Ali Babacan’a Halkbank’ı Sorsaydınız ya!

Legonun ya da yap-bozun parçaları ortaya çıktıkça, AKP’nin “paralel parti bütçesi”ni oluşturan “merkezi rüşvet-kara para havuzu” ile ilgili tahminim hızla doğrulanıyor. Son günlerde ortaya çıkan altın-kara para tezgahı ve rüşvet dağıtıcısı (muhtemelen İran ajanı) Rıza Sarraf’ın ilişkilerine baksanıza… S.Arabistan’ın ABD Büyükelçisine suikaste hazırlanan İran ajanı Mansour’a giden paralar Rıza’nın sonradan kapatılan şirketlerinden çıkıyor.Bunu FBI saptıyor, MİT’e bildiriyor. MİT, RTE’ye rapor ediyor. Peki sonra? Sonra bir şey olmuyor. Hayat sürüyor. ABD, bulgularını bugünlerde adım adım açıklıyor. “Zamanlama manidar!”…

Bütün bu altın-kara para aklama tezgahında Halkbank’ın kilit bir rolü var. İran’dan yapılan yıllık 10 milyar dolarlık doğalgaz ithalatının ödemesi Halkbank üstünden. ABD’nin ambargosu nedeniyle alacağını döviz olarak transfer edemeyen İran’ın, Halkbank’taki hesabından paralarını çekip külçe altına dönüştürme ve İran’a ihracat gibi gösterme serüveni hep Halkbank ile ilgili. Banka’nın başka kara para aksiyonlarında rol aldığı da iddialar arasında. Kara para aklama ile ilgili uluslar arası kuruluşlar bu trafiği yakın mercek altında tutarken Halkbank ile ilgili sorularına da tamin edici yanıtlar bekliyorlar hükümetten.

Gürültüye gitmez herhalde; Halkbank Genel Müdürü’nün evindeki ayakkabı kutusundan 4,5 milyon dolar çıktı. Peki Halkbank kime bağlı? Ali Babacan’a, yani Başbakan Yardımcısı’na, ekonominin patronuna…Peki, şimdiye kadar Halkbank ile ilgili Babacan’a doğru dürüst yöneltilmiş bir soru önergesi var mı?

 DAVOS’TA BABACAN…

 Geçtiğimiz hafta yapılan Davos zirvesinde medyanın “dönek” takımından Şahenk ile Ciner’in ekonomi kanalları CNBC-E ile Bloomberg HT, Babacan ile Davos’ta uzun söyleşiler yaptılar. Halkbank’ı, ayakkabı kutusu milyon dolarlar dolu genel müdürü, Bakan’a soracaklar mı diye bekledim. Tabi ki boş bekledim. Sormadılar. Sadece şu konuşma geçti; TV muhabiri sordu, “Halkbank’ın yeni yöneticisi ne zaman atanacak?” . Babacan’ın yanıtı; “Ben epey bir adayla mülakat yaptım, görüştüm, bunun şu anda iç istişarelerini de sürdürüyoruz, yakın bir zaman içerisinde kararımızı veririz diye bekliyorum.” Yani, yeni “ayakkabı kutusuyla” genel müdürü mülakatla belirliyormuş Babacan…

Kuzu postundaki kurdu andıran Bakan, İran ile ticaret meselesine söz geldiğinde de pek pişkin. Şöyle diyor; “Yaptırımların çok olduğu, daha sıkılaştırıldığı dönemlerde bundan, İran belki zarar görüyor ama, ticaret ortağı olarak Türkiye’nin de bir miktar zararı oluyor…” Müstafi bakanlar Muammer Güler, Zafer Çağlayan  ve mahdumları, Egemen Bağış’ın bizzat kendisi ile Halkbank genel müdürünün İran ile ticaret üstünden aldıkları iddia edilen milyonlarca dolarlık rüşvetler hatırlandığında, bundan Babacan’ın “Türkiye’nin zararı” diye bahsetmesi, hiç inandırıcı gelmiyor elbette. İran’a ABD yaptırımları, belli ki, AKP tayfasına, onun merkezi rüşvet havuzuna bir hayli verimli kaynak suyu olmuş…

 DÖVİZİN HALİ ?

 Ali Babacan’a mülakatta politik krizin ekonomide yarattığı kasırgayı, dolarlaşma tehlikesini de sordular. Ekonomiyi siyasetten izole ederek yorumlamaya kalkan birçok kof ekonomi yorumcusuna ders olacak şekilde şöyle konuştu Babacan; “…siyasetten kaynaklanan bir problemi sadece ekonomik enstrümanlarla çözmek zor.(…)Dolayısıyla dönüp sorunun kaynağında çözmek için uğraşmak lazım. Şu anda yoğun bir şekilde zaten başta Adalet Bakanımız olmak üzere, İçişleri Bakanımız bu konularda çalışıyorlar ve bir an önce böyle beklenmeyen ve devlet mekanizmasını kendi gündemleri, kendi hedefleri doğrultusunda kullanmak isteyenlere engel olmak için, yoğun bir çaba var…”

Var ama ne kadar işe yaradığı tartışmalı. Her oldubitti, ABD’den,  AB’den tepki görüyor, içeride muarızlar boş durmuyor, her gün AKP’ye dönük yeni bir siyasi hamle geliyor. Geldikçe de dolar dur durak bilmiyor. Merkez Bankası  ekonomik müdahalede aciz kalıyor. Babacan, Merkez’e müdahale etmemek lazım diyerek, “faizi artıramazsın Merkez!” diye efelenen  yeni Ekonomi Bakanı Zeybekçi’yi de isim vermeden haddini bilmeye çağırıyor. Bu arada Brüksel’de,  faizi artırmadılar, onları tebrik ediyorum. diyen  RTE’ye de haliyle sessiz kalıyor.

  KARANLIKTA ISLIK

 Babacan, freni patlamış ekonomik gidişat için sadece karanlıkta ıslık çalanları andırıyor. Bakın, Eurobond ihraç ettik kapış kapış gitti, diyor ama o borçlanmanın hangi faizden yapıldığından hiç dem vurmuyor; Hazine 2.5 milyar dolar borçlanmayı yüzde 5,9 faiz ile yaptı. Hazine geçen yıl ocak ayında aynı tür borçlanmayı yüzde 3.5 faizle yapmıştı. Yine böyle bir borçlanmayı ABD yüzde 2,9’dan, Almanya yüzde 1,8’den, Brezilya yüzde 4,7’den yapıyor. Kur riski olmayan, tadından yenmez yüzde 6’ya yakın dolar faizini kim kapışmaz? Bunun nedeni “güven” değil, tamamen “duygusal!..” Üstelik bu yüksek faizle bulunan 2,5 milyar dolarlık dış kaynağın 1,5 milyar dolar fazlası, yani 4 milyar dolar, döviz rezervinden geçen Perşembe doları yatıştırmak için MB tarafından “yangın köpüğü” gibi kullanıldı ve haydan gelen huya gitti, bir işe de yaramadı. Dolar, ertesi gün  2.35 TL’ye kadar tırmandı.

 “BÜYÜK FİRAR”

Karanlıkta ıslık çalarak korkularını aşmaya çabalayan Babacan, hisse senedine, devlet kağıdına yatırım yapmış yabancı sıcak para için de “çıkmıyorlar, demek ki güveniyorlar” iddiasında. Oysa pekala farkında ki, Haziran 2013’te 145 milyar dolar olan yabancıların hisse senedi, devlet kağıdı ve mevduattan oluşan portföyü şu sıralar 125 milyar dolara inmiş durumda. Bu, 6 ayda 20 milyar dolarlık bir eksilme ve önemli bir kısmı da  kurdan aşınma.

Dolar 1.80 TL iken dövizlerini bozdurup Türkiye’de yatırım yapan yabancılar, şimdi uygun kur fiyatını yakalayıp çıkma derdindeler ama geç kaldılar. 2.30 TL’lik dolarla çıkarlarsa çok zarar edecekler. Belki de bu “büyük firar”a imkan vermemek için Merkez Bankası,  bir süre daha kurdaki artışa göz yumuyor. Bu politik risk ile daha uzun süre kalmayacak yabancının bir anda portföy boşaltması, gerçek bir fren patlaması olur çünkü.

 

Araştırma - Haber, Genel kategorisine gönderildi | Ali Babacan’a Halkbank’ı Sorsaydınız ya! için yorumlar kapalı

Siyasette Saflar Netleşti, Çatışma Büyüyor…

Yerel yönetimler, Cumhurbaşkanlığı ve ardından genel seçimlerin yapılacağı konjonktüre girerken, AKP ile FG Cemaatinden ikincisi, 17 Aralık’ta esaslı bir darbe indirdi ortağına; yolsuzluk operasyonları…Bu darbe ile birlikte tüm siyasi aktörler yeniden pozisyon belirlediler, iki ana cephede kümelendiler.

CEMAAT CEPHESİ…

Varlığı şüphe götürmeyen ancak soruşturulmadığı için büyüdükçe büyüyen rüşvet cerahatine, Cemaat yargısı neşteri attı ve hem rakibini fena yaraladı, hem de tüm siyasi aktörlere pozisyonlarını yeniden tanımlattı.

Üçlü seçimlere giderken Cemaat’in  17 Aralık operasyonları ile başlattığı huruç hareketinde yalnız olmadığı bilinmeli. Belirtileri çok önceden ortaya çıkan ve bu sütunda birçok yazıya konu edildiği gibi, Cemaat, RTE’yi gözden çıkaran ABD ve ana muhalefet CHP ile örtülü bir ittifak halinde.untitled

Cemaat cephesinin sermaye ayağında organik “nurjuvazisi”nin örgütü TUSKON var, bu öteden beri biliniyor. RTE ve yakın çevresinin her fırsatta vergi cezaları ile başka sopalarla tehdit ettiği büyük sermayenin örgütü TÜSİAD da sesini biraz daha yükselterek bu cephede yerini almış durumda.

BAZI PARTİLER…

CHP dışındaki muhalif partilerden MHP, AKP’nin karşısında durarak Cemaat cephesinde pozisyon alırken Büyük Birlik Partisi (BDP) de konjonktürde AKP karşısında durarak palazlanma fırsatını kaçırmak istemiyor. Son olarak , Erbakan mirası “Milli Görüş”çü Saadet Partisi, kavgadan bize ne düşer beklentisiyle AKP karşısında, dolayısıyla de facto olarak Cemaat cephesinde.

