Medyada Politik Patronaj ve Akıbet…

Mustafa Sönmez

21.08.2010, Cumartesi
AKP iktidarı, özellikle son 2 yıldır “bütün güç bende” diyebileceği, otoriter bir sivil dikta rejimine geçişe odaklandı. AKP, bu hedefine kilitlenirken, yürütme ve yasamadaki hakimiyetini, medya gücü ile tahkim etti. Geriye yargıyı denetime almak kaldı ki, ona da 12 Eylül’de oylatacağı Anayasa değişikliği ile kavuşmayı umut ediyor.

AKP iktidarı, özellikle 2007 seçimlerinden aldığı güçle, meclisteki çoğunluğunun iradesini sınırsız kullanma cüretini gösterdi. Bir yandan silahlı kuvvetleri itibarsızlaştırıp çeşitli tertiplerle itham ederek etkisiz kılarken, bir yandan da esas hedefi olan yargı denetimine hamle yaptı, yargıyı yürütmenin denetimine alacak hamleleri hızlandırdı.

12 Eylül’de oylanacak değişiklik paketinde, Anayasa Mahkemesi’nin çoğunluğunun iktidarla aynı görüşü paylaşan üyeler olması sağlanmak isteniyor. Öncelikle yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanı’na belirleyici bir rol veriliyor. Böylece yürütmenin yargı üzerindeki ağırlığı artırılıyor. Ayrıca iktidarın egemen olduğu kurumlardan seçilen üyelerin sayısı artırılıyor.

12 Eylül’de değişiklik paketi yürürlüğe girip yargı denetimi ortadan kalkarsa, Türkiye tek bir partinin egemen olduğu, iktidarın tek bir elde toplandığı ve her türlü anayasal denetimden sıyrıldığı otoriter bir rejime hızla sürüklenecek. 12 Eylül’de her “Evet” oyu, bu otoriter rejime evet anlamı taşıyor.

***

AKP’nin otoriter düzene geçiş uğruna büyük riskler göze aldığı, iktidarı kaybettiği anda Başbakan’ı Yüce Divan’a anında götürecek tehlikeli oyunları sahneye koyduğu malum. Bunun en başında, bir kamu kurumunun, TMSF’nin kontrolünde olan “müflis” Dinç Bilgin’e ait Sabah-ATV grubunun, ihaleye ikinci bir firmanın girmesine fırsat tanınmadan, AKP yandaşı olarak bilinen Çalık Grubu’na devridir. Muhtemel bir Yüce Divan oturumunda tekrarlanacak iddia şudur: Başbakan, yeni markası ile RTE, damadı Berat Albayrak’ın CEO’luk yaptığı Çalık Grubu ve ortağı Katar Emiri’ne ait Turkuvaz Grubuna , Halk Bankası ve Vakıflar bankası’ndan 750 milyon dolarlık kredi açılmasında da etkili olmuştur. Böylece, medya alanının en önemli gruplarından biri bu “politik patronaj” a geçmiştir. Sabah-ATV’nin, tamamen iktidar yanlısı bir yayın çizgisi izlemekte olduğu, bazı çatlak seslere ise konu mankeni olarak müsamaha gösterdiği bilinmektedir. Yakın zamanda gruba yeni haber kanalları ile takviyeler yapılacaktır.

Medyada politik patronaj, yine RTE destekli başka İslamcı sermaye gruplarının gazete-tv grupları ve AKP’nin koalisyon ortağı Fethullah Cemaati’nin (başta Zaman-Samanyolu olmak üzere) gazete-tv grupları ile pekiştirilmiştir.

Böylece, Türkiye medyası, özellikle 2007 sonrası ağırlıkla “politik patronaj” altına girmiştir. RTE’nin bu güçle, medyadaki rakibi Doğan Grubu’nu vergi denetimleri ile nasıl köşeye sıkıştırdığını, diğer medya gruplarını da bu yolla yola getirdiğini yaşayarak gördük.

***

Siyasi tarihimizde medya sopasıyla buna benzer operasyonlar yaşanmış mıdır? Tamamen benzemese de bazı “vaka”ları ve akıbetlerini hatırlatmak yerinde olacaktır.
Medyada politik patronajın bir örneği, 1988-1990 arası Kıbrıslı işadamı Asil Nadir’in medya macerası ile yaşanmıştır. Turgut Özal’ın, tahammül edemediği Aydın Doğan, Dinç Bilgin gruplarına karşı İngiltere’de iş yapan Asil Nadir’e sektöre girme talimatı verdiği ve desteklediği biliniyordu. Nadir, 3G diye bilinen dönemin Günaydın, Güneş gazeteleri ile Gelişim Dergi grubunu satın alarak sektörün en büyüğü durumuna geldi ve rakiplerini sindirmek üzere yıpratıcı, yıkıcı bir rekabet başlattı. Ezeli rakipler Doğan ile Bilgin, cephe oluşturarak savunmaya geçtiler. Asil Nadir’in, Özal güdümlü patronajı uzun ömürlü olamadı. İngiltere’deki ana şirketi Polly Peck’in bileği bükülünce Nadir’i kurtarmaya Özal’ın da gücü yetmedi ve ikisi de paldır küldür düştüler, şirketler ise iflas masalarında hala sürünüyorlar.

***

İkinci politik patronaj örneği Uzan Grubu vakasıdır. Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal ile Cem Uzan, ilk özel TV yayınını TRT tekeline rağmen yurt dışından Özal’ın desteği ile başlattılar. Uzan ailesi, bu ilk özel korsan kanalı Özal’ın tepe tepe kullanımına açtı. Devamında, medyayı grubun yasadışı birikim sürecinde açık seçik silah olarak kullanan Uzan Grubu, tehdit-şantaj aleti olarak kullandığı medyanın yanına Genç Parti’yi ekleyerek gücünü pekiştirmek istedi. Sonunda, dinsizin hakkından imansız geldi. AKP, iktidarının ilk dönemlerinde Uzan’ı kuşattı ve hile-hurdası ortaya çıkarılarak bütün şirketlerine, medyasına el konuldu, aile yurt dışında soluğu aldı.

Bakalım, medyada politik patronaja ait bu hikayeye, ilerde medya tarihi yazanlar hangi halkaları ekleyecekler…Her firavunun bir Musa’sı yok mudur?

Akıbet farklı olamaz. Medyada politik patronaj, “konjonktürel”dir ve her tarihi şey gibi, sonu gelecektir. Politik patronaj altında rehin kalan meslektaşlara söylenecek çok şey yok ama durumdan vazife çıkaranlara, çeşme akarken testisini doldurma telaşındakilere, kraldan daha kralcı kesilenlere şu kadarını söyleyelim: Yolun sonu görünüyor…

Bu yazı Makale, Medya eleştirisi kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.