The more Trump sinks, the more Turkey’s currency and government recover(Al-Monitor, August 29, 2017)

ARTICLE SUMMARY
Discouraged by the US president’s dismal performance, global short-term investors are returning to emerging economies, including Turkey, boosting Ankara’s economic and political prospects in critical times.

In one of the most remarkable economic trends recently, the dollar has been losing valueagainst the currencies of many developed and emerging economies, including the Turkish lira. The tide of late 2016 seems to have turned. The greenback, which had rallied with Donald Trump’s march to the White House, is on the decline because of Trump again — this time under the impact of his poor performance. The currencies that had previously fallen against the dollar are all recovering now, albeit at different paces. In Turkey, the reversed trend is affecting not only economic balances but the political equilibrium. How long this climate will last is hard to predict, but one thing seems almost certain: Trump’s America will be the most decisive factor in this.

US economic growth is lagging behind Trump’s 3% annual target, barely managing 2.6% in the April-June period after 1.2% in the first quarter. While the 4.3% unemployment rateis fine, the real problem lies in inflation running low, especially in the second quarter. An inflation rate of less than 2% is widely seen as a sign that demand has not strengthened enough and, thus, the 3% growth target remains an uphill task. The fact that the current account/GDP ratio remains at 2.6%, in contrast to an average of about 5% in the 2002-2008 period, is another sign of weak growth. In short, the US economy is struggling to generate the desired increase in consumption and, thus, a stronger growth momentum. The primary reason for the faltering is Trump, whose support has plunged fast since his election in November.

At their most recent meeting in July, members of the Federal Reserve discussed the possibility of inflation slowing even further, failing to agree whether the trend is a temporary or lasting one. The prospect of another rate hike this year has weakened, which is why the dollar went on the decline.

Subsequent developments in the United States — the white nationalist rally in Charlottesville and Trump’s controversial response to the deadly violence that occurred at the event, the resignations of CEOs from presidential advisory bodies and rumors that Trump’s chief economic adviser Gary Cohn was quitting the White House — have all rattled Wall Street. Many now wonder how long Trump will survive in the White House. As of Aug. 25, Gallup’s weekly estimate showed that only 37% of Americans view their president positively.

Since February, disappointment over Trump’s performance has led global short-term investors to return to emerging economies such as Brazil, India, Indonesia, Mexico, Russia, South Africa and Turkey, which has been particularly lucky. As of Aug. 18, those investors had injected $8.4 billion into the Turkish economy this year in the form of investments in stock shares and government bonds. Attracted by very lucrative yields, most of this “hot money” — $5.6 billion — has gone into government bonds, while the remaining $2.8 billion has gone into stock shares. The relative stabilization of the Turkish lira has been another major factor boosting foreign investor appetite in Turkey.

Interest rates in Western countries are obviously no match to Turkey’s, which are currently in the 11% range. Hence, borrowing in the West and then putting the money in high-yielding portfolio investments in countries such as Turkey is a hugely profitable affair.

The foreign investor rush to Turkey owes also to the decline in its risk premium, reflected in credit default swaps. This risk indicator, which had resurged in the beginning of the year amid the slump of the lira, has now fallen to its lowest level since 2013 as the currency began to recover and global risk appetite grew. Compared to two years ago, the risk premium today is 33% down, but the decline has been driven more by global liquidity and risk-taking trends rather than developments in Turkey itself.

Ankara’s decision to extend the four-day Eid al-Adha holiday to 10 days, beginning Aug. 26, has also accelerated the inflow of foreign funds. The holiday means no major fluctuations in the lira’s value for 10 days — in other words, no major exchange rate surprises for foreign investors pursuing lucrative yields.

Ahead of the long holiday, many Turks in need of cash converted dollar savings to Turkish lira, which also contributed to the cheapening of the dollar.

As a result, the price of the dollar — which had climbed to almost four liras in the beginning of the year — dropped to less than 3.5 liras in late August.

For Turkey and its peers, this dolce vita riding the “hot money” wave will go on, so it seems, until the United States comes up with a solution to the Trump problem. While the Federal Reserve is not expected to take any major step in September, the Trump problem might deepen in the meantime.

The US Treasury is expected to hit the debt ceiling by early October. If the US Congress fails to raise the limit, Washington will struggle to pay bills, which could result in a government shutdown. It is not the first time that Washington is facing such a prospect; similar risks have been weathered in the past. This time the situation appears more serious, as Trump might fail to garner support not only from the Democrats but also from among his own lawmakers in Congress. This prospect is a cause of hesitation for the Federal Reserve because after a possible rate hike and/or an announcement on downsizing its balance sheet in September, the Federal Reserve, too, might be blamed for an eventual government shutdown.

Turkey, meanwhile, can only be grateful to Trump. Faced with the threat of a full-blown crisis in the second half of 2016, it has today bolstered its currency thanks to the ample flow of “hot money” and gained a growth momentum in the 5-6% range. Despite double-digit inflation, unemployment rates, budget deficits, the complications of lavish bank lending and a growing current account deficit, the current tailwinds could keep filling the government’s sails ahead of municipal polls next year and a crucial presidential election in 2019.

English, Makale kategorisine gönderildi | The more Trump sinks, the more Turkey’s currency and government recover(Al-Monitor, August 29, 2017) için yorumlar kapalı

AB’nin Gümrük Birliği resti işe yarar mı?(Al-Monitor, 21 Ağustos, 2017)

Türkiye’deki anti-demokratik iklime son zamanlarda daha büyük tepki veren ve bazı Alman gazetecilerin, aktivistlerin Türkiye’de tutuklanmaları ile eleştiri dozunu yükselten Almanya Başbakanı Angela Merkel’in, Avrupa Birliği kurumlarını da tepkiye ortak edeceği ve bazı yaptırımlar deneyeceği biliniyordu. Nitekim bunlardan biri, AB’ye tam üyelik maratonunun önemli bir istasyonu olan ve kısaca GB diye adlandırılan Gümrük Birliği’nin derinleştirilmesi-geliştirilmesi çerçevesinde yaşandı. GB’nin güncellenmesine ilişkin resmi müzakerelerin Avrupa Komisyonu’nun Konsey’den yetki alması sonrası bugünlerde başlaması gerekiyordu. Merkel bu halkaya el attı.

Seçim kampanyası kapsamında YouTube’dan canlı yayına katılıp izleyicilerin sorularını yanıtlayan Merkel, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile birçok görüş ayrılıkları olduğunu belirtirken, “Belki de iki yıl öncesinden daha fazla probleme sahibiz” diyordu. Gazeteci Deniz Yücel’in serbest bırakılması için ellerinden geleni yapmalarına karşın gelişmelerin “tatmin edici olmaktan uzak” olduğunu ifade eden Merkel şöyle devam ediyordu: “İşte bu nedenle de ‘Artık ilişkileri böyle devam ettiremeyiz’ dedik”. Merkel, daha fazla sertlik konusunda ise “Türkiye, Erdoğan ve hükümetinden oluşmuyor. Referandumda ‘hayır’ diyen yüzde 50 unutulmamalı” hatırlatmasını yapıyor.

Merkel’in Almanya’nın yaptırım kozlarını hatırlamaktan başlayıp GB kozuyla devam eden tepkisini, Avrupa Parlamentosu (AP) Başkanı Antonio Tajani de paylaşıyor. Tajani, Avrupa’nın kalbini oluşturan temel değerleri korumak zorunda olduklarını söylerken Türkiye’nin Avrupa değerleriyle uyumlu olmadığını vurguluyordu. Tajani, “kırmızı çizgimiz” dediği idam cezasının yeniden getirilmesi durumunda Türkiye ile müzakerelere devam etmenin mümkün olmayacağı açıklamasını da yineledi.

Merkel ve AP’den GB ve müzakereler konusunda gelen tehditlere AKP rejiminin tepkisi gecikmedi. “Bu talihsiz bir açıklama” diyen AB Bakanı ve Başmüzakereci Ömer Çelik şöyle devam etti: “Bu mesele, Almanya ile Türkiye arasında son zamanlarda yükselen gerilimle ilgili bir meseledir. Almanya’nın bunu bir AB meselesi haline getirmesine AB kuruluşlarının izin vermemesi gerekir.”

Çelik GB ile kol bükme niyetini ise umursamıyor, şöyle diyordu: “Sanki Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, Türkiye’ye bir ödülmüş ya da bir lütufmuş gibi davranılıyor. Bu son derece yanlıştır. Altını çizerek söylüyorum, hiç acelemiz yok. Bu konuda tek taraflı bir iştahımız da yok.” FETÖ davası sanığı Adil Öksüz’ün Almanya’dan istenmesi konusuna da değinen Çelik “Hiçbir dostumuz bir katili barındıramaz” diyordu.

GB’nin genişletilmesi-derinleştirilmesi Bakan Çelik’in “Acelemiz yok, iştahımız da yok” dediği gibi mi? Restleşme dış yatırımcı tavrını nasıl etkiler? Kolu bükülür mü GB ile AKP rejiminin?

“Acelesi olmasa” da GB’nin derinleştirilmesi, Türkiye ekonomi aktörlerinin beklediği bir gündem maddesi. İhracatçıların üst örgütü Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin (TİM) Başkanı Mehmet Büyükekşi, restleşme tırmanmadan bir süre önce mevcut anlaşmanın eksikliklerinin artık Türkiye’nin önünde bir engel olmaya başladığını belirtiyordu.

