Rakı sofrasına vergi eziyeti(Al-Monitor, Ocak 11,201)7)

Özet:
İçki üstünden ağır vergiler, kısıtlamalar, içki tüketenlerin yaşam tarzına açık bir müdahale.

Türkiye, hükümetin koyduğu yüzde 5 enflasyon hedefini de büyük bir farkla ıskaladı ve 2016’yı yüzde 8.5 tüketici enflasyonu ile kapadı. Yüksek sayılabilecek bu enflasyon oranına etki eden bir dizi faktör var elbette. Özellikle de sadece 2016’da doların TL karşısında yüzde 20 artması önemli bir etken. Bununla beraber, hedeflerin çok üstünde gelen enflasyonda bir önemli kalem, “keyif verici mallar” kategorisine giren içki ve tütün mamulleri ile ilgili. Bu ürünlerde 2016 fiyat artışı yüzde 32’ye yaklaştı. Bu, ortalama tüketici enflasyonunun yüzde 276 üstünde. Belki bu fahiş zam sadece tiryakileri ilgilendiriyor, toplam tüketim sepetindeki payı yüzde 5’in altında ama yine de keyif kaçırıcı, ayrımcı ve hoşgörüsüzlük örneği.

Daha detayda bakıldığında, Türkiye’nin ulusal içkisi sayılan rakıdaki 2016 fiyat artışının yüzde 25’i geçtiği, miktar olarak en çok tüketilen biradaki artışın yüzde 26’yı bulduğu, şaraptaki enflasyonun da yüzde 13 ile ortalamayı 4.5 puan geride bıraktığı görülüyor.

İçkiye gelen zamlar 2016’ya özel değil. Türkiye, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidar olduğu 2002 yılından beri içki ve sigaraya dehşetli zamlar yaşıyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun verileri ile bu zam basıncı yıldan yıla şöyle değişti: 2003-2016 döneminde tüketici fiyatları genelde yüzde 181 artarken rakının fiyatı yüzde 500, evet yanlış okumadınız yüzde 500 zam gördü. Biranınki biraz altında; yüzde 423, şarap fiyatları ise yüzde 235 arttı.

111Kaynak:TÜİK veri tabanı

Türkiye’de aylık asgari ücretin yılbaşında bin 400 TL yapıldığı (370 dolar dolayında) hatırlandığında, ayda bir litre rakı tüketmeye kalkanın bile asgari ücretinin yüzde 8.5’unu bu kaleme ayırması gerekiyor. Düşünün ki, dana etinin kilosu 40 TL, kaşar peynirinin kilosunun 25 TL olduğu şartlarda bir litre rakı için 117 TL harcamak gerekiyor. Sonuçta, eskiden harcıalem bir keyif maddesi olan rakı, bugün lüks bir madde ve çoğu alt ve orta sınıftan yurttaşın yanına yaklaşamayacağı bir içki haline geldi, daha doğrusu getirildi.

Rakıyı 14 yılda yüzde 500 pahalandırma, tamamen bir AKP icraatı. Çünkü zamlar, içkiye konulan Özel Tüketim Vergisi’nden (ÖTV) kaynaklanıyor. Her litre rakının yüzde 55’i ÖTV olarak devlet bütçesine yatırılıyor. Alkollü içkilerden elde edilen ÖTV’ler, 2016’da 8 milyar TL’ye yaklaştı. Devlet, aynı yıl sigara satışlarından da 30 milyar TL ÖTV elde etti. Bu, aynı yıl otomobilden alınan ÖTV’lerin bir kat fazlası demek.

Sadece içkiden alınan ÖTV, toplam vergi gelirlerinin yüzde 1.7’si. Belki çok değil ama zaten amaç da vergi gelirlerini artırmak değil, vergi üstünden içki tüketimini caydırmak, özellikle de rakı tüketimini. Çünkü, radikal İslamcılığı özellikle son yıllarda artık saklanamayan AKP, İslami prensiplere dayandırarak içkiyi haram sayıyor ve toplumda içki tüketimini neredeyse sıfırlamak ister gibi. Buna önayak olan Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan daha İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken “alan daraltma” ile kısıtlamaları başlatmıştı. Mahalle baskısı Anadolu’da ise aldı yürüdü. Hem belediye başkanları hem vali ve kaymakamlar, kâh manevi baskılarla kâh yetkilerini zorlayarak içki satma, içkili servis yapma faaliyetlerini kuşattılar. Kokteyllerden, kutlamalardan içki kaldırıldı. Adana’da rakı, Antalya’da bira festivallerine son verildi.

Erdoğan Başbakan olunca içkiye kuşatmayı, Anayasa’ya, gençleri korumaya dayandırmak istedi. Şöyle konuşuyordu örneğin Başbakan iken: “Anayasanın 58. maddesine bakınız. Gençliğin geleceğini karartmayacaksınız. Gençliğinalkol düşkünlüğünden tutun da uyuşturucu ve kötü alışkanlıklara karşı korumada biz devlete verilen görevi yapıyoruz. Kimse bu işi farklı yerlere çekmesin.”

İktidarının ilk yıllarında içkiye karşı tutumunu fazla açık etmeyen AKP, oy desteğini artırdığı yeni seçimlerin ardından bu konudaki niyetlerini daha açıktan icra etmeye başladı. Nitekim, 11 Haziran 2013 günü yürürlüğe giren yasayla içki ile ilgili bir dizi yeni yasak geldi. Getirilen 6487 sayılı kanunda, “Alkollü içkilerin her ne surette olursa olsun reklamı ve tanıtımı yapılamaz” deniyor ve satış yapan iş yerlerinden tabelaların bile kaldırılması isteniyordu. İçkilerin kullanılmasını ve satışını özendiren veya teşvik eden kampanya, promosyon, etkinlik yapılamayacak, firmalar sponsor olamayacaklardı. TV’lerdeki dizi, film ve müzik kliplerinde alkollü içkiyi özendirici görüntüler önlenecekti. 22:00 ila 06:00 saatleri arasında perakende olarak içki satışı yasaklanıyordu. İçki satışı yasaklanan mekanlarla ilgili bir dizi kısıtlayıcı düzenleme de getiriliyordu.

Bir yandan bu yasaklar, özellikle taşradaki “mahalle baskısı” ama en çok da vergi üstünden getirilen caydırıcı baskılar içki tüketimini azalttı mı? Gerçekte, Türkiye toplumunda içki kullanımı özellikle Batı ülkeleri ile karşılaştırıldığında çok yüksek değil. Sağlık Bakanlığı’nın Hacettepe Üniversitesi ile yaptığı biraraştırmada şu bulgularla bu durum ifade ediliyor: Türkiye’de erkeklerin yüzde 23’ü, kadınların ise yüzde 4’ü alkol kullanıyor. En yüksek alkol kullanımı yüzde 20 ile Batı Marmara Bölgesi’nde, Ege ve İstanbul ise sırasıyla yüzde 18.8 ve yüzde 17.6’lık oranlarla ikinci ve üçüncü sırada yer alıyor. Alkollü içkiler pazarının yüzde 90’ını bira oluşturuyor. Türkiye’de kişi başına “saf alkol” tüketimi (alkollü içeceklerin içindeki alkol oranı) 1.55 litre iken Avrupa ’da bu oran 10 litreye ulaşıyor.

Türkiye’de geleneksel olarak zaten pek yüksek olmayan alkol tüketimi, AKP’nin icraatlarıyla daha da azalıyor. Kısa adı TAPDK olan Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun verilerine göre, daha çok getirilen ağır vergilerin etkisiyle içki tüketimi azalıyor. Başta da rakı tüketimi. Verilere göre, 2004 yılında 44 milyon litre dolayında olan rakı satışları, 2015 yılında 39 milyon litreye kadar gerileyerek yüzde 11 azaldı. Yıllık nüfus artışının yüzde 1.5’i bulduğu da dikkate alındığında, reel azalmanın daha yüksek olduğu söylenebilir. Rakıdaki gerilemeye karşılık, daha çok da genç nüfusun rağbet ettiği birada 2004-2015 döneminde yüzde 12 artış görüldü ve tüketim 908 milyon litre oldu. Daha çok turistlerin tükettiği şarap ve votkada ise bu sürede yüzde 136 artış görüldü; şarap tüketimi 63 milyon litreye, votka tüketimi ise 14 milyon litreye çıktı.

Özetle, rakıdan etiket fiyatının yüzde 54’ü, biradan yüzde 63’ü oranında alınan özel tüketim vergilerinin, “ağır içki” rakının tüketiminde bir azalmayı getirdiği, birada ise cepleri yaktığı söylenebilir. Bunun “toplumun sağlığını korumak” ile ilgisi olmaktan çok, içki tüketenlerin yaşam tarzına bir müdahale olduğu açık. Her ne kadar AKP mensupları buna katılmasalar da hem ağır vergiler hem satış ve içki tüketimine getirilen kısıtlamalar, mahalle baskıları, toplumun sınırlı bir kesimini oluştursalar da içki tüketenlere hoşgörüsüzlüğün açık bir göstergesi.

Genel kategorisine gönderildi | Rakı sofrasına vergi eziyeti(Al-Monitor, Ocak 11,201)7) için yorumlar kapalı

How Ankara is using taxes to target boozers(Al-Monitor, January 11, 2017

SUMMARY:
Staggering tax hikes on alcoholic beverages have made Turkey’s national drink, raki, a luxury beyond the reach of many ordinary Turks.
AUTHOR 

TRANSLATOR Sibel Utku Bila

Turkey’s consumer inflation rate hit 8.5% in 2016, surpassing the government’s 5% target. A number of factors contributed to this outcome, including the dollar’s 20% rise against the Turkish lira. Such high inflation also has to do with alcoholic beverages and tobacco, which figure in the “pleasure-giving substances” category. The price increase in this category last year was nearly 32%, or 276% higher than overall consumer inflation. The category accounts for less than 5% of the total consumer basket, and although the exorbitant price increases likely only concern a limited number of people, in Turkey’s prevailing political climate, they speak of growing discrimination and intolerance against Turks who reject the conservative lifestyle the government promotes.

Statistics show that last year’s price increase for raki, the aniseed-flavored national booze, exceeded 25%. The increase for beer, the alcoholic beverage consumed most in terms of quantity, was 26%, and the increase for wine was 13%. Soaring prices for alcohol, however, have not been limited to 2016. Since the Justice and Development Party (AKP) came to power in November 2002, Turkey has seen stark price hikes in tobacco and alcoholic beverages. According to figures by the Turkish Statistical Institute, overall consumer prices increased 181% from 2003 to 2016, while the price of raki rose 500%. Yes, that’s right — 500%. Beer and wine prices soared 423% and 235%, respectively, during the same period.

The minimum wage in Turkey today is 1,400 lira (about $370), meaning that minimum wage earners who want to buy a liter of raki a month need to allocate 8.5% of their salaries for its purchase. While 1 kilogram (2.2 pounds) of beef costs 40 lira and 1 kilogram of kashar cheese 25 lira, the price of 1 liter of raki stands at 117 lira. In short, raki, once an ordinary pleasure commodity, has become — or rather, has deliberately been made — a luxury product that most Turks in the low- and middle-income groups cannot afford.

The 500% increase in the price of raki over the past 14 years is exclusively an AKP accomplishment, as the price hikes stem from the special consumption tax (OTV) levied on alcohol and other products. Fifty-five percent of the price goes to the government budget as OTV. In 2016, the government generated about 8 billion lira in OTV from alcohol sales. OTV revenues from tobacco sales, meanwhile, were 30 billion lira, double the OTV generated from car sales.

The OTV from alcoholic beverages amounts to 1.7% of total tax revenues. This may not be a very high figure, but the tax hikes are not aimed at revenue boosting. The real objective is to deter the consumption of alcohol, especially raki, in line with religious rules. With its Islamist tendency no longer under wraps, the AKP appears intent on stamping out alcohol consumption.

President Recep Tayyip Erdogan set the tone in the 1990s, when as mayor of Istanbul he removed alcohol service from municipal facilities. In provincial Turkey, conservative social pressures — or “neighborhood pressure” as Turks call it — have grown strong and widespread. Mayors and governors have attacked alcohol sales and services, sometimes through moral pressure and sometimes by pushing the limits of their authority. Alcohol beverages have disappeared from receptions and celebrations, and the raki festival in Adana and the beer festival in Antalya have been abolished.

Erdogan has used a constitutional provision calling for the protection of youth against harmful addictions as justification for his moves. In 2005, for instance, the then-prime minister said, “Look at Article 58 in the constitution. You are not supposed to darken the future of the youth. We are fulfilling the duty that has been assigned to the state to protect the youth against alcohol addiction, drugs and harmful habits. No one should skew the issue.”

