Sıra geldi banka kurtarmaya (Al-Monitor, Aralık 5, 2018)

Şimdilik düşük tempolu gibi görünse de varlığı resmi mercilerce de yavaş yavaş kabul edilen ekonomik krizi yönetme çabası ön planda. ABD ile yaşanan politik gerilimin dolar fiyatını bir anda 7 TL dolayına çıkarması ile fazlasıyla alevlenen ekonomik konjonktür, gerilimin düşmesinin de etkisiyle görece soğudu, döviz fiyatları aşağı indi, örneğin doların fiyatı 5.20 TL dolaylarına kadar geriledi. Bu gerilemede, ekonomideki küçülme ve buna bağlı olarak ithalatın dört ay öncesine göre 5 milyar dolar azalarak ekim ayında 16 milyar dolara inmesi de etkili oldu. Ekonomi küçüldükçe döviz talebi de azalıyor. Bu gevşemede, TL’den kaçarak dövize yönelenlerin dövizlerini satmaları ve görece yüksek faiz getirisi sağlamaya başlayan TL’ye dönmeleri de bir etken.

Döviz fiyatı artışının görece gerilemesi krizin atlatıldığı anlamına gelmiyor. Nitekim 4 Aralık’ta döviz fiyatı yeniden tırmanışa geçti. Bunun yanı sıra TL faizleri yükselmiş durumda, enflasyon yapışkan ve yıllık yüzde 20’lerde seyrediyor, işsizlik yüzde 11’i aştı ve yükselme eğiliminde. Sanayi üretimi geriliyor, özellikle inşaat göstergeleri büyümeye öncülük eden bu sektörde önemli bir düşüş olduğunu ortaya koyuyor.

AKP rejimi en çok da 31 Mart 2019’da yapılacak yerel seçimlerde seçmenin öfkesi ile çarpılmamak için krizi yumuşatacak önlemlere her gün bir yenisini ekliyor. Bunlar enflasyonu kontrol altına almak hedefiyle çelişecek özellikler gösterebiliyor. Örneğin sıkı para politikasının yanında sıkı maliye politikası izlemek bir hedef olarak belirlenmişken vergi indirimleri, istisnalar, aflar, bazı kalemlerde harcama artışları ile maliye politikasını sulandıracak adımlardan geri durulmuyor. Önümüzdeki haftalarda asgari ücret ve maaşlar konusunda nasıl bir tutum alınacağı merak edilirken kriz iklimine ayak uydurmakta sorun yaşayan firmaların ve rejimin telkini ile onlara kredi musluklarını açan bankaların sıkışıklığı için de bazı önlemler geliştiriliyor. Bu konuda, kural dışı işlemlerden de kaçınılmadığına, örneğin İşsizlik Sigortası Fonu’nun amaç dışında kullanıldığına da tanık olunuyor.

Kriz sarsıntısından en çok etkilenen kesimlerden birisi bankalar. Bu kriz daha çok reel sektör firmalarının aldıkları dış borçları çevirememeleri ile oluşmuş “ev yapımı” bir kriz. Ne var ki reel sektörün bu krizi onları finanse eden bankacılık kesimini de anında etkiliyor. Uluslararası derecelendirme kuruluşları tarafından 2018’de birkaç kez kredi notları düşürülen bankaların birçoğu yeniden yapılandırılma ihtiyacı içinde.

Özellikle kamu bankalarının Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Saray buyruklarına uyma sonucu önemli bilanço dengesizlikleri yaşadığı biliniyor. Tarımı finanse etmek üzere kurulan Ziraat Bankası, küçük üreticiye destek olması için kurulan Halkbank gibi kamu bankaları üçüncü havalimanının finansörü yapıldılar. En büyük medya el değiştirmesi olan Doğan Medya Grubu’nun Demirören Grubu’na satılması işleminde bile Saray’ın telkini ile Ziraat Bankası’nın el değiştirmeyi kredilendirdiği biliniyor. Halkbank’ın Reza Zarrab eliyle İran ile altın ticareti macerasında kullanılan kamu bankası olduğunu ve ABD’de sanık kurum haline düştüğünü de geçerken hatırlatalım.

Bankacılık meslek kuruluşu Türkiye Bankalar Birliği’nin (TBB) her ay yayımladığı risk analizi raporlarına bakılırsa, henüz banka kredilerinin geri dönüşünde bir sorun yok gibi. Eylül 2018 itibarıyla tahsili gecikmiş alacak tutarı, verilen toplam kredilerin yüzde 3,3’ünden ibaret (yaklaşık 18 milyar dolar kredide, 570 milyon dolar batık). Bu endişe edilecek bir miktar değil. Ancak “batık kredi tanımı” biraz geniş yapıldığında görüntü kararıyor.

Vadesi geçmiş, ancak takibe düşmemiş, yakın izlemeye alınmış krediler, “Grup 2” olarak adlandırılıyor. Grup 2’deki kredi miktarı tahsili geciken miktar ile birlikte alındığında sorunlu kredi oranı yüzde 17-18’e kadar çıkıyor. Bankacı Övünç Gürsoy ve Mete Yüksel imzasıyla halka açık altı banka üstünden hazırlanan bir rapor, vadesi geçmiş ancak takibe düşmemiş, yakın izlemeye alınmış kredileri içeren Grup 2 ile birlikte sorunlu kredi oranının yüzde 17’yi bulduğunu ortaya koyuyor. Denizbank Genel Müdürü Hakan Ateş de yaptığı bir konuşmada tahsili gecikmiş alacaklar ile Grup 2 kredilerinin toplamından oluşan geniş tanımlı sorunlu kredilerin, toplam kredilerin yüzde 17-18’i civarında olduğunu söyledi.

Bankaların, özellikle de kamu bankalarının sermaye yapısı da zayıflamış durumda. Bunun için ilk hamle eylül ayında yapıldı ve Halkbank ve Vakıfbank nitelikli yatırımcıya satılmak üzere 5’er milyar TL’lik sermaye benzeri tahvil ihraç ettiler. Ancak bu tahvillerin, kurallara uygun olmadığı halde İşsizlik Sigortası Fonu’na aldırıldığı anlaşıldı.

Ne var ki bu yetmedi, kasım sonunda yine kamu bankaları, Ziraat, Vakıf ve Halkbank’ın mortgage/ipotekli kredilerden bir havuz oluşturdukları ve bu havuzu teminat göstererek İpotekli Teminatlı Menkul Kıymet ihraç (ITMK) edecekleri duyuruldu.

Bu arada başka bir operasyon ile bir kamu bankası olan Kalkınma Bankası’nın statüsüekim ayı içinde değiştirildi. Bu bankanın özellikle bankaların batık kredileri ve sorunlu halleri için kullanılacağı biliniyordu. Bu operasyonda Kalkınma Bankası’na 3,1 milyar TL’lik Varlığa Dayalı Menkul Kıymet (VDMK) çıkarması, TL bazında yüzde 18.5 faizli, beş yıllık bu tahvilleri, kamu bankalarının tahvilleriyle takas etmesi görevi verildi.

Bankalar bu VDMK’ları normal şartlarda garantili getiri arayan fonlara satarlar. Peki fonlar mevcut durumda bu tahvile para yatırırlar mı? Enflasyonun yüzde 20’lerde seyrettiği bir ortamda bahsi geçen VDMK’lara pek ilgi beklenmiyor.

Bankalar ellerinde Hazine garantili VDMK’ları satamıyorsa, bunları Merkez Bankası’na teminat gösterip borçlanma yapabilir mi? TBB “İhraçlarla ilgili olarak TCMB tarafından likidite sağlanması hususu gündeme gelmemiştir” diye açıklama yaptı ama bu yine de ikna edici bulunmadı.

Beklenti Merkez Bankası’nın “parasal genişleme” bedeline zorlanarak repo teminatı olarak VDMK’ları kabul etmesi yönünde. Eğer Merkez Bankası buna zorlanırsa özellikle dış finansörlere karşı sıkı para politikası izlendiği argümanının inandırıcılığı pek kalmayacak. Bu da dış kaynak çekmede zorluklar zincirine yeni bir halka eklenmesi anlamına gelir.