Şöyle diyordu Büyükekşi: “Şu an tarım, hizmetler, yatırımlar ve kamu alımları mevcut anlaşmanın dışında tutuluyor. Anlaşma sadece sanayi ürünleri için geçerli. Eksik alanların da eklenmesi ile güncellenecek yeni bir anlaşma bir taraftan ülkemizin mal ve hizmet ihracatına önemli katkılar sağlayacak, diğer taraftan firmalarımızın rekabetçiliğini kamçılayacak.”

Büyükekşi imzalanmış anlaşmalara ilişkin yaşanan sorunları da şöyle ifade ediyordu: “Bugün itibariyle AB’nin ülkemizle imzaladığı hariç, 37 ülke ve bölgeyi kapsayan 26 Serbest Ticaret Anlaşması (STA) mevcut. Ancak Türkiye Gümrük Birliği Anlaşmasının ilgili maddeleri gereği bu anlaşmaların müzakerelerinde söz sahibi olamıyor, hatta anlaşmaların tarafı dahi değil. Güncelleme ile bu tip sorunlar aşılacak, ülkemiz AB’nin imzaladığı STA’ların bir parçası olacak.”

AB Bakanı Çelik, “Acelemiz ve iştahımız yok” dese de Gümrük Birliği’nin Türkiye ekonomisinin AB’yle entegrasyonu yolunda çok önemli bir kaldıraç olduğunu da inkâr edemiyor. AB Bakanlığı’nın resmi sitesinde şöyle ifade ediliyor bu durum: “Gümrük Birliği’nin dinamik etkileri, Türk imalat sektörünün rekabet ve verimlilik düzeyine olumlu yönde katkıda bulunmuş, yabancı yatırımcıların Türkiye’ye yönelmesinde etkili olmuştur. Sağladığı yapısal değişim ve ülkemize kazandırdığı rekabetçilik yaklaşımı, üretim yapısını çeşitlendirmiş, kaliteli ve güvenli ürün üretimini sağlamıştır. Ülkemizin AB’ye uygun şekilde oluşturduğu teknik mevzuat altyapısı, AB’nin fikri mülkiyet ve rekabet kurallarını benimsemesi, ülkemizin uluslararası pazarlarda rekabet gücünü yükseltmiş, Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisiyle entegrasyonunu artırmıştır.”

Birçok gözlemci şu görüşü paylaşıyor: AKP rejimi, AB’nin ve TÜSİAD dâhil içerideki bazı kuruluşların eleştirdiği OHAL’i 2019 seçimlerine kadar kaldırmama eğiliminde. Bu iklimi eleştiren AB’nin GB kozu için de AKP, “Acelemiz ve iştahımız yok” diyerek 2019 seçimlerine kadar AB ile didişebilir. Bu zaman zarfında neleri göze alır, riske eder? Burada ana mesele dış kaynak girişi.

Merkez Bankası’nın açıkladığı son Uluslararası Yatırım Pozisyonu’na göre Türkiye’nin dış yükümlülükleri 648 milyar dolar. Yani bu tutarda doğrudan yatırım, portföy yatırımı, kredi, yabancı mevduatı ile dönüyor Türkiye ekonomisi. Bu tutarın sadece dörtte biri doğrudan yatırım. Sıcak para olarak hisse senedi ve devlet kâğıtlarına gelen tutar yüzde 27, ya da 172 milyar dolar büyüklükte. Yabancı finans kuruluşlarından gelen öteki borçlar ise 308 milyar dolar.

Kısa vadede portföy yatırımları ya da sıcak para akışı, makro dengeleri etkiliyor. Türkiye ve bazı yükselen çevre ülkeler, ABD ve AB’de yaşanan likidite bolluğu sonrası toparlanamama, faiz artıramama sancısından, yabancı fonları kendilerine çekerek yararlanıyorlar. Portföy yatırımları özellikle 2017 Şubat ayından bu yana iç ve dış riskleri, AB normlarına aykırılıkları pek de dert etmeden Türkiye’ye gelmeye devam etti. AKP rejimi, doğrudan yatırımlara pek güven vermiyor, uzun vadeli kredi temininde de sorun var. Ama sıcak para akışı ile sorunları yönetmeyi deniyor. En azından 2017 başında 4 TL’nin eşiğine gelen dolar fiyatını ağustos sonlarına doğru 3,55-3,50 TL bandına çekebilmiş durumda.

GB’yi genişletmeme yaptırımı, doğrudan yatırımcıyı ve uzun vadeli kredi kullandıran Avrupa bankalarını soğutabilir ama bu durum kısa vadede etkili olan sıcak paracıların pek umurunda olmayabilir. Onlar daha çok Fed ve Avrupa Merkez Bankası’nın faizlerini göz ucuyla izleyecek, buna bağlı olarak yön değiştireceklerdir. AKP sıcak para girişini sürekli tutabildiği ölçüde GB gibi tehditlerin yakın vade etkisini azaltabileceğini hesap ediyor. En azından Saray ve yakın çevresinin “uzun vade” diye bir dertleri yok gibi. Bütün çaba, “kısa vade”yi kurtarıp virajları kazasız belasız almakta.

Makale kategorisine gönderildi | AB’nin Gümrük Birliği resti işe yarar mı?(Al-Monitor, 21 Ağustos, 2017) için yorumlar kapalı

Turkey-EU tensions spill over to customs union accord(Al-Monitor, August 21,2017)

SUMMARY
Amid mounting bilateral tensions, Germany has ruled out talks on improving Turkey’s customs union accord with the European Union, but such sanctions might have little effect on Ankara in the short term.
AUTHOR 

TRANSLATOR Sibel Utku Bila

German Chancellor Angela Merkel has recently toughened her tone against Ankara, irked by its growing disrespect for democratic norms and the arrests of German journalists and activists in Turkey. This has led many to believe that she will try to mobilize European Union institutions to pressure Ankara, including through certain sanctions.

Last week, the German leader signaled that Turkey’s customs union with the EU, an important phase on the path to full membership, would be an area where Ankara would face the music. Turkey has sought an update to the 1995 customs union deal, arguing that it has developed to Turkey’s disadvantage over the years. Negotiations on the issue were expected to start around this time after the European Commission got the green light from the European Council.

Merkel, however, poured cold water on such prospects. “We are not opening new chapters in Turkey’s [EU] accession bid, and we have lowered membership preparation aid to a minimum. Also, for the time being, the customs union deal with Turkey will not be changed or updated,” Merkel said Aug. 16 as she answered questions from viewers on YouTube ahead of Germany’s Sept. 24 elections. Merkel spoke of deepening disagreements with Ankara, mentioning its refusal to free Die Welt correspondent Deniz Yucel. Asked about tougher measures, she said, “We cannot ignore the fact that Turkey is not only [President Recep Tayyip] Erdogan and his government. Almost 50% said ‘No’ to the recent constitutional changes and … we cannot send wrong signals to the 50% who have their hopes in us and want to be in dialogue with us.”

Merkel’s statement drew angry reactions from Ankara. EU Minister Omer Celik called the remarks “unfortunate,” arguing that EU institutions should not allow Germany to turn bilateral problems into a Turkey-EU dispute. On the customs union issue, Celik sought to put on a brave face, saying, “They are acting as if updating the customs union is a concession or a favor to Turkey. This is extremely wrong. Let me underline that we are not in a hurry at all [and] we have no unilateral appetite on this issue.”

Is Turkey really in no hurry to expand and enhance the customs union? How could the stalemate affect foreign investors? Can the EU twist Ankara’s arm via the customs union?

The expansion of the customs union deal has been a long-standing demand of Turkey’s economic actors. The head of the Turkish Exporters Assembly, Mehmet Buyukeksi, grumbled in December that the shortcomings of the accord were growing into outright obstructions for Turkish businesses. “Agriculture, services, investments and public procurements are currently outside the scope of the accord, which covers only industrial products,” he said. “An update to include the missing fields will contribute greatly to Turkey’s export of goods and services, in addition to spurring the competitiveness of our companies.”

Pointing to other disadvantages, Buyukeksi said, “Other than the accord it signed with Turkey, the EU has signed 26 free trade agreements covering 37 countries and regions. Yet, under its customs union accord, Turkey has no say in the negotiations of such agreements. It is not even a party to them. An update will help overcome those problems, and our country will become part of the free trade agreements the EU has signed.”

Despite Celik’s attempt to downplay the issue, his ministry concedes that the customs union has provided a significant boost for Turkey’s integration with the European and global economy. “The dynamic effects of the customs union have contributed positively to the competitiveness and productivity of the Turkish manufacturing sector and helped in drawing foreign investors to Turkey,” the ministry’s website says. “As a result of the structural changes and competitive approach it has spurred, [the customs union] has diversified production and provided for the output of high-quality and safe products. By building an EU-compliant technical regulatory infrastructure and adopting the EU’s intellectual property and competition rules, Turkey has boosted its competitiveness on international markets and enhanced its economy’s integration with the global economy.”

Many observers believe that Turkey’s state of emergency — declared after the botched putsch in July 2016 and at the core of the criticism Ankara faces from the EU and local actors, including Turkey’s largest business group, TUSIAD — could stay in place until the 2019 elections, which will mark Turkey’s transition to the presidential regime approved in the April referendum. Accordingly, the ruling Justice and Development Party (AKP) could keep wrangling with the EU up to that time, claiming it is “not in a hurry” or “has no appetite” to discuss modifying the customs union, which the EU holds as a trump card. What setbacks could Ankara risk during that period? The inflow of foreign capital is the most critical issue here.

