Kaçaksaray’a Yeni Hazine: Varlık Fonu…

 

Darbe filan dinlemeyip Meclis, daha doğrusu rejim, hızlı bir yasama faaliyeti içinde. Torba yasaları birbirini izlerken çuvala her şey dolduruluyor ve hayati önemde, birbirinden kopukmuş gibi görünen ama bir araya geldiğinde önemli bir zinciri oluşturan halkalar torbalara doluşturuluyor. Bu halkalar uç uca eklendiğinde içinden nur gibi “Kaçaksaray için yeni bir Hazine” teşekkülü çıkıyor. Varlık Fonu ve şirketinden söz ediyorum…

Sıkıntı malum: Türkiye iç tasarruflarıyla(vergi yükü ve gönüllü birikimler)ile ihtiyacı olan kaynağı yaratamıyor ve yıllık yüzde 4-5 büyüme için dışarıdan kaynak gelmesi gerekiyor. AKP rejiminde yılda ortalama 40 milyar doları buldu bu dış kaynak girişi. Ama sürdürülebilir değil. Bu dış kaynağa bağımlılık, zaman zaman büyük sancılara neden oluyor. Dış kaynak ağırlıkla borç yaratan özellikte. Rejim, şimdiden 420 milyar dolarlık dış borç stoku olan bir borçlanma kamburuna sahip. Üçte ikisi özel sektör borcu ve üçte birinden fazlası da kısa vadeli. Bu, ağır bir yük.

Saray Hazinesi

Malum; 2011 sonrası başlatılmış ve rejimin alameti farikası sayılan çevre ve tarih, kültür düşmanı “mega projeler” var yatırım halinde. İstanbul’un kuzeyini katleden 3. Köprü, 3. Havalimanı, raftaki Kanal İstanbul, yap-işlet-devret modeliyle yerli-yabancı sermayeye ihale edilmiş sağlık kampüsleri, otoyollar, nükleer santraller vb…

Rejim, “inşaat odaklı” peydahladığı yandaş sermayesini daha da palazlandırmak için elde avuçta kalan kamu kaynaklarını, sinekten yağ çıkarırcasına semirme azminde. İnşaatın en önemli girdisi olan arsa temini, özellikle İstanbul arsasından kamuda hala bolca var. Bunları satılır hale getirip yandaş taahhüt sektörüne aktarma ihtiyacı var. Dahası, merkezi bütçe, şöyle ya da böyle TBMM ve Sayıştay denetiminde, oysa, Başkanlık sıtması dinmeyen Kaçaksaray için rahatça kullanacağı bir fona ihtiyaç var. Onun iki dudağının arasından çıkanı emir telakki eden bir şirket-fon…İşte bunun yolu torba yasaya serpiştirilen halkalarla bulundu. “Türkiye Varlık Yönetim Şirketi A.Ş.” ve onun kuracağı fon, güya Başbakanlığa bağlı, bir devlet şirketi olacak. Fakat garip olan, bu devlet şirketi, kamu kaynaklarını kullanarak kurulduğu halde ne TBMM ne de Sayıştay denetiminde olacak, güya SPK denetleyecek.

54

 

Kaynaklar

Öngörülen “havuz”da hükümete göre 200 milyar dolar toplanacak.Bu, merkezi bütçenin gelirlerinin üstünde bir kaynak demek!…Peki nereden gelecek kaynaklar? Bir, mevcut kamusal kaynaklar var;onlar, Varlık  fonu için kullanılacak, bir de yeni satışlar ve biriktirmelerle “yeni kaynaklar” akıtılacak fona ve üçüncü olarak fon, tıpkı hazine gibi içeriden ve dışarıdan borçlanacak.

Mevcut kaynakların en büyüğü “İşsizlik Fonu”. Bu fonun varlıkları 100 milyar TL’yi bulmuştur ve zaman zaman merkezi bütçe tarafından amaç dışı tırtıklanmaktadır. Silah sanayini geliştirmek için kurulan Savunma Sanayi Fonu ile özelleştirmelerden kalan paranın toplandığı Özelleştirme Fonu, öteki mevcut kaynaklar. Ağırlıkla Kaçaksaray’ın fiili yönetiminde olacak Varlık Fonu, işte bu mevcut kaynakları kullanmanın peşinde.

Bunun yanı sıra yeni kaynaklar da hedefleniyor. 45 yaşın altındaki çalışanlardan her ay kesilecek BES primlerinin oluşturacağı kaynak bunun başlıcası. Bunun yanı sıra, Karayolları, DSİ, TRT gibi özel bütçeli kuruluşların, kimi KİT’lerin ellerindeki arsa ve binalardan oluşan varlıklarının Özelleştirme İdaresi eliyle satılmasına ilişkin bir yasa da tezgahlandı. Bu yolla yapılacak satışların Özelleştirme Fonu’na, oradan Varlık Fonu’na akıtılması gündemde.

Kaçaksaray’ın fiili yürütücüsü olacağı Varlık Fonu, tıpkı Hazine gibi, içeriden ve dışarıdan da borçlanmaya çıkacak. Böylece mevcutlar, yeni akıtılacak kaynakların yanında yeni borçlanmalarla Varlık Fonu’nda 200 milyar $ dolayında kaynak birikmesi hedefleniyor. Meclis, Sayıştay denetimi olmayan, tıpkı bir özel şirket fonu gibi kullanılacak bir hazine aslında.

Nereye?

Bu kaynakların nerede kullanılacağına gelince…Malum, “çılgın projeler” baş ağrıtıyor. Yıllık yüzde 5 büyüme varsayımıyla yapılmış fizibiliteler, kolay bulunur hesabıyla umulan dış kaynaklar hep hayal kırıklığı yaratırken, yerli-yabancı şirketlere verilen devlet garantileri, tazminat vaatleri nereden karşılanacak? Merkezi bütçeden karşılanmaya kalkılsa , o vitrinde parlatılan sıfır açıklı bütçenin bütün pulları dökülür ve dış yatırımcılar ürkütülür. Kaçaksaray hazinesi batağa girmiş katil projeleri, 3. havalimanını, tasarlanan Kanal İstanbul’u, 3. köprü enkazını toparlamak için kullanılacak öncelikle.

Başka? Heves edilen silah endüstrisini geliştirme işleri var. Orada kim bilir kimlere ne paralar kullandırılacak. “Gizli görev giderleri” adı altında merkezi bütçeden kullanılan kaynakların akibeti bilinmezken bir de SADAT türü örgütleri bünyesine katan Kaçaksaray’ın toplanan bu kaynaklarla neler yaptığı, ne tür “servisler” satın aldığı  sorusunun çengeli hep kafalarda asılı duracak.

Hiçbir kamu denetimi olmadığına göre, Fon’un dünyada emsalleri bolca görülen türden yolsuzluğa, usulsüzlüğe bulaşması kaçınılmaz.Bu konuda Malezya Fonu’nun çarpıcı öyküsünü Hayri Kozanoğlu 16 Ağustos tarihli BirGün’de yazdı, ibretle okunmalıdır.

Önlenmeli

Yatırımların teşviki, mega projelerin finansmanı, büyümenin hızlandırılması, istihdamın artırılması vb. ulvi nedenler sıralanarak geçirilmek istenen bu tezgahın, Başkanlık kurgusunun bir parçası olduğundan kimse kuşku duymasın. Kamu kaynakları kullanılarak, tek adamın fiili tasarrufuna bırakılacak bir özel hazine tezgahına izin verilmemeli, özellikle Anayasa ihlali içeren yanı öne çıkarılarak önü alınmalıdır.

 

 

 

Genel kategorisine gönderildi | Kaçaksaray’a Yeni Hazine: Varlık Fonu… için yorumlar kapalı

15 Temmuz Darbesi, CHP ve Kürt Siyaseti

 

 

15 Temmuz kum fırtınasının üstünden 1 ay geçti. Her kum fırtınası sonrası olduğu gibi,  Türkiye’nin de topoğrafyasında bir şeyler değişti ve yeni kum tepeleri oluştu. Mesela, FG Cemaati isimli kum tepesi şimdilik yerle bir oldu gibi. Ama bakiyesi bile hala korku saçıyor. Daha önemlisi “FETÖ” belasından sıyrılmış görünen AKP rejiminin durumu. Darbe girişimi  ile ciddi bir travma yaşayan Akfaşizm, yeni darbe ihtimallerine canlı kalkan olarak kullanmak üzere kitlelerini sokaklara dökerken kendini daha güçlenmiş gibi hissetti önce. O kadar ki, RTE, Gezi parkına kışla teranesini yeniden dile getirme cüretini buldu. Ama, bir-iki gün içinde kazın ayağının öyle olmadığı fark edildi.

Darbe “barışı”

Darbe girişimi, dünyadan-başta ABD olmak üzere- büyük tepki görmemiş, kimse taziye ziyaretinde bulunmamıştı. AKP rejiminin, “değerli yalnızlık”ı, bir anda büyük bir boşluğa düşüş duygusuna dönüşmüştü. O andan itibaren, darbe sonrasının AKP’si, yanındaki MHP’ye, CHP’nin eşlik etmesi için pozisyon değiştirdi.

CHP’yi, lideri K.Kılıçdaroğlu’nu,  kaçak saray’a çekmeyi  başaran RTE, bu kez, Taksim alanını CHP mitingi için açarken, “laiklikten”, “Atatürkçülükten” dem vurup adeta bir “milli cephe” oluşturma seferberliğine girişti. CHP’yi araya almaktan oluşan bu “millicilik”, bekleneceği gibi, başından itibaren HDP’yi dışlıyor ve bunda kararlılık gösteriyor.

Dışarıda ise can havliyle Rusya ve İran ile “dostluk diplomasisi” için adımlar atıldı ve sürdürülecek. Yanı sıra, darbenin arkasında ABD iradesi sesli olarak ifade edilirken F.Gülen’in iadesi için ABD’ye baskı yapılıyor, ABD’nin başka hamlesi varsa gard alınmaya çalışılıyor; zaman zaman da Batı’ya karşı Avrasya eksenine geçme blöfleri acemice saçılıyor.

Yeniden darbe!…

Rejimin iliştirilmiş yazarlarından Abdulkadir Selvi, , AKP’nin paranoyası, belki de bilinçi olarak canlı tuttuğu yeni darbe senaryolarından, 3 tanesini şöyle ifade etti Hürriyet’teki 15 Ağustos tarihli köşesinde;

“1- FETÖ’nün Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik fedai eylemi ya da Mısır’da Enver Sedat, Hindistan’da İndira Gandi türü suikast girişimi.

2- 15 Temmuz TSK’da emir-komuta zincirine karşı FETÖ cuntasının bir darbe girişimiydi. Darbe gecesi Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları derdest edildi. Bu darbeye iştirak ettiği gerekçesiyle TSK’daki generallerin yüzde 44’ü tasfiye edildi. FETÖ’cüler tasfiye edildikten sonra bu kez NATO’cu generallerin oluşturduğu darbe tehdidi üzerinde duruluyor.

 3- TSK’da deşifre olmayan FETÖ’cülerin başlatacağı yeni bir kalkışma sonucunda Türkiye’nin iç kargaşaya sürüklenerek dış güçlerin müdahalesinin sağlanması.

Rejim, bütün bu darbe sonrası, “Devir 15 Temmuz öncesi devir değil” sahte söylemine rağmen, alttan alta bildiğini okumaya, yeni darbe risklerini de gerekçe göstererek  ağlarını örmeye devam ediyor yine de. 3 aylık OHAL ikliminin sağladığı otoriterlikle, muhalif kamu emekçilerine kıyım uygulanıyor, emek,çevre,kamu mülkiyeti düşmanı icraatlar hızlandırıylıyor,  sadece darbecilere, FETÖ’cülere değil, demokratik muhalefet ögelerine karşı da OHAL, tepe tepe kullanılıyor. Özellikle de Kürt siyasetine karşı…

Türkiye’nin 6 milyon oy almış 3. parti gerçeği göz ardı edilerek HDP’yi dışlayıcı politika sürdürülürken parti binaları sabaha karşı yapılan aramalarla dağıtılıyor, taciz sürüyor, milletvekili dokunulmazlıkların kaldırılmasının fiiliyata geçirilmesi yönünde RTE’nin işaret fişeği çakmasıyla , davalar başlatılıyor, Kürt illerindeki belediyelere kayyım atanması için mevzuat değişiklikleri tamamlanıyor.

