Bataktaki futbola “can simidi” algısı (Al-Monitor, 11 Ocak, 2019)

Türkiye’nin en büyük kamu bankası Ziraat Bankası’nın da genel müdürlüğünü yürüten Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Başkanı Hüseyin Aydın 7 Ocak tarihinde Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Yıldırım Demirören ile birlikte katıldığı bir televizyon programındaTürkiye ekonomisinin yanında futbol endüstrisinin durumuna ilişkin şu sözleri söyledi: “Son altı aydır Türkiye’de yoğun biçimde kur riski, faiz riski ve ekonomide daralma olduğundan biz firmaları yeniden yapılandırıyoruz. Kur riskine, faiz riskine maruz kalan, işlerini iyi yapan, nakit akışında geçici bozulma olan, hayatta kalacak firmaları yeniden yapılandırdık. Futbola da böyle yapıyoruz.”

Ekonomide son altı ayda önce resesyon, sonra depresyon şeklinde yaşanan altüst oluş, futbol endüstrisini de vurmuştu. Özellikle bu sektörün yüzde 75-80’ine hükmeden dört büyük kulübün; Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe ve Trabzonspor’un, denetimi altında oldukları Avrupa Futbol Federasyonları Birliği’nin (UEFA) yarışmalarından dışlanmalarına varacak cezalara maruz kalma risklerinin yükselmesi, ülke riskinin artması, ülke imajının daha da bozulması anlamına gelecekti.

“Futbol asla sadece futbol değildir” diyen Simon Kuper bir kez daha haklı çıktı. Türkiye’nin borçlandığı Avrupa’da büyük popülerliği olan futbol gibi bir sektörde yaşanacak sansasyonel olaylar, ülke imajına ve risk primi (CDS) 360’ta basamak yaparak tüm ülkelerden iyice ayrışmış Türkiye’ye yeni darbeler vurabilir, Türkiye’den zaten uzak duran yabancı yatırımcıları kaçırtan etkenlere yeni bir halka ekleyebilirdi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve damadı Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak da bu riskin farkında olacaklar ki gerekli talimatları vermişlerdi. Bankacı Aydın bunu şöyle ifade etti: “Yaşanan süreçleri hepimiz biliyorduk. Sayın Cumhurbaşkanımız ve bakanımız da ‘bu tarz sıkıntıları bir an önce çözmeliyiz’ dedi. Biz de çalışmaya başladık.”

Saray talimatının 31 Mart yerel seçimlerine birkaç ay kala gelmesi elbette anlamlıydı. Futbol gibi her siyasi eğilimden seçmeni dikey ve yatay kesen bir alana “onarıcı bir dokunuş” algısı, futbol taraftarlarının sempatisini kazanmaya yarayabilirdi. Hesap bu olsa da ortada onarmaya yetecek ve yarayacak bir merhem var mıydı acaba? Banka sisteminin kendisinin futbol ve diğer sektörlerdeki çatlamaları onaracak güçleri kaldı mı?

Verilen görüntü kurtarmadan çok, bir algı yaratma çabasının ağır bastığı yönünde. Bu algı operasyonunun aktörleri ise AKP rejiminin seçime dönük tüm popülist hamlelerinin aracı Ziraat Bankası’nın Genel Müdürü Hüseyin Aydın ve TFF Başkanı Yıldırım Demirören. Türkiye’nin en büyük medya grubu Doğan’ı, Saray’ın telkinleri ve desteğiyle, Ziraat’ın verdiği 700 milyon dolara yakın kredi ile satın alan Demirören’in futbolda da medyada üstlendiğine benzer bir rolü icra ettiği yaygın bir kanı.

Futbol endüstrisinin içine düştüğü durum diğer sektörlerin başına gelenden farklı değil aslında. Ucuz dolar döneminde tatlı tatlı yapılan borçlanmalar, döviz kazanmaktan çok, döviz tüketen bir endüstri ve sonunda pahalanan doların borçları çevirmeyi zorlaştırması ile gelen kriz!

Ekonominin dışarıdan yapılan borçlanmalar ile yüzde 7 dolayında yıllık büyüme gösterdiği yıllarda ucuz seyreden döviz, özellikle dört büyük futbol kulübünün yıldız yabancı futbolcu transferlerini de özendirdi. Zamanla yabancı futbolcu sınırlaması kaldırıldı, hatta yerli oyuncularla bile kontratlar döviz üstünden yapıldı. 2018’de Türkiye futbol endüstrisinin (Süper Lig’in) piyasa değeri 600 milyon doları buldu ve futbolun merkezi olan Avrupa’nın ilk yedisi arasına girdi. Yine de piyasa değeri 8,3 milyar dolara yaklaşan İngiltere’nin, 5,2 milyar dolara ulaşan İspanya’nın yanında çok mütevazi bir büyüklük bu.

Ancak bu piyasa değeri bile Türkiye için “sürdürülebilir” değildi, ucuz döviz dönemine ait bir değerdi. Döviz fiyatları yükselince futbol sektörü birçok sektör gibi döviz yükümlülüklerinin altında ezildi. Çünkü döviz kazançları oldukça sınırlıydı. Eldeki yıldız oyuncuların satılmasına rağmen kulüplerin döviz açıkları yönetilebilir boyuta inmedi. Dövizin ardından yükselen TL faizleri, dört büyükleri iyice sıkıştırdı. Futbol ekonomisti Tuğrul Akşar’a göre kulüplerin borçları 2018’de 14.5 milyar TL’ye ulaşırken gelirleri ise 3.5 milyar TL civarında gerçekleşebildi.

Sektörden alacaklı büyük bankalardan Denizbank’ın Genel Müdürü Hakan Ateş şu değerlendirmeyi yapıyor: “Özellikle büyük kulüpler yayın gelirleri, sponsorluk, kombine ve marka ürünlerin satışından yılda yaklaşık 150 milyon dolar gelir elde ediyor. Ancak bilançolarında sürekli zarar eden bir yapı görüyoruz.” Ateş bundan sonrasında ne hedeflendiğini de şöyle ifade ediyor: “Bakanımız Berat Albayrak’ın da desteklediği bir planla her gelen yöneticinin kulübü borç batağına sokması engellenecek, ayrıca kulüpler sürdürülebilir bir finansman modeline kavuşturulacak. Kulüpler ithal futbolculara milyonlarca döviz aktarmayıp, yatırım yaptıkları altyapı oyuncularına öncelik verecek.”

Özellikle AKP rejiminin kontrolündeki medyanın gayretiyle kamuoyuna, milyonlarca taraftarı olan futbol kulüplerinin borç faizlerinin silinmesi, borçların bir kamu bankası olan Ziraat tarafından üstlenilmesi şeklinde sunulan operasyon, özünde pek de bunları içermiyor.

Yapılacak olan ise başarılabilirse sadece “kanamayı durdurmak.” Yandaş A Haber’de iki aktör tarafından dile getirilen görüşlerden öte ortada henüz formel bir plan da yok. Ziraat Bankası dışında alacaklı olan 15 dolayındaki finans kuruluşu nasıl bir borç yapılandırma planına katılacaklar ve buna mutabıklar mı bu da belli değil. Ancak görünen o ki bu operasyon, özellikle dört büyük kulübü TFF ve TBB eliyle kuşatarak kontrole almayı, küçülmeye zorlamayı, borçlarını ödetmeyi içeriyor. Bu kuşatılmışlığın, kulüplerin Saray’a politik teslimiyetini getireceği ve bunun da hedeflendiğini söylemek belki de gereksiz.

Nitekim TFF Başkanı Demirören şöyle diyor: “Acı bir reçete ile kulüplerimiz karşı karşıya kalacak. Ancak bu reçete içinde transfer yapıp, kulüplerini yaşatabilecekler. Kulüplere nefes alabilecek imkân veriliyor. Borç miktarı artık artmayacak. Herkes genel bütçelerine göre hareket etmek zorunda kalacak.” Demirören kulüpleri böyle bir disipline almanın yolunu da tanımlıyor: “Bankalar Birliği’nin de verdiği belli kişiler, lisans kurulumuza atanacak. Şu an TFF’nin sisteminde Avrupa’ya giden takımları UEFA denetliyor, geri kalanları biz TFF olarak denetliyoruz. Bütün takımlarımız ulusal denetimin içine giriyor.”

Özetle ortada bir “kurtarma operasyonu”ndan çok, borçlu kulüpleri küçültmeye, borçlarını ödetmeye ve gelecekte – politik olarak da — kontrol altında tutmaya dönük bir hamle var. Ama bunun bir “kurtarma” gibi algılanmasına çaba gösteriliyor. Operasyon sonuçta sektörü daraltacak, dolayısıyla futbol kalitesi düşecek, futbol tutkunları kendi gerçeklerine uygun bir futbol ile yetinmek zorunda kalacaklar. Rejime biat etmemiş kulüp yönetimlerinin bu kuşatmaya boyun eğip eğmeyeceklerini ise zaman gösterecek.

Makale kategorisine gönderildi | Bataktaki futbola “can simidi” algısı (Al-Monitor, 11 Ocak, 2019) için yorumlar kapalı

Turkey’s crisis-hit soccer clubs face bitter pills in rescue plan(Al-Monitor, January 11, 2019)

ARTICLE SUMMARY
A “rescue” plan is in the making for Turkey’s cash-strapped soccer clubs, but the operation might result in further political control over the soccer industry.

