2014’te Neler Olacak?

Alıcısı pek fazla olur böyle başlıkların; 2014’te neler olacak ? Kehanet, hep ilgi çeker. Hemen kulak kesilir insanlar. Özellikle “kriz” hallerinde hep geleceği merak ederiz. Politik kriz belirince, ekonomik krizin eşiğine gelince hemen kulak kesiliriz,  “Bakın,neler olacak” diye başlayan müneccim ahkâmlarına. Kimisi ise hem kulak kesilir, hem de tevekküle bırakır; “Gaibi sadece Allah bilir! Hakkımızda daima hayırlısı olsun. Tüm insanlık için mutluluk gelsin. Temenni güzel olursa akıbet de güzel olurmuş” …

 NELER OLACAK?

 2014’te , dünyada olup biteceklerden çok, Türkiye’de neler olacağı ile öncelikle ilgiliyiz. Yerel ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri var. 2015 genel seçiminin de 2014’e alınma ihtimali var. Her şeyden önce bu seçimlerin sonuçları  ne olacak? 2013’ün son iki haftasında tırmanan AKP-Cemaat kavgası,  patlatılan yolsuzluk-rüşvet dosyalarının sandığa ne tür etkisi olacağı hep merak konusu. Ama ondan önce, yolsuzluklar üstünden yediği darbeye, yargıyı “paralel devlet, örgüt” iddialarıyla etkisiz duruma getirmeye çalışan AKP rejiminin neler yapacağı ya da yapamayacağı sorularının yanıtı merak ediliyor.

 2013 Haziran direnişi ile kimyası bozulan AKP rejimi, içeride ve dışarıda uğradığı kan kaybını telafi edemeden başına Cemaat darbesi geldi.  Kadim dostların barıştırılmaları pek mümkün görünmüyor. Cemaat, yargı üstünden başlattığı soruşturmaları bütün engellemelere rağmen sürdürme kararlılığında. RTE ve yakın çevresi ise büyük panik halinde ve soruşturmaların ucunun eninde sonunda kendilerine uzanacağını bilerek yargıyı etkisiz kılmaya çabalıyorlar. HSYK’ya “haddini bildirme” gayretlerini Danıştay’ın etkisizleştirilmesi çabaları takip edecek, şimdiden belli oldu. Ama turpun büyüğü heybede; bir sabah aniden Cemaatı hedef alan bir “örgüt soruşturmasına” uyanabiliriz; buna hazır olalım.

 DIŞ BAĞLAM

 İçeride olup bitecekleri, dış dinamikleri ihmal ederek anlamaya  çalışmak eksik, dolayısıyla yanlış olur.  Türkiye, dünya bütününde, özellikle gelişmiş ve “yükselen” ülkeler topluluğunun bir parçası. G-20 olarak adlandırılan  dünya ekonomisinin yüzde 85’ine hükmeden grubun bir üyesi. Dün de yazdım; 800 milyar dolarlık gelir üreten bir ekonomi  olarak  dünyadan kullandığı krediler, aldığı yatırımlar, jeopolitik konumu ile başta ABD, AB olmak üzere büyük güçlerin her anını takip ettikleri bir ülke. Türkiye’de yaşanan politik krizin, ekonomik krizin,  onların ilgileri dışında olması mümkün değil. İlgililer, hem de çok ilgili, hatta müdahiller. RTE ve çevresinin son operasyonlarda ABD’nin parmağını araması yersiz bir iddia değil. 2002’de   ABD ile  iktidara geldikleri, 10 yıla yakın bir iktidarı onların desteği ile sürdürdükleri ne kadar gerçek ise, bugün yine onların içinde yer aldıkları bir güç bileşimi ile terbiye edilmek, olmadı, gönderilmek istendikleri de bir gerçek. Ayı ile yatağa giren her tür sonucuna katlanmak durumundadır.

 FED ETKİSİ

 2014’te ABD, Türkiye’nin gündeminde iki türlü yer alacak. Bunlardan birincisi genel. ABD, aldığı ve alacağı kararlarla Türkiye’nin de dahil olduğu tüm kapitalist alemde değişimlere yol açtı, daha da açacak. İkinci etki ise daha özel;Türkiye’ye özgü. Türkiye’deki güçler denkleminde tutacağı taraf ile ilgili.

 2008’de içine girdiği finansal krizi, gevşek para politikaları, bonkör bütçe politikaları ile yumuşatmaya çalışan, kendi sermayedarlarına böyle bir hava yastığı ile destekler sağlayan ABD, 2013’ün ikinci yarısında bu desteği, tahvil alım programını daraltmaya başlayarak azaltacağını duyurdu. Bu, aralarında Türkiye’nin de olduğu ülkelere, geçici demir atmış küresel sıcak paranın yüzünü ABD’ye dönmesi anlamına gelecekti. Nitekim, 2013 Mayıs ayından başlayarak bu yön değişikliği yaşanmaya başlayınca aralarında TL’nin de olduğu, yerli paralar önemli değer kaybına uğradı ve dolar hızla tırmanmaya başladı. Bu para politikası 2014’te koyulaştırılacak.

Dış kaynak girişi ile büyüyebilen, dış kaynak çekilince kuruyan Türkiye ekonomisi, FED cephesinden önemli bir yara almaya başladı bile. 2013 mayıs ayına 1.80 TL ile başlayan dolar, 2013 yılını 2.12 TL ile kapatarak yüzde 18 ‘e yakın değer kaybına uğradı.

 ABD’NİN ÖZEL ROLÜ…

 ABD’nin bu “genel etki”sinin yanında Türkiye’de 2014’te olacaklara özel etkisi ise , bölgede bir “partner” olarak kabul edilmiş RTE ve çevresine  artık güven duymaması ile ilgili. Kendisine “bölgesel aktör”lük vehmeden ve ABD’nin 2008 sonrası politikalarını okuma ve uygulamada eksik kalan, dahası ayağına dolanan RTE-Davutoğlu ikilisi, ABD için artık birlikte çalışılacak isimler gibi durmuyorlar.

 Sadece  dış politika performansı değil, AKP’nin iç politika performansı da ABD için endişe verici. Türkiye toplumunu bu kadar kutuplaştıran, Koç gibi  büyük sermayedarlarına ekonomik terör uygulayan, kayırmacı, tek tipleştirici bir iktidarın ülkeye istikrar değil, büyük istikrarsızlık yaşattığını ABD görüyor.  Gezi direnişi gibi bir halk ayaklanması, ABD için “devrim kazasına” uğrama sinyalidir aynı zamanda. Bu durumda 2014’ün Türkiye  siyasetinin dizaynında ABD yine olacaktır. Bu kez RTE ve yakın çevresini terbiye etmek, olmuyorsa ayıklamak üzere devrededirler.

GÜÇ KİMDEN YANA?

ABD’nin iç siyasette devrede olması, AB’nin, haydi haydi devrede olması demektir. Buradan ne sonuç çıkar? 2014’e yeni bir  güç denklemi ile girilmiştir. Önceki seçim konjonktürlerinde AKP’nin hep yanında olduklarını hissettiren ABD ve AB, bu kez –en azından- “bizi karıştırma”  uyarısı göndermekte ve her demokratik ihlalde ‘ıslık çalmaktalar’.  Dış dinamiklerdeki bu “yeni duruş”, AKP rejiminin çok muhtaç olduğu dış sermaye, dış ticaret trafiğine yapacağı etkilerle bile önemli sonuçlar yaratacak önemdedir. AKP’nin akibetini, bu “kardeş kavgası” kadar, yolsuzluğa,rüşvete, artan pahalılık, işsizlik, şovenist, anti-demokratik baskılara sokakta direnen halkın basıncı da belirleyecektir.

2014 ile birlikte başlama gongu çalan politik güreşin bu yeni raundunun, iyice inişe geçmiş bir ekonomik konjonktür ikliminde yaşanacağını ve seçmen davranışını, yolsuzluk-rüşvet gerçeği kadar, bu pahalılık-işsizlik ikliminin de etkileyeceğini belirtelim.

 

Genel kategorisine gönderildi | 2014’te Neler Olacak? için yorumlar kapalı

2013’ten 2014’e: Koşar Adım Krize…

Geride bıraktığımız yılın nasıl bir yıl olduğunu anlamak için, en veciz saptamalardan  birini Doğuş’un patronu Ferit Şahenk, yılbaşı mesajında kullanmış. AKP rejiminde hızla yükselen ve Haziran 2011′de NTV’yi , medya grubunu iyice  mutlak iktidar destekçisi bir çizgiye çeken Şahenk şöyle diyor;  “Bazı yıllar vardır bir dönemi kapatıp yeni bir döneme geçişe sebebiyet verirler…Ben yapıyorum anlaşılsın,devri kapandı.” Bunu Şahenk de anladığına göre, geriye “Nereye?” sorusunu sormak kalıyor. Bir devir, 2013 ile kapanıyor da, 2014 nereye açılıyor?