According to the Central Bank’s latest figures, Turkey’s external liabilities amount to $648 billion. In other words, the Turkish economy is rolling over with the help of direct investments, portfolio investments, loans and deposits by foreigners totaling $648 billion. Direct investments represent only a fourth of this sum, while “hot money” placed in short-term investments such as stock shares and government bonds amounts to 27%, or $172 billion.

Portfolio investments or inflows of “hot money” have a short-term impact on macroeconomic balances. Turkey and other emerging economies have been benefiting from good inflows of foreign funds, the result of European and US staggers in recovering and hiking interest rates after a period of liquidity expansion. Since February, foreigners have shown a renewed appetite for portfolio investments in Turkey, ignoring domestic and external risks and Ankara’s violation of EU norms. In terms of direct investments, the AKP regime inspires little confidence. Finding long-term loans is not easy either. Hence, it is trying to manage economic problems through the flow of “hot money.” If nothing else, it has succeeded in reining in the dollar, pushing it back to about 3.5 Turkish liras from nearly 4 Turkish liras in January.

Sanctioning Ankara by holding up the improvement of the customs union could discourage direct investors and long-term lenders, but could fail to impress the “hot money” investors who make short-term impacts on the Turkish economy. Those investors will instead keep an eye on the interest rates of the US Federal Reserve and the European Central Bank and make decisions accordingly. The AKP’s calculations rest on the hope that the short-term impact of threats such as the customs union deadlock will wane as long as the flow of “hot money” continues uninterrupted. The long run seems to be of no worry for Erdogan and his entourage at least. Their only effort at present seems directed at saving the short term and taking the critical bends unscathed.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey-EU tensions spill over to customs union accord(Al-Monitor, August 21,2017) için yorumlar kapalı

Saray’dan bankalara “boş eleştiri”(Al-Monitor, 11 Ağustos,2017)

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 8 Ağustos’ta Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası’nda iş adamları ile bir araya geldiğinde bankaları eleştirmesi, eleştiriden öte azarlaması Türkiye gündemine sert giriş yaptı.

Erdoğan şöyle dedi: “Bankalar rahat durmuyor. Biz faizlerin düşmesi lazım diyoruz. Bankalar ise vatandaşın oraya yatırdığı paraları kendisi için adeta bir soyup soğana çevirme aracı olarak kullanıyor.”

Erdoğan bu sert sözlerin ardından gerekli yerlere işareti de verdi: “Ama ben inanıyorum ki, gerek merkez bankamız, devlet bankalarımız bu konuda kararlı adım atmak suretiyle inşallah bu işi aşağı çekeceklerdir. Geçtiğimiz yıl çektiğimiz onca sıkıntının sonunda Türkiye yüzde 2,9 büyürken bankalar, bakın bu çok önemli, yüzde 40 civarında kâr artışı elde etmişse burada bir sorun var demektir. Hale bak. Üstelik bu yıl bankaların kâr oranlarını neredeyse ikiye katladıkları görülüyor. Bu bir felaket.”

Bankalar, faizler, hele ki bankaların kârlılığı öteden beri politik İslam’ın ana eleştiri temalarından biri oldu. Artan ölçüde Batı kapitalizmi ile bütünleşme ve onun üstünden ekonomik büyüme ve seçmen desteği ile tırmanış yaşayan AKP rejimi bu kaçınılmaz faiz maliyetini tam da hazmedemiyor, destek aldığı iş çevrelerine ve muhafazakâr kesime bankaları, “faiz lobisi”ni şikâyet ederek malum “şeytanlaştırma” hamlelerini eksik etmiyor.

Bu kez de öyle oldu. Son iki yıldır krizin eşiğine gelen ekonomiyi bankaların kredi musluklarını açmaya teşvik ederek canlandırmaya çalışan, bu nedenle bankaların iş hacmini de büyüterek yüksek kârlara ulaşmalarını sağlayan rejim, bu hamleden dolayı yaratılmış kâr fırsatının kendi eseri olduğunu unutturarak, banka kârlarını ve faizleri hedef tahtasına bir kez daha yerleştirmiş bulunuyor.

Artık iyice biliniyor ki Türkiye ekonomisi özellikle dış kaynakla büyüyor. Dış kaynağı sağlamada aracı kuruluşlar bankalar. Küresel krizin yarattığı likidite bolluğundan da yararlanan bankalar buldukları dış kredileri içeride firmalara ve tüketiciye satıyorlar ve satabildikleri ölçüde de kâr elde ediyorlar. Bunu bazı yıllarda kolaylıkla yaparken bazı yıllarda da zorlandılar. Bankalar kredi kullandırırken ince eleyip sık dokuyarak, mevzuata dikkat ederek iş yapıyorlar. Çünkü Türkiye 2001’deki büyük krizi biraz da bankacılık kesiminin başıboş bırakılması nedeniyle yaşamıştı. O zamandan beri bankalar sıkı denetleniyor, özellikle de Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) tarafından.

Bankalar 2016’nın ortalarına kadar düşük kâr oranlarıyla yetinmek zorunda kalıyorlardı. Öz sermaye kârları yüzde 10’ların altına kadar inmişti. Bunun sonucu olarak kredi arzı azaldı. Bu sıkışıklık, yaşanan politik, jeopolitik gerginliklerin etkisiyle, Moody’s, S&P gibi kuruluşların not indirimleri ile ekonomik soğumaya dönüştü.

Özellikle 2015, bankacılık açısından oldukça sorunlu bir yıl oldu. Siyasi iktidar bankalara uygulanan karşılık oranlarını azaltarak taze kaynak yarattı. Böylece kârlılıkları yukarı çekebilecek etkili bir hamle yaptı. Yani Erdoğan’ın ekonomi yüzde 2,9 büyürken bankaların kârları yüzde 40 arttı diye eleştirdiği sonuç, bizatihi kamu tarafından sağlanan bu destek sayesinde oldu. Çünkü hem baz yılı olarak 2015 kötü bir yıldı hem de devlet, bankalara destek olmaya karar vermişti.

2017’de banka kârlarını şahlandıran yine devlet oldu. Çünkü devreye Kredi Garanti Fonu (KGF) girdi. Ekonominin krize girme ihtimalinin artmasıyla kredi musluklarını açma fikri benimsendi. Hazine garantili borçlanma imkânı sağlanınca kredi büyüme hızı yüzde 40’ların üzerine çıktı. Dolayısıyla 2016’nın tamamında 25 milyar TL kâr eden bankaların 2017 ilk yarı kârının 25 milyar TL’yi bulması yine devlet desteği ile gerçekleşti.

Erdoğan’ın bankaları azarladığı sıralarda Türkiye’nin en büyük kamu bankasını da yöneten Türkiye Bankalar Birliği Başkanı Hüseyin Aydın şöyle diyordu: “Belirsizliklerin ve risklerin yüksek olduğu böylesi bir dönemde kamunun da ekonomiye dokunuşları güveni artırdı. Avrupa Birliği’nin (AB) büyüme konusunda 10 yıldır yapamadığını biz altı ayda yaptık ve üç çeyrekte toparlandık. Yasal limitlerimizi sonuna kadar kullandık. Elde, avuçta, cepte ne varsa hepsini krediye verdik.”

Aydın, KGF’de 313 bin müşteri için 207 milyar lira kullandırıldığını bildiriyordu. Bu bankalar için büyük bir kredi satışı, dolayısıyla kâr imkânı idi. Peki ya Erdoğan’ın şikâyet ettiği yüksek kârlar? O konuda ise şöyle konuştu Aydın: “Kimsenin kazancında gözümüz yok. Borsa İstanbul’daki, sanayideki ya da diğer firmaların kârlılıklarına bakıldığı zaman bankacılık sisteminin kârı makul bir seviyededir.”

Bankalara bir dönem için de olsa yüksek kârlar sağlayan kredi musluklarının açılması, KGF başta olmak üzere uygulanan birtakım teşvik ve tedbirler sayesinde sıkışmış olan piyasalar, geçici bir süre için rahatlatılmış oldu. Yapılanlar esasen zaman kazanmaktan başka bir şey değil. KGF imkânının 207 milyar TL’ye ulaşarak 250 milyar TL limitine yaklaşması ile birlikte bu desteğin ne kadar daha devam edeceği konuşulmaya başlandı.

Dünya gazetesinde köşe yazıları da yazan bankacı Tuğrul Belli bu zaman kazanmanın bedelini hatırlatmadan geçemiyor. Belli 10 Ağustos tarihli yazısında şöyle diyor: “Kredi Garanti Fonu limitlerine gelinsin veya gelinmesin, kesin olan bir şey varsa o da uygulanan tedbirlerin makroekonomik riskleri artırmadan daha fazla genişletilmesinin pek mümkün olmadığı. Bu tedbirlere ‘maliye politikası’ da dâhil.”

Her şey yolunda gibi görünürken kamu maliyesinde sıkışmalar var. Hazine’nin temmuzda 15,1 milyar TL olarak öngörülen iç borçlanma miktarı 16 milyar TL olarak gerçekleşti. Böylece hazirandan sonra temmuzda da borç çevirme oranı yüzde 140’ın üzerine çıkmış oldu. İç borç üzerindeki baskı etkilerini tahvil faizlerinde de gösteriyor. Gösterge tahvil faizi yüzde 11,7 ile 2009 yılından beri en yüksek seviyelerde. Dış borçlarını ödemek için Hazine’nin eylül ayında da döviz satın alması veya Eurobond borçlanması gerekecek.

