Yabancının İştahı Kaçtı, Kaçmaya Hazırlanıyor

2013 Mayıs ayı, hem dünya, hem Türkiye ekonomisi için bir kırılma ayı oldu. 17 Aralık 2013sonrasında  ise Türkiye ekonomisi, dış rüzgârlara ek olarak  AKP-Cemaat çatışması ile patlayan politik krizin etkisi altına girdi. Böyle bir durumda, Türkiye ekonomisi için yaşamsal önemi olan yabancı yatırım girişi nasıl gelişti, kısa vadeli yatırımları olan yabancıların tutumu ne oldu ve bu, döviz fiyatlarına ne yönde etki yaptı, ileride nasıl etkileyecek? Bu sorular, hemen her gün tartışılıp konuşuluyor. Özellikle dövizle borcu olan, ithalat- ihracat yapan ya da dövizle harcaması olan herkesi yakından ilgilendiriyor.

GİRİŞ YAVAŞLADI

2013 Mayıs’ında FED Başkanı Bernanke’nin,  ABD’nin “çıkış” planı ile ilgili konuşmaya başlaması, tahvil alımlarını azaltarak bu adımı atacaklarına dair niyet beyan etmesi, Türkiye’nin de dahil olduğu “yükselen” ülkeler”e, ehveni şer koşullarda park etmiş yabancıların bir anda yüzlerini ABD’ye dönmelerine yol açtı. Mayıs’tan başlayarak Türkiye; Brezilya,G.Afrika,Endonezya gibi ülkelere yabancı yatırım girişi azalmaya başladı. Hiç gelmedi değil, hızı yavaşladı. Bu da anında döviz fiyatlarına yansıdı ve dolar hızla değer kazanmaya başladı. 

Merkez Bankası dün Kasım ayı cari açık verilerini yayımladı. Bu son verileri dikkate alarak yabancı yatırım trafiğine bakıldığında, Mayıs-Kasım döneminde yabancı yatırım tutarının 21 milyar dolar dolayında kaldığını, oysa 2012’nin aynı döneminde yatırımın 50 milyar doları geçtiğini görebiliyoruz. Bu, 50’den 20’yvvöe önemli bir yavaşlamayı işaret ediyor.

 

Kaynak TCMB veritabanı

2012’nin Mayıs-Kasım döneminde giriş yapan 50 milyar dolarlık yabancı yatırımı, cari açığı finanse ettiği gibi döviz rezervine takviye yapıyordu. Nitekim, o zaman diliminde rezervlere 20 milyar dolara yakın bir katkısı olmuş yabancı girişlerinin. Ya 2013 Mayıs-Kasım’ında? Aynı rüzgârın sürmediğini görüyoruz. Bu dönemde yabancı yatırım girişi cari açığı karşılamaya yetmediği gibi, yastık altında tutulan, yurt dışında alıkonan dövizin (net hata-noksan) açığı kapatmak üzere getirildiğini ve bunun 9 milyar doları bulduğu görülüyor. Rezervden de 1 milyar dolarlık bir takviyeye ihtiyaç duyulmuş açığı finanse etmek için. Bu durum, yabancı kaynak girişinde önemli bir yavaşlama olduğunu, 5’lik vitesin 2’ye kadar düştüğünü gösteriyor.

Doların 1.80 TL dolayında seyrettiği Mayıs 2013 başında  FED rüzgârıyla önce 1.90 TL’ye, oradan 2 TL’ye  ve nihayet 2013’ü bitirirken 2.20 TL’ye çıkmasında, bu yabancı yatırım girişindeki azalma elbette etkili oldu, politik krizin büyümesi ile sorunun artacağı söylenebilir.

YABANCI ÇIKTI MI?

Bu arada hem dışarıdaki hem de içerideki ekonomik iklimin üstüne, 17 Aralık ile birlikte Türkiye’de politik iklimin değişmesi, yabancıların çıkışını hızlandırdı mı? Veriler, yabancı yatırım girişinde azalma olmakla beraber, yabancıların portföylerini boşaltıp gittiklerini henüz pek göstermiyor.

jj

Kaynak:TCMB, BDDK 

 Yabancı yatırımcıların, getirdikleri dövizi, TL’ye dönüştürerek hisse senedine, devlet tahvillerine yaptıkları yatırımlar ile Türk bankalarına mevduat olarak yatırdıklarının toplamı  Haziran 2013’te 145 milyar dolara yaklaşıyordu. Doların hızlı değer kaybı sırasında TL’den çıkamayan yabancıların portföy değerleri düştü ve 2013 sonuna gelindiğinde bu nedenden dolayı portföy yatırımları toplamı 130 milyar dolara düştü. Bu 15 milyar dolarlık azalışı,  yabancıların çıkışından çok, TL üstünden yatırımlarının doların değerlenmesiyle erimesine yormak gerekir.

Politik krizin alevlenmesi, derinleşmesiyle yabancı yatırımcı girişinin daha da yavaşlayacağını, kısa vadeli yatırımcının da kurda bir gevşeme ile dolara dönüp çıkabileceğini söylemek mümkün. Buna karşılık düşük büyümeye rağmen belli bir meblağda katılaşan cari açığın ve önümüzdeki 12 ayda 165 milyar doları bulan dış borç geri ödeme yükümlülüğünün dövize talebi artıracağı, bunun da kuru  yukarı itmeye yol açacağı söylenebilir. 

 

Genel kategorisine gönderildi | Yabancının İştahı Kaçtı, Kaçmaya Hazırlanıyor için yorumlar kapalı

Yolsuzlukla Devlet Soyulmaz; Emekçiler Soyulur…

Bugünlerde sabah-akşam duyduğumuz sözcüklerden bir demetle başlayalım; Resmî belgede sahtecilik, özel belgede sahtecilik, ihaleye fesat karıştırma, ticarî sır niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması, banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması,  rüşvet, zimmet, irtikâp, denetim görevinin ihmali, görevi kötüye kullanma, göreve ilişkin sırrın açıklanması,  kamu görevine ait araç ve gereçleri suçta kullanma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama…

 Tümü “yolsuzluk” başlığı altına giren bu suç türleri, neredeyse “devlet” kadar eski. İstanbul Arkeoloji Müzesinde M.Ö. 4000 yıllarına ait “Sümer Okul Günleri” adlı bir Sümer tableti var. Rüşvetin ilk belgesi sayılıyor. Sümerolog Veysel Donbaz’ın çözdüğü 2300 yıl önce Brahman Başbakanının yolsuzluğun 40 yolunu saydığı bir tablet bu. Eski Çin’de rüşvet öylesine yaygınmış ki, çareyi maaşlara eklenen  yang-lien” adlı “bahşiş”te bulmuşlar.

Dante’nin eserlerinde , yedi yüz yıl önce, rüşvetçiler cehennemin en derinindedir,  Shakespeare, oyunlarında yolsuzluğa yer vermeden edemez. Resmi tarih, Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünü hazırlayan önemli nedenlerin başında “rüşvet”i sayarken pek de haksız sayılmaz…(*)

 EMEKTEN ÇALMA

 Devlet kadar eski yolsuzlukta, çalınıp çırpılanlar, kayırmalar, hep, “Devletin soyulması” , “Hazine’nin yağmalanması” olarak adlandırılır. Devletle başı hoş olmayanlar ise buna sadece omuz silkerler.”Devletin malı deniz, yemeyen domuz” lafı, biraz da buradan türemiş olmalı. Oysa “devletten çalınan”, aslında Sümer, eski Mısır, Roma zamanında “köle emeğinden”; ortaçağın feodal devletinde “köylü serften”, Osmanlı’da “köylü emeği”nden çalınandır  ve nihayet Türkiye kapitalizminde sayıları 16 milyonu aşan  işçinin ürettiği “artı-değer”den, emekten çalınandır.

 Yolsuzlukla çalınanın özü, karşılığı ödenmemiş emektir, yani ücretlilerin ürettiği değerden, “ücret”ten arta kalan, kâr, rant,faiz olarak sermayedar ile paylaşılırken bir kısmı da “vergi” olarak sistemi işletmesi için devlete gider. Dolayısıyla “vergi”nin kaynağı da artık-değerdir. Bu verginin belli kısımları , yolsuzlukla belli sermayedarlar lehine kullanılır. Örneğin devlet için mal ve hizmet almada bir firmaya ayrıcalık tanınırken, firma lehine ortaya çıkan avantajın bir kısmı rüşvet olarak da bürokrata, siyasetçiye ödenir. Paylaşılan, vergi olarak Maliye’ye giden artık-değerdir.