Bu cephede bir de “sol liberaller” var. AKP’de milletvekili ve bakan olarak yer alan müstafi Ertuğrul Günay, Özdalga gibi isimler Cemaat’le birlikte davranırken “yetmez ama evetçi”-kullanılmış ahmaklar- dan bir kesim 100 imzalı bir açıklama ile Cemaat’in Zaman’ının üst manşetinde baş göz üstünde tutuldular.

Cephe büyümüş gibi görünmekle beraber, çelişkili duruşlar da var. CHP, hem Cemaat kesimi ile birlikte davranıyor, hem de Balyoz, Ergenekon mağdurlarının “yeniden yargılanmaları”nı  istiyor görünüyor. Ama bu, Cemaat’in ve  sol liboşların  istemediği bir durum. CHP yönetimi, bu noktanın fazla üstünde durmayarak ertelemeyi tercih eder halde, ama içinde kazan kaynatan bir duruş bu…

AKP CEPHESİ…

Cemaat’in çok önceden hazırlığı yapılan ve ustaca sergilenen rüşvet operasyonuyla ağır bir yara alan RTE ve yakın çevresi, bir yandan bütün “devlet aygıtı”nı kullanarak saldırıları göğüslemeye çalıştı, bir yandan da yeni müttefikler bulma arayışına  girişti. MİT’i daha etkin bir kullanıma alan RTE, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı TİB’e yine bir MİT’çi getirerek “muhaberat devleti” olmada yeni bir adım daha attı.

Cemaat’in Yargı ve Emniyet kadrosundan yumuşak karnına sert yumruklar yiyen RTE, “paralel devlet” söylemini geliştirip Cemaat’e “gizli örgüt” yaftasıyla saldırıyı denedi ama şimdiye kadar yapabildiği, yoğun tayinler, sürgünlerden öteye gidemedi. Yine de “ikinci Operasyon” olarak bilinen Bilal Erdoğan’ı da kapsayan operasyonun önünü kesmekle , HSYK’daki hamleleri ile saldırıların temposunu düşürmekle teselli bulabiliyor. AKP’nin Yargı’yı iyice kontrolüne almak için başlattığı HSYK ile ilgili yasa değişikliği ise AB’den ve Gül’den gelen negatif sinyallerin etkisiyle gerçekleşmeyecek gibi ama ona zaman kazandırıyor, bunu kâr yazacak.

RTE’nin cephe oluşturmak için yanaştığı aktörler TSK, Kürt siyaseti ve “Fenerbahçe Cumhuriyeti”…Balyoz, Ergenekon, KCK, şike  gibi operasyonların Cemaat’in yargıdaki kadrolarının “kumpası” olduğunu öne sürerek yeniden yargılamaya ışık yakan AKP’nin  bu hamlesi, söz konusu  aktörleri Cemaat’e karşı , kendisiyle birlikte pozisyon almaya bir davetti.

AKP’ye doğrudan karşı çıkmamakla beraber, RTE’siz bir AKP ihtimaline hazırlıklı duran bir kesimi “ortadakiler” diye nitelemek yanlış olmaz. TOBB,Türk-İş, Çankaya ile  yaklaşık aynı çizgide durarak “ortadakiler”in pozisyonunu oluşturuyorlar. Zamanla bu küme güçlenebilir.

KÜRTLER VE SOKAK

AKP rejiminin Cemaat cenahı  ile öteden beri başı hoş olmayan Kürt siyaseti, tepedeki çatışmadan bir fayda çıkarmanın peşinde. AKP’ye gönderdiği mesaj, “Çözüme yaklaş, yoksa seni biz bile kurtaramayız”… Bu, bir tür mevcut sıkışmışlıktan faydalanma siyaseti ve özgürlükçü bir siyaset için oldukça sığ, hatta oportünist bir duruş olarak nitelenebilir. Yine de bu duruşun tüm Kürt siyasetine hakim olmadığını ve tıpkı Gezi’deki duruş gibi, hareketin kendi içinde ciddi tartışmalar yarattığını eklemek gerekir.

AKP-Cemaat çatışmasının yarattığı cephelerden uzak duran ve kendi doğrusunun peşindeki sosyalist  partiler, gruplar, Gezi ayaklanmasının öteki bileşenleri, alternatif kümeyi oluşturuyor. Bu kesim içinde, yaklaşan seçimlere kayıtsız kalmamak, seçimlerde hiç olmasa bazı mevziler kazanma,  seçim konjonktürünü bir kürsü olarak kullanma çabaları var.

Savrulmalara karşı durduğu sürece, gerçek demokrasi, adalet, eşitlik söylemi ve inandırıcı pratiği ile bu küme, Türkiye’nin geleceği ile ilgili söz söyleme şansını daha da artıracaktır.

 

Genel kategorisine gönderildi | Siyasette Saflar Netleşti, Çatışma Büyüyor… için yorumlar kapalı

Politik Krizde Ekonomi Aletleri Çalışmıyor…

Hastanın ateşini ölçer gibi, gidip gelip doların TL karşısındaki değerine bakıyor herkes. Çünkü, gerçekten de hastanın ateşini ölçmek ne ise, dolar karşısındaki TL’nin durumu da o. Böyle olunca, herkesin birbirine sorduğu soru şu; “Doların nasıl düşer, neyle düşer?” Böyle sorular karşısında herkesin hekim olarak gördüğü de Merkez Bankası. Çünkü biliniyor ki, bu bir para politikası meselesi ve dövizin, faizin fiyatına ayar vererek Merkez Bankası ekonomik araç kullanır ve bir yerde istikrar yakalanır. Tecrübeden biliniyor; doların tırmandığı 2008-2009 krizinde faiz silahı ile, onu desteklemek üzere de rezervden satışlarla döviz kuruna bir istikrar sağlanmıştı. 2001 krizinde dolardaki şok artışlara yapılan müdahaleler de faiz artışı ve IMF’nin bir reçete karşılığı açtığı kredi girişinden oluşmuştu. Bunun başka aracı yok. Para politikası yanında maliye politikası , bu ateşi düşürmeye yarar mı? Yaramaz pek. Para politikasından, sadece etkilenir maliye. Faizler artırılırsa Hazine’nin faiz giderleri yükselir. Faizler artırılırsa ekonomi soğuyacağı için iç tüketim daralır, dolayısıyla tüketim vergileri azalır ve bu kez bütçe açığı büyüme tehditi altına girer vb…

ALET ÇANTASI…

Bugün ekonomik krize doludizgin gidişi önlemeye ne para politikaları kâr ediyor, ne başka bir şey. Bir başka deyişle, ekonominin alet çantasının içindeki hiçbir tornavida, İngiliz anahtarı, çekiç, matkap, testere vs. işe yaramıyor. Merkez Bankası da, kendisinden beklenen “faiz artırma” hamlesini kimine göre yerine getirdi hem de “gizli-örtülü” biçimde, hem de getirmedi, sabit tuttu faizleri. Zaten onun için RTE , Brüksel’den kutladı, “Bağımsız Merkez Bankası’nı”!…MB Kararını, tam da yaşadığımız dönemin , zamanın ruhuna uygun olarak “manidar” bulanlar çıktı.

Fonlama faizini yüzde 7.75’da tutarak faiz koridorunu değiştirmedi MB. Ama yeni bir buluş yaptı;  bazen piyasayı daha yüksek faizle (yüzde 9) fonlayacağını açıkladı. Yani bazı günler faizi yükselteceğini bildirerek umut-tehdit karışımı bir mesaj iletti. Bunlar, hangi günler, ne sıklıkta, bilinmiyor. Bu kararı bulanık  bulanlar çoğunluktaydı ki, karar dövizin ateşini düşürmedi. 23 Ocak Perşembe günü dolar güne 2.29 TL ile başladı.

POLİTİK KRİZ!…

Aslında MB, herkesin anlayacağı bir faiz artışına gitseydi de dövizin ateşini azaltmak mümkün olmayacaktı. Çünkü hangi oranda faiz, bu politik kriz koşullarında geleceği görmeye yarayabilir ki? Dövizdeki tırmanış, tamamen politik belirsizlikten. Her ne kadar bunu RTE kabul etmek istemese de, bu böyle. Nitekim, Türkiye benzeri bir politik krizi olmayan, ama Türkiye benzeri ekonomik kırılganlığı olan ülkelere dönüp tekrar bakalım.

Türkiye benzeri ülkelerde yerel paralarda değer kaybı, FED’in para politikası eğilimlerini duyurduğu

zzz                                                                                                                                     Kaynak:IMF veri tabanı

Mayıs 2013 başında başladı. Yabancı para akışı yavaşladı, yer yer çıkışlar yaşandı. O tarihten, 17 Aralık’a kadar yerel para değerlerindeki kayıplara bakıldığında Endonezya parasının yüzde 23,4 ile başı çektiği, onu G.Afrika ve Brezilya paralarının yüzde 16,1 ile izledikleri görülüyordu. TL, Merkez Bankası’nın rezervden döviz satışı sayesinde kaybını yüzde 15,3’te tuttu. Ama bakın, 17 Aralık sonrası  ne oldu?

17 ARALIK SONRASI

AKP-Cemaat çatışmasıyla politik kriz 17 Aralık 2013’te patladı. Bunun ardından 21 Ocak 2014’e kadar geçen 30 küsur günde, TL, yüzde 12.2 değer kaybetti. Bu zaman aralığında, yani bu 30 küsur günde en kabadayı değer kaybını G.Afrika parası yaşadı ki, o da yüzde 5’i bulmadı. Rusya rublesinin değer kaybı yüzde 3’leri ancak buldu. Diğer paralarda kayıp daha düşük. Hatta Brezilya, faizleri yükselterek değer kaybını yüzde 1.8’de tuttu. Fark, çarpıcı biçimde ortadadır. Politik krizin patlamasından bu yana yüzde 12,2’yi geçen TL’nin değer kaybı, yüksek cari açık belasıyla kırılganlığı da en yüksek olan Türkiye’nin ikinci kamburu olan, politik geleceğin belirsizliği ile ilgilidir. Yaklaşık 8 aylık ilk etapta yüzde 15 dolayında değer kaybı yaşayan TL, son 1 ayda yüzde 12 değer kaybı yaşamış görünüyor. Bu  çarpıcı aşınmanın politik krizle ilgili olduğu gün gibi ortada. Peki sonra?