During its first term in power, the AKP had kept its hostility toward alcohol largely under wraps, but after boosting its popular support in subsequent elections, it began to openly implement measures consistent with its outlook. An AKP-authored law imposing a series of new alcohol restrictions took effect in June 2013. It banned shops from selling alcohol from 10 p.m. to 6 a.m. and prohibited all forms of advertising and promotion of alcohol, requiring even the removal of shop signs. Alcohol producers were barred from sponsoring events, and television broadcasters were required to blur images of alcohol in movies, soap operas and music videos.

Turks, in fact, are quite modest boozers, lagging far behind Westerners. In a 2010 survey commissioned by the Health Ministry, Ankara’s Hacettepe University found that only 23% of Turkish men and 4% of Turkish women drank alcohol. Western Marmara topped the list in terms of regions, with 20% of its population drinking, followed by the Aegean with 18.8% and Istanbul with 17.6%. Beer dominated the alcohol market, constituting 90% of sales. In terms of pure alcohol — the amount of alcohol in alcoholic drinks — annual consumption in Turkey stood at 1.55 liters per capita, while in European countries it reached 10 liters.

How has alcohol consumption changed as a result of the bans, tax hikes and neighborhood pressure? The results appear to be mixed. Statistics by the Tobacco and Alcohol Market Regulatory Authority show that the hefty tax hikes have driven a decline, especially in raki sales. In 2015, raki sales amounted to 39 million liters, down 11% from about 44 million liters in 2004. In contrast, beer sales increased 12%, to 908 million liters in the same period. Wine and vodka sales, meanwhile, shot up by 136%, to 77 million liters.

In short, the OTV — representing more than half the price of raki and 63% the price of beer — has put raki beyond the reach of many and made beer a truly expensive pleasure. Obviously, this has little to do with protecting the health of citizens and is rather an intervention in lifestyles. The AKP may insist to the contrary, but the hefty taxes, sales restrictions and neighborhood pressure are all signs of intolerance toward drinkers, no matter how small a minority they are.

English, Makale kategorisine gönderildi | How Ankara is using taxes to target boozers(Al-Monitor, January 11, 2017 için yorumlar kapalı

İnternet Sonrası Medyada Güç Dengeleri

 

Dünyada ve Türkiye’de internetin iletişim alanına girişi ile birlikte, medya alanı da önemli bir değişim geçirdi. Bir anlamda internet önemli bir kilometre taşı oldu ve medya analizlerinde artık “internet öncesi” ve “internet sonrası” ayrımı yapmak kaçınılmaz hale geldi. İnternetin dar anlamda medya alanı ile (yazılı ve görsel medya ile) geçirgenliğinin artması sonucu,  hem medya endüstrisinin ekonomik boyutları değişti, hem de, medya içi işbölümünde bazı değişiklikler yaşandı;  bazı alt dalların önemi artarken bazılarına neredeyse ihtiyaç kalmadı.

Medya alanının internetle kurduğu bağlar, genelde tüketicinin medya-iletişim harcamalarını artırdı ve genelde büyüyen pastanın medya ile internet alanı arasındaki paylaşım da değişmeye başladı. Medya firmaları ile internet sağlayıcısı firmalar, büyüyen pastadan karşılıklı “dışsal yararlar” sağladılar.

İnternet, medyadaki güç dengelerine yeni bir boyut getirirken, öte tarafta, ticari medyaya alternatif bir medya alanı, sosyal medya isimli bir platform ve medya düzlemine girişte yeni fırsatlar / riskler de ortaya çıktı.

Özetle, medya ile yapılan analizlerde artık internet aktörüne , onun dengelerdeki değiştirici özelliğine ayrıca önem vermek ve denkleme yeni giren bu parametrenin  neleri değiştirdiğini analiz etmek gerekiyor.

İnternet sonrası medyadaki güç dengeleri, elbette her ülkenin gerçekliğine göre değişmektedir. Medya özgürlüğü, medya sahipliği, ifade özgürlüğü alanlarında tarihi ihlallerin, despotluğun yaşandığı Türkiye’nin durumunun görece demokratik bir ülkedekinden farklı olduğunu söylemek bile gereksiz. Dolayısıyla internet sonrası medyadaki güç dengeleri, aynı zamanda ülkedeki siyasi güç dengelerini etkilemesi ve bundan etkilenmesidir aynı zamanda.

Bu makalede, daha çok, Türkiye özelinde internet sonrası medyadaki güç dengeleri, bu atmosferdeki parasal akışların geçirdiği değişim ve bölüşüm ilişkileri ele alınacak, yeni araştırmalar için bazı sorular ortaya atılacaktır.

Medyada AKP öncesi ve Sonrası

Türkiye’de internet kullanımının 2000’li yıllara ait bir olgu olduğu, özellikle de 2008 sonrası çok hızlı ve yaygın internet kullanımına geçildiği biliniyor. İnternet öncesi dönemin medyasında, televizyonun , yazılı medyayı hızla geride bırakarak ilerlediğini gözlemliyorduk. Bu durumda, yazılı medya sahipleri, TV yayıncılığına hızla geçtiler yatay-dikey bütünleşmelere gittiler.  Televizyonda devlet tekelinin kaldırıldığı 1990’ların başından itibaren hızla özel televizyonculuk yaygınlaştı, yazılı medya sahipleri TV kurarken, TV kuranlar hızla yazılı medya da edinmeye koyuldular.

Bu bahiste de politik olarak bir dönemlendirme yapmak gerekiyor: AKP’nin iktidara geldiği 2002 sonrasında da medya sahipliği ve medyadaki güç dengelerinde önemli kırılmalar yaşandı.

AKP öncesi dönemde, medyadaki hakimiyetlerinin de sayesinde özellikle TÜSİAD’da örgütlü büyük sermaye, siyasi partiler üzerinde etkinlik kurabiliyor, reklamveren şapkasıyla medya gücünü de kullanarak daha çok da koalisyonlar biçimindeki hükümetlere ayar verebiliyor, Batılı değerlere sahip görünen büyük burjuvazi, yükseliş halindeki radikal islamı geriletmede medya gücünü etkili bir biçimde kullanabiliyordu. Örneğin, radikal islami siyasete karşı düzenlenen 28 Şubat 1997 post-modern darbesinde medyanın rolü önemliydi.

2002 öncesinde medya alanının en büyükleri, Doğan Grubu ile Dinç Bilgin patronajındaki Sabah Grubu idi. Bunlar, politik ve ekonomik gelişmelere yön veren TÜSİAD’ın içindeydiler ve örgütle uyum içindeydiler. Hükümetlerin kuruluşları ve değişimlerinde bu medya gücü , büyük burjuvazinin belirlediği politikaların uygulanması için seferber ediliyordu. Ayrıca bu gruplar, medya sahipliğinden gelen güçleri sayesinde, iktidardan bazı nimetleri kendileri için daha kolay sağlıyorlardı.(1)

2002 seçimlerinde tek başına iktidar olma şansını yakalayan radikal islami siyasetin temsilcisi AKP-FG Cemaati koalisyonu, siyasette olduğu kadar medyadaki güç dengelerini de değiştirmeye başladı. AKP, Milli Görüş zamanında oluşturmaya başladığı medya gücünü , iktidarıyla birlikte tahkim ederken FG Cemaati, bu konuda daha donanımlıydı ve Zaman Grubu, iktidara gelişle beraber daha da etkili olmaya başladı.

2001 krizi, önce Sabah’ın patronu Dinç Bilgin’i ,Uzan Grubu’nu tasfiye ederken zaman içinde bir diğer medya patronu Karamehmet’i bu alandan uzaklaştırdı. Bu grupların kontrolündeki medya gücünü RT Erdoğan kısa sürede kontrolüne geçirdi. TMSF’nin kontrolündeki Sabah-ATV, tek başına ihaleye sokulan damadı Berat Albayrak’ın da yöneticisi olduğu Çalık Grubu’na “zimmetlenirken”, Uzan ve  Karamehmet kontrolündeki Akşam-Güneş, Show, 360, Digitürk, Star medyaları da RTE’nin işaret ettiği sermayedarlara, Albayrak, Ethem Sancak,  Ciner ve Kuveytli sermayedarlara  pay edildi. (2)

Vergiler ve elektrik faturasına yüklenen harçlarla finanse edilen devlet medyası TRT ve AA’yı dilediğince kullanan (2) AKP rejimi, özellikle 2010 sonrası artan siyasi gücüne paralel olarak, nicelik olarak önemli bir medya gücünü de kontrol eder duruma geldi. Rejim, yasama-yürütme ve yargı erkleri üstünde  egemenliğini artırmada, toplumu dezenformasyonda kontrolündeki medyasını kullanırken, aradaki medyaları, Ciner, Demirören, Şahenk gibi grupları da biata zorladı ve başardı; Sektörün yarısına yakınına sahip Doğan ile ise inişli-çıkışlı bir süreç yaşadı-yaşıyor.

RT Erdoğan, 2012 sonrası sürtüşmeye başladığı,eski ortağı Cemaat’in medyasını ise 15 Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişimi sonrası hızla tasfiye etti.

Sübvansiyonlu Medya

Medya sahipliği ve güç paylaşımında AKP sonrası yaşanan değişim, öteden beri geçerli olan bir yapısal özelliği ise değiştirmedi: O da medyanın sübvansiyonla ayakta kaldığı gerçeğidir. Medyanın metalaşma, ticarileşme, dolayısıyla bir endüstri haline gelme görüntüsü verdiği 1980 sonrasından bu yana, değişmeyen gerçek, ortadaki medya niceliğini “geçindirecek” bir kaynak girişine, artan reklam harcamalarına rağmen ulaşamadığıdır. (3)

Sayıları hızla artan yazılı ve görsel medya niceliğini ayakta tutacak bir reklam harcaması ve tüketici medya harcaması olmadığı için, medya firmaları, hep sahipleri tarafından, başka alanlarda kazanılmış paralarla sübvanse edildiler. Bu, yıllardır değişmeyen bir gerçektir. Nüans farkı, bazı grupların daha çok, bazılarının daha az sübvansiyon gördükleridir.

Sektörün baş aktörlerinden Doğan Grubu için belki, başka sektörlerdeki kâr oranları ile boy ölçüşmeyen düşük kârlılıkla yetinerek sektörde kalmaya sebat ettiği söylenebilir. Diğer büyük aktörlerin sübvansiyonla yaşayan gruplar olduklarını söylemek rahatlıkla mümkündür.

AKP rejimi sonrası değişen sahiplikle, sadece sübvansiyon  yapacak firma isimleri değişmiştir. Rejimi desteklemek için sürdürülecek medya faaliyetini  üstlenen firmaların, grupların yapacakları sübvansiyon için ise çeşitli  kamu ihaleleri, özelleştirmeler başta olmak üzere devlet imkanları kullandırılmıştır.

Firmaların katlanacakları sübvansiyonun miktarı, reklam havuzundan ne kadar para alabileceklerine bağlıdır. Gazete satışlarından sağlanan gelir, Basın İlan Kurumu’nun paylaştırdığı resmi ilanlar,  sektöre giren kaynak toplamında “çerez” olarak kalmakta ve analizde ihmal edilebilecek boyuttadır.

Medyanın ana girdisini oluşturan reklam harcamaları Türkiye’de milli gelirin yüzde 3-4’ünü ancak bulmaktadır. 2015 için Reklamcılar Derneği’nin bildirdiği harcama 3,5 milyar dolar dolayındadır. Bu harcamanın, yüzde 40 dolayındaki kısmını Doğan Grubu’nun aldığı bilinmektedir. Geriye kalan yüzde 60’lık kısım, yazılı-görsel medyanın dışındaki mecralara da gitmektedir. İnternet ya da digital alan yüzde 23’ü bulan payıyla , reklam havuzunun yeni ortağı olmuştur. (4)

İnternet sonrası medya

İnternet erişimi ve kullanımının hızla artması, medya alemi için okuyucu/izleyiciyi, yani kitleyi başka bir alanda yakalama yarışını getirdi. Hızla artan cep telefonu, diz üstü, masa üstü bilgisayar kullanımı ile birlikte, internet aboneliği ve “tüketimi” de arttı. TÜİK’in Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması(2016) araştırmasına göre, Hanelerin yüzde 97’sinde cep telefonu veya akıllı telefon bulunuyor. Hanelerin yüzde 23’ünde masaüstü bilgisayar, yüzde 36 ’sında dizüstü, yüzde 30’unda da  tablet bilgisayar bulunduğu saptandı.  İnternete bağlanabilen TV oranı ise 2016 yılında yüzde 25 olarak hesaplandı.

Türkiye genelinde internet erişim imkanına sahip hanelerin oranı ise 2016 yılı Nisan ayında yüzde 76’yı aştı.
Evden internet erişimi olmayan yüzde 24 dolayındaki hanelerin ise yüzde 59’u bağlanmama nedeni olarak internet kullanımına ihtiyaç duymadıklarını, yüzde 29,4’ü interneti, iş, okul, internet kafe gibi başka yerlerde kullandıklarını açıkladı. (5)

İnternet kullanım amaçları dikkate alındığında, 2016 yılının ilk üç ayında internet kullanan bireylerin yüzde 83’ü sosyal medya üzerinde profil oluşturma, mesaj gönderme veya fotoğraf vb. içerik paylaşırken, bunu yüzde 75 ile paylaşım sitelerinden video izleme, yüzde 70 ile online haber, gazete ya da dergi okuma, yüzde 66 ile sağlıkla ilgili bilgi arama, yüzde 66 ile mal ve hizmetler hakkında bilgi arama ve yüzde 64 ile internet üzerinden müzik dinleme (web radyo) takip etti.