 KÖTÜ MİRAS

 Ne yazık ki, bir devirden geriye iyi bir miras kalmıyor, hatta bir sorun yumağı, bir enkaz kalıyor. Siyaseten kutuplaşmış, bir birine tahammül edemeyen yığınlar kalıyor. Neresinden tutsan elinde kalacak, vizyonsuz, ağır kamburları olan bir ekonomik enkaz kalıyor. Dış imaj olarak 2013’te maskesi düşmüş, bir despotun, tek adamlığa gözü kara yürürken halkı Haziran’da ayaklanmaya götürdüğü, ardından iş ortağı Cemaat ile kıyasıya kapıştığı bir Türkiye imajı var şimdi dünya için…

Son kapışmanın “sulh” ile yeni yıla girmesi pek olası değil. Taraflar birbirlerine kıyasıya saldırırken içeride ve dışarıda nefesler kesilmiş, bu bilek güreşi izleniyor. Cemaatin, kadim ortağına tam da yumuşak karnından darbeleri indirdiği, “yolsuzluk ve rüşvet” iddiaları ile epeyi hazırlıklı bir soruşturmayla perdeyi açtığı söylenebilir. Ancak sonraki perdelerde bu dibi birbirinden kara tencerelerin nereye yuvarlanacakları merak konusu.

Yargı ve emniyetin üst kademelerinde kadrolaşan Cemaat’in, bu sayede RTE ve yakın çevresi ile ilgili epeyi bilgi topladığı ve servis ettikleri bu bilgi ile hatırı sayılır biçimde hasımlarını yıprattıkları söylenebilir. İç kamuoyunda, “kemik” AKP’liler dışında AKP seçmeninde ciddi kafa karışıklığına yol açan bu hamlelere RTE, ancak “yargı”yı zapturapt altına alma, emniyet kadrolarını dağıtmaya çalışarak karşılık vermeye çabalıyor. Ancak, bu çabalar, özellikle dış kamuoyunda sert tepkiler görüyor. ABD’den, AB yönetiminden, uluslar arası medyadan RTE ve çevresi için oluşan imaj, “hukuk dışılık”, “yargı bağımsızlığını ihlal eden tek adam” biçiminde…

 TABANA HİTAP…

 RTE, bu dış algıyı umursamaz görünüyor, hatta , Gezi’den sonra ikinci bir komploya maruz kaldığını, Cemaat-CHP-ABD üçlüsünden oluşan bir komplo koalisyonunun saldırısı altında olduğundan  dem vuruyor. RTE, bu “mağduriyet” üstünden tabanını konsolide etmenin peşinde yeniden. Bu söylem, içeride belki bir yere kadar iş yapabilir, nitekim Etyen Mahçupyan (Zaman, 29 Aralık) gibiler bu söylemin iş yapacağını ve kimsenin erken sevinmemesini ifade etmektedirler. İçeride, Cemaat medyasının yanında demokrasi mücadelesinde muhalif sol medya, sosyal medya  ve belli ölçülerde ana akım medyanın bir kısmı AKP yolsuzluklarını halka duyurmada yan yana düştüler.  CHP, ABD seyahatinin ardından daha bir gayrete gelmiş gibi görünüyor. Ancak, AKP’nin 2014’te işi özellikle dış algıdan, dış ekonomik ilişkilerden büyük zarar göreceğe , ağır darbeleri dış şoklardan alacağa benziyor.

 

DIŞ ALGI, ŞOK..

Türkiye, eskinin Türkiyesi değil. Milli gelirinin yarısı kadar ithalat yapıyor, milli gelirinin yarısına yakın borçlanmış, dış kredi kullanmış durumda. 800 milyar dolara yaklaşan milli geliri ile 17. büyük pazar. Orta Doğu’daki jeopolitiği malum. Dolayısıyla, ne ABD’nin ne AB’nin sırtını döneceği bir ülke. Dışarıdan şu an RTE yönetimi, yargıyı engelleyen, yolsuzluk ve rüşvetlerin açığa çıkmasını önlemeye çalışan bir yönetim gibi görünüyor. Gezi direnişi ile başlayan yeni algı, yolsuzluklarla pekişiyor ve RTE’nin kredisi hızla azalıyor. Bunun en kestirme etkisini Türkiye döviz kurunda yaşıyor. untitled

Kaynak:TCMB veri tabanı

2012,  1.80 TL  $/TL aylık ortalama ile kapanırken, 2013’ün Orta Vadeli Program’daki örtülü hedefine göre yılın ortalaması 1,86 TL olacaktı. Ama öyle olmadı, yılın aylık ortalaması 1.91 TL’yi buldu. Aralık sonu, 2.15 TL’ye yaklaşan bir dolar kuru ile tamamlandı. 2014 için öngörülen dolar kuru ise 1.98 TL’den ibaret !..

YANGINA BÜTÇE…

Bu, evdekine uymayan bir çarşı hesabı…Hele ki, Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) tahvil alımlarında azaltmaya gittiği bir ortamda Türkiye, önümüzdeki 12 ayda yaklaşık 200 milyar dolarlık dış borç ödemek durumundaysa… Bu kaynağın karşılanma ihtiyacı,  piyasalarda önceki yılların oldukça üzerinde bir dalgalanmaya yol açacak. Şimdiden yaşanan kur şoku, büyümenin yerini küçülmeye bıraktığı, enflasyonun ve beraberinde borçlanma maliyetlerinin hızla yükseldiği bir yıla işaret ediyor. Önümüzdeki 12 ayda 200 milyar dolara yakın borç ödemesi, yükselen  kur üzerinden yapılacak ve şirketler çok büyük  kambiyo zararı yaşayınca, küçülmeye, o da yoğun işten çıkarmalara yol açacak, bankalar alacak tahsilinde zorlanacak, işten çıkarılanlar tüketici kredi borçlarını ödemede zorlanacak, iç talep hızla daralacak.

Bütün bu koşar adım krize sürüklenişe karşı, iktidarın elindeki tek silah, bütçe. Ama onun da suyu bu yangına pek yetmeyebilir.

Her zorluğa karşın, herkese mücadele azmi,cesaret ve Gezi ruhunun yükseldiği bir yıl diliyorum.

 

 

Genel kategorisine gönderildi | 2013’ten 2014’e: Koşar Adım Krize… için yorumlar kapalı

Ne Kadar İnşaat, O Kadar Rüşvet

AKP rejimi inşaatla anılıyor ve anılacak. “İnşaat, ya resulallah!” başlığı pek  tanımlayıcı oldu süreci. Önce, ‘neden ve ne kadar inşaat’ sorusuna yanıt bulalım;  oradan inşaat ile paralel gelişen rüşvet mekanizmalarına geçeriz. 

 HER YER ŞANTİYE…

2002 sonrasında Türkiye’ye  dış kaynak girişinde şansı yaver giden AKP rejimi, her yıl ortalama 40 milyar doları aşan dış kaynak akışı ile yıllık yüzde 5’e yaklaşan bir büyüme ivmesi yakaladı. Gelen dış kaynak, doğrudan yabancı sermaye girişi, borsaya gelen kısa vadeli yatırım, daha çok da dış kredi biçimindeydi. AKP yönetimi, bu kaynağı çekmek için “yüksek faiz-düşük kur” taktiğini uygulayınca, düşük kur, ihracattan çok ithalatı, iç pazarı cazip kıldı. Bunun da etkisiyle,  şirketler, ihracata, döviz kazandırıcı diğer faaliyetlere pek iştahlı olmadılar. Onun yerine, dış rekabetten korunan alanlarda birikimi seçtiler. İnşaat, bunun başta geleniydi; perakendecilik, özelleştirme ile devletin çekildiği sağlık,eğitim, enerji, iletişim gibi alanlar; iç göç ve hızlı kentleşmeyle ortaya çıkan çeşitli hizmet sektörleri diğer yatırım alanları oldu. Banka kredilerinden önemli bir kısmı inşaata ve konut kredilerine aktı.Yatırımlarda inşaatın payı hızla arttı. u

Kaynak: TÜİK, GSYH veritabanı

 Toplam yatırımlarda inşaatın payını, ‘Harcamalara göre milli gelir’ verilerinden görmek mümkün. Cari fiyatlarla devlet ve özel sektörün inşaat yatırımlarını, yıllık ortalama dolar kuruna çevirdiğimizde görünen şudur; 2003-2013(9ay) döneminde devlet yıllık 18 milyar dolarlık, özel sektör de 35 milyar dolarlık inşaat yatırımı yapmış görünüyor. Bu, yılda ortalama 53 milyar dolarlık inşaat yatırımı demektir. 

