Önceki gün, Adana Ziraat Odası Yönetim Kurulu Sözcüsü ve narenciye üreticisi Cahit İncefikir, DHA’ya şöyle konuşuyordu; “Bahçede kilosunu 35 kuruştan sattığımız narenciyenin fiyatı batı kentlerinde 2.5 liradan başlıyor. Bazı marketlerde kilosu 6 liraya satılan portakal gördüm. Belediyelerin veya bakanlığın denetlemesi gerekiyor. Bu fiyatlar, üreticiye zarar veriyor”. Sözcü, Türkiye’nin yıllık ortalama 4 milyon tonu bulan narenciye üretiminin yüzde 25’ine sahip Adana’da, birçok üreticinin hasat masrafını karşılamadığı için özellikle mandalinayı dalında bıraktığını da ekliyordu. Benzer bir durum, dolduruşa gelip dağı taşı nar bahçesine dönüştüren nar üreticileri ile de ilgili. Üretici markette 2,5-3 TL’ye satılan narın kilosunu ancak 45 kuruştan satabilir durumda…

Ortada yıllardır konuşulan ama hiçbir kamu otoritesinin duyarlı davranmadığı fahiş bir aracı kârı var. TÜİK verilerinden, üreticinin satış fiyatını,ÜFE’den; tüketicinin ödediği ortalama fiyatı da TÜFE’den izlemek mümkün. 2012’de tarım ürünlerinde ÜFE yüzde 4 gerilerken gıdada TÜFE yüzde 4 arttı. Yani üreticinin eline geçen, artmadığı gibi yüzde 4 geriledi. Buna karşılık tüketici, gıda sepetindeki ürünlere yüzde 4 daha fazla ödedi. Aradaki farkı aracılar götürdü.Tarladaki, mandıradaki fiyatlara madde bazında bakıldığında bazı ürünlerde yüzde 200’leri bulan fark olduğu görülüyor.

2012’de sofralık zeytinde üreticinin fiyatı ile tüketicinin ödediği arasındaki yüzde 374’ü bulan fark, gerçekten de dudak uçuklatıcı. Keza limondaki yüzde 300’lük fark da inanılmaz!..Biber, patlıcandaki üretici fiyatı ile tüketici fiyatı arasındaki farkın yüzde 150’leri geçtiği, domateste bunun yüzde 65’te kaldığı görülüyor. Sütteki fiyat farkının yüzde 140’a ulaşması yine ürpertici. Meyve fiyatlarında fark yüzde 80 ile yüzde 100 arasında. Kırmızı ette yüzde 55’i buluyor fark…

***

Geleneksel hal simsarlarına, son zamanlarda üreticiden doğrudan alım yapan gıda endüstrisinin büyük firmaları ile, bakkal ve manavları hızla tasfiye eden ve çoğu yabancı sermayeli olan hipermarketler katıldı. Üretici, çoğunlukla küçük ve örgütsüz, dolayısıyla alım fiyatını belirlemede de muktedir olanlar karşısında dikte edilen fiyatı kabullenmek zorunda kalıyor. Hele ki nar, narenciye gibi plansız ve yol göstericilikten mahrum ürünlerin üreticileri, arz artışı karşısında bir koruma görmeyince, maliyeti kurtarmak için dikte edilen fiyata rıza göstermek zorunda kalmış görünüyorlar.

Üreticiden tüketiciye uzanan zincirde, aracılar, üretici fiyatının üstüne ambalaj, soğuk hava depolama maliyetlerini, ulaştırma maliyetlerini, kredi kullanıyorlarsa, banka faizini ekliyorlar. Devlet de KDV’sini ekliyor.Ama yine de tüketicinin temel gıda maddelerine ödediği bu fiyatlar çok yüksek ve hem yerelde hem merkezi olarak kamu denetimini, düzenlemesini gerektiriyor.

***

Böylesi fahiş kâr düzeni, tarım, hayvancılık üreticisini çökerterek üretimden soğutuyor ve Antalya, Muğla gibi hızla kentleşen bölgelerde , tarlalar ekilmiyor, seralar bozuluyor ve ilk fırsatta inşaat için “arsa”ya dönüştürülüyor.Bunun da Türkiye’nin tarımsal gücünü hızla erozyona uğratıp ithalata mahkum ettiği, gıda güvenliği tehlikeye giren bir ülke durumuna getirdiği çok açık.

Aslında böylesi çapaçul, vahşi piyasanın insafına terkedilmiş fiyat düzeni, aracı tüccara, bir avuç alım tekeline süper kârlar,birikimler sağlayabilir ama bu, genelde kapitalizmin sıhhatine zararlı bir durum. Et, süt, sebze,meyveyi fahiş fiyatla tüketmek zorunda kalan ücretlinin, kendisi ve ailesi için zorunlu mutfak giderleri artar, o da bunun ücretine yansıtılmasını ister. Sonuça genel ücret düzeyi artmak zorunda kalır. Akıllı yönetimler, genel birikim düzeyini yükseltmek için, temel gıdada fahiş kârlara izin vermezler.

Bizi yönetenler, böyle bir akıldan da yoksunlar

Written by Mustafa Sönmez