Türkiye’nin özellikle son 30 yılına damgasını vuran Kürt sorununda da bir “kakofoni”, yani ahenksizlik, uyumsuzluk hakim. Kakofoni, sorunun tanımında, teşhisinde, kavramlarında… Böyle olunca müthiş bir algı karmaşası da ortaya çıkıyor. Ne Kürt siyaseti kendini doğru dürüst anlatabiliyor, taleplerini netleştiriyor, ne de Türk siyaseti, halkı, Kürtleri doğru anlıyor ve bu kakofoni, yakınlaşma yerine tehlikeli bir kutuplaşmayı hızlandırıyor.

Kakofoni aşağılarda olsa, telafisi daha kolay olabilirdi ama işin kötüsü , en tepede. Kürt siyasetine yön verenler, bir türlü kendilerini doğru anlatamıyor, aynı besteyi ahenkle,uyum içinde seslendiremiyorlar. En güncel örneği, Kadri Gürsel’in 2 Temmuz tarihli Milliyet’teki köşesinde bulabilirsiniz. Kadri, Kürt siyasetinin stratejisini, hedeflerini doğru anlayıp yansıtacak güvenilir bir kaynak. Sözünü ettiğim köşe yazısında, bir özel buluşmada Kürt siyasetinin elitlerinin taleplerini bize şöyle yansıtıyor;  “ Kürt siyasetçiler, barış görüşmelerine paralel olarak, “eşitlik” konusunun ele alınacağı bir “anayasa komisyonu” kurulmasını, oradan çıkacak anayasada ise Kürt bölgesine adem-i merkeziyetçi yapıda bir “statü” tanınmasını istiyorlar. Özerklik anlayışlarını, “ekonomik, kültürel ve sosyal alanlardaki yerel ihtiyaçları tespit etme yetkisine sahip yerel meclislerin kurulması” olarak özetliyorlar…Anadilde eğitim hakkında ısrarlılar.”

Benim bildiğim, bizzat BDP eş başkanlarıyla yaptığım görüşmelerde kayıt altına aldığım üzere (*) “Kürt Bölgesi”ne Anayasal statü, Kürt Bölgesine demokratik özerklik diye bir talepleri yok. Olmamalı.Çünkü Türkiye’de 20 milyon dolayında Kürt var ama “Kürt Bölgesi” yok. Çünkü, Türkiye’de 1950 sonrası başlayan, özellikle 1980 sonrası hızlanan iç göçlerle, Kürt nüfus önemli ölçüde Batı’ya, Çukurova’ya göç etti ve yerleşti. Yaşanmış bunca göç ve iç içe geçmişlik sonrası,  “Kürt Bölgesi”, tanımı neredeyse imkansız. Neresi Kürt Bölgesi? Sınırı nereden çizeceksiniz? Malatya’dan mı? Adıyaman’dan mı? Kars’tan mı, Erzurum’dan mı? Nereden? Olacak şey değil. Kürt nüfusun yüzde 40-45’inin Doğu ve Güneydoğu’nun dışında yaşadığını herkes kabul ediyor. Sadece 13 milyonluk İstanbul’da, Doğulu nüfus 3,5 milyon.Yani İstanbul’un dörtte biri. Oran, Adana ve Mersin için de aynı. İzmir,Kocaeli ve Yalova’da yüzde 20(*)

***

Etnik esaslı bir bölgeleşme istemediklerini bizzat BDP eş başkanı Gültan Kışanak birkaç ay önce ifade etti bana. Kitabımda, tüm detayları var. Peki, sorun nerede? Kadri Gürsel, duyduğunu doğru anlayıp aktardığına göre, Kürt siyasetinin üst kadrolarında değil mi sorun? Anayasal statü talebi tamam da, nereye statü verilecek? Kürt bölgesine… Neresi Kürt bölgesi? Adını koyun bakalım, koyabilecek misiniz? Haydi sınırları çizin. Yapabiliyor musunuz? Çok ortada ki, Türkiye gerçeği Irak gerçeğinden çok farklı. Orada Kürt Özerk Bölgesinin sınırı çizilebilmiş ve bir “çözüm” üretilmiş. Ama Türkiye için bunun maddi temeli yok.

