Kriz basıncında otoriter rejim dayatmak (Al-Monitor, 20 Ocak, 2017)

ÖZET: Anayasa değişikliği ile yasama, yürütme ve yargının yetkilerinin önemli bir kısmını Cumhurbaşkanı’na devretmeyi öngören düzenleme, Türkiye’nin ağır bir ekonomik krize giriş yaptığı bir döneme denk geldi.

Türkiye’deki radikal İslami hareketin temsilcisi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 14 yıllık iktidar serüveninin ana hedefine iyice odaklandı. Meclis’teki 550 milletvekilinin 317’sine sahip olan AKP tek adam hegemonyasına dönük rejim değişikliği için gerekli asgari 330 oyu, “Türklük ve İslamcılık” değerlerinde buluştuğu 40 milletvekili sahibi Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) milletvekilleri ile tamamlamayı umuyor. Anayasa değişiklik taslağının ikinci tur görüşmelerinde 330 milletvekili değişikliğe “evet” derse, iki ay içinde referandum sandığına gidilecek.

Anayasa değişikliği Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın uzun zamandır fiili olarak icra ettiği “başkanlık sistemi”ne meşruluk sağlarken, yasama, yürütme ve yargıya ait birçok yetkiyi Cumhurbaşkanı’na devretmeyi öngörüyor. Buna göre cumhurbaşkanı, parti genel başkanı da olacak ve milletvekili listelerini belirleyecek, Meclis’i feshedebilecek, bütçeyi hazırlayacak, kararnameler ile yasa alanını daraltabilecek, yasaları veto edebilecek. Bunlar yasama alanına ilişkin genişletilen yetkiler.

Yargı alanında ise cumhurbaşkanı, 13 üyeli Hakimler Savcılar Kurulu’nun başkanını ve altı üyesini, Anayasa Mahkemesi’nin de 15 üyesinden 12’sini atayacak.

Yürütmeye gelince cumhurbaşkanı bakanları ve üst bürokrasiyi atayacak, eğitim ve ordu kurumlarını şekillendirecek. Büyükelçileri atayacak, uluslararası anlaşmaları onaylayacak, milli güvenlik politikalarını belirleyebilecek, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) başkomutanlık yapıp TSK kullanımında söz sahibi olacak, olağanüstü hâl kararı verebilecek.

Cumhurbaşkanı tüm bu yetkileri kimseye hesap vermeden hem de üç dönem seçilme imkânı ile kullanabilecek. Cumhurbaşkanı 600 milletvekilinden ancak 400’ünün onayı olursa Anayasa Mahkemesi’nde yargılanabilecek.

AKP’nin 14 yıllık iktidarı boyunca koştuğu bu “tek adam rejimi” hedefli maratonun son etabı ekonominin krize giriş yaptığı bir konjonktüre denk geldi. Rejim değişikliği için yapılacak referandum kriz ateşini yavaş yavaş da olsa hissetmeye başlayan seçmenin rızasına bağlı.

Radikal İslam’ın kemikleşmiş seçmen oranı yüzde 20’ler dolayında kabul ediliyor. Bunun üstüne eklenen oyların bir kısmı çökmüş merkez sağdan alınanlar, bir kısmı da 2003-2013 döneminde uygun seyreden iç ve dış ekonomik koşullar sonucu yaşanan büyümeden etkilenerek AKP’ye oy veren “oynak oylar”.

Ağırlıkla, yılda ortalama 40 milyar doları bulan dış yatırım-borç girişi ile gerçekleşen büyüme süreci, seçmenlere düşük düzeyli de olsa istihdam ve ücret sağladı. Büyüme, özelleştirme uygulamaları, vergi gelirlerini, kamu gelirlerini artırınca seçmen odaklı sağlık, eğitim, ulaşım, sosyal yardım vb. hizmetler kitleleri etkiledi. Dışarıdan giren kaynağın bir kısmının bankalarca tüketici kredisi, kredi kartı borcu olarak kullandırılması, seçmene borçla da olsa daha çok tüketme imkânı tanırken, onu bir yandan da rejime bağımlı hale getirdi.

Ne var ki son birkaç yıldır, hele ki 2013 ortalarından bu yana şemsiye ters döndü. Küresel krizde geçici park yeri olarak Türkiye’yi de kullanan yabancı fonlar, ABD’deki büyüme-yüksek faiz sinyalleri ile yüzlerini o tarafa dönünce AKP için 10 yıl boyunca esen olumlu rüzgarlar ters dönmeye başladı. Ucuz dolar dönemi sona erdi. Ardından Türkiye’nin ekonomik, politik ve jeopolitik riskleri hızla birikmeye başladı. Bu, yabancıları iyice uzaklaştırdı. Dolar 2015’te yüzde 25, 2016’da bunun üstüne yüzde 20 pahalandı ve 2017’nin ilk haftasında sert yükselişler gösterdi.