Görüldüğü gibi, kullanıcılar, interneti, aynı zamanda yüzde 70 oranında medya takibi için kullanmaktalar. Bu, son yıllarda gazete satışlarındaki hızlı düşüşü de  açıklayan önemli bir bulgudur. Gazeteye, medyaya ilginin azalması değil, ona erişimin mecrasını değiştirme gerçeği ile karşı karşıyayız.

Öte yandan, BTK verilerine göre, 2008 yılında 6 milyon olan internet aboneliği 2016’da 60 milyona yaklaştı. Bu aboneliklerin 50 milyona yakını cep telefonu üstünden. Cep telefonu kullanıclarının aylık internet kullanımları ortalama 2,2 GB iken sabit kullanıcılarınki 68 GB’ye ulaşmaktadır. Asıl internet tüketiminin yapan “sabit aboneler”in sayısı  10 milyon dolayındadır.

Bilgi ve Teknoloji Kurumu BTK verilerine göre, tüketicinin internet için yaptığı yıllık harcama 2015 sonunda 6 milyar TL’yi bulmuştur. Bu gelirin yüzde 70’ini Türk Telekom (TTNET) elde ederken  Turkcell’in Superonline’ı bu pazardan yüzde 19,Vodafone, yüzde 5 pay almaktadır.

Böylece, tüketici, gazeteye ödemediği parayı, hatta daha fazlasını, medyaya da erişebildiği internete harcamaya başlamıştır. Her tür telefonla konuşma, internet, SMS harcamalarından firmaların elde ettiği gelir , 2016 yılında 41 milyar TL’yi aşmıştır. Bu harcamaların 6 milyar TL’lik kısmı, internetten sağlanmıştır.

İnternetin gelişiminden  medya kuruluşları iki şekilde yararlandılar. Birincisi, gazeteyi kağıda basmak yerine, çok daha ucuza gelen digitalden okuyucuya ulaşmaya odaklandılar. Bunun için hızla portallar oluşturup, internette okuyucuyla temas kurmaya yoğunlaştılar.  İnternet, medyanın kağıt,matbaa ve dağıtım harcamalarını azalttı ve geleneksel basının bu alt dalları daraldı.

İkincisi, tüketicinin internet ortamına odaklanması, reklamvereni bu alana yöneltince, medya, reklam harcamalarından payını internet mecrasından almaya yöneldi. İnternet medyacılığına yatırımlar arttı.

Bugün için reklam harcamalarının yüzde 23’ünün yer aldığı  internetin payı, önümüzdeki yıllarda daha da artacak ve  şimdiden yüzde 20’ye düşen yazılı medyanın payının gerilemesi kaçınılmaz.

İnternet, ticari-güdümlü medya için yeni soluk boruları açarken, aynı teknoloji, geleneksel medya formatında ve kulvarında gazetecilik yapamayan alternatif medyaya da yaşam alanı açtı. Birçok alternatif girişim, haber alma hakkının, ifade özgürlüğünün kullanılması yolunda portallar kurarak internetten erişim fırsatını kullandı. Birçok kişi bireysel bloglarıyla, kurumlar ise web siteleriyle  ifade özgürlüklerini kullanma, üretimlerini paylaşma şansı yakaladılar.

Yazılı medyada Cumhuriyet, BirGün, Evrensel gibi gazeteler, üretimlerini internete taşırken bianet, odatv, T24, diken, duvar, sendika.org, solhaber, ABC gibi portallar alternatif internet gazetecilik örnekleri verdiler, bunlara bazı internet tv kanalları da eklendi. Sürekli olarak rejimin sansür ve engellemelerine uğramalarına rağmen internet ortamı, geleneksel medyanın yarattığı bilgi kirliliği, dezenformasyon ve manipülasyona karşı internet üstünden yayın yapma imkanı oluşturmaya çalıştı.

İnternet ve medya özgürlüğü

İnternetin, bir potansiyel teknoloji ve kapasite olarak, bilgiye, habere erişimi kolaylaştırdığı, bireylerin kendilerini ifade etmelerine, medya alanına giriş yapmalarına   imkan sağladığıi genel kabul gören bir önerme.

vvKağıt, matbaa, dağıtım giderleri olmadan medya alanına portallar kurarak giriş yapma, başlı başına bir fırsat. Ama yine de birçok zorluğu ve devletten dirsek görme riski var.  Potansiyel olarak internetle gelen bir medya özgürlüğü kavramından söz edilebiliyor, ancak bu özgürlük de geleneksel medyada olduğu gibi, kısıtlanıp yasaklanabiliyor. Özellikle AKP rejimi, geleneksel medyadaki baskılarını internete de taşıyarak  görece nefes pencerelerini de hızla daraltma çabasında.

Tek adam rejimine doğru doludizgin yol alınırken sosyal medyanın siyasi ve sosyal alandaki önemi daha çok artıyor. Bundan dolayı da rejim tarafından kullanımına da kısıtlamalar getiriliyor. Sosyal medyanın, rejimin bilgi akışı üzerindeki hegemonyasını  delmesi nedeniyle, OHAL iklimi de kullanılarak  ağır sansürler uygulanıyor.

Merkezi Washington’da bulunan Freedom House tüm bunlara dayanarak, her yıl Türkiye’de internet özgürlüğünün büyük tehlike altında olduğu değerlendirmesini yapıyor.

Türkiye, önceki yıllarda olduğu gibi girişim engelleri, içeriğe getirilen kısıtlamalar ve kullanıcı haklarının ihlali kategorilerinde 2016’da da kötü örnek oldu ve toplam 100 puan üzerinden yapılan değerlendirmede, 53 puan sahibi göründü.(7)

Sektörü düzenleyen Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu (BTK), tamamen rejimin güdümünde ve yönetim kurulu üyeleri hükümet tarafından atanıyor, Saray’ın denetiminde tutuluyor. Bu da kurumun ve internet ortamının bağımlılık gibi önemli bir sorunu olduğunu ortaya koyuyor.

İnternet yayınlarını düzenleyen 5651 sayılı, sorunlu kanunda yapılan değişikliklerle içeriğe getirilen kısıtlamalar her geçen yıl artıyor.  Facebook, Twitter, Youtube gibi platformların sık sık  kapatılması, erişiminin engellenmesi,yavaşlatılması yanında , bu platformlara bazı içerikleri kaldırmaları için yoğun baskı yapıldığı görülüyor. Rejimi eleştiren gazeteciler, akademisyenler ve kamuoyunca tanınan kişiler, Twitter’de koordineli olarak “maaşlı troller” aracılığıyla  taciz ediliyor.

Türkiye’nin internet özgürlüğünde en fazla gerilediği alan ise kullanıcı haklarının ihlali. Sosyal medyanın rejime yönelik eleştirilerin giderek daha fazla dile getirildiği bir platform haline gelmesi ile Twitter ve Facebook kullanıcılarına açılan davaların sayısı da hızla artıyor. Bunların önemli bir kısmını da  RTE’ye  hakaret gerekçesiyle açılan davalar oluşturuyor.

Bu davalar  henüz hapis cezası ile sonuçlanmasa da, çok sayıda gazeteci ve yurttaşın gözaltı ve tutuklulukları artarak sürüyor. Ayrıca bunun sürekli bir tehdit olarak kullanılması, internet üzerinde ifade özgürlüğünü daraltıyor.

Sonuç olarak…

Türkiye’de medya, 2000’li yılların başından itibaren hızla artan  internet erişimi ile yeni bir döneme girdi. İnternet sağlayıcısı firmaların kullanıcıya sattığı internet, aynı zamanda okuyucu/izleyici konumundaki “medya tüketicileri” ile medya firmalarını bu kez internet sahasında buluşturdu.

Özellikle yazılı medyada kan kaybına uğrayan firmalar, kayıplarını internet ortamında telafi yolunu buldular. Bunu yaparken kâğıt, matbaa, dağıtım gibi alt dallardaki maliyetlerini de azalttılar. Bu anlamda internet, medyanın maliyetlerini düşürücü bir etki yarattı denebilir. Bu mecraya taşınmaya paralel olarak reklamveren de reklamlarını internete hızla aktarma yolunda.

Buna karşılık, bir paket olarak internet satın alan kullanıcılar, de facto olarak medyaya internet üstünden erişme imkanı buldular. Ancak erişilen geleneksel medya, güdümlü, rejimin ideolojik aygıtı. Haber alma hakkına , yorum çeşitliliğine önem vermeyen, tek sesli bir medya. İnternet, medyaya erişim kolaylığı sunmasına karşın kitleleri memnun eden bir içerik söz konusu değil.

Öte yandan,  aynı internet, geleneksel medya formatında üretim yapma imkanı olmayan alternatif medyaya,  kendini var etme, olabildiği kadar haber alma hakkını kullandırtma ve üretme fırsatı da sundu. Ne var ki, burada da rejimin sansürü, engellemeleri büyük bir sorun olarak ortaya çıkıyor.

Hem siyasi hem ideolojik-kültürel düzeyde internet özgürlüğü için mücadelenin önemi önümüzdeki zaman diliminde artacağa benziyor. Geleneksel medya alanının sahiplik ilişkisini, işletme içi otoriter işbölümünü demokratikleştirmek ,öteden beri, ine çıka sürdürülmeye çalışılan bir çaba. Buna ek olarak, internet alanını, rejimin ve onun teslim aldığı konvansiyonel medyanın egemenliğinden korumak, ortaya çıkmış özgürlük fırsatını kıskançlıkla kullanmak, bir başka mücadele gündemidir ve sürdürülmelidir.

Dipnotlar:

 

 

Makale, Medya eleştirisi kategorisine gönderildi | İnternet Sonrası Medyada Güç Dengeleri için yorumlar kapalı

Türkiye ekonomisinde kara kış alarmı (Al-Monitor, 4 Ocak, 2017)

Özet: Açıklanan resmi veriler 2016’da ekonominin krize girdiğini ortaya koydu. İmalat sanayisi ve inşaatta küçülme yüzde 5’e yaklaştı. Böylece Türkiye, Brezilya ve Rusya ile birlikte krizdeki üçüncü ülke görünümünde.

Al-Monitor’da yer alan 17 Kasım 2016 tarihli yazımda şu değerlendirmede bulunmuştum: “2016’nın temmuz-eylül dönemini kapsayan üçüncü çeyrekte büyüme değil tersine, yüzde 0.5’e yakın bir küçülme ya da negatif büyüme gerçekleştiği büyük bir ihtimal. Bu, 2009 ortasından bu yana ya da 27 çeyrektir ilk defa yaşandı. Ayrıca, devamında düşük temponun süreceğine ilişkin de birçok ön göstergeden söz edilebilir. ‘Bahardan sonbahara’ bir geçiş olduğu ve bu güz mevsiminin ne kadar süreceği, bir kışa (krize) evrilip evrilmeyeceği ise bilinmiyor.”

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 12 Aralık’ta üçüncü çeyrek büyüme verisini açıkladı. AB standartlarına uygun olarak yöntemi yenilenen büyüme serisiyle ulusal gelirin eski seri ile hesaplanandan yüzde 20 daha büyük olduğu öne sürüldü. Bu hesaplama yöntemi üstüne tartışmalar süredursun ekonominin üçüncü çeyrekteki büyümesi daha doğrusu küçülmesi de tahminlerin çok üstünde, yüzde 1.8 olarak açıklandı.

Ama bitmedi. Bundan yaklaşık iki hafta sonra, 28 Aralık’ta TÜİK bu kez ulusal gelir ile ilgili “mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış” daha “süzme” bir veri açıkladı ve üçüncü çeyrek küçülmesini ikinci çeyreğe göre 2.7’yi bulduğunu duyurdu. Dahası, yapılan revizyona göre ulusal gelir 2016’nın ilk çeyreğinde de bir önceki çeyreğe göre yüzde 0.4 küçülmüş, ikinci çeyrekteki yüzde 1.1 büyümenin ardından üçüncü çeyrekte yüzde 2.7’lik sert düşüş gelmişti.

c00iafowqaezdze-2Ayrıntılar daha olumsuz bir görünüm sergiliyor. Ekonominin bel kemiğini oluşturan imalat sanayisinde üç çeyrektir üst üste küçülme yaşandığı ve üçüncü çeyrekte küçülmenin yüzde 5’e yaklaştığı açıklandı. Üçüncü çeyrekte inşaat sektörü de resesyona girmiş ve bir önceki çeyreğe göre yüzde 5’e yakın küçülmüştü. Tarım, yine yılın başından beri yüzde 1 dolayında küçülme halindeydi. Hizmetler sektöründe de yüzde 2’yi bulan ve yılın başından beri süren bir küçülme vardı.