***

Bu kakofoni önlenemeyince, Kürt Bölgesi kavramı kullanıldıkça, siz istediğiniz kadar, biz ayrılıkçı değiliz, diye yemin billah edin, herkes sizi “ayrımcı”, “bölücü” görecektir. Nitekim, yine Kadri’nin yazısında ifade edildiği gibi, anket yapan araştırma şirketleri de soruları böyle (yanlış) soruyor, yanıtlar da inanılmaz ölçüde kutuplaşmış Türkiye izlenimi veriyor. Araştırma şirketi, “Bir Kürt Bölgesinin tanınmasına, özerklik verilmesine ne dersiniz?” diye sorarsa, “Bölünme, parçalanma” travması yaşamış Osmanlının ahvadından nasıl pozitif bir cevap beklersiniz ki?

O halde bu kakofoni nasıl aşılacaktır? Doğru formülasyonu aslında Kürt siyaseti üretti, ama hazmetmiş, içselleştirmiş, paylaşmış değil. Nedir o? Yeni bir demokratik Türkiye reformu ve bunun için 20 dolayında demokratik özerk bölge yapılanması. Bu yapılanma “etnik” temelde değil. O zaman da adına Kürt bölgesi denecek bir kümelenme  söz konusu  olmayacak.  İstanbul Demokratik Özerk Bölgesi de Çukurova DÖB de, Doğu Karadeniz DÖB de, Anayasal statüye sahip olacak. Yerel meclisleri, yerel hükümetleri olacak. Merkezin otoriterliğini, tekelciliğini kıran ve yetkiyi yerele, yerelde halk sınıflarına aktaracak bir reform, Kürtlerin kültürel, anadilde eğitim, kendi kendini yönetme taleplerine de cevap verir. Sadece Kürtlerin değil, Türkiye’nin diğer bölgelerindeki halk sınıflarının da her tür ekonomik, kültürel, politik mağduriyet ve mahrumiyetlerine çözüm üretici bir iklim yaratır. Bu da Kürt siyasetinin , dolayısıyla BDP’nin biraz daha Türkiye partisi olmasını, Kürt sorunu odaklı düşünme, davranma paradigmasından biraz daha sıyrılarak Türkiye solu ile daha çok politik pratik içine girmesini gerekli kılar.

Türkiye’de tarifi mümkün olmayan bir Kürt Bölgesi’ne statü ve özerklik talebinde ısrar, “haklıyken haksız çıkmak”tan başka bir şeye yaramaz. Çünkü pratiği mümkün değil, uygulanırlığı yok. İspanya’da bu model, Katalunya ve Bask bölgesi için mümkünken bile, 1978 İspanya Anayasa’sında bu yapılmadı. “Cafe Para Todos” denildi. Yani, herkese kahve!..Yani, sadece size yok özerklik; bütün bölgelere özerklik, denildi ve ülkeyi 17 özerk bölge ve 4 özerk şehire ayırarak her bölgeye statü verildi, geniş yerel yönetim hakları tanındı. Türkiye için de olabilecek, olması gereken buna benzer bir süreçtir.

***

Kürt Bölgesine statü ve demokratik özerklik söylemine bugünkü kadar odaklanmayıp , mesela  İstanbul’un yağmalanmasına, talanına karşı İstanbul Demokratik Özerkliği’ni konuşmaya,örgütlemeye ne diyor BDP? Doğu Karadeniz üreticisinin istismarına, derelerinin enerji baronlarınca yağmalanmasına karşı Karadeniz Özerk Bölgesi’ne statü, demokratik özerklik diyebiliyor mu BDP? Ya da Sinop’a nükleer, Gerze’ye ithal kömür santrali ile Orta Karadeniz’in yıkımına karşı Orta Karadeniz Demokratik Özerk Bölgesi talebine omuz veriyor mu BDP?

İhtiyacımız olan, gerçek demokrasi. Demokrasi, hem Kürtler, hem Türkler ve diğer halklar için…Çözüm ise birlikte örgütlenmek, birlikte çözümler yaratmaktan geçiyor…

(*) Kürt Sorunu ve Demokratik Özerklik, NotaBene yayını, 2012

Written by Mustafa Sönmez