Dolar kuru, yine her gün, her saat herkesin gözünü ayıramadığı parametre olmayı sürdürecek. Ateşi düşürme konusunda , bugüne kadar yaptıklarından farklı bir numarası olmayacak Merkez Bankası’nın. Buna karşılık, üst katta, yani politik düzeyde kavga hiç dinmeyecek. En azından 30 Mart seçim sandığına kadar her gün, taraflar birbirlerini biraz daha hırpalayacaklar. Ama bu da son değil. Buna ilk raund diyelim. Bu kavga, Cumhurbaşkanlığı ve muhtemelen erkene alınacak genel seçimlere kadar sürecek. Bu kadar uzun bir politik kavgada ekonomide istikrar, dolar kurunda da bir yerde basamak yapma , hatta iniş bekleyenler, bana göre çok beklerler…

Genel kategorisine gönderildi | Politik Krizde Ekonomi Aletleri Çalışmıyor… için yorumlar kapalı

Dövize Hücumu, Ne, Nasıl Önleyecek ?

Bu vekaletin kerametinden mi nedir, Ekonomi Bakanlığı’na hep “cins” faniler oturuyor. Allah selamet ve sabır versin, Zafer Çağlayan’dan sonra ,koltuğuna oturan (sonu benzemesin) Nihat Zeybekçi de Çağlayan’ı aratmıyor.  O da öyle kelamlar ediyor ki, fesuphanallah çekmekten yoruluyor insan. Bir günün içinde ne inciler döktürüyor, yazmakla bitmez. Önce sözde bağımsız Merkez Bankası’na, “Faizi yükseltemezsin” diye fetva verdi. Sonra,  hızını alamadı, “TL’nin değer kaybından korkmayız, isterse 2.30 TL’yi bulsun dolar, yabancı yatırımcı koşar gelir” dedi. Yine hızını alamadı, dış ticaretimize olumsuz etkisi olmaz, dedi ve “kendini aştı” ; “ÖTV zamları enflasyonu etkilemez” dedi…Daha neler, neler duyacağız,  kim bilir.

DOLAR NEREYE?

Mayıs 2013’te FED  Başkanı Bernanke’nin “toparlanma” sinyaliyle beraber, Türkiye’nin de aralarında olduğu ülkelere, yabancı yatırımcılar sırtını dönmeye başladı. Yabancıların akıttıkları dövizin azalması ile yerli paralar, bu arada TL  de değer kaybı yaşamaya başladı. Buna bazı ülkeler faiz yükselterek fren koymaya çalışırken Türkiye öyle yapmadı, onun yerine Merkez Bankası döviz rezervlerinden  bugüne kadar 20 milyar dolar döviz satarak kurdaki hızlı erozyonu önledi. Yine de Mayıs 2013’ten 17 Aralık 2013’e, TL’nin değer kaybı yüzde 15’i buldu. TL’deki değer kaybı, en kırılgan ülkeler içinde Endonezya’dan iyice, G.Afrika ve Brezilya ile aynı gibiydi. Hindistan ve Filipinler ise yerel paraların uğradığı hasar açısından Türkiye’den daha iyi durumdaydılar..

TL’ye ikinci sarsıntı 17 Aralık politik depremi ile geldi ve değer kaybını kamçıladı. Her ne kadar, RTE öyle değil, dese de…Sayılar ortada; 17 Aralık sonrası 1 ayda TL’nin dolar karşısındaki değer kaybı yüzde 9’u buldu ve 2.25 TL’ye ulaştı dolar. Buna karşılık son 30 günde G.Afrika randındaki değer kaybı yüzde 4,8’de kalırken Brezilya realindeki düşüş  yüzde 2’yi geçmedi.  Endonezya parası ile Hint parası ise son 30 günde çok az değiştiler. Açık ki, politik kriz, TL’nin aşınmasında ana etken. Diğer ülkelerde son 1 ayda değer kaybının azalmasında , özellikle Brezilya’da başvurulan faiz artışı önemli bir etken iken Türkiye’de Merkez Bankası inatla bu silahı kullanmadı.

YABANCILAR…

Dövizde gevşemeyi bekleyenlerin başında borsada hisse senedine ve devlet tahviline yatırım yapmış yabancılar var. Mevduatlarla birlikte yabancı yatırımının Ocak 2014 değeri 127 milyar $.

sssYabancılar, yatırımlarının yüzde 43’ünü hisse senedine yaparken yüzde 39’u ile de devlet tahvili almışlar ve 23 milyar dolarlık da mevduatları var bankalarda.

Kaynak: Kalkınma Bakanlığı ,Haftalık Bülten

Portföylerini boşaltmak için en uygun dolar kurunu yakalamayı gözleyen yabancılar, bu “moment”i henüz yakalayamadılar. Yabancıların hisse senedinde 54 milyar dolarlık, devlet kağıtlarında da 50 milyar dolarlık yatırımları var. Doların 1.70-1.80 TL olduğu zamanlarda dövizlerini bozdurup borsaya girip hisse senedine ve devlet tahvillerine yatırım yapan yabancılar, hızlı kur artışı karşısında “içeride kaldılar”. Şimdi çıkmaya kalksalar doları 2.25 TL’den almak durumunda kalacak ve zarar edecekler. Kurun gevşemesini bekliyorlar denebilir.

YERLİ YATIRIMCI…

Yerli yatırımcı ise ağırlıkla TL mevduatında. mevduatında.

bb10 Ocak 2014 itibariyle 963 milyar TL’yi bulan  yerli tasarruf sahiplerinin yatırımlarının yüzde 56’sı TL Döviz hesapları toplamda yüzde 25’ten ibaret.Tabii ki şimdilik… Yerli yatırımcı, yatırımlarının kalan yüzde 19’unu ise hisse senedi , devlet tahvili, yatırım fonu, repo gibi alanlarda kullanıyor. Yatırımcı, matah bir faiz olmamasına rağmen, şimdiye kadar risk almadı TL’de kaldı .

Burada yakın zamanda merak konusu olan, TL’deki mevduatın (yüzde 60’ı gerçek kişilerin, yüzde 40’ı tüzel kişilerin) sürünen faizlere rıza göstermeyip dövize yelken açıp açmayacağı ile ilgili. Yerli yatırımcının şu an tasarruflarının sadece dörtte biri dövizde. Faizin yerinden kıpırdamadığı, enflasyon karşısında anlamını yitirdiği koşullarda, yatırımcı TL’de kalmakta ısrar eder mi? Kurumsal tasarrufların bir kısmı belki TL’de kalmaya devam eder. Ama ya şirketler, gerçek kişiler? Dövize doğru her yönelişin, kuru nasıl yukarı iteceğini, varın siz düşünün.  

 

Genel kategorisine gönderildi | Dövize Hücumu, Ne, Nasıl Önleyecek ? için yorumlar kapalı

Kırık Karne ile Avrupa Deplasmanında…

Hükümet, Avrupa deplasmanında. RTE, AB için Brüksel’de; bazı bakanları Davos’ta ve Cenevre’de olacaklar. Brüksel ve Davos’ta Avrupalılar, bire bir görüşmelerde çok soru soracaklar ama her soruya cevap alabilecekler mi, belli değil. Aynı şey Cenevre’de de olacak ve belki de çok terletecek…

Öyle bir zamana denk geldi ki görüşme, karne kırıklarla dolu…İçeride Cemaat ile kavga dizboyu, HSYK hukuksuzluğunun dumanı üstünde. Hükümetin Cemaat’e dönük her hamlesine, aynı anda Cemaat’ten bir karşılık geliyor. Her saat, yeni bir gelişmeye gebe. Bu siyasi kavga, anında ekonomiye yansıyor ve temel gösterge olarak gözler hep döviz kurunda, dolarda. Politik yangına hiçbir radikal kararın kâr etmeyeceğini bilen Merkez Bankası toplanıyor ama faiz artışı bekleyenler, boşuna bekleyecekler, çünkü böyle bir karar alınmayacağı gibi, doların önünü hangi kabadayı faiz artışı kesecek?

BRÜKSEL’DE…

RTE,  Brüksel’de Avrupa’nın üç ana kurumunun başkanlarıyla bir araya geldiğinde neler olacağını doğrusu herkes merak ediyor.  RTE’ye kalsa, böyle bir zamanda, bu kırık karne ile bir de  AB’de sözlü sınava çıkmanın hiç zamanı değildi ama önceden kararlaştırılmış bir buluşma bu. Müzakerelerde yeni başlık açılması ve vize anlaşması imzalanmasıyla Türkiye-AB ilişkilerinde yeniden kazanılan ivmeyi “taçlandırmak” üzere planlanmış bu buluşmaymış bu, gelmemek olmazdı.