Makale kategorisine gönderildi | Sıra geldi banka kurtarmaya (Al-Monitor, Aralık 5, 2018) için yorumlar kapalı

Ankara’s efforts to help banks could backfire(Al-Monitor December 5, 2018)

Ankara is increasingly focusing on managing its economic crisis, which despite its slow pace is now being acknowledged by the authorities. Political tensions with the United States abruptly plunged the Turkish lira to record lows of more than seven against the dollar in August, overheating the economic climate. The relative easing of bilateral tensions since then have helped the lira regain ground, with the price of the greenback decreasing to about 5.2 liras in late November. The decrease, however, was the result also of economic contraction, which led to imports falling to $16 billion in October, a $5 billion decrease from four months earlier. The contracting economy means a lower demand for foreign exchange. Increased interest rates on the Turkish lira have also been instrumental, encouraging deposit holders to shift from foreign exchange to liras.

Yet the relative decrease in foreign exchange prices does not mean the crisis is over. On Dec. 4, the lira began sliding anew amid investor concerns over early loosening in monetary policy. Also, interest rates on the lira have significantly risen over the past several months and inflation remains over 20%, while the unemployment rate has exceeded 11% and is likely to increase further. Industrial production is on the decline, with figures from the construction sector indicating a significant downtick in what used to be the driving force of Turkey’s economic growth.

With local elections looming on March 31, the ruling Justice and Development Party is wary of being punishing by angry voters, so the government is scrambling to ease the impact of the crisis. Some of the measures, however, miss the goal of reining in inflation. A tight fiscal policy, for example, has been set as a target, along with a tight monetary policy, but the government has taken steps that water down the fiscal policy such as tax reductions, exemptions, remissions and increased spending in some realms.

It remains to be seen what stance Ankara will adopt in the coming weeks on the minimum wage and salaries. In the meantime, it has been outlining measures to ease the pressure on banks, which, prompted by the government, have opened up loan channels to companies struggling to adapt to the crisis climate. Efforts on this front have included some irregular steps such as the use of the Unemployment Insurance Fund outside its purpose.

The banking sector is among the hardest hit from the crisis. The turmoil here is “homemade,” stemming largely from the failure of real-sector companies to roll over external debts. The crisis in the real sector has had an immediate effect on its financiers in the banking system. Many Turkish banks — downgraded several times by international credit rating agencies this year — are in need of restructuring.

Public banks, in particular, are known to have serious balance-sheet problems as a result of heeding commands by President Recep Tayyip Erdogan. Ziraat Bank, whose original purpose was to finance agriculture, and Halkbank, which was founded to support small producers, were made the financiers of Istanbul’s new airport, one of Erdogan’s pet projects. Ziraat Bank is known to have extended loan support to the pro-government Demiroren business group in its acquisition earlier this year of the Dogan Media Group in the country’s biggest media handover. Halkbank, meanwhile, has been embroiled in a gold-trading scheme that helped Iran to evade US sanctions.

Monthly risk analysis reports by the Banks Association of Turkey suggest that loan repayments are not yet a problem. As of September, delayed loan payments amounted to $570 million, or 3.3%, out of some $18 billion in issued loans. This may not be an alarming figure, but with a bit broader definition of non-performing loans, the picture gets gloomier.

Overdue loan payments under close monitoring but not yet subject to legal action are in what is called Group 2. Together with the officially delayed payments above, they amount to between 17% and 18% of the total. A report by bankers Ovunc Gursoy and Mete Yuksel on six publicly traded banks puts the amount of their problem loans, including Group 2, at 17%. Denizbank director-general Hakan Ates said Dec. 2 that problem loans in the broader sense, including delayed payments and Group 2, make about 17-18% of the total.

Also, the capital structure of banks, especially public ones, has weakened. In a first step to address this problem in September, Halkbank and Vakifbank issued 5 billion-lira ($1 billion) subordinated bonds each, to be sold to qualified investors. Soon, it emerged that the Unemployment Insurance Fund was made to buy the bonds, even though the move did not comply with established rules.

Then, in late November, it was announced that Ziraat, Vakifbank and Halkbank had formed a mortgage loans pool to use as collateral to issue mortgage-backed securities.

Meanwhile, the legal status of the state-owned Development Bank was amended in October. It was already known that the bank would be tapped to handle the non-performing loans of other banks. In this operation, the Development Bank was tasked with issuing asset-backed securities worth 3.1 billion liras (some $600 million) and swapping those lira-denominated five-year bonds that have yields of 18.5% with the bonds of the public banks.

Normally, banks would sell such asset-backed securities to funds seeking guaranteed profits. But will the funds put money in such bonds under the current conditions? In an economic environment where inflation is running at more than 20%, the asset-backed securities are not expected to attract much interest.

If banks fail to sell the treasury-guaranteed asset-backed securities, could they use them as collateral to borrow from the Central Bank? The Banks Association reported last week that “liquidity provision by the Central Bank with regard to the [bond] issuances had not been under consideration,” but few seemed convinced by the statement.

It is widely expected that the Central Bank will be forced to accept the asset-backed securities as repo collateral at the expense of monetary expansion. If this anticipation materializes, Ankara’s claim of following a tight monetary policy will largely lose its credibility, especially in the eyes of foreign financiers. This, in turn, would add another stumbling block for Turkey’s efforts to attract much-needed foreign funds to overcome its economic troubles.

English, Makale kategorisine gönderildi | Ankara’s efforts to help banks could backfire(Al-Monitor December 5, 2018) için yorumlar kapalı

Borçla geçim denklemi bozuluyor (Al Monitor, 28 Kasım 2018)

Türkiye ekonomisi 2001’de yaşanan büyük krizin ardından başlayan ve IMF iş birliği ile yürütülen onarım programının getirdiği istikrarlı uzun büyüme döneminin sonuna gelmiş görünüyor. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 2002 Kasım seçimlerinde tek başına iktidar olmasıyla başlayan uzun büyüme döneminin ilk aşamasında, yani 2003-2008 döneminde yıllık 5,9’luk, ikinci aşamasında, yani 2009- 2017 yılları arasında da yıllık yüzde 4,9 büyüme kaydedilmişti.

Gelir, istihdam, vergi, dolayısıyla kamu hizmeti artışı da yaratan bu istikrarlı büyüme dönemi, AKP’ye sürekli seçmen artışı getirdi. Büyüme performansının rüzgârı AKP’ye istediği politik İslam rejimini inşa etmede de büyük kolaylık sağladı.

Bu “tatlı hayat” döneminin en önemli özelliği Türkiye tarihinde görülmemiş boyutlarda dış kaynak girişi sağlamasıydı. 2001 krizi sonrası uygulanan onarım programının ortaya çıkardığı iç iklimin uygunluğu, dünyadaki likidite bolluğu ile çakışınca küresel kriz öncesinin yıllık yüzde 6’ya yaklaşan büyümesinin yelkenlerini dış kaynak girişi doldurdu. 2009’dan sonra da küresel kriz ateşini kontrol için ABD’de, AB’de izlenen genişlemeci para politikalarının sağladığı kaynak bolluğu Türkiye gibi ülkelerin dış kaynak teminlerini kolaylaştırdı ve Türkiye bu dönemin yüzde 5’e yakın istikrarlı büyümesinin kaynağını da yine bu elverişli dış konjonktürde buldu.

Ancak 2014 sonrasında dışarıdaki genişlemeci politikaların son bulacağının ve faizlerin artırılacağının ilanı ile birlikte “tatlı hayat” döneminin sona erdiğine dair sinyaller gelmeye başladı ve Türkiye bu dönemi 2017 sonuna kadar uzatabilmesine rağmen 2018 krizini önleyemedi. Merkez Bankası’nın ödemeler dengesi verilerine göre 2018’in ilk dokuz ayında dışarıdan para girişi yerine, 4,2 milyar dolarlık net dış kaynak çıkışı yaşandı.