Devletin de özel sektörün de inşaat yatırımları 2003’den 2013’e üç kat artmıştır. Devletin toplam yatırımlarında inşaat, yüzde 80’in üstünde pay sahibi. Kamu inşaat yatırımlarında ulaştırma (Karayolları, DHLİ, DDY) ilk sırayı, kamu binaları yapımı, baraj, sulama kanalları vb. ikinci sırayı almaktadır.. Karayolları(duble yollar), havalimanları, GAP sulama, kentsel altyapılar, toplam devlet yatırımlarında inşaatın payını yükseklere çekti. Özel sektör yatırımlarında ise “inşaat”ın payının yüzde 36’ya yaklaştığını, diğerlerinin “makine-teçhizat” yatırımı olduğunu görüyoruz.

 KAMU İŞLERİ…

İnşaatın son 11 yılda bu kadar öne çıktığı koşullarda, merkezi idare ve yerel yönetimlerin en büyüklerinde hakim olan AKP rejimi, hem devletin doğrudan, hem de özel sektörün inşaat işlerinden önemli ölçüde rüşvet almanın potansiyeline de sahip oldu. 

Devletin bizzat yaptığı yatırımlar için açılan ihale ve/veya ihalesiz sözleşmeler, kendi başına işi alacak firmayı kayırmakla, ortaya büyük bir rüşvet-avanta marjı çıkarıyordu zaten.

‘Kamu-Özel ortaklığı’(PPP) modeliyle yaptırılan 3.Havalimanı, 3.Köprü, Körfez köprüsü, nükleer santraller, sağlık kampüsleri, Avrasya Tüneli, Filyos, Çandarlı Limanları, Afşin-Elbistan Santralı gibi milyar dolarlarla ifade edilen “mega projeler”de ne rüşvetler, ne avantalar döndüğü, yürütülen soruşturmalar aksamaz ise ortaya dökülecektir.

TOKİ –Emlak Konut eliyle yaptırılan ve toplamı 500 bin konutu geçen projelerde gerçekleşmiş yolsuzluk, tahsil edilmiş ve edilememiş rüşvetlerin toplamını ise karakutu Erdoğan Bayraktar bir konuşmaya başlarsa öğrenmek daha kolay olacaktır ama teknik takiple elde edilen bulgular da yeterli ipuçları veriyor zaten. Soruşturulan Ağaoğlu, Osman Ağca(Yorum) ve Emrullah Turanlı'(Taş Yapı) nın TOKİ ile Emlak Konut üzerinden yürüttüğü proje stokunun bedeli 30 milyar TL’nin üstünde. Gerisini siz düşünün.

 ÖZELDE RÜŞVETLER…

Son 11 yılda ortalama yıllık 35 milyar dolarlık inşaat yatırımı gerçekleştiren özel sektörde yolsuzluk-rüşvet mekanizmasının hem ruhsat alımında hem de kullanma izninde yaşandığı biliniyor zaten. İmara kapalı  ya da kısıtlı alanı imara açmanın, bundan en çok yararlanacaklar için bir “fiyat” ı vardır elbette. SİT alanı, kıyı, orman, su havzası dinlemeyip inşaata ruhsat vermenin, kentin siluetini bozmaya göz yummanın belli bir “bedel”le idare edilmesi, olağan işler arasındadır. Bu “bedel”ler, belediyeler ile , 2011 sonrası da buna ortak çıkan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, buna ilişkin tartışmaları kestirip atan “büyük patron”  arasında, pay konusu elbette. 

Ağaoğlu’nun Bakırköy 46 örneğinde olduğu gibi, imar planında yeşil alan-park görünen yeri plan değişikliği ile daha çok inşaata açmanın, yükseklik limitini zorlayarak inşaat yoğunluğunu artırmanın, buna yardımcı olanlara da pastadan pay vermenin “hediyesi” yüzbinlerce dolarla ölçülmektedir.

 ZEHİRLENME

AKP rejimi, iktidarının daha ilk yıllarında TBMM’de tek parti iktidarı olmanın rahatlığı ile rüşvet-yolsuzluk iddialarına ilişkin sorgu-suali savuşturmayı bildi. Muhalefet etkisizleştikçe, umudunu yitirdikçe gemi azıya aldı ve iyice hesapvermez hale geldi, yasama-yürütme-yargı üçlüsünü kontrolüne aldıkça deveyi hamuduyla götürmeye vardırdı yolsuzluğu. Bu, “güç sendromunun” bir gün zehirlenmeye yol açacağını, ayağına dolanacağını hesap edemedi …

TCK, Madde 252:Rüşvet alan kişinin kamu görevlisi olması gerekir’ diyor. Bunlar, kamu görevlisi olmayan oğullarını bu işlere koşarak “rüşvetçilikten” yırtmanın önlemini mi aldılar acaba? İnsan kendi evladını böyle işlerde kullanmaya nasıl kıyar ? Nasıl insanlar bunlar?

Genel kategorisine gönderildi | Ne Kadar İnşaat, O Kadar Rüşvet için yorumlar kapalı

ÇAPUL tv’DE YOLSUZLUK ÜSTÜNE….

Çapul TV’de yolsuzlukları konuştuk

 

Genel kategorisine gönderildi | ÇAPUL tv’DE YOLSUZLUK ÜSTÜNE…. için yorumlar kapalı

Gold at center of corruption, money laundering allegations hitting Turkish gov’t

Mustafa Sönmez /Hürriyet Daily News /Dec.27 2013

Corruption operations that topped Turkey’s agenda and caused ministers’ resignations are continuing with focus on gold.
The operations, encompassing three different investigations, including land planning frauds, the exploitation of public assets and else, but for now the most striking allegations that horrified the public are the ones including “gold,” briberies paid over it and minister’s sons accused of receiving those briberies…

Gold has become the main subject of “money laundering” claims since recognizing Turkey’s bullion gold trade’s boom since 2011. Turkey exported $1.5-billion worth of gold, while importing $6.2-billion gold in 2011, but the export explosion came in 2012 and reached $13.3 billion in one year. The country’s import was $7.6 billion that year. In 2013, import came to the forefront again and reached $13 billion. What was happening, why did gold trade burst?

Turkey could not pay for the natural gas it buys from Iran in foreign exchange due to U.S. sanctions on banks. So, how could it return the money? A way to bypass sanctions was found: Iran was going to be paid in Turkish Liras and then the country would use those liras to buy gold in Turkey, which would look like Turkey is exporting gold to Iran. Since there are not billions of dollars’ worth of gold bullion in Turkey, it needed to be imported from Switzerland. An intermediate station was also found to avoid the U.S.’ rage and that was the United Arab Emirates (UAE). A part of the gold looked like it was exported from Turkey to the UAE and was transferred to Iran’s accounts. In the same way, gold was imported from the UAE.

gold

Overall, Turkey’s gold exports within the past four years, between 2010 and 2013, have amounted to $27 billion and

its imports have appeared to be $18 billion. Some $8 billion of the exports seem to be exported to Iran, while exports to the UAE also constitutes $6 billion, which can also be regarded as going to Iran.
Therefore, $15 billion of

Iranian natural gas was paid for in this way. Most of this gold was procured by Switzerland, while a small part has been brought by Dubai.

Many argued this payment system’s being recorded as “export,” caused export figures to falsely rise; the country’s current account deficit looks smaller than it actually is and national income is exaggerated. Moreover, some analysts also warned the transfer method may cause headaches for Halkbank and others involved in the scheme.

Question and answer

I dealt with this subject in about 10 of my columns in 2012. The Republican People’s Party (CHP) Istanbul deputy Umut Oran filed a parliamentary question in July 2012 referring to my column to ask Deputy Prime Minister Ali Babacan about the issue.

Babacan sought to clear the issue on November 2012 with this answer; “We put the money for Iranian gas into Iran’s bank account in Turkey in liras. However, it is impossible for Iran to bring that money to its country in the dollar because of international restrictions and U.S. sanctions. Therefore, Iran withdraws that money from its account and buys gold from the market to bring it back. I don’t how it does so, but this is how it works.”

The claims are saying Reza Zarrab and his team were one of the mediators that used to do what Babacan said he didn’t know and they were earning a great amount of money.