Oysa RTE’nin sırtında  Gezi’deki polis rezaleti, ardından da 17 Aralık yolsuzluk rezaleti var. Ne beklersiniz? Sorulan sorulara halim-selim, makul yanıtlar veren sakin, uygar bir RTE mi? Yoksa Kasımpaşalı edasını takınıp kaşını gözünü devirip AB’lilere haddini bildiren bir RTE mi? Elbette ikinci. Ne HSYK’da devrilen çamların hesabını vermeye yanaşacaktır ne de Gezi’de devirmeye çalıştığı meşelerin,ıhlamurların…Herkes işine baksın, haddinizi bileceksiniz, deyip gürleyecektir ve o afra tafra ile “biatsa biat” diyen yalakaları tarafından Atatürk Havalimanı’nda karşılanacak, ‘Öl de ölelim Brüksel’i yıkalım’ sloganları ile karşılanacaktır, hiç şüpheniz olmasın…

DAVOS’TA…

İsviçre’nin Davos’unda 22-25 Ocak arası gerçekleştirilecek Dünya Ekonomi Forumu, sözlü sınav salonlarından bir başkası ve oraya da  RTE’yi davet ettiler ama gitmeyecek. O kadar da uzun boylu değil. Oysa  Forum’a katılacak 40’dan fazla lider arasında BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Brezilya Cumhurbaşkanı Dilma Rousseff, İngiltere Başbakanı David Cameron, Japonya Başbakanı Şinzo Abe de yer alacakmış. RTE gelmeyince Türkiye’yi temsilen Davos’ta yakın çevresi olacakmış. Kimler?  Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Ayşenur İslam, Kadir Topbaş, Borsa Başkanı ,Genel Müdürü, pek çok işadamı …

Anadolu Ajansı, Forum’un Avrupa Başkanı N. Davis’e, “ Türkiye’nin 2023 yılında dünyanın en büyük 10 ekonomisi içerisinde olma hedefini” sormuş. Adam da ne desin, yuvarlamış; “Doğal olarak Türkiye’nin 2023 yılında dünyanın en büyük ilk 10 ekonomisi içerisine girmesini ekonomik büyüme oranlarına bağlı bulunuyor. Sabit bir oran olmamakla birlikte, bu biraz da en büyük ilk 25 ülkenin hangi hızda büyüme kaydedeceğine bağlı” demiş. Ne desin?  “Kardeşim, ne ilk 10’u,  şu anda dünyanın en kırılgan ülkelerinin başındasınız, hiç dönüp göstergelerinize bakmıyor musunuz?”  diyecek hali yok ki…Çok değil, 2 yıl önce Babacan, Hürriyet’in binasındaki bir toplantıda şöyle anlatıyordu;  “Dış toplantılara gittiğimizde bizi uyarıyorlar, kardeşim çok mütebessümsünüz, herkes kan ağlıyor, biraz ağzınızı toplayın, diye” (*) … Şimdi aynı zevat Davos’ta ağzı kulaklarında dolaşabilecek mi acaba? Hele ki kulaklar sürekli Türkiye’deki piyasalardaysa… Mesela dolar kurunun 2.25 TL’yi, CDS’lerin 250’leri bulduğu haberleri gelirken…

jji.

CENEVRE’DE…

Bir sözlü sınav da Cenevre’de var. Aylar önce tasarlanan ve birkaç ertelemeden sonra 22 Ocak’ta yapılması kararlaştırılan Suriye ile ilgili Cenevre-2 konferansının akıbeti belli değil. Esad yönetiminin katılmayı kabul ettiği bu uluslararası konferansa Suriye muhalefetini temsilen  Suriye Ulusal Koalisyonu(SUK) temsilcileri katılacak mı, henüz muallak. Suriye’de çözümü savaşla bulmak mümkün değil.  Siyasi çözüm, tek yol. Kaldı ki, ÖSO şimdi El Kaide’ci gruplarla (IŞİD, El Nusra gibi) savaşmak zorunda kalıyor. Yani Esad kadar, El Kaide de onlar için tehlike…
Cenevre’de, Türkiye’den sözlüye çıkacak kimselere, Allah kolaylık versin. Türkiye, Esad yönetimi kadar ÖSO tarafından da sözlü sorulara muhatap kalacağa benziyor. Her gün silah-mühimmat yüklü  TIR’lara MİT eskordluğu ile  ilgili haberlerin patladığı bir ülke temsilcisi olarak, onca şaibe ve şüphe bulutları altında,  kime, ne cevap yetiştirilecektir, merak konusu…

(*)Söz konusu toplantıda konuşulanları merak edenler ,18/11/ 2011 tarihli Milliyet’ten, Güngör Uras’ı okumalılar..

Genel kategorisine gönderildi | Kırık Karne ile Avrupa Deplasmanında… için yorumlar kapalı

Foreign investments inflow falls with deepening of political crisis

MUSTAFA SÖNMEZ Hürriyet Daily News/January/20/2014

The month of May in 2013 was a critical month both for the world and the Turkish economy.  After Dec. 17, 2013, the Turkish economy, in addition to the external winds, came under the effect of the political crisis that erupted with the Justice and Development Party (AKP) and the Gülen Community clash.

In such a case, how did the foreign investment inflow which has a vital importance for the Turkish economy, develop, what was the attitude of the foreigner who has short term investments and which direction did this affect the foreign currency prices, how will it affect them in the future? These questions are being asked and discussed almost every day.

The speech of FED Chairman Ben S. Bernanke in May 2013 on the “exit” plan of the United States, his indication that they would reduce monthly buying of bonds caused all the foreigners who had parked on “emerging” countries, in which Turkey is also included, to suddenly turn their faces to the United States.

HDNStarting from May 2013, foreign investment inflow to countries such as Turkey, Brazil, South Africa and Indonesia started decreasing. It did not stop but its pace slowed down. This was immediately reflected in foreign currency prices and the dollar and the euro started gaining value rapidly.

The Central Bank issued during the week the current accounts deficit November data.

After taking this recent data into account, when we look at the foreign investment inflow, we can see that foreign investment inflow during the May-November period has been around $21 billion whereas this figure in the same period in 2012 has exceeded $50 billion. This signals a serious slowdown from 50 to 20.

The $50 billion of foreign resource that entered during the May-November period not only financed the current accounts deficit, it also strengthened and reinforced the foreign currency reserve. As a matter of fact, it can be seen that the inflow of foreign resources has contributed around $20 billion to the reserves in that time frame.

HDNWhereas in the May-November 2013 period, we can see that this wind – the same investment appetite – is continuing. In this period, the foreign investment inflow was not able to cover the current accounts deficit despite the government’s attempt to bring back the foreign exchange reserves kept abroad (net error omission) that totaled $9 billion. Also a reinforcement of $1 billion was needed from the reserve to finance the deficit. This situation shows that there has been a significant slowdown in the inflow of foreign investments and that gear 5 has gone down to gear 2.

At the beginning of May 2013, when the dollar was around 1.80 Turkish Liras, it first went up to 1.90 liras with the wind of FED and then to 2 liras and finally as 2013 was ending, it went up to 2.20 liras. The drop in the foreign investment inflow was indeed influential in this and it could be said that with the growth of the political crisis the problem will increase. 

Foreign investors departed?

Meanwhile, on top of the domestic and international economic climate, did the change in the politic climate in Turkey with Dec. 17 accelerate the exit of the foreigners? Data shows that despite the decrease in the inflow of foreign investments, the foreigners have not yet emptied their portfolios and left.

The total of the investments foreign investors did by converting their foreign currency into Turkish Liras and investing in shares and treasury bonds and those they deposited in banks was nearing $145 billion in June 2013.

During the rapid loss of the dollar, the value of the portfolios of the foreigners who could not leave the lira fell and when it was the end of 2013 the total of portfolio investments fell to $130 billion. This $15 billion drop should be interpreted as the melting down of the lira investments against the dollar’s valuation, not the exit of foreigners.

It is possible to say that the foreign investment inflow will further slow down with the flaming up, with the deepening of the political crisis; and that the short term investor will also depart by converting to dollars in the next relaxation of the exchange rate.

It could also be said that the current account deficit that has stayed at a certain amount despite the low growth, and also the obligation to pay $165 billion foreign debt in 12 months will increase the demand for foreign currency and that this will cause the exchange rate to go upward.

 

dış ekonomik, English kategorisine gönderildi | Foreign investments inflow falls with deepening of political crisis için yorumlar kapalı

Kavga ile Birlikte Ekonomik Yangın da Büyüyor…

Temposu pek düşeceğe benzemeyen AKP-Cemaat çatışması ekonomiyi vurdukça vuruyor ve ekonominin sessiz aktörleri daha yüksek sesle “Durun, yapmayın” demeye başladılar. Bugüne kadar suskunluğunu koruyan TOBB, tek başına çıkış yapmak yerine yanına bazı işveren, esnaf örgütleri ve işçi-memur konfederasyonlarını alarak, “Durun, siz kardeşsiniz” demeye getirdi. Böylece sahne alması beklenenler tamamlanmış oldu.

 TARAFLAR…

Birkaç hafta önce, daha kavganın başında AKP’nin yanında saf tutan MÜSİAD, yolsuzluklarla mücadeleye yarım ağız evet demekle beraber, bunun “birileri” tarafından hükümete karşı bir “çalışma” olduğunu belirtmişti.

Cemaat’in TUSKON’unun Başkanı  Rıza Nur Meral ise , “Gündeme gelen iddiaların, hükümetin 4 bakanı ve oğullarına, çeşitli seviyedeki bürokratlara uzanması ve bu iddiaların odağında başka bir ülkenin vatandaşlarının bulunması büyük bir vehamet arz etmektedir” diyordu. TUSKON Genel Sekreteri Mustafa Günay, telefonları takibe alınan Fethullah Gülen’i, Türkiye’deki işadamlarıyla buluşturan isim olarak RTE yanlısı medya tarafından hedefe konuluyordu. Yazılanlara göre, “Mr.Ananas” diye isimlendirilen Günay, özellikle Bank Asya’yı çökertmeye dönük AKP hamlesine karşı, boşaltılan mevduatın yerine konması için Gülen’le büyük patronlar arasında köprü kurmuştu. 

 Ağzını her açtığında RTE ya da yakın çevresinden fırça yediğinden olacak düşük profille topa giren TÜSİAD ise yargı bağımsızlığına ve hukuk devleti ilkelerine bağlı kalınması gerekliliğine vurgu yapmakla yetiniyordu.

Patronlar için de zor günler; büyüyen kavga, örgütlerden öte, tek tek patronları gündeme taşıyor, dinlenen telefonlardan tek tek patronlar “fişleniyor”, dahası fütursuz RTE medyası tarafından isim isim hedef tahtasına oturtuluyor. 