Backed by the government, Turkey’s banking sector and soccer federation have launched an effort to salvage the soccer industry, which, like many other sectors, is in a financial bottleneck. Many fans in the soccer-mad country may rejoice at the news, but the rescue operation is likely to result in tighter government control over soccer clubs, which are not exempt from the country’s political and cultural wars.

On Jan. 7, Huseyin Aydin, the head of the Banks Association of Turkey (TBB), and Yildirim Demiroren, the chief of the Turkish Football Federation (TFF), appeared together on a television program, in which they spoke about a debt restructuring plan for soccer clubs. Referring to Turkey’s economic downturn, Aydin said, “We have been restructuring [the debts of] companies due to serious exchange-rate risks, interest-rate risks and economic contraction over the past six months. We’ve restructured companies exposed to exchange-rate risks and interest-rate risks that operate decently, face temporary disruptions in cash flow and can survive. We are doing the same with the soccer industry.”

As a result of the economic turmoil in the past six months, Turkey’s four big clubs — Besiktas, Galatasaray, Fenerbahce and Trabzonspor, which dominate 75-80% of the sector — faced a mounting risk of penalties by the Union of European Football Associations (UEFA), including bans from tournaments.

But, as a popular saying goes, soccer is never just soccer. Given the popularity of soccer in Europe, which is home to many of Turkey’s lenders, the prospect of sensational incidents involving Turkish soccer threatened to hit further the country’s image and risk premium, which has already decoupled from those of other countries, hovering around 360 basis points, and further scare off foreign investors from Turkey.

President Recep Tayyip Erdogan and his son-in-law, Treasury and Finance Minister Berat Albayrak, must have recognized the risks and moved to issue the necessary instructions. This was evident from the words of Aydin, who said, “We all knew what was going on. The president and the minister said we should resolve such problems as soon as possible. And we got down to work.”

That the president’s instructions came shortly before critical local elections on March 31 was, of course, noteworthy. Creating the perception of a “remedial touch” to a field that brings together millions of people of all political stripes and walks of life holds the promise of winning favor with Turkey’s famously fervent soccer fans. Such could be the calculus in Ankara, but what about the means required to produce an adequate and efficient remedy? Is the banking sector itself strong enough to fix the cracks in other sectors, including soccer?

Judging by what has transpired so far, the move looks more like an effort to create the perception of a rescue than an actual rescue. The two main actors in this perception operation are Aydin, who is also the director-general of Ziraat Bank, Turkey’s largest public bank, which has become the government’s tool in its populist moves ahead of elections, and TFF chief Demiroren, a businessman close to the government who last year acquired the country’s largest media group, Dogan. The acquisition, encouraged and supported by Ankara, became possible thanks to a loan of nearly $700 million extended by Ziraat, and many believe that Demiroren is now playing a similar role in the soccer sector.

The woes of the soccer industry are no different from those of other sectors. Lighthearted borrowing at a time when the dollar was cheap by an industry that spends more hard currency than it earns resulted in a crisis after the price of the dollar shot up and complicated the rollover of debt.

In the near past, when external borrowing helped the Turkish economy grow up to 7% per year, the cheap dollar encouraged soccer clubs, especially the big four, to buy marquee foreign players. In time, the limit on foreign players was lifted and even the contracts of local players were made in dollars.

In 2018, the market value of the Super League, the flagship of Turkey’s soccer industry, reached $600 million, becoming one of the top seven in Europe. The figure was still quite modest compared to Britain’s $8.3 billion and Spain’s $5.2 billion.

Yet this market value was not sustainable for Turkey — it belonged to the era of the cheap dollar. After the Turkish lira nosedived and the price of the dollar surged, the soccer sector, like many others, began to stumble under the weight of foreign-exchange liabilities, for it had little revenues in hard currency. Despite selling star players, the clubs failed to reduce their foreign-exchange deficits to manageable levels. They were beset further by the increase in interest rates on the lira, which followed the rise of foreign-exchange prices. According to soccer economist Tugrul Aksar, the clubs’ debts reached 14.5 billion liras ($2.7 billion) last year, while their revenues stood at only about 3.5 billion liras ($651.8 million).

In remarks published Jan. 8, Hakan Ates, the director-general of DenizBank, a major creditor of the industry, grumbled, “Big clubs in particular earn revenues of about $150 million per year from broadcasting proceeds, sponsorships, combined tickets and brand products. Yet we see a constantly loss-making structure in their balance sheets.” Pointing to the goal down the road, he said, “Under a plan, backed also by [Finance Minister] Berat Albayrak, managers will be kept from plunging clubs into debt spirals. Also, clubs will acquire a sustainable financing model. They will invest in and prioritize grass-roots players, rather than spending millions in hard currency on imported ones.”

With the efforts of the pro-government media in particular, the operation has been presented to the public as writing off the interests on the clubs’ debts or the public Ziraat Bank undertaking the clubs’ liabilities, but what the essence of the operation entails is not quite like that. Still, creating such a perception among millions of fans appears to be the preponderant aim in the run-up to elections.

The effort — if it succeeds — will boil down to only stopping the hemorrhage. No formal plan has emerged thus far beyond the remarks Aydin and Demiroren made on the pro-government A Haber channel. Apart from Ziraat, the clubs’ creditors include about 15 other financial institutions. It is unclear what kind of a debt restructuring plan they will take part in or whether they will have agreed to the move. Yet the operation appears aimed at besieging and placing under control the four big clubs in particular, forcing them to downsize themselves and making them repay their debt. It is perhaps unnecessary to say that such a siege would likely result in the clubs’ political submission to Ankara and this is actually what is intended.

Indeed, Demiroren warned the clubs that they face “a bitter prescription” as part of the plan. “The clubs will be able to make transfers and survive only within the framework of this prescription. The clubs are being given a lifeline. Their debts will no longer grow. Everyone will have to act according their general budgets,” he said on the Jan. 7 program.

Dropping hints on how the clubs will be disciplined, he added, “Certain individuals from the Banks Association will be appointed to our licensing board. Under the current system in the TFF, clubs that [qualify to European tournaments] are supervised by the UEFA, while the remaining are supervised by the TFF. Now, all our clubs will be coming under national supervision.”

In sum, the plan in the making is less a “rescue operation” and more a move to force clubs to downsize themselves and repay their debts while keeping them under control — financially but also politically — in the future. The operation would eventually shrink the sector, which, in turn, would reduce soccer quality and fans would have to make do with a soccer level corresponding to the realities of their country. Whether all club managements will acquiesce to such a siege remains to be seen.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s crisis-hit soccer clubs face bitter pills in rescue plan(Al-Monitor, January 11, 2019) için yorumlar kapalı

İstanbul, krizin ve seçimlerin odağı (Al Monitor, Ocak 7, 2019)

Türkiye 2019 yılına ekonomik krizin ve 31 Mart’ta yapılacak yerel seçimlerin giderek yükselen stresiyle girdi. Bu gündem İstanbul’da özellikle hissediliyor. Türkiye milli gelirininyüzde 31’inin üretildiği, iş gücünün yüzde 22’sinin barındığı ekonominin başkenti İstanbul, krizin de merkez üssü aynı zamanda.

İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) geride kalan 16 yıllık icraatında ekonomik büyümeye inşaat sektörü lokomotiflik yaptı. En çok konut, ofis, gökdelen vb. yatırımlar, bitmek bilmeyen kentsel altyapı yatırımları, kamu-özel ortaklığı ile gerçekleştirilen altyapıya dönük muhtelif “mega proje” yatırımları ağırlıkla İstanbul’da gerçekleştirildi. İstanbul’un kent rantı, özellikle kamusal serveti, bütün bir AKP döneminde özel birikime konu edilirken, İstanbul rantının köpürtülerek katlanması ve özellikle AKP’li iş adamlarına paylaştırılması, önemli bir gerçeklik.

Yerel yönetimdeki iktidarı neredeyse 25 yılı, merkezi hükümetteki iktidarı ise 16 yılı bulan İslamcı siyaset, İstanbul’u, gelişiminin ve giderek bir rejim inşasının ana şantiyesi yaptı. Yaklaşık olarak, merkezi iktidarın ilk 10 yılında sorunsuz giden bu inşaat odaklı mimari, son beş yılda, 2014 ve sonrasında tökezledi, şimdi ise tamamen “ev yapımı” bir krizde en çok İstanbul’da sarsılıyor.

Dış kaynak akışıyla, daha çok da 460 milyar dolara ulaşan dış borçlanmayla yaşanan 15 yıllık büyüme, ağırlıkla iç talebe dönük kullanılan bu dış kaynağın önce azalması, 2018’de ise iyice kesilmesi ile durdu, kriz kaçınılmazlaştı.