Özet olarak, AKP, darbe travmasını aşmak için, bir yandan CHP’yi yanına çekerek güç tahkimatı yapıyor, bir yandan da özellikle Cemaat sonrası en büyük düşman olarak gördüğü Kürt siyasetine yeni bir atak başlatmak üzere yığınak yapmaya devam ediyor.

Suriye…

Yeni değil; darbe girişimi öncesi de rejimin iki ana hedefi vardı; Cemaat ve Kürt siyaseti. Cemaat için son darbe YAŞ’ta atılacaktı, darbeciler can havliyle direnme şanslarını denediler ama yenildiler; Cemaat ciddi yara aldı. Şimdi öteki hedefe yönelme zamanı Akfaşizm için…

Büyük kum fırtınasına rağmen Kürt siyasetine karşı, Ak faşizmin 7 Haziran’dan beri izlediği karşı duruş değiştirilmedi; HDP dışlandı. Özellikle CHP’nin HDP’den uzaklaşması için , 7 Haziran sonrası güçlendirilen TSK ittifakı da devreye sokuldu ve TSK’dan gelen telkinlerle CHP, hem dokunulmazlıkların kaldırılması hem de darbe sonrası HDP’ye dönük baskılar konusunda nötrleştirildi.

Rejim, hedefe sadece Türkiyeli Kürtleri koymuyor ;daha önemli gördüğü, Suriye’de yükselen Kürt siyaseti… ABD ittifakı ile hızla yükselen PYD,  yeni Suriye’de ele geçireceği özerklik pozisyonuyla Türkiye’nin geleneksel Kürt paranoyasını azdırıyor. Özellikle TSK bu noktaya odaklı. Çünkü , biliniyor ki, Suriye Kürt siyaseti PYD, PKK’nın türevi ve orada ele geçirilen her mevzi, Türkiye’de Kürt siyasetini güçlendirecek. Bu nedenle, “hedef düşman” bölgesel görünüyor ve önlemler de “bölgesel” düşünülüyor. RTE’nin Rusya ziyaretinin ana amacı buydu.

Rusya ile dans…

Rusya uçağını düşürme gafletinin bedelini bir dizi ekonomik ve diplomatik fatura ile ödeyen rejim, büyük yalnızlık önüne düştüğünde özür dilemeyi akıl etti ve devamında Rusya’ya “Suriye’nin toprak bütünlüğü” konusunda birlikte davranmayı önerdi. Putin, bu isteği sadece dinledi. Ama, hiç güven vermeyen muhatabı karşısında “bekle-gör”ü tercih etmiş durumda. Ruslar için aslolan Suriye’nin ayakta kalması, hatta Esad’ın yeni Suriye’yi kurması. Burada Kürtlerin özerklik talebi, kendisi Federasyon olan Rusya için çok anlaşılmaz bir istek değil.

Rejim aynı “önlemi”, “Kürt sorunu” olan İran’dan da istiyor.

Ama bir de şu gerçek var; PYD’nin arkasında ABD var. ABD, IŞİD’e karşı birlikte savaştığı PYD’yi , onun özerklik talebini niye yok saysın? Irak’ta Barzani’ye tanınanlar, Suriye’de PYD’den niye esirgensin? İşte burada Kürt siyasetine karşı “savaşçı” yöntem tercihinin patinaj yapmak durumunda kaldığını gözlemliyoruz. Suriye’de yükselen Kürt siyaseti, aslında Türkiye’yi umarsız savaş dilinde boşa düşürüyor. Ama, özellikle TSK kültüründe Kürtlerle müzakere , barış dili yok. AKP ise müzakere yöntemini, ancak Kürtleri istismar etmek için oyalama amaçlı kullandı, gerçekte, uzlaşma, demokratikleşme, ajandasında zinhar yok. Savaş ise ona hem kasım’15 seçimlerini kazandırdı hem de MHP’nin likiditasyonunu. Şimdi ise aynı savaş diliyle CHP’yi dinamitleme imkanı var.

Böyle bakınca, ister istemez, yakın dönemin en önemli gündem maddesini rejimin Kürtlere dönük savaşı alıyor. Kum fırtınasının yarattığı çatlaklar, tahkimatlar, özellikle TSK’nın içi onarıldıktan sonra, hele ki CHP’nin rızası tam manasıyla alındıktan sonra, bu hedefe iyice odaklanılacak. Bu, çok açık.

Ve CHP

15 Temmuz kum fırtınasının ardından CHP kum tepesinde ne değişti? Pek bir şey değişmedi gibi. CHP, 15 temmuz öncesi, daha milletvekillerinin dokunulmazlığı ile ilgili testte çaktı. Üst yönetim ve 30 kadar CHP MV, dokunulmazlığın kaldırılmasına omuz vererek AKP rejimine ve ittifakı TSK’ya onay vermişti. Darbe sonrası, AKP’nin ihtiyacı olan cephe genişletme ihtiyacına CHP Başkanı , o güne kadar yerden yere vurduğu Kaçaksaray’a yapılan daveti kabul ederek hem kendisini hem partisini güç duruma soktu. Bunun bir fedakarlık olduğu öne sürülerek anlayış istendi ve karşılığında Taksim’de mitinge izin verilmesi kazanım olarak gösterildi. Ama bu defa başka bir tutarsızlık sergilendi: 7 Ağustos Yenikapı şovuna önce, gitmem, diyen Kılıçdaroğlu, sonra gitti ve o büyük fotoğrafta kullanılmış bir figür sıfatından kurtulamadı.

CHP, bu büyük kum fırtınasında aslında “kilit parti” durumuna geldiğini okuyabilmiş değil. Rejimin kendisine mutlak ihtiyaç duyduğu bir anda sadece Atatürk posterleri, laiklik söylemleri gibi bazı sembollere kanıp rejim ile “uzlaşma”ya adeta atladı. Kum fırtınasının kopuşunda AKP’nin vebalini kitlelere yeterince anlatamadı. Mitingleri yaygınlaştıramadı.  Yargıyı AKP’lilerden hesap sormaya çağıramadı, “Allah bizi affetsin” diyen başta RTE olmak üzere Cemaat işbirlikçilerinin itiraflarını, birer suç duyurusuna dönüştüremedi. Demokratikleşme taleplerini yükseltemedi, en önemlisi demokratça bir tavır göstermeyi beceremedi, meşru zeminlerde, meşru bir parti olan HDP’yi etkin bir biçimde savunamadı.  Onların dışlandığı yerde biz de yokuz, diyemedi.

Kilit yine CHP

Önümüzdeki zaman diliminde CHP, yine kilit parti durumunda. Rejim, hem Cemaat tasfiyesi sonrası devleti restorasyonda , hem de ajandasındaki Kürt saldırısında CHP’nin rızasına muhtaç. CHP, devletin restorasyonunda edilgin bırakıldığı taktirde, rejim eksik tuğlalarını OHAL i uzatarak örmeye devam edecek; Kürt siyasetine saldırıda CHP suskun kaldığı taktirde ise, Başkanlık yol haritasında CHP, rejimin yol temizliğinin taşeronu olacak. Suskunluğu, edilgenliği bile, Ak faşizme yeterli.

Dolayısıyla, önümüzdeki zaman diliminde CHP’ye çok önemli sorumluluklar düşüyor. Kürt sorununda savaşçı dil yerine barışın, müzakerenin yanında olmak, bunun için gayret gösteren HDP ile birlikte saf tutmak, hiç olmazsa yalnız bırakmamak, CHP’nin kendi geleceğini kurtarması açısından da çok önemli. Çünkü, HDP ve Kürt siyasetinin tasfiyesi ile, bir erken seçimde Başkanlığın gerektirdiği çoğunluğu elde edecek olan Kaçaksaray, bu hedefe yaklaştığı anda CHP’ye hiçbir ihtiyacı kalmayacak, CHP de lime lime olacaktır.

Umarım bu tehlikenin farkında olan birileri vardır CHP’de…

 

 

 

Makale kategorisine gönderildi | 15 Temmuz Darbesi, CHP ve Kürt Siyaseti için yorumlar kapalı

ANF’ye yanıtlar: ‘Erdoğan’ın ajandası değişmedi; hala tek adamlıkta ısrarcı’

Mustafa Sönmez, darbe girişimi sonrası Tayyip Erdoğan’ın ajandasının değişmediğine işaret ederek, tek adamlık ve İslamofaşist bir rejimin başkanlığı hedefinden vazgeçilmediğini sadece taktiksel geri çekilme yaşandığını vurguladı.

30 Temmuz 2016 Cumartesi 09:03

İZMİR – ÖZGÜR AYDIN

Türkiye’yi yönetenlerin burada durmaları ve makas değiştirmelerinin düşünülemeyeceğini belirten Sönmez, egemenlerin fırsat buldukları ölçülerde hedeflerine dönük adımlarını sürdüreceklerini söyledi.

Sönmez, ilan edilen OHAL’in bunun için olduğunu dile getirerek, şöyle devam etti: “Mıha vururken nalı ihmal etmiyor, cemaat operasyonu derken birçok muhalifi de haklıyor, ne zamandır çıkaramadıkları yasaları kanun hükmünde kararnamelerle hallediyorlar. Bu konuda her alana ilişkin ajandaları var; zamanı hızla değerlendirip, olmadı OHAL’i yeniden ve yeniden uzatacaklardır.”

İktisatçı-Yazar Mustafa Sönmez ile darbe girişimine neden olan etmenleri, AKP’nin bundan sonra izleyeceği yolu, ekonominin durumu ve muhaliflerin rolünün gerektirdiklerini konuştuk.

CEMAATÇİ SUBAYLAR SON ŞANSLARINI DENEDİ

Darbeye neden olan etkenler nelerdir, neden darbe mekaniğini devreye koydular?

Darbenin çekirdeğini, Askeri Şura’da tasfiye edileceğini anlayan Cemaatçi subayların oluşturduğu konusunda herkes hemfikir. Ancak, bunlara, RTE ile hesabı olan başka bazı subayların da katılmış olduğu ortaya çıktı. Ordu dışında da AKP kurucusu iken zamanla önemli görevlere gelip şimdi ise tasfiye edilmiş bazı isimlerin darbecilere siyasi destek verdikleri iddiası var. Yani, henüz nasıl bir ittifakla yola çıkıldığı, nerede yol kazası olduğu, kimlerin neden caydığı ve nasıl toparlamaya çalıştığına ilişkin bilinmeyen bir dizi soru var. ABD’nin darbeye nasıl durduğu, zamanlama olarak nasıl yön değiştirmiş olduğu ile ilgili cevabı bilinmeyen sorular var. Eski ortağı cemaati baş düşmanlardan biri-diğeri Kürt siyaseti- gören Saray, sürdüre geldiği Cemaati adliyeden, eğitimden, emniyetten, iş dünyasından, medyadan silme operasyonlarının en önemlisini ordudan yapacaktı. Cemaatçi subaylar bunu anlayınca, müttefikleriyle, “ya herro ya merro” diyerek şanslarını denediler ve yenildiler.

KÜRT SİYASETİNİN TASFİYESİ HEDEFİNDEN VAZGEÇİLMEYECEK

AKP hükümeti yeni ittifakını Ergenekoncularla kurdu bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz, nereye kadar gider bu birliktelik, ne olursa patlak verir? 

Ergenekoncular yerine, ben TSK derdim. Ergenekoncular derseniz, geriye kalanlar kimler? Ayrıca Ergenekon, Cemaatin ve avanak yetmez ama evetçilerin kullandıkları bir kavram, uzak durmayı tercih ederim.

Saray’ın TSK ile ittifakına, 7 Haziran seçim sonuçları neden oldu. Kürt siyasetinin oy patlaması sonucuyla, tek başına iktidar şansını yitiren ve koalisyonu bile kendisi için riskli gören Saray, bölgede “güvenlikçi” politikaları hep savunagelen TSK’ya döndü ve Kürtleri iyice karşısına alma pahasına MHP tabanına ve TSK’ya yaslanan bir hattı tercih etti, savaş iklimini hakim kıldı. Seçimi, sonuç verdi, IŞID destekli katliamlarla da Kasım seçimlerinde korku, uzaklaşma hakim oldu ve AKP, kaybettiği oy oranını fazlasıyla kazandı.