 TOBB VE 6 ÖRGÜT

 TOBB, Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB), Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonu (TESK) , TİSK ve çalışan kesimleri temsilen AKP muhibbi oldukları bilinen HAK-İŞ, MEMUR-SEN ve rehin alınmış konfederasyon olarak  TÜRK-İŞ bir araya gelerek, “Çünkü Türkiye Hepimizin” başlıklı bir açıklama yayınladılar. Demokrasiyi, ekonomiyi ve iş dünyasını tehdit eden yolsuzluk ve paralel devlet iddialarının üzerine kararlılıkla gidilmesini istiyoruz. Demokrasinin kuvvetler ayrılığım kuvvetler çatışmasına dönüştürecek tartışmalardan ve ayrışmalardan kaçınılmasını istiyoruz. Küresel krize rağmen sürdürdüğümüz ekonomik başarımızın sekteye uğramasına izin verilmemesini istiyoruz. AB’ye tam üyelik sürecinin zayıflatılmamasmı, aksine sürecin hızlandırılmasını istiyoruz… İfade, düşünce, inanç ve teşebbüs hürriyetini güçlendirecek, özel hayata saygıyı pekiştirecek bir anayasa istiyoruz”.

 ORTADAN…

 Çok “ortadan” bir bildiri olduğu açık bunun. Hem yolsuzlukların üstüne gidilsin(Cemaat cephesinin belirttiği gibi) hem de ‘paralel yapının’ üstüne, (RTE’nin duymak isteyeceği gibi)…Ne desinler? İki arada bir derede kaldılar.

 Bildiride yer alan bir teşhisi, ifadeyi ise hayat fena halde tekzip ediyor: Hangi ifadeyi?  Küresel krize rağmen sürdürdüğümüz ekonomik başarımız…” Böyle bir başarının olmadığını , ya da  şehir efsanesi olduğunu, daha kavga tarihi 17 Aralık öncesinin verileri ortaya koyuyor. Kırılmanın barometresi sayılan dolar kuruna bakıldığında, Türkiye, benzeri ülkelerden “negatif” olarak ayrışıyor.

 jj

Kaynak:IMF veritabanı              

IMF veritabanından görülüyor ki, Mayıs 2013 başında FED Başkanı Bernanke’nin tahvil alımlarını kısarak para politikasını sıkılaştıracağını beyan etmesinden 17 Ocak 2014’e kadar, TL, dolar karşısında yüzde 24’ün üstünde değer kaybeden en kırılgan para oldu. Bunun ancak 9 puanı           17 Aralık’13-17 Ocak’14   arası 1 aya ait. Diğeri, kavga öncesinin. Yani, kavgadan dolayı bu yangın çıkmadı. Kavga yangını körükledi, o kadar.

Yine verilerden görüyoruz ki, Endonezya,G.Afrika, Brezilya, Hindistan paraları da önemli kayıplar verdiler ama şimdinin moda deyimiyle “Kırılgan Beşliler” içinde ilk sıra Türkiye’nin… Peki neden Türkiye en kırılgan? Bunun kavga öncesi de böyle olduğunu hatırlatalım. Neden, Türkiye’nin yüksek büyümeyi yüksek cari açık vererek ancak gerçekleştirdiği gerçeğinden kaynaklanıyor.

CARİ AÇIK KAMBURU

Bildiri sahipleri, “Küresel krize rağmen mucizevi büyüme” klişesini pek seviyorlar ama bu büyüme milli gelirin yüzde 7-8’i tutarında cari açık verilerek gerçekleşti. Kırılganlar içinde Hindistan ve Brezilya’nın bu oranları yüzde 3-4 dolaylarında. Varın, kamburu siz hesap edin. Yüzde 8’lere yakın cari açık kamburunu finanse etmek ve birikmiş 375 milyar dolarlık dış borç stokunun zamanı gelen taksitlerini ödemek için nasıl yabancı yatırımcıya muhtaç olunduğunu hatırlamak  istemiyorlar.

Bu kuraklıkta yağmur duasına çıkmanın yanında, yabancı para girişi duasına da çok yakında çıkılacağını belirtelim. Çünkü, Mayıs 2013’ten bu yana para akışı önceki yıllara göre çok azaldı ve içeride hisse senedinde, devlet tahvilinde yatırımcı olarak duranlar, kurun ani artışına yakalandılar, ellerindeki kağıtları satıp çıkmanın fırsatını kolluyorlar ama kur çok yükseldi, zarar yazacaklar ve bütün ümitleri 21 Ocak’ta Merkez Bankası’nın toplantısından faiz artış kararı çıkması ve dövizin aşağı inmesinde. O da pek olacağa benzemiyor. Çünkü RTE, reel faize tahammül edemiyor ama dövize neler olduğunu da algılamaktan uzak duruyor.

Bakalım son sahneye çıkanların, yapmayın,etmeyin diye yalvarmaları işe yarayacak mı…Hiç öyle görünmüyor. Kavga, önümüzdeki günler, haftalarda da süreceğe, ekonomideki yangın daha da alevleneceğe benziyor.  

Genel kategorisine gönderildi | Kavga ile Birlikte Ekonomik Yangın da Büyüyor… için yorumlar kapalı

AKP-Cemaat Çatışması, Bir Paylaşım Savaşıdır…

Nereye doğru evrileceği kestirilemeyen AKP-Cemaat savaşı neden çıktı? Bu yılın savaşı değil bu. 2012 başında 7 Şubat MİT operasyonunu da hatırlarsak, en azından iki yıllık geçmişi var. Ama ondan önce 2002 Kasım seçimlerinden başlayan ve 2011’lere ulaşan 8-9 yıllık mutlu-mesut birliktelik varken, üç genel seçim, iki yerel seçim, bir referandumda kader birliği yapılıp karşılıklı şükranlar sunulmuşken neden kavga çıktı? Bunun kestirme cevabı; iktidar paylaşım savaşıdır. Doğrudur da. Her iktidar mücadelesi sonuçta bir egemen sınıf mücadelesidir ve altında eninde sonunda sermaye birikimi, yani ekonomik temel yatar. AKP-Cemaat kavgasının da son tahlilde temelinde “para-meta-para’ ” çarkıyla ilgili iktidar ve bölüşüm kavgaları var. Bu halkayı tutarak analizi ilerletelim.

YÜKSELİŞ YILLARI

2002’de AKP’yi iktidara getiren en önemli etken, 2001 krizinin halkı bezdiren sonuçlarıydı. Ecevit koalisyonunun partileri  barajın altında kalınca, AKP-C koalisyonu tek başına iktidar oldu. Bu iktidara gelişte ekonomi en baskın ögeydi.  Ortaklığın 2007 seçimlerine kadar “yükselen” performansında ise  hem iç hem dış etkenler etkili oldu. K.Derviş-IMF prodüksiyonu “reformlar”ın meyvesini toplayan AKP-C, dış dünyada yaşanan likidite bolluğundan da testisini doldurmayı bildi. Özelleştirmeler yolunda gitti, tek parti iktidarı ve ekonomide neoliberal ilkelere sadakat, yabancı yatırımcıları çekti ve ekonomi ortalama yüzde 6-7’yi bulan büyüme oranları yaşadı.

Bu performansla dışarıya (ABD ve AB’ye) rüştünü kanıtladığını düşünen iktidar, onların da desteği ile “sivil siyaset” operasyonlarını başlattı ve yükselişine engel gördüklerini, Ergenekon ve Balyoz benzeri operasyonlarla elimine etti. Bu operasyonlarda yargıda ve emniyette kadrolaşmış Cemaat, ana rolü üstlenirken AKP arkasında durdu. Entrika yüklü operasyonlar, içerideki “kullanılmış ahmak” , yetmez ama evetçilerin de şahadetiyle dış dünyadan büyük destek gördü. Türkiye demokratikleşiyordu!… Cemaat, hızını kesmeyip  Kürt siyasetine karşı da KCK operasyonlarını yürütürken yine AKP’nin bir itirazı olmadı.

CARİ AÇIK BATAĞI…

Buraya kadar AKP-C ortaklığı sorunsuz ilerliyor ve Bülent Arınç’ın deyimiyle, “Güzel Allahım, verdikçe veriyordu”…Hem öyle veriyordu ki, 2008 dünya krizi gelip çattığında herkes sapır sapır dökülürken Türkiye ekonomisi bir sarsıntıdan sonra toparlanıyor ve 2010 ile 2011 yıllarını yüzde 9 ortalama büyüme ile kapatıyordu. Madalyonun “büyüme” yüzüne bakan herkes, “Türkiye mucizesi”nden söz ediyor ve ve gıpta ediyordu. Kimse, madalyonun arka yüzündeki yüksek cari açığı görmek istemiyor ya da “cari açıkla büyüme” yi de bir yöntem olarak başarıyla yürüten Türkiye efsanesi uyduruluyordu.

 Oysa gerçek, AKP-C’nin, adım adım ekonomik batağa saptanmakta olduğuydu. Büyümesini ancak ve ancak dış kaynak girişi ile gerçekleştiren yılda ortalama 40 milyar dolar dış kaynak çeken(ağırlıkla dış borç) iktidarın bu kaynağı döviz kazandıran değil, döviz harcayan sektörlerde, başta da inşaatta kullanması her yıl çemberin daralmasıyla sonuçlanıyordu.untitled

Kaynak:TÜİK ve TCMB veri tabanı

Cari açık ile büyümenin nasıl bir batak olduğu gerçeği ile yüzleşmeye yanaşmayan RTE ve yakın çevresi, bu büyüme efsanesiyle içeride özgürlükleri iyice kısarak  tek tipleştiren” bir politika izliyor; dışarıda da kendisini “bölgesel güç” ilan etmeye kalkıyordu. Bu sayede Irak’ın Kürdistanı’ndaki  petrole de hükemedebileceklerini, Suriye’de Esad’ın devrilmesiyle bölgede alan genişleteceklerini, dolayısıyla Orta Doğu pazarında daha çok at koşturabileceklerini umuyorlardı.

İNİŞE DOĞRU…

Bu kıymeti kendinden menkul Yeni Osmanlıcılık, bu bölgesel güç vehmi, Orta Doğu’daki ABD politikalarıyla çatışıyordu. Suriye, Irak, Mısır hep çatışma alanı oldu. ABD’nin paralelinde duran Cemaat de, bu noktadan itibaren AKP ile çatışmaya başladı. Irak’taki petrol rüyası, Kürt meselesine yaklaşımda AKP ile Cemaat’i (ABD)’yi karşı karşıya getiriyordu. İçeride, döviz kazanamayan ekonomiyi çevirebilmenin tek yolu olan inşaat, perakende, finans, sağlık, eğitim, kentsel yatırımlar  vb alanlarda, RTE ve yakın çevresi hep kendine yontuyor , başta İstanbul rantının paylaşımı konusu olmak üzere, kent rantlarını hamuduyla götürüyorlar, güçlendikçe Cemaat sermayesi ile arayı açıyorlardı. Kayırma, rüşvet alanen yapılıyor ve kendilerini dokunulmaz görüyorlardı. Dahası RTE, başkanlık sistemi ile gücüne güç katma hevesindeydi ve bu, Cemaat’in iyice kenara itilmesi anlamına gelebilirdi. Oysa, iktidarı birlikte kurmuşlardı ve Cemaat hakkının yenildiğini düşünüyordu.