Tahminen, doların fiyatının hızla arttığı 2016’nın son çeyreğinde de daralan iç talebin etkisiyle küçülme yaşandı ve ekonomi 2016’yı daralmış olarak kapadı. Böylece Türkiye “yükselen çevre ülkeleri” arasında, 2016’yı yüzde 3.3 küçülme ile kapattığı tahmin edilen Brezilya ve yüzde 1.2 daralma beklenen Rusya’dan sonra krizdeki üçüncü ülke durumunda.

2016’da “resmen” krize giren Türkiye ekonomisinin 2017’deki durumu da iç açıcı görünmüyor, alarm veriyor. 2016’dan devralınan sorunların yılın en azından ilk yarısında sürmesi bekleniyor. Sert şirket sarsıntıları, banka çalkantıları, yoğun işsizlik ve gelir erimesi kaçınılmaz görünüyor. Bu öngörüye yol açan etkenlerin başında, Türkiye ekonomisinin dış kaynağa bağımlılığı ve bu kaynağın Türkiye’den uzaklaşması ile dolar fiyatının hızla artışı geliyor. 2015 aralık ayında 2.91 TL olan dolar, 2016 aralık ayı ortalamasını 3.50 TL’ye yakın kapadı ve 12 ayda yüzde 20’nin üstünde fiyatlandı. Dolar, önceki yıl da yüzde 25 pahalanmıştı.

Dolar fiyatı özellikle eylül sonrası hızla yükseldi. Derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin notunu “yatırım yapılamaz” ilan etmesi, ABD’de Donald Trump’ın seçimleri kazanması, Avrupa Parlamentosu’nun rejim eleştirileri ülkenin risk birikimini artırınca sıcak para çıkışı hızlandı ve dolar yılı yüzde 20 pahalanmış olarak kapadı.

Bunun, özellikle yabancı para ile borçlanmış ve döviz açığı olan firmalar için öngörülmüş bir artış olduğu söylenemez ve bundan dolayı uykuları kaçan çok sayıda büyük firma var. Öyle ki, Merkez Bankası finans dışı, yani çoğu sanayi, inşaat, hizmetler sektörlerinde olan firmaların net döviz açığının 2016 eylül ayı sonu itibarıyla 213 milyar doları bulduğunu açıkladı. Firmalar özellikle 2010 sonrası hızla borçlanmışlardı. 2009 eylül ayında 65 milyar dolar döviz yükümlülükleri 2016’da 213 milyar dolara çıkarak yüzde 228 arttı.

Doların fiyatının hızla artışı, özellikle bu tür yükümlükleri olan şirketleri telaşlandırdı ve dolar talebini kamçıladı. Dolardaki her 1 kuruşluk artış, toplam yükümlülükte 2 milyar TL’lik bir kur zararına yol açtı. Döviz açığı olan şirketler ödemeyi belki bir gün önce yapmakla çok ciddi bir zarar telafisi elde etme şansı olduğunu düşünerek dolar alımına yöneldi. Örneğin, 1 milyar dolar borcu olan bir şirketin dolar kuru 3.45 TL düzeyindeyken ödeme yapmasıyla, kurun 3.50’ye çıkması durumunda ödeme yapması arasında tam 50 milyon lira (14 milyon dolar) fark var. Kurun artacağından endişe eden şirketler ödemeyi bir an önce gerçekleştirmek için döviz alımına yöneldi. Bu da kur artışını körükleyen, döviz talebini canlı tutan bir etki doğurdu.

Merkez Bankası, 2016’nın ikinci yarısı için yayımladığı Finansal İstikrar Raporu’nda yabancı para (YP) yükümlülüklerinde Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) projelerinin taşıdığı ağırlığa da dikkat çekiyor ve şu değerlendirmeye yer veriyordu: “Ülkedeki toplam ihracatın yüzde 90’ından fazlasını gerçekleştiren imalat sektörü YP kredilerin önemli bir kısmına sahiptir. Elektrik, gaz ve su, taşımacılık, depo ve haberleşme, inşaat ve sağlık sektörlerinde bilhassa son dönemdeki KÖİ yatırımlarıyla YP kullanım miktarı artmıştır. Genel olarak enerji, ulaştırma, sağlık ve inşaat sektörleri yatırımlarının dövize endeksli fiyatlar üzerinden kamu hizmet alım garantisi olan yenilenebilir enerji santralleri ve dağıtımı, havalimanları, köprü, otoyol ve şehir hastaneleri gibi projelerde yoğunlaşması yüklenici firmaları uzun vadede kredi ve kur risklerine karşı korumaktadır.”

Bu “rahatlatıcı” açıklamaya karşılık firmaların ihracatlarında gerileme ve iç talepteki düşüş YP yükümlülüğü olan firmalara şimdiden kâbus yaşatıyor. Dahası, “mega projeler” olarak adlandırılan işleri yürüten firmaların durumunun “devlet garantisi” altında olması da iç rahatlatıcı değil. Çünkü bu kez, devlet maliyesinin YP riskinden payını alması gerçeği var. Bu risk ne kadar? Merkez Bankası bu konu ile ilgili edindiği bilgileri raporunda şöyle paylaşıyor: “YP kredilerin önemli bir kısmının KÖİ projelerinde toplandığı değerlendirilmektedir. Mevcut durumda KÖİ projeleri kapsamında faaliyet gösteren firmaların YP kredi borcu (…) en geniş varsayımlar altında 46 milyar ABD dolarına ulaşmaktadır. Analizimize göre bu rakamın yaklaşık 31 milyar ABD doları kamu hizmet/ürün satın alma, kiralama veya dolaylı garanti yöntemleriyle kur ve talep risklerine karşı korumaya sahiptir.”

Daha da endişe verici olan Merkez Bankası raporundaki “mega projeler” ile ilgili verilerin sağlıksızlığı. Bu veriler, derli-toplu olarak birinci kaynak olan devlette bulunmadığı için ikinci kaynaktan, Dünya Bankası’ndan edinilmiş. Bu kaynağın veri seti ise Türkiye’de, Kalkınma Bakanlığı’ndaki verilerle hiç uyuşmuyor!

Bir kara delik tahribatının yaşanması ihtimali her geçen gün daha da artıyor.

Makale kategorisine gönderildi | Türkiye ekonomisinde kara kış alarmı (Al-Monitor, 4 Ocak, 2017) için yorumlar kapalı

Why 2017 doesn’t bode well for Turkey’s economy(Al-Monitor, January 4, 2017)

SUMMARY : Official figures show the Turkish economy has plunged deeper into recession, as expected fourth-quarter economic numbers may not provide much hope.
AUTHOR: 

TRANSLATOR: Sibel Utku Bila

In a Nov. 17 article for Al-Monitor, I had explained why the Turkish economy could be headed for a crisis: “The growth figure for the third quarter [of 2016] is likely to be negative and around 0.5%, meaning that the Turkish economy is contracting for the first time since mid-2009. Moreover, a series of indicators point to a continued slowdown thereafter. In short, the spring for the Turkish economy is over, and it is transiting to a fall season of an unknown length. Whether the fall will give way to winter or a serious crisis also remains unclear.”

On Dec. 12, the Turkish Statistical Institute revealed a growth rate that was well below the expectations — the economy had contracted 1.8% in the third quarter. The existing growth data set, meanwhile, was revisedaccording to European Union accounting norms, which led to a 20% increase in the country’s previous gross domestic product (GDP). The new calculation method sparked lengthy debates and controversy, while producing the worse-than-expected growth rate.

But it didn’t end there. On Dec. 28, the statistical institute revealed the seasonally and calendar adjusted GDP figures, according to which the economy had contracted 2.7% in the third quarter from the second one. Moreover, revised data showed that GDP in the first quarter had shrunk 0.4% from the previous one, followed by a 1.1% growth rate in the second quarter and the bruising 2.7% negative growth in the third one.

Detailed figures paint even a gloomier outlook. The manufacturing industry — the backbone of the economy — continued to shrink for a third quarter in a row, with contraction reaching nearly 5% in the third quarter. The construction sector also plunged into recession in the third quarter, shrinking some 5%. The agricultural and services sectors had contracted by about 1% and 2%, respectively, since the beginning of 2016.

The fourth-quarter figures have yet to be announced, but the downturn is likely to have continued amid shrinking domestic demand and the rapid depreciationof the lira, making for an overall negative growth for the year. This makes Turkey the third emerging economy in a crisis after Russia and Brazil, whose economies are estimated to have contracted 1.2% and 3.3%, respectively, in 2016.

The year 2017 doesn’t bode well for Turkey either, and alarm bells are already ringing. The problems inherited from 2016 are likely to continue at least in the first half of the year. Turbulence in the private sector, banking jitters, increasing unemployment and melting incomes seem inevitable. The core reason for this bleak forecast is the Turkish economy’s reliance on external funds and the fact that those funds have been fleeing the country amid a soaring dollar.

The greenback, which was worth 2.91 liras in December 2015, traded for an average of 3.5 liras in December 2016 — a 20% increase over 12 months, atop a 25% rise in 2015. The slump of the lira accelerated after September 2016, as credit rating agencies cut Turkey to “noninvestment” grade, Donald Trump won the US presidential election and the European Parliament called for freezing Turkey’s EU membership talks. As Turkey’s risk aggregate grew, the flight of short-term foreign investments accelerated, resulting in a 20% more expensive dollar at the year-end.

Many bosses are now losing sleep, for the surge of the dollar came as a bad surprise for private companies indebted in foreign currency and running serious deficits as a result of heavy borrowing since 2010. According to the Central Bank, nonfinancial companies — i.e., companies operating mostly in the industry, construction and services sectors — had a net foreign exchange deficitof $213 billion at the end of September 2016, a staggering 228% increase from $65 billion in September 2009.

The said companies were particularly panicked by the rise of the dollar, and their anxiety further fueled the demand. Each 1-kurus increase in the price of the dollar was adding 2 billion liras to their debt (there are 100 kurus to the lira). So they rushed to buy dollars, hoping to repay debts as early as possible to avoid further losses. For a company trying to repay a $1 billion debt, for instance, the difference between buying dollars for 3.45 and 3.5 liras was 50 million liras ($14 million).

In its Financial Stability Report for the second half of 2016, the Central Bank noted public-private partnership (PPP) projects had contributed to the increase in foreign-exchange (FX) liabilities, and it offered the following assessment: “The manufacturing sector, which realizes more than 90 percent of the total exports in the country, has a significant portion of the FX loans. In the electricity, gas and water, transportation, warehouse and communication, construction and health sectors, the volume of FX usage has increased especially with the recent investments in PPP. Concentration of investments in energy, transportation, health and construction sectors on projects such as renewable energy power plants and distribution, airports, bridges, highway and city hospitals, which have public service purchase guarantees with FX indexed prices, protects firms against credit and exchange rate risks in the long run.”

But despite the bank’s “reassuring” note, companies with FX liabilities are already having nightmares due to dropping exports and decreasing domestic demand. The state guarantees provided for companies involved in PPP projects — or the “megaprojects” as they are usually called — are no reason for relief either, for they mean that the FX risk has extended to public finances as well. And how big is the risk?

The Central Bank report includes the following paragraph on the issue: “A significant portion of the FX loans are estimated to be clustered in the PPP projects. The current total FX debt of firms invested in the PPP projects is estimated to reach 46 billion US dollars under the broadest assumptions. … According to our analysis, about 31 billion US dollars of this figure has protection against exchange rate and demand risks through public service and product purchasing, leasing or indirect guarantees.”

What is even more alarming here is that the Central Bank fails to provide healthy figures on the megaprojects. The figures in the report are referenced to the World Bank and not to the Turkish state, which is supposed to be the primary source of neatly compiled data. Moreover, the World Bank figures are in conflict with those of the Turkish Development Ministry.

Many have been worried that the megaprojects are creating a “black hole” in the country’s public finances. It seems the prospect of a black hole havoc is growing by the day.

English, Makale kategorisine gönderildi | Why 2017 doesn’t bode well for Turkey’s economy(Al-Monitor, January 4, 2017) için yorumlar kapalı

Başkanlık serüveni krizi körüklüyor (Al-Monitor, 28 Aralık, 2016)

ÖZET
2016’da büyük siyasi, ekonomik ve diplomatik zorluklar yaşayan Türkiye, 2017’ye risk birikimini azaltarak değil, yükselterek giriyor. Dış ve iç rüzgârlar, AKP rejiminin yelkenlerinde yırtılmalara yol açabilir.

