Çiftçi küstürüldü, gelecek endişe verici (Al Monitor, Şubat 4, 2019)

Türkiye’nin gündeminden enflasyon, özellikle de gıda enflasyonu hiç eksik olmuyor. Çarşı pazarda el yakan fiyatların, 31 Mart’ta yapılacak seçimlerde sandığa yansıyacağı konusunda herkes hemfikir. Bunun farkında olan AKP rejimi, hayatın tüm alanlarından eksik etmediği polisiye önlemler ile sebze fiyatlarını düşüreceğini de umuyor ve deniyor.

Yakın zamanda, soğan fiyatı arttı diye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla soğan depolarına baskınlar yapıldı. Ama baskınlar fiyatı düşürmedi. Sonuçta iktidar çözümü soğanın gümrük vergisini sıfırlayarak ithalatta buldu.

Soğanı marketlerdeki diğer yüksek sebze fiyatları ile “mücadele” izledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan 21 Ocak’ta marketlerle ilgili açıklamalarında özetle şöyle dedi: “Faiz, enflasyon düşerken marketlerde hâlâ sebze-meyve fiyatları düşmedi. Bu marketlerde, benim halkımı sömürme mücadelesini devam ettirenler varsa bunun hesabını da sorma görevi bizimdir ve sorarız.”

Oysa birilerinin Erdoğan’a hatırlatması gerekiyordu: Faizin, enflasyonun vergi indirimleri ile düşüyor görünmesi, gıda fiyatlarını düşürmüyor. Çünkü tarımsal üretimde kullanılan dışa bağımlı gübre, yem, ilaç gibi girdilerin fiyatı düşmediği gibi, sürekli olarak artıyor. Girdi maliyetlerini düşürmeden, fiyatlar nasıl düşebilir ki?

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre tarım üreticileri, yani çiftçiler, 2018’de ürün fiyatlarını ancak yüzde 16 artırabildi. Buna karşılık sanayi ürünlerinin fiyatı yüzde 34’e yakın arttı. Bu da tarım ile sanayi fiyatları arasındaki makasın 18 puana çıkması demek. Oysa tarım ve sanayi ürünlerinin fiyatları, 2003‘ten 2017’ye kadar birbirine çok yakın seyretmişti. 2018 bir kırılma yılı oldu. Bu kadar sert ayrışma ile birlikte korkulan, tarım üreticisinin küskünlüğünün daha da artması ve çiftçinin üretimden iyice uzaklaşması.

Kaynak:TÜİK veritabanı

AKP rejimi, özellikle gıda ürünlerindeki artışı ithalatla terbiye etme gibi sonuç vermeyecek bir önlemle uğraşırken yüzleşmekten kaçtığı asıl sorun tarımsal ürün arzı yetersizliği. Bu durum, Merkez Bankası’nın 2018 Üçüncü Çeyrek Enflasyon Raporu’nda şöyle ifade edilmişti: “Türkiye’de işlenmemiş gıda ürünlerinde zaman zaman ortaya çıkan arz açıklarının ani ve yüksek fiyat artışlarına sebebiyet vermesi asıl itibarıyla yapısal faktörlerden kaynaklanmaktadır. Bu noktada, etkin ve dinamik bir tarımsal üretim planlaması yapılamaması önemli bir yapısal sorun olarak görülmektedir. Üretim planlaması yapılabilmesi için tarımsal istatistik, rekolte tahmini ve erken uyarı sistemi altyapısının güçlendirilmesi gerekmektedir.”

Üreticinin tarımdan uzaklaşması artarken, terbiyevi ithalatla üretici daha da soğutuluyor. Bunun sonucu, tarımın milli gelirdeki payının hızla azalması. Bu pay, 1998’de yüzde 10 iken 2017’de yüzde 6’ya kadar indi, 2018’in ilk dokuz ayında ise yüzde 5,7’ye kadar gerilemiş durumda.

Önemli bir tarım ve hayvancılık potansiyeli olan Türkiye’de tarımın gerilemesi, aslında 1980 sonrası izlenen politikalara kadar uzanıyor. 1980 öncesi dönemde tarıma önemli destekleri olan kamu kuruluşlarının Hazine’ye yük oluşturduğu gerekçesiyle özelleştirilmesi, tarımı önemli bir destekten mahrum bıraktı.

Bütün Avrupa Birliği ülkelerinde tarıma destekler korunur ve yer yer artırılırken Türkiye’de kamu maliyesinde mali disiplin sağlamak adına destekler azaltıldı. 18 Nisan 2006 tarihinde kabul edilen Tarım Kanunu ile çiftçiye destek yasal güvenceye alınmış gibi oldu ama fiili harcamalar farklı seyretti. Yasada, “Bütçeden ayrılacak kaynak, gayri safi milli hasılanın yüzde birinden az olamaz” denilmesine karşın çiftçi örgütü Türkiye Ziraat Odaları Birliği’ne göre uygulamada destekler, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın (GYSH) yüzde 0,56’sında kaldı. 2018’de faiz dışı bütçe harcamaları yüzde 22’ye yakın artarken tarım destekleri yüzde 14 artabildi ve tarıma desteğin toplam bütçe harcamalardaki payı yüzde 2’yi bulmadı bile. Oysa tarımsal istihdam, ülke istihdamında yüzde 19’a yakın paya sahip.