2012 başında 7 Şubat’ta Oslo-Kürt meselesi üstünden MİT operasyonu ile başlayan Cemaat atağını savuşturan RTE, kendini yenilmez görüp açık verdikçe Cemaat cephane yığınağı yaptı ve AKP’nin ABD ile şeker renk olduğu, Gezi ile çizik yiyip kimyasının bozulduğu 2013’ün sonlarında, tam da sandığa giderken yolsuzluk hamlesini patlattı.

Hikayenin sonu nereye doğru seyreder, yaşayıp görürüz.Ama bu, son tahlilde bir paylaşım savaşıdır. Bu gözle izlemek, anlamayı ve ne yapılması gerektiğini kolaylaştırır.

 

Genel kategorisine gönderildi | AKP-Cemaat Çatışması, Bir Paylaşım Savaşıdır… için yorumlar kapalı

RTE mi, Cemaat mi, Askeri Darbe mi ?

Sonucu kestirilemeyen bir filler kavgası yaşanıyor günümüz Türkiyesi’nde. Öyle bir kavga ki, kimin galip geleceğini, ne zaman geleceğini, sonrasında neler olabileceğini kimse kolay kolay kestiremiyor, kehanete yanaşamıyor. Olsa olsa en az üç şıkkı bulunan senaryolardan söz ediliyor. Okkanın altında olmayan tribündekiler açısından seyir zevki oldukça yüksek bir tenis maçı. Kimse koltuğundan kalkmadan oyunu izliyor, kafalar, bir sağa, bir sola çevriliyor ve heyecan dorukta…

 NEREDEYİZ?

 “Neredeyiz ?” sorusuna yanıt olarak, kavganın tam orta yerinde demek mümkün. Taraflar, cephane yığınaklarını önceden yapmışlar ve her atışa karşı atışla cevap veriliyor. Cemaat’in 17 Aralık’ta  yolsuzluklar” üstünden başlattığı amansız atış, ilk elde RTE tarafına büyük hasar verdi ama kısa sürede karşı atağa geçip Cemaat’i bozacak hamlelere girişildi. “Hizmet”in Hakim ve savcıları, polis şefleri, dahası eğitim müdürleri hallaç pamuğu gibi atıldı. Birinci operasyona engel olunamadı ama daha beteri olan ikincinin önü kesildi. İçinde Bilal Erdoğan’ın, Yasin El Kadı’nın ve RTE’nin çok yakınındaki patronların olduğu operasyona, hot-zot ile izin verilmedi, her türlü kanunsuzluk göze alınarak…

Daha radikal adım HSYK’ya yönelerek yapılmak isteniyor.Yargıyı doğrudan Adalet Bakanı’na bağlayarak AKP’lilerin bulaştığı iddia edilen her tür yolsuzluk soruşturmasına, böylece baştan engel konulmak isteniyor. HSYK ile ilgili yasa değişikliği tasarısının Anayasa’ya aykırılığı gün gibi ortada ama ne kadar zaman kazanılsa, o kadar kâr  diye bakılıyor.

 KANA KAN…

 Cemaat kanadının “yolsuzluklar” atışına Cemaat kadrolarını dağıtmak ve yargının önünü keserek yanıt vermekle yetinmeyen RTE, daha kalıcı darbeler peşinde ve Cemaat’i “gizli örgüt”, “Haşhaşin” olarak itibarsızlaştırıp “inine” hapsetme çabasında. Bankasına(Asya)  kılıç sallıyor, FG’nin telefonlarını dinliyor, üstünlüğü eline geçirdiği algısı yaratıyor. Cemaat de boş durmuyor; MİT’in TIR’ını “faş ediyor” , İHH’ya operasyon yapıyor, Roboski katliamından  iktidar ve MİT’i sorumlu tutan,  Paris’teki cinayetlerin MİT işi olduğuna dair belge servisi yapıp Kürt hareketi ile AKP köprüsündeki mayını patlatıyor. Tırpan yiyeceğini bilen her polis şefi, hakim, savcı, bilgisayardaki belgeleri, tapeleri, fotoğrafları kopyalayıp “cephaneye” yığıyor…“Neredeyiz” sorusuna cevap; işte burada;  tam da savaşın ortasındayız…Peki ne olacak?

  PİRUS ZAFERİ

 RTE tarafı, kendini 30 Mart yerel seçimlerine sağ salim atmanın derdinde. İlk hedef, dağılmadan, fazla yara almadan sandığa tek parça ulaşmak. Ama sandık gününe de karşı tarafa, Cemaat’e, ittifak halindeki CHP’ye, hatta MHP’ye olabildiği kadar zarar vererek erişmek.

Bu arada saflarını TSK mağdurları ve Kürt muhalefeti ile tahkim etmek de RTE’nin hesapları arasında. “Size kumpas yaptılar” diye Balyoz ve Ergenekon, hatta KCK davalarını yeniden gördürmek, Kürt siyasetine şirinlikler yapmak, atılan ve atılacak adımlar arasında.

RTE ve çevresinin Cemaat’i, illegal bir çete olarak niteleyip her tür hukuk ve hukuk dışı yolu kullanarak imha etmekten başka yolu yok. Cemaat ve müttefikleri (ABD) açısından ise 30 Mart’a RTE’nin güçlü ulaşmaması gerekiyor. O tarihe kadar olabildiğince hırpalanmış, kan kaybetmiş, kadroları dağılmış, karizması iyice çizilmiş bir RTE görmek istiyorlar. 30 Mart sandığından çıkan oyların, “RTE git!..İstenmiyorsun artık” mesajını içermesini umuyorlar.

RTE’nin, 30 Mart’a kadar hedefine ulaşması, hukuk-mukuk dinlemeyip rakibi Cemaat’i etkisiz hale getirmesi ve bununla AKP tabanını konsolide etmesi, zayıf da olsa bir olasılıktır, mümkündür. Bugünlerde herkes kullanıyor; Nihai getirisi, kazanma yolunda ödenen bedeli karşılamayan zaferlere Pirus Zaferi deniyor. RTE, zafer olsun da, Pirus olsun, fark etmez ruh halinde.

 İKİNCİ YOL

Hedefine ulaşamayacağını anlarsa geriye, RTE’ye ne kalıyor? Teslim olmak? Evet ama ‘kazançlı’ bir teslimiyet. Abdullah Gül tarafından örtülü-açık sunulan bir seçenek var; “haysiyetli teslimiyet”…Nedir o? Şu teklif edilecektir RTE’ye; Kırıp dökmeyi ve debelenmeyi bırak. Seni Cumhurbaşkanı seçelim, sen de partiyi bize bırak. Başbakanlıkta Gül otursun, Cemaat ile ortaklığımız yeniden tesis edilsin. Gül, “Hizmet” ile daha iyi anlaşır. Partiyi derler toplar, 2023’e taşır. Olanları unutalım, birkaç günah keçisi ve iyi bir senaryo ile yolsuzluk dosyalarını kapatalım. Seni ABD de istemiyor, AB haydi haydi istemiyor. Çankaya’da otur, keyfini sür.

 VE DARBE…

 RTE’yi geri çekilmeye  ikna etmek için kullanılacak bir tehdit de ABD destekli bir askeri darbedir. Tarihindeki en derin devlet krizini yaşayan Türkiye’deki kilitlenmeyi, dibe doğru sürüklenişi, NATO, dolayısıyla ABD tribünden izleyemez. RTE’ye önerilen geri çekilmeyi kabul etmemesi, üstelik hukuk dışı tasarrufları doludizgin uygulayıp toplumda kutuplaşmayı, gerilimi yükseltmesi halinde, bir askeri darbe ihtimali daha ciddi olarak hatırlatılacaktır.  Şimdiden başlatılacak, darbeyi meşru kılma, yandaş toplama çalışmaları önümüzdeki zaman diliminde daha da hızlandırılabilir.  Sokaktaki insan canından bezdirilir, yeniden “asker gelse, yoluna koysa” beklentisi yaygınlaştırılır. İçeride ve dışarıda bunun halkla ilişkileri öyle bir yapılır ki, olmaz denilen askeri darbe, devleti restore etmek misyonuyla  bir gecede gelebilir. Bu da ihtimaller arasında vardır. Başvurulma ihtimali gelişmelere göre artabilecektir.

 Bu ihtimallerin hiç biri CHP’ye yaramadığı gibi, ikinci ihtimal , RTE’yi uzaklaştırmada CHP’yi kullanıp sonra bir kenara bırakıyor. Böyle bir konjonktürde CHP, çatışan fillerden eşit uzaklıkta,  demokrasi, eşitlik, adalet ve temiz Türkiye için sokak muhalefeti ile dayanışan bağımsız bir aktör olarak tarih yazabilirdi. Çatışan günah ortaklığını, pislikleri teşhir edip yeni bir gelecek alternatifiyle kitlelere yol gösterebilirdi.  Ama yapmadı,  bu şansı tepmiş görünüyor.

 

Genel kategorisine gönderildi | RTE mi, Cemaat mi, Askeri Darbe mi ? için yorumlar kapalı

Arkitera Söyleşisi: “Mega Projeler, Ekonomideki Mega Çaresizliğin Ürünü”

Türkiye’yi sarsan yolsuzluk operasyonları ile ilgili inşaat ve imar alanlarında da ciddi iddialar var. Yazılarında konuyu geniş ölçekte ele alan Mustafa Sönmez’e biz de geniş ölçekten sorularımızı sorduk. İnşaat ekonomisi ile yolun sonuna gelindiğini belirten Sönmez, Kanal İstanbul, 3.Köprü, 3. Havaalanı gibi projelerin de ekonomideki çaresizliğin ürünü olduğunu söyledi. Sönmez, yolsuzluk operasyonlarının AKP ve Cemaat arasındaki çekişmeden kaynaklandığını belirterek ilginç bir de tespit yapıyor: “Gezi direnişi Cemaate operasyonlar için cesaret verdi.”