Geride kalan uzun büyüme döneminde sağlanan dış kaynağın yaklaşık dörtte birlik kısmı hane halklarına kredi olarak kullandırılmıştı. Böylece, özellikle 2003 sonrası, Türkiye toplumu hiç alışık olmadığı kredili yaşama alıştı. Konut, taşıt, ihtiyaç kredileri adları altında tüketici kredileri hızla yaygınlaşırken kredi kartı kullanımı ve kart üstünden borçlanma da hızla yaygınlaştı. Yaygınlaşarak artan hane halkı borçlanması, büyümenin temelini oluşturan iç talebi canlı tutmaya yararken öte tarafta ücret, maaş ve emekli geliri düşük ailelerin borçlanmalarına ve ipotek altına girmesine yol açtı.

Gerek konut, taşıt ve ihtiyaç kredisi toplamı olarak tüketici kredilerinin, gerekse kredi kartı ile borçlanmanın 2004’teki boyutu, aynı yılın milli gelirinin yüzde 4,6’sından ibaretti ve bu krediler, toplam banka kredilerinin yüzde 24’ünü oluşturuyordu. Ancak hızlanan dış kaynak temini ile birlikte, hane halkına kredi kullandırma hızla teşvik gördü ve haneler hem uzun vadeli konut kredileri kullanma hem de daha çok kredi kartı edinme, daha yüksek limitlerle tüketici kredisi kullanma, daha çeşitli kredi kartlarıyla ceplerini doldurma ve 12 aya varan taksit teşvikiyle tüketime özendirildiler. 2004’te yüzde 4,6 olan hane halkı borç yükünün milli gelire oranı, 2013’e gelindiğinde milli gelirin yüzde 18’ine kadar çıkmıştı. Hane halkına kullandırılan krediler, o yıl toplam banka kredi toplamının yüzde 31’ini buluyordu.

Hane halkının borçlanması 2014’ten itibaren ciddi sinyaller verdi ve alacak tahsilatında sorunlar görülmeye başlandı. AKP rejimi bazı kısıtlamalara gitmek zorunda kaldı ve musluklar biraz kısıldı, sigortalar artırıldı. Yine de 2017’ye kadar iç talebe dayalı büyümede hane halkı borçlanması, sistemin en önemli kaldıracı olurken sayıları 19 milyon ile istihdamın yüzde 70’ini oluşturan ama oldukça örgütsüz, sendikasız olan ücretlilere, borçlanarak geçimi sağlama yolu açtı. DİSK’in işçi profilini ortaya koyan çalışmasına göre ücretlilerin yüzde 66’sının geliri aylık 2000 TL’nin (Yaklaşık 365 dolar) altında. Bu gelirle geçinmenin çok zor olduğu düşünüldüğünde, ailelerin borçla, “krediye erişim” ile bütçe denkleştirdikleri çok açık.

Borçla aile bütçesini denkleştirme yolu 2018 ortasında tıkanmaya başladı. 2018 ortalarında, önce döviz kurunun artan iç ve dış risklerin etkisiyle hızlı artışı, ardından ABD ile yaşanan gerilim ile anormal boyutlara ulaşması, TL faizlerinin artırılmasını da zorunla hale getirdi. Bu faiz artışını zorunlu kılan önemli bir risk de yüksek dövizin de yol açtığı, tüketici enflasyonu oldu. Yüzde 25’lerde katılaşmaya yüz tutan enflasyon ile birlikte artırılması zorunlu hale gelen TL faizleri, bir anda hane halkının geçim desteği olan tüketici kredisi ve kredi kartı borçlanma faizlerini de tırmandırdı. Konut kredileri 2018’in ilk çeyreğinde yıllık yüzde 13 faize sahip iken kasım ayında bu, yüzde 29’a kadar çıktı. Daha önemlisi, hane halklarının kredi kartı borçlarını kapatmak için de kullandıkları ihtiyaç kredisi faizlerindeki artış. Bu faiz tutarı yüzde 37’yi aştı. İhtiyaç kredisi ve kredi kartı ile yapılan borçlanmalar, Merkez Bankası’nın mayıs 2018’de yayımladığı Finansal İstikrar Raporu’nda 574 milyar TL (yaklaşık 153 milyar dolar) olarak belirlenen hane halkı borç yükünün yüzde 56’sını oluşturuyorlar.

Böylesi faizler, düşük ve orta gelirli işçi, memur, emekli kitlesinin hem mevcut borç yükünü çevirmesinin hem de yeni borçlanmayla geçimini idame ettirmesinin imkânlarını oldukça daraltmış durumda. Hane halkına kullandırılan kredilerin geri dönüşünde önemli sorunlar yaşanırken takibe uğramış, mahkemelik borçlu birey sayısı da hızla artıyor. Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi’nin eylül verilerine göre bireysel kredi veya bireysel kredi kartı borcundan dolayı yasal takibe uğramış kişi sayısı 2018 yılı ocak – eylül döneminde 2017 yılının aynı dönemine göre yüzde 4 artarak 1,1 milyon kişi oldu. 2018’in dokuz ayındaki bu sayıya, önceki yılların birikiminin eklenmesiyle, yasal takibe uğramış kişi sayısı 3 milyon 284 bini buldu. Bankalar bu kişilerden 19 milyar TL’ye, yani yaklaşık 3.5 milyar dolara yakın kredilerini alamaz duruma gelmişlerdi ve bu, toplam banka batık alacaklarının yüzde 21’ini oluşturuyordu.

Bankaların bireysel kredilerinin geri dönüşü ile ilgili endişeleri artıyor. Çünkü borçluların bir kısmının işlerini kaybetme riski var, işini koruyacak olanların ise, yüzde 25 enflasyon ile baş edebilecek bir ücret-maaş zammı alamama ihtimali var. Bu, milyonlarca ailenin kredi borçlarını ödemede de zorlanmaları, geçim şartlarının sertleşmesi, bankalar açısından da takipteki alacakların daha da artma riskinin yükselmesi demek.

Mevcut yüksek faizlerle borçlanamamanın iç talebi daha da daraltması ve içine girilen krizin ömrünü uzatması riski ayrıca vurgulanmalı.

Makale kategorisine gönderildi | Borçla geçim denklemi bozuluyor (Al Monitor, 28 Kasım 2018) için yorumlar kapalı

Turks cannot pay back lavish consumer debts (Al Monitor, November 28, 2018)

The stable economic growth that Turkey has experienced since 2001 has come to an end. The growth began after the financial crisis in 2001, when an International Monetary Fund program was implemented to address that crisis. Then, in 2002, the Justice and Development Party (AKP) came to power, kicking off a period of long-term growth. From 2003-2008, Turkey registered an annual growth of 5.9%. From 2009-2017, the rate of growth was 4.9% a year.

This period of economic growth created more disposable income and jobs. It also led to an increase in taxes and therefore public services, giving the AKP a steady base of voters. As a result of this economic performance, the AKP was able to build the political Islam regime it had aspired to.

The most important feature of the “good life” in Turkey was the country’s access to an unprecedented amount of foreign resources. A stable internal environment combined with easily accessible global liquidity provided Turkey with abundant foreign resources. The expansionist monetary policies of the United States and the EU to manage the global financial crisis enabled countries like Turkey to obtain foreign resources and endowed Turkey with a rate of about 5% stable growth.

But after 2014, there were signs that the good life may be coming to an end. External expansionist policies were nearing an end and interest rates were set to increase. Turkey was able to prolong its period of growth until the end of 2017, but it couldn’t fend off the 2018 crisis. According to the Central Bank of Turkey’s balance of payments figures, in the first nine months of 2018 there were no resources available from abroad, while $4.2 billion of foreign resources departed Turkey.

In the growth period, about one-fourth of foreign resources were used as household credits. After 2003, the Turkish public grew used to living off credit like never before. Consumer credit in the form of housing and car loans rapidly spread. The use of credit cards also became routine.

Consumer loans helped keep domestic demand alive, but it also caused massive debts for low-income families who had mortgaged their financial futures.

In 2004, easily available consumer credit and borrowing on credit cards constituted 4.6% of the annual national income, which was 24% of total bank credits. Households were encouraged to seek attractive long-term housing loans and to fill their wallets with easy installment offers of lucrative bank and credit card deals that promised easy paybacks. Household debts that were 4.6% of the annual national income in 2004 climbed to 18% of the national income by 2013, making up 31% of total bank credits.