 TRANSFER…

Devletin bir yatırımı, bir firmayı kayırarak hem de rayiç bedelin üstünde ona yaptırması, yine kaynağı artık-değer olan verginin, o firmaya aktarılma biçimidir, alınan rüşvet de , yine artıktan bürokrata düşen parçadır.

İmar yolsuzlukları sırasında paylaşılanlar, kayırılan firmaya sağlanan kazançlar ise, tüm yurttaşlara ait olan kent arsası rantının belli firmalara tahsisidir. İmara açılan kamu arsaları, tüm kentlileri ilgilendiren imar planları, tüm kentlilere ait kent rantlarının, onlardan çalınarak bu arsalar üzerine bina dikenlere aktarılmış parçasıdır aslında.

 Hele ki, orman, mera, su havzalarını imara açma ve ondan belli firmaların yararlanmasını sağlama, yine toplumsal zenginliğin karşılıksız aktarılması, karşılığında da rüşvet adı altında ondan pay almaktır.

Özelleştirmeler, bir başka tür artık-değerin aktarılma biçimidir. Satılan kamu kuruluşları, kamu fabrikaları, santrallar, kamu binaları, kamu arsaları, son tahlilde öncelikle kaynağı artık-değer olan vergilerle inşa edildiler. Borçla inşa edildilerse, borcun faizi vergiden, dolayısıyla artık-değerden ödendi. Bunları özelleştirmek demek, kamuya ait artığın devri anlamına gelir. Hele ki düşük fiyatla, firma kayırarak aktarma, artığın bu kez öteki kapitalistleri de ekarte ederek belli bir kesime, yandaşa aktarılması anlamına gelir.

Tüm topluma ait akarsular, dereler üstüne HES inşa izinleri, herkese ait yer altı-yerüstü kaynaklarını, madenleri, taşocaklarını belli firmalara işletme hakkı verme, yine topluma ait zenginliklerin belli firmalara tahsisidir, zenginliğin transferidir ve alınan rüşvet, toplumsal zenginliğin tırtıklanmasıdır.

 RÜŞVET DÖNEMİ…

 Rüşvet ve yolsuzluk, en çok da henüz burjuva demokrasisinin yeterince yerleşmediği, şeklen var olduğu ama esasta işlemediği kapitalizmlerde görülür. Türkiye de bu kategoridedir. Hele ki son 10 yılın Türkiyesi…Yasama-yürütme ve yargının AKP ve FG Cemaati elinde paylaşıldığı, muhalefetin işlevsiz kılındığı , emek sınıflarının örgütsüzleştirildiği ve baskıyla, tehditle sindirildiği son 10 yılın Türkiyesi, yolsuzluğun tavan yaptığı dönem olarak tarihe geçecektir.

TBMM’ye denetim görevini yaptırmayan, Meclis adına denetim raporları hazırlayan Sayıştay’ı işletmeyen, üstüne bir de yargı kurumlarını sindirerek soruşturmalara engel olan AKP rejimi, yolsuzlukların ta devletin zirvesine uzandığı iddiasını güçlendirmiş bulunuyor.

 MERKEZİ RÜŞVET…

Yolsuzluk, kişisel tasarruf için, kişilerin cebi için olduğu kadar “kurumsal tasarruf” olarak da “merkezi” ya da “ademi merkezi” biçimde örgütlenmiş olabilir.  Bu mekanizma, bir tür iktidar partisinin “paralel bütçesi, örtülü ödenek kaynağı” gibi çalışmaktadır. Giderek güçlenen bir iddia, Türkiye’de İran’a doğalgazın bedelinin altınla ödenmesi, imar-inşaat alanındaki yolsuzluklar, özelleştirmeler sırasındaki yolsuzluklar ve belli medya patronlarının verilen medya desteği karşılığı kollanması, belli özel hastanelerden sağlık hizmeti satın alınması, enerji lisanslarının belli firmalara dağıtılması sırasında sağlanan milyarlarca TL’lik rüşvetin bir havuzda toplandığı ve oradan Başbakan’ın bilgisi dahilinde harcandığıdır. AKP’nin yerelde “ademi merkeziyetçi paralel bütçeleri”nin olduğu da iddialar arasındadır. Bütün bunların açıklığa kavuşması, yargının soruşturmaları bağımsızca yapmasından geçmektedir. Bunlar engellendikçe, iddiaların soru çengelleri hep akıllarda asılı kalacaktır.

 (*) Rüşvetin tarihi ve mevzuatı ile ilgili olarak,  Bülent Tarhan,”Yolsuzlukla Mücadele:Kanunlar,Yönetmelikler…”, TEPAV Yayını , kaynağa bakılabilir

 

 

Genel kategorisine gönderildi | Yolsuzlukla Devlet Soyulmaz; Emekçiler Soyulur… için yorumlar kapalı

Politik Kriz, Ekonomik Kriz; Gidiş Nereye ?

 Türkiye’de bugün yaşananların bir benzeri, acaba başka bir ülkede, başka bir tarihte yaşandı mı? Yaşandıysa nasıl sonuçlandı? Başka ülke deneyimlerini bilemem ama Türkiye tarihinde böylesi ilk kez yaşanıyor.

TARİHTE İLK KEZ

Türkiye cumhuriyeti tarihine baksanız, tek parti iktidarında CHP içi farklı kanat çekişmeleri var, içinden sonradan kapatılacak parti üretecek kadar; ama bir iktidar krizine yol açacak boyutta ve muhtevada olmadı bu ayrışmalar o dönemde.

DP dönemi, iktidar içi değil, iktidar ile muhalefetin kıyasıya kavgası ve 27 Mayıs’a götüren bir çekişmedir. 1960-80 dönemindeki koalisyon hükümetlerini oluşturan partiler arasındaki çekişmelere de benzemiyor bugünkü yaşananlar. 12 Eylül 1980 öncesi Birinci ve İkinci MC koalisyon hükümetlerini hatırlayın; bakanlıklar paylaşılır ve herkes gücüne göre kadrolaşırdı ama paylaşım, yasama, yürütme alanlarındaydı; bugün olduğu gibi, “yargı”nın diğer erklerle çekişmesi yaşanmadı pek…

Bugünkü duruma, 12 Eylül sonrası yaşanan ANAP tek parti iktidarı ve izleyen koalisyon hükümetlerinde de  rastlanmadı. Böylesi ilk kez yaşanıyor; ilk kez dıştan görünümü “tek parti”, ama içi, politik İslamın farklı cemaatlerinin koalisyonunu olan bir rejim var. İlk kez bu cemaatlerden biri yargıda ve emniyette etkin bir kadrolaşma ile yasama ve yürütme erklerini bu kadar köşeye sıkıştırdı.

Erkler arası çatışma, tabii ki daraltılmış kadrajdan görünen kısım. Kadrajın gerçeği bize, bu çatışmanın sermaye sınıfı fraksiyonları arasında, onların farklı dünya tahayyüllerine ve bunun için sürdürdükleri iktidar mücadelelerine kadar çok boyutlu olduğunu gösteriyor.

 YARGIYI FELÇ ETMEK

Bu hakim sınıf çatışmasının taraflarından FG Cemaatinin hücumcu gücünü Yargı’daki kadrolar oluşturuyor. RTE ve çevresi, şu an savunmada. Cemaat, yolsuzluk gibi “münbit” bir kanattan bindirmeyi üst üste yaparak AKP’yi bunalttı. Belli ki iyi çalışılmış ‘kanat bindirmeleri’ bunlar. Aylar, belki birkaç yıl önce başlatılmış, teknik takipler, fotoğraflar, diğer kanıtlar… Her hamlenin sonrası düşünülmüş gibi. Güç zehirlenmesi yaşayan RTE ve çevresi, kendilerini öylesine dokunulmaz hissetmişler ki, çalıp çırpmayla ilgili pek “ihtiyatsız” davranmışlar; Cemaat ve müttefiki “dış dinamik”,  bunların hepsini kullanmayı biliyor.