Bankacı Belli “çifte açık” tehlikesine de parmak basıyor: “Her şeye rağmen, bu sene bütçe açığının GSYH’nin yüzde 2,5’ini (75 milyar TL) aşma ihtimali düşük. Öte yandan, cari açık (büyüme performansına da bağlı olarak) bu sene yüzde 5’e çıkabilir. (2016’da yüzde 3,8 olmuştu.) Bu durum ise ekonomide ister istemez ikiz açık (twin deficit) riskini gündeme getirecektir.”

Risklerde sessiz ve derinden bir artış yaşanırken bu durumu bertaraf edecek ve Türkiye ekonomisini yeniden istikrarlı bir sürece kanalize edecek gelişmeler var mı? Bu konuda belirtiler çok sınırlı. Stres biriktiren bir ekonomi var.

 

Makale kategorisine gönderildi | Saray’dan bankalara “boş eleştiri”(Al-Monitor, 11 Ağustos,2017) için yorumlar kapalı

Erdogan targets Turkish banks over economic crisis (Al-Monitor, August 11,2017)

SUMMARY
Turkey’s president is blasting banks for making what he considers to be unfairly large profits, yet he overlooks his government’s role in making it possible.

AUTHOR 

TRANSLATOR Sibel Utku Bila

Turkish President Recep Tayyip Erdogan this week launched a fresh barrage of criticism and warnings at banks, charging that they are making unfairly large profits during a time of economic strain. Addressing the Chamber of Commerce and Industry in the northern city of Trabzon Aug. 8, Erdogan said, “Banks are not behaving themselves. We keep saying that interest rates must come down, but banks are using the citizens’ deposits almost as a means of fleecing them.”

Pointing to a significant increase in bank profits, Erdogan said, “Last year, after all the distress we went through, banks had a profit growth of 40%, which means there is a problem here. … Moreover, banks have almost doubled their profits this year. This is a disaster.” In a thinly veiled call to discipline the sector, Erdogan said, “I believe our central bank and public banks will take firms steps on this issue and pull this thing down.”

Banking, interest rates and the profitability of banks have long been major targets for criticism in political Islam. Yet, Erdogan’s Justice and Development Party (AKP), in power since 2002, owes much to Turkey’s increased integration in Western capitalism, through which it ensured economic growth and boosted its popular support. The AKP government, however, has failed to fully come to terms with the inevitable cost of this process — the reality of interest rates — and has instead continued to grumble about banks and an “interest rate lobby” to its conservative base, often demonizing the sector. Erdogan’s latest outburst is just another episode of the same old story.

In the past two years, the AKP regime actively encouraged banks to turn on the lending taps as it scrambled to pull the economy from the brink of crisis. As a result, the business volume of banks expanded and their profits shot up. Now, Ankara is trying to obscure its role in this outcome by mounting a fresh attack on banks and interest rates.

That the Turkish economy relies heavily on external funds to grow is a well-known fact. Banks are the intermediary in the provision of those funds. Drawing on the liquidity expansion spawned by the global financial crisis, Turkish banks have been borrowing from abroad and then using the money to lend to consumers and companies at home. In some years, the process has been relatively easy, in others more difficult. In any case, Turkish banks abide by the law and split hairs when issuing loans, with the big economic crisis of 2001 serving as a grim shadow. Since that crisis — fueled in part by poor scrutiny of the banking sector — Turkish banks have been under tight control, imposed mostly by the Banking Regulation and Supervision Agency.

Until mid-2016, the banks had to make do with low profits, with return on equity falling below 10%. As a result, the loan supply shrank. Turkey’s political jitters and geopolitical strains worsened the crunch, as major international credit rating agencies cut the country’s grades. All this resulted in an economic slowdown.

The year 2015 was especially hard for the banks, leading authorities to cut the requirement for reserves they must hold. The move increased the cash available for use and thus paved the way for bigger profits. In other words, the 40% increase in bank profits that Erdogan is now slamming became possible thanks to Ankara’s support in the wake of a bad year and the state’s decision to prop up the banks.

This year’s profit boom has been courtesy of the government as well. To fend off the threat of a full-blown crisis, Ankara enacted measures encouraging lending to the real sector, including treasury-guaranteed loans issued via the Credit Guarantee Fund (KGF). As a result, loans grew by more than 40%. When bank profits reached 25 billion Turkish lira ($7 billion) in the first half of this year, equal to their total profit in 2016, this was again the result of government support.

While Erdogan fumed at the bankers association, Huseyin Aydin, president of the Turkish Banks Union and head of the country’s largest public bank, was saying this: “In a period of high uncertainty and risks, confidence [in the economy] has been boosted, thanks also to [government measures]. On the issue of growth, we managed to do in six months what the European Union could not do for 10 years, recovering in three quarters only. We used the legal limits to the full. We put all the money we had into loans, to the last penny.”

According to Aydin, loans totaling 207 billion Turkish lira have been issued to 313,000 customers via the KGF, meaning that the mechanism has become a big opportunity for banks to sell loans and thus profit. What about the numbers that Erdogan was denouncing? “Judging by the profits at the Istanbul stock exchange, in the industry or other companies, the profits of the banking system are at a reasonable level,” Aydin said.

Lending incentives have for once brought banks high profits while temporarily easing the crunch on the markets. Yet the whole thing is nothing more than an exercise in buying time. The KGF’s loan volume is close to its legal limit of 250 billion Turkish lira, and many are already asking how long its support can continue.

In an Aug. 10 column in the financial daily Dunya, banking executive Tugrul Belli highlights the price for buying time. He wrote, “Regardless of whether the Credit Guarantee Fund limit is used up or not, one thing is for certain – a further expansion of the current measures appears quite impossible without a further increase in macroeconomic risks. The said measures include fiscal policy as well.”

Though everything may seem on track on the surface, Turkey’s public finances are under strain. The treasury’s domestic borrowings stood at 16 billion lira in July, well above the planned 15.1 billion lira. As a result, its debt rollover ratio surpassed 140%, just as it did in June. The impact of pressure on domestic borrowing is seen in the yields on sovereign bonds as well. The yield on the benchmark bond has reached 11.7%, its highest level since 2009. In September, the treasury will also have to buy foreign exchange or offer eurobonds to gather the money to repay external debts.

Belli draws attention also to the “twin deficit” danger. He estimates that the budget deficit this year will be somewhere below 2.5% of gross domestic product. He added, “The current account deficit, meanwhile, could climb to 5% from 3.8% in 2016, depending on how the growth rate performs. This would inevitably raise the risk of twin deficit for the economy.”

In sum, the risks for the Turkish economy are growing silently. Is there anything to suggest that the economy can be steered back to stability? Any signs to that effect are very limited. The Turkish economy is accumulating stress.

English, Makale kategorisine gönderildi | Erdogan targets Turkish banks over economic crisis (Al-Monitor, August 11,2017) için yorumlar kapalı

Türkiye-Almanya: Ekonomide kış tehdidi (Al-Monitor, 1 Ağustos,2017)

AKP rejiminin özellikle son yıllarda attığı bazı diplomatik adımların önemli “yol kazalarına” yol açtığı ve bunun sonucu Türkiye’nin ekonomik yaptırımlara, ambargolara maruz kaldığı biliniyor. Rusya ile yaşanan uçak düşürme krizi bunlardan biriydi ve henüz yara kabuk bağlamadı. Rusya ile gerginlik Moskova’nın uyguladığı sarsıcı ekonomik ambargolara mal olmuştu. İhracatta kısıtlama, inşaat yatırımlarının durdurulması, turistlere vize konulması ve Türkiye için çok önem taşıyan Rus turist girişinin hızla düşmesi, Türkiye ekonomisine ağır faturalar çıkardı. AKP rejiminin özürleriyle yeniden inşa edilmek istenen Türkiye-Rusya ilişkileri belli onarımlar görse de eski düzeyine dönmedi.

Rusya gibi büyük bir ülke ile yaşanan bu krizin dumanı tüterken Türkiye Körfez’deki Katar-Suud eksenli gerilimde de taraf oldu ve açık biçimde olmasa da Katar’a kol kanat gererek Sünni İslam blokuna ve özellikle başı çeken Suudi Arabistan’a karşı Katar’ ı savundu. Bu durum da Türkiye ile bu blokun ekonomik ilişkilerinin gerilmesi riskini kapıya kadar taşıdı. Şimdilerde Türkiye çekişen taraflar arasında bir tür arabuluculuğa soyunarak iki tarafın ekonomik imkânlarından da mahrum kalmamaya çabalıyor.

Bu tür gerilimlerin bir yenisi ise Avrupa Birliği’nin (AB) lideri kabul edilen Almanya ile yaşanmaya başlandı. Almanya’nın uzun zamandır Türkiye’de demokratik hakların kısıtlanması, insan haklarının ihlali, hukuk devletine yakışmayan icraatlar üstünden AKP rejimine dönük eleştirileri vardı. Bu eleştirilerin dozunu zaman zaman artıran Şansölye Angela Merkel, Almanya vatandaşı gazeteci ve insan hakları savunucularının da tutuklanmasına varan uygulamalar karşısında tavrını sertleştirdi ve ekonomi silaha da davranacağının işaretlerini verdi. Verdi vermesine ama Türkiye ile yoğun ekonomik entegrasyonu olmasına karşın Almanya yönetiminin elindeki kartların ne kadarını oynayabileceği, daha önemlisi özel sektörü yaptırımlara ne kadar katmayı başaracağı belli değil.