After 2014, household debts began to broadcast serious warning signs, as banks were not able to collect on the loans. The AKP regime realized it had to impose some restrictions and insurance rates went up. Until 2017, growth based on domestic demand was the most prominent leverage of the system. It enabled about 19 million unorganized, non-unionized workers to live on loans. According to the Confederation of Revolutionary Labor Unions, or DISK, 66% of workers were earning below $365 a month. Since it would be practically impossible to survive on that income, it was obvious that households were adding to their incomes with easily available credit.

This way of balancing the family budget became more difficult in mid-2018. Consumer inflation was amplified by a rapid increase in foreign currency parity and abnormal tensions with the United States. It became imperative to increase Turkish currency interests, thus further increasing consumer credit and credit card borrowing. The interest rate for housing loans went from 13% in the first quarter of 2018 to 29% in November. More importantly, more households were taking out bank loans to pay credit card debts, with interest rates reaching 37%. According to the Financial Stability Report issued by the central bank in May 2018, bank debts and credit card borrowing had reached about $153 billion, making up 56% of household debts.

Turkey’s low and middle income laborers, white collar workers and retirees were severely pressed in paying back their debts. Facing serious delinquencies in paying back the household credits, many debtors began facing legal actions because of their arrears. According to data issued by the Union of Banks of Turkey, 1.1 million people faced legal action in 2017. In the first nine months of 2018, this figure reached over 3.2 million debtors. Banks could not collect about $3.5 billion, or 21% of the debts.

Banks are still concerned they won’t be able to collect on the loans. Some of the debtors may lose their jobs. Those who keep their jobs may not make enough money to cope with the 25% inflation.

In a nutshell, this could mean millions of families will struggle to pay back loans. Banks, meanwhile, will face growing risk in collecting loans all the while reducing domestic demand for them and thus prolonging the current crisis.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turks cannot pay back lavish consumer debts (Al Monitor, November 28, 2018) için yorumlar kapalı

Tarım ülkesinde gıda enflasyonu(Al-Monitor, November 7, 2018)

 

Türkiye, zengin tarım ve hayvancılık potansiyeli olan ve yakın yıllara kadar “kendine yeterli tarımı olan ve gıda güvenlik sorunu olmayan” bir ülke olarak tanımlanırken son yıllarda net gıda ithalatçısı durumuna düştü. Örneğin toplam tahıl ürünlerinde 2016-2017 piyasa döneminde yurt içi üretimin yurt içi talebi karşılama derecesi yüzde 97,2 olarak gerçekleşti ve Türkiye net ithalatçı durumuna düştü. Mercimek, nohut, kuru fasulye, arpa, ayçiçeği gibi ürünlerde üretim iç talebi karşılayamadı.

Tarımsal ürün arz açığının da etkisiyle artık her ay açıklanan tüketici enflasyonunda gıda enflasyonu başı çekiyor ve Merkez Bankası dâhil birçok kurum ve otorite, tarımdaki yapısal sorunlar çözüme kavuşturulmadan çift haneli enflasyon sorununun aşılamayacağı noktasında birleşiyor.

Gıdadaki hızlı enflasyon özellikle alt gelir gruplarını sarsıyor, bütçelerinin büyük bir kısmını gıdaya ayırmak zorunda kalıyorlar. Hane halkı bütçe araştırmasının 2017 yılı sonuçlarınagöre hane harcamalarının yüzde 24,7’si konut ve kira harcamalarına ayrılırken ikinci sırayı yüzde 19,7 ile gıda harcamaları aldı. Gıdaya düşük gelirli haneler daha fazla pay ayırmak zorunda. En alttaki yüzde 20’lik grupta yer alan yoksul hane halkları bütçelerinin yüzde 29’unu tek başına gıda giderlerine ayırdılar.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı da olan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın eylül ortalarında başlattığı “Enflasyonla Topyekûn Mücadele” kampanyasına rağmen ekim ayı tüketici enflasyonu beklentilerin üstüne çıktı ve fiyatlar yüzde 2,67 arttı. Bu artışla birlikte yıllık tüketici enflasyonu yüzde 25,2’yi buldu. Daha ayrıntılı bir analizde, gıda enflasyonunun yıllık yüzde 30’u, onun bir alt dalı olarak taze sebze ve meyvedeki fiyat artışları ise yıllık yüzde 50’yi buldu.

Türkiye 2004 yılından bu yana böyle sert bir enflasyon yaşamamıştı. Ekonomik küçülme ve işsizlik artışına paralel seyreden bu yüksek enflasyonda yapısal bir etken olarak tarımsal ürün arzı yetersizliği ya da “gıda açığı” önemli bir yer tutuyor. Bu durum, Merkez Bankası’nın 2018 Üçüncü Çeyrek raporunda şöyle ifade ediliyor: “Türkiye’de işlenmemiş gıda ürünlerinde zaman zaman ortaya çıkan arz açıklarının ani ve yüksek fiyat artışlarına sebebiyet vermesi asıl itibarıyla yapısal faktörlerden kaynaklanmaktadır. Bu noktada, etkin ve dinamik bir tarımsal üretim planlaması yapılamaması önemli bir yapısal sorun olarak görülmektedir. Üretim planlaması yapılabilmesi için tarımsal istatistik, rekolte tahmini ve erken uyarı sistemi altyapısının güçlendirilmesi gerekmektedir.”

Merkez Bankası tarımdaki yapısal sorunlara parmak basmakla birlikte sorunun kaynağına çok inmeden, aracı kârlarına odaklanıyor ve şöyle diyor: “Dönemsel arz açıklarına yol açan bir diğer yapısal sorun da özellikle yaş sebze ürünlerinde tarla-sera-tarla geçişlerinin iyi idare edilememesidir. Söz konusu geçişler kısa süreli de olsa arz açıklarına yol açmakta ve piyasada hüküm süren aracılara fiyat spekülasyonu yapma ve aşırı kazanç sağlama imkânı getirmektedir.”

Aracıların spekülatif kârlarının elbette önüne geçilmeli ama tarımda öncelikle öne çıkarılması gereken üreticinin tarımdan uzaklaşmış olması, tarımın milli gelirdeki payının hızla azalmasıdır. Bu pay, 1998’de yüzde 10 iken 2017’de yüzde 6’ya kadar indi.

Önemli bir tarım ve hayvancılık potansiyeli olan Türkiye’de tarımın gerilemesinde 1980’lerde ve 1990’larda uygulanan yanlış politikalar etkili oldu. 1980 öncesi dönemde tarıma önemli destekleri olan kamu kuruluşlarının Hazine’ye yük oluşturduğu gerekçesiyle özelleştirilmesi tarımı önemli bir destekten mahrum bıraktı. Bunun yanında tarımsal destekleme alımlarının yine merkezi bütçe açıklarında etkili olduğu savı ile desteklerin azaltılması tarımı zayıflattı. 18 Nisan 2006 tarihinde kabul edilen Tarım Kanunu ile çiftçiye destek yasal güvenceye alınmış gibi oldu ama uygulama farklı seyretti. Yasada, “Bütçeden ayrılacak kaynak, gayri safi milli hasılanın yüzde birinden az olamaz” denilmesine karşın çiftçi örgütü Türkiye Ziraat Odaları Birliği’ne göre uygulamada destekler milli gelirin ancak yüzde 0,56’sında kaldı.

Desteklerin azalması ile birlikte tarım ürünleri sanayi ürünlerinin hep altında seyretti. Bu da tarımı önemli bir nüfus için geçim alanı olmaktan çıkardı. Tarımsal üretimi gerçekleştiren çiftçi sayısı hızla azaldı. 2000’de 21,5 milyon olan istihdam içinde tarımsal istihdam 7,7 milyon ile yüzde 36’ya yakın bir büyüklüğe sahipti. 2018’e gelindiğinde istihdam 29,2 milyona çıktı ama tarımın toplamdaki payı yüzde 19,5’e geriledi. Başka bir ifadeyle, tarımdaki istihdam 17 yılda 2 milyon azalarak 5,7 milyona geriledi.