RTE, umutsuzca, Cemaatçi “yargı”nın önünü kesmeye çalışıyor, bir yandan yapabildiği kadar hakim,savcı tayinleri ile soruşturmaları engellemeye çalışıyor, bir yandan da Anayasa Mahkemesi’nden döneceği kesin olsa da, vakit kazandıracak yasa değişikliği için çabalıyor. Amaç, yapabileceği kadar başlatılmış ikinci dalga operasyonları engellemek, soğutmak, çarpıtmak. Yanı sıra Zekeriya Öz örneğinde olduğu gibi, cemaatçi yargıyı itibarsızlaştırmak, bu yapılanların yolsuzluklarla ilgili olmadığına, uluslararası bir komplonun ürünü olduğuna kamuoyunu inandırmak…Yalnız, o kadar fena yakalanmış halde ki RTE ve çevresi, üst üste hata yapıyorlar, özellikle dış kamuoyuna madara olmuş durumdalar.

 DİLİP-AK’A GÖRE…

 Bundan sonra olacakları RTE muhibbi yazarlardan öğrenmek de bir yöntem; Örneğin 11 Ocak tarihli yazısında Akit’ten Abdurrahman Dilipak bakın neler diyor; “  O kadar çok senaryo var ki! Şimdi 2 bakanın daha adı ortaya atılacak. Kasetler, dosyalar havada uçuşacak.. AK Parti’de bir çözülme için ellerinden geleni arkalarına koymayacaklar.. Eğer bunu bu arada başarabilirlerse seçimi erteleyebilirler de.. Ama çok zor! “ Dilipak böyle demekle beraber uyarıları da eksik etmiyor; “ Umarım AK Parti, kendi içindeki AKP’lileri de ayıklar.. Hatta, büyükşehir, il belediye başkan adaylarını da yeniden gözden geçirse ne iyi eder. Zor bir döneme girerken daha dirençli, dürüst, bilgili ve cesur adaylara ihtiyaç var. Kaset ve dosyası bulunanlara yönelik tehdit ve şantaj ihtimalini de hesap etmek gerek., ilçe belediye başkanları değil sadece, belediye meclis üyelerinin de derin ve paralel ilişkileri, kadın ve para konusunda muhteris olup olmadıkları ince elenip sık dokunması gereken bir durum.. Keşke bu adamlar elenmeden kendileri izin isteseler.”

Bunlar, muharebenin daha çok uzun süreceğini ve giderek “şenleneceğini” gösteriyor.

 EKONOMİK KAOS

Bu arada, çırpınış, panik, beraberinde çılgınlığı, paranoyayı da getiriyor. Cemaat’in bankası olarak bilinen Bank Asya’ya dönük AKP operasyonu, Bakan Ali Babacan’ın bile ağzını yüreğine getirdi. Bank Asya’dan, THY başta olmak üzere kamu kuruluşlarının yoğun biçimde mevduat çekmeleri; İçişleri Bakanı’nın bu bankayı hedef göstermesi ile banka, batmanın –şimdilik-eşiğinden döndü. Cemaatin yürüttüğü kampanya ile eksilen mevduatın yeri doldurulmaya çalışıldı. Bu tür “çılgınlıklardan” geri durulmayacağı anlaşılıyor ama daha vahimi, ekonominin genelinde yaşanan erozyon.

Ekonomi ile ilgili bakanlar karanlıkta ıslık çalarak, bize bir şey olmaz, türküsünü söylüyorlar ama dövizdeki tırmanışta kendini ifade eden sermaye kaçışı ve yeni sermayenin uzak duruşu, ekonomik krizin habercisi. Merkez Bankası, 2.20 TL’yi gören dolara müdahaleye hiç cesaret edemiyor. Belli ki “umutsuz vaka” olarak görüyor. Politik krizin nereye yöneleceğini, derinliğini kestiremiyor ki…Niyetlenip rezervden döviz satmaya kalksa, sünger misali, saldığı her dövizin emileceğinden endişeli. Piyasada iyice madara olmak da var. Hele ki, “Dolar yılı  1.92 TL ile kapatır” gafı ile bir kez madara olmuş bir MB Başkanı varken…

 DEFETMELİ..

 Fitch, Moody’s,’den sonra bir karamsar değerlendirme de S&P’den gelir bu hafta. Yarın açıklanacak cari açık verisi , onu takip eden gün açıklanacak işsizlik verisi hiç iç açıcı olmayacağı gibi yabancı yatırımcıyı da biraz daha uzaklaştıracak. Şimdiden bir dizi yatırım niyeti askıya alındı. Konut almaya, kredi kullanmaya niyeti olanlar, “dur bakalım”a geçtiler. Bu döviz kuru ile yapılan her ithalat, enflasyon olarak dönüşe başladı bile. Doğalgaz zammını “evde zor tutuyorlar”. Devamı elektrik zammı demek zaten.

 Politik kriz aşılmadıkça, ekonomik kriz mukadder. Ondan sonra da çık çıkabilirsen işin içinden…Bütün bunları halkın başına örenlere seyirci kalmayıp, politik krizlerini de,  davet ettikleri ekonomik krizi de alıp başlarına çalmak, süpürüp atmak, tek yol…Aksi taktirde, çılgınlıkları, paranoyaları, entrikaları ile yangın yerine çevirdikleri bu ülkede milyonlarca masuma da ağır bedeller ödetecekler…

 

 

 

 

Genel kategorisine gönderildi | Politik Kriz, Ekonomik Kriz; Gidiş Nereye ? için yorumlar kapalı

Conflict between Gülen Movement and Turkey’s ruling AKP reflected in business world

Mustafa SÖNMEZ – Hürriyet Daily News, 11-1-2014

Demonstrators protest to demand the government’s resignation after the graft scandal in this Dec 27 file photo. Turkey’s top business organizations have also voiced divergent stances regarding the political tension sparked by the probe.

It is like this in every country. The semi-official civil organizations of the business world are known to be the most important pressure groups steering economic, social and political developments of each country. The composition, organizational level, short and long term targets of these groups may differ in each era.

In Turkey, besides the organizations of the business world under the umbrella of the Turkish Union of Chambers and Commodity Exchanges (TOBB) which has a semi-official status, other civil organizations of businessmen gathering entrepreneurs of various characteristics also effect economic and political courses. The biggest and the most influential among them is the Turkish Industry and Business Association (TÜSİAD) which represents major holdings and capital groups. Major employers are also organized in the social politics field under The Confederation of Turkish Employers Unions (TİSK).

Outside of these structures, there are also organizations of the segment that is called the Islamic capital. The business world organizations that are close to Prime Minister Erdoğan are organized under the umbrella of the Independent Industrialists and Businessmen’s Association, abbreviated as MÜSİAD. Those segments that are close to the Fethullah Gülen community are organized under the Turkish Confederation of Businessmen and Industrialists (TUSKON). Besides these, there are several businessmen’s associations at the regional and sectorial levels.

After 2003, while MÜSİAD and TUSKON that were close to the Justice and Development Party (AKP) government were in a rising trend, TÜSİAD fell into a more defensive position. The TOBB on the other hand, even though it has a more heterogeneous structure, holds a closer position to the AKP government, in a balancing mission to the TÜSİAD. (*)

In political crisis 

Dec. 17, 2013, is already considered as a milestone in Turkish political history. The corruption operations launched on this date have already caused the resignation of three ministers, the arrests of their sons and a reshuffle in the Cabinet. Each day, a huge zone dispute among the executive, legislative and judicial powers is happening. While it is being watched with curiosity where this political crisis is going to evolve, the position of the organizations of the business world is also a matter of curiosity. From their statements, it is becoming clear which organization stands where.

The business world, as expected, is concerned with the reflections of the political tension in the economy. Chairman of MÜSİAD Nail Olpak had a “principled” approach on the subject:

“It is our mutual wish that no matter where it came from and who brought them up, regardless of their content and interlocutors, corruption and bribery claims are investigated to the end. It is a must that this period is processed without making concessions from the independence of the judiciary and the rule of law.” After this, he expressed concerns on the negative effect of the political crisis on the economy. “We are able to see closely those matters that affect the economy negatively since the Gezi incidents. Recently, we are following with concern the atmosphere that was created by the investigation launched on Dec. 17 based on corruption and bribery claims, from the angle of damages it has and it will inflict on the country’s economy and the environment of confidence.”

The third leg was the covert implication of a “conspiracy” in harmony with Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan; however, Olpak preferred the word “effort” instead. “In an era when we will have the presidential and general elections after local elections, possible effects, including economy, of what is happening because of this investigation are perceived in the public as an effort toward the political field; this should not be permitted.”

What do they say?