Özünde Almanya’nın Türkiye karşısında mutlak bir ekonomik ağırlığının olduğu çok açık. Türkiye ekonomisinin Batı kapitalizmi ile yıldan yıla artan bütünleşmesinde Almanya ağırlıklı yerini hep korudu. İhracat ve ithalat üstünden, yani dış ticaret üstünden ivme kazanan entegrasyon, hem 1970’li yılların ithal ikameci birikim modeli döneminde hem de 1980 sonrası dışa açılmacı dönemde doğrudan Alman yatırımlarının ivme kazanması ile sürdü. Çoğu sanayi sektöründeki bu yatırımlar zamanla hizmet alanına da yayıldı. Doğrudan yatırımın yanında Türkiye sanayicileri, teknoloji ve know-how kullanımında da Almanya seçeneğine çok başvurdu. Turizmde Alman ziyaretçiler uzunca bir dönem Türkiye için ağırlık taşırken, Almanya’nın 1950’lerden itibaren işgücü açığını kapamada Türkiyeli işgücü önemli bir yer tuttu ve zamanla Almanya’nın yerleşikleri arasına katılarak önemli bir bileşen oluşturdular.

Bugün bu entegrasyonun vardığı boyutların sayısal ifadesi, Almanya’nın ve Türkiye’nin ellerindeki kartları anlamak açısından yararlı olacaktır. Türkiye-Almanya arasında dış ticaret üstünden bütünleşme dış ticaret hacminden okunabilir. 2016 yılında Türkiye’nin Almanya’ya önemli kısmı tüketim malı sanayi ürünü olan ihracatının tutarı 14 milyar doları bulurken Almanya’dan çoğu makine-teçhizat olan sanayi ürünü ithalatının tutarı 21,5 milyar dolar. Bu, yaklaşık 35 milyar dolarlık bir dış ticaret ve Almanya net ihracatçı durumunda.

Dünyaya yıllık ihracatı 2016’da 1,2 trilyon doları bulan Almanya, AB ihracatının da yüzde 70’ini tek başına gerçekleştiriyor. Böyle bir ihracat devinin Türkiye’ye 20-21 milyar dolarlık mal satması, o kadar da hayati değil. Ama yıllık ihracatı 140 milyar dolar dolayındaki Türkiye için ihracatın yüzde 10’unu Almanya’ya yapmak önemli. Aynı şekilde yılda 1 trilyon dolara yakın ithalat yapan Almanya açısından Türkiye’den 14 milyar dolarlık mal almak o kadar önemli değil ama ithalatının yüzde 10’unu Almanya’dan yapan Türkiye için bu partner önemli.

Durum, doğrudan yatırımlar açısından da farklı değil. Almanya dışarıya 2,1 trilyon dolar yatırım sermayesi ihraç etmiş, yani doğrudan yatırım yapmış bir ülke. Türkiye bu yatırımlardan sadece 13 milyar dolarlık pay almış. Bu, binde 6’lık bir pay. Almanya açısından bu payın fazla önemi olmayabilir ama doğrudan yatırım stoku 125 milyar doları ancak bulan Türkiye için yatırımların yüzde 10’unun Alman firmalarına ait olması önemli.

Almanya kredi tedarikçisi olarak da Türkiye için önemli. Türkiye’nin özel sektörünün 209 milyar doları bulan uzun vadeli borçlanmasının yüzde 10’u Alman finans kuruluşlarınca gerçekleştirilmiş durumda.

Turizm sektörü açısından Almanya uzun yıllar önemli bir yer tuttu. Rusya’dan ziyaretçilerin artması ile Almanya ikinci duruma düştü. Bugün gelinen noktada Alman ziyaretçide sert bir azalma gözlemleniyor. 2015 yılında 36 milyon ziyaretçinin 5,6 milyonu Almanya’dandı. 2016’da ziyaretçi 25,4 milyona düşerken Almanya’dan girişler 3,9 milyona kadar indi. Bu azalışta Türkiye’nin artan riskleri elbette önemli rol oynadı. Kötü olan, imajın olumsuz yönde yol kat etmesi ve genelde AB, özelde de Almanya’dan girişin, düşürülen fiyatlara rağmen azalmaya devam etmesi.

Açıkça görüleceği üzere dış ticaret, doğrudan yatırımlar, kredi tedariki ve turist girişi açısından Almanya Türkiye için ihmal edemeyeceği bir partner. Dahası, Türkiye AB’ye aday ülke olduğu için topluluğun lideri Almanya ile iyi ilişkiler içinde olmak durumunda. Yıllık milli geliri 3,5 trilyon dolar olan Almanya, AB hasılasının yüzde 21’i demek. Bu hegemonya ile gerilim, kısa vadede olmasa da orta ve uzun vadede kısa vadeli sermaye hareketlerini, yani sıcak para girişini de olumsuz etkileyebilir ve şu sıralar pek etkilenmeyen dolar/TL, dolar/Avro paritesini yukarı iterek türbülanslar yaratabilir.

Ülke olarak bakıldığında ekonomik üstünlüğü açık olan Almanya, özellikle hukuk devleti olma, AB normlarına yaklaşmak yerine bundan uzaklaşma, giderek Alman yurttaşlarına da ucu dokunan insan hakları ihlallerini artıran Türkiye’ye ekonomik olarak bu sopaları dokundurabilir mi? Hükümet olarak elbette doğrudan kendi elinde olan sopaları dokundurabilir. Buna öteki AB üyelerini de katabilir. Resmi düzeydeki silah projeleri, kredi tedariki ve bazı projelerin finansmanını kısma, dondurma bunlar arasında sayılabilir. Türkiye ile iş yapan irili ufaklı Alman ve AB firmalarına sağlanan kredi, vergi indirimi vb. teşviklerde sınırlamaya gitme, bir başka yaptırım biçimi olabilir. Yurttaşları uyararak turizmden caydırmada da bir yere kadar etkili olunabilir.

Peki, yatırımcı, ihracatçı-ithalatçı, finansçı özel sektör? Bunlara kısa vadede etki edecek sinyaller gönderilip sonuç alınabilir mi? Bu, biraz zor görünüyor. Çünkü kâr ve birikim motivasyonlu iş yapan her özel aktör, siyasetin zikzaklarını bilir ve bir sabah her şeyin eskiye döndüğüne şahit olabilir. Bu nedenle Aman özel sektörünün ilişkilerin gerilmesi yerine eski güzel günlere dönmesi beklentisi daha hâkim ve bu yönde çaba içinde oldukları gözleniyor. Aynı şekilde Türkiye özel sektörü de Alman hükümetinin dert ettiği hukuk devleti, AB normları gibi siyasi beklentilere pek girmeden, “Aman ilişkileri bozmayalım” şeklinde yatıştırıcı gayretler içinde. Ne var ki seçim yılına da girmiş olan Almanya’da siyasilerin, hukuk ihlallerine her gün bir yenisini ekleyen AKP’ye karşı sonuç alıcı bir adım atamaması, seçmen karşısında durumlarını zorlaştırır. Siyasetçiler, attıkları bu adımın somut sonuçlarını seçmenlerine göstermek durumundalar. Ok yaydan çıktığına göre hedef vurulmalıdır. Aksi durum siyasetçilere faturalar çıkarabilir.

Genel, Makale kategorisine gönderildi | Türkiye-Almanya: Ekonomide kış tehdidi (Al-Monitor, 1 Ağustos,2017) için yorumlar kapalı

Clouds gather over Turkish-German economic ties (Al-Monitor, August 1,2017)

SUMMARY
Exasperated over Turkey’s disregard for the rule of law and its arrest of German nationals, Berlin has raised the specter of economic sanctions against Turkey.

AUTHOR

TRANSLATOR Sibel Utku Bila

Over the past several years, Turkey has suffered economic harm due to “road accidents” in its foreign relations, courtesy of ill-conceived steps by the Justice and Development Party (AKP) government. The 2015 plane-shooting crisis with Russia was the most bruising in this respect. Turkey has yet to fully recover from Moscow’s economic sanctions, which included import bans on certain Turkish products, restrictions on Turkish businesses operating in Russia, visa restrictions for Turkish nationals and a drastic fall in the flow of Russian tourists to Turkey. With its economy taking serious blows, Ankara extended an apology to Moscow in June 2016, scrambling to rebuild bilateral ties. Despite certain improvements, however, the relationship has failed to return to its pre-crisis level.

Then, in early June, Turkey took sides in the crisis in the Gulf, standing by Qatar against the Saudi-led bloc of Sunni countries. This also brought the risk of economic harm. Turkey nowadays is trying to position itself as a mediator, keen to preserve economic opportunities on both sides.

Most recently, Ankara has been sparring with Germany, widely seen as the leader of the European Union, which Turkey has unsuccessfully sought to join. The AKP regime had long faced German criticism over human rights violations and the erosion of democratic values and the rule of law in Turkey. In mid-July, an incensed Germany toughened its stance and signaled it could draw the economic weapon after German nationals landed behind bars in Turkey on terror-related charges and Ankara seemed to implicate German companies in probes over last year’s coup attempt.

Given the extent of economic bonds, Germany does have strong leverage in this realm, but how much it could play its cards and, more importantly, how willing the German private sector would be to heed any punitive measures remains an open question.