Saray, bu yeni hattın sonuçlarından memnun olarak, hedefini Başkanlık olarak tekrarladı ve buna imkan verecek meclis aritmetiğine ulaşmak için Kürt siyasetinin temsilini de ortadan kaldıracak savaşa devam etti. TSK açısından, Kürtlere karşı “güvenlikçi” kalan bir iktidar, müttefik sayılırdı. TSK, bu konuda, CHP’yi de HDP’den uzaklaşması yönünde uyardı ve milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması konusunda CHP üst yönetimi TSK etkisinde kalarak oy kullandı.

TSK ile Saray ittifakının geleceği, bu darbe serüveninin nasıl “normallik” kazanacağına bağlı. Orduya tanınan savaş inisiyatifi, ordunun siyaseten de elini güçlendirdi, onu siyaset sahnesinde yeniden önemli bir aktör durumuna getirdi. Saray’ın darbe sonrası cemaatçilerden boşalan subayların yerini kendi kadroları ile doldurma olanağı maddi olarak yok, böyle bir kadrosu yok. O nedenle, olası yeni darbelere karşı da TSK, hatta onun ikna ettiği CHP ile ittifakı içeren bir geçiş dönemi başlamış görünüyor. Saray, en azından bir süre TSK ve CHP’yi rahatsız edecek laiklik, Cumhuriyet karşıtı dili, adımları askıya alabilir, toparlanıp kendisine alan açıncaya kadar. Ama bu, sürgit olmaz. Çünkü durması, kendi elinin zayıflaması anlamına gelir. Özellikle CHP’nin talep ettiği yargının bağımsızlığı işler duruma gelirse, bir dizi Anayasal ve yasal ihlalde bulunmuş Saray ve çevresi için hayat iyice tatsızlaşabilir. Ama, kısa vadede ittifakın ajandasında netlik Saray’da yapılan 25 Temmuz toplantısıyla belirlenmiştir: “Fetö ile birlikte PKK ile savaş…. HDP’nin dışlanarak yapılan Saray zirvesi, hedefe HDP’yi koyduğunu da zımnen ifade etmiştir. Darbe sonrası ortalık toparlanıp kısmi bir uzlaşı tesis edilirken Kürt siyasetinin tasfiyesi hedefinden vazgeçilmeyecektir.

CHP’DEN DESTEK TALEBİ SIKIŞMIŞLIĞIN GÖSTERGESİ

Darbe girişimi sonrası AKP hükümeti tabanını sokağa çağırdı ve sürekli de sokakta tutmaya çalıştı bundaki amacı neydi?

Bundan iki türlü bir amaç güdülüyor olabilir. Birincisi, sokağa dökülmüş kitleler, silahlı darbecileri bile uğraştırır, hem fizik olarak hem moral olarak. Dünya, darbenin halka karşı yapıldığı mesajını alır. Ayrıca halk gücü iyi organize edilirse en modern ordulardan daha etkilidir. RTE, bunu kullanmak istedi. Sonrasında da ardçı darbeler olabileceği endişesiyle bu ateşin altını odunla besledi, bir “bayram”a dönüştürdü. Ama aynı zamanda kitlelere islamofaşist bir ideolojiyi zerk etmenin de konjonktürü yaşandı. Kitleler, özellikle muhalefete karşı bir tehdit olarak sokakta tutuldu, yer yer Alevi, Kürt mahallerine, hedeflere saldırtıldı. Böylece Saray, sokağa pek alışkın olmayan kitlesine sokağı da tanıttı ve iş üzerinde eğitti. Eksik kalan halka silahlandırıp para-militer bir eklenti yaratmak. Onun da hazırlıkları yapılmıyor değil.

Sokağa, halka dayanma, AKP’nin kendi kitlesiyle kalmadı, CHP mitingini de teşvik ettiler ve olası bir darbeye karşı, CHP’nin desteğini talep ettiler. Bu da sıkışıklığı göstermesi açısından önemli.

OHAL’İ BİRDEN FAZLA DÖNEM UZATACAKLAR

15 Temmuz darbe girişimini kendi rejimini inşa etmesi açısından AKP için bir milat olarak görebilir miyiz? 

RTE’nin ajandası değişmemiştir: Tek adamlık, islamofaşist bir rejimin başkanlığı… Bu hedefi gözden uzaklaştırmadan, taktik geri çekilmeleri, stratejik çekilmeler gibi anlamamak gerekir. Çünkü, yasa ve Anayasa ihlalleri sabit ve adil bir yargılama ile mahkum olacak bir ekiptir Türkiye’yi yönetenler. Burada durmaları, makas değiştirmeleri düşünülemez. Fırsat buldukları ölçülerde hedeflerine dönük adımlarını sürdüreceklerdir. İlan ettikleri OHAL, bunun içindir. Mıha vururken nalı ihmal etmiyor, cemaat operasyonu derken birçok muhalifi de haklıyor, ne zamandır çıkaramadıkları yasaları kanun hükmünde kararnamelerle hallediyorlar. Bu konuda her alana ilişkin ajandaları var; zamanı hızla değerlendirip, olmadı OHAL ı yeniden ve yeniden uzatacaklardır.

EKONOMİDE DURGUNLUK YAŞANACAK

Darbe girişimi ve OHAL’in ülke ekonomisine yansıması nasıl olur?

Türkiye ekonomisi zaten kırılgan ve riskli bir ekonomi olarak görülüyor. Bu algılama, özellikle yabancı sıcak para yatırımcıları açısından önemli Bu riske ek olarak politik ve jeopolitik risklerin artması, Türkiye’den sermaye kaçışına yol açtı, yerli para sahipleri de ürkerek TL’den dolara geçtiler, sonuçta dolar 3.10 TL’lere kadar çıktı. Bu, birçok şeyi alabora eder. Ama, 10 gün içinde bazı dalgalanmaların azalması ve rejimin müdahaleleriyle dolar indi. Bundan sonrasında belirsizlik ve kuşkuların sürmesi, ekonomide de bekle-gör iklimini bu da durgunluğu getirir. İşten çıkarmalar, banka kredilerinde dönüş sorunu, yatırımsızlık vb. ekonomiyi olumsuz etkilemeye devam eder. Bu durum, kitlelerde hoşnutsuzlukları artırır. Muhalefetin bu hoşnutsuzlukların kaynağını halka iyi anlatması gerekir.

MÜZAKERE DİLİ SAVUNULMALI

Darbe girişimi sonrası ülkedeki muhalifler nereden başlamalı ve ne yapmalı? 

Darbe girişimi, egemenlerin hiç de tek parça olmadıklarını, kendi içlerinde önemli çelişkiler olduğunu ve bunun hegemonya bunalımı yarattığını ortaya koydu. Muhalif sınıflar, kesimler, bu gerçekliği göz ardı etmeden, bunun yarattığı çatlaklardan da yararlanarak nefes pencerelerini genişletebilirler.

Halka siyasi gerçekleri daha net gösterebilirler. 15 temmuz sonrası, muhaliflerin darbecilere destek vermemesi, önemli bir sınavdır. Bu CHP kitlesi için de geçerlidir HDP seçmenleri için de.

Sorun, CHP tarafındadır. CHP üst yönetimi, özellikle Kürt meselesi ile ilgili tutarlı bir politika üretememiş olmanın sıkıntısı ile yalpalamakta ve zaman zaman uzaklaştığı “devlet partisi” görüntüsüne zor zamanlarda dönüş yapmaktadır. Bugün de CHP üst yönetimi öyle bir durumdadır ve TSK’nın etkisi altına girmiş durumdadır. TSK’yı “bölücülere olduğu kadar gericilere karşı da bir sigorta” görme eğilimindedir. CHP üst yönetiminin bu duruşunu sol kanat milletvekillerinden tabanından onaylamayanlar azımsanmayacak niceliktedir. Bu kesimlerle yapıcı bir ilişki sol-sosyalist grup ve partilerin, HDP’nin hedefi olmalıdır. Özellikle Kürt sorununa savaşçı dilin yeniden ve yeniden savaş, istikrarsızlık getireceği anlatılmalı, müzakere dili savunulmalıdır. Daha çok yan yana gelmenin ve safları sıklaştırmanın zorunlu olduğu bu konjonktürde, yeni darbelere ve sokak desteklerine karşı hazırlıklı olunmalıdır. Dış dünya ile, Avrupa demokratik kamuoyu ile iletişim artırılmalı, dayanışma daveti daim tutulmalı, hukuk mücadelesi hiçbir zaman küçümsenmemeli, Anayasal en küçük hak bile kıskançlıkla kullanılmalı, toplantı, gösteri, protesto yürüyüşü, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü adına ne imkan varsa son sınırına kadar kullanılmalı ve kullanmaya teşvik edilmelidir. İdamlara, işkenceye karşı, kurban kim olursa olsun karşı çıkılmalıdır.

 

Genel kategorisine gönderildi | ANF’ye yanıtlar: ‘Erdoğan’ın ajandası değişmedi; hala tek adamlıkta ısrarcı’ için yorumlar kapalı

Darbe ile OHAL: Hem nalına, hem mıhına…

 

Fethullahçı ordu fraksiyonunun yüzüne gözüne bulaştırdığı darbe girişimi, RTE’ye “büyük bir lütuf” oldu. Bunu kendisi de aynı şekilde,  bu kelimelerle ifade etti.

Şimdi, “Bize darbe yapıldı” mağduriyetinin , bahanesinin arkasına saklanarak, hem Cemaatin “kökünü kazıma, hem de diğer baş  hedef  Kürt muhalefetine ilişkin yarım kalmış operasyonları gerçekleştirme fırsatı doğdu. Bu, Başkanlık hedefine giden yolun “temizliği” demek aynı zamanda.

Bütün bunların yanı sıra, OHAL, toplumu dizayn etmede eksik kalmış tüm projeleri gerçekleştirmenin de fırsatını  sunmuş bulunuyor. İşçi-işveren ilişkilerinde, ekonomide, imar alanında yapmak istenip de  kırık dökük parlamento engeline, Anayasa engeline  takılan ne varsa, şimdi OHAL’ın imkanlarıyla ilk elde 3 ayda, olmadı, yeni uzatmalarda gerçekleştirilecek.

OHAL imkanı

Olağanüstü Hal ikliminde ülke yönetmek, aslında yürütmeye tüm yetkilerin devri, buna karşılık yasamanın yasa yapma ve denetleme yetkisinin alınması demek. Aynı zamanda bu, Anayasa Mahkemesi’nin yargı-denetleme yetkisinin de askıya alınması demek. Çünkü, Anayasa’nın 148’nci maddesinde bu açıkça yazılı:…kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’nde dava açılamaz”.

Görüldüğü üzere en azından 3 ay süreyle, AKP hükümeti, kanun hükmünde kararnameler ile “yasama” faaliyetini tekeline almakta ve muhalefet, bu kararnameleri AYM’ye götürememektedir. Böylesine bir yetki tekelleşmesi AKP rejimine, yöneldiği islamofaşist rejimin önünde ne engel varsa hepsini temizleme, takıldığı “yasal” engelleri hızla aşma imkanı da sunmuş oluyor.

Yapılacaklar , ajanda bellidir. Öncelikle, baş düşman Cemaat’in tüm örgütlenmesinin beli  kırılacaktır.Bu öylesine bir nefret ve öfke ile dile getirilmektedir ki, tutuklama, işten el çektirmelerin, tasfiyelerin yüzbinlere ulaşması  muhtemeldir. Cemaatçilerin namazını kılmamak, mezarlarını tükürülecek bir biçimde ayrı yerde yaptırmak, idam cezasını yeniden getirmek, Diyanet’ten İBB Başkanına en yetkili kişilerce ifade edilmektedir: ürkütücüdür!..OHAL, birçok insan hakkı ihlaline yol açacak düzenlemenin fırsatını da bu nefret söylemcilerine vermiş bulunuyor.

Kürt hedefi…

OHAL ortamında, rejimin odaklanacağı diğer “düşmanı”,  Kürt siyaseti olacaktır. Yeniden yapılanmış TSK ile bölgedeki güvenlikçi politikalara devam edilirken, dokunulmazlığı kaldırarak HDP’li milletvekilleri üstündeki niyetlerini daha rahat gerçekleştirebilmenin iklimine ulaştıklarını, düşünebilirler. HDP ve BDP’nin yönetiminde oldukları belediyelerin kayyumlarca teslimi niyetleri, OHAL döneminde hızla gerçekleşebilir.

Kürt siyasetinin meşru savunmasına karşı ise devlet zorunun yanı sıra sokağa döktükleri güruhu bir baskı aracı olarak kullanmanın eğitimi, darbe sonrası bir haftada verilmiş görünüyor. Ruhsatlı silah alımını kolaylaştıran bir yasal düzenleme ile para-militer grupların oluşturuması da çok mümkün hale gelmiştir.