The umbrella organization of the capital owners known for their closeness to the community, TUSKON, again, as expected, expressed in a clearer way than MÜSİAD the existence of corruption and bribery. Chairman of TUSKON Rıza Nur Meral said, “Bribery is like cancer in the state, unless it is stopped at the right time, it would spread to the whole body and collapse the whole system.” He added, “It is extremely grave that the current claims include four Cabinet ministers and their sons, bureaucrats at various levels and citizens of some other countries.” The Chairman also had things to say about possible obstructions and barricades during the proceedings: “Each and every step taken during the investigation and trial period not only should comply with the democratic state and rule of law but also with universal rules of law we are bound by with international pacts we have signed.”

It has not gone without notice that the chairman of TUSKON did not join the Pakistan trip of the prime minister even though he was invited.

Before the elephant fight that erupted, the top organization of big capital TÜSİAD sufficed by issuing a short statement: “The corruption and bribery claims that have been on the agenda since Dec. 17, 2013 present a grave picture.” The statement also said, “While these claims are handled in the judicial process, any action or discourse to shadow this process should be avoided; independence of the judiciary and rule of law should be abided by. Our expectation is that nobody’s personal rights are violated, such mistakes that caused the victimization of individuals in some major cases should not be repeated and that the entire process is conducted supporting rule of law.” TÜSİAD, just like the community’s TUSKON, has voiced the concern of possible fouls likely to be committed against the judiciary. As a matter of fact, these concerns have proved right for now with the executive seizing the judiciary.

When we come to TOBB, this organization in which the AKP played a significant role in its foundation and which has been led by Rifat Hisarcıklıoğlu since 2001, has not yet issued a statement regarding the storm.

Zafer Çağlayan, one of the four ministers who were excluded from the government, was at the management of TOBB previously. The TOBB is expecting to adopt a stance similar to the one of President Abdullah Gül.

Especially from the point of capital, a fragile economy cannot tolerate instability and nobody has the luxury of long term strife… We will wait and see whether it would be possible for them to soon gather around a long term route…

(*) The research I did for the Friedrich Ebert Foundation can be found at: http://www.festuerkei.org/media/pdf/Publikationen.

English, Genel kategorisine gönderildi | Conflict between Gülen Movement and Turkey’s ruling AKP reflected in business world için yorumlar kapalı

AKP Devrinde İşçileşmenin Nicelik ve Niteliği…

Bugün Ankara’da, Sıhhiye’de büyük bir miting var. İşçilerin, memurların, mimar-mühendislerin, sağlık çalışanlarının çatı örgütlerinden DİSK, KESK, TMMOB ve TTB düzenliyor mitingi. “Yolsuzluk,Yoksulluk ve Zulüm Düzeninden Hesap Sormak İçin” şiarı ile bir araya gelip örgütlenmiş bu büyük buluşma.

Neden diğer ücretli sınıf örgütleri yok, bu organizasyonda, diye sorabilirsiniz. Haklı bir soru olmakla beraber, cevabı kolay değildir. Ücretli sınıfta her geçen yıl niceliksel artış hızlanırken, bu niceliğin örgütlü, bilinçli bir sınıf haline gelmesi, niteliksel dönüşümü, ne yazık ki çok yavaş ve önüne konulan barajlar, engeller var, çarpıtmalar, yanıltmalar var.

KAÇ İŞÇİ?

AKP rejiminin 11 yıllık tarihinde, yabancı kaynak rüzgârıyla yıllık yüzde 5’e yakın büyüyen ekonomiyle beraber, –yetersiz bulsak da, nitelikli olmadığını söylesek de- istihdam da arttı. Bir kere tarımdan, kırdan kente, tarım dışına göç hızlandı, kente gelenlerin bir kısmı, işgücü olarak piyasaya girdi ve iyi-kötü istihdam edildi. İnşaatta, hizmet sektörlerinde, az da olsa sanayide iş bulanların yanında bir de yedek işçi ordusu büyüdü.

vv

 

 

 

 

 

Kaynak:TÜİK,Hanehalkı İşgücü Anketi veritaban,(*)2013,9 aylıkı

AKP’nin neoliberal politikaları bir kısım küçük iş sahibine kepenk kapattırırken onları da proleterleştirdi. Böylece, 2004’te tarım dışında iş-güç sahibi olanların sayısı 14 milyon iken,  2013’te 20 milyona kadar çıktı. Bu tarım dışı istihdamda yüzde 43’e yakın bir artış demek.  Bunlardan “ücretli” olarak çalışanların sayısı da aynı dönemde 11 milyondan 17 milyona çıkarak yüzde 60 arttı ki, bu da dehşetli bir sıçramadır. Demek ki, AKP döneminin başında  tarım dışında (kentlerde) her 100 çalışandan 71’i ücretli iken 2013’te her 100 çalışandan 80’i ücretli sınıfa dahil oldu.

MAVİ-BEYAZ…

Neoliberal dönüşümle mimar, mühendis, doktor, avukat, bilişim, iletişim uzmanı, bankacı vb. beyaz yakalı, nitelikli işgücünün “ücretli” sınıf içindeki yeri daha da büyüyor. Türkiye için de bu böyledir. Sanayinin alt dallarında, madenlerde, inşaatlarda 2004’de 5 milyon dolayındaki ücretliye (mavi yakalı diyelim)  karşılık 6 milyon hizmet sektörü ücretlisi (beyaz yakalı diyelim) vardı. Bu sayı 2013’te 6 milyona 10 milyon şeklinde , hizmet lehine değişti. Ücretlilikte  mavi-beyaz yakalılık, bazı sosyolojik analizler için önemli olsa da , artık bir detaydır, ücretlilik, esastır. Sınıf mücadelesinde beyaz yakalı ücretliler öncü rolü üstlenebilmektedir. Örneğin,  Gezi direnişinden de görüldü ki, bilinçli beyaz yakalı sınıf, sömürüye, talana, kent hakkına, çevre hakkına yapılan saldırılara karşı koymada, örgütlenme, iletişim kurma ve yaratıcılıkta daha öne çıkan bir karakterde.

NİTELİK…

Kentlerde her 100 iş-güç sahibi insandan yaklaşık 80’inin “ücretli” olması, ücretliler aleyhine büyüyen ve çarkı dönen bir sistemi, bu ezici çoğunluğun  lehine işler bir sisteme dönüştürmenin nesnel şartlarını yarattı.  Ama bu yetmiyor, öznel şartların da oluşması, bu ezici çoğunluğun niteliksel dönüşümü de yaşaması gerekiyor. Çünkü 16 milyon ücretli ordusunda 3 milyon kadar kayıt-dışı yani kaçak çalıştırılan kitle vardır, dolayısıyla örgütsüzler. Dışarıda resmi olanı 3 milyon, sayılmayanlarla birlikte 5 milyon işsiz, yani yedek işçi ordusu, örgütlenme karşısında bir tehdit olarak kullanılıyor. Yasalarda var gibi görünen sendikal örgütlenme, toplu pazarlık ve grev hakkı ise, bir dizi barajlarla kullandırılmıyor.

Bu işsizlerle tehdit, işten atmayla tehdit, yasal barajlarla engellemelerden geriye, örgütlenebilen ücretli sayısı çok düşük bir kere. Sayıları 2,5  milyonu bulan kamu çalışanları en örgütlü kesim görünmekle beraber, toplu sözleşme-grev haklarından mahrum bırakılmış, önemli bir kısmı, iktidar yandaşı, apolitik sendikalarda bloke edilmiş durumdalar.

 “Memur” sendikalarının dışındaki kamu ve özel sektör ücretlilerinin toplam örgütlülükleri hala 2,5-3 milyonu bile bulmuyor. Bunlardan bir kısmı AKP yandaşı Hak-İş çatısı altında, kendi sınıf düşmanlarıyla aynı safa dizilirken önemli bir kısmı da Türk-İş gibi, AKP’ce rehin alınmış kof bir örgüt çatısı altında. DİSK çatısı altında örgütlü  çalışan sınıf ise bir dizi imkansızlıkla, engeller ve tehditlerle uğraşarak ayakta durmaya çalışıyor. Özetle 17 milyon ücretliden toplu sözleşme hakkını fiilen kullanabilenlerin sayısı 1 milyonu bulmaz iken grev silahı ise fiilen işletilmiyor. 