Çiftçi yüksek girdi maliyetleri nedeniyle üretim yapmakta zorlanıyor. Çiftçi ürettiği ürünün maliyeti ile fiyatı karşılaştırdığında çoğu zaman para kazanamadığı için zarar ediyor ve zarar ettiği için tarımdan çıkıyor. Kırsalda yaşlanan nüfus ve üretimsizlik, tarımsal alanların ciddi oranda boş kalmasına neden olduğu gibi tarım alanları, özellikle kent merkezlerine yakın olanlar konut ve ticari yapı arsasına dönüştü. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) tarım verilerine göre toplam tarım alanları 2001 yılında 41 milyon hektar iken 2017 yılında 38 milyon hektara geriledi. Tarım alanının bu kadar kısa sürede 3 milyon hektar ya da yüzde 7,3 oranında azalması dikkat çekici. Tarım alanlarının ancak üçte birinde sulu tarım yapılması ise tarımın bir diğer önemli sorunu.

Türkiye temel girdilerden mazot, gübre, tohum, zirai ilaçta dışa bağımlı. Bu girdilerin dövizdeki artışa bağlı olarak fiyatı sürekli artıyor. Ayrıca bu girdiler üzerindeki yüksek vergiler çiftçiye ağır geliyor. Hayvancılıkta da girdilerin önemli bölümü ithalatla karşılanıyor. Hayvancılık yapmak için gerekli olan hayvan materyali büyük oranda ithalatla karşılanıyor. Süt hayvancılığı yapılacaksa damızlık, besicilik yapılacaksa besilik dana ithal ediliyor.

Mera alanları daralıyor, ot verimi düşük. Fabrika yemine dayalı hayvancılığın benimsenmesi nedeniyle yem ham maddesinin yüzde 50’den fazlası ithalatla karşılanıyor. Yem sanayinin en önemli girdilerini oluşturan arpanın yeterlilik derecesi yüzde 89, mısırın ise yüzde 88. Bu da yemde ithalata başvurulmasını gerektiriyor.

Hem bitkisel hem de hayvansal üretimde girdi bazındaki dışa bağımlılık üretimi olumsuz etkiliyor, çiftçiyi üretimden uzaklaştırıyor.

Özetle yıllardır uygulanan tarım ve dış ticaret politikaları tarım ve hayvancılıkta üretimden çok ithalata yaradı. Bu da gıda-tarım arz açığını, dolayısıyla fiyat artışlarını getirdi ve gıda enflasyonu hızla arttı. Tarımın yapısal sorunlarına çözüm bulunmadıkça gıda enflasyonunun sertleşeceği açıkça görülüyor.

Makale kategorisine gönderildi | Tarım ülkesinde gıda enflasyonu(Al-Monitor, November 7, 2018) için yorumlar kapalı

Turkey’s skyrocketing food prices show no sign of slowing( Al Monitor, November 7, 2018)

ARTICLE SUMMARY
Ill-advised policies over the decades have reduced Turkey to a net food importer despite its significant agricultural potential, fueling a dramatic increase in food prices that deals the hardest blows to the poorest citizens.

Turkey’s consumer inflation overshot expectations in October, climbing 2.67% and bringing year-on-year inflation to 25.2%, much to the chagrin of Treasury and Finance Minister Berat Albayrak, the president’s son-in-law, who had declared an “all-out fight against inflation” in mid-September.

The details of the inflation data, released Nov. 5, show that food prices shot up nearly 30% from October last year. In the subcategory of fresh fruits and vegetables, the increase was even more staggering, hitting 50%.

For Turkey, such inflation is unprecedented since 2004. The sharp increases in food prices hit low-income groups especially hard, as they spend a significant part of their budget on food. According to official statistics for 2017, the largest item in household spending was housing and rent at 24.7% of total spending, followed by food at 19.7%. The lower the income, the larger the share spent on food. Impoverished households in the bottom 20% on the income scale spent 29% of their budgets on food.

Coupled with economic contraction and increasing unemployment, the surging inflation owes much to a structural setback, namely an insufficient supply in agricultural products or a food deficit. The concerned authorities, including the Central Bank, agree that Turkey will struggle to get rid of double-digit inflation unless these problems are resolved.

In its inflation report for the third quarter, the Central Bank said, “Occasional supply shortages in unprocessed food products in Turkey that lead to sudden and sharp price increases mainly stem from structural factors. Here, the inability to make an efficient and dynamic agricultural production plan is considered to be a significant structural problem. Developing a production plan requires strengthening of agricultural statistics, yield estimation and early warning system infrastructure.”

Yet the Central Bank failed to delve further into the core of the problem, focusing instead on the role of middlemen. “Another structural problem causing cyclical supply shortages is the mismanagement of the field-greenhouse-field transition, particularly in fresh vegetable products,” the report says. “Despite being short-lived, these transitions lead to supply shortages and enable the intermediaries who dominate the market to speculate on prices and achieve excessive gains.”

No doubt, speculative profits by middlemen should be prevented, but the primary problem that needs to be highlighted is that the agricultural sector is losing producers and its share in the gross domestic product is rapidly falling. Agriculture accounted for 6% of GDP in 2017, down from 10% in 1998.

In recent years, Turkey has become a net importer of food despite its abundant agricultural potential and recent classification as self-sufficient and safe from food security risks. In the 2016-2017 market term, for instance, the rate of domestic output meeting domestic demand in cereal products was 97.2%. In other words, the locally produced crops such as lentils, chickpeas, haricots, barley and sunflower were not enough to meet domestic demand.

The factors behind the decline of Turkish agriculture can be traced back to ill-advised policies in the 1980s and 1990s. Public enterprises that significantly propped up the sector prior to 1980 were privatized on the grounds they were a burden on the treasury. Similarly, subsidies were reduced on the grounds that agricultural support purchases contributed to central budget deficits. An agriculture law adopted in April 2006 appeared to legally guarantee support to farmers, but that was not the case on the ground. According to the law, funds of at least 1% of GDP must be allocated to supporting farmers, but according to Turkey’s Agricultural Chambers Union, the amount of support has remained at only 0.56% of GDP.

The decreased support condemned agricultural output to trail behind industry, which in turn meant that agriculture ceased to be a source of livelihood for a significant portion of the populace. In 2000, Turkey’s agricultural sector employed 7.7 million people, or nearly 36% of an overall 21.5 million people. In 2018, the overall figure was up at 29.2 million people, but the share of agriculture was down at 19.5%. The number of people employed in agriculturehas decreased by 2 million to 5.7 million in 17 years.

Farmers have been grappling with high input costs to sustain production. They often take losses, unable to sell at prices justifying the production cost, driving them to quit the sector.

The decline in agricultural activity and the aging population in rural areas have left vast farmlands uncultivated. Many agricultural fields in proximity to urban centers have become plots for housing projects and commercial buildings. According to data by the Turkish Statistical Institute, the country’s farmlands shrank to 38 million hectares in 2017 from 41 million in 2001, a remarkable 7.3% shrinkage. That only a third of the fields enjoy access to irrigation is another important problem of the sector.

Last but not least, Turkish farmers rely heavily on imported inputs both in crop cultivation and husbandry, another factor that drives them away from the sector. On the crop side, this reliance includes basic materials such as diesel fuel, fertilizers, seeds and pesticides. And because of the depreciation of the Turkish lira, the cost of imports keeps rising, coupled with hefty taxes.

In husbandry, many inputs are also import-reliant, including breeding animals for dairy farming and stocks bred for meat. Amid shrinking pasture areas, the sector has largely adopted manufactured fodder, and more than 50% of those raw materials are also imported. Even in the production of barley and corn, two key inputs for the fodder industry, the self-sufficiency rates have fallen to 89% and 88%, respectively.

In sum, agricultural and trade policies over the years have served to boost imports rather than agricultural output. As a result, the supply deficits in agricultural products and food have increased and so have their prices. Unless structural problems are resolved, Turkey’s food inflation is clearly bound to continue.

 

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s skyrocketing food prices show no sign of slowing( Al Monitor, November 7, 2018) için yorumlar kapalı

Harç bitti, inşaata paydos! (Al-Monitor, 2 Kasım, 2018)

 

Türkiye’yi 16 yıldır yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) rejiminin ekonomik büyüme paradigmasının omurgasını oluşturan inşaat 2018 krizine en erken giren ve daralması hızlanan sektör olarak dikkat çekiyor.

