Futbol ticaretinden kim kârlı çıktı ?

 

 

Endüstriyel futbol, bir sezonunu daha geride bıraktı. Futbolda metalaşma, ticarileşme, kapitalistleşme tüm dünyada  ve Türkiye’de de doludizgin ilerliyor…Futbolu seviyoruz…Ne kadar içimize sindiremez, isyan etsek de futbol keyfimiz, sevgimiz, tutkumuz, birçok şeyde olduğu gibi kapitalizmce paraya tahvil ediliyor artan bir tempo ile. Ülkemizde belki birileri henüz bununla kasasını doldurmuyor, ama bir anonim kapitalist olarak futbolun ticarileşmesiyle kazanılan “başarı”lar, bal tutanın parmağından midesine gidiyor elbette.

YEDİNCİ ÜLKEYİZ

Öyle böyle değil, en üst ligine yaptığı futbolcu yatırımı ile ölçersek, Avrupa’da yedinci futbol ekonomisi bizimkisi. İngiltere, 4,5 milyar dolarlık bir futbolcu yatırımı ile yarışırken bizim Süper Lig de 1,2 milyar dolarlık futbolcu yatırımı ile tamamladı 34 maçını. Futbolcuya yatırım açısından İspanya’nın ikinci olduğu bu arenada  İtalya, Almanya, Fransa’dan sonra gelen Rusya’yı izliyoruz.  

Birçok sektörde olduğu gibi, futbolda da yabancı girdi(futbolcu) kullanımı az değil. Futbolcuların 185’i, yani yüzde 34’ü yabancı. İngiltere gibi bir futbol delisi ülkede üçte ikisi yabancı. Tüm starlar orada sahne alıyorlar. Buna karşılık dünya ve Avrupa şampiyonu İspanya, zaten starlar ülkesi olduğu için yabancı futbolcu oranı yüzde 37’de kalıyor. Buna karşılık yabancı payı İtalya’da yüzde 54, Almanya’da yüzde 49…

KİM KAZANDI?

Türkiye Süper Ligi takımları içinde, 3 büyükler, bekleneceği gibi en pahalı kramponlara sahipler, dünya starları ile yarıştılar. Şampiyonluk ipini göğüsleyen Galatasaray’ın futbolcu kadrosunun değeri  187 milyon dolar ve ortalama futbolcusunun piyasa değeri 6,6 milyon dolar. Cimbomun kadro değeri toplamın yüzde 15’i demek. Lig ikincisi kupa şampiyonu ve UEFA çeyrek finalisti olan Fenerbahçe’nin kadro değeri,  Cimbom’dan 2 milyon dolar daha fazla  ve o da piyasada yüzde 16’ya yakın pay sahibi. Sezona feda sloganıyla başlayan Beşiktaş, umulmadık bir başarı elde etti. İtiraf edeyim, ben üçüncülük ummuyordum ve ligi çok daha aşağılarda kapatacağımızı bekliyordum. Beşiktaş’ın kadro değeri ilk iki büyükten 70 milyon dolar daha azdı ama aldığı üçüncülük ile son derece ekonomik bir başarı elde etti bizim takım.

Kaynak:Transfermarkt.de verilerinden hesaplandı

Ekonomik gücüne göre elde ettiği başarı açısından  Bursaspor’dan da söz etmeli. Ligi dördüncü bitirerek Avrupa’ya gidecek takımlar arasına giren  Bursaspor’a, elde ettiği her puan için 34 bin dolarlık futbolcu yatırımı yeterli oldu. Bu, Beşiktaş için 70 bin dolara, Fenerbahçe için ise 103 bin dolara yakın gerçekleşti.  Böyle bakınca, her puana 81 bin dolar harcayan ve ancak 10’ncu olan Trabzon, kupa finalisti olmasaydı, yılın ekonomik olarak da en başarısız takımı olacaktı. Küme düşmeme mücadelesi veren iki takımdan Elazığspor ile Akhisar da her puanlarını en düşük futbolcu harcaması ile gerçekleştiren başarılı takımlar oldu.

Futbol 2013-2014 sezonunda, onca borç-harca rağmen önemli bir yatırım alanı olmaya devam edecek. Naklen yayından, reklamlardan, sponsorluklardan, birer AVM’ye dönüştürülen stad gelirlerinden kulüplere az buz para girmeyecek.

Sloganımız belli;  Futbolu seviyoruz ama bu kadar metalaşmasını sevmiyoruz…

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Barışa göz kulak ol, Demokrasi iste…

Gündemde barış süreci mi var, RTE’nin seçim takvimi mi ? Barışı kendi gündeminin peşine takan RTE,  2014’te üç seçim olacağını ilan etti… İkisinin tarihi belli… Yerel yönetim seçimleri 2014 martta, Cumhurbaşkanı seçimi muhtemelen haziranda. Peki, genel seçim 2015’te mi, öne alınarak 2014’te mi?  Yerel ile geneli bir arada yapma ihtimali yüksek. Kürtleri barış emziği ile oyalamak için bir de 2015’i niye beklesin? Hem de yıpranma ihtimali varken…

Sonrasında  referandum meselesi var.. Uzlaşma komisyonu ile  anayasa değişikliği üretilemeyecek, bu belli.. Temmuz başına kadar oyalandıktan sonra AKP, kendi Anayasa değişiklik öneri paketini getirecek ve geçirmek için 330 milletvekilini bulmaya çalışacak…Partili cumhurbaşkanlığı modelini geçirmek isteyecek. Bu da örtülü yarı başkanlık demek. 330’u , BDP, Kürt hareketi desteği ile bulmak isteyecek, onların desteği için de Anayasa’ya beklentilerine uygun bazı şeyler ekleyecek. Çok değil, belki “eşit yurttaşlık” talebini karşılayan birkaç kozmetik değişiklik.  Meclis temmuzda çalışırsa referandum 2014 ekimine yetiştirilir…

KÜRT CEPHESİ

Beklendiği gibi, AKP’nin Irak petrolleri hatırına, seçim arifesinde kendine sağlayacağı kolaylığın hesabıyla gündeme getirdiği “barış süreci” tamamen kendi programına hizmet edecek tarzda kullanılmaya başlandı. PKK gerillalarının çekilme adımına karşılık,  AKP tarafında atılmış önemli bir adım yok. KCK’dan hala yüzlerce tutuklu, hatta milletvekilleri  içeride. Nuçe TV’de Gündem programına katılan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan gerilla güçlerinin geri çekilmesiyle çözüm sürecinin birinci aşamasının aslında tamamlandığını, demokratikleşmeyi içeren 2. aşamada herkesin sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiğini söylüyor ve  şöyle devam ediyordu; “PKK, Kürtler verdiği sözü tuttular, gereğini eksiksiz yaptılar. O halde herkes de sözünün gereğini yerine getirmeli….iktidarı elinde tutan, gücü elinde bulunduranlara da görev ve sorumluluk düşüyor”. Beklentiler şöyle dillendiriyorlar;  Anayasal eşitlik, hasta tutsaklar başta olmak üzere tüm siyasi tutsakların serbest bırakılması, geçmişle yüzleşme ve adalet, koruculuğun kaldırılması, köye dönüş, özyönetim, anadilinde eğitim, Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılması vb. taleplerin yerine getirilmesini bekliyoruz.” Kürt hareketinin Öcalan’ın çizdiği yol haritası çerçevesinde Erbil, Diyarbakır, Ankara ve bir Avrupa kentinde toplanacak konferans serilerine de bu ay sonunda başlanacak.

İNİSİYATİF ALIYORUZ

“Kürt Sorunu’, yalnızca iktidarla Kürt Hareketi arasındaki bir  sorun değil, başta emekçiler olmak üzere Türkiye toplumunun tüm kesimlerinin ortak sorunudur. Bu sorunu; hepimiz için eşitlik, özgürlük ve hak taleplerinin bir parçası olarak ele almadıkça gerçek bir çözüme kavuşturamayacağımızın bilincindeyiz”… Bu saptama, sosyalistlerin, ilerici emek örgütlerinden ve Alevi hareketinden temsilcilerin; demokrat, ilerici, sol aydınların ve sanatçıların “Kürt sorununun çözümünde tarafız” diyerek oluşturduğu “Toplumsal ve Demokratik Barış İnisiyatifi” adıyla 20 Mayıs’ta yaptıkları  basın toplantısında  yer aldı. İnisiyatifin yaptığı açıklama, bir tür bildirge ve imzacıları arasında ben de varım.

 Sürece “müdahil aktör” olarak katılma sayılabilecek bu inisyatifin oluşumundan önce,  biri de  bana ait olan 111 imzalı bir açıklama daha yapılmıştı. 30 dolayında CHP’li milletvekili, parti meclisi üyesi, parti üyesi ismin de imza koyduğu  açıklamamızda şöyle deniyordu;  “İçinde bulunduğumuz tarihi çatışmasızlık ortamının kalıcı barışa evrilmesi için bizlere gereken daha fazla demokrasidir. Barış sürecinde demokrasiyi zedeleyecek girişimler yürütülmesi tarihi bir hata olacaktır. Çatışmasızlık ortamı Türkiye’de demokrasi mücadelesi verenleri zayıflatan değil güçlendiren bir adım olmuştur. Bu ortam sürdürülebilir hale dönüştürülmelidir.”

Kendi adıma konuşursam, bu tür “müdahil aktörlük” ihtiyacı, AKP rejimine duyulan güvensizliğin yanında Kürt siyasetine bulaşık dinci, milliyetçi ve sol liberal kesimlerin süreci, demokratikleşmeden yalıtmaları ve AKP’nin inisiyatifine kaptırmaları endişesinden de kaynaklanıyor. Böyle bir tehlike ne yazık ki, yetmez ama evetçi çürük unsurların da gayretkeşlikleriyle,  var ve buna seyirci kalınmaması gerekiyor. O anlamda inisiyatif geliştirmek yerinde ve bir sorumluluk. Kürt hareketinin kayıtsız şartsız bir destek talebi yerine bu tür müdahil aktör inisiyatiflerle diyaloğu seçmesi, eleştiri ve önerilere kulak vermesi yerinde olacaktır ve umarım bu diyaloğu değerlendirirler.

 

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Yabancı sermaye de rantçı, faizci…

 

Türkiye ekonomisi, dış sermaye girişi ile büyüyor. Sermaye gelmez ise ya da geri çekilirse büyüme yavaşlıyor, hatta geriliyor. Yabancı kaynak girişi, özellikle AKP dönemine denk gelen son 10 yılda büyük ölçüde arttı. Bunda AKP’ye kalan elverişli iç miras kadar dış konjonktür de etkili oldu. 1981-2002 döneminde 34 milyar dolarda kalan Türkiye’ye her tür yabancı kaynak girişi, AKP’li 10 yılda 400 milyar dolar gibi müthiş bir rakama ulaştı.

Yabancı kaynak iki başlık altında giriyor. Birinci ve yüzde 70 dolayında ağırlığı olanı “borç yaratan yabancı kaynak” girişi, diğeri doğrudan yatırım. Yabancı yatırımcının son 10 yılda Türkiye’yi daha çok “faiz karşılığı” borç verilir ülke olarak tercih ettiği söylenebilir. AKP rejiminde gerçekleştirilen 200 milyar dolarlık yeni borçlanma ile birlikte Türkiye’nin dış borç stoku 2012 sonu itibariyle 337 milyar dolara ulaşmış durumda.

YABANCI FAİZ SEVER

AKP devrinde yabancı kaynağın diğer geliş biçimi  “doğrudan yabancı sermaye” ve  123 milyar dolara yakın giriş oldu. Bu toplam, BRIC ülkelerinin, İspanya, Meksika, Polonya gibi ülkelerin çektiğinin altında, ama yine de az sayılmaz.Hele ki önceki dönemlerle karşılaştırıldığında…Yabancı yatırıma oldukça ihtiyatla yaklaşıldığı 1980 öncesi yıllarda yıllık yabancı yatırım girişi 45-50 milyon doları bulmuyordu. Neoliberal politikaların hakim kılındığı 1980 sonrasının 1981-2002 döneminde de yıllık giriş 520 milyon dolardan ya da yarım milyar dolardan ibaretti. Ancak 2003-2012 döneminde yıllık giriş 12 milyar doları geçti.

Kaynak:Ekonomi Bakanlığı ve TCMB veri tabanları

 Türkiye’ye doğrudan yabancı yatırım girişinin eksikliğinden hep şikayet ediliyor, derecelendirme kuruluşlarının “yatırım yapılabilir ülke” notu vermemelerinden yakınılır. Yakınma yerindedir. Neden mi? Çünkü, yılda 12 milyar doları bulsa da gelen doğrudan yabancı yatırımın bu güne kadar nereye yatırım yaptığına bakıldığında, gerçek yeni yatırıma yabancıların pek gelmedikleri anlaşılıyor. Şikayet, yakınma  bundan…

Veriler gösteriyor ki, gelen doğrudan yabancı sermayenin bir kere yüzde 18’i gayrimenkul almak için. İster konut, ofis, ister arsa,toprak almış olsun, yabancılar bu nedenle ülkeye son 10 yılda 22 milyar dolar yatırmışlar. Bu, bir tür inşaat ürünü satın almak ya da arsa-arazi almak . Bunun doğrudan istihdama, katma değer üretimine, vergiye vs. katkısı olmadığı açık.

FAİZE, ÖZELLEŞTİRMEYE…

Gayrimenkule yatırımı bir yana bırakılınca, yabancı yatırımların yüzde 32 payla en çok mali sektöre geldiğini görebiliyoruz. Özellikle 2005’ten itibaren Avrupa kökenli bankalar yerli sermayedarlardan bankalar satın aldılar. OYAK, Aydın Doğan, Hüsnü Özyeğin, Vestel gibi yerli sermayedarların bankalarını yabancılara sattıkları hatırlanacaktır. Dolayısıyla burada da yeni yatırımdan ziyade el değiştirme ağırlıklı bir süreç yaşandı.

Mali sektörden sonra gelmiş görünen yabancı sermayenin yüzde 26 ile sanayiye yöneldiği görülüyor. Ancak bu dalda da yabancıların yeni yatırımdan çok, özelleştirilen KİT’leri almak için geldikleri akıllardadır. Tekel işletmeleri, Petkim, özelleştirmeden yabancıların aldıkları en önemli KİT’ler. Yabancılar, bunun yanı sıra çimento fabrikaları satın aldılar. Dolayısıyla sanayiye de yeni(yeşil) yatırım yapmak yerine, var olanları satın almak biçiminde giriş yaptılar.

Yabancı sermayenin son 10 yılda üçüncü ilgi alanı yüzde 24 pay ile hizmet sektörü oldu. Bu dalda Petrol Ofis, Migros gibi satın almaların yanında Telekom’un özelleştirilmesi önemli bir yer tuttu. Ayrıca cep telefonu sektöründeki patlama da yabancıları yatırıma çeken önemli bir etken oldu. Özel hastanecilik, AVM yatırımları, elektrik dağıtımı yine ilgi gösterilen hizmet sektörleri oldu.

 YATIRIM İKLİMİ DEĞİŞMELİ

Son 10 yılda gelmiş görünen doğrudan yabancı sermaye, ülkedeki genel iklimden etkilenerek ranta , faize ve özelleştirmenin avantasından pay almaya geldi,diyebiliriz. Bunun da Türkiye’nin gerçek ihtiyacı olan döviz kazandırıcı sanayiye, hizmetlere,  istihdam yaratıcı, vergi artırıcı, teknoloji geliştirici sektörlere yeni yatırım olmadığı açık. Bundan sonra olur mu? Her şeyden önce ülkenin yatırım ikliminin değişmesi gerekir.,Ülkede İstanbul rantı, faiz, iç pazar ezberciliği hakim oldukça yerlilerin yaptığından farklısını yabancı niye yapsın? Onlar da ancak bu sektörlere yatırıma geliyorlar. Getirdiklerinden çoğunu götürüyorlar.  Tıpkı bugüne kadar yaptıkları gibi…

 

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Yabancı Yatırımcı Çekmenin Neresindeyiz?

Kredi derecelendirme kuruluşlarından ‘yatırım yapılabilir not’ almak, Türkiye sermayesinin, AKP rejiminin son zamanlardaki en büyük takıntısı oldu. “Yatırım yapılabilir ülke” notu vermiyorlar diye yemedikleri fırça, duymadıkları tehdit kalmadı Fitch, Moody’s ve S&P’nin… İlk ikisi verdi notu kurtuldu, sıra üçüncüsünde. Beklenti ne ? Deniyor ki, sermaye girişleri ve portföy yatırımları artacak…Öyle mi acaba? Sadece bu kuruluşların notuna mı bakıyor doğrudan yabancı sermaye yatırımcıları? Başka şeylere bakmazlar mı? Kendi akılları yok mu, analistleri yok mu? Var elbette…Bu kuruluşların notuna da bakarlar, ama hepsi o kadar. Bizde medyanın da gaza gelmesi ile abartıldığı kadar değil  bu notlar. Kaldı ki, böyle bir not verilmeden de gelmiş gelmesine yabancı yatırımcı Türkiye’ye. Onun detayını sonraya bırakalım da Türkiye benzeri ülkeler arasında en çok nereye gidiyor yabancı yatırımcı, onu gözleyelim önce…

NEDEN DOĞRUDAN YATIRIM?

Türkiye benzeri ülkelerin, iç tasarrufları yetersiz . O nedenle büyüme için dış kaynak kullanmak kaçınılmaz. Herkes dış kaynak peşinde. Dış kaynak iki tür geliyor; ya doğrudan yabancı yatırım biçiminde ya da borç sermaye biçiminde. Faiz karşılığı borç veren olarak gelmek, öncelikli tercih. Sonuçta yatırımcı olarak büyük risk almıyorsunuz.Verdiğiniz kredi karşılığı faizinize bakıyorsunuz. Doğrudan yabancı sermaye öyle değil. Taşın altına elini koyar yabancı yatırımcı. İsabetli karar verirse faiz getirisi olandan daha çok kazanır, ama kazanamayabilir de.

Dış kaynak çekmek isteyen ülkeler, öncelikle doğrudan yabancı yatırımcı gelsin isterler. Çünkü risk alsın, yatırım yapsın, istihdam yaratsın, vergi ödesin, işgücüne, yan sanayiye beceri kazandırsın, teknoloji getirsin, yerli hammaddeyi kullansın isterler, bölgesel gelişmeye katkıları olsun isterler. O nedenle herkes doğrudan yabancı yatırımcının, özellikle yeni yatırım(yeşil) yapacak yatırımcının peşinde. Türkiye de öyle…Diğer Asya, Güney ve Doğu Avrupa, Güney Amerika ülkeleri de öyle…

NEREYE YATIRIM?

Doğrudan yabancı sermaye yatırımcısı tüm coğrafyalara aynı ölçüde iltifat etmiyor. Her çokuluslu ya da global firma, faaliyet gösterdiği sektör ile ilgili kendisine en uygun ülkelerde yatırımı tercih ediyor. Hatta, özellikle sanayide bitmiş ürünün farklı parçaları farklı ülkelerde ürettirilerek sonra toplanıp paketlenip tüketiciye sunuluyor. Örneğin otomotivde ürünün daha teknolojik ve yüksek katma değerli aşamaları, tasarımı, kritik parçaları, işgücünün daha nitelikli olduğu Almanya, Hollanda, ABD, İngiltere gibi gelişmiş ülkelerde yaptırılırken emek-yoğun parçalar işçiliğin daha az nitelikli ama daha ucuz olduğu Çin,Hindistan, Meksika,Türkiye  gibi ülkelerde yaptırılıyor . Sermaye ihraç eden merkez ülkeler, özellikle 1980 sonrası daha çok finans, iletişim gibi yeni sektörlerde yoğunlaştılar. Dolayısıyla, yükselen ülkelere de bu sektörlerde yatırım yapıyorlar. Yabancı bankalar, iletişim-bilişim  şirketleri hep bu ülkelerde faal.  

Kaynak OECD veri tabanı

Kısa adı OECD olan Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü, kendisine üye ve çoğu gelişmiş, yükselen ülke olan 33 ülkeye, 2004-2010 döneminde yaklaşık 6 milyar dolarlık doğrudan yatırım yapıldığını bildiriyor. Para, parayı çekiyor. Doğrudan yabancı sermayenin büyük bölümü (3,5 milyar doları) yine gelişmiş ülkelere ABD,Almanya, İngiltere, Belçika, Fransa, Kanada’ya yapılıyor. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu Asya, Güney Amerika, Güney ve Doğu Avrupa’daki 17 OECD ülkesi ise toplamdan 2,5 milyar dolar (yüzde 40) yatırım payı almış görünüyorlar bu dönemde.

 ASLAN PAYI BRIC’İN                               

17 yükselen ülkenin çektiği 2,5 milyar doların yüzde 60’ından fazlası yükselen blok BRIC’e yapıldı. Bunların içinde de aslan payı Çin’in. Yükselen dev Çin, 2004-2010 dönemi yabancı yatırımların yüzde 37’ye yakınını tek başına çekti. İkinci sırayı ise Rusya, yüzde 11’e yakın payla aldı. Enerji sektörünü hızla geliştiren Rusya’da hızlanan kapitalist dönüşüm, finans, haberleşme başta olmak üzere hizmet sektörlerine yabancı sermaye girişini hızlandırdı. BRIC’in diğer iki üyesinden Brezilya yabancı yatırımların yüzde 8’ini, Hindistan ise yüzde 6,4’ünü çekti.

BRIC’den arta kalan yatırımların en önemli parçasını  Avro alanının hasta ülkesi İspanya yüzde 10 payla aldı. ABD’nin arka bahçesi Meksika yüzde 6 pay alırken Almanya’nın arka bahçesi Polonya ise , yine ağırlıklı Alman yatırımı olmak üzere yüzde 4 pay sahibi oldu. Ya Türkiye? 2004-2010 döneminde Türkiye toplamda 92 milyar dolarlık doğrudan yabancı sermaye yatırımı çekti ve yükselenler liginin pastasından yüzde 3,6 pay aldı. Şili, Endonezya Türkiye’nin gerisinde kaldı. Fena görünmeyen bir pay. Ama şeytan ayrıntıda gizli. Onu da yarına bırakalım.  

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Kasap pazar, tüketici can derdinde…

Beklendiği gibi oldu; Merkez Bankası “politika faizi” adı verilen haftalık repo faizini yüzde 5’ten yüzde 4,5’a indirdi. Gecelik faiz oranı, borç verme faizi de yarım puan düşürüldü. Merkez Bankası, gerekçesini de açıkladı;  Yurt içi nihai talep sağlıklı bir toparlanma sergilerken, ihracat zayıf küresel talebin etkisiyle yavaşlamaktadır”. Yani ? Faizde indirimin nedeni şu; 2009 krizinde yüzde 5’e yakın daralan ekonomi 2010 ve 2011’de yüzde 9 gibi parıltılı bir büyüme performansı gösterdi ama cari açık duvarını da yıktı geçti. Bunun üzerine 2012’de hedef, yüzde 4’e çekildi ama frene fazla basılınca büyüme yüzde 2 dolayında gerçekleşti. Acı bir fren..Peki sonrası? 2013-2015 döneminde 3 seçim var…Maliyeti ne olursa olsun, bu dönemde seçmene yüzde 4-5 büyümüş görünmeli ekonomi…

İŞTAH KESMEK

Faizi indirmenin bir nedeni daha var; O da döviz girişinin iştahını azaltmak.. Neden peki? Herşey gibi, fazla döviz girişi de zarar. Dış kaynağın, faiz ile iştahı kabarık ve geldikçe döviz arzı artıyor, böylece döviz kuru yerinde sayıyor, enflasyon kadar bile fiyatı değişmeyince TL, aşırı değerlenmiş oluyor. Aşırı değerli kur, ithalatı ve dışarıdan borçlanmayı çekici hale getiriyor. Faizi indirerek yabancının iştahını biraz kesmek gerekiyor. Nitekim karar açıklanır açıklanmaz, yabancının keyfi kaçtı ve çıkış başladı, dolar kuru birkaç saat içinde  1.84 TL’ye kadar çıktı.  MB, rezervden döviz satarak aşırı gördüğü artışı dengeler, rezervden döviz kaybını ise yine bankaların bulup getirecekleri dövizin karşılıklarıpyla telafi etmenin de önlemlerini koymuş pakete…

 UMUT İÇ TALEP

TCMB de açıkça söylüyor; küresel krizin etkisiyle dış talep düşük, ihracat zaten rekabette zorlanıyor. İhracatın yarısı AB’ye yapılıyordu. AB’nin özellikle güney ülkeleri şiddetli bir daralma yaşayınca , Türk mallarına olan talep de azaldı. O pazarı telafi edecek Orta Doğu pazarları  sığ; İran, Rusya, Çin ise satıyor ama almıyorlar. Almamalarının altında Türkiye’nin “Yeni Osmanlıcılık” oyununa duydukları tepki de yok değil…Peki ne olacak o zaman ? Mecbur, iç talebe çark edildi. Umuluyor ki, faizler düşünce, tüketici kredileri  de indirilsin ve halkımız yeni krediler alsın , yeniden kredi kartına davranıp tüketsin.

Dahası, madem seçime iç pazara abanarak büyüme gerçekleştirilip gidilecek, o halde devletin bütçesini de kullanmak lazım…AKP’yi, kamuya yeni yandaş personel alırken, yeni bina yaptırır ya da kiralarken, harcamaları artırırken izleyebilirsiniz. Bütçe açığını birkaç puan artırma pahasına kamu harcama ve yatırım kalemlerinde bir bonkörlük izleyebiliriz yakın zamanda.

Ama unutulan bir şey var; Nüfusun ağırlıklı kısmını oluşturan alt-orta sınıflarda borçlanma takati kalmadı. Halen 275 milyar TL’lik tüketici kredisi ve kredi kartı borcu var hanehalkının. Şimdiye kadar “batak” diye nitelenen kredi tutarı 10 milyar TL’ye yaklaşıyor ve kara listeye alınmış borçlu sayısı 2,5 milyonu bulmuş durumda. Buna rağmen hanehalkının borçlanma kapasitesinin henüz sınırına gelmediğini , hane gelirlerinin yarısı kadar bile borçlanma gerçekleşmediğini düşünüyorlar. Avrupa’da hanelerin, gelirlerinin yüzde 100’ünü bulan oranda borçlandıklarını, Türkiye’de daha gidecek çok yol olduğunu hesap ediyorlar.

ENFORMEL BORÇLAR

Ama, hanehalkının sadece bankalardan borçlanmadığını, geleneksel borç kanallarını da kullandıkları unutuluyor ..Eşten dosttan, mahalledeki mağazadan yapılan, faizi haram sayanların cemaat içi  borçlanma miktarı bilinmiyor…

Kaynak:  TÜİK , TCMB  Beklenti anketleri veri tabanı

Dahası, yapılan beklenti anketlerinin sonuçları da iyi sinyaller vermiyor. 2009 krizinde dibe vurduktan sonra 2010 ve 2011’de iyileşen beklentiler yeniden aşağı seyretmeye başladı. Örneğin halka işini kaybetse yeniden iş bulabilme umudu sorulduğunda, artıyor değil, azalıyor diyor. Yine tüketiciye ekonomiye güveni sorulduğunda pek iştahla artıyor demiyor. Satınalma gücünün artmasını bekliyor musun diye sorulduğunda umutlanamıyor, azalma bekliyor…

Kısacası, çarşıdaki hesap eve pek uymuyor…

İlk 3 ayın, büyüme belirtileri iç açıcı değil. Bakalım iç talebin dibini kazımakla ne olacak… İç talebe yüklenirken başını kaldıran cari açığın ne olacağı sorusunu sormadık bile…Milli gelirin yüzde 6-7 sini taban yapan cari açık hastalığı ile bünye yaşamaya alıştı diye düşünüyor olabilirler.

Suriye’de, Irak’ta baş gösteren hayal kırıklıkları, şaşan hesaplar,  ekonomide de yaşanabilir…

 

 

Araştırma - Haber, Genel, Makale kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

A relief for current account deficit: foreign exchange in service sector

 

Mustafa SÖNMEZ (Hürriyet Daily News, May 18-19 2013)

 

Turkey’s current account deficit for the first quarter of 2013 is equal to the same period of 2012, at $16 billion. The high rate stems from the gap between export and import activities, but Turkey does not have a deficit and even has a surplus, in the service sector

 

Between 2003-2012, tourism had the biggest share in service exports, and $205 billion of income was obtained from tourism. Net foreign currency contribution of it was $168 billion.

Turkey’s current account deficit, which broke a record by reaching 75 billion dollars in 2011, did not stay below 47.5 billion dollars even in 2012, when the growth rate was only 2 percent. Especially when the “gold effect” – showing debts paid in gold to Iran as export – is considered, it can be said that the current account deficit reached $53 billion and did not go below the 7 percent of national income. The total current deficit of the first three months of this year is equal to the first quarter of 2012, which is $16 billion. Leading indicators of the first quarter do not look very promising in terms of growth. Economy Minister Zafer Çağlayan’s estimations are also parallel to this.

The high rates of current deficit in Turkey basically stem from the gap between export and import activities. This problem particularly got worse in the period after 2002. Both the settlement of the internal balances with the IMF program after the 2001 crisis and the vastness of liquidity abroad enabled significant amounts of foreign source inflow to Turkey after 2002.

However, since the foreign sources entering the country focused on domestic market and could not be led towards export and exporter industries, which enable foreign currency gain, the imports showed a rapid increase. Low-rate policy that was adopted to enable constant source inflow made source inflow attractive but did not support export activities; contrarily, it triggered imports. The economy, which annually obtained an average of $108 billion income from exports, or a total of $1,086 billion in the 2003-2012 period, has made imports costing annually $153 billion or $1,532 billion in total within this decade. The result is: $446 billion of foreign trade deficit within a decade. And when the foreign transfers such as interests and profits are added to this, the deficit gap grows even wider.

Net exporter in service sector

Having a large deficit in foreign trade in goods, Turkey does not have any deficit, and even has a surplus, in the service sector. With this surplus, the country tries to compensate for the deficit in merchandise trade. The $333 billion total current account deficit of the last decade, which corresponds to an annual deficit of $33 billion, is partially owed to the foreign currency earned in the service sector.

Between 2003-2012, which is the period of the Justice and Development Party (AKP) government, tourism had the biggest share in service exports and 205 billion dollars of income was obtained from tourism. When foreign travel expenditures (including pilgrimage travels) remained at $37 billion, net foreign currency contribution of tourism became 168 billion dollars. It is important to obtain $700 of foreign currency income per visitor, whose total number was about 32 million at the end of 2012.

Foreign currency in construction and transportation

Construction is another sector creating net foreign currency along with tourism. Turkey obtains net foreign currency income from construction activities in Russia and other CIS countries, North Africa, Balkans, and the Middle East; though they are not very large amounts. Also, the expenses seem to be zero in this sector. However, the foreign currency income annually obtained in this sector does not even reach $1 billion. It is commonly accepted that the sector keeps a part of its currencies abroad.

Another sector bringing foreign currency is transportation, though it does not enable much gain. There is a huge opportunity for foreign exchange saving in this sector, but it cannot be used. In freight shipment, Turkey is in the position of a net foreign currency payer. In civil aviation; however, it is a foreign currency earner. Particularly in import activities, with the imposition of the contract, the delivery of goods are made by a transportation company the importer firm wants. As a result, the transportation service is provided not by domestic capacity but foreign firms, which leads spending foreign currency. As the enlarged flying units of the Turkish Airlines in private flying increased the share of international flight incomes in the total endorsement, a gain of foreign currency income was created. But still, it is debatable whether it is enough to make Turkish Airlines a profit-making company.

The net foreign exchange income obtained in transportation over the last decade is $8 billion in total, which corresponds to $800 million of annual income.

Services with deficit

In Turkey, banking and insurance systems also have some investments abroad. The banks purchased or established abroad, the branches opened abroad… However, while about $9 billion of foreign exchange income was obtained from these activities within the last decade, above $16 billion of foreign currency was spent on finance and insurance services in return; and about $7 billion of foreign exchange gap was formed in this sub-branch within this decade.

Turkey is also at a loss in service exports and imports of the state. The state seems to have spent over $13 billion of foreign currency for services such as consultation, education and know-how that were purchased from abroad over the last decade. As the income obtained from services that were mostly sold to other Turkic states and neighboring countries remained at about $4 billion, $9 billion of deficit emerged in this category, as well.

The foreign exchange incomes of private hospitals, foreign student incomes of foundation universities, incomes obtained from footballer transfers, the exported TV series, movies and authors royalties etc… The total foreign exchange income obtained by education, health, and service sectors were not enough to meet the foreign currency spending made again for these sectors. Within the last decade, Turkey had above $5 billion of deficit only in “other services” group in total.

Just as in the competition for industrial product exports, you become the market in service products if your competitiveness is not high and you cannot use your advantages efficiently in service product sales. When tourism is set aside, Turkey is a country which hardly compensates its expenditures with the income obtained from services. Except the construction and transportation sectors, it is a net service importer. In the service sector, can Turkey regain the competitiveness it lost in exports? We will see in the following years.

May/18/2013

dış ekonomik, English, Genel, Turizm kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

El Parasıyla ‘Bölgesel Güç’ Olunur mu?

Reyhanlı katliamında kaybedilen 50’den fazla can için “Bölgesel güç olmanın maliyeti” nitelemesinde bulunan Cengiz Çandar  ve onu onaylayan Ali Bayramoğlu gibilerin başlarını, kifayetsiz muhteris bakanları Davutoğlu okşar elbette. Sadece bunlar mı? Kimi üniversitede, iş dünyasında, kimi üst bürokraside, medyada, öyle çok var ki bunlardan…Türkiye’yi gerçekten bir bölgesel güç zannederler…Bu gazla Orta Doğu’yu fethe kalkarlar, ‘Yeni Osmanlıcılık’ taslarlar…Etine buduna bakmadan, sırtlarındaki kamburu görmeden öyle dolduruşa getirilirler ki…

EL PARASIYLA…

Oysa, son 10 yılda “bölgesel güç” olduk dedikleri, el parasıyla semirip gerisinde dehşetli bir borç yükü bırakma beceriksizliğidir aslında…2008 küresel krizi öncesinin ikliminde dış kaynak çekmeyi, sonrasında durgunlaşan dünyada para bulmayı büyük başarı sandılar. O para da “yatırım” olarak değil, sadece faiz karşılığı borç olarak geldi ve bununla göz boyayan inşaatlar yapmayı başarı öyküsü diye sattılar. Ardından da , o gazla Orta Doğu pazarlarını, Irak Kürt petrollerini fethe, Sünni müslümanların liderliğine soyunmaya kadar vardırdılar cüretlerini. Oysa gerçeklik o kadar farklı ki…

Dışarıdan giren kaynaklar büyük ölçüde “faiz” karşılığı gelen, “borç yaratan yabancı sermaye” ve karşılık olarak eldeki, avuçtaki varlıklar, bu toplam yükün ancak üçte birini karşılayabilecek durumda. Türkiye, milli gelirinin yüzde 54’üne tırmanmış döviz açığı kamburu ile “bölgesel güç” afra tafrasında…

10 YILDA BÜYÜK AÇIK

Her ülke, IMF’nin verdiği bir şablonla yurt dışındaki varlıklarını bir tarafa, yabancılara karşı yükümlülüklerini de bir tarafa yazıyor, buna “Uluslararası Yatırım Pozisyonu” deniyor. Dışarıya karşı açık veriyorsanız, eliniz avucunuzdaki ile bunun ne kadarını karşılayabilirsiniz sorusunun cevabını verir bu tablo.   Merkez Bankası her ay yayınlar bu tabloyu. AKP’nin ilk iktidar yılı olan 2003’te Türkiye, elindeki döviz rezervleri ve dışarıdaki yatırımlarıyla, yani varlıklarıyla  (74 milyar dolar), yaklaşık 180 milyar doları bulan  dış borç ve diğer yükümlülüklerinin yüzde 41’ini karşılayacak durumdaydı. Dolayısıyla açığı 105 milyar dolardı. Ya da milli gelirinin yüzde 34’ü dolayında döviz açığı vardı.

Kaynak:Merkez Bankası Uluslararası Yatırım Pozisyonu veri tabanı

İktidarının 10 yılı süresince borçlanarak, özelleştirme ile kamu varlıkları satarak, yerli banka ve firmaları satarak dış kaynak girişi sağlayan Türkiye’nin döviz varlıkları ise hep geride kaldı ve bugün  döviz açığı 426 milyar dolara, yani 2012 milli gelirinin yüzde 54’üne çıktı.  IMF, yüzde 40’ı aşan ülkeleri oldukça riskli olarak niteliyor. İşte bu tehlikeli döviz açığının kimyası, doğrudan yatırım yapanları da Türkiye’den uzak tutuyor.

YATIRIM YERİNE, BORÇ…

Türkiye’de doğrudan yabancı yatırımın güncel değeri  184 milyar doları bulurken borç biçiminde giren para tutarı 457 milyar dolar. Yani yabancıların yüzde 70’i “faiz karşılığı” giriş yaparken elini taşın altına koyup risk alarak “yatırım” yapanların varlığı toplamın yüzde 30’u…Neden böyle ? Güven meselesi…İşte bu nedenle, Fitch, Moodys, S&P gibi kuruluşlar “yatırım yapılabilir ülke” notu vermeye kolay kolay yanaşmıyorlar Türkiye’ye…

Sırtında milli gelirinin yüzde 54’ü kadar bir “kamburu” olan kaç ülke var dersiniz ? IMF verilerine göre, bir tek İspanya var, yüzde 94 ile…İtalya’nın bile yüzde 25…Meksika, Brezilya, Endonezya…Hepsininki yüzde 40’ın altında…Arjantin ve Rusya’nın açığı değil, fazlası var; G.Afrika’nın açığı ise yüzde 10 bile değil…

Ama bunların hiç biri haddini bilmezlik etmiyor, kalkıp “bölgesel güç”lük taslamıyor…

Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Dış Borç Liginin Şampiyonu: Türkiye

En kabadayı zamanında bile, Türkiye dış borç toplamı içindeki payı yüzde 17’yi geçmemiş olan IMF borçları sıfırlandı diye, yeri göğü inletiyorlar. 2001 krizinde 24 milyar doları bulan ve halkı yoksullaştırarak  taksitleri ödenen IMF borcunu, Türkiye’nin tek borcu gibi yansıtıyor ve gözlerimizin içine baka baka yalan söylüyorlar. Bunu yapan sadece iktidar olsa neyse. Kuyruğuna takılmış yandaş medya, hele ki rehine medya nasıl da ballandırıyor bu yalan destanını…Oysa kazın ayağı ne kadar farklı…Türkiye, kendi liginde (yükselen ülkeler) en borçlu ve en riskli  ülke durumunda.

Yine IMF veri tabanını kullanarak Türkiye’yi kendi sikletindeki diğer 7 ülke ile kıyaslayalım. Bakın ne vaziyete getirilmiş ülke…AKP, 57. Hükümetten bakımdan çıkmış, pürüzleri giderilmiş, çürükleri temizlenmiş bir bütçe,bir bankacılık sistemi devraldığında 130 milyar dolar dış borç yükü vardı. 10 yıllık iktidarının sonunda dış borcun ulaştığı boyut 337 milyar dolar. Diğer benzer ülkelerle kıyaslandığında , G.Afrika, Endonezya, Arjantin borçlarının üstünde bir toplam bu. Ama sağlıklı kıyaslama için borç yükünü milli gelire oranlamak gerek. İşte bu yapıldığında esas vehamet ortaya çıkıyor. Türkiye’nin dış borç kamburu, milli gelirinin yüzde 42,5’una kadar çıkmış. Diğer ülkeler içinde en risklisi,  G.Afrika’nın dış borçları milli gelirinin yüzde 36’sını  bulmuyor  bile. Endonezya, Meksika, Rusya’nın dış borçları milli gelirlerinin yüzde 30’unun altında. Brezilya’nınki yüzde 20’nin de altında.

Kaynak:IMF veri tabanı

2001’de Türkiye ile birlikte krize yakalanan ama IMF’ye teslim olmayıp borçlarını moratoryumla yeni bir programa bağlayan, kendi yolunu çizen Arjantin , dış borç kullanmak yerine ihracatçı bir ekonomi olarak dış kaynak bağımlısı bir ülke olmaktan çıkıp dış fazlası olan ülke durumuna geçti.  

KISA VADELİ  BATAĞI

Dış borç yükünün milli gelire göre büyüklüğü kadar,  kısa vadelilerin toplamdaki büyüklüğü de  çok önemli. Toplam borcunuzun ne kadarı kısa vadeli ise o kadar risk altındasınız demektir. Türkiye, hem milli gelirinin yüzde 43’üne yakın borçlanmış durumda hem de kısa vadelilerin toplamdaki büyüklüğü yüzde 30’u bulmuş durumda. 2012 sonu itibariyle 337 milyar dolarlık dış borcun 100 milyar doları kısa vadeli. Kısa vadesi yüksek bir tek G.Kore için benzer büyüklükte ama onların da borçları, milli gelirlerinin yüzde 33’ü dolayında ve Türkiye’den 10 puan daha az borçlular. Brezilya, kısa vadeli borçta yüzde 7 ile en rahat ülke durumunda. Keza Rusya da kısa vadeli borcu yüzde 13’te tutmuş rahat uyku uyuyan ülkeler arasında.

CARİ AÇIK ŞAMPİYONU

Dışarıdan borçlanmak, dış kredi, dış kaynak kullanmak demek. Ülkelerin dış kredi kullanmaları yanlış bir şey değil. Ama önemli olan, dış krediyi nerede,nasıl kullandığınız ve ne kadar bağımlı duruma geldiğiniz. Türkiye, AKP rejiminde 200 milyar doların üstünde yeni borçlanma yaptı, yani dış kredi kullandı. Ama bu kredilerle döviz üreten,yaratan, ihracatçı bir ekonomi olamadı, tersine döviz tüketicisi haline geldi ve sonuçta cari açığı milli gelirin yüzde 7 ile 9’u arasında değişen bir bağımlı  ülke olarak ilk sıralara yerleşti. Yüksek cari açığı, yani dövize muhtaçlığı kemikleşen Türkiye,  her yıl daha çok dış kaynak, hele ki kısa vadeli yüksek faizli dış kredi kullanmak zorunda. Oysa diğer ülkelerin cari açıklarına baktığınızda  milli gelirlerinin yüzde 4’ünü bulmuyor. G.Kore, Rusya, açık vermedikleri gibi, döviz fazlaları var. Arjantin ise açığını milli gelirinin yüzde 1’ine indirmiş durumda.

Türkiye’yi, akranı ülkelerle birlikte aynı fotoğrafın içine yerleştirip dış borç profiline baktığınızda, IMF borcunu sıfırladık diye şamata yapanların acınası halleri iyice ortaya çıkıyor.

Utanma duygusuna ne oldu?

dış ekonomik, Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

Krize karşı döviz yığınağı

 

AKP rejimi 2010 ve 2011’de yüzde 9’larda gerçekleşen büyümenin ardından 2012’de yüzde 2’ye çakılan ekonomik büyümeden pek ürktü. İçinde 3 seçimi barındıran 2013-2015 döneminde en az yüzde 4-5 büyüme oranları hedefliyor. 2013’ün hedefi yüzde 4. Gelin görün ki, yılın ilk çeyreğiyle ilgili öncü göstergeler beklenen canlanmayı sağlayabilmiş değil.Sanayi göstergesi en önemlisi; Ocak-Mart döneminde geçen yıla göre artış oranı toplam sanayide yüzde 1.3 oldu. Bu, 2009 krizi sonrası toplam sanayide en düşük ilk çeyrek artışı. İhracat artışı da tatmin edici değil.Birinci çeyrekte bir yıl öncesinin aynı dönemine kıyasla altın dışı ihracat ancak  yüzde 4,7 oranında arttı. Bu yıl büyüme oranına ihracatın yapacağı katkı, geçen yılda yaptığı katkıdan farklı olmayacak. Altın ve enerji dışı ithalat,  ilk çeyrekte bir yıl öncesinin aynı dönemine kıyasla yüzde 5,4 oranında arttı. Bu gelişme, ilk çeyrekte ekonomik faaliyet düzeyinde bir toparlanmanın başlamış olabileceğini ima etse de pek öyle değil.  Aylık sanayi üretimi,  kapasite kullanım oranı ve reel kesim güven endeksi gelişmeleri hatırlandığında, ilk çeyrekte beklenen canlanmanın yakalanamadığı anlaşılıyor. Bunu Ekonomi bakanı Zafer Çağlayan da kabul etmek zorunda kaldı ve ilk çeyrek büyümesinin düşük geleceğini belirtti.

CARİ AÇIK DA AYNI…

İlk çeyreğin beklenen bir diğer önemli göstergesi cari açık da açıklandı. İlk çeyreğin cari açık toplamı 16 milyar dolara yakın. Geçen yıl da 16,3 milyar dolardı ilk 3 aydaki açık. Demek ki, geçen yıldan bu yana değişen bir şey yok.

Kaynak: TÜİK ve TCMB; GSYH, 1998 sabit fiyatlarıyla,2013 açıklanmadı.

İlahi Bakan Çağlayan, cari açık artmadı hatta azaldı diye yine bir sevinme-sevindirme  bahanesi bulmuş ama, bunun büyümenin hızlanmamasının bir belirtisi anlamına geldiğini, nedense anlamak istemiyor. Türkiye ekonomisinde cari açık ile büyüme arasında doğrudan bir ilişki var. Ekonomi büyüyorsa, ithalat;  ithalat hızlı büyüyorsa dış ticaret açığı ve cari açık da büyüyor. Tersi söz konusu ise, yani cari açık düşüyorsa, bilin ki, ekonominin çarkları yavaşlıyor, hatta duruyor. Nitekim, 2009 kriz yılında ilk çeyrekte ekonomi yüzde 14 daralırken cari açık da 2 milyar doların altına inmişti. Ama izleyen 2 yılın ilk çeyreğinde büyüme başlayınca cari açık da hızla tırmandı. 2012 ve 2013 durulmuş cari açık, durulmuş büyüme fotoğrafı veriyor.

DÖVİZ YIĞINAĞI…

Merkez Bankası’nın ilk 3 ay döviz bilançosu, ciddi bir döviz yığınağı yapıldığını bir kez daha gösteriyor. Cari açık 16 milyar doları bulmaz iken sermaye girişinin 27 milyar dolara ulaştığı, bulunabildiği kadar dış kaynak bulmaya devam edildiği görülüyor. Özellikle Merkez Bankası’nın bankaları dışarıdan borçlanabildikleri kadar borçlanmaya yönlendirdiği görülüyor. Bankalar borçlandıkları dövizleri, TL karşılık yükümlülüklerinin yerine Merkez Bankası’na veriyorlar. Merkez Bankası da biriktirdikçe rezerv biriktiriyor. İlk 3 ayda rezerv artışı 7 milyar dolara ulaşmış. 2012’nin ilk 3 ayında bu 700 milyon dolardı.

Bu döviz yığınağı, olası bir “kur şoku”na karşı, önlem. Doları 1.80 TL’dolayında tutmaya çalışan Merkez Bankası, ani bir kur fırlaması karşısında elindeki rezervle döviz ateşini söndürmenin imkanlarını artırıyor. Peki kur şokuna ne, neden olabilir? Her şey. Mesela, Suriye ile gerilim birden sıcak bir çatışmaya dönüşürse dışarı kaçacak sermaye bir anda dövizi fırlatabilir. 337, hatta mayıs ayı itibariyle 340 milyar doları rahat bulmuş ve sadece bu yıl ödenmesi gereken tutarı 150 milyar dolara ulaşmış dış borç yükümlülüğü karşısında doların bir anda 1.80 TL zincirinden boşalıp 1.90 TL, yi hatta 2  TL’yi bulmasını düşünebiliyor musunuz? Kâbus gibi!.. İşte bunun için Merkez Bankası, bankaları, icadı ROM ile borçlanabildiğiniz kadar borçlanın ve “karşılıkları” rezervime getirin, diyerek dışa salıyor. Sonuçta? Türkiye’nin dış borç kamburu büyüyor, Merkez Bankası da yangına karşı döviz tankını tahkim ediyor, kuru aşağı basıyor. Düşük kura devam, diyor…Düşük kur, yeniden ve yeniden kemiklerini eritmeye devam ediyor Türkiye’nin…

 

dış ekonomik, Genel kategorisine gönderildi | Yorumlar Kapalı

RTE,Obama’yı sıktı; Cemaat partileşiyor mu?

