Her ne kadar rejimin başı, üstüne “kriz” sözcüğünü kondurmamak için yırtınsa da, Türkiye’nin paldır küldür bir krize sürüklendiğini, artık dost-düşman herkes kabul etmektedir. Krizin ifadesinde genel kabul gören büyüme ya da GSYİH artışı-eksilişine ilişkin tahminler üç aşağı beş yukarı değişse de, Türkiye kapitalizmi, kriz tüneline giriş yapmıştır, bu herkesçe kabul edilmektedir. Görüntüde genelde uzlaşı olmakla birlikte, krizin analizinde farklılaşma vardır. Bu farklılıklar, herkesin yer tuttuğu politik pencereden gördüklerinden kaynaklanmaktadır. Kimisi için bu bildik 1994, 2001 krizi tarzında bir krizdir, kimine göre de belki de bir yılda atlatılabilecek bir türbülans.

Bu krizin salt bir ekonomik kriz değil, AKP rejiminin politik, ekonomik, ideolojik krizi olduğunu önereceğim.  Dolayısıyla karşı karşıya gelinen aslında topyekûn bir rejim krizidir. Bunun neden böyle olduğunun, büyük fotoğraftan giderek izahına çalışalım.

Türkiye kapitalizminin sürüklendiği ekonomik kriz, tam da dünya kapitalizminin özellikle 2008-2009 krizinin yaralarını saran merkez ülkelerin bir büyüme ivmesi yakaladığı, “Yükselen” diye adlandırılan iri, çevre ülkelerinin de henüz bundan önemli dirsek görmedikleri bir konjonktürde yaşanıyor. Örneğin, 20 Eylül’de yayınladığı raporda OECD, güncellediği büyüme verilerinde genelde dünya ekonomisinin özel olarak da merkez ülkelerinin bir büyüme patikasında 2018’i tamamlayıp 2019’da da buradan ilerleyeceklerini; yükselen-çevre ülkelerinden de özellikle Asyalıların sürdürdükleri büyüme çizgilerinden pek aşağı düşmeyeceklerini ifade etti.


Aynı OECD’nin küçülme, ya da krize yöneldiklerini gösterdiği iki ülke, Arjantin ile Türkiye’dir. Belki buna zorlayarak G.Afrika’yı da ekleyebilirsiniz.

Arjantin’in 2001’den bu yana, sistemle didişmekle biriken inişli-çıkışlı, kendi öyküsü var, ama Türkiye’yi ele alırsanız, Türkiye’nin sürüklendiği kriz, dünya ve hatta aday ülkesi olduğu AB’deki her hangi bir türbülans, deprem ya da iklim değişimi ile ilgili değil. Türkiye’nin krizi, ayrışmaktadır. Bu ayrışmayı daha iyi ifade edecek bir gösterge, ülkelerin risk primi(CDS)’dir.

Kaynak: OECD Economic Outlook,
20 Sept. 2018

Türkiye’nin risk göstergesi öteki yükselen-çevre ülkelerden iyice ayrışmıştır. Hatta, “hasta komşu” Yunanistan’ınkinden bile yaklaşık 200 baz puan yukarıdadır. Bu gösterge, Türkiye kapitalizmi krizinin, kendine has özellikleri olduğunu ortaya koymaya yeterlidir.

Şunu eklemeden geçmeyelim; 2008-2009 küresel krizini aşmak için uygulanan genişlemeci para politikalarının terkedileceğinin, olağandışı devlet desteğinin çekileceğinin ilan edildiği 2013 ABD Merkez Bankası Fed açıklamasından itibaren, küresel kriz süresince Türkiye dahil yükselen ülkelere geçici park eden küresel fonlar, sıcak para, merkeze doğru dümen kırdı, yükselen ülkelere eskisi gibi yakın durmadı. Hatta son 2 yılda Fed, faiz artırdıkça, çevre ülkelerden yer yer sermaye çıkışları yaşandı ve bu, çevre ülkelerin yerel paralarında önemli değer kayıpları, beraberinde bu ülkelerde türbülanslara neden oldu, Türkiye de bu genel türbülanstan kurtulamadı. Ama bugünkü fotoğrafa bakıldığında, Türkiye’nin durumunun , her çevre ülkenin yaşadığı türbülanstan çok farklı ve derin olduğu, uzun sürecek bir krize sürüklendiği görülecektir. Bunu ortaya çıkaran ise Türkiye’nin kendine özgü politik ve idelojik türbülansı, sarsıntısı, oldukça kırılganlaşan toplumsal yapısıdır. Bunu açalım.