2017 yılında 851,5 milyar dolar olan Türkiye milli gelirinde inşaatın payı, gayrimenkul hizmet katma değeri ile birlikte alındığında yüzde 15,7’yi bularak yüzde 18,5 pay sahibi imalat sanayiine yaklaşmış durumda. Bu ölçüde alanı genişleyen inşaatın konut ve ofis ayağında satışlarda hızlı bir daralma görülürken üreticiler artan stoklardan yakınıyorlar. Özellikle konut talebi, döviz ve ardından TL faizlerindeki artıştan oldukça olumsuz etkilendi ve hızla düştü. Eldeki stokları eritemeyen konut üreticileri, bankalara olan borçlarını geri ödemede önemli güçlükler içinde. AKP hükümetinin kredi faizlerinde, vergide indirim gibi teşviklerine rağmen, sektör düze çıkamıyor, tersine çember daha da daralıyor.

2018’in ilk dokuz ayındaki toplam konut satışı 2017’nin ilk dokuz ayının satışlarından yüzde 2.7 geriye gitti. İlk dokuz aydaki ipotekli, yani banka kredisi ile yapılan konut satışı ise 2017’nin aynı dönemindekinden yüzde 29.4 daha az. Bu düşüş, daha çok faizlerin artışı ile ilgili. 2017 eylül ayında konut kredisi faizi yüzde 12.9 düzeyindeydi. 2018 eylül ayında ise yüzde 25.2’ye çıktı. Ekim ayında ise yüzde 29’u buldu.

Konutta stok sorunu, kısa adı TOKİ olan Toplu Konut İdaresi’ni ve iştiraki Emlak Konut’u da sıkıştırmış durumda. Altyapılı arsa üretimi ve toplu konut yapımcılarına kredi desteği sağlaması amacıyla 1984’te kurulan ancak AKP iktidarıyla birlikte 2002’den itibaren rantı yüksek konut üretimine, 2008’den sonra da kamu hizmet binası, hastane, okul vb. tesislerin yapımına ağırlık veren TOKİ’nin elinde haziran 2018 itibarıyla satış bekleyen 142 bin konut bulunuyordu. 2003 sonrası 838 bine yakın konut üretimine ulaşan TOKİ, bu konutların 696 bine yakınının satışını gerçekleştirmişti, ama şimdi zorlanıyor. TOKİ’nin son dönemde yeni proje sayısında gözle görülür düşüş var.

TOKİ iştiraki olan ve Türkiye’nin en büyük gayrimenkul yatırım ortaklığı unvanını taşıyan Emlak Konut GYO’nun geliştirdiği markalı projelerdeki satış verileri de işlerin iyi gitmediğini ortaya koyuyor. Şirketin, Kamuyu Aydınlatma Platformu’nda yayınlanan 2018 yılı ilk yarı faaliyet raporunda yer alan bilgilere göre Emlak Konut projelerindeki konut, ofis ve dükkânların yarıya yakını satılmayı bekliyor.

Azalan taleple birlikte konut fiyatlarında hissedilir düşüşler yaşanıyor. Konut fiyatlarında yıllık artışlar, tüketici, özellikle de üretici (sanayici) fiyatlarının çok gerisine düşmüş durumda. Merkez Bankası verilerine göre ağustos itibarıyla son 12 ayda İstanbul’da konut fiyatları ancak yüzde 3,8 artabildi. Artış Ankara’da yüzde 8,6, İzmir’de yüzde 15,7 olarak gerçekleşti. Aynı sürede üretici fiyat artışı ise yüzde 32’yi buldu. Bu, konut fiyatlarındaki artışın enflasyonun yarısını bile bulmadığını gösteren çarpıcı bir sonuç.

Bitmiş konut ve ofis yapılarının satış ve kiralanmasında yaşanan sorunlar yeni yatırımları da bıçak gibi kesmiş durumda. İnşaat yatırımlarının durmasında özellikle son aylarda döviz ve TL faizlerindeki hızlı artıştan inşaat malzemelerindeki tırmanışın etkili olduğu gözleniyor. Sanayici (üretici) fiyatlarının yüzde 46 artış gösterdiği son 12 ayda, inşaat malzemesi fiyatlarındaki artışın da yüzde 44’ü bulduğu Türkiye İstatistik Enstitüsü inşaat maliyet endeksinden anlaşılıyor. İnşaat malzemelerindeki yıllık artış 2017’de yüzde 27, 2016’da ise yüzde 13’ten ibaretti. Artan malzeme fiyatları yeni yatırımlardan caydırdığı gibi sürmekte olan yatırımlara da ağır bir darbe oldu.

İnşaatın bina üretimi dışında kalan altyapı, yol vb. alanlarında da hızlı bir gerileme gözleniyor. Devletçe yapılan inşaat yatırımları hızla yavaşlarken Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) modeliyle yapılan “mega projeler” de kriz tüneline dahil olmuş durumda. Çoğu İstanbul ve dolayına yapılan havaalanı, köprü, otoyol, şehir hastaneleri türü KÖİ projeleri, kullandıkları dış finansman nedeniyle önemli kur zararlarına uğradılar. Ayrıca artan inşaat malzeme fiyatları, TL kredileri ve döviz fiyatlarındaki sert artışlarla maliyet artışları başa çıkılması zor boyutta. Çoğu firma bunu beceremediği için piyasaya havlu atıyor, mahkemelerden alacaklılarla anlaşma-uzlaşma için konkordato kararı çıkarmaya çalışıyorlar.

Krizin inşaattaki sert darbelerinden en olumsuz şekilde etkilenen kesim inşaat çalışanları. Sektörün vasıfsız mavi yakalı çalışanından mimar, mühendis, teknikerine kadar her tür nitelikli elemanı işsizlikle boğuşuyor. İnşaat sektöründe istihdam azalışı dikkat çekici bir biçimde yükseliyor. Ayrıca işçilik maliyetlerinin de tüketici fiyatlarının çok altında kaldığı gözleniyor. Temmuz ayı itibarıyla son 12 ayda inşaat işçilik maliyetleri yüzde 17 artarken aynı sürede tüketici fiyatlarının yüzde 20’ye yakın artış göstermesi inşaat çalışanlarının reel gelirlerinde hızlı bir erime yaşandığı gerçeğini de ortaya koyuyor.

Türkiye’nin 2018 krizi öncesi yaşadığı en büyük kriz olan 2001’de, IMF iş birliğinde izlenen kemer sıkma politikalarıyla sorunlarından arınmış bir ekonomi, 2002 erken seçimlerinden tek başına iktidar olarak çıkan AKP’ye altın tepsi içinde kalmıştı. AKP bu altın mirası kullanarak hem 2003-2008 döneminde hem de küresel kriz sonrasının 2010-2014 döneminde olağandışı yabancı kaynak çekti. Ağırlığı dış borçlanma olan bu kaynakla yüksek büyüme hızlarına ulaşılırken büyüme iç pazar odaklı, inşaat eksenli bir özellik gösterdi. İnşaatın döviz kazandırmayan özelliği rejimin umurunda olmazken siyasi geri dönüşü AKP’yi daha çok ilgilendirdi. Gözle görülür bina, yol, köprü, havaalanı, metro gibi inşaatlar seçmeni etkilerken AKP bunları oya tahvil etmeyi bildi. Kırdan göçmüş vasıfsız işçilere iş sağlanması, dış kaynağın bir kısmının ise konut kredisi olarak sunumu seçmen sayısının artmasına imkân sağladı.

Dahası, yerel ve merkezi idarece sağlanan kayırmacı imar izinleriyle, kamusal arsa tahsisleriyle ilerleyen inşaat odaklı büyüme AKP’ye kendi burjuvazisini yaratma imkânı da sunduğu için özellikle tercih edildi. İrili ufaklı AKP yanlısı sermayedara hükmedilerek bir parti devleti inşa etmenin kaynakları da inşaat üstünden sağlandı.

Ne var ki dış kaynakla dönen bu çark, paranın pahalandığı 2014 sonrası önce yavaşladı, sonra düşüşe ve krize yöneldi. İleri ve geri bağlantıları ile birçok sanayi alt sektörünü, finans, emlak pazarlama, reklam-medya hizmet sektörlerini de etkileyen inşaattaki kriz, tüm ekonomiyi aşağı çekmeye başladı.