Türkiye, çok zor bir yılı geride bırakıyor. Hem politik, jeopolitik hem de ekonomik bir dizi olumsuzluk üst üste yaşandı. 2015’te, biri 7 Haziran, öteki 1 Kasım’da yaşanan iki genel seçim, 2016’ya istikrar getirmek yerine daha gerilimli, çatışmacı, kutuplaştırıcı bir sürecin kapısını açtı. 15 Temmuz darbe girişimi ile tavan yapan gerilim, sonrasında Kürt siyasetini, onun Meclis’teki temsilcisi Halkların Demokratik Partisi HDP’yi etkisizleştirme operasyonları ile sürdü. Devamında, Suriye’deki IŞİD’e dönükmüş gibi görünse de özünde Suriyeli Kürt siyaseti PYD’nin ilerlemesinin önünü kesme amacı taşıyan Fırat Kalkanı ile Türkiye sıcak savaşın aktörleri arasına da katılmış oldu.

Bütün bu politik ve jeopolitik riskleri yükselten etkenlere, yılın sonlarına doğru onlarca kişinin ölümüne yol açan canlı bomba katliamları ve en son Rus Büyükelçinin Ankara’da bir suikasta kurban gitmesi eklendi. Bu kadar risk yükselten gerçekliğin ekonomide tahribat yaratmaması düşünülemezdi. Derecelendirme kuruluşları S&P ile Moody’s, art arda Türkiye’nin notunu kırıp “yatırım yapılamaz ülke” statüsüne düşürdüler. Zaten 2015’te TL karşısında yüzde 25 pahalanan dolar, 2016 yılında özellikle ekim sonrasında daha da pahalanarak 3.50 TL basamağına yerleşti. 2016, yüzde 16 daha yükselmiş bir dolar fiyatı ile kapanıyor. Ekim sonrası tüm yerel paralar karşısında yaşanan doların yükselişi, özellikle TL’de kendisini daha çok hissettirdi.

Ekonomik büyümesini ağırlıkla dış kaynak kullanımı ile gerçekleştiren ve yılda ortalama 38 milyar dolara ulaşan dış kaynak kullanımının ağırlıklı kısmını dış borç ile yapan AKP yönetimindeki Türkiye’de, bu büyümenin seçmen artırıcı “popülist” yanı hep önde tutuldu: “Ne seçmen getiriyorsa, o iyi!”

İç talebe dönük inşaat odaklı büyüme, seçmene iyi-kötü iş, asgari ücretle de olsa gelir sağlıyor, tüketici kredisi ve kredi kartı ile borçlanmasının kapılarını açıyordu. Dış kaynağın döviz kazandırıcı üretken alanlarda, mesala ihracatçı sanayide kullanılması gibi bir çaba umursanmıyordu. İç tüketime dayalı büyüme ile dolaylı vergi gelirleri artıyor ve bunlarla sağlık, ulaştırma, sosyal yardım alanlarında harcamalar cilalanarak artırılıyordu. Bütün bunlarla AKP hem organik burjuvazisini yaratıyor hem de hedeflediği otokratik rejim inşasına seçmen desteğini artırıyordu.

Borç döviz ile yükselen bu inşa sürecinin bir gün “tırmalamaya” başlayacağı, ödeme günü düşünülmüyor muydu? Dış borç yükü 421 milyar dolara ulaşmış durumda. Özellikle finans dışı şirketlerin net döviz açıkları 2009-2016 arasında yüzde 218 artarak 67 milyar dolardan 213 milyar dolara kadar tırmandı.

Bu kadar hızla büyüyen döviz açığının borçlu firmalara, dolardaki hızlı yükselişle çok önemli kur zararları yaratacağı açıktı. Nitekim dolar fiyatındaki her 1 kuruşluk artış, borçlu şirketlere 2 milyar TL’lik kur zararı yazıyor, doların 2.96 TL olduğu eylül başından 3.50 TL’ye çıktığı aralık sonu dönemde firmaların kur artışından uğradıkları zarar 30 milyar dolarlık bir yük getirdi.

Dolar fiyatındaki yükselişte yabancılara ait kısa vadeli sermaye stokunun ya da “sıcak para”nın çıkışının yanısıra tasarruflarını TL’de tutanların dövize geçiş kararları da etkili oldu. Toplam mevduatlarda döviz cinsinden mevduatların payı yüzde 40 dolayında. Dolara yönelişte, Cumhurbaşkanı’nın giriştiği “TL’ye dön” kampanyası ise sonuç vermedi.

2016 bir dizi olumsuzluğun yaşandığı bir yıl oldu ama 2017’ye bıraktığı kötü miras daha da ürpertici. 2017’de Türkiye’nin risk birikimi azalacağa benzemiyor. Hem içeride hem dışarıda esen rüzgârların yönü, Türkiye’nin yelkenleri şişirip gemisini yüzdürmeye yardımcı olmak yerine, ciddi tahribatlar yaratmaya daha yatkın. 20 Ocak’ta ABD’de Donald Trump’ın başkanlık mesaisine başlaması ve mart ayında Fed’ten beklenen yeni faiz adımının Türkiye dâhil yükselen ülkelerden yeni sermaye çıkışlarını tetiklemesi bekleniyor. Sıcak paranın 2017 kararlarında ABD’nin “çekiciliği” kadar Türkiye’nin “iticiliği” de etkili olacağa benziyor. Derecelendirme kuruluşlarından ikisinin not kırmasını onarıcı bir gelişme yaşanmadığı gibi, ocak ayında üçüncüsünün, yani Fitch’in de not kırması kesin gibi. Yabancı çıkışını azaltmanın tek yolu, Merkez Bankası’nın faizleri artırması. Bu da “yüksek döviz-yüksek faiz” cenderesinde buz kesmek demek.

Türkiye’nin yabancı yatırımcı gözünde riskli ülke algısı, özellikle başkanlık serüveniyle artıyor. Meclis Anayasa Komisyonu’nda sert tartışmaları başlatan anayasa değişikliği tasarısı, muhalefet partileri CHP ile HDP tarafından demokratik, laik, hukuk devletlerinin en önemli özelliği olan egemenliğin ulusta olması, egemenliğin yasama-yürütme-yargı erkleri arasında dengeli dağıtılması ve denetleme mekanizmalarının işlemesi prensiplerine aykırı bulunuyor.

Başbakanlığın kaldırılması, cumhurbaşkanının partisiyle ilişkisinin kesilmemesi, cumhurbaşkanı ile TBMM seçimlerinin aynı anda yapılma zorunluluğunun getirilmesi, OHAL ilan etme yetkisinin (yürütme yetkisinden dolayı) cumhurbaşkanına verilmesi, yargı ve yürütmede daha birçok anti-demokratik yetki tekelleşmesi öngörmesi gibi nedenlerle tasarıya karşı muhalefet, meclis ve meclis dışında büyüyor. Değişikliklere MHP ve AKP içinden açık bir itiraz görünmese de Meclis’teki oylama sırasında belli sürprizlerin yaşanabileceği ihtimalinden söz ediliyor. Meclis oylamasında 330 oyla değişikliğin kabul görmesi halinde, mart-nisan aylarında referandum sandığına gidilecek. Bu da 2017’nin neredeyse ilk yarısının başkanlık serüveni çalkantısıyla geçmesi ve ülke risk priminin daha da tırmanması demek.

2016’nın üçüncü çeyreğini yüzde 1.8 küçülme ile kapatan Türkiye ekonomisinin ekim-aralık döneminde de küçülme yaşadığı, öncü göstergelerden okunabiliyor. Özellikle milli gelirin omurgasını oluşturan sanayideki üretim düşüşü verileri, istihdamdaki gerileme, girdi ve teçhizat ithalatındaki azalma, tüketimin azaldığına işaret eden dolaylı vergilerdeki yavaşlama, son çeyrekte de ekonominin küçüldüğünü ve 2016 yılı büyümesinin hedeflenen yüzde 3.2 olarak değil, yüzde 1.5 dolayında gerçekleşeceğine işaret ediyor.

2016’da iki çeyrek üst üste küçülmeyi, 2017’nin ilk çeyreğinde aynısı izlerse, bunun bir “kriz” olduğu tescillenecek. Krize giriş ile birlikte hızlanan fiili iflasların, işten çıkarmaların, ücretlere zam beklentilerine karşılık verememenin iş yerlerinde yüksek gerilime neden olduğu gözleniyor. 250 milyar TL’yi bulan hane halkının “ihtiyaç” ve kredi kartı borcunun aileler üstündeki basıncı endişeleri artırıyor.

Kriz ateşinin iş yerlerinde, çarşı-pazarda hissedilmeden referandum sandığına seçmenin en erken zamanda taşınması, AKP’nin ana hedeflerinden.

2017’ye Türkiye yine büyük sancılarla gireceğe benziyor.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2016/12/turkey-presidential-system-fans-economic-crisis.html#ixzz4UJkpbEq1

Makale kategorisine gönderildi | Başkanlık serüveni krizi körüklüyor (Al-Monitor, 28 Aralık, 2016) için yorumlar kapalı

Will Turkey’s economic crisis doom presidential system?(Al-Monitor, December 28,2016)

Summary: 
 Turkey seems to be on the cusp of a stormy 2017, as a failing economy and the drive for a presidential regime threaten to increase its already high economic and political risks.Author
Translator: Sibel Utku Bila

In a few days, Turkey will leave a tough year behind, fraught with political and economic setbacks. Two general elections in 2015 had contributed nothing to the country’s stability, instead paving the way for more tension, conflict and polarization. Tensions peaked with the July 15 coup attempt this year and continued with a crackdown on the Kurdish political movement and its representation in parliament, the Peoples’ Democratic Party (HDP). Then, in August, Turkey joined the warring parties on the ground in Syria, launching Operation Euphrates Shield, which in its essence is aimed more at blocking the advance of the Syrian Kurdish Democratic Union Party’s military wing than combating the Islamic State. While those developments increased Turkey’s political and geopolitical risks, a string of bloody suicide bombings and the assassination of the Russian ambassador in Ankara further added to the gloom in the final weeks of 2016. Economic damage was inevitable given the heightened risks.

Standard & Poor’s and Moody’s cut Turkey’s credit rating to non-investment grade, while the US dollar, which had risen 25% against the Turkish lira in 2015, continued to gain ground, especially after October. Turkey will end the year with a dollar that is 16% more expensive to buy with Turkish liras. True, the rise of the greenback was global, but the lira slid more than other currencies.

Under the Justice and Development Party (AKP), Turkey’s economic growth has relied heavily on external funds, secured overwhelmingly through borrowing that has averaged $38 billion per year. A populist, vote-boosting approach to growth has always been at the fore: “Whatever gets votes is fine!”

Focused on the construction sector and oriented toward domestic demand, the country’s economic growth provided the masses with jobs and income, even if at a minimum wage level, while opening the door wide to debt accumulation, either through consumer loans or credit cards. The government thought little of using external funds for export industries or other sectors that could earn foreign exchange. With domestic consumption driving growth, indirect tax revenues surged, contributing to increased and well-veneered spending on health care, social benefits and transport projects. With this strategy, the AKP was not only creating its own bourgeoisie, but also boosting its popular support while building an authoritarian regime.

During this process, few appeared to think things might one day hit a snag. The external debt burden now stands at $421 billion. Non-financial companies have seen their net foreign exchange deficit grow 218% since 2009, climbing from $67 billion to $213 billion. With such a staggering increase, indebted companies were bound to take heavy blows from the fast rise of the dollar. Each kuru increase in the price of the dollar has added 2 billion Turkish liras ($565 million) to their debt (there are 100 kurus to the lira). From early September to late December, the greenback’s price rose from 2.96 to 3.5 liras, with the extra burden companies accumulated because of this amounting to $30 billion.

The rise of the dollar was propelled not only by the flight of short-term foreign investors, but also by locals who converted their savings from Turkish liras to dollars. Foreign exchange now constitutes 40% of deposits. President Recep Tayyip Erdogan led a campaign calling on citizens to “return to the Turkish lira,” but it seems to have had little effect.

Although 2016 was a turbulent year for Turkey, what 2017 will inherit from it is even more chilling. There is no sign that Turkey’s risk aggregate will decrease in the coming year. The winds blowing at home and abroad appear more likely to cause serious damage rather than help the country keep its ship afloat. Donald Trump’s inauguration as US president on Jan. 20 and a US Federal Reserve rate hike expected in March are likely to trigger fresh capital flight from emerging economies, including Turkey. Not only the United States’ “attractiveness” but also Turkey’s “repulsiveness” will sway the decisions of short-term investors.

With no progress to remedy the downgrades of Standard & Poor’s and Moody’s, Fitch appears poised to follow suit in January. The only way to slow the flight of foreign money is for the central bank to hike rates. This, in turn, will mean a Turkey stuck in the pincer of expensive foreign exchange and high interest rates. Foreign investors’ perception of Turkey as a risky country will be further compounded by Erdogan’s push for a presidential regime.

Debate on an AKP-drafted amendment to introduce a new government system began Dec. 20 in parliament’s Constitution Commission amid quarrels and brawls. The HDP and the main opposition Republican People’s Party insist the proposal flouts the fundamental tenets of democratic states and the rule of law, namely, the separation of powers and the principle of checks and balances. The draft law makes the president the sole executive power, eliminates the premiership and allows the president to remain at the helm of a political party. Presidential and parliamentary elections would be held simultaneously, and the president would have the power to dissolve parliament and declare states of emergency, along with other non-democratic authorities concentrating executive and judicial power in one person’s hand.

