerinin arttırılması hedeflendi. 2007 yılında Sağlık Bakanlığı nezdinde kurulan ‘Kamu Özel Ortaklığı Dairesi’ , PPP modelinin sistematik bir örgütlenme olarak faaliyetlerini sürdürmesi anlamındaki en önemli adımlardan biri. Bu yapıda birçok ilde yeni sağlık tesislerinin kurulmasıyla ilgili girişimler başlatıldı. İçdaş, Türkerler, Şentürkler, Sıla,YDA,Medikal Park… Bu şirketleri hep TOKİ ihalelerinde görüyorduk, sağlık kampüsü imtiyazlarında da önümüze çıktı. Tezgah aynı. Bir de yabancı ortaklar var çoğunda. Onlar hem projeden paylarını alıyorlar hem de dışarıdan para bulmaya yardımcı oluyorlar. Devlet, yatırımcı olarak güya para ayırmıyor, hatta dışarıdan borçlanmıyor ama onun yerine özel sektör borçlanıyor ve bu projeler hızla Türkiye’nin dış borç stokunu katlıyor. 390 milyar dolara ulaşan dış borç stokunun üçte ikisi özel sektörün ve bu borçlar, bu tür imtiyazlı projelerle de çoğalıyor.

Hazine Garantörlüğü

PPP modelinin “Hazine Garantili kredi” kısmı ile ilgili olarak geçtiğimiz ay Bakanlar Kurulu’nun Resmi Gazete’de yayımlanan bir kararı gündemi işgal etmişti. Hazine Müsteşarlığı, asgari yatırım tutarı 1 milyar TL olan yap-işlet-devret projeleri ile Sağlık Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlıkları tarafından gerçekleştirilen asgari yatırım tutarı 500 milyon TL olan yap-kirala-devret projelerinde, borç üstlenim taahhüdü verebilecek.

Söz konusu karar , yürütülen ve yatırım portresi milyarlarca dolara ulaşan başta 3. havalimanı, 3. köprü, Gebze-İzmit Otoyol projesi ve Kanal İstanbul olmak üzere  RTE’nin “mega projeler” olarak tanımladığı projeleri kapsamayacak denildi. Ama ne zaman ne yapılacağı, şartlara bağlı.  Çünkü mevzuat her yere çekilebilecek kadar esnek.

Kolaylıklar…

Hazine garantisinin toplam üst limiti 3 milyar dolar olacak. Ancak şu ana kadar ilana çıkmış projelerin bu sınırdan muaf tutulacağı belirtildi. Bu da projelerin finansman sıkıntısı yaşaması halinde, Hazine’nin devreye gireceği anlamına geliyor.
Projeleri için finans desteği isteyen kamu kurumları, Hazine’ye yazılı başvuracak ve bu talep, finans talep eden bakanın teklifi ile Bakanlar Kurulu’na sunulacak. Bakanlar Kurulu, Hazine’nin kararına göre onay verirse, ilgili borç üstlenim anlaşması imzalanacak. Ancak, imzalanan borç üstlenim anlaşmaları Resmi Gazete’de yayınlanmayacak. Kamuoyu hangi projelere Hazine garantisi sağlanacağını öğrenemeyecek.

Uygulama kapsamında yurtdışından temin edilen krediler de olacak. Hazine’den borç üstlenimi istenilmesi halinde, ilgili kreditör tarafından ödenmesi gereken tutar müsteşarlığa bildirilecek. Hazine de bu tutar üzerinden ‘devlet dış borç kaydı’ oluşturacak.

PPP’lerle ilgili en önemli sorun şeffaf olmamaları. AKP’nin nesi şeffaf ki bunlar olsun denilecektir ki, doğrudur. Kalkınma Bakanlığı koordinasyon sağlamış gibi ama verdiği bilgiler ceviz kabuğunu doldurmaz. 90-100 milyar dolarlık projeler alabildiğine şeffaflık ister, biz de açıklık ve daha fazla bilgi istiyoruz, ilgili Bakanlıktan…

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı