Kriz, AKP’nin Rejim Krizidir

 

Her ne kadar rejimin başı, üstüne “kriz” sözcüğünü kondurmamak için yırtınsa da, Türkiye’nin paldır küldür bir krize sürüklendiğini, artık dost-düşman herkes kabul etmektedir. Krizin ifadesinde genel kabul gören büyüme ya da GSYİH artışı-eksilişine ilişkin tahminler üç aşağı beş yukarı değişse de, Türkiye kapitalizmi, kriz tüneline giriş yapmıştır, bu herkesçe kabul edilmektedir. Görüntüde genelde uzlaşı olmakla birlikte, krizin analizinde farklılaşma vardır. Bu farklılıklar, herkesin yer tuttuğu politik pencereden gördüklerinden kaynaklanmaktadır. Kimisi için bu bildik 1994, 2001 krizi tarzında bir krizdir, kimine göre de belki de bir yılda atlatılabilecek bir türbülans.

Bu krizin salt bir ekonomik kriz değil, AKP rejiminin politik, ekonomik, ideolojik krizi olduğunu önereceğim.  Dolayısıyla karşı karşıya gelinen aslında topyekûn bir rejim krizidir. Bunun neden böyle olduğunun, büyük fotoğraftan giderek izahına çalışalım.

Türkiye kapitalizminin sürüklendiği ekonomik kriz, tam da dünya kapitalizminin özellikle 2008-2009 krizinin yaralarını saran merkez ülkelerin bir büyüme ivmesi yakaladığı, “Yükselen” diye adlandırılan iri, çevre ülkelerinin de henüz bundan önemli dirsek görmedikleri bir konjonktürde yaşanıyor. Örneğin, 20 Eylül’de yayınladığı raporda OECD, güncellediği büyüme verilerinde genelde dünya ekonomisinin özel olarak da merkez ülkelerinin bir büyüme patikasında 2018’i tamamlayıp 2019’da da buradan ilerleyeceklerini; yükselen-çevre ülkelerinden de özellikle Asyalıların sürdürdükleri büyüme çizgilerinden pek aşağı düşmeyeceklerini ifade etti.


Aynı OECD’nin küçülme, ya da krize yöneldiklerini gösterdiği iki ülke, Arjantin ile Türkiye’dir. Belki buna zorlayarak G.Afrika’yı da ekleyebilirsiniz.

Arjantin’in 2001’den bu yana, sistemle didişmekle biriken inişli-çıkışlı, kendi öyküsü var, ama Türkiye’yi ele alırsanız, Türkiye’nin sürüklendiği kriz, dünya ve hatta aday ülkesi olduğu AB’deki her hangi bir türbülans, deprem ya da iklim değişimi ile ilgili değil. Türkiye’nin krizi, ayrışmaktadır. Bu ayrışmayı daha iyi ifade edecek bir gösterge, ülkelerin risk primi(CDS)’dir.

Kaynak: OECD Economic Outlook,
20 Sept. 2018

Türkiye’nin risk göstergesi öteki yükselen-çevre ülkelerden iyice ayrışmıştır. Hatta, “hasta komşu” Yunanistan’ınkinden bile yaklaşık 200 baz puan yukarıdadır. Bu gösterge, Türkiye kapitalizmi krizinin, kendine has özellikleri olduğunu ortaya koymaya yeterlidir.

Şunu eklemeden geçmeyelim; 2008-2009 küresel krizini aşmak için uygulanan genişlemeci para politikalarının terkedileceğinin, olağandışı devlet desteğinin çekileceğinin ilan edildiği 2013 ABD Merkez Bankası Fed açıklamasından itibaren, küresel kriz süresince Türkiye dahil yükselen ülkelere geçici park eden küresel fonlar, sıcak para, merkeze doğru dümen kırdı, yükselen ülkelere eskisi gibi yakın durmadı. Hatta son 2 yılda Fed, faiz artırdıkça, çevre ülkelerden yer yer sermaye çıkışları yaşandı ve bu, çevre ülkelerin yerel paralarında önemli değer kayıpları, beraberinde bu ülkelerde türbülanslara neden oldu, Türkiye de bu genel türbülanstan kurtulamadı. Ama bugünkü fotoğrafa bakıldığında, Türkiye’nin durumunun , her çevre ülkenin yaşadığı türbülanstan çok farklı ve derin olduğu, uzun sürecek bir krize sürüklendiği görülecektir. Bunu ortaya çıkaran ise Türkiye’nin kendine özgü politik ve idelojik türbülansı, sarsıntısı, oldukça kırılganlaşan toplumsal yapısıdır. Bunu açalım.

Kısa hikaye

AKP rejimi, ilk iktidara geldiği 2002 Kasım’ından itibaren, Türkiye kapitalizmini, dünya kapitalizmi yörüngesinden koparacak bir şey yapmadı. Tersine, içinden geldiği Erbakan’ın Milli Görüş gömleğini çıkardığını ve dünya kapitalizmi ile uyumlu olacağını, IMF ile didişmeyip onun 2001’de yürürlüğe koyduğu stand-by anlaşmasını sürdüreceğini ilan etti. Bunun taahhütlerini verdi. Neoliberal amentüye sadakatın pratikte, parmak ısırtırcasına uygulanışı, Batılı finans kapitali de şaşırttı ve memnun etti.

2008-9 küresel krizine gelinceye kadar, dünya kapitalizmi bir likidite bolluğu yaşadı ve para gidecek adres ararken, 2001 krizinden IMF bakımı ile çıkmış, vitrinine özelleştirilecek KİT’leri koymuş, bankacılık ve kamu maliyesi defolarını onarmış, enflasyonu terbiye etmiş, kalkışa hazır Türkiye kapitalizmini de gördü tabii. Ve, o tarihe kadar çağrılıp da gelmeyen küresel sermaye, AB’ye de yanaşır görüntü veren , tek parti ile politik istikrar vaat eden Türkiye kapitalizmine oluk oluk aktı. Politik düzeydeki icraatlar küresel sermayeyi iyice mest etti. “Muhafazakar-demokrat” olarak “yetmez-ama evetçi” gafillerin kefili olduğu AKP, hızla ülkeyi demokratikleştiriyor, askeri vesayete son veriyordu. Hem demokrat hem neoliberal bir icraat, tadından yenmezdi. Küresel fonlar oluk oluk aktı. Benzer sermaye girişleri, diğer yükselen-çevre ülkelere de oldu, ama her ülkenin bu dış kaynağı, daha çok da borcu kullanma biçimi, iktidarların tercihlerine göre değişti.

Rejim inşası ve büyüme

AKP, iç ve dış rüzgarların şişirdiği yelkenlerle rotayı, kendisini politik olarak geliştirecek bir ufka doğru kırdı. Büyüme istiyordu AKP, hem de istikrarlı, doludizgin bir büyüme… Bu büyüme ile birlikte iş-aşın artacağını, bunun da o zamanlar henüz yüzde 30 dolayında olan kitle tabanını hızla artıracağını tahmin ediyordu. Bu büyüme için doludizgin iç pazarı, özellikle de ana sektör olarak inşaat ve onunla ilgili sektörleri tercih etti. İnşaat odaklı, özellikle İstanbul rantı odaklı büyüme, hızla akan yabancı kaynağın rüzgarıyla, istikrarla ilerledi. Artan döviz girişi ile döviz kuru düşük seyretti. Bununla yapılan ithalat, tüketimi kamçıladı. Dışarıdan bulunan kaynakların bir kısmı firmalara , bir kısmı da hanehalkına tüketici kredisi, kredi kartı borcu gibi yollarla kullandırıldı. Krediye erişim, kitleleri ayrıca memnun etti. Büyümenin yol açtığı vergi artışı, bunun sağladığı  kamu harcamaları, sağlığa erişim, sosyal yardım programları , hepsi kitlelerden AKP’ye oy olarak geri dönüş sağladı ve oy oranı yüzde 50’lerin eteğine kadar çıktı. AKP rejiminin inşası hızla ilerliyor, kat üstüne kat çıkılıyor, rakiplere seçim verilmiyor, hem merkezi nem yerel iktidarlar alınırken bürokrasi hızla AKP’lileştiriliyor,  devlet, AKP devletine dönüştürülüyordu.

Bu kurgu, kadim ortak Fethullah Cemaati ile çatışmalar, 2008-2009 krizinden etkilenmeler, Gezi direnişi 2015 Haziran seçim sonucu gibi dikenli tellere takılmadı değil, ama AKP, daha baskıcı bir devlet icraatıyla bunların, yükselişine engel olmasına izin vermedi.

Tarihler 2013’ü gösterdiğinde ABD-FED’den. dünya iklimi değişiyor, para bolluğu ve ucuz kredi devri bitiyor, sinyali gelmesine rağmen, AKP bu sinyali görmek istemedi. Tırmanışını kesemezdi. Herkes bu sinyal ile soluklanıp tempo düşürürken AKP rejimi, özellikle palazlandırdığı organik yandaş sermayesi ile dünyadan hızla borçlanmaya devam etti. İnşaat odaklı büyümenin ikinci aşaması “mega projeler” oldu. Kamu-Özel ortaklığı bu projelerin finansmanı için de ağır borçlanmalara gidildi.

Rejim, kullandığı dış kaynaklara karşılık, döviz kazandırıcı işlere ağırlık vermemişti. Döviz kazandıracak ihracatçı sanayi, döviz tasarruf ettirecek ithal ikameci sanayiler, ithalata muhtaç bırakmayacak tarımsal gelişme, döviz kazandırıcı kaliteli turizm…Bunlar hep arka planda kalmıştı. Alınan dış borçların geri ödeme zamanı geldiğinde, artık eskisi gibi kolay para girişi gerçekleşmiyordu. Yabancılar, doğrudan yatırıma yanaşmıyor, kredi türü dış kaynak temini için daha yüksek faizler ödemek gerekiyor, Türkiye borsasına gelerek hisse senedi ve devlet kağıdına yatırım yapacak sıcak para da Türkiye’yi eskisi kadar cazip bulmuyordu.

Ülkenin ekonomik riski kadar politik riski de artmış, içeride kutuplaşmalar , anti-demokratikleşen devlet yapısı, Orta Doğu’da izlenen riskli politikalar Türkiye’yi yabancıların gözünden düşürmüştü. Özetle, dışarıdan kaynak bulup içeride İslamofaşist bir rejimi inşa etmenin harcı azalmıştı, inşaata paydos denilecek zamana doğru akıyordu saatler…

Rejim krizi

Toparlayacak olursak, bugün Türkiye kapitalizminin içine sürüklendiği krizin özgün ve öteki türbülansa giren çevre ülkelerden farkı, 15yıldır bir rejim inşa etmeye çabalayan AKP’nin dünya kapitalizminden ödünç aldığı sermayeyi, hedeflediği İslamofaşist rejim inşasına yarayacak tarzda kullanmasından, bunun irrasyonel seçimlerinden ve giderek kendi kendisini tuzağa düşürmesinden kaynaklanmaktadır. Kaynak kullanımındaki irrasyonelliğin yanında rejimin toplumu kutuplaştıran, hukuk devletini rafa kaldıran, bağımsız yargıyı, medya özgürlüğünü daraltan;  bölgesel riskleri artıran , giderek ekonomik risklere politik riskler ekleyerek ülkeyi tekin bir ülke  olmaktan, dolayısıyla yabancı ilgisinden uzaklaştıran sonuçları, krizi, bir ekonomik kriz olmaktan öte, bir rejim krizine dönüştürmüştür.

Yaşananın salt bir ekonomik kriz değil, bir rejim krizi olduğunu görmeyenler arasına son günlerde geleneksel burjuvazinin temsilcisi TÜSİAD da katılmıştır. 20 Eylül’de açıklanan Orta Vadeli Program(Yeni Ekonomik Program)’a sempatik yaklaşan TÜSİAD, açıklanan hikayenin,  kimseye güven vermeyen bir hikaye olduğunu anlamaktan hala uzak. Tek adam rejiminin, bizatihi krize kaynaklık eden yanına biat etmeye hazır olacak kadar panik ve korku içinde. Oysa düne kadar mülkiyet hakkını ihlal eden, yargı, yasama erklerinin bağımsızlığına riayet etmeyen bir idare tarzının, sorunun kaynağı olduğunu ifade eden de onlardı. Ekonomik kriz ateşinin alevleri öyle hızla büyüyor ki, nedeni sorgulamaktan uzaklaşıp sonuçlardan en az hasarla kurtulmanın acizliğine düştüler.

Sonuç…

Özetle, kriz, toptan rejim krizidir. Rejimin, bizatihi kendisi, dünya kapitalizmi ile uyum-denge sağlamada başarılı olamamış, aldıklarını geri vermede zaafiyet gösterdiği gibi, bu haliyle dünya kapitalizmi ile sürdürülebilir bir ilişki kurmada başarısızlığa düşmüştür.

Rejimin devrildiği yerden doğrulması hiç kolay değildir.  Kriz, dibe sürükleyecektir ama dibin neresi olduğu henüz belli değildir. Türkiye şu an, IMF’yi sürece müdahil kılan önceki yılların kriz deneyimlerinden farklı bir yerdedir. IMF’ye mecbur kalıp onun müdahilliğini kabulleniş, zaten rejimin kurgusuna da müdahale olacak ve rejim inşaatı ister istemez tadilata, belki de neoliberal sorgulamalarla içten yıkıma doğru evrilecektir. Bunu belirleyecek olan da yeniden yükselecek olan her tür sınıf mücadelesidir.

Hem sermaye-emek arasında, hem de sermayenin kendi arasındaki mücadele…

Kutu: 

Dış kaynak girişi ve tıkanma

AKP, iktidara geldiği 2003 yılından itibaren, özelleştirme furyasının da katkısıyla dışarıdan hızla kaynak sağlamaya başladı. 2003’te 7 milyar dolar olan dış kaynak girişi 2008’de 36 milyar dolar kadara çıktı. Küresel krizi aşmak için merkez ülkelerde izlenen genişletici para politikalarından taşan kaynağın Türkiye’ye de gelmesiyle 2010-2013 döneminde dış kaynak girişi olağanüstü boyutlara ulaştı. 2014 sonrasında ise hem Türkiye’nin risklerinin artması, hem de ABD’nin genişlemeci para politikalarından faiz yükselterek daraltıcı politikalara geçiş yapmasıyla dış kaynak girişi yavaşladı.

Türkiye, dış kaynak ile büyük döviz ya da cari açık vererek büyüme süreci yaşadı. Son yıllarda dış kaynak girişleri cari açığı karşılayamayınca, rezervler ve kaynağı belirsiz zulalar devreye sokuldu ama onun da sonuna gelinince, dış kaynağı bulmanın maliyeti arttı ve döviz hızla yükselmeye başladı. 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynak;TCMB veri tabanı

AKP döneminde dışarıdan giren kaynak toplamı 2003-2018(7 ay) yıllarında 583 milyar doları buldu. Uluslararası Yatırım Pozisyonu verilerine göre ise, dış kaynak girişi ile yabancıların Türkiye’deki varlık değerleri 2018 Mayıs ayında 633 milyar doları buldu. Bu tutar, 2003 yılında 179 milyar dolardı. Yani, AKP, kendi döneminde yabancıların yurt içinde 454 milyar dolar varlık oluşturmalarına izin vererek büyüme sürdürdü. Yabancıların bu varlıklarının 447 milyar doları verilen borç biçiminde , kalan 186 milyar doları da doğrudan yatırım ve hisse senedine yatırım biçiminde gerçekleşti.

2018 krizine, bu dış yükümlülükleri, özellikle alınan dış borçları çevirememe sorunu ile girildi. Özel firmaların net döviz açıkları 2018 Temmuz ayında 217 milyar dolar iken, 12 ayda çevrilmesi gereken dış borç toplamı 181 milyar dolar olarak açıklanıyordu. Buna en az 40 milyar doları bulan cari açık finansmanı için gerekli para eklenince 12 ayda temini gereken dış kaynak 220 milyar doları aşıyor. AKP, bu parayı verili şartlarda temin edemeyince döviz fiyatları hızla yükseldi, bu, enflasyonu körükledi ve bütün dengeler bozularak krize koşar adım gidildi.

 

 

 

Genel, Makale kategorisine gönderildi | Kriz, AKP’nin Rejim Krizidir için yorumlar kapalı

Alt sınıflara erken kriz darbesi  (Al-Monitor  Eylül 17, 2018)

Türkiye ekonomisi ağır bir krize doğru ilerliyor. Bunu hem iç hem dış gözlemciler dile getiriyor, Fitch, S&P, Moody’s gibi uluslararası derecelendirme kuruluşları yatırımcıları kırılganlıklar, riskler konusunda uyarıyor. Türkiye ekonomisi altı çeyrek üst üste yüksek büyüme hızları gerçekleştirmiş olmanın ardından önce durgunluk, sonra küçülme yönünde yol alıyor. Bütün öncü göstergeler, temmuz ayından itibaren ekonomide durgunluk ve küçülmenin işaretlerini veriyor.

Öteden beri dünyanın en adaletsiz gelir dağılımına sahip ülkelerinden biri olan Türkiye’de her kriz dönemi, özellikle alt sınıfların yeniden yoksullaştıkları sonuçlar yaratır ve bu kitleler ilk seçimlerde iktidar partisi karşıtı oy kullanarak tepkilerini dışa vururlar.

Türkiye, son seçimlerini 24 Haziran’da yapmış olmasına rağmen seçmenlerin yarısı bu seçimde geçim şikâyeti yüklü oy kullanmadılar. Ancak, o seçim tarihinden bu yana hava hızla dönmüş bulunuyor. Sadece son üç ayda yükselen enflasyona, döviz fiyatlarında sert tırmanışa, art arda gelen şirket iflaslarına, bankaların borçluları sıkıştırmalarına, gelecek ile ilgili belirsizliklere karşı memnuniyetsizlik hızla arttı.

AKP rejiminin medyayı ve yargıyı ağırlıkla kontrol altında tutması, yeni cumhurbaşkanlığı sistemi ile daha baskıcı bir devlet kurması gibi etkenler tepkilerin dışa vurulmasını, protestolar ile ortaya konulmasını önlüyor ama dipten dibe homurtular çoğalıyor.

Alt sınıfların homurtuları öncelikle çarşı-pazarda yüz yüze kaldıkları fiyatları gördükçe yükseliyor. Ağustos ayında yüzde 18’e yaklaşan yıllık enflasyon, uzun zamandır Türkiye’nin yaşamadığı ve giderek yapışkan hale gelen bir tüketici enflasyonu niteliğinde.

Sanayicilerin yani üreticilerin yaptıkları fiyat artışlarının yıllık bazda yüzde 32’yi bulması, tüketici enflasyonuna yansıyacak önemli bir potansiyel olduğuna ayrıca dikkat çekiyor. Perakendeciler, sanayinin zamlarını tüketiciye taşımamaya direndiklerini ancak bunun da sınırlarına geldiklerini ifade ediyorlar. Bu durum, yıl sonunda yıllık enflasyonun rahatlıkla yüzde 20’yi bulacağı yönündeki tahminleri güçlendiriyor.

Emsali sadece IMF masasında operasyonda olan Arjantin’de görülen bu yüksek enflasyon ile baş edebilecek bir ücret ve maaş artışı ayarlaması ise ortalıkta yok. Sayıları 19 milyonu bulan ücretli sınıftan (toplam istihdamın yüzde 70’i) sadece 3 milyon dolayında olan kamu çalışanı ve sayıları 10 milyona ulaşan emeklilerin maaşları-ücretleri enflasyona bağlı olarak ayarlanıyor. Ancak geriye kalan 16 milyon özel kesim ücretlisi için enflasyona bağlı ayarlama düzeneği yok. Bunlardan ancak 1 milyon kadarı sendikalı, dolayısıyla enflasyona karşı ücretlerinde artış isteme cüretini gösterebilecek örgütlülükte. Geri kalan 15 milyonluk ezici ücretli çoğunluk ise örgütsüz, sendikasız.

Daha vahim olan, Türkiye İstatistik Kurumu TÜİK’in iş gücü istatistiklerinin mikro verilerinde ortaya konulan ücret düzeyinin durumu. Bu verilere göre ücretli olarak istihdam edilenlerin yüzde 60’ından fazlası asgari ücretle ya da onun altında ücretlerle çalışıyor. Bu, halen ayda 1600 TL ücretle çalışmak demek. Eylül ayı ortalama dolar kuru 6,50 TL kabul edildiğinde 246 dolar demek. Aynı asgari ücret yılın başında 426 dolar ediyordu. Yani dolar bazında dokuz ayda yüzde 42 ucuzlayan bir asgari ücret var.

TÜİK ülke genelinde ortalama kiranın eklentileri ile birlikte aylık 1000 TL olduğunu bildiriyor. Bu durumda bir ücretli ailesinin hayatını idame ettirebilmesi için en az iki asgari ücretin eve girmesi, ikinci iş yapılarak ek gelir elde edilmesi, yanı sıra başka yardımlar sağlanması gerekiyor. Bunlar bile yüzde 18’i bulmuş tüketici enflasyonu karşısında alım gücünü korumaya yetmiyor ve hanede göreli yoksullaşma yaşanıyor.

Ancak fatura göreli yoksullaşma ile sınırlı değil. Şimdi eldeki işi kaybetme riski de artıyor. Özellikle asgari ücretlilerin istihdam edildiği inşaat, tarım, turizm ve öteki hizmet dallarında büyüme hızla düşüyor. Yüzde 5,2 büyüme yaşandığı söylenen nisan-haziran dönemindeki ikinci çeyrekte bile tarım yüzde 1,5 gerilerken inşaatta büyüme yüzde 0,8’de kaldı. İmalat sanayisi ise önceki çeyreğin büyümesinden önemli ivme kaybetti. Temmuzda başlayan eylülde bitecek üçüncü çeyrekte büyüme temposunun çok düştüğü ve işsizlikte tırmanma yaşandığı biliniyor.

Eldeki en güncel işsizlik verileri tarım dışı işsizliğin yüzde 12,5’i geçtiğini ve tırmanma eğiliminde olduğunu ortaya koyuyor. Ağustos-eylül işgücü verileri yayımlandığında tarım dışı ya da kent işsizliğinin yüzde 14-15’e yaklaştığını görmek sürpriz olmayacak. Esas korku ise yılın son çeyreği, ekim ayı ve sonrasında. Bu son çeyrekte daha sert bir küçülme ve işten çıkarmalar bekleniyor. Zaten yeteriz olan ücreti bir de işi kaybederek sıfırlama birçok ailenin katlanabileceği bir durum gibi görünmüyor.

Alt sınıfları bekleyen riskler, ücretlinin enflasyonla baş edemeyip alım gücünü kaybetmesi, dahası işten çıkarılarak sıfır gelirli durumuna düşmesi ile sınırlı değil. Bir de sırttaki banka borcunu çevirememe korkusu var.

2003 öncesinde bankalardan borçlanmayı pek bilmeyen Türkiye halkı, dışarıdan kolay ve ucuza borçlanmayı beceren banka sisteminin açtığı borçlanma imkânını geri tepmedi. Bir yandan kredi kartı kullanımı ve onun üstünden borçlanma bir yandan konut, otomobil ve farklı ihtiyaçlar için yapılan tüketici borçlanmaları ile hane halkı borçlanması hızla tırmandı. Bankalar Birliği verilerine göre hane halkının tüketici kredisi ve kredi kartı biçimindeki borç yükü 567 milyar TL’yi bulmuş durumda. Bunun 244 milyar TL’sini, durumu daha iyice kesimin konut ve otomobil kredisi kullanımı olarak kabul edip ayıkladığımızda daha alt grupların borçları kabul edilen ihtiyaç kredisi ve kredi kartı borçlarının toplamı 323 milyar TL’yi buluyor.

Bu borçların döndürülmesinde önemli zorluklar olduğu biliniyor. Şimdiden takibe uğrayan borç oranı yüzde 6’ya yaklaşmış durumda. Bundan dolayı mahkemelik olan borçlu sayısı ise durmadan artıyor. Hanelerin geçinmede zorlanmaları ile nasıl geri ödeyeceklerini bilmeden yeni borçlar almaları, bunları döndürememeleri ya da mevcut borçları geri çevirmede zorlanmaları, borç taksitini yaratacak gelirden mahrum kalmaları, hem bankalar hem aileler için önemli bir sorunu gündeme taşıyor: Borçların çevrilememesi, evlere, otomobillere, hatta evlerdeki televizyonlara, buzdolaplarına hacizler gelmesi…

Özetle, kriz henüz burnunu gösterse bile yüksek enflasyonla baş edemeyen, işini kaybetme riski taşıyan, hele ki banka borcu olan kesim, krizi şimdiden ağır biçimde hissetmeye başladı. Bütün bu kitlenin aynı zamanda bugüne kadar iktidardaki AKP’nin seçmenlerinden de olduğu hatırlanmalı.

İktidara açılan kredinin, sorunlar karşısında diş sıkıp sabretmenin limiti ne? Bunu kestirmek zor. Ama bütün bu kriz konjonktüründe bir de mart 2019’da yapılacak yerel seçimler var. Canı yanan kitle sandıkta hesap sorar mı? Mart ayına kadar kriz yumuşatılır mı? Cevabı aylarca askıda kalacak bazı sorular bunlar.

 

Makale kategorisine gönderildi | Alt sınıflara erken kriz darbesi  (Al-Monitor  Eylül 17, 2018) için yorumlar kapalı

Low-income Turks take early crisis blows (Al-Monitor, 17 Eylül,2018)

ARTICLE SUMMARY
Turkey’s economic turmoil is already bruising millions of minimum wage earners, who are grappling with a flurry of price hikes and the prospect of losing jobs.

Following six consecutive quarters of high growth rates, Turkey’s economy appears to be coursing toward stagnation and, ultimately, contraction, as all leading indicators have been pointing to a slowdown since July. For decades, Turkey has had one of the world’s most unfair income distributions. The working classes have taken the hardest blow during times of economic turmoil, responding by voting against the ruling party in the first elections.

Though Turks went to the polls as recently as June, economic grievances did not figure prominently in the votes of roughly half of the electorate, which backed President Recep Tayyip Erdogan and his Justice and Development Party (AKP). Yet, popular discontent has grown fast since then amid surging inflation, company bankruptcies, loan repayment woes and uncertainty over what the country’s economic future holds. Ankara’s extensive control of the media and judiciary — and the more oppressive nature of the presidential system that took effect in June — are discouraging street protests and other public expressions of discontent, but an undercurrent of resentment is clearly growing.

The muttering in low-income groups is rising primarily over the flurry of price hikes that Turks have come to encounter at the markets. Year-on-year consumer inflation hit nearly 18% in August, becoming increasingly ossified in a way that Turkey has not witnessed in many years.

Producer inflation is even higher, standing at 32%, which is an omen that consumer prices could rise even further in the coming months. Retailers say they have done their best to minimize the effect of producer hikes on consumer prices, but note they have reached the limit, reinforcing expectations that inflation would hit 20% by the year-end.

Among emerging economies, Turkey’s inflation is comparable only to that of Argentina, which is already under the watch of the International Monetary Fund. While prices soar, few Turks can hope for pay hikes matching the inflation rate. Out of the 19 million wage earners who make up 70% of the labor force, only about 3 million public employees enjoy some inflation-related pay adjustments, in addition to about 10 million pensioners. For the remaining 16 million wage earners in the private sector, such an adjustment facility does not exist. Moreover, only about 1 million of them are unionized, standing a chance of some organized effort to secure pay hikes. The overwhelming majority of 15 million wage earners are on their own.

Worse, more than 60% of wage earners work for the minimum wage of 1,600 Turkish liras or even less, according to the micro data of labor statistics by the Turkish Statistical Institute (TUIK). This is equivalent to $246, based on the dollar’s average price of 6.5 liras this month — a 42% decrease from the $426 that the minimum wage was worth at the beginning of the year.

According to the TUIK, the average home rent in Turkey is 1,000 liras, including related fees. Hence, a wage earner’s family needs the equivalent of at least two minimum wages to scratch along or second jobs for extra income or other forms of support. But even this is not enough to protect their purchasing power against 18% inflation, meaning that those families are growing relatively poorer.

The gloomy picture is now compounded by the risk of losing jobs. The growth rate is falling fast in sectors such as construction, agriculture, tourism and services, where minimum wage earners are heavily employed. Despite the 5.2% overall growth rate in the second quarter announced this week, the agricultural sector regressed by 1.5%, and the construction sector grew only 0.8%. The momentum loss in the manufacturing industry was also significant. Official figures for the third quarter are not yet available, but the pace of growth is known to be sharply falling.

Non-agricultural unemployment currently stands at more than 12.5%, and it will hardly be a surprise if the figure reaches 14-15% when the figures for August and September are released. The real fears, however, are about the fourth quarter, when a sharper contraction and layoffs are expected. For many families, losing jobs would mean an intolerable situation.

On top of all those risks, low-income groups are grappling with debt woes stemming from a loan bonanza that Turks had until several years ago as the banking sector was able to borrow for cheap from abroad. A significant increase in credit card use and consumer loans has saddled Turkish households with a hefty debt burden. According to figures by the Turkish Banks Association, the credit card and loan debt of households stands at some 567 billion Turkish liras ($92.5 billion). Setting aside the 244-billion-lira debt linked to car and home loans (which are presumed to belong to the more well-off), the debt in credit cards and personal finance loans — which is generally considered to belong to lower income groups — emerges as 323 billion liras ($52.7 billion).

Non-performing loans are already close to 6%, and litigations are on the rise. For both debtors and banks, the repayment problem raises the grave prospect of sequestration, which could lead many to lose homes, cars and even domestic appliances.

In sum, although the crisis has only reared its head, low-income groups are already under severe strain. It is important to note that those groups represent an important segment in the AKP electorate. How long their credit to the AKP will last or how much patience they will show is hard to predict. Yet, local elections are looming in March 2019. Will the voters punish the AKP at the ballot boxes? Could the government temper the crisis until March? These are a few of the questions that will hover in the coming months.

 

English, Genel kategorisine gönderildi | Low-income Turks take early crisis blows (Al-Monitor, 17 Eylül,2018) için yorumlar kapalı

Yüksek enflasyon çemberi daraltıyor (al-Monitor, 5 Eylül, 2018)

Ağustos ayının artışları ile birlikte belirginlik kazanan ve gelecek için de endişeli beklentilere yol açan yüksek enflasyon, Türkiye ekonomisini IMF müdahalesine daha fazla sürükleyecek gibi görünüyor. Ağustostaki artışla birlikte tüketici fiyatlarında artış yıllık yüzde 18’i, üretici (sanayici) fiyatlarında da yüzde 32’yi buldu. Bu oranlar, Arjantin dışında yükselen ülkelerde yok. Hatta çoğu ülkede çift haneli enflasyon bile yok.

Önümüzdeki aylarda artışların hız kesmesi beklenmiyor, yılın en az yüzde 20’yi bulan bir tüketici enflasyonu ile biteceği tahmin ediliyor. Enflasyonun bu boyutlara ulaşmasında etkili olan nedenlerin yapısal özelliği, bu sorunun aşılmasının daha uzun vadeli ve etkili teşhis, tedaviler gerektirdiğine de işaret ediyor.

Türkiye’de enflasyonu yüzde 20 gibi ürpertici bir basamağa doğru iten ana etkenlerden biri tarım-gıda, öteki döviz fiyatlarındaki artışla ilgili.

Türkiye kendine yeten bir tarım sektörüne sahipken izlenen yanlış politikalar ve tarımın ihmali ile yılda 9 milyar dolar ithalat yapar duruma düştü. Türkiye’de gıda arzı eksikliği enflasyonun en önemli nedenlerinden biri. Yaklaşık 81 milyon nüfusunun beslenme ihtiyaçlarını karşılayacak kadar tarımsal ürün ve gıda üretemeyen Türkiye, bu ürünlerin de ithalatçısı durumuna geldi. Arz eksikliği fiyatları yukarı çekiyor. Örneğin taze sebze ve meyve fiyatlarındaki yıllık artış yüzde 38 gibi ürkütücü bir boyuta ulaşmış durumda.

Enerji yönünden dışa bağımlılığı yüksek olan Türkiye’de artan dünya enerji fiyatlarının yanı sıra TL’nin yılbaşından bu yana yüzde 55 değer kaybı ya da dolar fiyatının yüzde 78 artışı, yıllık enerji ürünü fiyatlarındaki artışı da yüzde 21’in üzerine çıkardı.

Aralarında otomobil, beyaz eşya, elektronik, mobilyanın olduğu dayanıklı tüketim mallarındaki ağustos ayı artışı yüzde 5 ilâ 6 arasında değişirken yıllık artış ise yüzde 30’ubuldu. Bu ürünlerin ağırlıkla ithal girdi-parça kullanılarak üretildiği anımsandığında döviz fiyatlarındaki olağanüstü artışlar bu ürünlerin üretiminde yüksek maliyet artışlarına yol açtı. Dolayısıyla bu ürünlerdeki fiyat artışları doğrudan dövizdeki artışla ilgili. Nitekim Merkez Bankası bu durumu şöyle ifade ediyor: “Dayanıklı ve diğer temel mallar grubundaki fiyat artışları, döviz kuru kaynaklı olarak genele yayılmaya devam etmiştir.”

Merkez Bankası’nın bir diğer önemli saptaması da şu: “Ağustos ayında, tüketici fiyatları üzerindeki üretici fiyatları kaynaklı maliyet baskıları oldukça güçlenmiştir.”

Üretici, yani sanayicinin zamları ağustos ayında yüzde 6.6’yı bulurken yıllıkta yüzde 32’ye tırmandı. Bunun da ağırlıkla ithal enerji ve ithal girdi kullanan sanayinin karşı karşıya kaldığı yüksek döviz artışları ile ilgili olduğu açık. İthal girdi fiyatındaki artışlar maliyetleri, dolayısıyla sanayicinin fiyatlarını artırıyor, tüketiciye mal ulaştıran perakendeci de bu fiyatları yansıtabildiği kadar yansıtmak durumunda kalıyor. Bu durumun önümüzdeki aylarda da sürmesi bekleniyor. Çünkü tüketici fiyatları ile üretici fiyatları arasındaki makas 14 puana kadar çıkmış durumda. Bu, talep olması halinde tüketiciye yansıtılması muhtemel bir zam yığınağı anlamına geliyor.

Önümüzdeki aylarda fiyatlarda bir yavaşlama beklenmediğinin ipucunu ise yine Merkez Bankası veriyor ve şöyle diyor: “Enerji fiyatlarındaki yükselişin, elektrik ve doğal gaz fiyat artışı ile akaryakıt ürünlerine ilişkin ÖTV düzenlemesinin sarkan etkisine bağlı olarak, eylül ayında da sürmesi beklenmektedir.”

Bu öngörü sadece enerji için yapılmış olmakla beraber genel için de söylenebilir. Çünkü eylül ayına girerken de döviz kurunda bir gerileme yok. Enflasyon verilerinin açıklandığı 3 Eylül günü 6,60 TL basamağında olan dolar kuru ertesi gün 6,75 TL’ye kadar çıktı.

Yüksek enflasyonun öncelikle gelir dağılımını daha da bozduğu malum. Gelirlerini enflasyon oranında artıramayan ve sayıları 19 milyonu bulan özel kesim ücretlilerinin, kamu çalışanlarının sert bir reel gelir gerilemesi yaşadığı açık. Aynı şey sayıları 10 milyonun üstündeki emekliler için de geçerli. Onlar da enflasyon oranın altında bir maaş artışının gerisinde kalarak göreli yoksulluk yaşıyorlar.

Yüksek enflasyonun altında seyreden TL faizlerinin, irili ufaklı birikimleri daha çok dövize yöneltmesine ise hiç şaşmamalı. Her ne kadar rejimi yönetenler bunu anlamazlıktan gelse de artan döviz fiyatları yüksek enflasyonu, yüksek enflasyon da tasarrufların dövize sığınmasını getiriyor. Rejim ise TL’yi cazip kılabilecek faiz artışlarından kaçınıyor, dövizlerin yükselişini beyhude sözlü müdahalelerle önlemeye çabalıyor.

Nitekim ağustos enflasyonunun açıklandığı gün yeni bir döviz şoku yaşanıp yaşanmayacağı konuşulurken Merkez Bankası sahneye çıkarak şu açıklamayı yaptı: “Merkez Bankası fiyat istikrarını desteklemek amacıyla gerekli tepkiyi verecektir. Bu çerçevede, daha önce yapılan iletişimle de uyumlu olmak üzere, son gelişmeler dikkate alınarak eylül ayı Para Politikası Kurulu toplantısında parasal duruş yeniden şekillendirilecektir.”

Rutin toplantı 13 Eylül’de. Kastedilen TL’de faiz artışı ise şu soru yaygınca soruluyor: Faiz artışı, niye TÜİK enflasyon oranlarını açıklar açıklamaz yapılmıyor da on gün bekleme tercih ediliyor? Döviz fiyatı tırmanışına karşı dalgakıran olarak kullanıldığı düşünülen bu açıklamaların bankanın inandırıcılığını hızla aşındırdığı da yaygın bir kanı.

Ağustos ayı enflasyonun birikimi ile birlikte daha sık sorulan soru ise şu: Nereye gidiyoruz? Bu kanama nasıl durdurulacak ve teşhis-tedavi doğru mu? Kanamadan kasıt TL’nin sekiz ayda yüzde 43’ü bulan, durmayan değer kaybı. Kanamanın durması TL’ye cazibe kazandırmaktan geçiyor. Bu da faiz artışı demek ama başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan faiz artışından hoşlanmıyor ve bunun, ekonomiyi sert bir durgunluğa götüreceğini düşünüyor. Mart 2019’da yerel seçimlere giderken durgunluk değil büyüme isteniyor.

Ne var ki durgunluk, hatta küçülme bu şartlarda kendiliğinden geliyor. Yüksek enflasyon ile baş edemeyen gelirlerle iç tüketim daralıyor, yatırım niyetleri askıya alınıyor, yükselen döviz fiyatları ile firmaların öz kaynakları eriyor, kredilerde geri dönüş zayıflıyor, bankalar firmaları sıkıştırıyor. Bütün bunlar kapasite düşüşleri, firma kapanışları ve beraberinde küçülmeye gidiş demek. Nitekim 4 Eylül’de uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings Türkiye raporunda 2019 için büyüme oranını yüzde 1.2’ye çekti. Fitch değerlendirmesinde “kayda değer” belirsizliklere de değinerek dört önemli riski şöyle sıraladı: Yanlış siyasi adımlar, özel sektörün mali stresinin yükselmesi, jeopolitik gerginlikler ve olası sermaye çıkışları.

Önümüzdeki 12 ayda 230 milyar dolar ya da ayda neredeyse 20 milyar dolarlık dış kaynak bulma mecburiyetindeki Türkiye ekonomisi için Fitch ve benzeri kuruluşların bu tür raporları, kaynak bulma imkânlarının zorlaştığını, bulunsa bile bunun bedelinin oldukça ağırlaştığını ifade ediyor. Çember daraldıkça rota IMF adresine doğru evriliyor. Ama rejimin bunu kabullenip kabullenmeyeceği ya da ne zaman kabulleneceği bilinmiyor.

Makale kategorisine gönderildi | Yüksek enflasyon çemberi daraltıyor (al-Monitor, 5 Eylül, 2018) için yorumlar kapalı

Surging inflation tightens circle around Turkish economy (Al-Monitor, September 5, 2018)

ARTICLE SUMMARY
Having hit 18% in August, Turkey’s inflation is expected to continue rising in the coming months, coupled with the prospect of stagnation.

Turkey’s soaring inflation, exacerbated by a fresh spike in August, is stoking apprehension over the country’s economic future and appears to strengthen the prospect of an intervention by the International Monetary Fund (IMF). The August figures, released Sept. 3, brought year-on-year inflation to 18% in consumer prices and 32% in producer prices. Barring Argentina, such rates are unseen among Turkey’s emerging-economy peers, in many of which inflation is not even in double digits.

The price hikes are unlikely to abate in the coming months, with consumer inflation expected to hit at least 20% at the year-end. The ballooning problem owes much to structural reasons, which highlights the need for sounder diagnoses and long-term remedies.

Two key factors are pushing inflation to the creeping 20% level: the rising prices of agricultural products and food, and the dramatic depreciation of the Turkish lira.

Turkey used to have a self-sufficient agricultural sector, but ill-advised policies and neglect of the sector have resulted in annual imports of $9 billion to cover the food gap at home. The deficit in the food supply is a key reason for the surge in inflation. In fresh vegetables and fruits, for instance, year-on-year inflation stands at a staggering 38%.

Price increases in another crucial rubric — energy products — have exceeded 21%. Turkey is heavily reliant on foreign energy supplies, and atop the increase in global energy prices, it has seen its currency depreciate 55% this year. With the price of the dollar rising 78% since the beginning of the year, the prices of energy products have shot up despite certain subsidies.

In durable consumer goods such as cars, domestic appliances and furniture, prices rose between 5% and 6% in August, bringing year-on-year inflation to 30%. The domestic production of durable goods relies heavily on imported inputs; hence, production costs have soared due to the extraordinary increase in foreign-exchange prices. In other words, the price increases in this category stem directly from the slump of the lira. In its latest inflation report, the Central Bank itself notes that “widespread price hikes in durable and other basic goods have continued as a result of foreign-exchange rate effects.”

In another important point, the bank notes, “Producer-driven cost pressures on consumer prices increased considerably in August.” Producers hiked their prices 6.6% in August, bringing the year-on-year rate to 32%. Obviously, this stems also from the increased prices of foreign exchange, as Turkey’s industry relies heavily on imported energy and inputs. With their costs on the rise, producers are hiking prices, forcing retailers to follow suit. This trend is expected to continue in the coming months, given that the gap between producer and consumer inflations is no less than 14 percentage points, signaling an avalanche of prospective price hikes should consumers sustain demand.

The Central Bank appears equally pessimistic, noting that the rise in energy prices is expected to continue in September. Though the bank speaks specifically of energy prices, its projection could be taken as a general one given that foreign exchange rates show no sign of letting up. The dollar, which traded for about 6.6 liras Sept. 3 as the inflation figures were released, hit up to 6.75 liras the following day.

No doubt, the mounting inflation is further upsetting income distribution. For some 19 million Turks who are either wage earners in the private sector or public employees, inflation means a drastic decrease in real income as they stand no chance of pay hikes matching the inflation rate. More than 10 million pensioners face the same prospect of relative impoverishment.

Yields on the Turkish lira, meanwhile, remain below the inflation rate, which not surprisingly has led Turks to keep their savings mostly in foreign exchange rather than in lira deposits. Ankara may pretend to not understand this, but the slumping lira and the rising inflation continue to make foreign exchange a refuge for savings. To boost the attractiveness of the local currency, yields on the lira should increase, but Ankara remains reluctant to hike interest rates, making futile efforts to curb the rise of foreign exchange through verbal interventions only.

After the release of the August inflation data, which sparked concerns of a new currency shock, the Central Bank pledged to “take the necessary actions to support price stability,” adding that “monetary stance will be adjusted at the September Monetary Policy Committee meeting in view of the latest developments.”

The regular meeting is scheduled for Sept. 13. If the statement is to be taken as a signal of a rate hike, one cannot help but wonder why the bank opts to wait 10 days instead of acting immediately. Hence, many have come to see such statements as a transient wave breaker against the rise of foreign exchange that serves nothing but to erode the credibility of the bank.

So, how to stop the hemorrhage of the lira? Are Ankara’s diagnoses and treatments correct? Hiking interest rates is the way to prop up the lira, but President Recep Tayyip Erdogan has a well-known aversion to rate hikes, which, he believes, will plunge the economy into stagnation. And ahead of local elections in March 2019, he needs a growing and not a stagnating economy.

Yet the prevailing conditions are already bringing about stagnation and even contraction. Domestic consumption is shrinking, investment projects are being shelved, company equities are melting against the rising foreign exchange prices, loan repayment capacities are weakening and banks are piling pressure on indebted companies. This means a decline in production capacities and company closures that will eventually lead to contraction.

On Sept. 4, international credit rating agency Fitch cut its 2019 growth forecast for Turkey to 1.2%. Pointing to “considerable uncertainty” for the Turkish economy, the agency cited risks that include “policy missteps, heightened financial stress in the private sector, geopolitical tensions and potential capital flight.”

Turkey needs to secure $230 billion — or roughly $20 million per month — in external funds to roll over its economy in the next 12 months. Such gloomy assessments by Fitch and similar agencies indicate that securing those funds is becoming more difficult and costlier for Turkey. The tightening circle is pushing the country in the direction of the IMF, but whether or when the Erdogan regime will acquiesce to this option remains a big question mark.

English, Makale kategorisine gönderildi | Surging inflation tightens circle around Turkish economy (Al-Monitor, September 5, 2018) için yorumlar kapalı

Firmalar can simidi derdinde( 24 Ağustos, 2018,Al-Monitor)

Küresel krizden çıkışın önemli bir adımı olarak genişlemeci para politikalarını terk edeceğini, faizleri artıracağını 2013 ortalarında duyuran ABD’nin bu ikazına, piyasadaki bol ve ucuz parayı kullanan yükselen ülkelerden uyanlar olduğu kadar uymayanlar da oldu. Türkiye bunlardan biriydi. Değişmekte olan iklimi umursamadan borçlanmayı sürdürdü, aldığı borçları iç pazara, özellikle inşaat sektörüne gömdü. ABD gerçekten de dediğini yapmaya başlayınca global fonlar Türkiye gibi ülkelerden uzaklaşmaya, yer yer çıkmaya başladılar ve bu da yerel paraların hızla değer kaybetmesi, doların yerel paralar karşısında hızla fiyatlanması ile sonuçlandı. Değişen iklime ayak direyen Türkiye’nin biriken sorunları onu daha da kırılgan yaptı. Özellikle dış borç kullanan ve döviz önlemi olmayan büyük firmalar topun ağzına sıralandı.

Türkiye bu artan kırılganlıkla 24 Haziran 2018 seçimlerini de geride bıraktı ama yeni yönetime ne dış ne iç ekonomik aktörler pek güven kredisi açmadı. Tüketici enflasyonu yüzde 16’yı bulan ve yüzde 20’ye doğru seyreden Türkiye ekonomisinde, Türk lirası istikrarlı bir şekilde kan kaybediyor, dolar karşısında eriyor. Bütün bunlara temmuz ayı sonlarında ABD ile yaşanan gerilim eklenince Türkiye’nin risk primi (CDS) rekorlar kırdı, Yunanistan’ın risk primini bile 200 baz puan geride bıraktı.

ABD yaptırımları var olan kırılganlığı sadece artırdı. Dolar kuru gerilimin arttığı 26 Temmuz’da 4,77’den tırmanışa geçti ve 13 Ağustos’ta 7,21’e kadar çıktı, sonra indi. Bu büyük dalgalanma karşısında Merkez Bankası ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu öncülüğünde alınan likidite önlemleri, yapılan açıklamalar biraz olsun işe yaradı. 14-16 Ağustos arasında dolar hızlı bir düşüş eğilimine girdi ve 5,75’i gördü. Yine de 16 Ağustos itibarıyla dolar 26 Temmuz’a göre yüzde 19.5 artış kaydetmiş oldu. Tam görece gerileme sağlandı derken, bu kez 17 Ağustos sabahı başka bir iç sarsıntı ile dolar fiyatında tırmanış yeniden başladı.

Sarsıntıyı yaratan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın zordaki firmalar ile bankalar arasında firmalar lehine, bankaları ürküten bir niyet beyanıydı.

Yeni bir dolar fiyatı artışına yol açan gelişmeler şöyle seyretti: Banka kredileri ile ilgili yeni “aksiyon planı” açıklayan Hazine ve Maliye Bakanlığı 17 Ağustos sabah saatlerinde Türkiye Bankalar Birliği (TBB) ile reel sektörün banka kredileri kapsamında bir dizi rahatlatıcı tedbir belirlediklerini duyurdu. Şöyle denildi: “8 Ağustos 2018’den itibaren yaşanan ekonomik ortam nedeni ile oluşan kredi gecikmeleri, karşılıksız çek ve protesto edilen senetler Risk Merkezi’ne mücbir sebep koduyla bildirilebilecek.”

Ancak piyasadan ve banka çevrelerinden kısık sesle de olsa gelen eleştirilerle bu emrivakinin dolar fiyatını 6,40’lara kadar tırmandıran sonuçları görülünce bakanlık çark etti. Tedbirlerin TBB’nin “tavsiyesi” olduğu, bakanlığın aldığı bir karar olmadığı ifade edildi. Bu, aslında bir geri adımdı ama niyet beyan edilmişti artık.

Borçlu firmaları kollayan, bankalara daha çok “anlayış” dikte eden bu niyet konusunda İstanbul Ticaret Odası (İTO) memnuniyetini açıklamakta gecikmedi. Reel sektörün üç kritik talebinin karşılık bulduğunu belirten İTO Başkanı Şekib Avdagiç, bunları şöyle sıraladı: “Birincisi, piyasadaki likiditenin daralması engellendi. Reel sektörün yeni kredilere erişim imkânı korundu. İkincisi, ilave teminat baskısı ortadan kalktı. Üçüncü olarak da kredi geri çağırma gibi hadiselerin önüne geçildi. Dolayısıyla bakanlık aldığı kararla finans sektörüne, reel sektörün yanında olduğunu gösterdi.”

Reel sektör adına İTO Başkanı, “finans sektörüne” karşı “kalkan” olunduğunu ifade ederken bankaların başına gelebilecekleri Koç Üniversitesi-TÜSİAD Ekonomik Araştırmalar Forumu Direktörü Prof. Dr. Selva Demiralp dile getirdi. Reel sektörü kur şokunun yarattığı zarardan korumak için açıklanan önlemlerin bankaların kredi riskini artırmak gibi önemli bir yan etkisi olabileceğine dikkat çeken Demiralp şöyle devam etti: “Çözüm bulmamız gereken sorunun, kurdaki patlama ile ekonomiyi nasıl yüzdürebiliriz sorusundan ziyade kuru en kısa zamanda nasıl düşürebiliriz sorusu olması gerek.” Demiralp bunun cevabının ise Merkez Bankası’nın ciddi bir faiz artırımına gitmesinden geçtiğini vurguladı.

Net döviz açıkları haziran 2018 itibarıyla 217 milyar dolar olan firmaların doların fiyatındaki her artışta büyük kur zararları yazdığı biliniyor. Önemli bir kısmı AKP rejimine yakın firmalardan oluşan bu borçlular için bir can simidi gerektiği çok açık. Bunu, 8 Ağustos’ta TBB Başkanı Hüseyin Aydın NTV kanalındaki söyleşide şöyle ifade etti: “Birden fazla bankanın bir firmayı yeniden refinanse etmesi gerektiğinde kurumsal duruş ve disiplin gerekiyor. İstanbul Yaklaşımı ile bir dönem yapmıştık. Ülke bilançosuna katkı sağlayacak disiplin getirecek bir düzenlemeye kimse itiraz etmez.”

Aydın’ın sözünü ettiği firmalara can simidi atma deneyimi 2001 krizinde yaşanmıştı. “İstanbul Yaklaşımı” adı verilen bu müdahalede Hazine, IMF’den alınan krediyle operasyonun finansmanını üstlenerek firmaları yüzdürebilmişti.

Şimdi ise bir “Anadolu Yaklaşımı” dillendiriliyor. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin vakfı TEPAV’ın koordinatörü Güven Sak şöyle diyor: “Şirket bilançolarındaki yabancı para cinsinden pozisyon açığı daha önemli. Burada da bir tercih gerekecek. Öncelik kimin? Elbette ihracatı artırabilecek, ticareti güçlendirebilecek olanın. Ülkenin sanayi kapasitesini nasıl yeniden yüzdüreceğimiz önemli bir mesele. Sürdürülebilir bir Anadolu Yaklaşımı son derece önem taşıyor. Zaten gündemde de ayrıca.”

Sak Anadolu Yaklaşımı adını verdiği bu kurtarma planı için taze kaynak gerektiğini belirterek şöyle devam ediyor: “Ortada kaynak olmadan, kuralları gevşeterek attığınız adımlar ilk anda ateşi düşürebilir ama sürdürülebilir bir güçlenmeyi sağlamaz.”

İrili ufaklı çok sayıda firma can simidi bekliyor, bu açık. Ama can simidi atmadan hasar tespiti gerek, oysa kanama durmuş değil, sürüyor. Dolarlaşmanın önü alınabilmiş değil, bunu durduracak bir TL faiz artışı henüz etkili biçimde yapılmadı. Dahası, kanama durdurulsa bile hastayı ayağa kaldıracak taze kaynak nerede? Geçmişte acı bir reçete ile birlikte IMF’den sağlanmıştı. Ama şimdi IMF’ye gitme konusunda direnç var. O zaman kaynak nereden bulunacak? İşte merakla sorulan soru da bu.

Makale kategorisine gönderildi | Firmalar can simidi derdinde( 24 Ağustos, 2018,Al-Monitor) için yorumlar kapalı

Ankara startles banks as indebted companies hope for lifeline (August 24, 2018 Al-Monitor)

ARTICLE SUMMARY
Ankara’s apparent intention to dictate “tolerance” by banks toward heavily indebted companies has raised concerns in the banking sector and potential rescue plans lack real financing options.

In mid-2013, the US Federal Reserve announced plans to end crisis-management monetary expansion and start hiking rates, in a heads-up to emerging economies that the abundance of cheap money they enjoyed on the global market would soon come to an end. Not everyone heeded the warning.

Paying no mind to the changing climate, Turkey continued to borrow while burying the loans into the domestic market, especially the construction sector. After the new US policy took effect, global funds began to avoid and even exit countries like Turkey, causing local currencies to plunge and pushing up the price of the dollar.

As Turkey balked at adjusting, it accrued problems that made its economy even more fragile. Big corporations with foreign debt but without any foreign exchange hedges found themselves sitting on a powder keg.

Turkey’s transition to an executive presidential system in June did nothing to ease the woes, and the new administration failed to win the confidence of economic actors, domestic and foreign alike. With inflation surging to 16% and poised to hit 20% by the year’s end, the lira’s dramatic slump against the dollar continued. Things worsened further in late July as political tensions with Washington boiled over, culminating in unprecedented US sanctions on Ankara. As a result, Turkey’s risk premium, reflected in credit default swaps, shot up to record levels, outstripping even that of Greece by about 200 basis points.

As the crisis between the two NATO allies simmered, the lira plunged into a fresh free-fall. As of Aug. 16, the price of the dollar had increased 19.5% in the three weeks since July 26, when Washington toughened its tone. On Aug. 13, the Central Bank and the banking regulator stepped in with measures to provide liquidity. Just as the measures began to bear fruit and the lira rallied for a couple of days, a tremor emanating from Ankara interrupted the recovery.

The trigger was an Aug. 17 statement by the Treasury and Finance Ministry, which is headed by Berat Albayrak, President Recep Tayyip Erdogan’s son-in-law. It spoke of ongoing efforts to ease the impact of the currency crisis, but for banks, it came as an ominous hint that Albayrak intends to prop up indebted companies at the expense of their lenders. The ministry listed a set of measures it said were outlined jointly with the Banks Association of Turkey (TBB). The measures put the onus on banks, requiring them to keep credit channels open and provide flexibility on maturities. One of the points read, “Loan repayment delays, bad checks and protested bills arising from the prevailing economic environment … will be reported as force majeure to the [TBB’s] Risk Center,” meaning that the credit access of defaulting companies would not be halted.

The apprehension in the banking sector and financial markets fueled the dollar’s rise anew, leading the ministry to backpedal later in the day. A second statement said the measures were only “recommendations” by the TBB and not ministry decisions. Ankara might have stepped back, but its underlying intent — to back indebted companies by demanding more “tolerance” from banks — was now in the open.

Not surprisingly, the Istanbul Trade Chamber quickly welcomed Ankara’s approach, hailing it as a “shield” for the real sector. Chairman Sekib Avdagic wrote that three key demands of the real sector had been met. “First, a liquidity crunch has been prevented and the real sector’s ability to access fresh credit has been protected. Second, the collateral guarantees pressure is removed. Third, the prospect of loan recalls has been averted,” Avdagic said. “Thus, the ministry has made clear to the financial sector that it stands by the real sector.”

Others, however, voiced misgivings over Ankara’s approach and its impact on the banking system. Selva Demiralp, the head of the Economic Research Forum, a joint venture between Turkey’s largest business group TUSIAD and Koc University, warned that while shielding companies against currency shock, the measures could have a serious side effect on banks by increasing their credit risks. “The solution we need to find is not about how to keep the economy afloat amid soaring exchange rates, but how to lower the exchange rates in the shortest possible time,” Demiralp said. The Central Bank, she stressed, should take the lead by significantly hiking interest rates.

As of June, Turkish corporations had a net foreign exchange deficit of $217 billion. With each increase in the dollar price, they incur big losses as the lira value of their debt swells. Those debtors — many of them government cronies — are clearly in need of a lifesaver.

In an Aug. 8 television interview, TBB chair Huseyin Aydin described how it should be done. “Refinancing a company by multiple banks requires an institutional stand and discipline,” he said. “We’ve done this before under the Istanbul Approach. No one would object to an arrangement that contributes to the country’s balance sheet and brings about discipline.”

Aydin was referring to Turkey’s severe financial crisis in 2001. Under a debt restructuring program called the “Istanbul Approach,” the treasury buoyed struggling companies using loans from the International Monetary Fund, with which Turkey had a standby agreement.

Now some pundits call for an “Anatolian Approach.” Guven Sak, the managing director of the Economic Policy Research Foundation of Turkey, a think tank affiliated with the Turkish Union of Chambers and Commodity Exchanges, believes that companies’ foreign exchange deficit presents a more serious problem than that of banks. In an Aug. 17 article, Sak argued for a debt-restructuring program that would give priority to “those who could boost exports and invigorate trade.” He added, “How we could re-float the country’s industrial capacity is a key question. A sustainable Anatolian Approach is extremely important. And it is already being discussed.”

Noting that such a rescue plan will require fresh financial funds, Sak warned, “Without such resources, the steps one takes by loosening the rules may reduce the fever in the short run but cannot bring about a sustainable recovery.”

Scores of Turkish companies, big and small, are clearly awaiting a lifesaver. But that requires a damage assessment, and the hemorrhage in the economy is ongoing. Ankara has yet to tackle dollarization, including through forceful rate hikes. And even if the hemorrhage is halted, where are the funds needed for a full recovery? In the past, the IMF provided them, but not without prescribing some bitter pills. Today, Ankara appears averse to seeking IMF aid, and the question of how the funds will be secured remains unanswered.

English, Makale kategorisine gönderildi | Ankara startles banks as indebted companies hope for lifeline (August 24, 2018 Al-Monitor) için yorumlar kapalı

Ekonomik kriz: Topun ağzında kimler var? (Al- Monitor, 14 Ağustos 2018)

Uzun yıllardır döviz kazanan yatırımlar yerine kolayca borçlanılan dövizi hovardaca harcayan sektörlerin özendirildiği Türkiye’de parti bitti. Arkasında devasa bir dış borç yükü —466 milyar dolar— biriktiren İslamcı AKP’nin yönettiği ülkede beklenen oldu ve ekonomi ağustos başında sert bir biçimde kayaya çarptı, krizden kaçamadı.

Kronik cari açık, yükselen enflasyon ve azalmayan işsizliğe ek olarak son zamanlarda büyük kamu açığı da veren, bundan dolayı kredi derecelendirme kuruluşlarının “yatırım yapılamaz” notuyla etiketledikleri Türkiye ekonomisi, bütün bunların üstüne bir de ABD ile diplomatik gerilimler yaşayıp bazı yaptırımlara maruz kalınca hızla türbülansa girdi ve 10 Ağustos’ta tam bir “Kara Cuma” yaşadı.

Henüz durdurulamayan bir kanama yaşayan Türkiye ekonomisinde daha şimdiden zarar-ziyan hesapları yapılırken havlu atacak ya da atmak zorunda kalacak firmaların hangileri olabileceği, daha çok da bunlar arasında AKP rejimine yakın olanların olup olmadığı, varsa bu karambolde de kayırılıp kayırılmayacağı konuşulmaya başlandı.

Patlayan kriz “yandaş,” “tarafsız” veya “AKP karşıtı” hiçbir sermayedarı teğet geçecek bir kriz değil. Herkes az ya da çok yıkımdan nasibini alacak gibi görünüyor. Belki de yandaş olanlar daha çok topun ağzında.

Kara Cuma’ya götüren büyük türbülansta tabii ki ABD ile yaşanan gerilim ve gelen yaptırımların etkisi var ama ABD gerilimi denkleme dâhil olmadan da göstergeler iyi değildi. Enflasyon yıllık olarak temmuzda yaklaşık yüzde 16’yı buldu. Cari açığın yıllık tutarı 57 milyar doların altına inmedi, milli gelirin yüzde 7’sine ulaştı. Mevsimsellikten arındırılmış işsizlik, dopingli büyüme çabalarına karşın gerileme değil artış gösteriyor. Kamu maliyesi alışılmışın dışında önemli açıklar veriyor, mali disiplin bozulmuş durumda. Türkiye’nin risk primi (CDS) tüm yükselen ülkelerden iyice ayrışmış biçimde 320’lerdeydi. ABD ile gerilim bu iyi olmayan tabloyu daha da dibe itecek bir etken oldu o kadar.

Cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimlerinin yapıldığı haziran ayı dolar kuru ortalaması 4,63 TL idi. Seçim sonrası belirsizlik ortadan kalktı umuduyla kurda gerileme bekleniyordu ama olmadı. Rejime olan güven sorunu dolar kurunu yine yukarı itti ve temmuz ayı ortalaması 4,75 TL olarak gerçekleşti.

10 Ağustos Kara Cuma’ya giden serüven ise 1 Ağustos’ta başladı. Ağustos ayının ilk gününde ABD’nin uzun süredir tutuklu bulunan rahip Andrew Brunson nedeniyle adalet ve içişleri bakanlarına yaptırım kararı almasının ardından TL karşısında yukarı yönlü atağa başlayan dolar, günü 4,90 TL ile kapadı.

3 Ağustos’ta açıklanan enflasyon verisinin de etkisiyle 5 TL’nin üzerine çıkan dolar kuru, takip eden günlerde ABD ile uzlaşma sağlanma ihtimalinin zayıfladığına dair inanç artınca tırmanmaya devam etti ve 5,50 TL eşiği de aşıldı. Kara bulutlar cuma sabahı önce Asya piyasalarında toplandı ve Türkiye’de etkisi erken saatlerde görüldü, anlık yüzde 10-15’e varan dalgalanmalarla doların fiyatı 6 lirayı aştı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Bayburt mitinginde “Onların doları varsa bizim de Allah’ımız var” gibi ajitasyon ifadeleriyle meydan okurken damadı Berat Albayrak güven vermek telaşıyla içi fazla da dolu olmayan bir ekonomik sunum yaptı. Aynı esnada ABD Başkanı Donald Trump’ın Twitter üzerinden “Türkiye ile ilişkilerimiz iyi değil” açıklaması yapmasıyla bir ara 6,87’den dönen dolar kuru, kapanışı 6,43 TL ile yaptı. Böylece 10 Ağustos itibarıyla doların fiyatı yılbaşına göre yüzde 70, bir ay öncesine göre yüzde 37, son haftada yüzde 27 artmış oldu.

Türkiye’nin risk priminin Kara Cuma’da vardığı düzey ise dudak uçuklatıcı: 437! 1 Ağustos’ta 333 idi.

Böylesi sert döviz darbesiyle dibe vuruldu mu, kanama durdu mu? Bunu söylemek için erken. Her an yeni kanamalar, yeni sıçramalar görülebilir. Bunun, artık krize doğru koşar adım bir gidiş olduğu tartışma götürmüyor. Hızlanan döviz fiyatlarının daha sıçramalı bir enflasyon getireceği, enflasyonun reel gelirleri eriteceği, firmaların bu kurlarla baş edemeyip yeni yatırım bir yana kapasite düşürecekleri, istihdam azaltacakları çok açık. Bu da toplamda milli gelirde gerileme, sert bir küçülme ve kriz demek.

Krize giderken topun ağzında öncelikle hangi firmalar ve gruplar var? Elbette net döviz açığı olanlar kriz ateşine en yakın olanlar.

Merkez Bankası verilerine göre mayıs ayında finans dışı firmaların net döviz açığı 217 milyar dolar. Bu açık, özellikle son yıllarda gerçekleşen borçlanmalarla hızla arttı. Daha 2010 yılında döviz açığı 74 milyar dolar iken özellikle 2013 sonrasının özelleştirmeleri ve başlatılan kamu-özel işbirliği (KOİ) projeleriyle hızlandı, 2018 mayıs ayında 217 milyar dolara ulaştı.

Net döviz açığı olan firmaların bir kısmı imalat sanayii firmaları ama Merkez Bankası’nın yaptığı araştırmalar borçlanan ve net açık verenlerin çoğunun altyapı, enerji, ulaştırma alanındaki KOİ projelerine giren firmalar olduğunu söylüyor. Kimler bunlar? Dünya Bankası’nın envanterine bakılırsa, ilk sırayı Limak Holding, ikinci sırayı Cengiz Grubu alıyor.

KOİ proje yatırımı sıralamasında 43 milyar dolar yatırımı olan Limak Holding ilk sırayı, 40 milyar doları bulan Cengiz ikinci sırayı, yaklaşık aynı büyüklükteki Kolin üçüncü, MNG ise 18 milyar dolarlık yatırımla dördüncü sırayı alıyor. Bu dört firma, Kalyon ile birlikte üçüncü havalimanını da yaparken önemli ölçüde dış kredi kullanmış durumdalar. İstanbul Boğazı’nda üçüncü köprüyü inşa eden ve başka yatırımları da olan IC Grubu’nun da 16 milyar dolarlık yatırımı bulunuyor. Enerji sektöründe yatırımları olan ve son günlerde AKP’ye sempatisini gizlemeyen Sabancı Grubu’nun da kamu-özel işbirliği projelerinde 5 milyar dolarlık yatırımı bulunuyor.

Önemli kısmı dış kredi temini ile sürdürülen bu işleri de üstlenen “yandaş” firmalar, kriz ateşinin uzağında değiller. Aynı firmaların çoğu 2013 sonrası gerçekleştirilen elektrik dağıtım özelleştirmelerini de alan firmalar. Dolarla yapılan bu özelleştirmelerin çoğu dışarıdan borçlanmalarla gerçekleşti.

İstanbul’un rantı yüksek kamu arsalarının üzerine prestijli siteler, gökdelenler, alışveriş merkezleri, iş merkezleri, sağlık kampüsleri diken büyük inşaat firmaları ile filosunu dış krediyle genişleten Türk Hava Yolları’nın net döviz açıklarının da hatırı sayılır boyutta olduğu tahmin ediliyor.

Kriz ateşine en yakın firmalara aracılık etmiş bankaların ise keyfi çok kaçık. Merkezi Avrupa’da olan bazı bankalarla da ortaklığı olan Türk bankalar, aracılık yaptıkları projelerden büyük zararlar görebilirler.

Kriz ateşi büyük ve daha ne kadar büyüyebileceğini kestirmek kolay değil.

 

Genel kategorisine gönderildi | Ekonomik kriz: Topun ağzında kimler var? (Al- Monitor, 14 Ağustos 2018) için yorumlar kapalı

Who is at the sharp end of Turkey’s currency crisis?(Al-Monitor,August 14,2018)

ARTICLE SUMMARY
After years of bold borrowing from abroad, Turkish conglomerates, including government cronies, are sitting on a powder keg as the country’s currency turmoil keeps augmenting their debt repayment woes.

For years, Turkey encouraged sectors that lavishly borrowed and spent foreign exchange rather than investments that would generate much-needed hard currency. The party is now over. Ruled by the Islamist Justice and Development Party (AKP) since 2002, the country has amassed a giant external debt of $466 billion. Although the writing was on the wall for months, the Turkish economy hit the rocks last week.

Plagued by a chronic current account deficit and unrelenting inflation and unemployment rates, the Turkish economy’s burden has recently grown with gaping public deficits, resulting in “non-investment” grades by international credit rating agencies. On top of all this came severe tensions with the United States that resulted in unprecedented sanctions on Ankara, culminating in a Black Friday for the Turkish economy Aug. 10.

The economic hemorrhage is continuing and the real sector is on the edge. Many now wonder which businesses are first in line to throw in the towel. Are companies close to the AKP among them and could they receive a lifesaver from the government? The turmoil is so encompassing that few companies are likely to escape unscathed. Still, the cronies could be in a greater danger. Before discussing why, a brief overview of how Black Friday transpired is worthwhile.

No doubt, the row between Ankara and Washington bore on the turbulence that led to Black Friday, but Turkey’s economic indicators this year were already alarming. Inflationjumped to almost 16% in July, and the year-on-year current account deficit never eased below $57 billion, reaching 7% of gross domestic product. Despite government incentives to sustain economic growth, the seasonally adjusted unemployment rate kept growing. Fiscal discipline was undone, leading to significant public deficits. Turkey’s risk premium, reflected in credit default swaps, was already at about 320 basis points, sharply decoupling from other emerging economies. Hence, the tensions with Washington only aggravated this gloomy outlook.

In June, when Turkey held presidential and parliamentary elections, the dollar traded for 4.63 Turkish liras on average. The lira was expected to strengthen with the removal of political uncertainty after the polls, but this did not happen. Lack of confidence in President Recep Tayyip Erdogan’s regime hit the currency further, with the dollar’s average price reaching 4.75 liras in July.

On Aug. 1, Washington slapped sanctions on two Turkish ministers over Ankara’s refusal to release American pastor Andrew Brunson, which plunged the lira into a freefall anew, with the price of the greenback hitting 4.9 liras that day. The meltdown continued in the ensuing days as the new inflation data offered no hope of improvement and the prospect of reconciliation with Washington weakened, pushing the price of the dollar to more than 5.5 liras.

On Aug. 10, Turks woke up to financial havoc as the lira had already nosedived on Asian markets. The currency’s fluctuations saw drops of as much as 15% during the day as the dollar’s price shot up above 6 liras.

Ankara’s attitude was far from helpful. A defiant Erdogan declared, “If they have their dollars, we have our God,” while his son-in-law, Finance Minister Berat Albayrak, made a rather shallow economic presentation to business leaders. To make things worse, US President Donald Trump announced on Twitter he was doubling tariffs on Turkish steel because ties with Turkey were “not good at this time.”

The lira, which had sunk to 6.87 against the dollar at one point, closed Black Friday at 6.43 against the greenback. The increase in the dollar’s price stood at 70% since the beginning of the year, 37% over a month, 27% over a week and 12% for the day. Turkey’s risk premium, meanwhile, shot up to a staggering 437 basis points, up from 333 basis points on Aug. 1. As Erdogan spoke of an “economic war” against Turkey, the lira’s meltdown continued when financial markets reopened Aug. 13, forcing the central bank to step in with measures to provide liquidity.

It is hard to gauge whether the lira has hit the bottom or if there is more to it, but the country’s descent into a full-blown crisis appears inevitable. The huge increase in foreign exchange prices is bound to further fuel inflation, which, in turn, will be eroding real incomes. Companies are clearly unable to cope with such exchange rates, which will force many to scale down their operations and lay off workers. This will mean a decline in GDP, a sharp contraction and a crisis.

Companies with foreign exchange deficits are first in line to take the hardest blows from the turmoil. According to central bank data, the net foreign exchange deficit of nonfinancial companies stood at $217 billion in May. The deficit, which was $74 billion in 2010, has widened largely due to borrowing, a trend that has intensified notably since 2013 amid privatization tenders and large infrastructure projects conducted as public-private partnerships (PPP).

Some of the indebted businesses operate in the manufacturing industry, but central bank surveys indicate that most of the companies that are indebted and run deficits are those involved in PPP projects in the fields of infrastructure, energy and transport.

According to World Bank data, Limak Holding tops the PPP investment list with $43 billion, followed by Cengiz Holding and Kolin with approximately $40 billion each and MNG with $18 billion. Together with Kalyon, those four companies are building Istanbul’s third airport, one of Erdogan’s pet projects. They have all benefited from foreign loans.

The IC Group, which built the third suspension bridge over the Bosporus, is also high on the list with $16 billion in investments. In the energy sector, Sabanci Holding, whose rapport with the AKP has become increasingly open in recent days, has invested $5 billion in PPPs.

Having used significant foreign loans to carry out those projects, crony companies are now at the sharp end of the currency crisis. Many of them were also the winners of major privatization tenders in the power distribution sector several years ago. The sell-offs were denominated in dollars and the companies borrowed from abroad to pay for the acquisitions.

Building companies involved in the construction boom, which saw luxury high-rises, shopping malls and health complexes mushrooming across the country, especially in Istanbul, are believed to have notable foreign exchange gaps as well, as is Turkish Airlines, the national flag carrier, which has used foreign loans to expand its fleet.

The banks that intermediated for those companies, including Turkish banks affiliated with Europe-based lenders, are also on tenterhooks now, facing the specter of serious damage.

English, Makale kategorisine gönderildi | Who is at the sharp end of Turkey’s currency crisis?(Al-Monitor,August 14,2018) için yorumlar kapalı

Ekonomi ‘tek adam’ kostümüyle didişiyor (Al Monitor, Ağustos 6, 2018)

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidara geldiği kasım 2002’den bu yana bir kısmını, sonradan terörist ilan ettiği Fethullah Gülen cemaati ile kol kola inşa ettiği “tek adam rejimi” kostümü 24 Haziran sonrası topluma giydirilmeye çalışılıyor. Kostümün entegre olunan küreselleşmiş ekonomik düzene ne kadar uyduğu, iç ve dış ekonomik aktörlere ne kadar güven verip kabul gördüğü, şimdiden tartışılıyor.

Muhafazakâr ve Sünni İslam kumaşıyla hazırlanmış bu siyasi kostüm, yasama, yürütme ve yargının neredeyse tek adama, Cumhurbaşkanı’na tabi kılındığı bir stile sahip. 16 Nisan 2017’de yapılan referandum ile gerçekleşen anayasa değişikliğinin ardından 24 Haziran seçimiyle cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi işletilmeye başlatıldı.

Türkiye’nin içinde yer aldığı “yükselen” ülkelerde örneğin Brezilya, Güney Afrika, Hindistan, Meksika’da yasama, yürütme ve yargı bu kadar tek kişide toplanmıyor, üniversitelerin, medyanın bu kadar aletleştirildiği, anayasal hak ve özgürlüklerin kullanılmaz kılındığı iklimler yok. O nedenle o ülkelerde dünya kapitalizmi ile ilişkilerde Türkiye kadar dışlanma, ayrışma da yok.

Yeni sistem halkın iradesinin temsil yeri olan, yasama ve denetim işlevi üstlenmesi beklenen parlamentoyu etkisiz kılarak, bağımsız olması gereken yargıyı Cumhurbaşkanı’nın tek seçiciliğine mahkûm ederek, yürütmeyi tek adamın iyice kontrolüne terk ederek fren-denetim mekanizmalarını işlevsiz bırakmış ve tek kişinin yanlışlarına açık bir özellik göstermektedir.

Öncelikle yeni kostümde yürütme partili Cumhurbaşkanı’nda toplandı. Cumhurbaşkanı bakanların yanı sıra bir veya daha fazla Cumhurbaşkanı yardımcısı da atıyor. Eski sistemde 26 olan bakanlık sayısı azaltıldı. Hazine ve maliye tek bakanlıkta birleştirildi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan damadı Berat Albayrak’ı bu göreve getirirken Merkez Bankası dâhil finans ve maliye ile ilgili kurullar, kamu bankaları, Türkiye İstatistik Kurumu hep Albayrak’a bağlandı. Erdoğan kendi kontrolünde, ekonomide de tek adamlık yarattı.

İyice güçlendirilmiş bu yürütmenin yanında Erdoğan’a yargıya da hükmetme imkânları tanınmış durumda. Anayasa Mahkemesi üyelerinin üçünü Meclis diğer 12 üyeyi Cumhurbaşkanı belirliyor. Yargıtay üyelerinin tümü ve Danıştay üyelerinin dörtte üçü, Adalet Bakanı ve müsteşarının da dâhil olduğu 13 üyeli Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun da dört üyesini doğrudan Cumhurbaşkanı belirliyor.

Yükseköğretim Kurulu (YÖK) üyelerini doğrudan Cumhurbaşkanı atıyor.

Meclis neredeyse işlevsizleştirildi. Cumhurbaşkanı kararnameleri üzerinde etkili Meclis denetimi ancak muhalefet partilerinin Meclis’te çoğunluğu elinde bulundurması durumunda mümkün. Şu anda ise AKP’ye destek veren Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile birlikte Meclis’te de hakimiyet rejimde.

Cumhurbaşkanı milli güvenlik politikalarını belirleyecek ve olağanüstü hâl de ilan edebiliyor. Meclis’in bütçe hazırlama yetkisi ortadan kalktı. Bütçeyi Cumhurbaşkanı hazırlayacak ve Meclis’e sunacak. Cumhurbaşkanı hakkında bir suç işlediği iddiasıyla soruşturma açılması için 600 milletvekilinden 301 oy, Yüce Divan’da yargılanması için de 400 oy gerekiyor. Cumhurbaşkanı herhangi bir gerekçe göstermeksizin seçimleri yenileme yetkisine sahip.

Bugüne kadarki icraatı boyunca kutuplaştırıcı, kayırmacı politikalar izleyen Erdoğan’ın tek adamlık yetkileriyle doğru kararlar alabileceğinden özellikle dış finans dünyası pek emin değil. Daha seçimler öncesi Londra’da Bloomberg’e verdiği mülâkatta Merkez Bankası bağımsızlığına dudak büken Erdoğan, para piyasalarında hayal kırıklığı yaratmıştı. Yeni kostümün giyilmesiyle göstergeleri zaten iyi olmayan Türkiye’ye piyasalar daha az güven duyuyorlar. Amerikalı Rahip Andrew Brunson’un salıverilmemesi nedeniyle ABD ile yaşanan gerilimin de etkisiyle Türkiye’nin risk primirekor kırarak 2 Ağustos’ta 345’e kadar çıktı. Bu borç para bulursan daha fazla faize katlanmak demek.

Tek adam rejiminin icraata geçmesi sonrası ekonomik göstergeler iyileşmedi, hatta enflasyon tırmanışını sürdürdü, Türk Lirası’na dönüş yaşanmadı, döviz fiyatı hızla çıktı, piyasalarda beklentiler pek iyileşmedi. Doların fiyatı 1 Ağustos’ta 5 TL’lik psikolojik sınırı aşarak daha da yukarılara gitti. Normalde TL’yi güçlendirmesi için Merkez Bankası’nın faiz artırması gerekirken bu yönde hiçbir adım atılmadı ve ekonomi 5 TL’yi geçen dolar kuru ile yüzde 25 dolayındaki faiz arasında sıkışmaya devam ediyor.

Bu mengenenin etkisinde kalan enflasyon ise temmuz ayında tüketicide yıllık yüzde 16’ya yaklaşan bir artış gösterirken üretici fiyatlarında yıllık artış yüzde 25’i buldu ve geleceğe dönük iyileşme sinyalleri görünmüyor.

ABD ile gerilim ekonomik kırılganlıkların daha da derinleşmesine yeni boyutlar katacak gibi. AKP, ABD ile çatışmacı dili terk etmiyor. Bazı yorumculara göre bu, içinden çıkılmaz hale gelen ekonomik faturayı “dış mihraklara,” özellikle ABD’ye kesmenin fırsatı olarak kullanılıyor olabilir: “Kalkınmamızı kıskandılar, önümüzü kestiler.”

Erdoğan 3 Ağustos’ta 100 günlük icraat programını açıklarken kitlelerden bir kez daha yastık altındaki varlıklarını çıkarmalarını, TL’ye yatırmalarını istedi. Ama beklentisi kendi seçmeninde bile karşılık bulmuyor olmalı ki döviz tırmanışını sürdürüyor. Batı’ya muhtaç kalmayıp Çin piyasalarından borçlanılacağını söyleyen Erdoğan ise dünya ekonomisi ile entegre Çin’in neden ABD ve AB piyasalarından Türkiye’ye farklı davranacağına hiç değinmedi.

AKP rejiminin tek adam kostümü ile dünya ekonomisine hızla entegre olmuş ve ona ağır bağımlılıkları olan ekonomik yapıyı yönetmesi iyice zorlaşıyor. Türkiye milli gelirinin yarısı kadar dış ticaret hacmi ile dünya ekonomisiyle hızla bütünleşmiş, yurt içinde 650-700 milyar dolar arasında değişen yabancı varlık bulunduran bir ülke artık. Türkiye İran ya da Rusya gibi doğal kaynak ihracatçısı da olmadığına göre bu siyasi kostümüyle Batı figürlü ekonomik dans yapamaz diyenlere şöyle bir argüman da öne sürülüyor: AKP için öncelik Batı ekonomisiyle entegrasyonun sürmesi değil bu siyasi kostümün önceliğidir. AKP tek adam kostümüne mecburdur ve bunu dayatır, bu siyasi kostümün altında kırılsa, dökülse, küçülüp yoksullaşsa da şekillenecek ekonomiyi dert etmez. Böyle bir ekonomiden şikâyetçi olanları da susturacak, bastıracak polisiye güce sahiptir.

Ekonomik şartların hızla IMF kapısını çaldırmaya zorladığı günler yaklaşırken sorun şurada düğümleniyor: AKP rejimi ekonomik yardım istediğinde şeffaflaşma, hesap verme, kayırmacılıktan uzak durma, insan hakları, mülkiyet hakları norm taleplerine kulak verme zorunluluğu olan bir duruma mı rıza gösterir ve siyasi yapıyı buna göre mi yeniden yapılandırır yoksa siyasi kostümün tek bir düğmesine bile dokundurtmadan bununla nasıl bir ekonomik yapı ortaya çıkacaksa toplumu buna katlanmaya mı zorlar?

Seçmenler, AKP’ye oy verenler de dâhil yoksullaşma, yüksek işsizlik içeren bir ekonomik seçeneğe katlanır mı? Ne kadar ne süre ile katlanır?

 

Makale kategorisine gönderildi | Ekonomi ‘tek adam’ kostümüyle didişiyor (Al Monitor, Ağustos 6, 2018) için yorumlar kapalı