Sendikal örgütlülükten mahrum ezici ücretli çoğunluğun, AKP yolsuzluğu, zulmü ve adaletsizliği karşısında “seçmen” kimlikleriyle tercihleri de önemli ve önlerinde hiç olmasa bu yoldan da rejimi sonlandırma fırsatı var. Bakalım bu fırsat sandıkta doğru kullanılacak mı…

Genel kategorisine gönderildi | AKP Devrinde İşçileşmenin Nicelik ve Niteliği… için yorumlar kapalı

Rüşvetten, Zimmetten İçeri Giren: Binde 1…

Türkiye’nin son 11 yılında, AKP rejiminde, yolsuzluğun, rüşvetin, hukuksuzluğun nasıl kök saldığını, bunun “kurumsal” bir nitelik kazanarak yürütmenin başına ve aile fertlerine  kadar uzadığını, artık yanlı-yansız herkes görmeye başladı. Deliller mızrak gibi, çuvala sığacak gibi değil.

Cemaat yanlısı savcı marifeti olup olmaması, bu bahiste ikincil meseledir. Yargının işini yapmasının nasıl engellendiği, HSYK’nın,  RTE’nin HSYK’sı yapılmak istenmesi için ne çamlar devrildiği, AB normları, dünya demokratik kamuouyunun normlarına nasıl sefilane, çaresizce  meydan okunduğu ortada.

 BİLİNİYORDU AMA…

Bu sistemin başından beri “nepotizm” özürlü olduğu biliniyordu. Başından beri AKP’nin kendi organik burjuvazisini yaratma, kendi iktidarını kalıcılaştırıp bir “rejim”e dönüştürmek için “örtülü bir parti bütçesi” oluşturduğu hissediliyordu. Özelleştirmelerden, TOKİ ve diğer kamu ihalelerine, özel sağlık hizmeti alımlarından, enerji lisanslarının dağıtılmasına, vergi uyuşmazlıklarındaki tarafgir tutumlara kadar birçok alanda bir yolsuzluk, rüşvet, zimmet mekanizmasının döndüğü biliniyordu.

AKP rejimi, tek adam rejimine ilerledikçe fütursuzluğu arttı. Meclis’in denetim misyonunu etkisizleştirince hiçbir yolsuzluk Meclis’te konu edilemedi. Meclis adına denetim görevi gören Sayıştay etkisizleştirilip raporları Meclis’e ulaşmadıkça, yolsuzluklar gün ışığına çıkarılamadı. En önemlisi yargı, RTE-Cemaat koalisyonu için çalışan bağımlı bir erk durumuna geldikçe, tuz koktu ve varlığı tartışmasız olan yolsuzlukları sorgulamak mümkün olamadı.

BİNDE 1…

Yolsuzluklara, rüşvete karşı nasıl umursamaz bir dönemden geçildiğinin bir göstergesi olarak suç istatistiklerine bakabiliriz. Adalet Bakanlığı verilerine göre, 2008-2011 dönemini kapsayan 4 yılın “ Ceza İnfaz Kurumuna Giren Hükümlü İstatistikleri” her yıl 80 bin dolayında sanık hüküm giyip ceza infaz kurumlarına girdi. Bu 4 yılın ortalaması olarak rüşvet suçundan hüküm giyen kişi sayısı yılda 28 kişiden, zimmet suçundan hüküm giren sayısı ise yılda 83 kişiden ibaret. Böyle olunca bu iki suçtan hüküm giyenlerin oranı , toplamın binde 1’ini ancak buluyor. Cezaevlerine  girenlerinzzz yüzde 50’sinin icra-iflas, çek yasasına muhalefet ve dolandırıcılık gibi “ekonomik suçlardan” hükümlü olduğu görülüyor.

 SAVCI ÖZ ÖRNEĞİ…

Varlığı elle tutulur, gözle görülür biçimde ortada olan bunca yolsuzluk varken, yargıya intikalde nal toplandığı  ortada. Bunca yolsuzluk varken sadece yılda 100 kişi mi suçlu bulunuyor ? Olacak şey değil, elbette. Belli ki kamu harcamaları ile ilgili yeterli denetim yok, ihbarlar dikkate alınmıyor, soruşturulmuyordu.

Soruşturulmaya kalkınca nelerin göze alındığını RTE’nin Ergenekon’daki göz bebeği , bugünün baş hedefi savcı  Zekeriya Öz’ün açıklamalarından hatırlayalım;  Bakın ne diyor Öz; “Bursa’da bir otelde görüştüğüm bu kişiler (üst düzey yargı mensupları)  Sayın Başbakan’ın bana çok kızgın olduğunu, hakkımda ağır laflar ettiğini bir mektup yazarak kendisinden özür dilemem gerektiğini, hükümete yönelik soruşturmaların derhal durdurulmasını, aksi takdirde zarar göreceğimi, emniyete neden gittiğimi, bunun herkesi çok kızdırdığını söylediler… Tehdit niteliğindeki bu haberi getiren kişilere, soruşturmanın benim dışımda vicdanlar ve kanunlar çerçevesinde görev yapan savcılar tarafından yönetildiğini, kaldı ki kuvvetli deliller nedeniyle birçok şüphelinin tutuklandığını, kuvvetli deliller bulunduğunu, emniyet müdürlüğüne yeni atanan personelin şüphelilere sorulmak için hazırlanan sorulan değiştirdiği yolunda bir ihbar yapılması üzerine gittiğimi ve sorulacak soruları kapalı zarf içinde mühürlü olarak teslim aldığımı, başıma gelecek en kötü şeyin ölüm olduğunu, görevim nedeniyle ölmem halinde de görev şehidi olacağım için bunun benim için şeref olduğunu ifade ettim. Bu cevabımdan sonra çok zarar göreceğim bana söylendi.”

 FİL SAVAŞI İLE…

 Gelelim, estirilen yolsuzluk fırtınasına…Farkındayız, her şeyin farkındayız;  Kutsal ittifak çatladı, Cemaat, iktidardan payını alamadığı gerekçesiyle bayrak açtı ve RTE ile çevresini yumuşak karnından, yolsuzluklardan yakaladı.

Bugüne kadar ya kılını kıpırdatmayan, ya da gelecekte lazım olur diye delilleri çekmecelerinde  biriktiren, teknik takip yaptıran Cemaatçi savcılar, seçim sandığına gidilirken dosyaları raftan indirip, operasyon düğmelerine bastılar. Olsun!…Velev ki, yolsuzluk operasyonlarını Cemaat , kendi oyun planları gereği başlattı… Böyle diye, nihayet ortaya çıkartılan  hırsızlıkların hesabını sormak için duyarlı davranılmamalı mı? Görmezlikten mi gelmeli? Dipleri birbirinden kara tencerelerin ortaya saçtığı hırsızlık ve soygunu görmezlikten mi gelmeli? Tabii ki hayır…

Bu rejimin dehşetli ve örgütlü bir yağma mekanizması oluşturduğu öteden beri biliniyor ve bu ülkenin demokratları, yurtseverleri tarafından hep dile getiriliyordu. Şimdi bu trene Cemaat bindi diye, trenden inmek mi gerek? Elbette hayır. Soruşturmayı kimin, ne amaçla açtığını bilerek, hatta sapla samanı birbirine karıştırıp haklıyken haksız duruma düşürmesine, pazarlık aracı haline getirilmesine, delillerin çarpıtılıp karartılmasına  engel olacak biçimde soruşturmaların takipçisi  olmak gerek…

Genel kategorisine gönderildi | Rüşvetten, Zimmetten İçeri Giren: Binde 1… için yorumlar kapalı

RTE’ye En Ağır Basınç, Ekonomiden…

RTE-Cemaat savaşı karşılıklı top atışları ile sürüyor. Cemaat’in, RTE’nin yumuşak karnı olarak keşfettiği  yolsuzluklar” hamlesine,  RTE, “kumpas” hamlesi ile karşılık vermeyi deniyor. Ergenekon, Balyoz vb. davaların yeniden görülmesine yakılan yeşil ışık, T.Barolar Birliği Başkanı Feyzioğlu’na tanınan inisiyatif, RTE’nin TSK’yı yanına çekmeye dönük hamlelerinden. Bununla kendini affettirebilir mi RTE bilinmez, ama amaç zaten seçmene “şirinlik”, Cemaat’e puan kaybettirme…Dahası, Cemaat’i bir “örgüt” olarak algılatıp devamında da yapılacak operasyona kamuoyunu hazırlama çabası. RTE’nin bir “şirinlik” çabası da Kürt siyasetine dönük. Dört yıldır tutuklu milletvekillerinin salınması, bir tür  “lütuf” olarak pazarlanıyor.