Bu kriz, bekleneceği gibi en erken büyümeye öncülük eden inşaatta başladı. İlk istihdam azalışları inşaatta gözlendi. 2015’e kadar olağandışı prim yapan İstanbul konutları, 2015 sonrası hızla değer yitirmeye ve fiyatları, ortalama enflasyonun en az 10 puan altına düşmeye başladı. İstanbul’daki konut stokları, özellikle Saray’a yakın müteahhitlerin keyfini kaçırırken konut stoklarının eritilmesi için TL faizlerinin artırılmaması, hatta bazı teşviklerle alımların özendirilmesi denendi ama çare olmadı. İstanbul’un merkezi iş alanı olan Levent-Maslak aksında ofislerde doluluk oranı hızla düştü, kiralar dibe vurdu. Mantar gibi yayılan AVM’lerin çoğunda mağazalar boş ya da çok düşük cirolarla ayakta kalmaya çalışıyorlar. Dövizle yapılan kira kontratları TL’ye çevrilmiş olsa da cirolar, kiraları karşılamaya yetmiyor.

Yerli-yabancı konsorsiyumlara yaptırılan “mega projeler” de darboğazda. Kısıtlı orman ve su havzalarını barındıran kuzey İstanbul’a imar hukukunu ihlal ederek kondurulan üçüncü Boğaziçi köprüsü ve yeni havalimanı sorunlarla yüklü. Üçüncü köprü atıl, yeni havalimanıhiçbir programa yetişmedi ve geleceği sorularla dolu. Bu iki “kara deliğe,” İstanbul’un güneyinde eklenen deniz altındaki tünel geçişinin düşük performansı eklendi. Bunlar için sözleşmeyle verilen geçiş, kullanım garantileri şimdiden merkezi bütçeye ağır yüklergetirmiş durumda.

İstanbul’da inşaattan başlayan kriz diğer sektörleri, irili ufaklı tüm firmaları sarmış durumda. Hatta metropolün büyükşehir belediyesi bile ağır bir borç bunalımında.

Aynı zamanda ülke finans sektörünün merkezi olan İstanbul’da bankalar da krizde ve istihdam hızla eriyor. Daralan ekonomi iç ticarete ağır bir darbe vururken pazarlamanın vazgeçilmez halkaları olan ve beyaz yakalı istihdamında önemli yer tutan reklamcılık, medya sektörlerini de derinden sarsıyor, işten çıkarmalar giderek hızlanıyor.

Metropolü ayakta tutmaya çalışan turizm sektörüne ise Orta Doğulu ziyaretçiler damgasını vuruyor. Düşük profilli İstanbul turizmi için “dengeleyen” değil “yoksullaştıran” demek daha doğru. İstanbul’un tarihi ve kültürel varlıkları, otelleri, lokantaları, TL’nin hızlı değer kaybı sonucu çok ucuz fiyatlarla satılır halde.

Sokaktaki İstanbul seçmeninin en çok konuştuğu konuların başında artan hayat pahalılığı ve işsizlik var. 2018 yılı yüzde 20,3’lük tüketici enflasyonu ile kapanırken İstanbul’un tüketici enflasyonu da yüzde 19 ile buna yakın. Tarım dışı işsizlik ya da kent işsizliği, 2018 eylül ayı için yüzde 13,5 ve yükselme eğiliminde. İstanbul’un işsizliği her zaman ortalamadan en az 2 puan yukarıda gerçekleşir. Bu da yüzde 15’i aşan bir kent işsizliği demek.

Bu önemli kriz konjonktürüne denk gelen 31 Mart yerel seçimlerinin sonucunu da ağırlıkla İstanbul’da yerleşik seçmenin belirlemesi bekleniyor. İslamcı siyasetin İstanbul’da son 25 yılda hükümran olması da kriz konjonktürlerinin sunduğu fırsatlarla mümkün oldu denebilir. İstanbul’un ancak Üsküdar, Eyüp gibi ilçelerindeki geleneksel muhafazakârların oylarını alabilen İslamcı siyaset, 1980 ve özellikle 1990 sonrası küreselleşme rüzgârının fırlattığı yeni İstanbullu, eski Anadolulu kitlelere “dokunmayı” başararak oylarını artırdı. Metropolün çeperlerine yığılan yoksul kitlelere geleneksel sol, sosyal demokrat partiler uzak kalınca İslamcı siyaset boşluğu doldurmayı bildi.

Bir kriz yılı olan 1994’te merkez sağ ve merkez soldaki dört parti oyların yüzde 70’ini almalarına karşın ittifaktan kaçınınca, yüzde 25 oy alan Erdoğan’ın o dönemdeki partisi Refah, aradan sıyrılarak İslamcı siyasetin İstanbul belediyesinde 25 yıl sürecek iktidarını ilan etti. İslamcı siyaset 1999 seçimlerinde de merkezdekilerin aynı aymazlığını kullandı ve yüzde 27 oyla İstanbul iktidarını korudu. 2002 genel seçimlerinde bu kez seçim sisteminin de ikramı olarak yüzde 34 oyla tek başına iktidar olan İslamcıların yeni partisi AKP, 2004 yerel seçimlerinde İstanbul’u yüzde 45 oyla kazandı.

Küresel depremin Türkiye’ye yüzde 5’e yakın küçülme getirdiği bir kriz yılı olan 2009’daAKP, Türkiye genelinde ve İstanbul’da kaybetmedi ama oyları Türkiye genelinde yüzde 38’e, İstanbul’da yüzde 40’a kadar düştü. Bu, 2007’deki milletvekili seçimi sonuçlarına göre beş puanlık bir düşüştü. CHP ise oyların yüzde 33’ünü aldı. Kriz sandığa yansımış ama aradaki fark beş puana inse de yine AKP kazanmıştı.

Şimdi gözler yine bir kriz yılı olan 2019’daki yerel seçimde. İstanbul’da 2014 yerel seçimlerinde oylarını yüzde 48’e çıkaran AKP, 24 Haziran 2018 milletvekili seçimlerinde yüzde 42’ye yakın oy alabildi. 31 Mart’ta da müttefiki olacak milliyetçi MHP ile oyları yüzde 50.7’yi ancak bulabildi. İşte 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde muhalefeti umutlandıran da bu sonuç.

Krizin son altı ayda derinleşmesi ile AKP’nin oy kaybetmiş olabileceğini düşünen CHP, diğer muhalif partilerin de desteği ile bu seçimde İstanbul’da ipi göğüsleyebileceğini düşünüyor. AKP’nin ise İstanbul’u kaybetme telaşı büyük. Eski (ve son) Başbakan Binali Yıldırım’ı, oturduğu TBMM başkanlığı koltuğundan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday gösteren Erdoğan, Yıldırım’ın seçilememesi halinde kaybetmek istemediği TBMM koltuğunu ona garanti etti ve Anayasa’ya aykırı olmasına rağmen istifa etmesine gerek olmadığına hükmedildi! Bu durum yeni bir hukuk polemiğini daha başlatmış durumda.

Seçimlerin adil koşullarda yapılıp yapılmaması endişesi yanında hukuk dışı davranışlara rağmen muhalefet bu kez İstanbul’u kazanmaya yakın ama ipi göğüslemesine izin verilecek mi, bu kuşkulu.

 

Makale kategorisine gönderildi | İstanbul, krizin ve seçimlerin odağı (Al Monitor, Ocak 7, 2019) için yorumlar kapalı

Istanbul, the flashpoint of Turkey’s crisis and looming (Al-Monitor, January 7,2019) 2019

ARTICLE SUMMARY
Turkey’s commercial capital, Istanbul, is in the grips of economic turmoil, which raises the prospect of the city’s local administration changing hands after more than two decades of dominance by political Islam.

Turkey ushered in the new year under the mounting stress of economic crisis and local elections looming on March 31. The stress is felt heavily in Istanbul, Turkey’s biggest city and commercial capital, which contributes 31% of the country’s gross domestic product and harbors 22% of the labor force and is now the epicenter of the economic tremors.

Under the 16-year rule of the Justice and Development Party, construction became the engine of economic growth and Istanbul drew the largest investments of the sector, ranging from sprawling housing complexes and business high-rises to countless urban infrastructures and “megaprojects” conducted as public-private partnerships. Istanbul’s economic rent and public wealth was appetite-whetting. Rent-seeking proliferated and businesspeople close to the AKP grabbed the biggest shares.

Turkey’s political Islam movement, whose hold on power has reached nearly 25 years at the municipal level and 16 years in the central government, made Istanbul the main worksite for its own growth and then increasingly for the building of a new regime. The construction-centered drive advanced problem-free for roughly a decade after the AKP’s coming to power, but began to stumble in 2014. Today, it is in turbulence amid a fully “homemade” crisis, with the strongest jolts felt in Istanbul.

Turkey’s economic growth under the AKP relied on foreign funds, mainly external borrowing of some $460 billion, with the funds used mostly for domestic consumption. When the inflow of funds decreased before grinding to a halt in 2018, the crisis became inevitable.

Not surprisingly, the earliest blows of the crisis hit the construction sector, where the first downticks in employment were seen. After an extraordinary profit bonanza until 2015, homes in Istanbul had begun to depreciate in real terms, with price increases trailing at least 10 percentage points behind overall inflation. The housing woes in the city particularly upset builders close to President Recep Tayyip Erdogan. In a bid to revitalize real estate sales, Ankara has opposed hiking interest rates and offered incentives to promote purchases, but none of those measures have yielded results.

Offices in Istanbul’s Levent and Maslak districts, the city’s main business centers, have seen a fast decline in occupancy rates, with rents also nosediving. In many of the once-mushrooming malls, shops are either empty or struggling to stay afloat with very low net sales. For many, the sales volume can no longer meet rents despite a presidential decree in September banning rental contracts in foreign currency.