Reyhanlı katliamının faillerinin kim olduğu o kadar önemli mi? Esad’ın adamları da yapmış olabilir, El Kaide bağlantılı küresel cihatçı katiller de. Esad’ın muhaberatı yapmış olabilir, RTE ve kifayetsiz muhteris rejimine göz dağı vermek için…Camdan evde oturanlar, komşunun camına taş atmamalıdırlar… Esad, RTE’ye diş biliyor. Katliamı El kaide uzantısı El Nusra da yapmış olabilir. Türkiye’yi batağa iyice çekmek ve sıcak savaşta yer alması için…

 MESAJ TÜRÜ KATLİAM

Bütun bunlar, gelecek hafta gerçekleşecek Obama-RTE buluşması öncesi gerçekleşiyor ve yine bütün bunlar Obama-Putin buluşması öncesi gerçekleşiyor…İki zirveye de mesaj özelliği taşıyorlar.

Açığa iyice çıkan bir şey var; Washington, AKP rejiminin ne Kürt politikasına ne de Suriye politikasına yakın duruyor. Barış süreci adı altında yapılanlara doğrudan karşı çıkmıyor, ama resmi büyütüp AKP rejiminin 3 parçadaki Kürt politikasına baktığında yüzü ekşiyor. Irak Kürdistan’nda Barzani yönetimini Bağdat’a karşı kışkırtan AKP rejimini onaylamıyor ve defalarca  uyardı; Irak’ta toprak bütünlüğü istiyorum, diye. Erbil-Bağdat çatışması ve bölünme, İran’ın işine gelir, diye. Türkiye’ye Irak Kürdistanı petrolleri için başına buyruk davranma, Kürtleri baştan çıkarma diye bizzat Dışişleri Bakanı Kerry ile uyarı gönderdi. RTE-Davutoğlu ikilisi bu uyarıları kulak arkası ederken Suriye iç savaşından özerklik fırsatı bulan Suriye Kürtlerinin PKK kontrolüne girişi karşısında, önlerinde PKK’yı iyice bir pürüz olarak gördüler ve çatışma yerine uzlaşmayı önerdiler. Projeleri malum; Çatışmayı bırakıp 3 parçadaki Kürtler olarak Sünni eksende Türk-Kürt bütünleşmesine gidelim, bir tür federal yapılanmayla Türkiye’yi büyütelim(yayalım)…Bu fikir İmralı’nın hoşuna gitti gitmesine ama ya ABD?

 WASHİNGTON VE BARIŞ SÜRECİ

ABD’yi yoklayan RTE’nin akil adamları, Washington’un bu Türk-Kürt işbirliği ve “Ortadoğu’da büyüyen Türkiye” heveslerinden hoşnut olmadığı haberlerini önden taşımaya başladılar. İlk çelme 1 Mayıs’ta geldi ve Erbil-Bağdat arasındaki buzlar eritildi…Bu Obama’dan AKP planına ilk darbe oldu. Gelelim Suriye meselesine…

ABD, 2008 krizi sonrası, eski ABD değil. Irak’a saldıran azgın ABD,şimdi kriz yaralısı. İç kamuoyu, savaşan değil, kriz yarası saran Beyaz Saray istiyor. Suriye meselesine pasif kalışta en önemli etken bu. AKP rejimi bunu hesap edemedi. Esad’a, Saddam muamelesi çekileceğini sandı. Esad’ın arkasında Rusya,İran,Çin güçlerini göremedi. Geri de çekilemedi. Esad’ın bu kadar dişli çıkacağını ummuyordu. Hala ABD’yi saldırtmaktan umudunu kesmiş değiller. Ama,  Boston maratonunda maruz kaldığı “Çeçen İslam terörü”, ABD’yi Rusya ile diyaloğa daha çok yaklaştırdı. Obama-Putin görüşmesinden çıkacak sonuçlar hiç de RTE’nin umduğu gibi çıkmayabilir. Hele ki sıcak müdahalenin gerçekleşmeyeceği netleşince AKP, Suriye beklentilerinde hayal kırıklığı ve başarısızlık yaşar; Üstüne çektiği onca husumet, göçmen faturası ve faili meçhul katliamlar da cabası…

 CEMAATTEN ÇIKIŞ

Üç parçadaki Kürt politikalarıyla, Suriye işgüzarlığı ile AKP rejiminin Orta Doğu’da “yeni Osmanlıcılık” hevesinin ABD’nin hoşuna gitmediği çok açık. Obama’nın RTE’den sıkılmış olabileceği muhtemel. Bunun üstüne AKP’nin (memnuniyetsiz) koalisyon ortağı F.Gülen cemaatinin yeniden kılıçları kınından çıkarması bir tesadüf mü? Herkes, Gülen’in vekilharcı zaman yazarı Hüseyin Gülerce’nin 5 maddelik kırmızı çizgilerini konuşuyor; Adeta muhtıra.. BDP’nin dümen suyuna girilmeyecek, BDP ile başkanlık, yarı başkanlık karşılığında pazarlık olmayacak, PKK meşrulaştırılmayacak, Türk milleti, anayasada silinmeyecek, Türkiye’yi federasyona götürecek taviz verilmeyecek vb… Pensilvanya’da Fethullah Gülen ile görüşen 9 gazeteciden biri olan Mehmet Altan’ın,Fethullah Gülen, görüşmede iktidara yönelik eleştiriler getirdi. Kaygı ve endişelerini de anlattı ” sözlerinin ve  Gülen’in Samanyolu TV’de isim vermeden RTE’yi eleştirmesinin üstüne geldi bu kırmızı çizgiler. 9 Nisan 2012’de şöyle yazmıştım; “ RTE’nin aşırı güçlenmesi, “Hizmet” için bir tehdit. Cemaatten öteki koalisyon ortağına doğru kaymalar yaşanıyor. Hele ki para-pul söz konusu olunca. Bu durumda “Hizmet”in, hareket için bir tutkal olması beklentisi var. Ama, RTE’nin kendine yonttukları henüz hazmedilmiş değil. Nitekim Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın yayımladığı bildiride siyasete yönelik hedeflerin ipuçları da var”.

 Cemaat’in partileşme vakti geldi mi ? Bu ihtimale AKP ne der? Fehmi Koru, 11 Mayıs tarihli Star’da tercüman olmuş; “”Cemaat veya Hizmet, tanımı gereği, siyaset-dışı kalan ve öyle kalması da gereken bir değer;…Siyaset, içine çektiklerinin değerini düşürebiliyor bazen. Bu sebeple bütün toplumu temsil iddiasının sürmesini isteyen Cemaat siyasete fazla yakın durmaz, duramaz.” Bu bir “wishfull thinking”..Yani öyle olmasını arzu ediyor Koru…Ama galiba pek öyle olmayacak…Oldukça sıcak bir döneme giriyoruz…

 

 

Genel, Kürt sorunu kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorumlar Kapalı