DÖRTLÜ BASINÇ

Fethullah Gülen ve cemaatini bu “itibarsızlaştırma”, sonra da tasfiye etme planına RTE’yi umutsuzca zorlayan, tabii ki sıkışmışlığı. Daha önce de sözünü ettiğim “Dörtlü basınç”,  AKP’nin üstünden hiç eksik olmadığı gibi, beter artıyor. Dış basınçta, ABD ve AB kanadında  en ufak bir azalma yok. Batı medyasında RTE ve iktidarı için bir tek iyi haber çıkmıyor. Ülke imajının iyi bir yerde olduğunu söylemek mümkün değil.

 İkinci basınç ögesi olan Cemaat, en kanlı cephe durumunda. RTE ve çevresinin Cemaatçi bilenen yargı ve emniyetteki kadrolarına dönük tasfiyenin artarak sürmesi bekleniyor.  Cemaat’in bu hamleyi öngörmemiş olması mümkün değil. Onlar da bir yandan başlatılmış yolsuzluk operasyonlarında gidebildikleri kadar gitme çabasını ,  bir yandan da görevden almalara karşı “hukuk  mücadelesi”ni sürdürüyorlar. Cemaat medyası, Özel Yetkili Mahkemelerdeki skandal davaların yeniden görülmesi çabalarını , “darbecileri, PKK’lıları” salıverme olarak kamuoyuna şikayet ediyor. Bunu daha yüksek sesle söyleyecekleri açık. Cemaat’in, atacak daha çok barutu olduğunu söylemekle yetinelim ve savaşı gözlemlemeye devam edelim.

MUHALEFET…

Üçüncü basınç ögesi olarak geleneksel muhalefet bileşenlerinden CHP’yi, gayretli bulan da var, yetersiz bulan da. Yerel seçimlere dönük özellikle İstanbul ve Ankara için seçtiği adayları isabetli bulan da var,  bulmayan da. Yolsuzluk gibi halkın duyarsız olmadığı bir konuyu, açılmış damardan işlemeyi pek becerebildikleri söylenemez. Kriz masası adı altında kurulan heyetten çıkan rapor pek sıradan. Verilen soru önergeleri medyadan alıntılar biçiminde. Hele ki TIR-MİT gafıyla ellerine çiçeği burnunda bir bakan geçmişken silkelemeyi pek becerebildikleri söylenemez. Yıpratan bir muhalefetten henüz eser yok. Sokak muhalefeti, yolsuzluk operasyonunun ilk dalgasında iyi performans göstermekle beraber, muhalefeti, protesto ve gösteri yürüyüşü dalgasını büyütemediler. Kürt siyaseti de olan bitenler karşısında  “ikircikli tutumu” nedeniyle etkili bir aktör görünümünde değil. Daha çok, bölgede, yerel seçimlere dönük hazırlıkla meşgul.

EKONOMİ BASINCI

Rejimin üstünde ağırlığını daha çok hissettiren ve ivmesi artacak olan, dördüncü basınç olarak ekonomi . ABD’nin değişen para politikası ile birlikte sıcak para, Türkiye benzeri ülkelerden çıkmaya başlamıştı. Bu uzaklaşma, içerideki çatışmalarla artıyor. Politik risk katsayısı büyüyen Türkiye, yabancı yatırımcılar için hızla gözden düşüyor. Bu durum, anında döviz kuruna yansıyor. 2013’ün mayıs ayında FED Başkanı’nın demeçleriyle başlayan kur tırmanışı, şimdilerde iç politik çatışmalarla hızlandı. Yabancıların çıkışına, içeridekilerin döviz limanına sığınma davranışı eklenince dolar kuru, 2.20 TL’yi gördü . Politik risk karşısında müdahalenin etkisiz olacağını düşünen Merkez Bankası’nın geri durması, rezervden döviz satarak  kura müdahale etmemesi, faiz silahına hiç dokunmaması, belirsizlikleri iyice artırıyor.

Dolardaki artış, 2013 Mayıs-Aralık döneminde yüzde 13’e ; 2014  Ocak 7 itibariyle ise yüzde 20’ye yaklaştı. Bu ölçüde bir kur artışının ilk elde akla getirebileceği tahribat, enflasyon ile ilgili.

2013 Mayıs-aralık döneminde, dolardaki yüzde 1aa3 artışa karşılık, üretici fiyatları(ÜFE) yüzde 6’yı bulmayan bir yükseliş gösterdi. İthalatla karşılanan enerji ürünlerinde fiyat artışı genelde yüzde 2’de kaldı. Bu, zam baskısı altındaki en önemli kalemin elektrik ve doğalgaz olduğuna işaret ediyor. Zaten, Enerji Piyasası Denetleme Kurulu Başkanı, yerel seçimleri beklemeden zam geleceğinin ilk sinyallerini verdi.

Büyük ölçüde ithal girdi ve ithal makine-teçhizat kullandığı için kur artışına en duyarlı bir diğer sektör olan  imalat sanayinde de 2013 mayıs-aralık üretici fiyat artışı yüzde 6,7’de kaldı.Bu, dolardaki yüzde 13 artışın en az 6 puan gerisinde kalan bir veri. Dolayısıyla ithalata bağımlılıkları oranında imalat sanayiinin alt dallarında (başta kimya-ilaç, otomotiv, ara ve yatırım malları) zamlar kendini dayatıyor.

Kurdaki hızlı artışın, dolar kredisi kullanmış firmalara önemli kambiyo zararları yazacağı açık .Bu, hem firmaların hem de kredi açmış bankaların sıkıntıya girmeleri demek. Daralacak iç taleple birlikte birçok firmanın kemer sıkacaklarını, tensikata  gidecekleri sır değil. Bu da yüzde 10’u görmüş işsizliğin birkaç puan daha artması demek.

İki haneli enflasyon ve işsizlik, sokaktaki seçmen için, yolsuzluk algısını yükseltici bir etken. RTE, diğer basınçlara karşı koymayı denese bile, ekonomi basıncı ile baş etmesi zorlaşıyor.

Genel kategorisine gönderildi | RTE’ye En Ağır Basınç, Ekonomiden… için yorumlar kapalı

Devletin Malı Deniz, AKP Yer, İhalesiz…

Neoliberalizm, ne kadar devleti küçültmek istese de sonuçta, mal alan, hizmet alan, altyapı yatırımları için harcayan bir devlet hep oluyor. Bu harcamalar için vergi, yetmeyince özelleştirme, yetmeyince borçlanma yine oluyor. Özet olarak, her zaman devletin hatırı sayılır harcamaları ve ondan nasiplenmek için devlete mal ve hizmet satan, devlet yatırımlarını üstlenen şirketler hep oluyor, olacak. Burada mesele, devletin bu alımları yaparken, işleri yaptırırken, kamu kaynaklarını en etkili bir biçimde kullanması, kayırmacılık yapmaması, rüşvetçi siyasetçi ve bürokratlara fırsat yaratmaması…

HARCAMALAR…  

Tarihte devlet var olduğundan bu yana, kayırma, yolsuzluk sorunu da hep var olageldi. Bugün de var hem de ziyadesiyle var. Rüşvet ve kayırmacılık, devlet geleneği güçlü ama denetim, demokrasi geleneği zayıf Türkiye için de hep olageldi.  Bugün Kamu İhale Kurumu diye denetçi bir mekanizma icat edilse bile, yine var.  Onu çalımlayıp müthiş bir rüşvet havuzu kurduğu anlaşılan AKP rejimi ile haydi haydi var…

Bütün devleti küçültme iddialarına karşın devlet, Türkiye’de önemli bir harcayıcı. Harcamalara göre milli gelir verilerinin 2010-202 dönemini alalım. 2010’da 114 milyar TL olan harcamalar(cari fiyatlarla), 2012’de 150 milyar TL’ye yaklaşıyor. Bu kaynağın yüzde 40’ı ile devlete mal ve hizmet alınıyor, yüzde 60’ı da yatırım harcaması görünüyor. Devlete satılan mal ve hizmet, yapılan işler, milli gelirin yüzde 10’unu geçiyor. Az-buz değil…