Opposition to the draft is growing inside and outside parliament amid speculation that even some members of the AKP and its partner, the Nationalist Action Party, might withhold support from the bill during the vote in the general assembly. If the bill manages to muster support from 330 deputies in the 550-seat legislature, it would be presented in a referendum in March or April, meaning that most of the first half of 2017 would be consumed by the political turbulence surrounding the presidential regime, which in turn would further increase Turkey’s risk premium.

The Turkish economy shrank by 1.8% in the third quarter of 2016, and a number of advance indicators suggest the contraction has continued into the fourth quarter as well. These include a drop in industrial output, the backbone of gross domestic product, a worsening unemployment rate, a decrease in imported inputs and equipment and lower indirect tax revenues, which point to a slowdown in consumption. As a result, the Turkish economy’s overall growth this year is likely to be around 1.5%, well below the government’s target of 3.2%.

A crisis will officially ensue if the contraction extends to the first quarter of 2017. The harbingers are already visible: de facto bankruptcies, layoffs and workplace tensions over unmet expectations of pay raises. Further deepening concerns, households are under the strain of loan and credit card debt totaling 250 billion Turkish lira ($71 billion).

In short, Turkey is bracing for another convulsive year, and a primary goal of the AKP is to hold the referendum on a presidential system in the shortest possible time, before the crisis starts to bite voters big time in the workplace and marketplace.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2016/12/turkey-presidential-system-fans-economic-crisis.html#ixzz4UJhthXuz

English, Genel kategorisine gönderildi | Will Turkey’s economic crisis doom presidential system?(Al-Monitor, December 28,2016) için yorumlar kapalı

Kriz, AKP’de Tıkanma ve İhtimaller

 

Türkiye, islamo-faşist inşa sürecinin ya da maratonunun son 100 metresini koşmaya hazırlanan AKP tarafından bir sandığa gitmeye zorlanıyor. RTE’nin “yetkileri genişletilmiş Cumhurbaşkanı” yaftası altında diktatörlüğünü hedefleyen Anayasa değişiklikleri, Meclis’te 330 oyla geçerse, referandum sandığının yolu görünecek ve  AKP döneminde 11’nci sandık  kurulmuş olacak.

AKP’nin “ecdadı”sayılan Erbakan liderliğindeki radikal islamın partileri, en yüksek oy oranına 1995’te yüzde 21,4 ile ulaşmışlardı. 1999’da ise oy oranları yüzde 15,4’e düşmüştü. 2001 krizi, koalisyon ortakları  merkez sağ (ANAP-DYP) ve merkez solu(DSP), MHP ile birlikte baraj altına iterek tasfiye etti. Erbakan’ın “Milli Görüş”ünden güya ayrılarak neoliberalizmle barışık, F.Gülen ile koalisyon ortağı halinde 2002 seçimlerine giren AKP ise , krizden armağan olarak iktidarı kaptı. Yüzde 34 dolayında oy ile 363 milletvekili çıkardı ve tek parti iktidarı oldu. AKP, sonraki yerel ve genel seçimler ile Anayasa referandumu ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bu oy oranının altına gerilemediği gibi, yüzde 40’lar , sonra da yüzde 50’ye yaklaşan oranlara ulaştı.

ts

 

 

 

 

 

Kaynak: Yüksek Seçim Kurulu

AKP’nin 2000’li yıllarda yüzde 30’larla başlayan seçmen desteğinin kısa sürede yüzde 40’lar, derken yaklaşık yüzde 50’ye sıçramasında, Türkiye merkez sağındaki çöküntü kadar merkez solun düşük siyasi performansının da rolü oldu. Ama, AKP’ye en çok yarayan şey,  iç ve dış ekonomik rüzgarlar oldu. Bu rüzgarları iyi değerlendiren AKP’nin, yelkenini şişirip hedefine doğru yol aldığını belirtmek gerekir. Şimdi ise  AKP’yi, lideri RTE’yi, rejimin inşasının finaline taşıyacak  bu ekonomik konjonktür sonlanmak üzere. Bu rüzgarla şişen yelkenlerin inmeye hatta yırtılmaya başladığı bir krizin eşiğindeyiz.  Bu tırmanışın ve tırmanışın sonundaki tıkanışın “birikim modeli”ne ve hikayesine yakından bakmak , geleceği okumak açısından da gereklidir.

Nasıl arttı?

AKP, yenilenme ihtiyacı duyan  çekirdek radikal islamın yüzde 20’lik oyunun üstüne, 2000 sonrası  merkez sağda hayal kırıklığı yaşayan “muhafazakar”ları kattı. Böylece, 2002 seçimlerininde yüzde 34’e ulaştı. Ama bu kadarla kalmadı; AKP’ye “demokratlık vehmeden” kullanışlı alık demokratların  ve paralelindeki bir kısım Kürt oyların yanında, son dönemlerde Kürt düşmanı milliyetçiler, ama en önemlisi, pragmatik-ekonomik gerekçelerle oy kullanan kitleler AKP oylarını yüzde 50’nin eşiğine taşıdı.

AKP’nin 2002’den 2011’e kadar  satmayı başardığı bu “muhafazakar demokrat, kalkınmacı” parti algısı, dışarıdan sağlanan sermaye girişi ve  politik destek olmasaydı gerçekleşmezdi.

AKP, bir kere, 2001 krizinin ardından delik deşik olmuş ekonominin IMF ve K.Derviş işbirliğinde rektifiye edilmiş , kamu maliyesi, finans sistemi onarılmış halini altın tepsi içinde teslim aldı.Özelleştirmelerin bütün altyapısı hazırdı, iktidara geçtiklerinde. AKP, daha iktidarının ilk döneminde  neoliberal amentüye iman bildirerek IMF ve AB’nin  desteğini alırken Türkiye tarihinde görülmemiş bir sermaye girişini-likidite bolluğu yaşayan bir dünya konjonktürürün de etkisiyle- sağladı. Bu dış kaynak girişi ile istikrarlı bir büyüme dönemi yakalandı. Ekonomi 2003-2007 döneminde yılda ortalama yüzde 7 dolayında büyürken istihdam da arttı.

77Kaynak:TCMB

2000 öncesi, büyüme için ihtiyaç duyduğu dış kaynak girişini sağlayamayan Türkiye kapitalizminin cari açığı da, finansman ihtiyacı da düşük kalıyor, açık finanse edilemeyince IMF kredieri imdada çağrılıyordu. 2002 sonrası ise, IMF patentli reçetelerle düzelen göstergeler, dış sermayeyi hızla çekti. Bir yandan özelleştirmeler, AB ile tam üyelik yakınlaşması, hem doğrudan yabancı sermaye hem de sıcak para, kredi girişlerini hızlandırdı ve 2007’ye kadar olan dönemde yılda 30 milyar dolara varan dış kaynak girişinin etkisiyle, ekonomi ortalama yıllık yüzde 7 büyüdü.

2008-2009 dünya krizi, bu akışı bir süreliğine aksatsa da 2010 sonrasında sermaye girişi , devamında da  ekonomik büyüme, istihdam ve iç tüketim hızlandı. 2007’ye kadar kendisine manevra alan açan AKP, bu tarihten itibaren Gülen Cemaatinin  Emniyet ve yargıdaki kadrolarının marifetiyle, tehdit olarak gördükleri  sivil-asker üst bürokrasiyi “darbeci ayıklamak,demokratlaşmak” savı altında Ergenekon, Balyoz, Odatv gibi operasyon başlıkları altında tasfiyeye yöneldi.2007 seçimlerine ekonomik büyümenin yanında bu “demokrasi” gazıyla giren AKP-Gülen koalisyonu, oy oranını yüzde 47’ye kadar çıkardı.

2008-2009 dünya krizinde ekonominin uğradığı sarsıntıyı, güçlü maliye imkanları sayesinde iyi dümen tutarak yönetebilen AKP, 2009 yerel seçimlerinde biraz kan kaybetse de (% 38), yılın sonuna doğru, çıkmış yabancı yatırımcının geri dönüşü ile yeniden büyüme ivmesi yakaladı. 2010-2013 yıllarında büyüme temposu çok yükseldi.İstihdam arttı,tüketici kredisi ,kredi kartı harcamaları hızlandı, yabancı kaynak girişi yıllık 60 milyar doların üzerine çıktı. Bu, söz konusu dönemde, olağandışı borçlanmalara gitme anlamına da geliyordu aynı zamanda. Çünkü giren yabancı kaynak ağırlıkla dış borç olarak girmişti.

Yükselen yıllar

2008-2009 krizi ile belli bir kopukluk yaşasa da 2003’ten 2014 sonlarına kadar, daha önceki yıllarla karşılaştırılmayacak ölçüde giriş yapan dış kaynak, AKP rejiminde büyümenin dinamosu oldu. Yüksek girişler, dövizin, özellikle doların fiyatını da ucuzlattı ve ithalat, ithalata dayalı mal ve hizmet üretimi hızla  arttı. Ancak, bu ucuz döviz kuru, hep iç pazarı çekici kıldı. Dışarıdan bulunan kaynakların önemli bir kısmı (Kredilerin dörtte biri)  tüketici kredisi, kredi kartı borçlanması olarak hanehalkına kullandırıldı. Böylece, iç pazara dönük birikim modeli, AKP’nin de modeli oldu.

88Kaynak:BDDK

Konut ağırlıklı İstanbul rantı odaklı yatırımlar, dış kaynağın kullanıldığı temel alanlar oldu. İnşaat, özellikle seçildi. Çünkü AKP, rejimini ,geleneksel burjuvaziye dayanarak değil, kendi organik burjuvazisini inşatta palazlandırdı, bunun için, güçlendikçe kayırmacı politikalara yöneldi, özellikle de 2011 sonrasının “mega projeleri”nin firma seçiminde, bu tercih kendisini iyice gösterdi.

İç pazara dönük popülist birikim modeli, 2013 ortalarına kadar tıkır tıkır işledi. 2007’ye kadar dünyadaki likidite bolluğu şartları, 2009 krizi sonrası da dünyada krize karşı izlenen genişlemeci para politikaları, Türkiye’ye hayal edilemeyecek ölçüde dış kaynak girişi sağlamıştı. Bu kaynaklarla döviz kuru  baskılandı,ucuzlatıldı. Ucuzlatılan döviz, ithalatı patlattı ve üretimde iç pazara dönük inşaat ile tüketim malları sektörleri , dış rekabete konu olmayan hizmet alanları özendirildi. İç tüketime odaklı  büyümenin sağladığı dolaylı vergi+SGK prim gelirleri ile sağlıktan sosyal yardıma, altyapıdan çeşitli kamu hizmetlerine bol kepçe para harcayan AKP, hem istihdam yaratan hem kamu hizmeti üreten “cevval,çalışkan,iş bitirici” bir rejim imajı çizdi. Böylece, bu “seçmen odaklı birikim modeli” ile oylarını her sandığa gidişte biraz daha yükseltti.

AKP’nin seçmen kazanma odaklı iç pazara dönük popülist birikim modeli, tıkanmaya mahkumdu. Çünkü döviz üreten, dış rekabet gücü edinmeye yanaşmayan, kolaycı iç pazara ,iç kaynakların tahribatına, İstanbul’un doğal, kültürel  ve tarihi varlığını yağmalamaya dayanan bu modelin teklemesi kaçınılmazdı.

Akan sermaye, akmaz olduğunda, önce dolar fiyatı fırlayacak, ardından borç yükümlülüklerini yerine getirmede zorluklar yaşanacak ve borcu kullanan reel sektörden başlayan banka sistemine sıçrayan bir yangın kaçınılmazlaşacak, yangına itfaiye misali yetişmeye çalışan kamu malyesinin de bu büyük yangınla başetmesi zorlaşacağı gibi, kendisinin de alev alması riski büyüyecekti.

Birikimde tıkanma

Tıkanma, özellikle 2013 ortalarında baş gösterdi ve izleyen zaman diliminde her yıl biraz daha daralma ile ilerledi. Küresel krizin yarattığı geçici park yeri olma fırsatı ile Türkiye’ye hızlanan  borç akışı, ABD’nin yavaş yavaş belini doğrultma, büyüme için fonları davet etme ve faizleri bunun için yükseltme sinyali ile birlikte yavaşladı.  Dış fonlar, Türkiye dahil, geçici park yeri ülkelerden çıkış yapmaya başladı ve tüm ülkelerde dolar fiyatı yükseldi.

Türkiye’ye  özellikle 2015’te dış para girişi 11 milyar dolara kadar geriledi, cari açığa yetmedi, açık ,ancak rezervler ve kayıt dışı döviz girişleri ile finanse edilebildi.