Over the decades, Germany has been a constant heavyweight in Turkey’s economic integration with Western capitalism. The process, driven by mutual trade, was marked by growing direct German investments in Turkey in the 1970s, when Ankara followed an import-substitution development model, and in the 1980s, when the Turkish economy began to open up to the world. German investments were concentrated in industry, extending to the services sector in time. Additionally, Germany became a major go-to for Turkish entrepreneurs seeking technology and know-how. For years, Germans represented the bulk of foreign tourists visiting Turkey, while Turkish workers began migrating to Germany in the 1950s, growing into a significant labor force and a resident component of German society.

An overview of how all this translates into numbers could help one better understand the cards that each country holds. In 2016, Turkish exports to Germany were worth about $14 billion, consisting largely of industrial consumer goods. German exports to Turkey, meanwhile, were worth $21.5 billion, including mostly industrial goods such as machinery and equipment. So, the bilateral trade volume amounted to some $35.5 billion, with the advantage clearly in Germany’s favor.

Germany’s total exports last year were worth about $1.2 trillion, accounting for a staggering 70% of all EU exports. For such an export giant, the $21.5 billion sales to Turkey can hardly be qualified as vital. When it comes to Turkey, however, its exports to Germany represent 10% of the some $140 billion total, which is an important portion. The contrast is similar on the import side. Germany’s $14 billion imports from Turkey are not that significant in its total imports of nearly $1 trillion, while Turkey’s imports from Germany represent 10% of its total foreign buys.

In terms of direct investments, Turkey’s share in Germany’s $2.1 trillion direct investments abroad stands at only $13 billion, or 0.6%. For Germany, this share is relatively insignificant, but for Turkey, where the foreign direct investment stock is worth $125 billion, it represents 10% of the total.

Germany is also an important lender for Turkey. Loans provided by German financial institutions account for 10% of the Turkish private sector’s $209 billion long-term borrowings at present.

In Turkey’s tourism sector, the Germans long topped the list of foreign tourists until overtaken by Russians in more recent years. Last year’s figures, however, point to a steep decline in the number of German tourists. Out of 25.4 million foreign visitors, only 3.9 million were German, compared to 5.6 million out of 36 million in 2015. No doubt, increased security risks played an important role in the decline. What is more alarming, however, is that Turkey’s international image continues to deteriorate, and the number of visitors from the EU in general and Germany in particular continues to decrease despite discounted prices.

In sum, Germany’s role in major economic realms makes it a partner that Turkey can hardly ignore, not to mention that Ankara needs to stay on good terms with the leader of a community it wants to join. Given Germany’s colossal 21% share in the EU’s gross domestic product, persisting bilateral tensions could hit also the flow of short-term capital investments to Turkey in the medium and long terms. This, in turn, could deal a blow to the Turkish lira — relatively stable against the euro and the dollar at present — and lead to fresh economic turbulence.

Yet, how could Germany use the economic sticks on Turkey? On the government level, it could certainly use sticks that are directly at its disposal, and even other EU states might follow suit. Such punitive measures might include the curbing or suspension of arms deals, loan provisions and the financing of certain projects. Another form of sanction could be the limitation of loans, tax facilities, and incentives to German and EU companies dealing with Ankara. Travel warnings to citizens could also prove effective in discouraging touristic trips to Turkey.

But what about the exporters, importers and financiers in the private sector? Can the German government cajole them into action that would prove effective in the short term? This seems hard, for every profit-driven private sector knows well that politics zigzag and everything could be back on track one day. Hence, the hope of return to the old good days appears to prevail among German companies at present, and they are making efforts to that effect. The Turkish private sector, too, is trying to soothe the tensions, without going much into Berlin’s political expectations on the rule of law and EU norms.

Germany is bracing for elections this year. German leaders risk electoral embarrassment if they fail to take efficient steps against the AKP government, whose violations of the law continue on a daily basis. The leaders need voters to see the concrete consequences of such steps. If the arrow is already off the bow, it needs to hit the target. If not, politicians might have to pay a price.

.

English, Genel, Makale kategorisine gönderildi | Clouds gather over Turkish-German economic ties (Al-Monitor, August 1,2017) için yorumlar kapalı

15 Temmuz ekonomiyi nasıl etkiledi? (Al Monitor, 8 Temmuz, 2017)

 

Neredeyse bir yıl önce 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen başarısız askeri darbe girişimi tüm toplumsal hayatı ve doğal olarak ekonomiyi de etkiledi. Darbenin yapıldığı temmuz ayının yarısını da kapsayan üçüncü çeyrekte ekonomi uzun zamandan sonra ilk kez negatif büyüme yaşadı. Ama 15 Temmuz darbe girişiminin ardından tesis edilen Olağanüstü Hal (OHAL) düzeni ve o çerçevede çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler de ekonomide hükümetin elini güçlendirdi ve eşiğine gelinen krizi aşmada, ekonomiyi yeniden büyütmede imkânlar sağladı. 15 Temmuz’un ardından FETÖ’cüler diye bilinen darbe girişimcileri ve destekçisi olduğu öne sürülen kişi ve kurumlara ait irili ufaklı ekonomik varlıklara el konulması, bu varlıkların bazılarının el değiştirmesi gibi bir süreç de gündeme taşındı.

15 Temmuz 2016’ya gelinceye kadar Türkiye ekonomisi yılın ilk yarısını yüzde 5’e yaklaşan bir büyüme oranı ile kapamıştı. Ekonominin işleyişinde yaşamsal önemi olan dış kaynak girişi yavaşlamış olduğu için resmi rezervlerden ve yurt dışında tutulan “net hata-noksan” olarak da nitelendirilen, kaynağı belirsiz döviz girişleri sayesinde doların fiyatı 2,85-2,90 TL aralığında tutuluyordu.

Darbe girişimini izleyen haftalarda, bekleneceği üzere, reel üretimde, iç tüketimde, yatırımlarda sert düşüşler gözlendi. Bu, özellikle Türkiye’ye yatırım notu veren Fitch, Moody’s, S&P gibi kredi derecelendirme kuruluşları açısından Türkiye’nin risklerinin daha da artması ve ülkenin yatırım yapılabilir durumdan uzaklaşması anlamına geliyordu. Nitekim 20 Temmuz 2016’dan başlayarak bu kuruluşlar, Türkiye’nin notunu “çöp” tanımına soktular. Bu durum darbe girişimi yaşamış, dolayısıyla politik riski de yükselmiş Türkiye’nin risk primini daha da yukarı çekti.

Kredi derecelendirme kuruluşlarının not indirimi ülkeden ekim ayından itibaren dış sermaye çıkışını da beraberinde getirdi ve ABD dolarının tüm dünyada değer kazanması bu etkene eklenince birçok yerel para gibi Türk lirası da dolar karşısında değer kaybetmeye başladı. Darbenin yapıldığı Temmuz ayında 2,96 TL olan doların fiyatı, izleyen aylarda ve 2017’nin ocak ayında düzenli olarak arttı ve ocak 2017 ortalama fiyatı 3,73 TL’yi buldu.

Artan dolar fiyatının da olumsuz etkilediği mal ve hizmet üretimi, darbenin yapıldığı temmuz ve izleyen iki ayda ekonomik küçülmeyi getirdi. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), “darbeli çeyrek”te ekonominin yüzde 1,3 küçüldüğünü açıkladı. Özellikle sanayide küçülme dikkat çekici boyuttaydı.

Politik düzeyde darbe girişimi karşısında Olağanüstü Hal ilanı ile yeni bir dönem başlatan AKP rejimi, OHAL’in yürütme gücüne verdiği yetkileri sadece siyasi alanda kullanmakla kalmadı, krizin eşiğine gelen ekonomiyi yönetmede de devreye soktu. Meclis’i dışarıda bırakarak çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK), ekonomi alanını da kapsadı. Bu anlamda 15 Temmuz gerekçeli OHAL yönetimi, kriz ihtimaliyle yüz yüze kalan ekonomiyi yönetmede de kullanıldı.

Merkezi bütçenin ve bazı durumlarda Merkez Bankası’nın bazı işlevlerine paralel işlevlerle donatılan Türkiye Varlık Fonu’nun kuruluşu, 15 Temmuz’u izleyen ayda gerçekleşti. Fon ile ilgili birçok kararname art arda OHAL ikliminde çıkarıldı. Örneğin, 680 sayılı KHK ile şans oyunlarının lisansı 49 yıllığına Türkiye Varlık Fonu’na verildi. Bir başka KHK ile yapılan düzenlemede, bazı kamu kuruluşlarına döviz borcu olanlar için borçlarını 2 Ocak 2017 tarihli kur üzerinden ödeme imkânı getirildi. Ayrıca pek çok işletmedeki kamu paylarının Bakanlar Kurulu kararıyla Sayıştay denetimine tabi olmayan Türkiye Varlık Fonu’na aktarılmasının önü açıldı.

Türkiye Varlık Fonu’nun ulaşacağı büyüklüğün 200 milyar doları bulacağının anlaşıldığını kaydeden CHP milletvekili Faik Öztrak, “Fonun Sayıştay denetimine tabi olmadan faaliyette bulunacağı da düşünüldüğünde, son dönemde Olağanüstü hal kararnameleriyle bu fona ciddi miktarda kaynak transferinin yapılması kamuoyunun dikkatini çekmektedir” değerlendirmesinde bulundu. Öztrak, Başbakan Binali Yıldırım’a şu soruyu yöneltti: “Olağanüstü hal KHK’larıyla, ekonominin günlük işleyişine ilişkin düzenlemeler yapılması Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 121. maddesine açıkça aykırı değil midir?”