Kürt hamlesini OHAL ikliminde amacına ulaştırarak, olası bir erken seçimde Başkanlık  için gerekli milletvekili çoğunluğuna sahip olmanın ve bununla Başkanlık koltuğuna kurulmanın hayalini elle tutulacak kadar yakın görmeye başlamışlardır.

Çalışanlara tırpanlar

Rejimin ayağına dolanmaktan şikayetçi olduğu konuların önemli bir kısmı çalışan sınıflarla ilgili. Bunları halletmenin imkanı ayaklarına gelmiş bulunuyor.

  • Kanun hükmünde kararname ile halledilecek meselelerden biri, memurların işten çıkartılması. Bunun önünü açacak bir düzenlemeyi Cemaatçilerin tasfiyesi için kullanacaklarını bahane ederek, hem nalına hem mıhına misali, istemedikleri tüm kamu personeline uygulayabilirler. Kamuda halen 3,6 milyon çalışan bulunuyor ve bunların 3 milyona yakını memur, kaalnı işçi ve sözleşmeli statüsünde. Geçirecekleri yasayla hem tasfiye yapacak hem de bu yasayı bir tehdit kılıcı  gibi kamu çalışanlarının üstünde kullanabilecekler.
  • İşçi-işveren ilişkilerinde nicedir dillere pelesenk edilen kıdem tazminatı fonu tasarısı bu karambolde çıkartılabilir ve sendikalar yıldırılabilir.
  • Bireysel emeklilik adı altında çalışanları zorunlu tasarrufa sıkıştıran yasa, kaş göz arasında çıkarılabilir.
  • İşten çıkarılanların, iş mahkemelerine gitmeleri yerine, arabulucuya gitmelerini zorlayan tasarı ile yargı yoluyla hak aramanın önü kesilebilir.
  • Yaklaşık 1 milyon Suriyeliye kısmi vatandaşlık anlamı da taşıyan çalışma izni, ücretleri aşağı çeken bir etki yaratacaktır.

Ekonomide…

Zaten kırılgan olan ve politik,jeopolitik riskler ile yabancı yatırımcı açısından uzak durulmaya başlanan Türkiye ekonomisine, darbe ile birlikte dış kaynak girişi azaldı, yerli aktörler de paralarını TL’den dövize çevirdiler, güvenli liman diye…Bu, doların fiyatını darbe ertesi 3 TL’nin üstündeki basamağa çekti . Bunların üstüne, ne zamandır göstergeleri parlak bulmayan derecelendirme kuruluşları, Türkiye’nin notunu düşürdü. Bu, dış yatırımcıyı Türkiye’den uzaklaştıracak bir durum.

Öte yandan dış dinamik olarak ABD’de faizlerin artırılması ihtimalinin de bu konjonktüre denk gelmesi Akfaşizmin işini zorlaştırıyor gibi. Burada artan dolar fiyatı en önemli olumsuzluk. 412 milyar dolarlık dış borcun TL karşılıkları çok ağır yükümlülük demek. Çünkü bunun yüzde 40’ı, 12 ay içinde yenilenmek durumunda.

Rejimin OHAL’ı fırsat bilerek, rafta beklettiği varlık barışı tasarısı bu dönemde kaş-göz arasında yasalaştırılabilir. Bu yasa, kara para dahil olmak üzere her tür dışarıda tutulan paralara içeride temizlenme imkanı sunarken, dış kaynak girişini artırıp doların tırmanışını bir ölçüde yavaşlatabilir. Yanısıra, Merkez Bankası, kamu bankaları yasaları zorlanarak döviz fiyatındaki tırmanışın bir krizi tetiklemesinin önü alınmak istenebilir. Bundan dolayı ortaya çıkacak mali külfet için ise,  Rejim, vergi oranlarında artışa gidebilir, harcamaları kısabilir; işsizlik fonunu daha keyfi kullanabilir.

OHAL, rejimin başta “mega projeler” dedikleri, büyük kent suçları olmak üzere, ÇED vb. engellerini aşmaya imkan tanıyacak düzenlemelerin önünü açabilir;  imar ihlalleri, hukuksuzluklar bu karambolde tavan yapabilir.

Direniş, Sivil itaatsizlik

Darbeci Cemaati bahane ederek ilan edilen OHAL, hem nalına hem mıhına misali, AKP’ye hedeflediği islamofaşist rejimin eksik kalan taşlarını döşemeyi siyaset, ekonomi, çalışma yaşamı, kültürel düzeylerde sunma imkanı da tanımış oldu. Rejimin bunları kullanmaması düşünülemez. Yeniden yapılandırma imkanı ellerine geçen ordu ve ordu kadar donattıkları polis gücünün yanı sıra inşasına başladıkları para-militer güce dayanarak bunu deneyebilirler.

Öte yandan, her tür insan hakkı ihlali, anti-demokratik uygulamaların bir dış basınç göreceği ihtimali de mevcut.

Ama daha önemlisi içeriden bu baskı ve gasplara verilecek reaksiyon. Cemaat darbesi gerekçesinin çok çok dışına taşacak tasarruflara CHP, HDP , sol-sosyalist güçler  ne yapacak, nasıl bir direniş gösterecekler? Sinmek, kabullenmek, iyiden iyiye teslimiyet olacaktır. Kamu çalışanlarının, işçilerin, laik-cumhuriyetçi yurttaşların, kimlikleri saldırı atlına girecek kesimlerin mağdur olacakları, baskı görecekleri yeni bir konjonktürde, tüm bu kesimlerin sivil itaatsizliği de içeren bir direniş hattı örmesi gerekir. Bundan uzak durmak, tek adam diktatörlüğüne sadece seyirci kalmak olacaktır.

Buna izin verilmemelidir.

Makale kategorisine gönderildi | Darbe ile OHAL: Hem nalına, hem mıhına… için yorumlar kapalı

Darbe sonrası ve Akfaşizmin kitle tabanı

AKP ile FG Cemaati , Ak faşizmin inşasında iki temel bileşen olarak 2002’de ittifak kurdu ve 7 yıllık ortaklığın ardından 2010’da çatışmaya başladı. Bu savaş, 15 Temmuz darbe fiyaskosuyla son buldu ve Cemaat yenildi. Gelinen durumu böyle özetleyebiliriz.

Evet, 15 Temmuz darbesi, beklenmiyor değildi. Daha doğrusu, Ordu içindeki Cemaatçi subayların duvara sıkıştırılmış kedi misali, can havliyle bir tırmalama eylemine geçecekleri biliniyordu. Nereden biliniyordu ?  Ergenekon-Balyoz darbeleri tezgâhı içinde bulunanlara karşı öncelikle İzmir’de Deniz Kuvvetleri içinde başlayan tutuklamalardan…  Ağustosta yapılacak Askeri Şûra’da Cemaatçi tasfiyelerin ön hazırlığıydı bunlar.  Tasfiye ile Cemaatçilerin ordu ile ilişkisi kesilecek, tutuklamalar ile uzun bir mapusluk başlayacaktı. Başlarına geleceği bilenler, “Ya herro, ya merro” diyerek darbe eylemine giriştiler, ama yüzlerine gözlerine bulaştırdılar.

Darbe sonrası en çok sorulan sorulardan biri şuydu: TSK’da bu kadar geniş bir Cemaat örgütlenmesi var mıydı? Cemaatin 40 yıla yakın bir örgüt geçmişi olduğunu unutmamak gerekiyor. TSK’da Fethullahçılar tahminlerin çok ötesinde  örgütlüydüler. Sorgular ve yargılamalar başladığında bu daha çok açığa çıkacak. Darbeciler sadece Fetullahçılar mıydı? Bu sorunun yanıtı da, hayır. Çekirdekte Fetullahçılar olmakla birlikte, belli AKP karşıtı laik,Atatürkçü  kesimler ile ittifak da söz konusuydu. Darbenin başarılı olması halinde  dışarıdan, özellikle ABD’den itiraz gelmeyeceğini tahmin ediyorlardı.

 Neden çuvalladı?

Darbenin çuvallamasında, saldırı halinde olanın AKP olması etkiliydi, zaman daralıyordu. Sıkışık zamanda darbe yapılmalıydı. Üstelik, geleneğin tersine emir-komuta içinde yapma imkanı yoktu. Genelkurmay’ı  kontrol altına almadan iktidara darbe yapmak kolay olmayacaktı. Dar zamanda Genelkurmay etkisiz hale getirildi ama yeterli sayıda askere darbede, yapılması gerekenler anlatılamadı, çoğu asker kışlasından çıkarılamadı, stratejik kurumlar ele geçirilemedi.Örneğin TRT’ye el koyarken onlarca özel kanalın hemen emre uyacaklarını beklemek tam bir sefalet örneğiydi. Sokak hâkimiyeti sağlanamadı. Sokağa çıkan erlerin olan bitenden haberi yoktu ve tam da bu nedenle karşılarında sivilleri gördüklerinde neye uğradıklarını şaşırdılar. Tanklarını, silahları kullanmaksızın teslim oldular ve ağır hakaretlere, baş kesme gibi cinayetlere maruz kaldılar.

Darbecilerin bir yanlış hesabı da TRT’de bildiri okunmasının ardından kitlelerin sokağa çıkmalarını beklemeleriydi belki de. Öyle olmadı. Çünkü Fethullahçılık, anti-AKP kitlenin en az AKP kadar sevmediği, uzak durduğu bir çizgi. O nedenle, çoğu kitle, darbedeki Cemaat damgasını görünce yerinden kımıldamadı, yine 1971 ve 1980 darbelerinden görülenden eksik olarak ABD, darbecilerin arkasında açıktan görünmüyordu. Kitleler TV’nin karşısında “Yiyin bir birinizi” demekle yetindi. Sokağa çıkanlar RTE’nin kitlesiydi Diyanet güdümünde camilerden okutulan selalar eşliğinde, darbeyi eline yüzüne bulaştırmış askerleri derdest etmek , “Demokrasiyi savunmak(!) güç olmadı.

AKP cephesi

Darbe hamlesinden kaçak sarayın bilgisinin olmaması mümkün değil. İstihbaratları vardı, hata yapmaya zorladılar darbecileri ve hamleyi etkisiz hale getirdikten sonra nasıl kendi puanlarını yükseltmeye yarayacağının hesaplarını yaptılar ve oyun planları işledi.

Darbe yanlısı bir kitle ortaya çıkmayınca sokaklar AKP kitlesince doldu, taştı. Muhalefet partilerinin zaten darbeyi onaylamak gibi bir niyetleri yoktu. Bu durumdak teslim olmuş erleri rencide etmek, tank üstünde gösteriler düzenlemek…Bütün bunları dünyaya demokrasiyi savunmak diye sattılar.

Ak faşizm böylece can düşmanı cemaate son kılıç darbesini indirirken, nicedir inşa halinde olduğu rejiminin, parti devletinin son tuğlalarını da aynı gün örmeye başladı; yargıda tasfiyesine karar verdiği ve Cemaat mensubu olarak fişlediği  yüzlerce yargı mensubuna darbe yaptı. Mazaret hazırdı;bize el birliği ile darbe yapmaya kalktılar, cezalarını çekecekler…

Bu cadı avının, hesabını görmeye karar verdikleri diğer resmi ve sivil alanlarda süreceğini bilmek gerekir.

Cemaat karşısında zafer elde eden RTE, bu zafer sarhoşluğuyla rejim inşasına hız verirken hatalar da yapacaktır. Bu kendi açısından bir düşmandan kurtulmaktır ama çevresi yine de kuşatılıdır. Suriye’de PYD yükselişi, içeride Kürt sorunu, ekonomik kırılganlıklar, bagajındaki suç paketleri…Bütün bunlar henüz rahat vermemektedir. Yine de ters yöndeki sürücü olarak bu hukuksuz yürüyüşünü sürdürmek durumundadır.

Cemaati tasfiyenin ardından Akfaşizm baş düşman olarak gördüğü ikinci düşmanına Kürt hareketine daha çok yoğunlaşacaktır şimdi. Nitekim ayranı kabaran kitlelerin HDP binalarına saldırmaları, “Mecliste PKK’lı istemiyoruz” diye salyalarını akıtmaları gözlerden kaçmadı.