Gold deposits

According to claims, Zarrab needed some convenience support in the transaction of transferring the gold bullion with planes and couriers. Mediator bank Halkbank’s General Manager Süleymen Arslan, Economy Minister Zafer Çağlayan and his son, Interior Minister Muammer Güler and his son and EU Minister Egemen Bağış are claimed to be the ones helping him with citizenship, residence and business permits in return for bribery.

The Turkish banks’ gold deposit practices, which are presented with an innocent reason of inclusion of under-the-pillow gold into market through economy management, have also been regarded as being a part of these money laundering claims.

It was said there were approximately 5,000 tons of gold with a value of $300 billion under pillows and they were aimed to be drawn to recoded finance.

Banks were allowed to keep 30 percent of the reserves they have to allocate for the Central Bank in gold, which was alluring for them.ss

However, the risk of this gold to be brought by citizens to be used for money laundering wasn’t taken care of much and banks kicked-off the gold rush.

The Total value of gold deposits was almost 2 billion liras in 2010 reached 21.8 billion liras by of the end of October. This means more than a 990 percent increase! Three years ago, only 0.3 percent of the bank deposits were in gold, but in October the ratio was 2.5 percent.

Not only ordinary people, many companies engaged in the gold business and foreign investors are among the banks’ gold deposit customers. Gold accounts are usually non-interest accounts. The gold owner opens an account and the bank sends the gold jewelry to a refinery to transform it into gold bars, which can be withdrawn by the customer if they want. The refining cost is paid by the banks, but it earns commission. What is the Central Bank’s benefit here? This way, its reserves swell so $21 billion of foreign exchange reserves that looked like $135 billion in November was gold at hand. Many international money launderers, like Zarrab, are claimed to be using these gold deposit accounts. Some mind-blowing numbers, like 85 billion euros, are voiced for the amount of laundered money and banks other than Halkbank are accused of being involved as well.

FATF

The Financial Action Task Force (FATF) describes Turkey as one of the countries that have flaws in its fight against Money Laundering Legislation, along with Indonesia, Pakistan, Syria, Yemen Ethiopia, Ecuador and Nigeria.

Is it possible the government’s attempts to control the probe through changing investigation officials and regulation amendments to push Turkey from the gray zone to the black zone on the OECD level? Would Turkish banks face international blockage? It was clear that such a measure would create a great hole in a Turkish economy that is dependent on foreign capital inflow. Claims of Turkey’s financing and supporting al-Qaida-like organizations in Syria could be added and the Justice and Development (AKP) leadership could face serious accusations. It wasn’t coincidence the U.S. Treasury Undersecretary David Cohen met with banks in Istanbul and discuss Halkbank.

 

Araştırma - Haber, English kategorisine gönderildi | Gold at center of corruption, money laundering allegations hitting Turkish gov’t için yorumlar kapalı

Merkezden Yönetilen Bir Rüşvet Havuzu mu?

Daha önce de yazdım; AKP iktidarında devletin maaş (ve sigorta primleri vb.) olarak yaptığı harcamaları çıkardığınızda, mal ve hizmet alımı, yatırım ve transfer harcamaları biçimindeki harcamalarının yıllık ortalama tutarı 162 milyar doları buluyor. Bu harcamalar yapılırken, birilerine bazı milyar dolarları aktarmak mümkün. Mal ve hizmet satın alırken, adaylar arasında birisini daha çok kayırır, karşılığını “rüşvet” olarak alırsınız. Duble yol yaptırırken bazı müteahhitleri kayırır, ona tahsis edilen kamu kaynağının bir kısmı “rüşvet” olarak size geri döner. Transfer harcamaları yaparken birilerini daha çok kollar, hatta yapılmış gösterdiğiniz transferi bir biçimde “çanağa” atabilirsiniz.

 İMARDAN RÜŞVET

 Bitmiyor; bu 162 milyar dolar ile ilgili olmayan ama parasal ifadesi de kolay olmayan imar avantaları var. Dünkü yazımda sözünü ettiğim Bakırköy 46 projesini alalım. Ağaoğlu’na 30 dönüm yerine 50 dönüm inşaat izni tanınması, yükseklik olarak 63 metre yerine 70 metreye “özel proje” kılıfına sokularak ve RTE’nin talimatıyla sağlanan olanak, kamu hazinesinden çıkmıyor ama “kamu”dan çıkıyor. Nasıl? Kentin daha çok betonlaşması, yeşil alan, park hakkının gasbı ve kent silüetinin bozulması, kentliden çalınan, RTE eliyle Ağaoğlu’na bahşedilendir? Parasal karşılığı mı? Toplamı 3 milyar TL olarak hesaplanan projenin üçte biri bu “ihsan” dan gelse, en az 1 milyar TL’dir. Her yılın arsa-bina değerlenmesiyle bu ihsan daha da katlanacaktır.

Peki yıllardır bu türden  imar ihlallerine göz yumarak ne kadar bir rant aktarılmıştır? Bunun için çok özel heyetler kurup hesaplamalar yapılmalıdır ama bu net, kemiksiz bir “avantadır”. Bu avantalar, Ağaoğlu gibilerin kara kaşı -kara gözü için sağlanmaz. Ortaya çıkan rantın bir kısmı, ihsanı bağışlayana rüşvet-bağış olarak geri döner.

Avanta türleri, ülkenin şartlarına, yaşanan konjonktüre göre çeşitlenebilir. Örneğin, İran’ın sattığı doğalgazın karşılığını dolar olarak transfer edememesi sonucu ortaya çıkan sorun, bir avanta imkanı yaratmıştır durduk yerde. Alacağın, altın külçesi biçiminde “ihracat” görüntüsünde yapılması formülü, ortaya, bu para transferini kolaylaştırma sorunu ve bu kolaylığı sağlamanın karşılığı milyonlarca dolarlık rüşvet imkanı çıkarmıştır. Buradan kurulan tezgah, zamanla başkalarına da kara parayı aklama hizmetinde kapasite büyütme imkanı yaratınca, avantalar iyice katlanmıştır. Kapitalizmde her kısıt, her darlık, engel, ortaya rüşvet potansiyelleri çıkarır. Bu da zamana ve mekana bağlı olarak değerlendirilir.

 MERKEZ ŞART…

Peki, ister merkezden, ister yerelden olsun yapılan bu harcamalar sırasında, harcama dışı imar ihlalleri ya da “altın odaklı” kara para operasyonları ile ortaya çıkan rüşvet-‘bağış’ imkanlarını, herkes kendi başına kullanabilir mi? İlgili bakan, ilgili belediye başkanı, ilgili kamu bankası genel müdürü, kimseye çaktırmadan önüne gelen pası gole çevirip kendi hanesine gol yazabilir mi? Olmaz  !... Hele ki AKP gibi RTE patronajındaki bir iktidarda, rejimde  hiç kolay değil; yedirmezler!..

Sürdürülen soruşturmalardan ne çıkar bilinmez, ama bugüne kadar ortaya çıkan ve artık çuvala sığdırılması kolay olmayan mızraklara bakarsak, bu çarkın merkezden yönetilen ve çoğu RTE’nin bilgisi, inisiyatifi dahilinde olan işler olduğu, dosyalara geçmeye başlamıştır.

 HABERSİZ OLMAZ

İran’ın alacağı meselesini ele alalım. İran, Türkiye’ye yıllık tutarı ortalama 10 milyar doları bulan doğalgaz satıyor. Bu kadar alacağı olan bir ülke, bu parayı ABD ambargosu karşısında ne yolla transfer edeceğini, ülkenin başbakanı ile konuşup, mutabakat sağlamadan yapabilir mi? Paranız Halkbank’taki hesabınızda, ne haliniz varsa görün, nasıl çıkaracaksanız çıkarın, demiş olabilir mi RTE? Halkbank’tan sorumlu Ali Babacan, altın dahil ihracattan sorumlu Zafer Çağlayan, birden milyarlarca dolara ulaşan külçe altın ithalini ve ihracatını kimin yaptığını, ne için yaptığını bilmezler mi? Bunu Başbakan’a bildirmezler mi? Bu işe aracı yapılan İranlı Rıza Sarraf’ın rolünden Başbakan habersiz olabilir mi? Özet olarak, Halkbank Genel Müdürü’nün ayakkabı kutusundan çıkan 4,5 milyon doların, Güler’in oğlunun evindeki 6 para kasası ve para sayma makinalarının, Egemen Bağış’a Ortaköy ofisinde teslim edilen milyon dolarların hiçbiri, bal tutanın parmağındaki bal değildir; merkezden adı konmuş, önce kime, nerede teslim edileceği, sonra nerelere harcanacağı, merkezden yönetilen bir para trafiğidir söz konusu olan.