The so-called megaprojects, built by both local and foreign contractors, are also in dire straits. The third bridge over the Bosporus and the new airport, erected — by flouting zoning laws — in Istanbul’s north, where the city’s scarce forests and water basins are, remain fraught with problems. The third bridge, inaugurated in 2016, remains largely idle, while the new airport is hit by delays, facing an uncertain future. One more megaproject — an undersea tunnel to the city’s south — is underperforming. The profit guarantees offered to the builders in the project contracts have already placed hefty burdens on the central government budget.

The turmoil in Istanbul’s construction sector has spilled over to other areas, affecting big and small companies alike. Even the metropolitan municipality is in a serious debt crisis.

Istanbul is also Turkey’s financial hub, and banks are similarly in a bottleneck, marked by a rapid decline in employment figures. While the contracting economy bears heavily on domestic trade, it is deeply shaking the advertising and media sectors, two indispensable links in marketing; layoffs are on the rise in this area, which is an important one for white collar workers.

The tourism sector, which is trying to keep the city afloat, has come to cater mostly to Middle Eastern visitors. Due to the Turkish lira’s dramatic depreciation, sightseeing, accommodation and dining in Istanbul are now going for a song.

Among ordinary Istanbulites, the rising costs of living and unemployment worries are the main topics of conversation nowadays. In 2018, Turkey’s consumer inflation hit 20.3%. The rate for Istanbul was not much better, standing at 19%. The country’s non-agricultural unemployment, or urban unemployment, was 13.5% in September, tending upward. Given that Istanbul’s jobless rate is usually 2 percentage points higher than the national average, urban unemployment in the city has reached more than 15%.

Now that the March 31 local elections coincide with a serious economic crisis, Istanbulites are expected to largely influence the message of the electorate. Arguably, the long municipal reign in Istanbul of political Islam itself owes much to opportunities spawned by crisis. The Islamist movement originally appealed only to traditionally conservative Istanbul districts such as Uskudar and Eyup, but its voter base grew notably in the 1990s as its message resonated with migrant masses from provincial Anatolia, which the winds of globalization had propelled to the city. While the left-wing and social democrat parties failed to reach out to the impoverished masses swarming the city’s outskirts, political Islam managed to fill the vacuum.

In the local polls in 1994, which was a crisis year, the four center-right and center-left parties mustered 70% of the vote in Istanbul, but because they did not care to form alliances, the Welfare Party, to which Erdogan belonged at the time, grabbed the metropolitan municipality with just 25% of the vote, marking the beginning of the 25-year dominance of political Islam. The 1999 election was basically a replay, as centrist parties failed to learn a lesson from their previous defeat, letting the Islamists retain Istanbul with 27% of the vote.

In the November 2002 general elections, the AKP, the new party of the Islamists, came in first with 34% of the vote and was able to form the government alone, courtesy of the intricacies of Turkey’s electoral system. In the 2004 local elections, the AKP won Istanbul with 45% of the vote.

In the next local polls, in 2009 — a year in which Turkey’s economy shrank nearly 5% amid global financial woes — the AKP was still the winner, but its support dropped to 38% in the overall vote and 40% in Istanbul, which was 5 percentage points less than what the party had garnered in the 2007 parliamentary polls. The main opposition Republican People’s Party (CHP), meanwhile, got 33%, reducing the AKP’s lead to 5 percentage points, which was a clear but inconclusive repercussion of the economic crisis.

Now, a similar crisis climate prevails ahead of the municipal polls. The opposition is rather optimistic, given that the AKP got 42% in the general elections in June 2018, a notable decline from nearly 50% in November 2015. Moreover, it had to seek an electoral alliance with the Nationalist Movement Party, with the pair barely managing 50.7% together.

The CHP, which reckons the AKP’s support could have dropped further as the crisis deepened in the past six months, is hopeful of winning Istanbul with the support of other opposition parties. The AKP, meanwhile, appears highly alarmed over the prospect of losing the city. Erdogan nominated parliament speaker and ex-premier Binali Yildirim to run for the mayor’s office, but in order to keep the speaker’s seat in case of a defeat, he proclaimed that Yildirim did not have to resign from his current post, although this violates the constitution.

Such unlawful behavior compounds worries over the integrity of the elections, stemming from serious vote-rigging allegations in recent years. The opposition appears close to victory in Istanbul this time, but whether it will be allowed to triumph remains questionable.

 

English, Genel kategorisine gönderildi | Istanbul, the flashpoint of Turkey’s crisis and looming (Al-Monitor, January 7,2019) 2019 için yorumlar kapalı

Genç işsizliği ürpertiyor (Al-Monitor, December 27, 2018)

Yılın üçüncü çeyreğinde resesyona giren Türkiye ekonomisinin dördüncü çeyrekle beraber bir krize, depresyona yöneldiği, gelen öncü göstergelerden izlenebiliyor. Aralık ayının ortalarında yayımlanan sanayi üretim endeksi yüzde 6 dolayında gerileme gösterirken perakende satış hacminde yaşanan yüzde 7 küçülme, bir depresyona girildiğinin önemli işaretleri.

Resesyon çeyreğinin tamamlayıcı bir göstergesi ise işsizlik verileri oldu. Eylül ayı işsizlik oranı yüzde 11,4’e çıktı. 2017’nin eylül ayında bu oran yüzde 10,6 idi. Aradan geçen bir yılda işsizler ordusuna 330 bin kişinin eklenerek sayının 3,8 milyona yaklaştığı anlaşılıyor.

Genel işsizliğin yanında genç işsizliğindeki artış da dikkat çekiyor. 2017 eylül ayında yüzde 20 olarak ölçülen genç işsizliği, 2018 eylül ayında yüzde 21.6’ya, genç işsiz sayısı da 1 milyon 167 bine çıktı. Bu, her 100 işsizden neredeyse üçte birinin gençlerden oluşması demek. Kriz şartlarında genelde işsizliğin yüzde 14-15’e kadar çıkabileceği, genç işsizliğinin de yüzde 23-25’leri bulabileceği, tahminler arasında.

Ürpertici olan bu fotoğrafta gerçek genç işsizliğini ayrıca sorgulamak gerekiyor. Çünkü kavramları ve yöntemleri sorgulayınca karşılaşılacak gerçeğin ürpertisinin, bu sayıların ifade ettiğinden daha büyük olduğu görülüyor.

Öncelikle “genç” hangi yaş grubu diye sormalı. Sosyal bilimlerde yapılan analizlerde genç nüfus tabanı 15 yaş olarak alınıyor ama tavan 29 yaşa kadar çıkarılabiliyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ise 15-24 yaş aralığında bir ortak tanımdan data üretiyor.

15-24 yaş grubundaki nüfus 2018 eylül verilerine göre Türkiye’de 11,7 milyon ve 15 yaş üstü, nüfusun beşte birine yaklaşıyor. Kendi başına ülke için önemli bir potansiyel, varlık olan bu imkânın ne kadar iyi değerlendirildiği, geleceğin sorumluluğunu almaya aday gençlerin ne kadar iyi, doğru hazırlandığı ana tartışma konusu.

15-24 yaş grubu için en ideal olanı, bu yaşlarda eğitimde, okulda olmalarıdır. Ancak eğitime gerekli önemi pek vermeyen, kaynakları sınırlı tutan ülkelerde genç nüfustan eğitimde olanlar, toplam genç nüfusun üçte birinin biraz üstünde olabiliyor, geri kalanlar iş bulabilirse çalışıyorlar, iş arayıp bulamayan ya da hiç iş aramayanlar ise atıl duruyorlar. Bu son kategoriye sosyal politikada “ne eğitimde ne işteki genç nüfus” (NEET) deniyor.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) eylül ayında 15-24 yaş grubunda genç işsizlik oranının bir yıl önceye göre yüzde 20’den yüzde 21.6’ya çıktığını bildirdi. Bu geneldeki yüzde 11.4’lük işsizlik oranının neredeyse bir katı. Genç işsizlik kadınlarda daha yüksek: Yüzde 27.2. Tarım dışı kadın işsizliği ise yüzde 33.6.

TÜİK 2018 eylülde “ne eğitimde ne işte” olanların, 15 yaş üstü Türkiye nüfusunun beşte birini oluşturan 12 milyona yakın genç nüfusa oranının yüzde 26’dan yüzde 27,4’e çıktığına dikkat çekti. Gerçek genç işsizliğini ne eğitimde ne işteki nüfus veriyor.

TÜİK’e göre dar anlamda “genç işsiz,” 15-24 yaş grubundaki nüfustan iş gücü piyasasına çıkıp son dört hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanarak iş arayıp da bulamayanlar. Burada işin peşine düşmek önemli bir kriter. Dolayısıyla iş arama kanallarına başvurmayanlar işsiz sayılmıyor. Bu tanıma göre iş gücü piyasasına çıkan 5,4 milyon gençten 4,2 milyonu istihdam edilirken, iş bulamayan sayısı 1 milyon 161 bin. Yani piyasaya çıkmış genç iş gücünün yüzde 21.6’sı. Ama bunlar “dar anlamda genç işsizler,” yani işin peşine düşüp iş bulamayanlar. Oysa bir de eğitimde olmadığı halde işin peşine düşmeyen atıl, evde, kahvede zaman öldüren 2 milyon dolayında işsiz kadın-erkek genç nüfus var. Bunlarla birlikte geniş anlamda işsizlerin sayısı 3,2 milyona çıkıyor ve bunlar, toplam 12 milyona yaklaşan genç nüfusun yüzde 27,4’üne çıkmış durumda.