RTE, hedefine odaklı.Başkanlık için şimdi vakit kaybetmeden, Kürt siyasetini tasfiye eylemine yoğunlaşacak, meclisten HDP’yi tasfiye etmek ve ardındaki 5-6 milyon seçmeni yıldırmak isteyecektir. Bir erken seçim hazırlığı yaptırabilir. Özellikle darbe günü sokağa saldığı ve bütün gece sokakta tuttuğu  kitleleri daha çok politize etmeyi hedefleyecektir.

Akfaşizmin tabanı

AKP’yi sandıkla iktidara getiren ve giderek desteğini pekiştiren , niceliğini artıran İslamcı AKP tabanı, RTE’nin artan hukuksuzluklarına canlı kalkan olmayı da sürdürüyor, dahası sokağa dökülüp rejimin muhafızı olmada yol kat ediyor.

Bu kitlenin daha örgütlü, hatta yarı-silahlı hale getirilmesi rejim için kaçınılmaz görünüyor. Bir kısmı “cihatçı” karakterde olan ve cihatçılarla temas içinde olan kadrolar, bu sivil örgütlenmelerini ileriye taşımaya başladılar ve bu darbe günü gözlendi bile.

RTE, kontrolünde tuttuğu polis ve asker gücünün yanında bu sivil güçle, islomofaşizmini taçlandırmanın peşinded. İdam cezasını gündeme taşıyan RTE, şiddet tutkunu bu kitleyi kendine daha çok bağlıyor. Kitle, RTE’yi başkan görmek istiyor ve lideri yücelttikçe yüceltiyor, rejimi vazgeçilmez görüyor, dolayısıyla farklı olana, muhalefete tahammül edemiyor. RTE’nin bu  ruh halini değerlendirip başkanlık yolunda bir baskın erken seçim ortamında Kürt seçmen kitlesini, hatta AKP’li olmayan tüm seçmenleri bu güruhla yıldırması, korkutması, sandıktan uzak tutması beklenmelidir.

Özsavunma

Bu iç karartıcı durumla yüzleşmek şart. Ama varolabilmek için karşı koymanın yollarını bulmak ,bir meşru savunma hattı kurmak da şart. Bunu, geçmiş anti-faşist mücadele gelenek ve birikimimizden de yararlanarak vakit geçirmeden bulunduğumuz her yerde, mahallelerde, iş yerlerinde, okulda, çarşıda, sokakta yapmak durumundayız.

Akfaşizm çetelerine karşı kendini meşru olarak savunacak dayanışma ağları, yapılar, aynı zamanda yeni bir yaşam biçiminin de icra organları olarak işlemeli, direniş ve yeniyi üretme gündelik yaşamın tüm alanlarında icra edilmelidir. Rejimin, kendisinden farklı olanlara, Kürtlere, Alevilere, eşcinsellere, çevrecilere, laiklere… tüm kesimlere dönük artacak saldırılarına karşı, yeise kapılmadan, içe kapanmadan hızla örgütlenmek, mücadeleyi sokağa taşımak, bir an bile ertelenemeyecek bir  sorumluluktur.

Bu sorumlulukta herkes elbirliği yapmalı, dayanışmalı, bir birini cesaretlendirmeli.

Henüz kaybedilmiş bir şey yok.

 

Genel kategorisine gönderildi | Darbe sonrası ve Akfaşizmin kitle tabanı için yorumlar kapalı

Kaçak Saray’ın Hamleleri ve Açmazları..

Bir bütün olarak muhalefet, “defans yapmaktan”, bir türlü “ofansa geçemediği” için, tarihin akışında hep Kaçak Saray’ın hamlelerini , hangi adımla neyi amaçladığını izlemek zorunda kalıyoruz. Hedef koyan ve o hedefe dönük hamle yapan hep Kaçak Saray. Muhalefet, ancak bu hamleleri izlemek, elinden gelebiliyorsa savunma çabasında, ama bir türlü kendisi hamle başlatamamakta.

Rejimin tek başına iktidarı elinden kaçırdığı 7 Haziran 2015 kilometretaşından sonra da aynı şeyi yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz.

7 Haziran sonrası ittifak..

İktidarı, hiçbir şekilde bir ortakla paylaşmaya tahammülü olmayan Kaçak Saray, 7 Haziran seçimleri sonrası yeni bir ittifak ve hamle dizisi başlattı. AKP’nin tek başına iktidarının önünü kesen Kürt siyasetini ve müttefiki solu geriletmek, hatta imha etmek üzere, rejim, Kürt siyasetine karşı  “Güvenlikçi”  politikaları esas bilen ve hep hazırlığını bu konuda yapmış TSK’nın elini serbest bıraktı.  Bir anlamda Kürtleri tamamen karşısına alarak  vurucu TSK ile bütünleşti, bunu yaptıkça MHP ve soldaki milliyetçi  kesimle de yakınlaştı.

7 Haziran sonrası oluşan bu yeni ittifak, seçimlerin yenileneceği 1 Kasım’a kadar taş üstüne taş koymadı; IŞİD mamülü katliamların eşliğinde Kürt coğrafyasına dönük (Kandil’in de hendek-özyönetim türü yanlış taktikleriyle çanak tutmasıyla) savaş iklimi, 1 Kasım’a kadar muazzam bir korku ve sindirme dalgası yarattı.  Kaçak Saray, seçimlerde sonuç aldı. 7 Haziran’da kaybedilmiş tek başına iktidar, 4 ay sonra,  1 Kasım 2015’te  yeniden ele geçirildi.

Madem bu ittifakla yürütülen savaş iklimi işe yarıyordu, o zaman devamını getirmekten; Kürt siyasetini hepten kurutmaktan niye geri durulsundu? TSK’nın da canını yakmış “Cemaat”in direnci, birlikte niye kırılmasındı?

Öyle de yapıldı. Bir yandan bizzat bölgede, kentler yakılıp siviller canlarından,mallarından olurken bir yandan da siyasetin parlamenter unsurlarına dönük olarak dokunulmazlıkları kaldıracak hazırlıklar yapıldı; para kaynaklarını kurutacağız diye belediyelere kayyum atanma hazırlıkları yapıldı, uyuşturucu baronları ile ilişki kesiliyor diye, tarlalar yakıldı, yıkıldı. Cemaatin de ayakta kalmış ne yapısı varsa, üstüne gidildi.

Özellikle Kürt siyasetine karşı her düzeyde sürdürülen yıkım hareketinden  Kaçak Saray,  yakın gelecekte yapılacak yeni bir erken seçime Kürt siyasetini sokmamak, seçimde katılımı düşürüp Kürtlerin bağımsız bir siyasette temsillerini önlemek hedefine sahip. İttifakın öteki ortağı TSK’da ise hedeflenen, “Bölücülüğü geriletmek, toprak bütünlüğünü korumak, hele ki Suriye sınırı boyunca yükselen  Kürt siyasetini hiç olmasa ülke topraklarında zayıflatmak”….

Başkanlık sıtması

Kaçak Saray’ın kapağı atmak istediği yer malum: Başkanlık sistemi. Arkasında sayısız Anayasa ve yasa ihlali bulunan RTE’yi huzura ulaştıracak, olası bir Yüce Divan yargılamasından kurtaracak tek sığınak, Başkanlık…Bunu fiilen icra eden RTE, yasal kılıf derdinde. Bunun için 1 Kasım seçim sonuçları yetmedi, kendi eliyle başbakan yaptığı Davutoğlu icraatları da yetmedi. Onun yerine Başbakanlık koltuğuna oturttuğu Binali Yıldırım ve yine atadığı yeni icra heyeti ile Başkanlığa götürecek, diktatörlüğü pekiştirecek adımları atmak gerekiyor. Yargıyı daha da kendisine bağlayıp olası bir “bağımsız” tutuma imkan tanımamak istiyor. Bunun için de yargıda tam bağımlılık sağlanmaya çalışılıyor.  Gidilecek bir erken seçimde MHP ve HDP’yi baraj altına atacak, CHP’yi geriletecek politikalar her tür hukuksuzluk ve keyfilik ile sürdürülüyor. Burada özellikle kilit mesele, Kürt muhalefetine ve HDP’ye dönük hamleleri tamamlamak. Bu konuda , ittifak ortağı TSK’nın çabalarıyla CHP’den bir kesimin rızası da alınmış durumda. Bu, dokunulmazlık oylamalarında görüldü. CHP Genel Başkanı dahil olmak üzere, 20’nin üstünde CHP’li milletvekilinin oylarıyla HDP’lileri Meclis’ten koparacak  dokunulmazlıkların kaldırılmasına, CHP üst yönetimi  “evet” diyerek katkı sağladı.

Suriye ne olacak?

İçeride Kürt siyasetini ve onunla dayanışan genelde sol, demokrat muhalefeti elimine etme, Kaçak Saray’ın oyun planının bir parçası. Müttefik TSK için ise içeride Kürt siyasetini elimine etmek yetmiyor, Suriye’de yükselen Kürt dalgası bir o kadar önemli. ABD’nin müttefiki olarak IŞİD’e karşı savaşan PKK uzantısı PYD’nin güçlenmesi, içerideki Kürt hamlelerini etkisizleştirici özellikte. Suriye’de gelinen yeri ve aktörlerin dizilişini anımsamak yerinde olacaktır.

ABD, Rusya, Esad ve İran, IŞİD operasyonlarını senkronize biçimde yürütüyorlar. IŞİD, birden fazla cephede saldırı altında. Irak ordusu Felluce’de harekât yürütürken, Esad Rakka’da baskılamayı sürdürdü. ABD desteğindeki PKK/ PYD unsurları ise iki harekâtın yarattığı fırsatları değerlendirerek Türkiye sınırından 40 km uzakta, Fırat’ın batısında ilerledi. IŞİD, üç cephede kara savaşı yürütmenin yanı sıra, havadan da bombalandı.

Suriye ve Irak’taki  gelişmeler Kaçak Saray’ın  beklenti ve öngörülerinin çok dışında seyretti. Tüm itirazlara rağmen, ABD himayesindeki PKK/PYD unsurları Fırat’ın batısına geçtiler ve ilerlediler. Hedef , IŞİD’in Türkiye ile fiziki komşuluğuna son vermekti ve oraya çok yaklaşıldı.

ABD’li yetkililer, Fırat’ın batısında PKK/PYD operasyonlarının gerekçesini, hâlâ, IŞİD’in Türkiye üzerinden personel ve lojistik temin ettiği iddiasına dayandırıyordu. Hava değişince Türkiye, sınıra çok sayıda birlik kaydırdı, IŞİD hedeflerini de sık sık vurdu

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Antony Blinken CNN Türk’e verdiği mülakatta şunları söyledi: “Aslına bakarsanız, Menbic’de beraber çalışıyoruz (Türkiye’yi kastediyor) ve bu çok önemli bir operasyon. Türkiye ile Suriye arasındaki sınırın bir süredir IŞİD’in kontrolü altında bulunan bir kısmı var. IŞİD bu bölümü yabancı savaşçıları Suriye’ye sokmak ve savaşçı tedarikini tazelemek için kullanmanın yanında, eğitimlerini tamamlayan söz konusu savaşçıları ve teröristleri Türkiye’de, Avrupa’da ve ABD’de saldırılar düzenlemek üzere Suriye’den çıkarmak için kullanıyor. Bizler, hem batıdan doğuya doğru hareket ederek batı yönünden, hem de kuzeye ve batıya doğru hareket ederek doğu ve güney yönünden bu sınırı kapatabilmek için birlikte bir operasyon ortaya koyduk. Söz konusu operasyon gerçek anlamda başarı elde ediyor ve ABD ile Türkiye arasındaki koordinasyon ve işbirliğinin bir sonucu.”  (Alıntı 21 Haziran, Milliyet, Nihat Ali Özcan’dan)

Bölgede üstün duruma geçen aktörlerle sürtüşmemenin yolu, IŞİD’e vurmak olunca, IŞİD de dönüp Türkiye’yi ısırdı ve havalimanındaki 44 kişinin katline neden olan canlı bomba eylemlerinin arkasının gelip gelmeyeceği konuşulmaya başlandı.