 OLAĞAN İŞLER

Bu işler bir tek bizde böyle değildir; Çoğu ülkede, siyasi partiler, yetkili kurullara beyan ettikleri gelir-giderlerin dışında bir bütçeye sahiptirler. Partiye, yasal sınırların dışından gelen bağış, rüşvet vb gelirler bu bütçede toplanır ve bu bütçeden harcama yapılır. Hele ki iktidar partisinin bu “paralel bütçesi” resmi bütçesini kat be kat aşar. Burada, merkezden ve yerelden her tür rüşvet, ‘bağış’ avanta toplanır ve parti lideri hiçbir sızıntı olmamasına özen gösterir, harcamalar da onun bilgisi olmadan kolay kolay yapılamaz. Harcamalar, ülkeden ülkeye ve havuzda birikenlere göre değişir. Bizde bu kadar yandaş medyanın kendi patronlarının harcadıklarıyla döndüğüne inanana, pek safsın , derim sadece. Yandaş medya bu havuz kaynaklarıyla oluşturulup işletiliyor, bu bilinsin.

 Havuzdan bazı kaçaklar, özel tasarruflar olmaz mı? olur elbette. Çizik yemeyi göze alan, şansını dener, küçük kaçamaklar yapıp birkaç yüzbin doları cebe atmalar bazen görmezlikten de gelinir. Ama genel para akışı tamamen “büyük patron”un kontrolünde olur. Büyük avantalarla ilgili kararlar, iki dudağının arasından çıkarken işin fiyatı da ödeyiciye fısıldanır ve tahsilat çeşitli kişi ve kurumlar üstünden yapılır. Bazen kestaneleri ateşin üstünden alırken el yakmasın diye maşalar, paravan isimler de kullanılır.Çok hassas durumlarda aile efradı da hizmete koşulur.

 BİZDE?

FG Cemaatinin, koalisyon ortağı RTE ve çevresinin defterini dürmek üzere giriştiği yolsuzluk ve rüşvet operasyonları nasıl gelişir,  bilinmez… Ortaya dökülenler az-buz şeyler değil ama resmin tamamı da değil, henüz ucundan bir yerleri. Önce yargı-yürütme, şimdi yargı-yargı arasında başlayan önleme,engelleme çabaları, sonunda bağımsız yargılamaya imkan verirse- ABD ve AB bu konuda yardımlarını esirgemezlerse- bizde de “merkezden yönetilen bir rüşvet havuzu” resmi çıkması çok muhtemeldir. Çünkü, bunun henüz kanıtları ortaya dökülmese de, merkezden yönetilen, gelir ve harcama kararları büyük patronca verilen bir havuz olduğuna dair çok belirti vardır ve başka türlüsü de pek mümkün değildir. Bekleyelim, görelim…

Genel kategorisine gönderildi | Merkezden Yönetilen Bir Rüşvet Havuzu mu? için yorumlar kapalı

RTE’nin Ağaoğlu’na Kıyağı ve Beton’un İsyanı…

Neredeyse 10 yılı bulan TOKİ Başkanlığının ardından Çevre ve Şehircilik Bakanı yapılan Erdoğan Bayraktar’a(EB) “Beton” lakabını ben yakıştırdım.Kanımca üstünde çok güzel duruyor. RTE’nin inşaat üstünden rejim inşasında az emeği yoktur EB’nin. Gelin görün ki, tepesini attırdı Oflu EB’nin  RTE.  Çağlayan ve Güler ile birlikte istifasını istedi. Neden? diye sordu EB… Oğlu gözaltına alınmış ama serbest bırakılmıştı. Büyük müteahhit Ali Ağaoğlu ile birlikte adının geçtiği telefon “tapeler”inde bir suç isnat ediliyorsa, onu RTE ile birlikte işlemişlerdi. Tartıştılar. Sonunda RTE, “azlettim” seni dedi. O da çıktı NTV’ye ve “Başbakan istifa etmelidir” dedi. Beton’un isyanıydı bu.İsyanın burada kalacağını sanmam; karakola gider bu…

BAKIRKÖY’DE…

İstifa ettirilen Çağlayan ve Güler ile tribüne gönderilen Egemen Bağış, “altın odaklı” yolsuzluklarla anıldılar. EB’ninki arsa rantı ile ilgili. 23 Aralık tarihli  Taraf gazetesine sızdırılan telefon görüşmelerinin deşifreleri ortada bir imar yolsuzluğu olduğuna işaret ediyor. Proje, Bakırköy’dedir.

800x0_bak_rk_y_46_3

Ağaoğlu’nun hipodromdaki Bakırköy 46 “özel proje”si…

Ali Ağaoğlu projeleri içinde Bakırköy 46 olarak anılmaktadır. Tanıtımında şöyle deniyor;  ; “ Veliefendi Hipodromu’nun karşısında yaklaşık 45.500 m2 alan üzerine inşa edilmesi planlanmaktadır… Projede, yükseklikleri 22 kattan oluşacak 5 blokta 1.215 adet konut ve 3 blokta 12 adet villa olmak üzere toplamda 1.227 adet konut bulunmaktadır”.  Yine tanıtımdan anlıyoruz ki, daire fiyatları 1,5 ile 2,5 milyon TL arasında. Dubleksler 5,5 milyona kadar çıkıyor.  Büyük paralar…

“ÖZEL PROJE”

Hipodrom’un karşısındaki arazi 70 dönümdür. Ağaoğlu 2011’de aldığında, bu arsanın 40 dönümü İBB’nin imar planında park alanı olarak görünüyor. İnşaata uygun bölüm ise 30 dönümdür. Ağaoğlu, Başkan Topbaş’a gider ve “40 dönümlük park alanını 25 dönüme düşürün bana 15 dönüm daha inşaat alanı verin”, ayrıca, emsal değişikliği yapın binanın boyunu 63 metreden 70 metreye çıkarın, der. 

Topbaş, talebi geri çevirir, İBB meclisi reddeder projeyi. Ağaoğlu bunun üzerine RTE’ye gider. RTE, Beton EB’yi çağırır, kullan sana verdiğim yetkiyi “özel proje” etiketi yapıştır üstüne ve bitir işi, der. Bu da AKP rejiminin 2011 sonrası numaralarından biridir. Beton’un başına getirildiği Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na , belediyeleri aşarak, istedikleri yerleri “özel proje alanı” ilan etme, böylece belediyeleri bypass etme yetkisi tanınmıştır. RTE, şimdi EB’ye,  o yetkiyi kullan, Ali’yi üzme, demektedir.

Dinlenen telefon dökümleri, Taraf’ta 23 Aralık Pazartesi yer aldı.  Büyükşehir Belediye Meclisi’nin İmar Komisyonu Başkanvekili Timur Soysal, planda o arazideki inşaat yüksekliğin 63 metre olduğunu belirtiyor ve  bunun arttırılmasına karşı çıkıyor. Ali Ağaoğlu, “63 değil, 70 metre yükseklik” diye dayatıyor ve ekliyor; “Bak, ben onu bakanlığa yaptırmadım açık net konuşuyorum… Başbakan’a yaptırdım. Yani yapmadınız yapmadınız… Kadir Bey bin kişinin önünde söz verdi, ‘Bu ay dedi, önümüzdeki ay’ dedi yapmadı. Ben de gittim sayın patrona söyledim.

Büyük patrona, o da , direkt bakana talimat verdi, ‘Halledin burayı’ dedi…”

 TELEFONDA…

Taraf ‘ın 11 Ocak 2013 tarihli diye belirttiği bir diğer dinleme kaydında AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu ,Ağaoğlu’na şöyle yakınıyor; “O şimdi çok ciddi sıkıntıya sebebiyet veriyor ya, orada şimdi büyükşehir reddetmiş, onun üzerine bakanlığa gidilmiş, bakanlık özel proje ilan etmiş. Bu ciddi şekilde bizim grup açısından sorun haline geldi. Çünkü Büyükşehir’in reddettiği bir şey bu. Üstelik Büyükşehir’e bakanlık görüş sormuş, görüşü beklemeden planı yapmış.”

Ali Ağaoğlu ise Kadir Topbaş’ın projeyi engellediğini söyleyip, devam ediyor: “Onun üzerine ben sayın büyük patron, yani anladınız… Bir ziyaretimde ona bahsettim, o da Erdoğan Bey yapsın diye söylemişti. Yani direkt onun talimatı ile yapılan bir şey yani bu...” 