7 Haziran 2015  seçimleri ile AKP oyları yüzde 41’e geriledi. Böylece AKP tek başına iktidarı kaybetme noktasına geldi. Ne var ki, koalisyona bile tahammülü olmayan  AKP, islamcı formasına bir de  milliyetçi şapka ekleyip 1 Kasım seçimlerine giderken  savaş iklimi yarattı, Kürt seçmeni sindirdi, MHP’den seçmen çekti. Bu kaotik durum, sermayeyi de ürküttü, kaçırdı, musluklar tıslamaya başladı. Dolar, o yıl yüzde 25 pahalandı.

2016’da ise tüm riskler hızla arttı.  ABD Merkez Bankası Fed’in faiz artışı,  biraz zikzaklı ve gecikmeli olsa da 2016’da başlatıldı. Sermaye yine çıkış sinyali aldı. . Öte yanda, hem Suriye ve Irak’taki duruş, hem Rusya ile dalaşma, devamında 15 Temmuz Fetö darbe girişimi, AKP’nin başkanlık hedefi için “öteki düşman” Kürt siyasetine dönük yok etme politikası, ülke risklerine tavan yaptırdı. Derecelendirme kuruluşları, yılın ikinci yarısında Türkiye’nin notunu “çöp”ilan etti. Ekim’de, ABD’de, büyümeye, faiz artırmaya, sermayeleri ABD’ye çekmeye pek iştahlı Trump başkan seçildi. Bunların da üstüne Avrupa Parlamentosu Türkiye’yi hukuk devleti olmaktan çıkan, bağımsız yargıya, özgür medyaya tahammülü olmayan, insan haklarını, hele ki mülkiyet haklarını ihlal eden ülke ilan etti. Bu üst üste gelen darbelerle 2015’te zaten yüzde 25 pahalanmış dolar, 2016’da bunun üstüne yüzde 16 daha pahalandı ve fiyatı 3.50 TL basamağına yerleşti.

Bundan sonra?

Varılan yer itibariyle, hem AKP’nin politik pozisyonu hem dış dünyaya, alacaklılara karşı yükümlülükleri ve onların Türkiye’ye bakışları, seçmen odaklı , iç pazara dönük birikim modelini sürdürmenin şartlarının kalmadığını gösteriyor.  Toplamda 421 milyar dolara ulaşan ve üçte ikisi özel sektöre ait olan dış borç stokunun çevrilmesi iyice zorlaştı. Çünkü dış sermaye için Türkiye, Brezilya’dan sonra en riskli çevre ülke. Hem, ABD gibi bir güvenli liman kendini toparlamaya başlarken riskli bölgede neden kalsın?

Sermaye akışı yavaşlayınca, dolar fiyatı, öngörülere hiç uymayan 3,5 TL’ye çıktı. Bu fiyatla, net dış döviz  açığı 2009’da 67 milyar dolar iken 2016’da 215 milyar dolara çıkan reel sektörün baş etmesi kolay değil. İflaslar,eldeğiştirmeler kaçınılmaz görünürken, döviz kredilerinin yüzde 60’ını kullandıran içerdeki bankaların bu sarsıntıdan yara almamaları da mümkün değil. Bir de özellikle ihtiyaç kredisi ve kredi kartı borçlusu alt-orta sınıfların 250 milyar TL’ye ulaşan riskleri var bankaların sırtında.

İç pazara dönük birikim paradigması tekleyip hatta küçülme başlarken bu modelle seçmen memnuniyeti yaratmak da artık zor. Kriz yangını sokağa sıçrayıp seçmeni yakmadan son bir çırpınışla onu sandığa sürüklemek ve rızasını alarak ondan canlı kalkan elde etmek, RTE’nin ana hedefi. Son  günlerde iyice hissedilmeye başlayanan krizin sebebi olarak yine bazı “şer odakları” hedef gösteriliyor. “Yatırım yapın, Türk Lirası’na geçin, üretin, ihraç edin, istihdam sağlayın. Çünkü bize saldırüann, zerk edilmeye çalışılan zehrin panzehiri bunlardır. Bu kritik dönemde yatırımlarını erteleyen herkes nazarımda ekonomimize saldıranlarla aynı saftadır” (25 Aralık,Hürriyet). Bu sözlerin sahibi RTE, böylece krize sürüklenen firmaları, krizin sorumlusu olarak da gösterip seçmene şirinlik yapmakta, sandık rızasına hazırlamaktadır. Ama işe yarayacak mıdır?

Seçmen odaklı birikim modelinin sonunu , biraz da izlediği hukuk dışı, kutuplaştıran, risk üreten, otoriter rejimiyle  hızlandıran AKP’nin, başkanlıkla daha da otoriterleşecek siyasi yapısıyla, bu modeli sürdürmesi mümkün görünmüyor. Çünkü dış sermaye güvensiz, iştahsız, gelmiyor.

Birikim modelini, bu saatten sonra döviz üreten, dışa açan, rekabet gücü mal ve hizmet üretimine özendiren yapıya dönüştürmek, dış sermaye girişi olmadan mümkün değil. İç pazardan dışa dönme,   zor , zahmetli, üstelik sandığa giderken yapmak seçmeni kaçırtır. Çünkü, rekabetçilik, daha az işçi ile daha az ücretle üretimi;kamu kaynaklarını seçmenden çok, işverenlere tahsisi gerektirir. Dahası, içeride öyle bir gerilim ve kutuplaşma var ki, yönelinen başkanlık ısrarı her gün biraz daha risk üretiyor. AKP, bu yapısıyla risk azaltamıyor, güven vermiyor. Buradan uzaklaşması, mesela OHAL’i kaldırıp, hukuk devletine küçük dönüşler yapması bile hedefi ile çelişiyor. En ufak muhalefeti bile kaldıramıyor.

Peki ne olacak?

Türkiye’nin yakın tarihini yaşayanlar bilir; Sermaye birikimi çarkı teklerse, zora girerse iş dünyası feveran eder.Bugün ise, öyle bir korku salınmış ki, sadece TÜSİAD, her tür azarı göze alarak, hukuk devletine yönelmeden ekonomi çarkının dönemeyeceğini ifade etti. Şöyle konuştu 1 Aralık’ta TÜSİAD YİK Başkanı Tuncay Özilhan; “Üzerimize gelmesi muhtemel fırtınayı düşündüğümüzde, yapmamız gereken şey, huzur ve güven ortamını bir an önce tesis etmek. Başta yargı olmak üzere kurumlara güveni tazelemeli, ifade özgürlüğünü tartışmasız biçimde tesis etmeli, terörle mücadele sırasında ortaya çıkan mağduriyetleri gidermeli, hiçbir vatandaşın etnik kökeni ve mezhebi nedeniyle kendisini ikinci sınıf vatandaş hissetmediği bir toplum düzeni kurmayı başarmalıyız”.

TÜSİAD Başkanı Symes ise şu eklemeyi yaptı; “.. bazı OHAL uygulamaları özellikle Anadolu’da ticari hayatı olumsuz etkiliyor, ekonomide güven kaybına neden oluyor. Olağanüstü halin bir an önce kaldırılmasını, ülkenin Meclis’inin yeniden asli görevini yapmaya odaklanmasını ve KHK ile yönetimin sonuna gelinmesini bekliyoruz.”

Ekonomik taleplerden çok, politik iyileşme gerekliliğini ifade etmek, ilk kez oluyor. İç talebe dönük, seçmen odaklı ,yandaş sermaye yaratma hedefli büyümeye TÜSİAD’ta temsil edilen sermayenin yakınmalar dışında bir karşı çıkışı, ağır bedeli olacak bu tükenişe bir çözüm arayışı oldu mu? Pek olmadı. Geçmiş dönemlerde hükümetlere yön veren tekelci sermaye, bu dönemde baskı karşısında dağıldı, içlerinden Şahenk ,Sabancı gibi yandaşlar çıktı; dahası hepsi, çeşme akarken testiyi doldurmanın gafletine daldılar.Birçok dönemde, birçok burjuvazinin yaptığı gibi.

Peki şimdi? Geleceğini AB ile, Batı sermayesi ile  bütünleşme üzerine kurmuş bu kesim, tükenmiş birikim modelini,  totaliter bir siyasi yapı ile ancak sündürüp süründürecek, Batı dünyasının ekonomik ve askeri yapılarıyla çatışan bu rejim ile ne yapacaktır?

Kendisini palazlandırıp yükselten birikim modelinin tıkanmasını, biraz da kendi politik hedefleriyle hazırlayan rejim, bu haliyle Batı dünyasından, Atlantik bileşeni olmaktan dışlanmaktadır. Batı’nın siyaset şablonu ve değerleriyle, rejimin tek adam yönetimi tercihi uyuşmamaktadır.

Rejim, sürekli bir tehdit algısıyla yaşamakta, hesaplaştığı Fetö’nün fitneliğinde ABD kaynaklı bir darbeye maruz kalmaktan korkmaktadır. Rejim, bunun farkında olarak, Rusya’ya yaklaşmakta, tehditi, Rusya ile bloklaşıp bertaraf etmeye yanaşır görünmektedir. Rusya’nın himayesi  için Orta Doğu’daki bütün iddialarından vazgeçmiştir. Ancak, hem sırttaki yükümlülükler hem Türkiye kapitalizminin Batı dünyası ile bütünleşmiş yapısı, bu tür “Atlantik’e karşı Avrasya” fantezilerine alan bırakmamaktadır. TÜSİAD’tan Özilhan şu hatırlatmayı yaptı 1 Aralık’ta; “Dünyada ekonomik ve siyasi güç dengesi açısından, batı eski ayrıcalıklı konumunu kaybetmiş olsa da, istikrar, insan hakları, hukuk devleti, demokrasi, eşitlik, adalet, güvenlik, barış, refah gibi kavramlar söz konusu olduğunda ağırlık hala batıdadır, hala Avrupa’dadır. Bu kavramlar, sınırlarının hemen yanında savaşların devam ettiği bir ülke için de hayatidir. Bu nedenle değerler seti olarak Avrupa’dan uzaklaşmak Türkiye için söz konusu değildir” Bu tür saptamaları olanların, endişelerini ABD ve AB ‘deki karar vericilerle paylaşmamış olması düşünülebilir mi? Paylaşmaktan öte, bir oyun planları olmaması düşünülebilir mi?

Kavşak ve 3 yol

Türkiye, 2017 yılına girerken üç seçenekli bir kavşaktan  yol alacak. Birinci yol, sıkıştığı köşeden başkanlık rızasıyla  nefes alacağını uman, ama başkan olsa bile Türkiye’yi bilinmez bir geleceğe sürükleyecek RTE’nin yoludur. Anayasa değişikliği Meclis’te önlenemez ve referanduma gitmek kaçınılmazlaşır da istenen hedefe sandık üstünlüğü ile ulaşılırsa, Türkiye bu kaosa sürüklenecektir.

İkinci yol, işi sandığa bırakmadan, Atlantik kaynaklı bir askeri darbeye girişilmesidir. Böyle bir girişim çok tehlikelidir, iç savaşı tetikleyebilir. Ama ciddi bir ihtimal olarak durmakta, şartların olgunlaştırıldığına dair işaretler görülmektedir. Beşiktaş, Kayseri katliamları ile Rus Büyükelçisinin suikast, ayrıca böyle bir darbenin toplumdan rıza almasını  sağlamaya dönük çeşitli atraksiyonlar, bu hazırlığın işaretleri olarak da okunabilir.

Üçüncü yol, bu rauntta AKP’nin mağlup edilmesi, Meclis’te, olmadı referandum sandığında başkanlık sıtmasının son bulmasıdır. Bu başarılabilirse, erken seçim ve AKP’de çatlama ,  gerileme  yaşanabilir. Bir dizi radikal dönüşümün önü açılabilir. Emek ve demokrasi güçlerinin, kaos ve darbeye karşı bütün güçleri birleştirerek en geniş “hayır” cephesini oluşturacakları  bu yolu izlemeleri ve bunun için mücadele etmeleri beklenir.

 

Genel kategorisine gönderildi | Kriz, AKP’de Tıkanma ve İhtimaller için yorumlar kapalı

Milli gelire sihirli dokunuş: Bir gecede zenginleşmek(Al-Monitor, 23 Aralık, 2016)

ÖZET:
TÜİK yeni hesaplama ile milli gelirin önceki halinden yüzde 20 daha büyük olduğu sonucuna vardı. Bu sonuç, Türkiye’yi dünya sıralamasında biraz daha yukarı çekse de yöntem, zamanlama, baz alınan 2009 yılı ve öteki göstergelerle uyumsuzluk, uzun sürecek tartışmalara yol açacak gibi.
 

Kısa adı TÜİK olan Başbakanlığa bağlı Türkiye İstatistik Kurumu bir süredir ülke ekonomisinin ana göstergesi olan ulusal hesapların hesaplama yöntemini değiştirme çalışmaları yaptığını duyuruyordu. Yönelinen yöntemde Avrupa Yönetmelikleri (ESA2010) esas alınacaktı. Avrupa Birliği’nde milli gelir nasıl hesaplanıyorsa öyle hesaplama yapılacak, türdeşlik sağlanacaktı.