Bu ölçüde sert dolar fiyatı yükselişini beklemeyen Türkiye ekonomisinin tüm makro dengeleri olumsuz etkilendi. Bunun tam da rejim değişikliği operasyonuna denk gelmesi, AKP’yi endişelendiriyor ve baş gösteren kriz ateşi sokağa yayılmadan referandumun yapılması, referandum sandığına gidene kadar seçmeni kriz ateşinin yakmaması, hatta ona referandum şekerleri dağıtılması için çabalar yoğunlaştırılıyor.

Yükselen dolar fiyatının panzehri, TL faizlerini artırmak. Ancak bu, iç piyasayı daha da soğutacak bir önlem. Bundan özellikle Cumhurbaşkanı kaçıyor ve Merkez Bankası’na faiz artırımı konusunda soğuk mesajlar gönderiyor. Merkez Bankası ise öncelikle faiz artırmaktan sonuç alınıp alınmayacağından emin değil. Çünkü doların tırmanışında, sıcak paranın Türkiye’den çıkışı kadar, içeride yüksek döviz borcu olan firmalardan gelen yüksek talebin de etkisi var. Özellikle “mega projeler” denilen ve aralarında üçüncü havalimanı, üçüncü köprü, Avrasya Tüneli, Gebze-İzmir otoyolu, sağlık kampüslerinin bulunduğu devlet himayeli kamu-özel iş birliği projelerini üstlenen firmaların döviz açıklarının yakıcılığını bizzat Merkez Bankası, Finansal İstikrar Raporu’ndaifade ediyor.

Dolardaki olağan dışı fiyat artışlarının arkasında ise temelde azalmak bilmeyen ağır iç ve dış politik riskler var. Bu riskleri azaltacak bir normalleşme yerine, otoriter ve çatışmacı iklimi körükleyecek bir anayasa değişikliği gündemde. Böyle bir ortamda, dışarıda ABD gibi bir alternatifi olan yabancı fonları getirmek de zor, içeridekilerin dolar talebini yatıştırmak da. Yapılmaya çalışılan, referandum sandığı kurulana kadar faiz silahını kontrollü kullanmak, şok önlemlere gitmemek. Bunun için Merkez Bankası daha çok bankalar kanadından gelen dolar alımını caydırmak üzere, onlara kullandırdığı kredilerin faizini örtülü biçimde artırdı.

Kamu kuruluşlarının, AKP’ye yakın kesimlerin döviz hesaplarını TL’ye çevirmeleri telkin edildi. Ama yine de dolar 3.75 TL basamağından aşağı inmiyor. Böyle bir yüksek dolar fiyatı ile baş etmekte zorlanan her sektörden ve her boydan firmaya kolaylık olsun diye de bazı önlemler alınıyor. Bankaların açacakları kredilere kamusal garantiler vaat ediliyor. Bankaların döviz pozisyonlarını güçlendirmek, kredi geri dönüşleri ile ilgili risklerini azaltmak yönündeki eğilimleri “fırsatçılık” olarak adlandırılıp, bizzat Cumhurbaşkanı tarafından bankalara tehditler gönderiliyor.

Bütçe açığının milli gelirin yüzde 1’ine kadar düşürülmesini sağlayan yılların “bütçe disiplini”, iktidara kriz yangınına karşı hele ki referanduma giderken çeşitli bonkörlükler yapma şansı tanıyor gibi. Ama burada da ihtiyatlı olmak zorunlu. Bütçe açığı vermede bir kez ipin ucu kaçarsa toparlamanın çok zor olacağı, Türkiye’nin 2000 öncesi yaşadığı acı tecrübe ile sabit. Yine de gerekli yerlere para pompalamaktan geri kalınmıyor.

Başka mekanizmalar da harekete geçiriliyor. Kamu bankaları can simidi atmaya yönlendiriliyor. İnşaat sektöründe ciddi daralmalar yaşayan bazı hatırlı firmalara Toplu Konut İdaresi ve iştiraki Emlak Konut üzerinden kolaylıklar sağlanıyor, özel firmaların aşırı konut stokları satın alınarak sektör rahatlatılmaya çalışılıyor.

Özetle, referandum sandığı gününe kadar krizin seçmeni yakmaması için başta merkezi bütçe olmak üzere kamusal kaynaklar seferber edilmiş gibi. Yine de kriz öyle tehditkâr ve hızlı büyüyor ki şikayetleri çöpleri halının altına süpürerek bertaraf etmek kolay olmayabilir.

Daha hafta başında açıklanan işsizlik verileri, nasıl bir çığın yaklaşmakta olduğunun işaretini verdi. İşsizlik bir ayda yüzde 11.3’ten yüzde 11.8’e çıktı. Geride kalan 12 ay öncesine göre işsiz sayısında net 500 bin artış yaşanmış ve işsiz sayısı ekim 2016 itibarıyla 3 milyon 674 bine çıkmış durumda. Hele ki bunların 1 milyona yakınının yüksek öğrenimli işsiz olması oldukça uyarıcı.

Bu yazı Genel kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.