Sektörde yeniden uçuş ancak iç talebin yeniden canlanmasına, o da enflasyonun yeniden tek hanelere düşürülmesine, kredi faizlerinin makul oranlara çekilmesine, yabancı sermayenin Türkiye’ye yeniden güven duyup giriş yapmasına, herkesin önünü görebilecek kadar bulutların dağılmasına, kısaca kriz tünelinin ucunda bir ışık görülmesine bağlı. Bu ise birkaç mevsimi bulacak gibi. Ama her şeyden önce AKP rejiminin bir yol haritası bulması ve dibe vurarak kuyudan çıkmaya koyulması gerek ve “en kötüsü geride kaldı” iddiasına karşın bu dibe vurma henüz yaşanmış değil.

 

Genel, Makale kategorisine gönderildi | Harç bitti, inşaata paydos! (Al-Monitor, 2 Kasım, 2018) için yorumlar kapalı

Turkey’s crisis-hit construction sector threatens big fallout(Al-Monitor, November 2, 2018)

ARTICLE SUMMARY
Once a driving force of economic growth, Turkey’s construction sector is among the first victims of the country’s economic turmoil, threatening a contagion effect on an array of other sectors.

Turkey’s construction sector, the backbone of Ankara’s growth policies for the past decade and half, stands out among the earliest victims of the country’s economic crisis, rapidly contracting and threatening to drag others down with it.

The sector, including realty, accounted for 15.7% of Turkey’s $851.5 billion in gross domestic product (GDP) last year, almost on par with the manufacturing sector, which accounted for 18.5% of GDP. After impressive expansion, sales are now shrinking rapidly for homes and offices, leaving builders with swelling stocks. Housing demand, in particular, has fallen sharply, hit by the slump of the Turkish lira and the ensuing increase in interest rates. Building companies are struggling to decrease stocks and repay bank loans. Despite government incentives, including tax cuts and cheaper loan campaigns, the sector remains in turmoil, and the circle appears to be tightening.

In the first nine months of the year, home sales decreased 2.7% compared to the same period last year. Mortgaged home sales, meanwhile, were down 29.4%, largely the result of the increase in interest rates. The rate on home loans hit 25.2% in September, up from 12.9% in September 2017, before climbing further to 29% in October.

The overstock problem has also strained the government’s Housing Development Administration (TOKI) and its affiliated Emlak Konut, the country’s biggest real estate investment trust. Founded in 1984 to develop land with infrastructure and provide loan support to mass housing builders, TOKI turned to high-profit housing after the Justice and Development Party (AKP) came to power in 2002. Since 2008, it has also focused on the construction of public buildings, including hospitals and schools. As of June, TOKI had 142,000 homes for sale. Since 2003, it has sold about 696,000 of the nearly 838,000 homes it built, but it is now struggling to attract buyers, and the number of its new projects has visibly decreased.

Sales figures in branded projects developed by Emlak Konut also indicate a slow down. Nearly half of Emlak Konut homes, offices and shops remained for sale during the first half of 2018, according to a company activity report released on the Public Disclosure Platform.

Shrinking demand has also led to tangible drops in home prices. As a result, the annual increase in housing prices has fallen well behind the increases in overall consumer and producer prices. As of August, the 12-month increase in housing prices stood at only 3.8% in Istanbul, 8.6% in Ankara and 15.7% in Izmir, according to central bank data. Producer inflation was 32% for the same period, a striking sign of how the increase in housing prices was not even half of the inflation rate.

Hardship in selling or renting finished homes and offices has forced an abrupt halt in new investments. Another major factor is the spike in construction material prices amid the rapid increase in foreign exchange prices and interest rates over the past several months. The construction cost index by the Turkish Statistical Institute indicates that the prices of construction materials soared 44% over the last 12 months, with overall producer inflation reaching 46% in the same period. In 2016 and 2017, the increase in construction material prices stood at 13% and 27%, respectively. The soaring costs have not only discouraged new investments but have also dealt a heavy blow to ongoing projects.

A sharp downturn is seen for infrastructure as well. Public construction investments have rapidly slowed, and the so-called megaprojects, launched as public-private partnerships (PPP), have also fallen into crisis. PPP projects, including airports, highways, bridges and hospital campuses, many of them in and around Istanbul, have been hit by foreign currency losses due to the meltdown of the Turkish lira, which has aggravated the debt burden stemming from the foreign loans acquired. The increasing costs are hard to cope with for those projects as well.

Dozens of construction companies have already thrown in the towel, lining up for bankruptcy protection in commercial courts. The hardest blows, however, are being felt by the sector’s workers, from blue-collar laborers to architects and engineers. Employment figures in the sector are on a downtick. Moreover, the increase in labor coststrails well behind consumer inflation, indicating a meltdown in the real income of construction workers. As of July, the 12-month increase in labor costs stood at 17%, compared to a nearly 20% increase in consumer prices for the same period.

When the AKP come to power in early elections in November 2002, it was handed a rehabilitated economy on a silver platter, while the three outgoing coalition partners were ousted from parliament, paying the penalty for the International Monetary Fund-backed austerity measures that put the economy back on track after a severe crisis in 2001. Drawing on this precious inheritance, the AKP government was able to attract an extraordinary inflow of foreign funds, including in the aftermath of the 2008 global crisis, until 2014. Thanks to those foreign funds, obtained mostly through borrowing, it achieved high rates of economic growth, which relied largely on the domestic market and was heavily driven by construction. The government paid no mind that construction was not generating much-needed foreign exchange, enjoying the political returns of the building frenzy.

Turks were impressed by the grandiose airports, bridges and buildings springing up before their eyes, rewarding the AKP at the ballot boxes. In further electoral gains for the party, the construction boom meant jobs for the most unqualified and neediest breadwinners, while part of the foreign funds flowing into the country became housing loans to make large numbers of Turks homeowners.

Another reason to opt for construction-centered growth was to create the AKP’s own bourgeois, with the building spree proceeding along with nepotistic construction permits and public land allocations by local administrations and the central government. As such, the construction sector provided the funds to build a party state through the control of crony business people of varying caliber.

This wheel, which relied on foreign funds to continue spinning, began to slow as money became more expensive after 2014 before hitting a downturn and then crisis. Due to its links with many industrial subsectors and service sectors, among them financing, real estate marketing and advertising, the crisis-hit construction sector has begun to drag the entire economy down.

A fresh takeoff can be achieved only with the revival of domestic demand, which, in turn, requires reducing inflation to single digits, getting loan interests to reasonable rates, restoring foreign investor confidence in Turkey and the flow of external funds and dispelling the general fog of economic uncertainty. In short, it all depends on seeing a light at the end of the tunnel, which is likely to take several seasons. Before anything else, however, the AKP government needs a clear roadmap to begin climbing out of the hole. Some may claim the worst is now behind, but the truth is, Turkey has not hit bottom in the current crisis.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s crisis-hit construction sector threatens big fallout(Al-Monitor, November 2, 2018) için yorumlar kapalı

22 Kasım 2017 İzmir. Makina Mühendisleri Odası etkinliği: “yeni Bir Krize Doğru mu?

izm22 kasım (1)

Genel kategorisine gönderildi | 22 Kasım 2017 İzmir. Makina Mühendisleri Odası etkinliği: “yeni Bir Krize Doğru mu? için yorumlar kapalı

Fiyatları yüzde 10 indirme hülyası( Al-Monitor, 23 Ekim ,2018

 

Türkiye’de özellikle bu yılın ikinci yarısında artan ölçüde yüksek bir enflasyon yaşanıyor ve konuşuluyor. Eylül ayı itibarıyla tüketici fiyatlarındaki yıllık artış yüzde 24,5’i bulurken, sanayicilerin, yani üreticilerin fiyat artışları yıllık olarak yüzde 46’ya ulaşmış durumda. Yılın tamamının tüketicide yüzde 30-35 bandı aralığında, üretici fiyatında da yüzde 50-60 bandı arasında biteceği yaygın bir kanı, daha doğrusu enflasyonun dinamikleri bunu gösteriyor.