Diplomasi hamleleri

IŞİD’e TSK darbesi, bölge aktörlerinden olup AKP rejimiyle kanlı bıçaklı hale düşen İsrail ve Rusya ile eş zamanlı diploması hamleleri ile paralel gelişti. Bu ülkelere verilen tavizlerin, dilenen özürlerin, ekonomik ambargoları, politik, jeopolitik riskleri azaltmaya dönük hedefleri var elbette ama “Kürt hedefi” daha baskın.  Nitekim Saray’ın gazetesi Akşam’da 29 Haziran’da Kurutuluş Tayız bunu açıkça ifade ediyordu; “Türkiye, toprak bütünlüğünü tehdit eden gelişmelerle karşı karşıya olan bir ülke. Suriye iç savaşının patlamasının ardından ülkemiz abluka altına alınmaya çalışılıyor. Ortadoğu coğrafyası yeniden çizilirken Batılı güçler ve bölgedeki devletler bazen açık, bazen örtülü şekilde Türkiye’yi güney sınırından sıkıştırmaya uğraşıyor. Ortadoğu adeta “üçüncü dünya savaşı” koşullarını yaşıyor. Bu durumda Türkiye’nin dünyayla ilişkilerini yeniden düzenlemesi önemlidir. ABD, İsrail, Rusya, İran ve Mısır’la ilişkilerin bundan önceki gibi sürmesi mümkün değil. Bu nedenle adı geçen ülkelerle ilişkiler yeniden düzenleniyor. Dış politikada atılan bu adımlar ülkeye nefes aldıracak, Türkiye’nin toplumsal ve siyasal bütünlüğünü garanti altına alacaktır”

Diplomatik hamleler daha çok, Suriye’de Kürt siyasetinin yükselişini ve ardından kurulacak “Yeni Suriye”de bir aktör olarak kabulünü önlemek amaçlı…Bunun, Türkiye’nin iç siyasetiyle doğrudan ilgisi ve Kürt sorununun Türkiye için hep “baş ağrısı” kalmasına yol açacak uzantıları var.

Diplomasi hamleleri beklentilere cevap verir mi? Zor. İsrail ve Rusya’nın sağlayacakları tavizler karşılığında Kürt siyasetine karşı durmaları için bir neden var mı? Hele ki en yakın müttefiki olarak görüp operasyon yürüttüğü PYD için, ABD neden Kaçak Saray’ı ve müttefiki TSK’yı mutlu edecek bir “Brütüslük” yapsın ki? Kürtlerin Suriye’de bölgesel özerklik talebini, çoğu ülke (Belki İran hariç) , anlayışla karşılıyor ve istikrar için gerekli görüyor.

Çıkmayan candan umut kesilmiyor. Sarayın hamlelerini, örtülü sürdürülen Esad temasları da izliyor. Esad’a da geleceğin Suriye’sinde Kürtleri tanımaması konusunda belli öneriler götürülüyor. Bütün bu hamlelerden umulan, Kaçak Saray ve TSK için hem içeride hem sınırda Kürtleri etkisizleştirmek… Bu hedefe ulaşılmasının belli engelleri var; özellikle küresel ve bölgesel güçleri bu konuda ikna etmenin zorlukları var. Sonucu, hem içerideki direniş hem de bu diplomasi savaşları belirleyecek diyebiliriz.

Ama bundan sonraki hamleler, hep Kürt sorunu minvalinde seyredecek. Buradan yol alındığı ölçüde, baskı dozu azaltılmadan hatta koyulaştırılarak , yanında çeşitli ekonomik, sosyal popülist politikalar artırılarak bir baskın erken seçim ile HDP’yi seçime sokmayan, baraj altına düşüren, MHP ve CHP’yi de gerileten bir seçim sonucu alınmak istenecek. Bu sonuçla da istenen Anayasa değişikliği yapılmak istenecek, bu açık.

Muhalefet

Kanun kaçağı Saray’ın bu hamleleri karşısında, muhalefetin yine hep savunmada olduğundan söz etmiştik. Ana muhalefet partisi CHP’nin üst yönetimi , rejimin yeni müttefiki TSK’nın dümen suyuna kapılmış durumda ve “ulusalcı” damarının kabarmasıyla oynanan Kaçak Saray oyununun değirmenine su taşıyor. Bunun partiyi içten içe kaynattığı, motivasyon kaybına neden olduğu  biliniyor. Kaynatması da sağlık işareti olur. Örtülü bir genel kabul, CHP için tam teslimiyet anlamını taşır.

Kaçak Saray+TSK savaş oyununa Kandil, doğru bir taktik karşı koyuş gerçekleştiremedi. Rojava’yı Güneydoğu’ya taşımak , hendek, özyönetim ilanı türü yanlış adımlar, savaş ateşini yükseltmek isteyenlere fırsat oldu. Siyasetin önemli kayıpları var. Özellikle sivil muhalefet alanında. Başka bir ifade ile, Suriye’de kazanılanı, Güneydoğu’da hovardaca harcayan bir Kandil pratiği yaşandı. HDP’nin 7 Haziran performansını tutturması zorlaştı. Saray’ın, dokunulmazlıkları kaldırarak HDP’yi imha etmesine karşı koyuş, gösterilecek direniş mücadelesine bağlı. CHP’den “evet” demeyenler, tutarlı bir Kürt siyaseti geliştirmedikleri, HDP ile dayanışma yerine hayırhah bir tutum içinde kaldıkları ölçüde , HDP’nin ardından kendilerini hedef tahtasında bulacaklardır, bu fırsatı Kaçak Saray’ın kaçırmayacağı bilinmelidir.

Sosyalist sol ise bu toz duman içinde etkili bir aktör olmanın hala çok dışındadır. HDP’yi, doğru algılayamayan, kestirmeden “siyasi rakip” görüp  mesafeli durarak birleşik eylem geliştiremeyen solun, ne kendisine ne de kimseye bir hayrı olacağını sanmıyorum. Hele ki kimi sol çizgilerin, TSK ile uzlaşmış bir CHP’yi silkelemeden, yüzleşmeye zorlamadan,  birlikte, nereye, ne kadar  yol alabilecekleri sanılıyor?

Bir bütün olarak dünya kapitalizmi, onun parçaları AB, İngiltere, ABD…Bütün bunlar bir çalkantı döneminden geçmekte ve kendi siyasi,ekonomik türbülansları ile baş etmeye çalışmakta, bu da Kaçak Saray’a zaman zaman manevra alanları açmakta.

Rejimin, hem bölgede Kürt ve IŞİD meselesinde,  hem de küresel düzeyde ABD ile ilişkisi, özellikle Gülen Cemaatinin sürdürdüğü mücadele ile, gerilimli. ABD’de sürdürülen Zarrab soruşturması Kaçak Saray’a ayar vermenin aracı olarak kullanılıyor ve nelere gebe olduğu pek bilinmiyor.

Rejimin yakın geleceğinde, bu dünya halleri giderek daha etkili olacak denebilir.

Genel kategorisine gönderildi | Kaçak Saray’ın Hamleleri ve Açmazları.. için yorumlar kapalı

İstanbul rant balonunda iniş belirtisi

 

Türkiye’de konut-ofis rantı denince, bunu hemen “İstanbul rantı” diye düzeltmek gerekiyor. Çünkü, “rant” diye bir şeyden konuşulacaksa, bu açık ara İstanbul’a ait bir olgudur. Ankara, İzmir gibi İstanbul’un gölgesinde kalan metropollerin rantlarının, İstanbul’dakinin yanında lafı bile olmaz, desek yeridir.

Neden böyle, neden İstanbul? Marks’tan hatırlayalım; “ Sırf in­şaattan gelen kâr, son derece küçüktür. Onun esas kârı, toprak-rantını yükseltmekten, inşaat alanının dikkatle seçil­mesi ve ustaca kullanılmasından gelir.” (Kapital Cilt II,s.234,Moskow.1967). Özetle, İstanbul arsası, tüm Anadolu,Trakya arsalarından daha yüksek rant sağladığı için böyledir.

ff

 

Kaynak: TCMB,TÜİK

Bu yargıyı sayılarla desteklemek için 2015 yılında, İstanbul konut fiyatlarındaki artışı, diğer iki metropol, Türkiye ortalama konut fiyat artışları ve  diğer yatırım araçlarının getirileri ile kıyaslamak yerinde olacaktır.

Konutta fiyatlar

Merkez Bankası, 2010 yılından bu yana konut fiyat artışlarını belli bir yöntemle izliyor. Merkez Bankası verileri, Türkiye ortalaması olarak konut fiyat artışlarının, İstanbul’un bir hayli gerisinde seyrettiğini, İstanbul’daki yıllık artışların hem Türkiye ortalaması, hem de Başkent Ankara ile üçüncü büyük il İzmir’deki artışları çok geride bıraktığını ortaya koyuyor. Örneğin geçtiğimiz yıl, 2015’te, İstanbul’daki konut fiyatları yüzde 27’ye yakın arttı. Bu, Türkiye genelindeki konut fiyat artışlarının neredeyse 9 puan üstünde. Hele ki Ankara’daki artışları tam 15 puan, İzmir’ dekini 11 puan geride bırakan bir “değerlenme”…

Diğer getiriler ve konut

Konut rantının, özellikle İstanbul konut rantının iştah açan boyutlarını anlamak için , öteki yatırım araçlarının yıllık getirilerini anımsamak yerinde olur. İstanbul konut fiyatlarının yüzde 27 arttığı 2015’te, dolar da aynı artışı gösterdi. Ama 2015 bir istisna. 2011-2015 dönemi alındığında ise dolardaki yıllık ortalama artış yüzde 13’ün altında kalmasına karşılık, İstanbul konut fiyat artışı yıllık yüzde 18’i buldu. Bu da İstanbul’da konuta yatırımın en çok gelir getiren alternatif olduğu gerçeğinin altını çiziyor.

 

Hele ki diğer yatırım araçlarındaki artışlar…Örneğin İstanbul konut fiyat artışının yüzde 27 olduğu 2015’te mevduat faizinin yıllık getirisi yüzde 5’te kalıyor, borsanın yıllık getirisi eksi 13,5’u buluyor, külçe altın bile iyi bir yıl geçirse de yüzde 13 getiride kalıyordu.

İstanbul ve diğerleri

Bu rant artışı, birçok birikim sahibini, barınma amaçlı olmaktan çok, yatırım amaçlı konut alımına yöneltti ve İstanbul’da satılan konutlar, toplam satışların sayı olarak beşte birini aştı. 2015’te satılan 1 milyon 290 bin konuttan 240 bini İstanbul’a aitti. Ama bu sayısal boyut yanıltmamalı. “Değer” olarak İstanbul’daki birim daire fiyatları, hem Türkiye ortalaması hem diğer metropollerinkinin çok üstünde olduğundan, toplam konut satışlarında İstnbul’un değer olarak aldığı pay çok daha yüksek. Örneğin yine Merkez Bankası verilerine göre, 100 metrekare bir ortalama dairenin İstanbul’da 2015 fiyatı 330 bin TL’yi bulurken, Türkiye ortalaması aynı büyüklükte daire için 177 bin TL’de kalıyor; Ankara’da 147 bin TL’ye İzmir’de 192 bin TL’ye aynı özellikte daire alınabiliyordu.

Bu da İstanbul rantının bir başka göstergesi. Aynı büyüklükte bir daire İstanbul’da 100 iken Ankara’da 48, İzmir’de 58; Türkiye ortalaması olarak 54 değerde. Başka bir ifadeyle İstanbul’da tek daire alınan parayla, Ankara’da iki daireyi  rahat rahat almak mümkün. Ama fark şu; biri İstanbul, diğeri Ankara coğrafyasının daireleri…

Dolayısıyla değer olarak toplam konut satışlarından İstanbul sayı olarak yüzde 18-20 pay alsa da ,değer olarak payının yüzde 36-40 dolayında olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Balon iniyor mu?

Son 5 yılda ortalama yüzde 18 artan ve yüzde 7-8 bandındaki tüketici enflasyonunu bir hayli geride bırakan İstanbul konut fiyatlarındaki artış, haliyle, bir yatırım seçeneği olarak çoğu para sahibini bu yöne çekti ve talep arttıkça fiyatlar da hızlandı. Ama 2016’da farklı bir iklime geçilmiş görünüyor. Hem satışlarda durulma var hem de fiyatlarda gerileme. Bu da İstanbul rant balonu inmeye mi başladı, sorusunu sorduruyor.

2016’nın ilk 3 ayında, konut satışları fena gitmemişti. Ama nisanda deyim yerindeyse bir hüsran yaşandı. Toplam satış 119 binden 106 bine geriledi. Bu gerilemenin etkisiyle ilk dört aydaki satış da geçen yılın altında kaldı.
Geçen yıl dört ayda 416 bin konut satılmışken, bu yılki satış ancak 410 bin oldu. Bu, yüzde 1,4 azalma demekti.