Serkan Ayazoğlu: Başlayan yolsuzluk operasyonları kimileri tarafından devlet krizi olarak adlandırılıyor. Siz bu süreci nasıl yorumluyorsunuz?

Mustafa Sönmez: AKP 11 yıldır tek parti iktidarı. Dokunulmazlık gibi bir güç sendromu yaşadığını söyleyebilmek mümkün. Bunun da etkisiyle yasama, yürütme, yargı tekeline doğru ilerliyor. Bu noktaya gelirken de adım adım bütün sistemi kontrolü altına alacak, güçler ayrılığını, muhalefeti etkisiz bırakacak ya da kendi etkisi altına alacak bir rota izledi. Burada da tek başına değildi. Bilindiği gibi AKP, Milli Görüş’ten ayrılan Erdoğan ve Gül ikilisinin Fethullah Gülen Cemaati ile koalisyon olarak oluşturduğu bir iktidar. Dolayısıyla bugünlerdeki çatışmaya kadar aslında bir koalisyon iktidarından söz edebiliriz. Buradan nasıl bir yol ayrımına geldiklerinin nedenleri farklı.

Mesela…

İktidarın paylaşımında bir anlaşmazlık var. Erdoğan’ın tek adam olma gayreti diğer tarafı endişelendiriyor. Kendilerini dışlanmış hissediyorlar. İktidardan pay istiyorlar. Arkada da bıraktıkları çok ciddi yolsuzluklar ve hukuksuzluklar var. Bunları bilmiyor değiliz. Ekonomik olarak da geride özellikle inşaat sektörü ile ilgili olarak çoğumuzun bildiği ama yeterince yargının sorgulamadığı, yargıya gitmeyen, Sayıştay’dan kaçırılan bir dizi yolsuzluk ile usulsüzlük olduğu da biliniyordu.

Filler tepişti, yolsuzluk yargıya taşındı

Peki, bugün hesap sorma adına değişen nedir?

Bugüne kadar hesap soramamak diye bir durum vardı. Ne yazık ki bu hesabı sormak bunların ortaklıklarına kaldı. Yolsuzlukların ortaya çıkması kendi içlerindeki bilek güreşi vesilesiyle oldu. Yargıda ve emniyette kadrolarını yerleştirmiş, büyütmüş olan Cemaat, AKP’nin yolsuzluk gibi yumuşak karnının farkındaydı. Buradan hücum ederek kendisine dershaneler üzerinden yönelmiş etkisizleştirme operasyonuna bu şekilde karşılık verdi. Bu iki kanadın arasındaki kavga meselesinin bugün yapılan bir hamle olmadığının, en azından hazırlığının bugün yapılmadığını bilmemiz gerekiyor. Bağımsız bir yargı olsaydı bunun hesabını çok daha evvelden sorardı. Ancak yolsuzlukların iki filin tepişmesinden ortaya çıkması bir şeyi değiştirmez. Biz zaten yolsuzlukları biliyor, hesap sorulmasını istiyorduk. Şimdi bu trene Cemaat bindi diye biz bu trenden inemeyiz. Bizim için önemli olan ortaya pisliklerin dağılmasıdır. İran’a koyulan ambargo sonucu dönen tezgâhlar, inşaat-imar yolsuzlukları, özelleştirme, medya patronları ve iktidarın ilişkilerinde de çok ciddi kayırma var. Bu dört alanda müthiş hukuksuzluk, yolsuzluk var. Fil tepişmesi sonucu bu yargıya taşınmıştır. Bizim de bunun takipçisi olmamız gerekir.

 

Halkta ciddi güven kaybı var

Büyüme ve gelişmeyi engellemek isteyenler olarak yaftalanmayı nasıl yorumluyorsunuz?

Tüm bu savunmacı durumlar, her şey ortadayken sahiplenme, meseleyi iktidara karşı komplo olarak adlandırma gibi son yaşadığımız olaylar ortada tahminlerimizin de ötesinde bir rüşvet olduğu gerçeğini gösteriyor. Doğru bir soruşturma ile kendilerine kadar gelineceği endişesi de var. Ben burada bizzat Başbakan’ın bilgisi dahilinde bir havuzda toplanan rüşvetler ve avantalar mekanizması olduğunu tahmin ediyorum. Despotluğa giden çürümüş tüm rejimlerde iktidar partisi kendi resmi parti bütçesinin paralelinde bir bütçe inşa ediyor. Bu bütçeyle sistemden bütün rüşvet avantalar toplanıyor. Buradan bütün harcamalar yapılıp, güçleniliyor. Bu havuz partiyi ayakta tutmak, partiyi destekleyen medya organlarını beslemek ve hukuk yoluyla gösterilemeyecek harcamaları karşılamak için kullanılıyor. Ben burada şimdiye kadar rüşvet belgelerinin tek bir bakana, akrabasına, banka müdürüne, müdürün kişisel tasarrufuna ait olabileceğine inanmıyorum. Başbakan’ın bu kadar her şeyden haberi varken, uçan kuşu bilirken, kimse böyle işlerden para yiyemez. Böyle olsaydı niye sahiplensin? Derdi ki, “Ben de karşıyım rüşvete, çıksınlar yargı önüne ve hesap versinler.” Çok ciddi bir güven kaybı oluştu halkta. Çırpınışlar bir şey ifade etmeyecektir.

Gezi Cemaate operasyonlar için cesaret verdi

Sizce muhalefet partilerinde de bir eksiklik söz konusu değil mi?

Etkisiz kaldılar. Mecliste muhalefet hukuksuzluklarla baş edemedi. Bir taraftan yasama etkisiz hale getirilirken, bir taraftan da medya kontrol altına alındı. Medya etkili olabilirdi, bu karanlıkları ortaya çıkarabilirdi. Her tür muhalefete karşı acımasızca davrandılar. Burada yasama da, muhalefet partileri de, aydınlar da ve üniversiteler de sindi. Ama bu korku duvarı Gezi direnişi ile yıkıldı, kırıldı. Gezi direnişi, herkesin dilini çözen, korku eşiğinin geçildiği, herkesin yeter artık dediği bir yer oldu. Bu hükümetin kimyasının bozulmasını sağladı. Cemaatin operasyonlara cesaret etmesi bile bence Gezi direnişi ile oldu.

Cemaatin operasyonlar için Gezi direnişinden beslendiğini ve cesaret aldığını mı söylüyorsunuz?

Bence öyle oldu. Gezi direnişi öyle bir etki yarattı ki şimdiye kadar böyle bir hamleye kalkışmaya endişesi olanlar, zamanlama ve atacakları adımın sonuç verip vermemesi yönünden endişeliydiler. Bu iktidarın bu kadar despotik bir yapıya dönüşmesinde bir dış koruma var. Özellikle Amerika ve Avrupa Birliği etkisi var. Bu iktidara dışarıdan bir şemsiye getirildi. Denildi ki; “Ortadoğu’da ‘Ilımlı İslam’ modelini uygulayabilecek bir heyet var ve bunlar aynı zamanda bütün bölgede ‘Radikal İslama’ karşı örnek olabilirler. İçerde Irak işgali sırasında Amerika’ya güçlük çıkaran orduya da zorluk çıkarıyorlar. Geleneksel yargıyı, sivil bürokrasiyi, anti Amerikancı yapıyı da pasifize ediyorlar. Ekonomi olarak da İMF politikalarıyla uyumlular.” Bu varsayımlarla Amerika bu iktidarın arkasındaydı. Birkaç yılda kendine büyük güçler vehmeden iktidar Amerika’nın da hoşuna gitmeyen işler yapmaya başladı. Ortadoğu’da büyük olma iddiası ile her ne kadar şimdilerde bizim öyle bir iddiamız yok deseler de Amerika’ya bu kuşkuyu saldılar. Bölgede Amerika’nın politikaları dışında Suriye, Irak, Mısır’da bölgesel güç olma yolunda atılan adımlar Amerika’nın kulağına kar suyu kaçırdı. Amerika’nın partneri olma özelliğini yitirdiler. Amerika şunu da gördü, bu iktidar içeride çok ciddi bir kutuplaşma yaratıyor. Gezi direnişi ile birlikte bu kutuplaşma bir devrim kazasına bile yol açabilir. Tüm bunlara bağlı olarak da AKP’nin arkasında durmaktan vazgeçti. Cemaat dış halkanın da AKP’nin arkasından çekildiğini görünce, Gezi ile beraber ciddi bir yıpranma da ortaya çıkınca zamanlama buraya bırakıldı. Seçimlerin yaklaşması da bunda etkili oldu. Gezi meselesi Cemaat’e cesaret vermiştir. Çünkü iktidarı yıprattı, dış dünyada imajı çizdi. İçeride kamuoyu korkularını aştı. TÜSİAD konuşmazken birden konuşmaya başladı. Doğan Grubu farklı bir noktaya geldi. Bunun üzerine de cemaat hamlesini yaptı.

AKP şanslı bir konjönktüre denk geldi

Türkiye ekonomisinin inşaat odaklı olduğu ve bunun yarattığı sakıncalar dile getiriliyor. Sizin bu konudaki düşünceniz nedir?

AKP 2002 yılında çok şanslı bir konjonktüre denk geldi. Çünkü iktidar olduğunda bir önceki koalisyon hükümetinin 2001 krizine dair bütün problemleri çözdüğünü gördü. AKP, Kemal Derviş ve IMF işbirliğinde hem kamu maliyesine dair pürüzler giderilmiş hem bankacılık sistemi elden geçirilmiş, hem de özelleştirmenin önü açılmış bir ekonomi devraldı. Dış dünyada da iyi bir konjonktür vardı. Likit bolluğu vardı ve bu para gidecek adres arıyordu. Dolayısıyla bir anda AKP iktidarı dışarıdan kaynak para çekebilecek zaman aralığında iktidara gelmiş oldu. Türkiye ekonomisi kendi kaynaklarıyla büyüyemiyordu. Ekonomi birikim yapamıyor, kendi sermayesi büyümeye yeterli olmadığı için dış kaynak kullanıyordu. Dış kaynağın gelebilmesi için de ekonomik istikrar iklimi olması gerekiyordu. Bu iklim 2002’den sonra tesis edildi. Dolayısıyla gümbür gümbür yabancı sermaye gelmeye başladı. Kimisi borsaya geldi, kimisi doğrudan yatırıma geldi. Özelleşme projelerine katıldılar, Türkiye’deki bankaları satın aldılar ve kısmi olarak yeni yatırırım da yaptılar. Ama bankalar daha çok Türkiye’ye kredi açtı.