OHAL ile birlikte bir hayli işlevsizleştirilen TBMM’de bu tür sorular pek doyurucu cevaplar bulamadı. Ama AKP iktidarı bu KHK’lar ile özellikle doların tırmanışını belli ölçülerde frenledi. Zordaki şirketlere kredi pompalanması, kamu açıkları pahasına vergi indirimlerine gidilmesi, istihdamın maliyetinin bir kısmının devletçe üstlenilmesi, başlamış grevlerin ertelenmesi gibi önlemlerle krize giden ekonomi yönetilmeye çalışıldı. Şubat 2017’den başlayarak ise dünyada rüzgârların Türkiye gibi yükselen ülkeler lehine yön değiştirmesi, sıcak paranın yeniden girişi ile dolar fiyatı 3,50-3,60 TL bandına kadar geriledi ve iç pazara dönük büyüme hızlandı. Öyle ki, 2016’nn son çeyreğinde yaşanan yüzde 3,5’lik büyümenin ardından 2017 ilk çeyreğinde de büyüme yüzde 5 olarak açıklandı. Bu sonuçta 15 Temmuz ile birlikte geçerli kılınan OHAL ikliminin de etkisi olmuştu.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi sonrasında Fethullahçı Terör Örgütü ve Paralel Devlet Yapılanması’na (FETÖ/PDY) karşı yürütülen operasyonlar, bir başka ekonomi gündemini oluşturdu. Daha darbe girişimi öncesi, bazılarına kayyum atanan çok sayıda şirket 1 Eylül 2016’de çıkarılan KHK ile art arda Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilerek AKP rejiminin kontrolüne geçti. Koza-İpek, Boydak, Dumankaya, Naksan, Akfa, Kaynak, Fİ Yapı gibi farklı sektörlerde faaliyet gösteren ve çok sayıda şirketi bünyesinde bulunduran gruplara el konuldu.

TMSF, bu şirketlerin akıbeti ile ilgili düzenlemede, “Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun ilişkili olduğu Bakan tarafından karar verilebilir. Satış ve tasfiye işlemleri ilgili şirketin yönetim kurulu tarafından yerine getirilir” açıklamasını yapıyordu.

İlgili Bakan Nurettin Canikli, TMSF’ye devrolan şirketlerin aktif büyüklüğünün 40,5 milyar lira olduğunu açıklıyordu. Canikli, “858 şirket şu anda kayyum sıfatıyla TMSF tarafından yönetilmektedir. Şu ana kadar da 259 kişi kayyum olarak atanmıştır. Bu şirketlerin toplamında da 44 bin 868 kişi çalışmaktadır” diyordu.

FETÖ kapsamında el konulan varlıkların TMSF’ye devredilen 858 şirketle sınırlı olup olmadığı bilinmezken dernek, okul, dershane gibi kurumların varlıklarının TMSF turnikesine sokulmamışsa yine milyonlarca doları bulan büyüklüklere ulaştığı söylenebilir.

Yıllık ulusal geliri 800 milyar dolar dolayında olan Türkiye’de FETÖ’ye ait el konulan varlıkların toplamı 14-15 milyar doları bulsa bile bunun makro dengeleri temel güç ilişkilerini etkileyen bir büyüklük olduğu söylenemez. Ama yine de Türkiye iktisat tarihinde örnekleri görülen gayrimüslimlerin varlıklarına çeşitli gerekçelerle el konulması gerçeğinden sonra, Müslüman sermayedarlar arası “mülksüzleştirme”nin ilk örneği, 15 Temmuz ile yaşandı denebilir.

Makale kategorisine gönderildi | 15 Temmuz ekonomiyi nasıl etkiledi? (Al Monitor, 8 Temmuz, 2017) için yorumlar kapalı

One year on, Turkey’s coup attempt has impacted economy( Al-Monitor, July 7, 2017)

SUMMARY
Turkey’s state of emergency since last year’s coup attempt has been instrumental in averting a serious economic crisis, while also marking a process of “wealth transfer” through the seizure of hundreds of private companies.
AUTHOR 

TRANSLATOR Sibel Utku Bila

Turkey will mark the first anniversary of last year’s coup attempt on July 15, which has had a profound impact on the country’s political outlook and public life, including the economy. In the third quarter of 2016, a period that covered the putsch and its immediate aftermath, the Turkish economy contracted for the first time in a long while. Ironically, the state of emergency instituted after the putsch, which enabled the government to bypass parliament and issue legislative decrees, became instrumental in generating a fresh growth momentum and thus pulling the economy from the brink of crisis. In another notable process that transpired in the economic realm, Ankara seized hundreds of companies from alleged followers of US-based cleric Fethullah Gulen, the accused mastermind of the coup, and has since transferred many of them to third parties.

In the first half of 2016, prior to the putsch, Turkey’s economic growth rate stood at about 5%. The inflow of foreign capital, a vital resource for the Turkish economy, had slowed down but thanks to official reserves and the mysterious inflow of hard currency of unknown origin, the price of the dollar remained in the 2.85-2.90 lira range.

Not surprisingly, the weeks after the coup attempt saw steep declines in real production, domestic demand and investments. For leading credit rating agencies such as Fitch, Moody’s, and Standard and Poor’s, Turkey’s outlook became riskier and thus not good for investment, which resulted in back-to-back decisions to cutTurkey’s credit rating to “junk.” The heightened political risks meant that the country’s risk premiumon the financial markets was also on the rise.

Following the “junk” grades, foreign investors began to flee in October. The flight coincided with the dollar’s global appreciation, which dealt a dramatic blow to the Turkish lira. The greenback, which was worth 2.96 liras in July 2016, traded for an average of 3.73 liras in January 2017. The expensive dollar had a bruising impact on Turkey’s manufacturing and services sectors. As a result, the Turkish economy shrunk 1.3% in the third quarter of 2016, according to the Turkish Statistical Institute. The contraction in the industrial sector was particularly alarming.

Politically, the state of emergency ushered Turkey into a new era marked by a ferocious crackdown on the Gulen community — which many Turks called the Fethullah Gulen Terror Organization (FETO) — and myriad oppositional quarters. Yet the government’s use of emergency-rule powers extended beyond the political realm, covering economic issues. The ongoing state of emergency, declared with the stated aim of suppressing the putschists and their supporters, also became a means to steer an economy under the threat of a crisis.

In the weeks after the coup attempt, Ankara created a sovereign wealth fund with functions parallel to those of the central government budget and, in some instances, to those of the Central Bank. Then, a series of legislative decrees followed to beef up the fund. Legislative decree number 680, for example, transferred the license of games of chance to the fund for a period of 49 years. In another instance, the government used a legislative decree to introduce a repayment facility for those indebted in foreign currency to public institutions. Separately, a Council of Ministers decree paved the way for the transfer of myriad public assets to the wealth fund.

In a parliamentary question to Prime Minister Binali Yildirim in January, main opposition deputy Faik Oztrak, a former treasury undersecretary, protested that the fund was taking over large public assets via legislative decrees. The government, he said, has come to use legislative decrees for the daily management of the economy, flouting Article 121 of the constitution, which limits the scope of the decrees to “matters necessitated by the state of emergency.”

Such parliamentary attempts for accountability, however, bore little fruit as the state of emergency eroded the parliament’s role as well. Still, the legislative decrees helped the government to rein in the dollar to some extent. Ankara also enacted a series of other measures to fend off the crisis, including the encouragement of lavish lending for struggling companies, tax discounts at the expense of public deficits, financial incentives for enterprises that hire new employees and the suspension of worker strikes.

Then, starting in February, global financial trends provided tailwinds for emerging economies such as Turkey, and short-term foreign investors began to return. As a result, the dollar retreated to the 3.5-3.6 lira range and the domestic market perked up, leading Turkey to post a 5% economic growth in the first quarter of the year, atop 3.5% in the fourth quarter of 2016.

The crackdown on purported FETO elements had an economic aspect as well. Many companies owned by alleged Gulen supporters had been handed over to trustees before the putsch — after Gulen and the ruling Justice and Development Party (AKP) fell out in late 2013. Then, weeks after the putsch, a legislative decree was used to place those and other companies in state receivership at the Savings Deposit Insurance Fund (TMSF) — directly under the control of the AKP regime. The seized businesses included major conglomerates such as Koza-Ipek, Boydak, Dumankaya, Naksan, Akfa, Kaynak and FI Yapi. According to the TMSF, any decision on the sale or dissolution of the seized companies was up to the minister overseeing the TMSF, who currently is Deputy Prime Minister Nurettin Canikli.

Speaking in March, Canikli said the companies taken over by the TMSF were worth 40.5 billion lirasin terms of assets. “The TMSF is currently running 858 companies as a caretaker, and 259 people have been appointed as trustees so far. A total of 44,868 people are employed in those companies,” he added.

It remains unclear whether those 858 companies represent all businesses and assets seized as part of the FETO crackdown. Dozens of schools, private tutoring halls and associations were also confiscated or closed down. So if those educational assets remain outside the TMSF scope, the actual value of seized assets may be much higher.

Even if the total value of seized assets is estimated boldly at about $14-$15 billion, this hardly qualifies as a shift that sways Turkey’s macroeconomic balances and fundamental power relationships, given that the country’s annual gross domestic product amounts to some $800 billion. Turkey’s economic history, however, is no stranger to mass property seizures, targeting mainly non-Muslim minorities. In this sense, the crackdown after last year’s coup attempt could well be regarded as the first “dispossession” campaign targeting Muslim wealth holders.