KAMU İHALE KURUMU

Kamu harcamalarında kayırmacılık, savurganlık azalsın diye, 2001 krizi sırasında, Kemal Derviş-IMF program paketinden bir de “Kamu İhale Kurumu” çıktı. Kurum’un  misyonu şöyle tarif edildi; “…kamu alımlarında saydamlık, rekabet ve eşit muamelenin sağlanması amacına yönelik esasları düzenleyen ve uygulamaları denetleyen bağımsız idari otoritedir.Kamu İhale Kurumu’nun vizyonu; Kamu alımlarında açıklık, rekabet ve eşit muameleyi esas alan, yenilikçi ve sürekli gelişen bir anlayışla uluslararası düzeyde yetkin  ve rehber bir düzenleyici ve denetleyici kurum olmaktır” Pek âlâ, pek güzel…Ama 2003’te kurulan bu kurumu, kısa sürede AKP rejimi kendine benzetmeyi bildi. Palazlanıp yerini genişlettikçe, Kamu İhale Kurumu’nu işlevsizleştirmeye, alanını daraltmaya, ihaleye konu mal ve hizmet alımı, yatırım kapsamını güdükleştirmeye başladı ve sonuçta bugün kamu harcamalarının yüzde 44’ü, ihalesiz, bir anlamda keyfi, denetimsiz, pazarlıksız yapılır, dolayısıyla daşvete, yolsuzluğa açık durumda. zz

Kaynak:TÜİK, Milli gelir ve KİK veritabanı

KAPSAMDAN KAÇIR…

İhale yasasının  istisna maddesi AKP rejiminde 31 kez değiştirildi. Kanunun 2. Maddesi olan kapsamda değişiklik ise daha önemli.  Yasanın ilk halinde kapsama dahil olan enerji, su, ulaştırma ve telekomünikasyon KİT’leri, sonraki değişikliklerle kapsam dışı bırakıldı. Böylece DSİ’nin, Karayolları’nın, Devlet Demiryolları’nın, elektrik üretim ve dağıtım KİT’lerinin bütün yapım ve satınalma işleri kapsam dışına çıkarıldı. Sonuçta, bugün kamu harcamalarının yüzde 44’ünün KİK kapsamının dışına çıkarıldığı anlaşılıyor. 2010’da kamu harcaması 114 milyar TL ama KİK kapsamı 64 milyar TL’nin de altında. Böylece 50 milyar TL’lik harcama KİK dışı.

Geliyoruz 2012’ye; kamu harcaması 150 milyar TL ama KİK’in erişebildiği 84 milyar TL. Dolayısıyla  harcamaların yüzde 43’ünde KİK’in esamesi bile okunmuyor. Sadece bu 3 yılda 170 milyar TL’lik kamu harcamasının ihale sisteminin dışında kaldığını, yani yüzde 44’lük harcamanın denetim , açıklık ve rekabetin dışına taşındığını görüyoruz.

Kapsam daraltma ve işlevsizleştirmelerle  Kurum,  bugün daha çok, mağdurların şikayetlerini inceleyen bir organ halinde.  

 DEMOKRASİ…

Peki denetimsiz harcama oranının büyümesi kimin işine geliyor? Tabi ki açıklıktan, rekabetten, denetimden başı hoş olmayan,  bunu rüşvet ve yolsuzluk için bir fırsat gören iktidardaki siyasetçi ve bürokratların, bu işten nasiplenen yandaş sermayedarların işine…Bu KİK dışı harcamalara adam gibi bir denetim gelse, şaibeliler adil yargının önüne çıkarılabilse, kim bilir neler görürüz, neler…

Çalıp çırpmayı önlemenin, hiç olmadı azaltmanın yolu, KİK gibi kurumları daha işlevsel ama kendisi de denetime açık kurumlar haline getirmek, Sayıştay’ın işlevini yerine getirmesini sağlamak, Meclis’in, denetim işlevini yerine getirmesini sağlamak, bağımsız yargıyı yeniden tesis etmek.  Kamu meslek kuruluşlarını, sendikaları, kamu harcamalarını denetleme konusunda söz ve karar sahibi yapmak da, en az bunlar kadar önemli.

Kısacası, çözüm, yine dönüp dolaşıp demokratikleşmeye dayanıyor.

Genel kategorisine gönderildi | Devletin Malı Deniz, AKP Yer, İhalesiz… için yorumlar kapalı

Dört Koldan, Yolsuzluğun Üstüne Üstüne…

Bir anda yargılık ne çok iş çıktı!…Ergenekon, Balyoz vb. davalarına yeniden bakılacak, haksızlık, hukuksuzluk ayıklanacak, bir yandan TIR muamması soruşturulacak, MİT eskortluğunda silah sevkiyatına savcı engeli neyin, nesi araştırılacak, bir yandan başlatılmış ama engellenmiş altın odaklı kara para aklaması, imar-inşaat yolsuzlukları, bağımsız yargı bekler… Bir yandan aralarında RTE’nin oğlu Bilal’in de bulunduğu dosya bakılmayı bekler…Yargının iş yükü gerçekten ağır. Ama hangi yargı? Bir de böyle bir problem var. Artık yargı,emniyet deyince akla hemen Cemaat geliyor. Böyle bir algı ne yazık ki yer etti ve güven için bunun da aşılması gerek.

Bunlar olup biterken ayakkabı kutularından saçılan milyon dolarlar, para sayma makinaları, para kasaları filan unutulmasın. Ağaoğlu’nun, “Büyük patronla hallettim” itirafları  , azledilmiş Bakan Bayraktar’ın RTE’yi istifaya daveti unutulmasın. Kuru gürültüye gelip üstü örtülmesin. Dört koldan yürünsün yolsuzluğun, hırsızlığın üstüne üstüne. Nedir bu 4 kol;

tek tek üstünden gidip hatırlatmalar yapalım…

 1-     ALTIN /KARA-PARA

İran’dan satın alınan ve yılda ortalama 10 milyar doları bulan doğal gazın bedelinin İran’a dolar üstünden ödenmesine ABD’nin koyduğu ambargo, bir anda önemli bir avanta kapısı açtı. İran’ın alacağını külçe altına dönüştürüp ihracatmış gibi gösterme formülü akıllara yattı. Yattı yatmasına ama bu işe memur edilen Rıza Sarraf gibi isimlerin paranın külçe altına dönüştürülmesi ve mali sorgulara, engellere takılmadan altın külçelerini transfer etmesinde  “kolaylaştırıcı” büyüklere ihtiyacı vardı. O büyüklerin Z.Çağlayan, Güler, Bağış gibi istifa ettirilen bakanlar ve oğulları, Halkbank Genel Müdürü, özetle bir şebekenin olduğu iddia edildi ve operasyonla bunların önemli bir kısmı tutuklandı. Ama henüz sorgulanmayanlar var, mesela müstafi bakanlar…Bu şebekenin, milyarları bulan bu avantayı kendi aralarında paylaştıkları, “büyük patronları”nın gıyabında bu kolaylaştırıcılığı yapıp nasiplendiklerini söyleyenlere sadece “pek safsın” derim. Bu, avantanın, diğerleri ile birlikte bir havuza aktığını tahmin etmek zor değil. Bu işler çoğu kokuşmuş rejimde böyle oluyor çünkü…

 Altın odaklı rüşvet tezgahı bundan ibaret değil. Bankalara altın mevduatı açma ve Merkez Bankası’na karşılıkları altın ile yatırma düzenlemesi, altın üstünden kara para aklamanın yolunu , avantasını genişletti. Bunların hepsinin araştırılması, bundan çıkar sağlayan kamu görevlilerinin ortaya çıkarılması gerekiyor.

 2-     İNŞAAT-İMAR RANTI

Harcamalara göre milli gelir serilerinden anlaşılıyor ki, AKP rejiminde 11 yılda 600 milyar dolarlık inşaat yatırımı gerçekleşmiş ve bunun üçte birini altyapı projeleri olarak kamu kuruluşları, üçte ikisini konut ağırlıklı olarak özel sektör yapmış. İnşaatın son 11 yılda bu kadar öne çıktığı koşullarda, merkezi idare ve yerel yönetimlerin en büyüklerinde hakim olan AKP rejimi, hem devletin doğrudan, hem de özel sektörün inşaat işlerinden önemli ölçüde rüşvet almanın potansiyeline de sahip oldu. 

Devletin bizzat yaptığı yatırımlar için açılan ihale ve/veya ihalesiz sözleşmeler, kendi başına işi alacak firmayı kayırmakla, ortaya büyük bir rüşvet-avanta marjı çıkarıyor zaten. ‘Kamu-Özel ortaklığı’(PPP) modeliyle yaptırılan 3.Havalimanı, 3.Köprü, Körfez köprüsü, nükleer santraller, sağlık kampüsleri, Avrasya Tüneli, Filyos, Çandarlı Limanları, Afşin-Elbistan Santralı gibi milyar dolarlarla ifade edilen “mega projeler”de ne rüşvetler, ne avantalar döndüğü, yürütülen soruşturmalarla ancak ortaya çıkacaktır.  