Eğer iş aramadığı için iş gücüne dahil olmayan, dolayısıyla “formel anlamda” işsizler içinde görünmeyen 2 milyon işsiz genç de iş aramaya çıksaydı, iş gücüne dahil olsaydı, iş bulamadığı için formel genç işsizler içinde yer alacak, genç işsizlik oranı da yüzde 21,6 değil, yüzde 43,2 olarak görünecekti! Böylece gerçek genç işsizlik sorununu şöyle ifade edebiliriz: Yaklaşık 12 milyonu bulan genç nüfusun yüzde 27,4’ü, gerçek genç iş gücünün ise yüzde 43’ünü bulan bir genç işsizliği…

Gerçek anlamda genç işsizliği, yani “ne eğitimde ne işteki genç nüfus” (NEET), diğer ülkelerde de büyük sorun elbette. Türkiye benzeri “yükselen” ülkelerde de genç işsizliği yüksek. Uluslararası Çalışma Örgütü verilerine göre, Türkiye’de yüzde 27’yi aşan NEET, Brezilya, Arjantin, Endonezya, Meksika, Hindistan gibi yükselen ülkelerde de yüzde 25 ile yüzde 30 arasında değişiyor. Bu gruba İtalya’yı da eklemek gerekiyor.

Bu sorunun en az hissedildiği ülkeler ise eğitime büyük önem veren, gençleri okul yaşlarında daha çok eğitimde tutan gelişmiş ülkeler. Japonya, Norveç, Hollanda, İsveç ve Almanya gibi ülkelerde NEET yüzde 3-6 dolayında. İngiltere, ABD, Fransa ve Kanada’da ise bu oran yüzde 10-14 arasında.

Özellikle kriz konjonktürleri genç nüfus açısından daha yıpratıcı. Kriz konjonktürlerinde işten çıkarmalara daha çok gençlerden başlanıyor. İş bekleyen gençler, umutlarını kriz ertesine ertelemek zorunda kalabiliyor.

Eğitim görmüş gençlerin işe erişimleri ayrı bir sorun. AB ülkelerinde gençlerin eğitimi arttıkça işsizlik oranlarının düşmesine rağmen, bu ilişki Türkiye’de tersine işliyor. Türkiye’de örgün eğitim sisteminde edinilen nitelikler, iş gücü piyasasının ihtiyaçlarıyla tam uyuşmuyor. Eğitimden istihdama geçişi kolaylaştıracak rehberlik, iş bulma ve eşleştirme kurumları ve politikaları da yetersiz.

Prof. Nurhan Yentürk’ün gençlerle ilgili çalışmalarında vurguladığı gibi gerçekte gençliğin eğitimsizlik, yoksulluk, sosyal dışlanma sorunları, kişisel donanım ve motivasyon eksikliği ile açıklanamayacak kadar ileri boyutlarda. Bunlar tek başına işsizlik azaltılarak aşılacak gibi de değil. İş bulabilse bile düşük ücretler, kayıt dışı çalışma, ağır iş koşulları, istihdamın tek başına çözmekte yeterli olamayacağını gösterecek kadar önemli ve yaygın sorunlar.

Sosyal devlet desteği, geleceğin mirasçısı gençler için daha çok kaçınılmaz hale geliyor. Bütçeden gençlere ayrılan kaynaklar mutlaka artırılmalı. Şimdilerde, kurallara çok aldırmadan kamu bankaları için kullanılan İşsizlik Sigortası Fonu’nun birikmiş varlıkları, genç işsizliği ile mücadelede başvurulacak bir kaynak olarak kullanılmalı. Diğer yandan genç istihdamından alınan vergiler düşürülerek, belirli süreler için gençlere istihdam vergisi muafiyetleri sağlanarak da krizde gençlerin daha az hasar görmeleri belli ölçülerde önlenebilir.

 

Makale kategorisine gönderildi | Genç işsizliği ürpertiyor (Al-Monitor, December 27, 2018) için yorumlar kapalı

Turkey’s youth unemployment reaches frightening level (Al-Monitor, December 27,2018)

ARTICLE SUMMARY
Youth unemployment in Turkey has hit 21.6%, according to official figures, but beyond the formal definitions and methodologies, the actual situation on the ground is even more alarming.

Having entered a recession in the third quarter of the year, the Turkish economy has been heading for a crisis in the fourth quarter, available indicators show. A 6% drop in the industrial production index, released in mid-December, and a 7% shrinkage in the retail sales volume are both important omens of a depression.

The September unemployment data, released Dec. 17, were supplementary indicators of the recession quarter. The jobless rate hit 11.4% in September, up from 10.6% in September 2017. The army of jobless grew by 330,000 people over a year, reaching nearly 3.8 million.

Apart from the rising overall unemployment rate, the increase in youth unemployment has also drawn attention. According to the data, youth unemployment reached 21.6% in September, up from 20% in the same period last year. The jobless youths numbered some 1.16 million, or nearly a third of the country’s unemployed. Pundits estimate that overall unemployment might reach 14-15%, and youth unemployment might hit 23-25% amid the crisis.

In this scary outlook, youth unemployment is worth a separate discussion. A closer look into definitions and measurement methods reveals a reality much scarier than what the official data reflect.

First, one needs to ask which age group is considered “the youth”? In social sciences, the floor age for the youth is 15, but the ceiling could vary to up to 29. The International Labor Organization (ILO) produces data on the basis of a definition that considers individuals aged 15 to 24 as the youth.

Turkey’s 15-24 age group numbers 11.7 million and makes nearly a fifth of the country’s population aged above 15, according to the September data. Since the youths represent important potentials and assets for their countries, how they are being raised and prepared for the future is a key question.

Ideally, those in the 15-24 age group should be enrolled in some type of educational institution. Yet, in countries that do not appreciate the importance of education and allocate limited resources to this field, young people engaged in some form of education barely exceed a third of the overall youth, while the rest are working or remain idle, unable to find or not looking for jobs. In social policy, the latter category is called NEET, or “youth not in employment, education or training.”

According to the Turkish Statistical Institute (TUIK), the unemployment rate in the 15-24 age group rose to 21.6% in September from 20% a year ago. This is almost the double of the overall unemployment rate of 11.4%. Among women, youth unemployment is worse — 27.2% — and even higher – 33.6% — in terms of nonagricultural unemployment.

The TUIK indicated that in September the NEET rate increased from 26% to 27.4% of the country’s youth, meaning nearly 2 million youths out of 12 million youths, which accounts for a fifth of Turkey’s population aged over 15. The real youth unemployment is reflected in the NEET rate.

According to the TUIK, an unemployed young person, in the narrow sense of the term, is someone between the ages of 15 and 24 who has entered the labor market in the past four weeks, looked for a job through at least one job-seeking channel and failed to find one. Chasing a job is an important criterion here. Hence, those who have not resorted to any job-seeking channels are not counted among the unemployed. According to this definition, out of 5.4 million young people who have entered the labor market, 4.2 million are employed, while some 1.16 million, or 21.6%, have failed to find jobs. Those, however, are the jobless in the narrow sense, i.e., those who have tried to find jobs but have failed to do so. There are also about 2 million others who are enrolled in an educational institution but have not looked for jobs and are basically idle. When this group is included, the number of unemployed youths in the broader sense reaches some 3.2 million, or 27.4% of the country’s young population of nearly 12 million.

Those 2 million jobless youths are not considered part of the labor force because they have not looked for jobs and therefore do not figure formally among the unemployed. Had they looked for jobs and thus become part of the labor force, they would have figured formally among the unemployed for having failed to find jobs, and the youth unemployment rate would have stood at 43.2% rather than 21.6%.

In sum, Turkey’s real youth unemployment problem could be put like this: The jobless rate is 27.4% among the country’s young population of nearly 12 million and some 43% among the actual youth labor force.

The NEET problem, which reflects the real youth unemployment, is a major problem in other countries as well, including Turkey’s emerging-economy peers. According to ILO figures, the NEET rate ranges similarly between 25% and 30% in Argentina, Brazil, India, Indonesia and Mexico. Italy also belongs to this group.

The problem is felt the least in developed countries that place high importance on education and keep their youths enrolled in educational institutions longer. In countries such as Germany, Japan, the Netherlands, Norway and Sweden, the NEET rate ranges between 3% and 6%. In Britain, Canada and France, it is higher, ranging between 10% and 14%.

Times of crisis are especially hard for the youth. Young people are often the first to lose their jobs in crisis-induced layoffs. Those waiting for jobs are forced to postpone their hopes to post-crisis times.

Access to work is another problem, especially for educated youths. In the EU, youth unemployment rates decrease as education levels increase, while in Turkey, things work the other way around. The qualifications Turkey’s education system provides fail to fully meet the needs of the labor market. When it comes to guidance to facilitate a transition from education to work, job placement and matching, institutions and policies are also not adequate.