Kaynak:TÜİK,TCMB İlk 4 ayın satışlarından yüzde 18 pay alan İstanbul’da satışlar 75 bini ancak buldu ve 2015’in ilk 4 ayının 2 bin gerisinde kaldı. Ankara’daki azalış 4 ayda 5 bini bulurken İzmir’de pek değişmiyordu. Satıştaki azalmanın yanı sıra fiyatlar da gevşedi.

ggf

Kaynak: TCMB

Yine Merkez Bankası verilerine göre, 2016’nın ilk çeyreğinde Türkiye genelinde konut fiyat artışı, bir önceki çeyreğe göre,  yüzde 2,4, İstanbul’daki de yüzde 2,6 artmıştı. İstanbul’da 2015’in son çeyreğinde yüzde 6 artan fiyatlar, 2016’nın ilk çeyreğinde 3,5 puana yakın vites kaybetmişti. Bu dikkat çekiciydi. Fiyatların hiç bu kadar tempo kaybettiği bir çeyrek hatırlanmıyordu yakın yıllarda.

is

Faizde ve fiyat beklentisi?

Konut yapımında, yani arzında, özellikle İstanbul’da artış durmuyor. Televizyonlarda, gazetelerde konut ilanlarından geçilmiyor. Ancak talep, arzı karşılayacak ölçüde büyümüyor. Bir neden, faizlerin düşeceği beklentisiyle ilgili.  Mevcut faiz oranları yüksek bulunuyor ve faizin gelecekte daha aşağıda oluşacağı bekleniyor. Faizde indirim yönlü siyasi baskıların sonuç vereceğini bekleyerek talebini erteleyenler bir hayli fazla. Bu ise, bugün için işlerin durağanlaşmasına, konut satışlarının hız kesmesine yol açıyor.

Talebi düşüren bir başka etken, fiyatların aşırı arttığı yorumu. Konut fiyatlarında balon olduğu ve bu balonun günün birinde mutlaka patlayacağı görüşü sıkça dile getiriliyor. Yani bir yandan, “Faizler yüksek, şimdi konut almak için hiç de uygun bir zaman değil” mesajı veriliyor, bir yandan da “Fiyatlar balon yaptı, bekle biraz” denilmiş oluyor. Dolayısıyla konut satışlarının hız kesmesine ve gerileme göstermesinde bu yorumlar etkili oluyor..

Bunların nerede denge bulacağını, satıcıların fiyatlarını nereye indirecekleri ve bundan ne kadar kayba, ya da “kazançtan kayba” uğrayacaklarını görmek için beklemek gerekiyor.

 

 

 

 

 

 

 

Araştırma - Haber kategorisine gönderildi | İstanbul rant balonunda iniş belirtisi için yorumlar kapalı

Eyes in Turkey glued to price of US dollar

Mustafa Sönmez – Hürriyet Daily News, May/30/2016

With the formation of the Binali Yıldırım government, the foreign exchange rate and interest rates seem set to be given a new direction. The pulse of the new government, in the second half of the year, will be set by the price of the dollar. Both domestic risks and the risks in the Middle East, as well as the Fed’s stance, are determining the price of the dollar. The dollar, as a matter of fact, is the most important parameter affecting Turkey’s state of affairs.

Barometer

Despite the fluctuations in politics and financial markets, the consumer confidence index did not drop in the month of May; actually, it went up 0.4 percent. Since there was no fluctuation in consumer confidence, significant results are not expected in other confidence indexes.

Despite the financial and political turbulence experienced after Ahmet Davutoğlu’s resignation on May 4, why did the consumer index not fall? The answer to this question lies in the dollar exchange rate. The dollar rate, even though it fluctuated in May, did not show a mobility that would disrupt the confidence. From the end of April until May 20, the Turkish Lira fell 6.1 percent against the dollar. When we view it from the point of the dollar, it went up from 2.79 to 2.97, increasing 6.5 percent.

As well as the lira, other developing country currencies also lost 4 percent of its value against the dollar. But again, the extra loss of the lira has been 2.1 percent. Other developments occurred that prevented the swelling of the extra loss. First, local investors and depositors exchanged their foreign currency deposits for lira. They switched to the lira to take advantage of the rising rates. In the first two weeks of May, residents sold $7 billion dollars. This is the biggest sale residents have conducted in the past years. Both real persons and legal entities engaged in the selling. If these sales had not stopped the rise in the rate, then the price of the dollar, which neared 3 liras, could have easily risen to the 3.05- and 3.10-lira corridor.

The importance of the dollar

In Turkey, the dollar and its exchange rate is a barometer for the economy. The pulse of the economy can be felt by looking at the dollar. In every era when the mobility of the dollar rises, there are times when the economy shakes. There are several explanations to this: Because Turkey is a country where domestic savings are inadequate, foreign resources are of vital importance. The current account deficit is chronic. Imports are $207.2 billion and the gross domestic product is $720 billion. The rate of imports to the gross domestic product is 28.8 percent, which is high. Imported products, to a great extent, consist of energy, intermediate goods and raw materials. The exchange rate is included in all production costs. This aspect is also a determinant of the inflation rate.
YENI-GRAFIKLER---1
The chronic current account deficit is financed by foreign resource inflow. The outstanding external debt is over 55 percent of the national income and two thirds of it belongs to the private sector. The foreign debt of the private sector is $287 billion. The domestic loans that are foreign currency based are $150 billion. Major investments have been financed by external loans. In those years when the exchange rate increases, major industrial companies experience exchange rate losses. When the lira gains value, then their profits increase. This segment is the most sensitive to exchange rate rises.

Almost 40 percent of the total savings of residents of Turkey are foreign exchange accounts, and they are nearing $160 billion.

Because of all these reasons, the basic and preliminary indicator of the economy is the dollar rate. In the second half of the year, eyes will be on the dollar exchange rate.

Risks

It seems like the appointment of Mehmet Şimşek as deputy prime minister as desired by the markets has pushed down the risks for Turkey. However, the lifting of the immunities of deputies has strained the political environment drawing both domestic and international reactions.

Clashes in the Middle East, especially the Syria factor, are again increasing Turkey’s risks. Debates on the presidential system have the potential to increase political tension and increase risks.

As important as these are, there are also the international winds. The probability that the U.S. Central Bank Fed’s rate hike in June may result in the withdrawal of global funds from countries like Turkey. This is an important factor that could raise the dollar rate again.

Same rates

After the cabinet change, the interest rate decision of the Monetary Policy Board meeting on May 24 was awaited in earnest anticipation, but the result was no different than what was expected by the markets.YENI-GRAFIKLER--2

The Central Bank had kept the overnight lending rate stable at 10.75 percent for one year but had started lowering it this year in March. The lending rate was 10.50 percent in March and 10 percent in April.

Another tool in funding the markets is the weekly repo auctions. The interest rate in this funding has been at the level of 7.50 percent since February last year.

What interests everybody is the cost of funding. The funding cost which shows the average of the overnight lending and the weekly repo auction rate, based on amounts, had a fluctuating course, recently becoming 8.5. This rate was about 9.13 percent in February. In three months, it fell more than half a point. This is the rate at the crux of the matter.

The Central Bank on May 24 decreased the overnight lending rate, which is the interest ceiling, of the funding rate by half a point to 9.5 percent. It did not change the weekly repo rate. Thus the average funding cost stayed at 8.5 percent, meaning nothing changed.

Inflation

Especially those who are close to the president are raising their voices that the Central Bank should have decreased interest rates more. Those who argue this say that high inflation has stopped causing trouble for Turkey. As a matter of fact, this cannot be said. Even though annual inflation appeared that it fell to 6.57 percent at the end of April, the annual rate is expected to rise in May, even if only slightly. Besides, core inflation is still hovering around 9 percent.

Thus, it is too soon to say that inflation is no longer a problem in Turkey. The Central Bank considered this and the sensitivity of the conjuncture we are experiencing but did not change rates. It is clear there is an agreement on this with Şimşek, who is still at the wheel of the team managing the economy.

Araştırma - Haber, English kategorisine gönderildi | Eyes in Turkey glued to price of US dollar için yorumlar kapalı

Regional inequalities in Turkey not easing

Mustafa Sönmez – Hürriyet Daily News, May/ 23 /2016

Major regional inequality is one of Turkey’s structural problems. Even though investment incentive measures were taken in 2012, this gap is not shrinking.
In terms of regional inequality, Turkey is second only to Chile in the Organization for Economic Co-operation and Development (OECD). Among OECD member countries, the best regional balance is seen in North European countries, led by Sweden and Holland.
The regional inequality issue in Turkey is also an important obstacle to Turkey’s EU membership. Turkey must lower its interregional differences to an acceptable level, which is one of the key conditions to joining the union.
There are significant historic, social and economic reasons for regional inequality in Turkey. Provinces in eastern and southeastern Anatolia have not been able to benefit adequately from the advantages of development. Not only them but also the easternBlack Sea region, certain parts of Central Anatolia, and even some parts of western Anatolia and the Mediterranean.
From the 1980s to the 2000s, when Turkey became more open to the global economy and market fluctuations and more distanced from central planning, regional inequality in the country was exacerbated in favor of strong regions and against underdeveloped regions.

In a 26-region categorization of Turkey, six sub-regions in eastern and southeastern Anatolia are in the bottom seven places. Istanbul’s share of the overall national population is 3 percentage points higher than the population of 21 provinces in the east, but its share of national income is over 20 percentage points higher at 28 percent. The lowest six sub-regions in southeast Anatolia have a share of 7.4 percent.

Incentive programs and results

The “New Investment Incentive Program” that went into effect in mid-2012 introduced different practices according to the type of the investment, its size, and the region. The program is made up of four different practices:

1-Regional Investment Incentive Practice

2-Large-scale Investment Incentive Practice

3-Strategic Investment Incentive Practice

4-General Incentive Practice

The program contains tools such as tax reductions, support for the employer’s insurance premiums, and support for interest rates. It separates Turkey into six different regions according to economic and social development levels, within the framework of a study conducted by the Ministry of Development in 2011.

Region 1 was granted the least advantageous incentives while Region 6 was granted the best incentives.

However, this program was not successful as it failed to be sufficiently selective in supporting a certain region or a certain sector. As a result of this inefficient program, the desired reduction in the regional gap was not reached. The results of the period from June 2012 to the end of 2015 prove this.

According to data from the Ministry of Economy, in that period investments worth a total of 309 billion Turkish Liras were supported with incentives. However, the regional distribution of investments does not seem to be good at lowering the imbalance as desired. In the same period, Region 1 – which included Istanbul – took the top slot in investments with a share of 35 percent. Regions 2 and 3, both of which lie in the west of the country, had a share of 31 percent of the investments. As a result, two thirds of the supported investments were made in already developed and relatively developed regions. The least developed Region 6, covering the eastern and southeastern Anatolia, took only a 5 percent share of the supported investments in the same period.

For a more effective policy

Even though the gap in the distribution of national income among regions is an issue going back many years, it grew further with the neoliberal policies after the 1980s put an end to public investments. Following the privatization and closure of many public enterprises, along with their investments, the gap between the regions grew wider.

What’s more, the new paradigm that has based economic growth on the inflow of foreign resources – because of inadequate domestic savings – preferred to attract hot money with low exchange rates and high interest rates. This made importing cheaper, and the destructive policy of encouraging imports has rapidly eroded industry in Anatolia, which should have been protected. When Anatolia could not save itself from the de-industrialization disease, the bleeding in the workforce and capital accelerated with domestic migration.

Although a regional perspective in supporting investments seemed to be developed in the AKP era, an effective incentive policy was not created. The public sector has persistently avoided making investments, especially in the industrial sector, exacerbating inequality between developed and underdeveloped regions.

Incentives have mainly been offered to the most profitable sectors in the short-term, including the construction sector, the energy sector (which develops many environmentally unfriendly projects), and other service sectors with no value in foreign trade. The limited number of manufacturing investments was made largely in Istanbul and its neighboring regions, rather than Turkey’s more underdeveloped regions.

In recent years, especially when industrial investments slowed down, a new growth approach required a fresh industrial perspective that would encourage new investments. A fresh public investment model, focused on the public good rather than profitability, will be crucial in resolving problems resulting from regional inequality.

Araştırma - Haber, English kategorisine gönderildi | Regional inequalities in Turkey not easing için yorumlar kapalı

Ters Şeritteki Ak faşizmin Ömrü?