Kısa hikaye

AKP rejimi, ilk iktidara geldiği 2002 Kasım’ından itibaren, Türkiye kapitalizmini, dünya kapitalizmi yörüngesinden koparacak bir şey yapmadı. Tersine, içinden geldiği Erbakan’ın Milli Görüş gömleğini çıkardığını ve dünya kapitalizmi ile uyumlu olacağını, IMF ile didişmeyip onun 2001’de yürürlüğe koyduğu stand-by anlaşmasını sürdüreceğini ilan etti. Bunun taahhütlerini verdi. Neoliberal amentüye sadakatın pratikte, parmak ısırtırcasına uygulanışı, Batılı finans kapitali de şaşırttı ve memnun etti.

2008-9 küresel krizine gelinceye kadar, dünya kapitalizmi bir likidite bolluğu yaşadı ve para gidecek adres ararken, 2001 krizinden IMF bakımı ile çıkmış, vitrinine özelleştirilecek KİT’leri koymuş, bankacılık ve kamu maliyesi defolarını onarmış, enflasyonu terbiye etmiş, kalkışa hazır Türkiye kapitalizmini de gördü tabii. Ve, o tarihe kadar çağrılıp da gelmeyen küresel sermaye, AB’ye de yanaşır görüntü veren , tek parti ile politik istikrar vaat eden Türkiye kapitalizmine oluk oluk aktı. Politik düzeydeki icraatlar küresel sermayeyi iyice mest etti. “Muhafazakar-demokrat” olarak “yetmez-ama evetçi” gafillerin kefili olduğu AKP, hızla ülkeyi demokratikleştiriyor, askeri vesayete son veriyordu. Hem demokrat hem neoliberal bir icraat, tadından yenmezdi. Küresel fonlar oluk oluk aktı. Benzer sermaye girişleri, diğer yükselen-çevre ülkelere de oldu, ama her ülkenin bu dış kaynağı, daha çok da borcu kullanma biçimi, iktidarların tercihlerine göre değişti.

Rejim inşası ve büyüme

AKP, iç ve dış rüzgarların şişirdiği yelkenlerle rotayı, kendisini politik olarak geliştirecek bir ufka doğru kırdı. Büyüme istiyordu AKP, hem de istikrarlı, doludizgin bir büyüme… Bu büyüme ile birlikte iş-aşın artacağını, bunun da o zamanlar henüz yüzde 30 dolayında olan kitle tabanını hızla artıracağını tahmin ediyordu. Bu büyüme için doludizgin iç pazarı, özellikle de ana sektör olarak inşaat ve onunla ilgili sektörleri tercih etti. İnşaat odaklı, özellikle İstanbul rantı odaklı büyüme, hızla akan yabancı kaynağın rüzgarıyla, istikrarla ilerledi. Artan döviz girişi ile döviz kuru düşük seyretti. Bununla yapılan ithalat, tüketimi kamçıladı. Dışarıdan bulunan kaynakların bir kısmı firmalara , bir kısmı da hanehalkına tüketici kredisi, kredi kartı borcu gibi yollarla kullandırıldı. Krediye erişim, kitleleri ayrıca memnun etti. Büyümenin yol açtığı vergi artışı, bunun sağladığı  kamu harcamaları, sağlığa erişim, sosyal yardım programları , hepsi kitlelerden AKP’ye oy olarak geri dönüş sağladı ve oy oranı yüzde 50’lerin eteğine kadar çıktı. AKP rejiminin inşası hızla ilerliyor, kat üstüne kat çıkılıyor, rakiplere seçim verilmiyor, hem merkezi nem yerel iktidarlar alınırken bürokrasi hızla AKP’lileştiriliyor,  devlet, AKP devletine dönüştürülüyordu.