TOKİ –Emlak Konut eliyle yaptırılan ve toplamı 500 bin konutu geçen projelerde gerçekleşmiş yolsuzluk, tahsil edilmiş ve edilememiş rüşvetlerin toplamı, tabii ki merak konusu.  Son 11 yılda 400 milyar dolarlık inşaat yatırımı gerçekleştiren özel sektörde yolsuzluk-rüşvet mekanizmasının hem ruhsat alımında hem de kullanma izninde yaşandığı biliniyor. İmara kapalı  ya da kısıtlı alanı imara açmanın ,SİT alanı, kıyı, orman, su havzası dinlemeyip inşaata ruhsat vermenin karşılığında neler alındı? İstanbul’un siluetini bozmaya göz yummanın karşılığı ne oldu? Avantalar, belediyeler ile , 2011 sonrası da buna ortak çıkan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, buna ilişkin tartışmaları kestirip atan “büyük patron”  arasında, nasıl paylaşıldı? Hepsi ortaya çıkarılmalıdır.

3-ÖZELLEŞTİRMELER…

1986’dan bugüne kadar 204 kamu kuruluşu yaklaşık 59 milyar dolara satıldı.  Özelleştirmelerin, 50 milyar dolarlık kısmı AKP dönemine ait. Ağırlıkla sanayi ve haberleşmedeki KİT satışları, zamanla  arsa satışlarıyla çeşitlendi. Satacak ne kaldı derken, enerji santralleri, dağıtım firmalarına sıra geldi. Ayrıca irili ufaklı kamu gayrimenkullerinin, orman özelliğini kaybetmiş arazilerin satışı ile özelleştirmelerin dibi kazınıyor.Bu özelleştirmelerde kimler, nasıl kayırıldı, araştırma konusu ve 50 milyar dolarlık alışverişi yapanlar, hepsi sütten çıkmış ak kaşık mı? Öyleyse, şaibeliler yargılansın, aklansın.

4-MEDYA PATRONLARI

Medya gücünü RTE’nin emrine verip uğranılan milyonlarca liralık zararın yandaş medya patronları için telafisi şart. Medya desteğine,  RTE ve yakın çevresi nasıl karşılık veriyor? Sabah-ATV’yi 6 yıl sırtlanan Çalık Grubu ne işlerde kolaylıklar gördü? Yeni sahip belediye müteahhiti Kalyon, Star’ın sahibi Fettah Tamince, Yenişafak grubunun sahibi dünür Albayraklar, Akşam’ın yeni sahibi Ethem Sancak, Habertürk’ün sahibi Ciner, NTV’nin sahibi Şahenk, Milliyet-Vatan’ın sahibi Demirören ve ötekileri…TMSF’ye geçen medyadaki hukuksuzluklar…Medya sahiplerinin kamu ile iş ilişkileri yargıda sorgulanmalı, bunu da içeren, başlatılmış ama engellenmiş  ikinci dalga soruşturmanın önü açılmalıdır.

Türkiye, çivisi çıkmış, taşları yerinden oynamış, yana kaymış bir binaya benziyor. Şimdilik 4 başlıkta toplanabilecek bu “yolsuzluk soruşturmaları”nı başlatarak, bağımsız mahkemelerde yargılamaların gerçekleşmesini sağlayarak bu yapı onarılabilir. Bu yapılmadıkça kokuşma, çürüme sürecek ve tüm yapının geleceğini tehdit edecektir.

Bu arada, Şeffaflık Derneği’nin başlattığı “TemizSiyaset için siyasetçilerin ve üst düzey kamu görevlilerinin mal varlığı açıklansın”, kampanyasına imza vermeliyiz; ww.change.org/TemizSiyaset’e girin ve imzalayın …

Genel kategorisine gönderildi | Dört Koldan, Yolsuzluğun Üstüne Üstüne… için yorumlar kapalı

‘Major detention’ for Turkey’s construction boom

Mustafa SÖNMEZHürriyet Daily News January/ 04 /2014

The Justice and Development Party (AKP) era is remembered and will be remembered with construction. Rapid rises in construction investments were a reality, both in the public and the private sector. Whether the construction processes that particularly “boomed” in Istanbul were in accordance with development plan laws or urbanization codes, whether the urban profits were channeled to particular capital groups that have been a significant leg in the corruption investigations launched at the end of 2013.
Boom in construction 

After 2002, as a result of both the favorable domestic and international climates, the influx of external resources increased, and each year there was a flow of external resources exceeding an average of 40 billion dollars. This, as a result, facilitated a growth performance nearing 5 percent annually.

The incoming external resource has been in the form of foreign direct investment, short term investments in the stock market and mostly as foreign loans. When the AKP government applied the “high interest rate-low foreign exchange rate” tactic to attract the resource, the low foreign exchange rate made imports more attractive than exports and also the domestic market. With the effect of this, companies were not very eager in exporting and other activities that would bring foreign currency to the country. Instead, they opted for investing in fields that are protected from foreign competition. Construction was the leader in this. Retailing such sectors as health, education, energy and communications that the state has started to withdraw due to privatization; several service sectors that emerged with domestic migration were other fields of investigation. A significant portion of bank loans went to construction and mortgage. The share of construction in investments rose rapidly.

The share of construction in total investments can be seen from the data from “national income according to spending.” When converted to the average foreign exchange rate of the year, the construction investments of the state and private sector with current prices, we see that during 2003 – 2013 (in the first nine months), the state invested 18 billion dollars and the private sector has invested 35 billion dollars annually in construction. This means an average of 53 billion dollars of construction in investments annually. We are talking about a construction investment approaching 600 billion dollars in the total of 11 years.

Both the state’s and the private sector’s construction investments have tripled from 2003 to 2013. Construction holds more than 80 percent of shares in the total investments of the state. Transportation (highways, ports, railways) takes the first place in public construction investments and the construction of public buildings, dams and irrigation canals, etc., take second place.
Highways (double highways), airports, GAP irrigation and urban infrastructure raised the share of construction in total state investments to higher levels. We see in private sector investments the share of construction – dominated by house construction – is nearing 36 percent, and the rest is “machinery and equipment” investments.

HDN

During 2003 – 2013 (in the first nine months), the state
invested 18 billion dollars and the private sector has invested
35 billion dollars annually in construction.

Public construction 

In these circumstances where construction came forward in the last 11 years, the AKP, which dominates the central administration and the biggest local administrations, has a say both directly in state affairs and also in the construction affairs of the private sector. The contracts signed – with or without tender – for the building of the state’s direct investments already grant an initiative to public authorities in determining which firm will undertake the job.

It is a heated discussion about to what extent the laws were applied in mega projects such as the third airport, the third bridge, the Körfez bridge, nuclear power stations, health campuses, the Eurasia tunnel, Çandarlı ports and the Afşin-Elbistan power plant, which are billion dollar projects to be built with the Public-Private partnership (PPP) model.

The control of those projects built with the TOKİ-Emlak Konut partnership, which exceeds 500,000 homes, are a matter of debate just like other public investments. After heading TOKİ for 10 years, Erdoğan Bayraktar continued in his career as the Environment and Urbanization Minister. His son was also detained in the recent investigation, but he was later released after some time. However, Erdoğan Bayraktar who was known as one the closest aides of Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan was asked to resign together with two other ministers Çağlayan and Güler. Bayraktar rebelled against the prime minister. He resigned on a live television broadcast and asked the prime minister to resign as well. After this shock statement, we learned from the Official Gazette the next day that Bayraktar did not resign but was dismissed.

The fact that the reports from the Court of Accounts (Sayıştay), which have the power of auditing public spending on behalf of the Parliament, were not brought to Parliament sparked fierce discussions during the 2014 budget debate. The AKP government is criticized for not respecting one of the essential legs of democracy, the principle of transparency and accountability.

In private sector 

The private sector that has invested an average of 35 billion dollars annually in construction in the past 11 years is claimed to be involved in the corruption-bribery mechanism both in the issue of building licenses and occupancy permits. There is indeed a “price” for those who will make the most use of it when an area that was closed to development becomes available, or a restricted area becomes less restricted. It is claimed that there was a “price” in the arbitrary issuing of building licenses for protected areas, coasts, forests and water basins or the overlooking of the destruction of the city skyline.

While the authority concerning development used to belong to local governments, after 2011 the Environment and Urbanization Ministry became a ministry that took over a major portion of these powers. It is also claimed that this centralization of authority opened the door for a series of irregularities in ongoing projects.

 

Araştırma - Haber, English kategorisine gönderildi | ‘Major detention’ for Turkey’s construction boom için yorumlar kapalı