 

Dokunulmazlıkların kaldırılmasını öngören Anayasa değişikliğinin ardından, Türkiye’nin toplumsal satranç tahtasındaki taşlar yeniden şekil aldı. 4 mayıs’ta tam frekans tutturamadığı Ahmet Davutoğlu’nu “deviren” Kaçak saray mukimi, son hamlesi olan ağırlıkla HDP’li milletvekillerini hedefleyen dokunulmazlık yasa değişikliği ile bir adım daha ilerlemiş görünüyor. Üstelik bu muharebeyi-şimdilik- kazanmış görünürken CHP’yi yanına çekmiş olması ve CHP’de yarattığı iç çatışma da bonusu!..

CHP’li 20 kadar milletvekilinin referandum ringine çıkıp bir daha nakavt olmamak için sarıldıkları “Evet” oyu, CHP’yi referandum zahmetinden kurtarsa da Kaçak Saray’ı bir zevkten mahrum etmiş gibi görünüyor:Hezimet zevkinden(!)…

Oysa her hamle, her muharebe, gözüne uyku girmeyen kaçak sarayın , “Kanun kaçağı” durumunu biraz daha uzatmaktan ibaret, o kadar. Ulaşmak istediği Başkanlık zırhına, bagajındaki cesetlerle, girdiği ters şeritten olabildiği kadar yol almak için muhtaç. Ama ne kadar yol alınabilir ki, böyle bir bagajla, hem de ters şeritte? Günü kurtarmak. O kadar…

Kaçak sarayın “başkanlık” rejimi ile yasama-yürütme-yargıyı tek elinde ve inisiyatifi altında tutmak, yanı sıra başka bir rıza –denetleme- aracı olan medya üstünde hükümranlık kurmaktan başka oyun planı yok. Bütün bunları hayatta kalmak için, postu deldirmemek için yapmaya mecbur. Bunun önündeki her engeli, yıkıp gitmeye eli mecbur. Peki ne kadar manevra alanı var, ne kadar yol alıp ömrünü ne kadar uzatabilir?

Gezi, 17/25 ve 7 Haziran

Ak faşizm, hukuk tanımazlık, Anayasa ihlali ve suç üstüne suç biriktirmeyi, özellikle Gezi isyanı ile artırdı.Gezi, korkuttu; ezberlerini çok bozdu, iktidarı kaybetmelerine ramak kaldı ve her tür meşruiyet perdesini yırtmak pahasına isyanı polis şiddetiyle bastırmayı alışkanlık haline getirmeyi, 2013 ortalarında hızlandırdılar.

Ardından, eski ortak Cemaat’in karşı hamlesi olan 17/25 Aralık badiresini de hukuk, Anayasa ihlali ile  etkisizleştirdiler. Artık bagajda cesetler üst üsteydi ve bununla ilerlemek bir zorunluluktu.

Derken 7 haziran 2015 seçimleri geldi ve tek başlarına iktidar elden kaçar gibi oldu. En ufak bir iktidar paylaşımı anlamına gelen koalisyon ihtimalini bile kabullenecek hali yoktu kaçak sarayın ve tüm yolları dinamitleyip yeniden seçime mecbur bırakırken, seçim sonuç tablosunu yeniden lehine çevirmek için Kürt Savaşını başlattı.

İŞİD bulaşığı kitlesel katliamlar, Günaydoğu’da başlatılan , sivilleri de hedef alan amansız bir savaş ile 7 Haziran seçmen iradesine bir operasyondu başlatılan aslında. İkili hedef söz konusuydu: 1) 6 milyonu aşan HDP oylarını bu savaşla azaltabildiği kadar azaltmak, mümkünse HDP’yi baraj altına itmek, 2) Bunu savaş ile yaparken MHP’ye giden milliyetçi oyları AKP’ye çekmek…

İşe yaradı: savaş makinası sonuç getirdi ve 7 Haziran’da kaybedilen, 1 kasım’da  ele geçirildi;  tek başına iktidar şansı geri geldi. Kürt seçmenin bir kısmı sandığa gitmeden, bir kısmı korkup sinerek AKP’ye oy atarak azaldı, Batı’daki HDP destekçileri fire verdi. Ama daha önemlisi MHP’ye giden oylar savaşçı-milliyetçi çizgiye tav oldu ve AKP’ye aktı.

1 Kasım taktiği

Savaş taktiği işe yaramıştı. Hem HDP’ye giden Kürt oylarını aşındırıyor hem de MHP’ye giden milliyetçi oyları çekiyordu. Aynı çizgi, TSK ile uyum içinde sürdürüldü, hala sürdürülüyor…

İhtiyaç duyulan Başkanlık zırhı için  1 kasım meclis aritmetiği de yetmiyor: Barajı geçerek 59 milletvekili ile Meclis’te hala HDP var; 40 milletvekili de MHP’de duruyor. Kürt siyasetini baraj altına itmek, MHP’yi de likidite etmek için hamleler yoğunlaştırıldı.

Dokunulmazlığı kaldıracak Anayasa değişikliği bundan gündeme geldi; HDP milletvekillerini tasfiye etmek için… Kongre yapmak isteyen MHP’ye nifak bunun için sokuldu; MHP toparlanamasın diye…

Dokunulmazlık hamlesine tutarsız, ilkesiz CHP katkısı da sağlandı ve  Kürt siyasetinin Mecliste temsiline tırpan yolu açıldı. MHP üstünde operasyondan da geri durulmuyor. Bu hamleleri daha uyum içinde yapacağı Binali Yıldırım’ı da oturttu Başbakanlık koltuğuna. Bundan sonrasında , ters şeritte de olsa yol almanın daha kolay olacağını düşünüyor olmalı. Ters şerit sürücüsüne herkes sağa sola kaçışarak mecbur alan açacak, kendini sakınmak için saklanacak vs. Ama alınan yol, hepten yasa dışı, hepten kanun kaçağı icraatı…

Kuşatma…

Bagajda cesetlerle ters şerit sürücüsünün yol kat etmesi kolay değil. Kanun kaçağını henüz teslim alamasalar da ensesinde kovalayanlar var. Nefesini ensesinde en çok hissettikleri iç ve dış aktörler var…

Kaçak sarayın en büyük korkusu hala Cemaat. Dış aktör olarak da ABD…Dokunulmazlığı kaldıran düzenlemeyi onaylamayan ABD’nin anında eleştirisi , buna son örnek.

Kaçak saray, indirdiği her tür darbeye rağmen, Cemaatten en büyük entrikaları, Bizantizmi, pusuyu bekliyor. Onu ABD ile işbirliği içinde algılıyor…Hatta sık sık saray gazetelerinden Akşam’da Cemaat ile ABD’nin koordineli çalıştıkları yazılıyor.

Bu konuda ABD’de savcının elinde tuttuğu Rıza Zarrab, en önemli mengenelerden biri. Dokunulmazlık hamlesinin “zaferle” sonuçlandığı günün hemen ertesinde Zarrab soruşturmasıyla ilgili Türkiye’den  91 kişinın adı üstünde durulduğu haberi zamanlama olarak “manidar”…. Bunlardan 17/25 Aralık zanlısı bakanlar, Egemen Bağış ile Zafer Çağlayan’ın yanında BJK Başkanı Fikret Orman’ın adının geçmesi tesadüf olmasa gerek. Diğer isimleri de tahmin etmek zor değil…

Ters şeritteki kanun kaçağı için kullanılan ve kullanılacak mengene, Zarrab olacak. Ama bu kadar değil. Aldığı bütün darbelere rağmen, arkasında 6 milyonluk bir seçmen potansiyeli olan Kürt siyasetini  teslim almak da kolay değil. HDP, olabildiği kadar içeriden; ABD ve AB’den de alacağı demokratik dayanışma ile postu deldirmemeye çalışacak. Dokunulmazlığın kaldırılması, her şeyin sonu değil.

CHP, “Dokunulmazlık sınavı” karnesinin ışığında yeni bir hesaplaşmaya mecbur. Ya AKP safında görünecek ya HDP ile dayanaşacak. CHP’deki beşte bir Evetçi azınlığın Hayır tavrı koymuş beşte dörtlük omurgalı kesimin iradesine hükmetmek istemesi, iç çatışmayı artırır, belki hayırlı da olur. Bu kadar ilkesiz, perakende politika CHP’yi ilerletmiyor, aşağı çekiyor. Ak faşizme karşı, Kürt kimliğinin temsilini,  bir arada barış içinde yaşamayı, tüm özgürlüklerle beraber savunan ve bu konuda çatışmayı göze alan bir CHP daha saygın ve daha büyümeye açık bir parti olacaktır. Bunun tersi bir tutum, CHP’yi iyice etkisizleştirecektir.

Yeniden-üretim

Kanun kaçağı ters şerit sürücüsünün hayatını idame ettirebilmesi, politik, ekonomik, ideolojik yeniden üretim çarkını döndürebilmesine bağlı. Bu konuda adım adım hamleler kazanıyor görünse de etrafı kuşatılı ve şeridi dar.

Politik olarak etkisizleştirmeye çalıştığı Kürt siyasetinden direnç görecek; hem sivil sahada hem askeri sahada.  ABD, AB, Rusya, İran…bütün bu küresel ve bölgesel güçlerle arası şeker renk ve bunlardan yardım alacak durumda değil.

Elindeki tek koz, canlı kalkan haline getirdiği seçmen. Bu seçmen hakimiyetini daim tutmak için bütün enerjisini kullanıyor, her tür popülizmi, milliyetçi-dinci dili kullanıyor ve kullanmaya devam etmek isteyecek. Hem rıza ile hem de baskı ve korku yaymak için şiddet aygıtlarını daha çok donatıyor, yargıyı iyice kontrolü altında tutmak istiyor , bunu Binali Yıldırım’ın başbakanlığındaki hükümetle daha çok koyulaştıracak.

Seçmen desteğini daim tutmanın yolu, ekonomiden de geçiyor. İş-aş derdindeki seçmenin sızlanmasına yol açmayan bir ekonomik dümen tutuşu, ancak dışarıdan para girişinin devamlılığına bağlı. Bu ise , hem Türkiye’nin iç siyasi iklimine hem de dünya ekonomisinin durumuna bağlı. Risklerin önümüzdeki zaman diliminde yükselmesi, dolar fiyatını artırarak ekonomik dengeleri,bu da  seçmenin gündelik iş-aş dengesini bozabilir ve hoşnutsuzlukları artırabilir. Ama tersi de olabilir. Dünya ekonomisi bocaladıkça, geçici sıcak para girişleri, rejimin yelkenine rüzgar da taşıyabilir.

Kaçak sürücünün hayatını idame ettirebilmesi, ideolojik rızayı da gerektiriyor. Medya , eğitim, din kurumları bunun için , bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da daha yoğun kullanılmak istenecek. Medyadan iyice biat istenecek, sosyal medya alanı daraltılacak, yargı silahı medya üstünde daha çok kullanılacak. Eğitim kurumları iyice anti-demokratikleştirilecek , Diyanet üstünden kitlelerin rejime biatı daha çok sağlanmak istenecek.

Mücadele…

Özetle, ters şeritten ilerlemeye çalışan bagajı cesetle dolu sürücünün işi hiç kolay değil. Belki, “kanun namına teslim ol” noktasına gelmedi kuşatma ama, bu dar yolda ters trafikte ilerlemek , hele ki menzile ulaşmak, hiç kolay değil. Herkesin faşizmle uykuları kaçıyor ama kaçak da rahat değil ve gözünü uyku tutmuyor.

Başkanlık muradına erse bile, eninde sonunda bir yerlere toslayacak, bir uçurum çıkacak karşısına, yol bitecek; içeriden çatlamalar olacak, bu kaçınılmaz.

O ana kadar insana, doğaya, her tür varlığa verdiği tahribatla kalacak.

Bu tahribatın daha fazla artmasını önlemek gerek.

Umutsuz değil, umutla, mücadele ederek, tüm hoşnutsuzlukları ve muhalefeti konsolide etmesini bilerek…

Canlı kalkan durumuna getirilmiş kitlelere ulaşıp , anlatarak, hoşnutsuzlukları örgütleyerek, demokrasiyi inşa edip faşizmi geriletmek hala mümkün.

Kaybedilmiş bir şey yok…

 

Araştırma - Haber kategorisine gönderildi | Ters Şeritteki Ak faşizmin Ömrü? için yorumlar kapalı