Bu kurgu, kadim ortak Fethullah Cemaati ile çatışmalar, 2008-2009 krizinden etkilenmeler, Gezi direnişi 2015 Haziran seçim sonucu gibi dikenli tellere takılmadı değil, ama AKP, daha baskıcı bir devlet icraatıyla bunların, yükselişine engel olmasına izin vermedi.

Tarihler 2013’ü gösterdiğinde ABD-FED’den. dünya iklimi değişiyor, para bolluğu ve ucuz kredi devri bitiyor, sinyali gelmesine rağmen, AKP bu sinyali görmek istemedi. Tırmanışını kesemezdi. Herkes bu sinyal ile soluklanıp tempo düşürürken AKP rejimi, özellikle palazlandırdığı organik yandaş sermayesi ile dünyadan hızla borçlanmaya devam etti. İnşaat odaklı büyümenin ikinci aşaması “mega projeler” oldu. Kamu-Özel ortaklığı bu projelerin finansmanı için de ağır borçlanmalara gidildi.

Rejim, kullandığı dış kaynaklara karşılık, döviz kazandırıcı işlere ağırlık vermemişti. Döviz kazandıracak ihracatçı sanayi, döviz tasarruf ettirecek ithal ikameci sanayiler, ithalata muhtaç bırakmayacak tarımsal gelişme, döviz kazandırıcı kaliteli turizm…Bunlar hep arka planda kalmıştı. Alınan dış borçların geri ödeme zamanı geldiğinde, artık eskisi gibi kolay para girişi gerçekleşmiyordu. Yabancılar, doğrudan yatırıma yanaşmıyor, kredi türü dış kaynak temini için daha yüksek faizler ödemek gerekiyor, Türkiye borsasına gelerek hisse senedi ve devlet kağıdına yatırım yapacak sıcak para da Türkiye’yi eskisi kadar cazip bulmuyordu.

Ülkenin ekonomik riski kadar politik riski de artmış, içeride kutuplaşmalar , anti-demokratikleşen devlet yapısı, Orta Doğu’da izlenen riskli politikalar Türkiye’yi yabancıların gözünden düşürmüştü. Özetle, dışarıdan kaynak bulup içeride İslamofaşist bir rejimi inşa etmenin harcı azalmıştı, inşaata paydos denilecek zamana doğru akıyordu saatler…

Rejim krizi

Toparlayacak olursak, bugün Türkiye kapitalizminin içine sürüklendiği krizin özgün ve öteki türbülansa giren çevre ülkelerden farkı, 15yıldır bir rejim inşa etmeye çabalayan AKP’nin dünya kapitalizminden ödünç aldığı sermayeyi, hedeflediği İslamofaşist rejim inşasına yarayacak tarzda kullanmasından, bunun irrasyonel seçimlerinden ve giderek kendi kendisini tuzağa düşürmesinden kaynaklanmaktadır. Kaynak kullanımındaki irrasyonelliğin yanında rejimin toplumu kutuplaştıran, hukuk devletini rafa kaldıran, bağımsız yargıyı, medya özgürlüğünü daraltan;  bölgesel riskleri artıran , giderek ekonomik risklere politik riskler ekleyerek ülkeyi tekin bir ülke  olmaktan, dolayısıyla yabancı ilgisinden uzaklaştıran sonuçları, krizi, bir ekonomik kriz olmaktan öte, bir rejim krizine dönüştürmüştür.

Yaşananın salt bir ekonomik kriz değil, bir rejim krizi olduğunu görmeyenler arasına son günlerde geleneksel burjuvazinin temsilcisi TÜSİAD da katılmıştır. 20 Eylül’de açıklanan Orta Vadeli Program(Yeni Ekonomik Program)’a sempatik yaklaşan TÜSİAD, açıklanan hikayenin,  kimseye güven vermeyen bir hikaye olduğunu anlamaktan hala uzak. Tek adam rejiminin, bizatihi krize kaynaklık eden yanına biat etmeye hazır olacak kadar panik ve korku içinde. Oysa düne kadar mülkiyet hakkını ihlal eden, yargı, yasama erklerinin bağımsızlığına riayet etmeyen bir idare tarzının, sorunun kaynağı olduğunu ifade eden de onlardı. Ekonomik kriz ateşinin alevleri öyle hızla büyüyor ki, nedeni sorgulamaktan uzaklaşıp sonuçlardan en az hasarla kurtulmanın acizliğine düştüler.