Olay açık; 12’si villa 1227 konutluk proje, yaklaşık  3 milyar TL’lik  bir iş Bunun vücut bulmasına İBB’ye rağmen “özel proje” etiketi yapıştırılarak  kolaylık sağlayan RTE başrolde, bunu uygulamaya memur edilen EB de ikinci rolde. Kolaylığı isteyen Ağaoğlu, 3 gün gözaltında tutuldu ve salındı. Bu dosyadan dolayı istifası istenen Beton EB  isyan ediyor; Benim günahım ne, sen istedin ben yaptım diye. Haksız mı? Değil. Hesap sorulacaksa öncelikle RTE ve Ağaoğlu’ndan  sorulması gerektiği ortadadır.

RTE, Ağaoğlu’na bu kıyağı kara kaşı kara gözü için yapmadı, herhalde…Doğru adrese gidilmeli; Patron’dan, hesap sorulmalı. 2011’den bu yana “özel proje” vb adı altında belediyeler bypass edilerek kim bilir kaç milyarlık projeler emrivakiyle geçirildi RTE’nin emriyle. Belediye başkanları yerel yöneticiler neredyse ezilerek…Onun da dökümünü bize çıkarmalı Erdoğan Bayraktar. Madem yaptı bir ‘yiğitlik’, devamını da getirsin…

Genel kategorisine gönderildi | RTE’nin Ağaoğlu’na Kıyağı ve Beton’un İsyanı… için yorumlar kapalı

MÜSİAD-TUSKON Ayrıştı, TÜSİAD Düşük Profilde…

Bir önceki şiddetli AKP- Cemaat kapışması 7 Şubat 2012’de yaşanmıştı . Hatırlanacaktır, Cemaat, MİT’i kuşatarak RTE’ye hamle hedeflemişti. O sıralar 21 Şubat 2012 tarihli Cumhuriyet’teki yazımda şöyle demiştim; “Bu tepişmenin burada duracağını sanan yanılır. Tepişmenin elbette ki, dış uzantıları var. ABD’nin, Suriye, İran, İsrail meselelerinde Türkiye’den beklentilerinin ne kadarına karşılık bulduğunu ve iki koalisyon ortağının bu beklentiler karşısında aynı telden çalıp çalmadıklarını bilmiyoruz. Tepişmenin şiddetini belirleyecek etkenlerden biri bu…Kapışmanın bir de akçalı tarafı var, fazla öne çıkarılmayan. Koalisyonun  organik burjuvaları aynı çatı altında değiller. Bu malum. AKP tarafı MÜSİAD’da, “The Cemaat” tarafı TUSKON’da örgütlü. . Filler tepişmesini izlerken biraz da para-pul optiğinden bakınca, yakında ne rüşvet dedikoduları, ne İsviçre banka hesapları iddiaları ortaya dökülecek,  kim bilir…”(*)

KEHANET…

Yazdıklarımız kehanet değildi. Elinizde “Tarihsel maddecilik” gibi Marks’dan miras bir alet çantanız varsa,  böyle muazzam bir “yöntem”le bakıyorsanız hayata,  kestirimlerde  çok az yanılırsınız. Nitekim, 2 yıl önce yazılanlar gibi, iki taraf kapıştı; sermaye fraksiyonları da ayrı telden çalar durumdalar ortaya dökülen yolsuzluk rezaleti karşısında. MÜSİAD, bekleneceği gibi,  ortadaki mızrağı çuvala sığdıranların pespayeleğine düşmemek ve sırtında fena halde kırılgan bir yumurta küfesi (ekonomi) olduğundan,  yolsuzluk araştırılsın, derken RTE’yi gücendirmemeye de gayret gösterdi …MÜSİAD Genel Başkanı Nail Olpak, önce “prensipal” bir yaklaşımda bulundu;

 “Nerede ve kim tarafından gündeme getirilirse getirilsin, muhtevası ile muhataplarına bakılmaksızın yolsuzluk ve rüşvet iddialarının sonuna kadar araştırılması ortak arzumuzdur. Bu sürecin yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti ilkelerinden taviz verilmeden kurumların görev alanları içinde takip edilmesi zaruridir.” …Buraya kadar tamam. Peki sonra? Sonrasında “ekonomiye bir şey olmasın kaygusu şöyle ifade ediliyordu;  Gezi olaylarından bu yana ekonomiye menfi etki eden konuları yakından görüyoruz. Son olarak yolsuzluk ve rüşvet iddialarından yola koyularak 17 Aralık’ta başlatılan soruşturma ile oluşan ortamı da ülke ekonomimize, güven ortamına verdiği, verebileceği zararlar bakımından kaygı ile takip ediyoruz.”. Üçüncü ayak ise RTE ile uyumlu, örtülü bir “komplo” imasıydı. Ama Olpak o sözcük yerine, “çalışma” sözcüğünü tercih ederek şöyle konuştu; “ Yerel seçimler ardından cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler sürecine girdiğimiz dönemde bu soruşturma sebebi ile olan bitenlerin ekonomi dâhil doğuracağı muhtemel etkiler, kamuoyunda siyasal alana yönelik çalışma olarak algılanmaktadır, buna izin verilmemelidir.”

CEMAATİN TUSKON’U

Cemaate yakınlığıyla bilinen sermayedarların çatı örgütü  TUSKON ise yine bekleneceği gibi, MÜSİAD’dan daha net biçimde yolsuzluk ve rüşvetin varlığını ifade ediyor ve kararlılıkla mücadele bekliyordu. TUSKON Başkanı Rıza Nur Meral, “ “Devlette rüşvet insanda kansere benzer, zamanında tedbir alıp önüne geçilmediği takdirde bütün bedeni sarar ve ülkeyi çökertir” dedikten sonra  şöyle devam ediyordu;  Gündeme gelen iddiaların, hükümetin 4 bakanı ve oğullarına, çeşitli seviyedeki bürokratlara uzanması ve bu iddiaların odağında başka bir ülkenin vatandaşlarının bulunması büyük bir vehamet arz etmektedir.” Yargılamada karşılaşılabilecek engellemeler ve barikatlara karşı da söyleyecekleri vardı Başkan’ın;Soruşturma ve yargılama sürecinde, atılan her adımın yalnızca demokratik hukuk devletine değil, aynı zamanda evrensel hukuk kuralları ile taraf olduğumuz uluslararası anlaşmalara da uygun olması gerekir”.

TUSKON Başkanı’nın önceki gün gerçekleşen RTE’nin Pakistan gezisine davetli olduğu halde, katılmaması da dikkatlerden kaçmıyordu.

TÜSİAD  NE DİYOR?

Kopan fil tepişmesi karşısında, büyük sermayenin üst örgütü TÜSİAD, mümkün olduğunca RTE’den zılgıt yememeye de dikkat ederek kısa bir açıklama yapmakla yetiniyordu; “17 Aralık 2013 gününden bu yana gündemdeki yolsuzluk ve rüşvet iddiaları vahim bir tablo ortaya koymaktadır” diye başlayan açıklamada şu ifadelere yer veriliyordu; “Bu iddialar yargı sürecinde ele alınırken, bu süreci gölgeleyecek eylem ve söylemlerden kaçınılması, yargı bağımsızlığına ve hukuk devleti ilkelerine bağlı kalınması gereklidir. Kimsenin kişilik hakkının zedelenmemesi, daha önce bazı büyük davalarda gözlenen ve kişilerin mağduriyetine yol açan hataların tekrarlanmaması ve tüm sürecin hukukun üstünlüğüne olan güvenimizi destekleyecek şekilde gerçekleşmesi beklentimizdir.  TÜSİAD da Cemaat’in TUSKON’u gibi, yargıya “faul” yapılması endişesini dile getirmiş oluyordu , nitekim endişeler yürütmenin yargıyı kuşatması ile şimdilik haklılık kazanmış bulunuyor.

TOBB…?

Gelelim TOBB’a…AKP’nin kuruluşunda önemli payı olan ve 2001’den beri Rifat Hisarcıklıoğlu tarafından yönetilen TOBB, kopan fırtına ile ilgili olarak bu satırların yazıldığı saate kadar bir açıklama yapmadı. Rüşvetçi 4 bakan arasında adı geçen Zafer Çağlayan’ı hükümete bakan olarak veren TOBB’un , Gül’ün tavrına benzer bir tavır geliştirmesi bekleniyor.

Bu saatten sonra TÜSİAD’ın TUSKON ile ittifakı daha mümkün görünürken, MÜSİAD’ta, RTE’ye sadık, kemik  “nurjuva” kesimlerin dışında kalanların bu yeni ittifaka gecikmeli de olsa dahil olacaklarını,  Gül ile birlikte hareket ederek oluşan yeni “iktidar blokundan” eksik kalmayacaklarını söylemek mümkün. Özellikle sermaye açısından kırılgan ekonomi, istikrarsızlık kaldırmıyor ve kimsenin uzun süreli didişme lüksü yok… Uzun vadeli bir hat etrafında toplanmaları yakın zamanda mümkün olabilir.