English, Genel, Makale kategorisine gönderildi | One year on, Turkey’s coup attempt has impacted economy( Al-Monitor, July 7, 2017) için yorumlar kapalı

Faizler yükseliyor, Hazine körüklüyor(Al-Monitor, 28 Haziran, 2017)

2016 sonbaharında krizin kıyısına gelen Türkiye ekonomisi ABD’nin küresel fonları çekemeyişi ve fonların Türkiye gibi yükselen ekonomilere geri dönüşünün yarattığı rüzgârın yanı sıra, AKP iktidarının kredi pompalaması ve vergi indirimi gibi destek politikalarıyla küçülmeden büyümeye geçti. Bu büyümenin bedellerinden biri ise çift haneye çıkan enflasyon ve buna paralel seyreden mevduat ve kredi faizlerinde tırmanış oldu.

 Kriz ihtimalini azaltmaya dönük devlet müdahaleleri sonucu, açık veren bütçenin borçlanma ihtiyacı arttı ve Hazine, piyasaya büyük bir borçlanıcı olarak girince faizler daha da tırmandı. Şimdi Hükümet, Hazine’nin borçlanma talebini ve çift haneli enflasyondaki rolünü unutarak bankalara faiz indirin diye, aba altından da değil açıktan sopa gösteriyor.

Kısa adı İSO olan İstanbul Sanayi Odası’nda, 21 Haziran’da sanayinin aşırı borçluluğu, özellikle de kredi faizlerinin yüksekliğinden şikâyet ediliyordu. En büyük 500 firmanın kaynaklarının yaklaşık yüzde 62’si borçla sağlanıyor. Bu, son 10 yılın en bozuk mali profili.

İSO Meclis Başkanı Erdal Bahçevan, sanayinin ciddi bir döviz borcu olduğunu, bunun uzun vadeli TL üzerinden olabilmesi için de yeni nesil kalkınma bankacılığı gerektiğinden söz ediyordu. Bahçevan, “Kredi faizlerinin yüzde 16-20 olması, üretim ve ekonomik gelişmenin önünde ciddi bir engeldir” diyordu.

Toplantıya katılan Başbakan Binali Yıldırım sanayicinin sızlanmalarını onaylayarak bankalara yüklendi. Mevduat faizi yarışına girmemeleri konusunda bankaları uyaran Başbakan, “Elimizde müdahale edecek araçlar var” diyordu.

Şamar oğlanı yine bankalar olmuştu. Mevduat yarışında pay alabilmek için faizleri yüzde 15’lere kadar yükseltiyor, sonuçta da kredi faizlerinin yüzde 20’lere kadar çıkmasına yol açıyorlardı. Bunun, tüketici ve özellikle konut kredilerinin faizini artırması, konuta talebi düşürmesi kaçınılmaz olacaktı. Konut odaklı büyümenin mimarı AKP rejimi için buna tahammül edilemezdi. Edilemez de ne yapılırdı?

Unutulan ya da görmezlikten gelinen şey, bankaların yüzde 15’e kadar çıkardıkları mevduat faizi, yüzde 12’de seyreden tüketici fiyatlarının, yüzde 15’i bulmuş üretici fiyatlarının kaçınılmaz sonucuydu. Dahası, bankalar kredi açma konusunda adeta zorlanmışlar ve devlet destekli Kredi Garanti Fonu (KGF) üstünden sağlanan güvencelerle kredi musluklarını sonuna kadar açarken, gerekli kaynağın mevduatla yerine konulmasında eksik kalmışlar, yüksek faizle mevduat toplama bu zorunluluktan doğmuştu.

İSO’daki konuşmalarda enflasyonun çift haneye çıkmasından hiç söz edilmedi. Faizden onca yakınmaya karşılık faizi yükselten bir aktör olarak Hazine’den de söz edilmedi. Ayrıca bankacılığın yanında geliştirilebilecek sermaye piyasasına da vurgu yapılmadı. Daha da önemlisi, enflasyon tek haneye geriletilmedikçe faizlerin çift hanede seyrinin kaçınılmaz olduğuna kimse değinmedi.

Enflasyon nasıl tek haneye indirilecek? Bunun yolu dolar fiyatının artış hızını düşürmekten gıda sektörüne müdahaleye kadar bir dizi önlem içeriyor. 2016’nın son üç ayında ve 2017 başında hızlanan dolar fiyatı, sanayici maliyetlerine, oradan da ürün fiyatlarına yansıdı. Buna, gıdadaki arz eksikliğinin getirdiği spekülatif fiyat artışları eklendi. Enflasyonun çift haneden tek haneye gerilemesi gerçekleşmeden faizler nasıl gerileyecek? Soru, bu.

“Tren kalkıyor hareketten önce son çağrıyı yapıyorum. Ya adam gibi makul bir faiz oranını benimsersiniz ya da bunun da tedbirini alırız. Bankacılarımız tehdit olarak algılamasın. Elimizde araçlarımız var” diyerek bankalara “uyarıcı telkin” yapmak, Başbakan için kolaydı. Ama unutulan, bankaların bu noktaya, faiz yarışına nasıl getirildikleriydi.

İlk çeyrekte gerçekleşen abartılı yüzde 5 büyüme oranı ile övünmekten geri durulmuyordu, ama bunun nasıl gerçekleştiği unutularak… Kredilerden sosyal güvenlik primlerinin ötelenmesine, vergi indirimlerinden zora düşen sektörlerin kamusal yükümlülüklerinin ertelenmesine, istihdam teşviklerine kadar pek çok önlem yürürlüğe sokulmuştu. Sonuçta bir büyüme ivmesi yakalanmış görünüyordu ama büyümenin arka yüzünde bugün şikâyetçi olunan kredi musluğunun cömertçe açılması, bütçe açığı verilmesi ve faizlerin tırmanması gerçeği de var.

Hatırlıyoruz; kredi artışı sağlayacak tüm kamusal politikalar yürürlüğe konuldu, devlet garantileri sağlandı ve bankalar kredi için teşvik edildi. Yılbaşından 16 Haziran haftasına kadar olan dönemde TL krediler yaklaşık 161 milyar TL arttı. Artış hızı yüzde 14,5. Buna karşılık aynı dönemde mevduatlar 37 milyar TL artarken, artış oranı yüzde 4,4’te kaldı.

AKP rejimi bankalara “Kredi musluklarını açabildiğinizce açın, kefil benim” derken, bankaların, “Canıma minnet, bilançoları da düzeltiyorum, devlet kefil” diye açtığı kredilerin karşılığı hiç sorulmadı. Daralan banka, mevduata yüksek faizi bastırıp kaynak derdine düşüyor, ödediği faizi de kredi faizine yansıtıyor. Bu bile kaynak açığına yetmiyor. Bankalar için Merkez Bankası sorun çözücü olarak devreye alınacak ama nasıl?

Mali sistemden kaynak çeken sadece banka müşterileri mi? Elbette hayır. Bir de Hazine devreye girdi. Kamu borçlanması hızla arttı. 2017’nin ilk yarısı bütçe sonuçlarına göre bozulma ciddi boyutta. 2016’nın ilk beş ayında 9 milyar liralık bütçe fazlası oluşmuşken bu yıl 11,5 milyar lira açık var. Açığın finansmanı Hazine’yi daha çok borçlanmaya itiyor.

Evdeki hesaba göre Hazine bu yıl 98 milyar lira iç borç servisine karşılık 96 milyar liralık yeniden borçlanma yapmayı programlamıştı. Buna göre borç çevirme oranı yükselmekle birlikte yüzde 98 olacaktı. Ancak beklenmedik bütçe açıkları ve artan finansman ihtiyacı karşısında bu hedeften sapıldı. Hazine yılın ilk yarısında 55 milyar liralık iç borç geri ödemesi için 62 milyar liralık yeniden borçlanmaya gitti. Bu da yüzde 113 toplam borç çevirme oranına çıkmak demek.

Yılın ilk yarısında oluşan Hazine ağırlıklı ortalama faiz oranlarının çift haneye, yüzde 11’e çıktığını görüyoruz. Dünyada Hazine tahvil faizleri yatay seyrederken, Türkiye’de artış eğiliminde.

Özetle, banka sistemi 250 binden fazla küçük-orta işletmeye 160 milyar TL kredi büyümesi sağlarken Hazine, 62 milyar TL kaynağı tek başına, geçen yıla göre yüzde 45’lik bir artışla mali sistemden çekmiş bulunuyor. Hem de yüzde 11’den aşağı düşmeyen faizleri ödeyerek.

Çok belirgin biçimde görülüyor ki 2014’den bu yana Hazine’nin yaptığı iç borçlanmanın yaptığı anapara geri ödemelerine oranı hızla yükseliyor. Bu, net olarak mali sistemden, bankalar aleyhine para çekilişi demek.

Hazine’nin borçlanmasının kredi ve mevduat faizlerini yükseltici etkisi yılın ikinci yarısında da görülecek ve faiz kavgası yıla yayılacak gibi.

Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2017/06/turkey-government-pressure-on-banks-lower-interest-rate.html#ixzz4lUVxWN2T

Makale kategorisine gönderildi | Faizler yükseliyor, Hazine körüklüyor(Al-Monitor, 28 Haziran, 2017) için yorumlar kapalı