As prominent Turkish economist Nurhan Yenturk points out in her work, problems such as inadequate education, poverty and social exclusion plaguing Turkey’s youth are so complex that they cannot be explained away with the lack of individual qualifications and motivation. Such problems cannot be overcome merely by reducing unemployment, she said. Problems such as low wages, unregistered employment and harsh working conditions are so rampant in Turkey’s labor market that this in itself shows that employment alone is not the solution.

In such an environment, social state support for the young becomes all the more crucial. Budget allocations for youths must be increased. Assets accumulated at the Unemployment Insurance Fund, which is nowadays used to prop up public banks by overlooking the rules, should be utilized to tackle youth unemployment. The government should consider also tax cuts for youth employment and temporary exemptions from the payroll tax for the young to help them weather the crisis.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s youth unemployment reaches frightening level (Al-Monitor, December 27,2018) için yorumlar kapalı

‘Resmen’ resesyon (Al-Monitor, Aralık 15, 2018)

Türkiye ekonomisinin yılın ikinci yarısında hızla bir türbülansa girdiği, sert bir biçimde yükselen döviz fiyatlarının ve onun da etkisiyle artan enflasyonun ekonomiyi dibe çektiği biliniyordu. Her ne kadar Cumhurbaşkanı “kriz mriz yok” dese de Türkiye ekonomisinin hızla inişe geçtiği, tek tek gelen göstergelerden izlenebiliyordu. Kuşkusuz olan bitenin toplu ifadesi “büyüme” isimli makro verinin ne gösterdiğinde saklıydı ve o da 10 Aralık’ta Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklandı.

TÜİK’e göre temmuz-eylül dönemini içeren üçüncü çeyrekte Türkiye ekonomisi ancak yüzde 1,6 büyüdü. İlk çeyrekteki büyümenin yüzde 7,2, ikinci çeyrektekinin yüzde 5,3 olduğu anımsandığında, yüzde 1,6’lık üçüncü çeyrek verisi hızlı bir iniş olduğunu ortaya koyuyor ve alışılmış büyüme temposunun çok altına düşen bu hal “resesyon” tanımına uyuyor. Türkiye ekonomisi için “normal” büyüme yüzde 5-6 sayılıyor. Üçüncü çeyreğin yüzde 1,6’lık performansı resesyona girildiğinin “resmen” ifadesi artık.

Resesyon ya da “durgunluk” hali sektörel olarak analiz edildiğinde ve bu fotoğraf eylül sonrası, yani dördüncü çeyrek ile ilgili göstergelerle yan yana getirildiğinde bunun, sadece resesyon değil bir küçülmeye gidiş, “depresyon”a geçiş olduğunu da söylememiz gerekli. Hatta yüksek seyreden enflasyon ile birlikte buna “slumpflasyon” da deniyor ve bu baş edilmesi zor bir kriz.

Resesyonun sektörel analizi ilerisi için neden pek iyimser olunamadığını da ortaya koyuyor. Üretici sektörlerden tarımda, sadece yüzde 1 büyüme gözlenirken sanayideki büyümenin yüzde 0,3’te kaldığı, son 15 yılın yıldızı inşaatın ise yüzde 5,3’lük küçülme ile en erken krize giren sektör olduğu görülüyor.

Üçüncü çeyrek büyüme verilerine “harcamalar” kalemi üstünden bakıldığında, döviz kurundaki artışın ihracatı biraz kıpırdatması ve devlet harcamalarının zorlanarak artırılmasına rağmen büyümenin yüzde 1,6’da kaldığı gözleniyor. Özel tüketim üçüncü çeyrekte sadece yüzde 1 büyüdü. Özellikle dayanıklı mallar tüketimindeki yüzde 24’lük sert küçülme ürkütücü. Özel tüketim yerinde sayarken, kamu harcamaları yüzde 7,5 büyüyerek temposunu korudu. Ancak kamu harcamalarının bu temposunu gelecekte sürdürme şansı yok. Bütçe disiplini iddiası, buna pek izin vermeyecek. İhracat büyümeye biraz katkı vermiş ama kurlardaki yüksek artışa karşın yetersiz.

Harcamalar optiğinden bakıldığında yatırımlarda artış değil, yüzde 3,6 gerileme var. Dolayısıyla yatırımların bıçak gibi kesilmesi önümüzdeki çeyrekte depresyona geçildiğinin bir başka habercisi.

Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’ya (GSYİH) ABD doları bazında bakıldığında, yıllık gelir 48.8 milyar dolar azalarak yaklaşık 833 milyar dolara gerilemiş görünüyor. Bunun devamı olarak, üçüncü çeyrek itibarıyla kişi başına yıllık GSYİH da geçen yıla göre 284 dolar azaldı ve 10 bin 272 dolar düzeyine indi. Ancak Türkiye nüfusuna, sayıları 4 milyonu aşan Suriye ağırlıklı göçmenleri de katarsak, kişi başına gelirin 9 bin 700 dolar dolayına indiğini belirtmek gerekiyor.

Üçüncü çeyrek büyümesine “gelire göre” bakıldığında ise düşük de olsa büyüme, iş gücünün aleyhine seyretmiş görünüyor. Üretilen gelirden iş gücünün aldığı pay yüzde 31 dolayında. Oysa iş gücünün payı yılın ilk çeyreğinde yüzde 38 dolayındaydı.

Ekonominin resesyona girdiği, resmi GSYİH verileri ile ortaya konulurken tamamlamak üzere olduğumuz yılın son çeyreğinin nasıl bir performans ortaya koyduğu ise sır değil. Türkiye ekim-aralık döneminde yüzde 20’lerde seyreden yüksek enflasyonun eşliğinde küçülme süreci yaşıyor.

Kasım ayında tamamen vergi indirimleri tedbirinin sonucu olarak gerçekleşen yüzde 1,4’lük enflasyon düşüşüne rağmen yıllık tüketici enflasyonu yüzde 21,5 ve yılı yüzde 22 ile tamamlaması yüksek bir ihtimal. Bu yüksek enflasyonun yükselen ülkeler arasında tek benzeri, krizde olan ve IMF ile stand-by anlaşması imzalayan Arjantin –yıllık yüzde 45.

Bu yapışkan enflasyonla beraber ithalatın hızla gerilediği, bunun da ekonominin ithalat talebinin, daha doğrusu sanayinin ithal ham madde ve makine talebinin düşüşünden kaynaklandığı gözleniyor. İthalattaki hızlı azalma, büyümenin durduğuna ve hatta küçülmeye geçtiğine dair en önemli işaret. Bunun sonucu olarak da 2018’de ilk çeyrekte 16 milyar dolar, ikinci çeyrekte 15 milyar dolar açık veren ödemeler dengesi, üçüncü çeyrekte açık bir yana, 1,4 milyar dolara yakın fazlaya geçti. Bu, kuşkusuz resesyona giriş sonucu ithalatın hızla azalması ile oldu.

Resesyonu yaratan ise ortalığı donduran sert sermaye çıkışı ve döviz fiyatlarının hızla yükselişi oldu. Merkez Bankası verilerine göre resesyona girilen temmuz-eylül döneminde Türkiye’den 18,5 milyar dolar sermaye çıkışı oldu. Oysa yüksek büyüme yaşanan ilk yarıda toplamda 13,5 milyar dolar yabancı sermaye girişi olmuştu.

Şemsiyenin birden ters dönmesine yol açan yaz fırtınasında ABD ile yaşanan gerilimin de önemli bir etkisi oldu. Hızlı sermaye çıkışının yaşandığı üçüncü çeyrekte döviz pahalılaşınca ithalat neredeyse durdu ve cari denge 1,4 milyar dolar fazlaya dönüştü. Kaçan sermayeyi dengelemek için rezervlerden 9 milyar dolar, kaynağı belirsiz hesaplardan (net hata-noksan) ise 8 milyar dolar kullanılmış görünüyor.

Veriler yabancı sermayenin artık Türkiye’ye giriş yapmadığını, paranın dışarıda pahalandığını da söylüyor. Nitekim son çeyreğe ait ekim ayı döviz hareketleri, resesyondan depresyona girişin bir başka işaretini verdi. Ekimde sermaye çıkışı sürüyor ve tek bir ayda 1,5 milyar doları bulmuş görünüyor. Şemsiyenin ters döndüğü temmuz-ekim birlikte alındığında çıkış 20 milyar dolar. Bu, yabancı para girmedikçe büyümeyen Türkiye ekonomisinin, yabancı güveni sağlanıncaya kadar dibe doğru gideceğini ifade ediyor.

Son çeyreğe ilişkin resmi büyüme verisi 11 Mart 2019’da açıklanacak. Şimdiden yapılan tahminler en az yüzde 3 küçülme yaşandığı üstüne odaklanıyor. Bu da 2018 yıllık büyümesinin yüzde 2,5’i bile bulamaması demek. Uluslararası derecelendirme kuruluşlarından Moody’s daha kötümser: 2018 için yüzde 1,5 büyüme, 2019 için ise yüzde 2 küçülme öngörüyor.

Yeniden büyüme anlamlı yabancı sermaye girişine bağlı. Yabancıların yeniden giriş yapması ise içerideki göstergelerin, başta da enflasyonun iyileşmesine ve risk üreten Türkiye’nin risk priminin 400’lerden en az 200’lere kadar gerilemesine bağlı. Bu ise daha çok zaman alacağa benzer.