Sonuç…

Özetle, kriz, toptan rejim krizidir. Rejimin, bizatihi kendisi, dünya kapitalizmi ile uyum-denge sağlamada başarılı olamamış, aldıklarını geri vermede zaafiyet gösterdiği gibi, bu haliyle dünya kapitalizmi ile sürdürülebilir bir ilişki kurmada başarısızlığa düşmüştür.

Rejimin devrildiği yerden doğrulması hiç kolay değildir.  Kriz, dibe sürükleyecektir ama dibin neresi olduğu henüz belli değildir. Türkiye şu an, IMF’yi sürece müdahil kılan önceki yılların kriz deneyimlerinden farklı bir yerdedir. IMF’ye mecbur kalıp onun müdahilliğini kabulleniş, zaten rejimin kurgusuna da müdahale olacak ve rejim inşaatı ister istemez tadilata, belki de neoliberal sorgulamalarla içten yıkıma doğru evrilecektir. Bunu belirleyecek olan da yeniden yükselecek olan her tür sınıf mücadelesidir.

Hem sermaye-emek arasında, hem de sermayenin kendi arasındaki mücadele…

Kutu: 

Dış kaynak girişi ve tıkanma

AKP, iktidara geldiği 2003 yılından itibaren, özelleştirme furyasının da katkısıyla dışarıdan hızla kaynak sağlamaya başladı. 2003’te 7 milyar dolar olan dış kaynak girişi 2008’de 36 milyar dolar kadara çıktı. Küresel krizi aşmak için merkez ülkelerde izlenen genişletici para politikalarından taşan kaynağın Türkiye’ye de gelmesiyle 2010-2013 döneminde dış kaynak girişi olağanüstü boyutlara ulaştı. 2014 sonrasında ise hem Türkiye’nin risklerinin artması, hem de ABD’nin genişlemeci para politikalarından faiz yükselterek daraltıcı politikalara geçiş yapmasıyla dış kaynak girişi yavaşladı.

Türkiye, dış kaynak ile büyük döviz ya da cari açık vererek büyüme süreci yaşadı. Son yıllarda dış kaynak girişleri cari açığı karşılayamayınca, rezervler ve kaynağı belirsiz zulalar devreye sokuldu ama onun da sonuna gelinince, dış kaynağı bulmanın maliyeti arttı ve döviz hızla yükselmeye başladı. 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynak;TCMB veri tabanı

AKP döneminde dışarıdan giren kaynak toplamı 2003-2018(7 ay) yıllarında 583 milyar doları buldu. Uluslararası Yatırım Pozisyonu verilerine göre ise, dış kaynak girişi ile yabancıların Türkiye’deki varlık değerleri 2018 Mayıs ayında 633 milyar doları buldu. Bu tutar, 2003 yılında 179 milyar dolardı. Yani, AKP, kendi döneminde yabancıların yurt içinde 454 milyar dolar varlık oluşturmalarına izin vererek büyüme sürdürdü. Yabancıların bu varlıklarının 447 milyar doları verilen borç biçiminde , kalan 186 milyar doları da doğrudan yatırım ve hisse senedine yatırım biçiminde gerçekleşti.

2018 krizine, bu dış yükümlülükleri, özellikle alınan dış borçları çevirememe sorunu ile girildi. Özel firmaların net döviz açıkları 2018 Temmuz ayında 217 milyar dolar iken, 12 ayda çevrilmesi gereken dış borç toplamı 181 milyar dolar olarak açıklanıyordu. Buna en az 40 milyar doları bulan cari açık finansmanı için gerekli para eklenince 12 ayda temini gereken dış kaynak 220 milyar doları aşıyor. AKP, bu parayı verili şartlarda temin edemeyince döviz fiyatları hızla yükseldi, bu, enflasyonu körükledi ve bütün dengeler bozularak krize koşar adım gidildi.

 

 

 

Written by Mustafa Sönmez