(*)Yazıya, mustafasonmez.net ‘ten de ulaşılabilir.

 

Genel kategorisine gönderildi | MÜSİAD-TUSKON Ayrıştı, TÜSİAD Düşük Profilde… için yorumlar kapalı

Ben yazmıştım (!); Kara Para-‘Kara Liste’ ve Kriz…

Hiç hazzetmediğim bir ifadedir;”Ben demiştim, ben yazmıştım” diye söze başlamak. Ama bazen kaçınılmaz oluyor. Bir kerelik izin verin, çünkü bu olabilecekleri 9 Kasım 2012’de  Cumhuriyet’teki köşemde, “Kara Paraya Ak Parti Aklaması…” (*) başlığıyla yazmış ve altın üstünden kara para aklamanın sadece İran’ın alacağını külçe altınla ödeme ile kalmadığını, “altın mevduatı”na getirilen teşviklerin bu yolu iyice açacağını belirterek şu uyarıyı yapmıştım; “Bu vurdumduymazlık ya da cüret sürerse Türkiye’nin başına çok iş açılır ya da açmak isteyenler şimdi kullanmadıkları bu kozu, zamanı geldiğinde, kullanmakta hiç tereddüt etmezler”. İşte o zaman geldi. ABD’ye kafa tuttuğunu sanan RTE ve çevresinin etrafındaki çember şimdi hızla daraltılacak. Bu kozu çoktandır vermişler ve “kibir sendromu” ile dokunulmaz olduklarını sanıyorlardı. ABD fena halde dokunabilir. ABD Hazine Müsteşarı David Cohen’in operasyon günlerinde İstanbul’da bankalarla toplantı yapması, Halkbank’ı konu etmesi, tesadüf değil. Zaten kara paracı ülkeler sıralamasında gri listede olan Türkiye’nin “kara liste”ye alınması işten değil. Olanları hem hatırlatıp hem güncelleyeyim…

FATF…

Gelişmiş 7 ülkenin 1989’da kurduğu ve daha sonra  Türkiye’nin de katıldığı ve taahhütte bulunduğu,  “Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesine İlişkin Mali Çalışma Grubu (Financial Action Task Force, FATF), Türkiye’yi, Kara Para ile Mücadele mevzuatında stratejik açıkları bulunan ülkeler listesinde gösteriyor. Türkiye’nin dışında bu grupta yer alan ülkeler arasında Endonezya, Pakistan, Suriye,Yemen,  Etiyopya, Ekvator ve Nijerya da var. 18 Ekim 2013 tarihli FATF bülteninde Türkiye’nin özellikle “terörün finansmanı” konusunda eksik kaldığından söz ediliyordu (bkz: fatf-gafi.org, Public Statement 18 Oct.).

9 Kasım’da yazdığım yazıda şöyle demiştim; “ AKP rejimi, kara paracı sicilden sıyrılmak yerine bunu pekiştirecek icraatlar içine girdi. Bunlardan biri malum; İran’a olan enerji fatura borcunu ‘altın ihracatı’ şeklinde yapma katakullisi. Son aylarda ödemenin adresi İran’dan BAE’ye çevrildi ama alıcı yine İran… Bu işlemin faturasının eninde sonunda Türkiye’nin önüne konulacağı açık. Ama esas lafı bankalardaki altın mevduatına getirmek istiyorum.”

 ALTIN MEVDUATI İLE…

AKP rejiminin yastık altındaki birikimleri “ekonomiye kazandırmak” gibi masum ve itiraz götürmez bir gerekçeyle başlatılan altın mevduatı uygulaması kara para aklamanın diğer bir ayağı oldu. Yastık altında 5 bin ton altın bulunduğu, bunun karşılığının 300 küsur milyar dolar ettiği gibi “şehir efsaneleri” yayıldıktan sonra bunu ekonomiye çekmek “farz” haline getirilince, “kara para aklama ihtimali” de “Olacak o kadar”a döndü… Bunun için de Merkez Bankası , bankaların TL “Kanuni Karşılıkları”nın yüzde 30’a varan kısmını altın olarak tutabilecekleri kararını aldı önce. Bu, altına hücumu kızıştırdı. Bankalar, hesaplara faiz vermedikleri için “altın hesabı” açılması yoluyla altın toplamaya ve MB’ye karşı olan yükümlülüklerini yerine getirmeye başladılar. Böylece, bankaların kârlılığı da arttı.  Altın mevduatı çok değil, 3 yıl önce 2 milyar TL’yi ancak bulurken 2013’ün Ekim  ayı  sonunda 21,8 milyar TL’ye ulaşmış durumda. Yüzde 990’ın üstünde artış!.. Üç yıl önce bankaların topladığı mevduatın sadece yüzde 0.3’ü altın mevduatıydı. Ekim 2013’te  altın mevduatının payı yüzde 2.5’e çıktı.

Bankaların altın hesabı müşterileri arasında sadece sıradan kişiler değil, altın işiyle uğraşan şirket, esnaf ile yabancılar da var. Altın hesapları ağırlıkla vadesiz. Altın sahibi, hesap açtırıyor, banka, hurda altınını rafineriye gönderip külçe altına çeviriyor. Sahip de isterse hemen altınını geri çekebiliyor. Rafinaj masrafını banka karşılamış oluyor. Ama banka da bir komisyon alıyor. MB’nin kârı ne? MB de rezerv şişiriyor bu yolla. 2013 Kasım  itibariyle 135 milyar dolar görünen  döviz rezervinin 21 milyar dolarlık kısmı altın mevcutlarından oluşuyordu.

KARA PARAYA YOL…

Altın mevduatı patlamasının arkasındaki gerçek, bunun,  kara paracılara yol olmasıydı ve AKP rejimi, “aklama”yı dert etmeyerek bu kapıyı açtı. Bir kere bankalara getirilen altının miktarı ne olursa olsun, kaynağı, nereden buldun, sorusu sorulmuyordu. Üstelik, birileri dışarıdan mesela İran’dan, Rusya’dan,  Azerbaycan’dan kara para getirip Türkiye’deki  kara para çamaşır makinalarında yıkayabilirdi ve yaptılar da. Her tür yerli-yabancı kara para sahibine gün doğdu. Ekonomiye sokamadığın kara paranla piyasadan bilezik vs. olarak altın alırsın. Sonra bunu bankaya götürürsün, banka senin için hesap açar, altınını külçe altına dönüştürür. Sen de bunu gönül rahatlığıyla gider geri alır, satar ve dolara çevirirsin, bankada yıkandığı için artık temizdir ve İsviçre’ye mi, başka ülkeye mi olur, dilediğince transfer edersin…

Bu yolla yerli-yabancı milyarlarca kara para sahibinin, AKP rejimi marifetiyle, Türk banka sistemini kullanarak kirli milyarlarını akladığı gün gibi ortadaydı ve bu işlerle uğraşan Rıza Sarraf gibilerinin, rüşvet mekanizmasını işleterek yol aldıkları da izleniyordu. Vakti geldi, düğmeye basıldı…Ya  şimdi?

KARA LİSTE…

RTE’nin soruşturma ekibini değiştirme ve yönetmelik değişikliği ile kontrol altına alma çabası, karaparanın aklanması ile ilgili mücadele konusunda OECD düzeyinde ‘gri liste’ içinde bulunan Türkiye’yi kara listeye doğru sürükleyebilir. ABD, bunu isteyebilir.  Kara para içeren yargıdaki soruşturmayı, yürütme ile kontrol altına alınmak istenmesi, hazmedilir şey değil. Bu, Türk bankalarına uluslararası blokaj uygulamasını getirebilir. Türkiye’nin gırtlağına basılması demektir, bu. Ne dış yatırımcı iştahı kalır, ne dış dünya ile ticarette güven. Hele ki, RTE-Davutoğlu ikilisinin El Kaide’yi koruyup kollamak gibi bir sicili var ise ,”terörün finansmanı” suçlamasıyla ABD’ye gün doğdu demektir. Kara para aklayıcılıkta sicili iyice kabararak kara listeye alınmak, doğrudan krize koşar adım gitmek , dövizin , hiçbir MB müdahalesinin kâr etmeyeceği biçimde hızla tırmanması demektir, ki ABD için artık elde bu koz vardır…

(*)Ayrıca bkz: mustafasonmez.net, Kasım 2012 yazıları

 

Genel kategorisine gönderildi | Ben yazmıştım (!); Kara Para-‘Kara Liste’ ve Kriz… için yorumlar kapalı

RTE, ABD’nin Hedef Tahtasında…

Milli Görüş gömleklerini çıkaran RTE-Gül ikilisini, Erbakan ile araları şeker renk olan Fethullah Gülen’in kucaklamasıyla başlamıştı “aşk hikayesi” bundan 12 yıl önce… Küresel kapitalizmle uyumlu, ılımlı İslam formülüyle Orta Doğu’daki radikal İslam tehlikesine alternatif  teşkil edecek bu yeni oluşuma, ABD de onay vermişti. AKP-Cemaat-ABD üçlüsünün 2002 seçimlerinin ardından başlayan uyumlu iktidarı,  yaklaşık 10 yıl fazla sorun yaşamadan sürdükten sonra, son 2 yılda çalkalanmaya, çatırdamaya başladı, içinden geçtiğimiz günler ise son demlerini yaşıyor. Bu üçlünün artık bir arada olma şansı kalmadı gibi. Buradan ne çıkacak, kim altta kalacak?