Makale kategorisine gönderildi | ‘Resmen’ resesyon (Al-Monitor, Aralık 15, 2018) için yorumlar kapalı

Turkey’s recession becomes official (Al-Monitor, December 15, 2018)

The Turkish economy entered turbulence in the second half of the year amid a sharp increase in foreign exchange prices, which, in turn, fueled inflation. Though the president maintained there was no crisis, successive indicators spoke of a rapid downturn. Finally, the growth data for the third quarter — released Dec. 10 by the Turkish Statistical Institute (TUIK) — offered a telling picture of what is going on.

According to TUIK, Turkey’s gross domestic product (GDP) grew only 1.6% in the third quarter, down from 5.3% in the second quarter and 7.2% in the first one — a sharp decline that matches the definition of recession. For Turkey’s economy, a growth rate of 5% to 6% is considered “the normal.” Thus, the 1.6% rate in the third quarter indicates that the economy is now “officially” in recession.

A sectoral analysis of this state of recession, combined with available indicators for the fourth quarter, show that the turmoil is devolving into a contraction and depression. Given the high inflation marking the turmoil, one could speak even of slumpflation,which is a very difficult type of a crisis.

The sectoral analysis offers little optimism for the coming period. The agricultural and industrial sectors grew only 1% and 0.3%, respectively, in the third quarter, while the construction sector — the star of the economy in the past 15 years — shrank 5.3%, becoming the first to plunge into crisis.

Looking at the spending rubric, one could also observe that the growth rate fell to 1.6% despite some improvement in exports due to the depreciation of the Turkish lira and an increase in government spending. Final consumption expenditure of resident housholds grew only 1% , while durable goods consumption shrank by a frightening 24%. While public spending grew 7.5%, this rate is hardly sustainable, given also the government’s stated commitment to budget discipline. The increase in exports did contribute to growth, but remained modest despite the big slump of the lira.

Investments, meanwhile, did not grow at all, but rather declined 3.6%, which is another indication of depression in the next quarter.

In terms of dollars, the year-on-year GDP decreased by $48.8 billion to about $833 billion. Accordingly, GDP per capita in the third quarter decreased by $284 from last year, falling to $10,272. The figure falls further to some $9,700 if more than 4 million immigrants, most of them Syrians, are added to the country’s population.

The labor force, meanwhile, has seen its share from the GDP decline. Payments to labor stood at about 31%, down from about 38% in the first quarter.

The outlook of the third quarter makes the fourth one rather obvious. With inflation running at more than 20%, the Turkish economy is contracting.

Despite a 1.4% drop in inflation in November — a direct result of Ankara’s tax reductions to rejuvenate the market — year-on-year consumer inflation stands at 21.5% and is likely to hit 22% by the end of the year. Among emerging economies, the only inflation comparable to that of Turkey’s is seen in crisis-hit Argentina, running at about 45%.

Along with this sticky inflation, a rapid decline is observed in imports, which reflects the industry’s shrinking demand for imported raw materials and machinery. This constitutes the most important sign that the economy has stopped growing and even began to contract. As a result, Turkey posted a current account surplus of $1.4 billion in the third quarter, in the wake of deficits of $16 billion and $15 billion in the first and second quarters, respectively.

The key factors that drove the recession are the drastic flight of foreign investors and the sharp increase in foreign exchange prices. According to Central Bank data, $18.5 billion in foreign capital moved out of Turkey in the July-September period, when the recession began. This was in stark contrast to the first half of the year, when Turkey attracted an inflow of $13.5 billion in foreign funds.

The abrupt reversal in the summer was marked by severe political tensions between Ankara and Washington, which bore heavily on investor sentiment. As foreign exchange prices shot up amid the foreign exodus in the third quarter, imports almost ground to a halt and the current account deficit turned to a surplus. To compensate for the fleeing funds, Turkey appears to have used $9 billion from its reserves, while another $8 billion came from unknown sources that appear in the “net error and deficit” section of the country’s balance of payments.

In sum, the figures show that foreign funds are no longer coming to Turkey and that money has become more expensive abroad. Indeed, the foreign exchange movements in October offer another sign of Turkey’s transition from recession to depression. The flight of foreign money continued in October, reaching $1.5 billion in that month alone and $20 billion since July. This means that the Turkish economy, which is unable to grow without foreign funds, will continue to ail until the confidence of foreign investors is restored.

The official growth rate in the fourth quarter will be released in March, but pundits are already forecasting a contraction of at least 3%, which would put the overall growth rate for the year at less than 2.5%. The international credit rating agency Moody’s is even more pessimistic, predicting a 1.5% growth for 2018 and a 2% contraction in 2019.

To start growing again, the Turkish economy needs a meaningful inflow of foreign capital. And the return of foreign investors depends on the improvement of domestic indicators, primarily inflation, and a significant easing in Turkey’s risk factors, meaning that the country’s risk premium should decrease at least by half to some 200 basis points. This, however, is not likely to happen soon.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s recession becomes official (Al-Monitor, December 15, 2018) için yorumlar kapalı

Sıra geldi banka kurtarmaya (Al-Monitor, Aralık 5, 2018)

Şimdilik düşük tempolu gibi görünse de varlığı resmi mercilerce de yavaş yavaş kabul edilen ekonomik krizi yönetme çabası ön planda. ABD ile yaşanan politik gerilimin dolar fiyatını bir anda 7 TL dolayına çıkarması ile fazlasıyla alevlenen ekonomik konjonktür, gerilimin düşmesinin de etkisiyle görece soğudu, döviz fiyatları aşağı indi, örneğin doların fiyatı 5.20 TL dolaylarına kadar geriledi. Bu gerilemede, ekonomideki küçülme ve buna bağlı olarak ithalatın dört ay öncesine göre 5 milyar dolar azalarak ekim ayında 16 milyar dolara inmesi de etkili oldu. Ekonomi küçüldükçe döviz talebi de azalıyor. Bu gevşemede, TL’den kaçarak dövize yönelenlerin dövizlerini satmaları ve görece yüksek faiz getirisi sağlamaya başlayan TL’ye dönmeleri de bir etken.

Döviz fiyatı artışının görece gerilemesi krizin atlatıldığı anlamına gelmiyor. Nitekim 4 Aralık’ta döviz fiyatı yeniden tırmanışa geçti. Bunun yanı sıra TL faizleri yükselmiş durumda, enflasyon yapışkan ve yıllık yüzde 20’lerde seyrediyor, işsizlik yüzde 11’i aştı ve yükselme eğiliminde. Sanayi üretimi geriliyor, özellikle inşaat göstergeleri büyümeye öncülük eden bu sektörde önemli bir düşüş olduğunu ortaya koyuyor.

AKP rejimi en çok da 31 Mart 2019’da yapılacak yerel seçimlerde seçmenin öfkesi ile çarpılmamak için krizi yumuşatacak önlemlere her gün bir yenisini ekliyor. Bunlar enflasyonu kontrol altına almak hedefiyle çelişecek özellikler gösterebiliyor. Örneğin sıkı para politikasının yanında sıkı maliye politikası izlemek bir hedef olarak belirlenmişken vergi indirimleri, istisnalar, aflar, bazı kalemlerde harcama artışları ile maliye politikasını sulandıracak adımlardan geri durulmuyor. Önümüzdeki haftalarda asgari ücret ve maaşlar konusunda nasıl bir tutum alınacağı merak edilirken kriz iklimine ayak uydurmakta sorun yaşayan firmaların ve rejimin telkini ile onlara kredi musluklarını açan bankaların sıkışıklığı için de bazı önlemler geliştiriliyor. Bu konuda, kural dışı işlemlerden de kaçınılmadığına, örneğin İşsizlik Sigortası Fonu’nun amaç dışında kullanıldığına da tanık olunuyor.

Kriz sarsıntısından en çok etkilenen kesimlerden birisi bankalar. Bu kriz daha çok reel sektör firmalarının aldıkları dış borçları çevirememeleri ile oluşmuş “ev yapımı” bir kriz. Ne var ki reel sektörün bu krizi onları finanse eden bankacılık kesimini de anında etkiliyor. Uluslararası derecelendirme kuruluşları tarafından 2018’de birkaç kez kredi notları düşürülen bankaların birçoğu yeniden yapılandırılma ihtiyacı içinde.

Özellikle kamu bankalarının Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Saray buyruklarına uyma sonucu önemli bilanço dengesizlikleri yaşadığı biliniyor. Tarımı finanse etmek üzere kurulan Ziraat Bankası, küçük üreticiye destek olması için kurulan Halkbank gibi kamu bankaları üçüncü havalimanının finansörü yapıldılar. En büyük medya el değiştirmesi olan Doğan Medya Grubu’nun Demirören Grubu’na satılması işleminde bile Saray’ın telkini ile Ziraat Bankası’nın el değiştirmeyi kredilendirdiği biliniyor. Halkbank’ın Reza Zarrab eliyle İran ile altın ticareti macerasında kullanılan kamu bankası olduğunu ve ABD’de sanık kurum haline düştüğünü de geçerken hatırlatalım.