Kaynaklar akıllı kulanılmadı

Peki, Türkiye bu süreci nasıl değerlendirdi?

Bu kaynak iki türlü kullanılabilirdi. Akıllı kullanım, bu kaynağın döviz kazandıracak şekilde değerlendirilmesiydi. İhracata dönük sanayi yatırımlarında kullanılabilirdi. Akılcı bir turizm, lojistik vs yatırımları olabilirdi. İkinci kullanım biçimi ise bu kaynağı iç pazara dönük yatırım olarak değerlendirmekti. İlki bir fırsattı ama bu yapılmadı, işin kolayına kaçılarak iç pazara dönük yatırımlar yapıldı. Bunun başında da inşaat geliyordu. Hükümet inşaatı biraz da TOKİ eliyle başlattı ve TOKİ’yi lokomotif haline getirdi. TOKİ üstünden özellikle prestij yatırımlar ciddi bir çekici güç oldu. Aynı zamanda İstanbul’u küresel kent yapmak için gerekli altyapıyı, uluslararası sermayenin ilgi göstereceği ofis yatırımlarını sağlamak hedefiyle kaynaklar birden bire inşaat sektörüne yöneldi. Sektör neredeyse teşvik gördü. Dışarıdan gelen kaynakla üretim yapılıyor, vergi ile hazineye kaynak giriyor. Bu vergi ile birlikte kamusal yatırımlar ilerliyor. Marmaray gibi muhtelif altyapı yatırımları, kısacası belediye yatırımlarının hepsi dış dünyadan gelen kaynak ve yarattığı vergi imkanı ile yürütülüyor.

Sanayiciler bile inaşaata yöneldi

Yani…

Dolayısıyla 11 yılın sonunda 600 milyar dolarlık inşaat harcaması olduğunu tespit ediyoruz. Bunun üçte birini kamu, üçte ikisini özel sektör yapmış. Ortaya öyle bir şey çıktı ki, inşaat kaçırılmaması gereken bir fırsat olarak görülürken, yılların sanayicileri, iş dünyası bile bundan geri kalmamak için yarıştı. Vestel örneğini ele alalım. Kara yollarının arsasının üzerine binayı kondurdular. TOKİ müteahhitliği dışındaki diğer büyük inşaat faaliyetlerini ele alırsak bu sektöre girmeyen kalmadı. İnşaat belirleyici sektör haline geldi. Sanayi ise çimentodan tutun diğer malzemelere kadar bunlarla dönmeye başladı. Taş ocakçılığı, mermer gibi sektörlere de hareketlenme geldi. Ama unutulan şudur ki, bunların hepsi iç pazara dönük faaliyetlerdir. Bina ve konut yapıyorsunuz, bunu dışarıya satmıyorsunuz. Bu size döviz kazandırmıyor. Üstelik buna karşılık döviz harcatıyor. Yılda satılan gayrimenkulleri alt alta koysanız üç milyar dolar ediyor. Halbuki sanayi ihracatınız 100 milyar dolar. Demek ki gayrimenkulle döviz kazanamıyorsunuz. Ortaya dışarıdan kaynak harcayan ama döviz üretemeyen, cari açığın arttığı bir Türkiye çıkmış oldu. Bunda da bu inşaat sektöründe yaşanan abartılı vurgunun iktidarın ayağına dolanan en önemli etkenlerden birisi olduğunu düşünüyorum.

 

Kuzey Ormanlarına girmek çaresizlik

Mega projeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu projelerin aslında acilen durdurulması gerekir. Çünkü kentin anayasası sayılan çevre planlamasına aykırı. Öncelikle burada hukuksuzluk var. Bir çevre katliamı var. Her şeyden önce Kuzey Ormanları, su kaynaklarının korunması, şehrin bu tarafa yayılmaması için alınmış kararlar var. Ne kadar ilerlerse ilerlesin 3. Köprü’nün, 3. Havaalanı’nın, Kanal İstanbul gibi felaketlerin de durdurulması gerekiyor. Bunlar çaresizlik, tükenmişlik sonucu başvurulan projeler. Başka bir şey üretemiyorlar. Bu saatten sonra ihracatçı, sanayici olmak zorlaştı. Bu 10 yıl önceki bir fırsattı. Sanayi Anadolu’daki küçük, orta ölçekteki firmalara bırakıldı. Büyük firmalar sanayi yatırımı yapmadılar. İşin kolayına kaçıldı. Sermayede birikimin devam edebilmesi için “gittiği yere kadar” deyip bir kulvardan yürümek istediler. Varsa yoksa İstanbul’un rantını biraz daha köpürtmeye, oradan yol almaya kendilerini mecbur hissettiler. Bütün risklere rağmen kuzeye girmeyi göze aldılar. Dolayısıyla bu bir çaresizlik.

Çevre, kent konuları ayaklarına dolanıyor

Kamu-özel ortaklığı modeline nasıl yaklaşıyorsunuz?

Burada da yaptıkları aslında bu yüzük taşını göstererek yabancıları çekmektir. Bütün bu projelerde kamu-özel ortaklığı diye bir model uygulanıyor. Bu modelde devlet hizmeti almayı garanti ediyor. Bu “Sen bu köprüyü ve işi yap. 50 yıl senden bu hizmeti alacağım. Hatta bunun yanında sana oralarda başka rant getirecek hizmeti yapmana da izin vereceğim” demek. Bunu alan firmalara bu işi birlikte kotaracak yabancı yatırımcı bulup getirmeleri mükellefiyeti getiriyor. Bu kamu özel ortaklığı hikayesi yabancılara da cazip geliyor. Neden? Çünkü alıcısı hazır. Köprü yapıyorsun ve devlet sana şu kadar fiyattan olacağını, ne kadar araba geçeceği garanti ediyor. 3. Havaalanı başta yoktu. Köprü vardı ve köprüye alıcı bulabilmek için, daha cazip hale getirebilmek için çekici olsun diye vitrine havalimanı da koyuldu. İki tane uydu şehir, Kanal İstanbul Projesi birbirini etkilesin, yabancılarla beraber mega projeler kotarılsın sermaye birikimi devam etsin isteniyor. Burada ne çevre ne hukuk ne de kent kaygısı yok. Hiçbiri kale alınmıyor ama ayaklarına dolanıyor.

Mega projelerin akamete uğraması muhtemel

Peki, projelerin finansal açıdan geleceğine dair öngörünüz nedir?

Başlarındaki belaları atlatsalar bile dünyadaki hava döndü. Amerika’da para politikası değişti. Birdenbire Türkiye gibi ülkelere gelen yabancılar yüzlerini başka tarafa çevirdi. Sermaye akışı artık kolay değil, yabancılar bu politik krizle beraber daha çok çıkıyorlar. Birden bire döviz kuru patladı ve hiç tahmin etmedikleri yere geldi. Bütün bunlar Türkiye’ye kaynak akışını zorlaştırıyor. Bu durum bütün bu projelerde dönen hukuksuzlukların, yolsuzlukların aynı zamanda ortaya çıkmasına vesile olacaktır. Her türlü çevre, kent katliamının sorgulanmasına neden olacaktır. Aynı zamanda iktidarın çok büyük güç kaybıyla beraber mega proje dedikleri işlerin de akamete uğraması muhtemeldir.

Kapitalizm gidecek bir yeri olmayınca doğayı ve insanı çürütür

Ama projeler dursa bile Kuzey Ormanları erimeye devam ediyor…

Suç işliyorlar. Başbakan da zamanında buna cinayet dedi. Kapitalizm böyle bir şeydir. Gidebildiği kadar gider, engel çıktığında da doğayı ve insanları çürütür. Çünkü başka gidebilecek yeri kalmamıştır. İktidarın durumu da böyle. Başka gidebileceği yeri kalmadığı için betonlaşma yoluna gittiler ve ayaklarına dolaştı. Bakın benzer bir inşaatla ilgili olmayan serüven Kürt bölgesindeki petrollerle ilgili. O bölgenin petrollerini alıp faydalanmak için Kürt Bölgesi ile Bağdat’ın arasını açmak, giderek Kuzey Kürdistan’ı oradan koparıp Türkiye’ye bağlamak gibi aç tavuğun kendini darı ambarında görmesi gibi serüvenlere girdiler ve Amerika’ya çarptılar. Amerika çok ciddi bir uyarı yaptı.

Politik krizden ekonomik krize doğru gidiş var

“AKP inşaatla anılıyor ve öyle anılacak” demişsiniz. Sürdürülebilirliği nedir bu durumun?

Bence daha fazla gitmez. Bunun için zaten Kuzey Ormanları’na girme peşindeler. Artık sona geldi ve dibini kazıyorlar. Ortada çok ciddi bir konut stoku var. Bu kriz ile beraber konut stoku nasıl eritilecek? Yükselen döviz kuruyla nasıl baş edilecek? Bütün inşaat firmaları dışarıdan kredi kullandılar, tahminleri dolarları 1,80 ile ödemekti. Şimdi 2,20 TL ile ödemek durumunda kalacaklar ve ödeyemeyecekler. Önümüzdeki günlerde bilançolara çok ciddi kambiyo zararları yazılacak ve şirketler başladıkları işleri bitiremeyecekler. Böylelikle ellerindekilerini satmakta zorlanacaklar. Dolaysıyla bu politik krizden ekonomik krize doğru bir gidişat var.

 

Genel kategorisine gönderildi | Arkitera Söyleşisi: “Mega Projeler, Ekonomideki Mega Çaresizliğin Ürünü” için yorumlar kapalı