 ÇÖKÜŞE DOĞRU…

Önce çöküşe nasıl gelindi, onu özetleyelim; Üçlü içinde “oyun bozan” RTE oldu. İçeride iktidar ortağı Cemaat ile uyumu bozdu. Cemaatçiler, RTE ve çevresinin iktidar nimetlerini hep kendisine yonttuğundan, bölgede ateşle oynadığından, giderek tek adamlığa yürüdüğünden, bunu başarırsa kendilerini de bir kenara fırlatacağından endişe ettiler, şikayetçi oldular. “Dış bileşen” olarak ABD, RTE-Davutoğlu ikilisinin Yeni Osmanlıcılık oyunlarından rahatsız oldu. Suriye’de vakitsiz ataklardan, giderek El Kaide destekçisi pozisyonlarından, Irak’ta Barzani’yi kışkırtıcı ve Irak’ın toprak bütünlüğünü bozucu petrole sulanan tavırlarından rahatsız oldu. Mısır’da Mürsi’ye yaptıkları sakat rehberlikten rahatsız oldu. İsrail ve İran’a aynı yerden bakmadıklarını fark etti.

Böylece, 10 yıl süresince, eski iktidar bloku içindeki sivil-asker üst bürokrasiyi Ergenekon, Balyoz operasyonları ile etkisizleştirmede uyum içinde çalışan, üç genel seçim ve iki yerel seçim ile bir Anayasa değişikliğinde blok olarak davranan bu kutsal ittifak, son 2 yılda hızla çözülmeye başladı.

 Çatlaklar bütün uzlaştırma, barıştırma çabalarına karşın büyüdü ve kılıçlar kınına sokulmamak üzere çekilince karşılıklı hamleler hızla geldi. 7 Şubat 2012 MİT çarpışmasının  ardından, seçim konjonktürüne yaklaşılan 2013’te dershanelere saldırı ile atağa geçti RTE tarafı. Buna yanıt, “yolsuzluklar” salvosu ile geldi, hem de çok ağır geldi.

 NE HEDEFLENİYOR?

Bu hamleler amaçsız yapılmıyor elbette. Artık iki taraf var; Bir yanda AKP, diğer yanda Cemaat ile düşük profille ABD. AKP, kendisine dönük hamlelerin arkasında ABD’nin olduğunu açıktan ilan etti bile. Geçtiğimiz Cumartesi, Karadeniz mitinglerinde ABD Büyükelçisi istenmeyen adam ilan edildi açıkça. Yandaş medya manşetlerinden “çirkin Amerikalı” inmiyor artık, hem de diplomatik bir dile gerek kalmadan, paldır küldür. Peki ABD? Washington’un ABD Hazine Müsteşarı David Cohen’in Türkiye ziyaretinin ve ABD Büyükelçisi Francois Ricciardone’nin isimlerinin yolsuzluk operasyonu ile ilişkilendirilmesi üzerine ne dedi ABD? Şu mesaj iletildi ilgili adrese;  

“Cohen ve Ricciardone üzerinden yürütülen kampanyalardan rahatsızız. Bu şahsi bir mesaj değil, ABD yönetiminin mesajıdır. Bizi iç işlerinize karıştırmayın. Bu tür açıklamalarla Türkiye ve ABD arasındaki ilişkilerin zehirlenmesinden ciddi endişe duyuyoruz. İlişkilerimizi tehlikeye atacak açıklamalardan kaçınılmasını bekliyoruz.”

 SENARYOLAR

Peki ne olacak, kim neyin peşinde? Bu soruya cevap olarak AKP tarafında nasıl bir tehlike algısı var anlaşılsın diye, Akit’ten Abdurrahman Dilipak’ı dinleyebiliriz; Diyor ki, 22 Aralık tarihli yazısında; “Gezi de, dershane olayı da bunun bir parçası idi. Topyekûn bir savaş” başlattılar yine.. Paralel devletle Ergenekon arasında derin bir mutabakat sağlandığı anlaşılıyor.. Aslında Ak Parti’den 50 kadar milletvekili istifa ettirilerek, arkasından 40 kişi kadar milletvekiline de kaset şantajı yapılarak iktidarın düşürülmesi, ardından bir CHP-MHP yeni oluşum koalisyon kurarak seçimlerin ertelenmesi, milletvekili seçimleri öne çekilerek Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile beraber bir genel seçim düşüncesi vardı. Onun için konjonktür uygun diye düşünmüş olmalılar…” Tehdit algısı bu…Şimdi bunun önünü kesmek üzere hamle üstüne hamle, önlem üstüne önlem gerçekleştiriyor RTE. Operasyonu yapan polis şeflerini  görevden aldı. Kilit kamu kurumlardaki Cemaatçi bildiği üst düzey bürokratların tasfiyesi için düğmeye bastı. Devamında  Adli Kolluk Yönetmeliği’nde değişikilik yaptırdı. Bundan sonra yapılacak soruşturmalarda ‘yargı’ resmen ‘yürütmenin iznine’ bağlı. Bunun devamında kabine revizyonuna gidilebilir. Çünkü en yandaşının bile deste deste paraların , kasaların görüntülerine rağmen, rüşvetin üstünün örtülmesine  gönlü razı değil.  

Kabine revizyonu ile birlikte yapılan üst düzey bürokrat atamaları ve aziller ile ilgili kararnameler Çankaya’ya imzaya  gidince, bugüne kadar olan biteni sessizce izleyen Gül’ün tavrı ne olacak? Cemaatçilerin de çok yakından merakla yanıtını bekledikleri soru bu. Ama, her an her şey o kadar hızlı değişiyor ki, yeni kabine oluşturmaya vakit kalmadan,  bir yerlerden yeni bakanlara, hatta başbakana uzanan belgeler, dosyalar fışkırabilir. ABD bu; RTE’siz bir Türkiye’yi, kendi hükümranlığının olmazsa olmaz koşulu olarak gördüyse, açılan çatlağı büyütecek ve mutlaka sonuca ulaştırmak isteyecektir. Şimdilik düşük profilde kalan  müdahalesi, yeri ve zamanı gelince daha da artacaktır.

YA SONRA?

Kutsal ittifakın yerini neyin alacağını görmek için zaman erken. RTE’siz bir yeni iktidar bileşiminin herkesi içine alacak şekilde oluşturulması  amaçlanıyor olabilir. CHP, buna kapılarını ardına kadar açmış görünüyor. Bu müstakbel ittifakın içinde Kürt muhalefetine bile yer açılacaktır, itiraz etmez ise. Bu restorasyonun kitlesel desteğini sağlamak da zor olmayacaktır. Hocaefendinin bedduaları, AKP tabanını epeyi etkilemişe benzemektedir; Devamı gelecektir.

Yolsuzluk, restorasyon için kitlelerden rıza almada yakalanmış en önemli temadır. Siyasi kriz, doları, borsayı, faizi de fena vurdu. Bunun her kesimden sermayedarı etkilediği ve etkileyeceği açık. Burjuvazi ile ‘nurjuvazi’, yeni bir iktidar blokunun tesisi için her çözüme açık davranacaklardır. Ekonomik sarsıntı,  kitlelerin gündelik hayatına da anında yansıyor, yansıyacak. Bu da “bir an önce istikrar” için yeni restorasyon planlarına kitlelerin de onay vermelerini hızlandıracaktır.

Özetle, hedeflenen, AKP’nin tümünü değil, kurucu ortak Gül’ü değil; RTE ve yakın çevresini iktidardan uzaklaştırmaya dönük bir operasyondur ve sonuca çok yaklaşılmıştır.

 

Genel kategorisine gönderildi | RTE, ABD’nin Hedef Tahtasında… için yorumlar kapalı