Bankacılık meslek kuruluşu Türkiye Bankalar Birliği’nin (TBB) her ay yayımladığı risk analizi raporlarına bakılırsa, henüz banka kredilerinin geri dönüşünde bir sorun yok gibi. Eylül 2018 itibarıyla tahsili gecikmiş alacak tutarı, verilen toplam kredilerin yüzde 3,3’ünden ibaret (yaklaşık 18 milyar dolar kredide, 570 milyon dolar batık). Bu endişe edilecek bir miktar değil. Ancak “batık kredi tanımı” biraz geniş yapıldığında görüntü kararıyor.

Vadesi geçmiş, ancak takibe düşmemiş, yakın izlemeye alınmış krediler, “Grup 2” olarak adlandırılıyor. Grup 2’deki kredi miktarı tahsili geciken miktar ile birlikte alındığında sorunlu kredi oranı yüzde 17-18’e kadar çıkıyor. Bankacı Övünç Gürsoy ve Mete Yüksel imzasıyla halka açık altı banka üstünden hazırlanan bir rapor, vadesi geçmiş ancak takibe düşmemiş, yakın izlemeye alınmış kredileri içeren Grup 2 ile birlikte sorunlu kredi oranının yüzde 17’yi bulduğunu ortaya koyuyor. Denizbank Genel Müdürü Hakan Ateş de yaptığı bir konuşmada tahsili gecikmiş alacaklar ile Grup 2 kredilerinin toplamından oluşan geniş tanımlı sorunlu kredilerin, toplam kredilerin yüzde 17-18’i civarında olduğunu söyledi.

Bankaların, özellikle de kamu bankalarının sermaye yapısı da zayıflamış durumda. Bunun için ilk hamle eylül ayında yapıldı ve Halkbank ve Vakıfbank nitelikli yatırımcıya satılmak üzere 5’er milyar TL’lik sermaye benzeri tahvil ihraç ettiler. Ancak bu tahvillerin, kurallara uygun olmadığı halde İşsizlik Sigortası Fonu’na aldırıldığı anlaşıldı.

Ne var ki bu yetmedi, kasım sonunda yine kamu bankaları, Ziraat, Vakıf ve Halkbank’ın mortgage/ipotekli kredilerden bir havuz oluşturdukları ve bu havuzu teminat göstererek İpotekli Teminatlı Menkul Kıymet ihraç (ITMK) edecekleri duyuruldu.

Bu arada başka bir operasyon ile bir kamu bankası olan Kalkınma Bankası’nın statüsüekim ayı içinde değiştirildi. Bu bankanın özellikle bankaların batık kredileri ve sorunlu halleri için kullanılacağı biliniyordu. Bu operasyonda Kalkınma Bankası’na 3,1 milyar TL’lik Varlığa Dayalı Menkul Kıymet (VDMK) çıkarması, TL bazında yüzde 18.5 faizli, beş yıllık bu tahvilleri, kamu bankalarının tahvilleriyle takas etmesi görevi verildi.

Bankalar bu VDMK’ları normal şartlarda garantili getiri arayan fonlara satarlar. Peki fonlar mevcut durumda bu tahvile para yatırırlar mı? Enflasyonun yüzde 20’lerde seyrettiği bir ortamda bahsi geçen VDMK’lara pek ilgi beklenmiyor.

Bankalar ellerinde Hazine garantili VDMK’ları satamıyorsa, bunları Merkez Bankası’na teminat gösterip borçlanma yapabilir mi? TBB “İhraçlarla ilgili olarak TCMB tarafından likidite sağlanması hususu gündeme gelmemiştir” diye açıklama yaptı ama bu yine de ikna edici bulunmadı.

Beklenti Merkez Bankası’nın “parasal genişleme” bedeline zorlanarak repo teminatı olarak VDMK’ları kabul etmesi yönünde. Eğer Merkez Bankası buna zorlanırsa özellikle dış finansörlere karşı sıkı para politikası izlendiği argümanının inandırıcılığı pek kalmayacak. Bu da dış kaynak çekmede zorluklar zincirine yeni bir halka eklenmesi anlamına gelir.

Makale kategorisine gönderildi | Sıra geldi banka kurtarmaya (Al-Monitor, Aralık 5, 2018) için yorumlar kapalı

Ankara’s efforts to help banks could backfire(Al-Monitor December 5, 2018)

Ankara is increasingly focusing on managing its economic crisis, which despite its slow pace is now being acknowledged by the authorities. Political tensions with the United States abruptly plunged the Turkish lira to record lows of more than seven against the dollar in August, overheating the economic climate. The relative easing of bilateral tensions since then have helped the lira regain ground, with the price of the greenback decreasing to about 5.2 liras in late November. The decrease, however, was the result also of economic contraction, which led to imports falling to $16 billion in October, a $5 billion decrease from four months earlier. The contracting economy means a lower demand for foreign exchange. Increased interest rates on the Turkish lira have also been instrumental, encouraging deposit holders to shift from foreign exchange to liras.

Yet the relative decrease in foreign exchange prices does not mean the crisis is over. On Dec. 4, the lira began sliding anew amid investor concerns over early loosening in monetary policy. Also, interest rates on the lira have significantly risen over the past several months and inflation remains over 20%, while the unemployment rate has exceeded 11% and is likely to increase further. Industrial production is on the decline, with figures from the construction sector indicating a significant downtick in what used to be the driving force of Turkey’s economic growth.

With local elections looming on March 31, the ruling Justice and Development Party is wary of being punishing by angry voters, so the government is scrambling to ease the impact of the crisis. Some of the measures, however, miss the goal of reining in inflation. A tight fiscal policy, for example, has been set as a target, along with a tight monetary policy, but the government has taken steps that water down the fiscal policy such as tax reductions, exemptions, remissions and increased spending in some realms.

It remains to be seen what stance Ankara will adopt in the coming weeks on the minimum wage and salaries. In the meantime, it has been outlining measures to ease the pressure on banks, which, prompted by the government, have opened up loan channels to companies struggling to adapt to the crisis climate. Efforts on this front have included some irregular steps such as the use of the Unemployment Insurance Fund outside its purpose.

The banking sector is among the hardest hit from the crisis. The turmoil here is “homemade,” stemming largely from the failure of real-sector companies to roll over external debts. The crisis in the real sector has had an immediate effect on its financiers in the banking system. Many Turkish banks — downgraded several times by international credit rating agencies this year — are in need of restructuring.

Public banks, in particular, are known to have serious balance-sheet problems as a result of heeding commands by President Recep Tayyip Erdogan. Ziraat Bank, whose original purpose was to finance agriculture, and Halkbank, which was founded to support small producers, were made the financiers of Istanbul’s new airport, one of Erdogan’s pet projects. Ziraat Bank is known to have extended loan support to the pro-government Demiroren business group in its acquisition earlier this year of the Dogan Media Group in the country’s biggest media handover. Halkbank, meanwhile, has been embroiled in a gold-trading scheme that helped Iran to evade US sanctions.

Monthly risk analysis reports by the Banks Association of Turkey suggest that loan repayments are not yet a problem. As of September, delayed loan payments amounted to $570 million, or 3.3%, out of some $18 billion in issued loans. This may not be an alarming figure, but with a bit broader definition of non-performing loans, the picture gets gloomier.

Overdue loan payments under close monitoring but not yet subject to legal action are in what is called Group 2. Together with the officially delayed payments above, they amount to between 17% and 18% of the total. A report by bankers Ovunc Gursoy and Mete Yuksel on six publicly traded banks puts the amount of their problem loans, including Group 2, at 17%. Denizbank director-general Hakan Ates said Dec. 2 that problem loans in the broader sense, including delayed payments and Group 2, make about 17-18% of the total.

Also, the capital structure of banks, especially public ones, has weakened. In a first step to address this problem in September, Halkbank and Vakifbank issued 5 billion-lira ($1 billion) subordinated bonds each, to be sold to qualified investors. Soon, it emerged that the Unemployment Insurance Fund was made to buy the bonds, even though the move did not comply with established rules.

Then, in late November, it was announced that Ziraat, Vakifbank and Halkbank had formed a mortgage loans pool to use as collateral to issue mortgage-backed securities.

Meanwhile, the legal status of the state-owned Development Bank was amended in October. It was already known that the bank would be tapped to handle the non-performing loans of other banks. In this operation, the Development Bank was tasked with issuing asset-backed securities worth 3.1 billion liras (some $600 million) and swapping those lira-denominated five-year bonds that have yields of 18.5% with the bonds of the public banks.

Normally, banks would sell such asset-backed securities to funds seeking guaranteed profits. But will the funds put money in such bonds under the current conditions? In an economic environment where inflation is running at more than 20%, the asset-backed securities are not expected to attract much interest.

If banks fail to sell the treasury-guaranteed asset-backed securities, could they use them as collateral to borrow from the Central Bank? The Banks Association reported last week that “liquidity provision by the Central Bank with regard to the [bond] issuances had not been under consideration,” but few seemed convinced by the statement.

It is widely expected that the Central Bank will be forced to accept the asset-backed securities as repo collateral at the expense of monetary expansion. If this anticipation materializes, Ankara’s claim of following a tight monetary policy will largely lose its credibility, especially in the eyes of foreign financiers. This, in turn, would add another stumbling block for Turkey’s efforts to attract much-needed foreign funds to overcome its economic troubles.

English, Makale kategorisine gönderildi | Ankara’s efforts to help banks could backfire(Al-Monitor December 5, 2018) için yorumlar kapalı