Bu ölçüde bir enflasyonu, Türkiye 15 yıldır, yani AKP’nin iktidardaki ilk tam yılı olan 2003 yılından bu yana yaşamamıştı. Bu zaman aralığında enflasyon genellikle tek haneliydi, sadece 2017’de yüzde 11,9’u buldu. Şimdi ise yüzde 30 enflasyondan bahsediliyor.

Bu, yeni bir durum ve gelirlerini enflasyon ölçüsünde artıramayan ücretliler, emekliler bir anda kendilerini göreli olarak yoksullaşmış hissediyorlar. Çalışanların en büyük korkusu ise yüksek enflasyonla beraber daralan ekonominin yeni bir işsizlik dalgasıyaratması ve hepten gelirsiz duruma düşmek. Hele ki bir de bankalara borç varsa hayattan endişe etme nedenleri katlanıyor.

Son 15 yılda görülmemiş yüksek enflasyonla bir anda yüz yüze kalan halk öncelikle gıda, mutfak ürünlerindeki yüksek fiyat artışına isyan ediyor. Tarım ve hayvancılığı inşaat odaklı büyüme tercihinde iyice ihmal eden AKP rejimi, bunun faturasını gıda arzındaki eksiklik ve gıdada net ithalatçı durumuna düşerek Türkiye’ye ödetiyor. Yüksek enflasyonu asıl körükleyen ise Türk Lirası’nın hızlı değer kaybı ya da başka türlü söylersek dövizin fiyatının hızla artmış olması.

Doların eylül sonuna kadar yıllık fiyat artışı yüzde 82’yi buldu. Oysa AKP’nin iktidardaki ilk 10 yılında dolar fiyatı artışı sadece yüzde 27 idi. Bu da tek haneli enflasyonu mümkün kılmıştı. Bu yıl yaşanan döviz fiyatlarındaki patlama ise sanayici-üretici maliyetlerini hızla artırdı ve devamında Üretici Fiyat Endeksi (ÜFE) eylül sonunda yıllık yüzde 46 artışa ulaştı.

Üreticinin maliyet artışını fiyata yansıtması karşısında perakendeciler bu artışı tüketiciye yansıtmamayı ne kadar başarabilirler? İç talepte sert düşüşler tehdidine rağmen bir kısmını yansıttılar ve tüketici fiyat artışı yıllık yüzde 24,5’e ulaştı. Kuşkusuz üreticinin maliyetleri, dünya enerji ve diğer emtia (buğday, demir cevheri, bakır vb.) fiyatlarındaki artıştan da etkilendi.

AKP rejiminin yöneticilerine bakılırsa, bu fiyat artışları temelde bazı fırsatçı aracıların, spekülatörlerin işi ve hadleri de zabıta harekete geçirilerek polisiye önlemler artırılarak bildirilecek. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2 Ekim’de şöyle konuştu: “Sevgili milletime seslenmek istiyorum. Marketlerde şurada burada sizler işi en yakından teftiş eden insanlarsınız. Alışılmadık şekilde ürünlerde fiyat farkları varsa bunları hemen belediye zabıtalarına iletin. Belediye başkanlarına da sesleniyorum Zabıtalarınızı bu konuda hassasiyet içinde olmaya teşvik edin. Fiyatlarda oynamalar, stoklar varsa stoklarını basmak ve gerekeni yapmak görevimizdir.”

Enflasyonun gerçek dinamiklerini görüp önlemler düşünmek yerine alışıldık bir “şeytanlaştırma” eğilimi enflasyon konusunda da hâkim. Şeytanlar ise stokçular, fırsatçılar.

Erdoğan’ın zabıta önlemlerine damadı Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak da şöyle eşlik etti: “Spekülatif bilgileri alıyoruz. ALO 175 diye bir hattımız var. Oraya geliyor. Hem vatandaşlarımız hem biz sahadayız. Ticaret Bakanlığımız da çok etkin bir şekilde sahip çıkıyor. Etkin bir süreci ortaya koymamız gerekiyor.”

Cumhurbaşkanı ve Hazine Bakanı böyle teşhisler yapar da İçişleri Bakanı boş durur mu? İçişleri Bakanı Süleyman Soylu imzalı 81 il valiliğine gönderilen genelge ile son dönemde kur kaynaklı gelişmeleri fırsat bilerek fahiş fiyat uygulayanlara karşı gerekli tedbirlerin alınması istendi.

AKP’nin yönetim tarzına alışkın olanlar açısından yöntem şaşırtıcı değil. Her anormalliği olumsuzluğu dışsal faktörlere bağlamak, fitne-fücur bulmak, komploya yormak… Yüksek enflasyon da AKP’nin yönetim hatalarının değil olsa olsa aracı, stokçuların işi olabilirdi ve buna maruz kalan halkı korumak için zabıta, emniyet harekete geçirilir.

Bunun devamında yine dünyada belki de emsali görülmemiş bir “enflasyonla topyekûn mücadele” kampanyasına geçildi. Türkiye’nin önde gelen iş insanlarının çağrıldığı bir toplantıda açıklanan kampanyaya göre özel sektör ürettiği ürünlerin fiyatında yıl sonuna kadar geçerli olmak üzere yüzde 10 indirim yapacak. Bir diğer önlem yıl sonuna kadar doğalgaz ve elektriğe zam yapılmayacak. Bankalar da daha önce açmış oldukları kredilerin faizlerinde yüzde 10 indirime gidecekler, mesela yüzde 30 faizli bir kredinin faizi yüzde 27’ye indirilecek. Bu önlemler yıl sonuna kadar geçerli olacak.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tüketici enflasyonunun aylık değişimini 400’ü aşkın mal ve hizmeti piyasadan takip ederek saptıyor. Bu kadar çeşitlilikte mal ve hizmeti üreten on binlerce firma var. Açılan kampanya firmalara bir mecburiyet getirmiyor ama onlardan indirime katılma sözü istiyor. Tabii ki kimse herhangi bir gerekçeyle buna karşı çıkmıyor ama birçoğu da bıyık altından gülüyor.

Çünkü kampanyanın başlatıldığı tarih zaten tüketici fiyatlarına yıllık yüzde 25’e yakın zammın yapıldığı bir tarih, sırada da üreticinin maliyet artışından dolayı stoktaki mallarına yansıttığı ama perakendecinin henüz zamlı fiyatla satışa sunmadığı mallar var. Bu yeni etiketler zaten ortalama yüzde 25 zamlı. Bu zamlı fiyattan yapılacak yüzde 10 (10 puan değil) indirimin ne hükmü olabilir ki?

Öte yandan maliyet artışı ve gıda arzı eksikliği ile yükselen fiyatlar, zaten iç satışları geriletmiş durumda. TÜİK’in açıkladığı sabit fiyatlarla perakende satışlarının ağustosta yüzde 3 gerileme göstermesi bunun kanıtı. Reel gelirler azalınca perakende satışların eylül ve sonrasında daha da düşmüş olması muhtemel. Azalan talep firmaları zaten belli indirimlere zorlamış durumda. Birçok vitrinde yüzde 50’lere varan indirim çağrıları var. Böyle olunca yüzde 10 indirim kampanyasının ne hükmü olabilir?

Amaçlanan, enflasyonu bir dışsal afet gibi lanse edip bununla rejimin amansız mücadele ettiğini göstermek, böylece sorumluluğu her zaman olduğu gibi üstünden sıyırıp atmak mı? Amaçlanan enflasyonu dışsal bir arıza olarak resmedip, yaklaşan asgari ücret tespit toplantılarında çalışan temsilcilerine yüzde 25-30 enflasyonu başa gelmiş bir doğal afet gibi lanse edip bununla samimiyetle mücadele edildiğini, bu kampanyayı örnek göstererek öne sürmek, ücretlilerden daha düşük bir ücret artışına rıza göstermesi için fedakârlık istemek mi?

Belki de “alaturka” ya da “ala-AKP” enflasyonla mücadele tarzı bunun için.

 

Makale kategorisine gönderildi | Fiyatları yüzde 10 indirme hülyası( Al-Monitor, 23 Ekim ,2018 için yorumlar kapalı