Gerekçe böyle sunulunca sürdürülen çalışma gerekli ve makul bulundu. Ancak 12 Aralık günü açıklanan yeni milli gelir verileri bu “yenileme”nin çok da bilimsel ve objektif yapılmadığına ilişkin çeşitli itirazlara, eleştirilere yol açtı. Konuyla ilgilenenlerin bir kısmı öncelikle merakla beklenen 2016 üçüncü çeyreğinin büyüme verisine odaklandı. Küçülme bekleniyordu. TÜİK’in açıklamasına göre ekonomi üçüncü çeyrekte yüzde 1.8 küçülmüştü. Öncü göstergelerden bir küçülme verisi bekleniyordu ama bu eski seriyle yüzde 0.5 dolayında bir tahmindi. Şimdi gelen yüzde 1.8 radikal bir küçülmeye işaret ediyordu. Bu merak tatmin edildikten sonra fotoğrafın tamamı bir dizi yöntemsel ve tutarlık sorgusuna maruz kaldı.

ddKaynak:TÜİK

Yeni seri ülke milli gelirinin eski yöntemle hesaplananın üstünde bir büyüklüğü olduğunu ifade ediyor. Ne kadar eksik hesaplanıyormuş milli gelir? Yaklaşık yüzde 20! 2015’te eski seri ile saptanmış milli gelir pastası bu yöntemle yaklaşık yüzde 20 büyüyor artık. Örneğin 2015’te cari fiyatlarla Türkiye ekonomisi 1 trilyon 953 milyar TL’lik mal ve hizmet üretiyor deniliyordu. Yeni şablonla bunun 2 trilyon 338 milyar TL olduğu belirlenmiş bulunuyor. Bu, 385 milyar TL’lik yeni “büyüklük keşfi” demek. Bunu, yılın ortalama dolar kuruna çevirirsek 140 milyar dolara yakın bir artışa karşılık geliyor. Başka bir ifade ile 2015’te 718 milyar dolarlık Türkiye ekonomisi bir gecede 857 milyar dolarlık bir büyüklüğe ulaştı.

Milli gelir pastası yeniden ölçülünce onun 78 milyonu bulan nüfusa bölünmesi ile elde edilen kişi başına milli gelir de arttı, haliyle. 2015’te eski seri ile 9 bin 257 dolar olarak belirlenen kişi başına gelir, yeni seri ile 11 bin 82 dolar olarak ifade ediliyor artık.

“Yenileme”de AB normlarına göre hareket edildiği belirtiliyor ama baz yılı olarak neden AB’nin yaptığı gibi 2010 yılı değil de ekonominin yüzde 5 dolayında küçüldüğü kriz yılı 2009 alınmıştı? Abartılı artışın önemli bir kısmı baz alınan bu sorunlu yıldan kaynaklanıyordu. 2009=100 alınınca, zincirleme olarak izleyen yılların büyüme oranları da abartılı yüksek çıkıyordu.

TÜİK AB yönetimiyle milli geliri yeniden tahmin etmeye çalışırken hesaplamalarda inşaat sektörünün hakkının verilmediğini düşünmüştü. Eskiden milli gelire katkısı yüzde 4.4 olan inşaat sektörünün yeni seride katkısı yüzde 8.2 olarak tanımlanıyordu. Buna karşılık imalat sanayinin toplamdaki payı bir puan artırılarak yüzde 16.7’ye çıkarılmıştı. Kısacası, TÜİK’in milli gelirde yüzde 20’lik artış getiren güncellemesinin üçte biri inşaattan geldi. Böylece inşaat sektörü, imalat ve ticaret sektörlerinden sonra üçüncü sırayı aldı.

TÜİK yatırım harcamalarının milli gelire katkısının da eksik hesaplandığı kanısına varmış ve yatırım harcamaları eski düzeyinden yüzde 74 yukarı doğru güncellenmiş, böyle olunca tasarruf oranı da daha yukarı çekilmiş durumda. Türkiye örneğin son Orta Vadeli Program’da belirtildiği gibi milli gelirinin yüzde 14’ü değil, yüzde 24’ünü tasarruf eden bir ekonomiymiş meğer.

Bu güncellemeler, yine pek inandırıcı bulunmayan bir büyüme serisini ortaya koydu. Örneğin 2013-2015 döneminde ekonomi ortalama her yıl yüzde 6.5 büyümüştü. Oysa eski seri, bunu yüzde 3.7 olarak göstermişti.

Daha da önemlisi büyüme verileri ile istihdam verilerinin uyumsuzluğu. Mesela, eski seride yüzde 4.2 büyüme yaşanan 2013’ün yeni seri büyümesi yüzde 6.5’a çıkmıştı. Ama ne gariptir ki, bu kadar yüksek büyüme olduğu belirtilen 2013’te TÜİK’in işgücü verileri, işsizliğin azalacağına yüzde 8.8’den yüzde 9.1’e çıktığını söylüyordu. Hızlı büyümenin hiç olmasa istihdamı biraz artırıp işsizliği geriletmesi gerekmez miydi?

Yenileme ile yüzde 20 artırılan gayrisafi yurt içi hasıla (GSYİH) özellikle dış yatırımcıların ilgilendiği birçok göstergeyi de olumlu çıkaracak haliyle. Öncelikle 720 milyar dolara ve kişi başı gelirde 9 bin dolara inmiş profili yukarı çekecek. Böylece dünya ekonomi büyüklüğü sıralamasında ilk 20’nin dışına düşen Türkiye yeniden ilk 20 içinde görünebilecek.

Ayrıca özellikle derecelendirme kuruluşlarının ve IMF’nin önem verdiği bazı göstergeler yeni ulusal gelir ile daha az kırılganlık görünümü verecek. Örneğin, döviz açığını gösteren “cari açık/GSYİH” oranı 2015’te yüzde 4.5 görünürken, yeni ulusal gelirle yüzde 3.7’ye inmiş görünecek. Ek olarak, 421 milyar dolara ulaşan dış borç stokunun milli gelire oranı da yüzde 60’lardan birkaç puan aşağı inecek ve borçlanma kapasitesi daha yüksek görünecek. Askeri harcamalar yeni milli gelire oranlandığında daha “makul” bulunacak. Buna paralel olarak, yeni milli gelir büyüklüğü, kamu borç yükünü ve bütçe açığı ile ilgili oranları da daha aşağı çekip vitrini daha güzel gösterecek.

Öte yandan yeni milli gelir bazı göstergeleri yetersiz ve sorunları olduğundan daha vahim göstermeye de neden olacak. Örneğin, sağlık, eğitim, sosyal yardım gibi konuların milli gelire oranı hep uluslararası karşılaştırmalarda önem taşır. Yüzde 20 artırılmış milli gelir, bu harcamaları ülke nüfusu için daha yetersiz, eksik gösterecek çünkü oranlar aşağı inecek. Milli gelir pastasının yüzde 20 fazla olduğunun keşfi, ‘Peki bu pasta bölüşülürken kimlere gitti?’ sorusuna neden olacak ve gelir dağılımı-yoksulluk araştırmalarının güvenirliği biraz daha sorgulanacak.

Yeni milli gelir ister istemez Türkiye’nin üç yıllık ekonomik hedeflerini belirlediği Orta Vadeli Program’ın (OVP) da yenilenmesini gerektiriyor. OVP ekonomik küçülme ve beklentilerin aşağı yönlü seyri nedeni ile zaten yenilenmek durumundaydı. Ekonominin hızla daraldığı, kriz sinyalleri verdiği 2017 ve izleyen iki yıl için bakalım yeni göstergeler, yeni hedefler neler olacak. En önemlisi, IMF başta olmak üzere yabancılar bu yeni milli gelir göstergelerini ne kadar güvenilir bulacak?

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2016/12/turkey-how-turks-became-richer-overnight.html#ixzz4Tka77g3E

Genel kategorisine gönderildi | Milli gelire sihirli dokunuş: Bir gecede zenginleşmek(Al-Monitor, 23 Aralık, 2016) için yorumlar kapalı

How Turkey used math to drastically boost its economy(Al-Monitor, December 23,2016)

Summary:
A 20% upward revision in the size of the Turkish economy will notably improve the country’s economic profile on paper, but not without controversy over the new calculation method and the discrepancies it created.
Author

TranslatorSibel Utku Bila

The Turkish Statistical Institute (TUIK), an official agency attached to the prime minister’s office, had announced a while ago its intention to change the calculation method used to determine the country’s main economic indicators. The new method was to be based on ESA2010, the European Union’s accounting framework, to align with the way EU countries calculated their gross domestic product (GDP). With this explanation at hand, the planned change seemed necessary and reasonable.

On Dec. 12, however, the release of the new GDP data sparked myriad objections and criticism disputing the scientific merits and objectivity of the way the revision was made. Pundits had been especially curious about the third-quarter growth rate, which was expected to be in the negative. So it turned out, but according to the TUIK, the economy contracted 1.8% in the third quarter, well beyond the 0.5% expected in line with earlier data sets. Then the entire picture painted by the new calculation method raised questions, both in terms of methodology and consistency.

According to the new data, Turkey’s GDP was, in fact, bigger than what the previous calculation had found. The difference is staggering — nearly 20%. In 2015, for instance, the Turkish economy was said to have produced goods and services worth 1.953 trillion Turkish lira at current prices. The new calculation method puts the figure at 2.338 trillion, meaning that an extra 385 billion Turkish lira in GDP had been somehow “discovered.” This amounts to about $140 billion, based on the average exchange rate last year. So the Turkish economy’s size for 2015 grew from $718 billion to $857 billion overnight. Accordingly, the per capita income also increased — from $9,257 to $11,082.

The revision is said to be made according to EU standards, but unlike the EU, which took 2010 as the basis year, Ankara opted for 2009, a crisis year in which the Turkish economy had contracted by about 5%. Relevant to 2009, GDP increases in following years turned in bigger, meaning that an important part of the overall increase stemmed from the choice of a problematic basis year.

While applying the EU method, the TUIK seems to have thought the construction sector was not done justice previously, for its share in the GDP increased from 4.4% to 8.2%. The share of the manufacturing industry, meanwhile, rose by 1 percentage point to 16.7%. In short, a third of the 20% increase in the revised GDP came from the construction sector, which is now ranked third in size after the manufacturing and commerce sectors.

Similarly, the TUIK seems to have thought that investment expenditures were undercalculated, revising them up by 74%. This means that domestic savings, too, are now bigger than what we previously knew, amounting to 24% of GDP and not 14%, as stated in the government’s medium-term economic program, adopted in September.

The revisions produced a new set of growth data, whose credibility was also called into question. In the 2013-2015 period, for instance, the average growth rate rose to 6.5% per year, up from 3.7% previously. More importantly, the new growth data looks out of sync with unemployment figures. For 2013, for example, the growth rate was raised from 4.2% to 6.5%. In an economy with such a robust growth, the jobless rate is expected to decrease, at least a little bit. Yet according to the TUIK’s labor force data, not only did it not decrease, but it rose from 8.8% to 9.1%.

No doubt, the 20% upward revision in GDP impacts positively a number of other indicators, which are important for foreign investors in particular. To start with, Turkey’s overall economic profile has now improved. With some $720 billion in GDP and per capita income of about $9,000, Turkey had dropped out of the world’s top 20 economies. Now it will make it back to the list.

Major indicators, watched closely by the International Monetary Fund (IMF) and credit-rating agencies, will now speak of a lesser fragility. Take, for instance, the current account deficit-GDP ratio, which denotes the foreign exchange deficit. It stood at 4.5% for 2015, but will now go down to 3.7%. Similarly, the $421 billion external debt stock’s ratio to GDP will decrease by a few percentage points from its previous level of 60-odd %, and Turkey’s borrowing capacity will look stronger. Military expenditures, too, will look more “reasonable” in proportion to GDP. With a higher GDP, the related public debt and budget deficit ratios will also improve, contributing to a more pleasant shop window for the country.

Some figures, meanwhile, will look worse. The ratios of health, education and social benefit spending to GDP are seen as important indicators when comparing countries and government policies. With the upward revision in GDP, the ratios will fall, and what Ankara spends for its people in those realms will look more inadequate. “If the cake was found to be 20% bigger, who got the newly discovered slice?” many will ask, and the credibility of income distribution and poverty surveys will be questioned further.

Inevitably, the new GDP requires revision in Ankara’s medium-term program, which outlines economic targets for the next three years. The program was already destined for revision after the economy began to contract fast in the third quarter, sending crisis signals and dampening expectations. How the government will review targets for 2017 and the following two years remains to be seen. An even more crucial question is how credible the new GDP figure will be in the eyes of the IMF and other foreign actors.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2016/12/turkey-how-turks-became-richer-overnight.html#ixzz4TkZ7NmnY

English kategorisine gönderildi | How Turkey used math to drastically boost its economy(Al-Monitor, December 23,2016) için yorumlar kapalı