Desteklerin azalması ile birlikte çiftçinin motivasyonu da azaldı. Bu da tarımı önemli bir nüfus için geçim alanı olmaktan çıkardı. Tarımsal üretimi gerçekleştiren çiftçi sayısı hızla azalıyor. 2000’de 21,5 milyon olan istihdam içinde tarımsal istihdam 7,7 milyon ile yüzde 36’ya yakın bir büyüklüğe sahipti. 2018’e gelindiğinde ekim ayında istihdam 29 milyondu ama tarımın toplamdaki payı yüzde 18,4’e geriledi. Başka bir ifadeyle, tarımdaki istihdam 17 yılda 2,4 milyon azalarak 5,3 milyona geriledi.

Özellikle genç kuşak kırsal nüfusun tarımı deneyimlemeden kentlere akması dikkat çekiyor. Tarım Bakanlığı ortalama çiftçi yaşını 55 olarak tahmin ediyor. “Genç çiftçi” yetiştirilmesi için başlatılan ve gençlere 30 bin TL (Yaklaşık 6 bin USD) hibe verilmesinden ibaret projeler ise sonuç vermekten uzak görünüyor.

Kırsalda yaşlanan nüfus ve üretimsizlik, tarımsal alanların ciddi oranda boş kalmasına neden olduğu gibi tarım alanları, özellikle kent merkezlerine yakın olanlar, inşaat arsasına dönüştü. TÜİK tarım verilerine göre toplam tarım alanları 2001 yılında 41 milyon hektar iken 2017 yılında 38 milyon hektara geriledi. Tarım alanının bu kadar kısa sürede yüzde 7,3 oranında azalması endişe verici. Sulama altyapısı da yetersiz. Tarım alanlarının ancak üçte birinde sulu tarım yapılması ise bir diğer önemli sorun.

Hayvancılık da gerileme halinde. Mera alanları daralıyor, ot verimi düşük. Endüstriyel yeme dayalı hayvancılık politikası sonucu, yem ham maddesinin yüzde 50’den fazlası ithalata bağımlı. Artan dövizle birlikte yem fiyatları da tırmanıyor ve hayvancılığı geriletiyor. Yem sanayinin en önemli girdilerini oluşturan arpanın yeterlilik derecesi yüzde 89, mısırın ise yüzde 88. Bu da yemde ithalata başvurulmasını gerektiriyor.

Özetle, tarım ve hayvancılık dışa bağımlı hale getirilirken döviz fiyatındaki sert artış 2018’de tarımı da sert biçimde vurdu ve çiftçiyi tarımdan soğutacak olumsuzluklara yol açtı, tarımın yapısal olan sorunları biraz daha ağırlaştı. Yapılması gereken, tarladan sofraya sorunları bir bütün olarak ele almak ve kronik hale gelen sorunlara çözüm üretmek. Bu sorunların en başında yüksek girdi fiyatları, çiftçinin demotive olması, üretimi terk etmesi, çiftçi yaş ortalamasının 55’i bulması, pazarlama zincirindeki sorunlar nedeniyle ürünün tüketiciye pahalı ulaşması geliyor. Ürün kayıpları, iklim değişikliğine bağlı felaketler, ithalatın yarattığı tahribat, üretici örgütlenmesinin yetersizliği konuları üstünde de hassasiyetle durulması gerekiyor.

Bu sorunların tümünü kucaklayan bütüncül bir tarım politikasının oluşturulması ve kararlılıkla uygulanması, tarımı ayağa kaldırmanın ön adımları olacaktır.

Genel kategorisine gönderildi | Çiftçi küstürüldü, gelecek endişe verici (Al Monitor, Şubat 4, 2019) için yorumlar kapalı

Turkey’s ailing agriculture faces even bleaker future (Al-Monitor, February 4, 2019)

ARTICLE SUMMARY
Turkey’s leaders are accusing grocers of price gouging amid soaring food prices, but refuse to acknowledge the cause of the problem: the country’s shrinking agricultural supply.

Soaring food prices have emerged as one of Turkey’s gravest economic woes, and everyone seems to agree now that food inflation will be a major factor in the March 31 local elections. True to style, the ruling Justice and Development Party (AKP) has sought to rein in the prices through coercive measures, refusing to acknowledge the core of the problem.

In November, the authorities raided onion depots at the behest of President Recep Tayyip Erdogan, who blamed hoarders for the surging price of onions, a key staple of Turkish cuisine. The raids, however, failed to bring the prices down and ultimately, the government had to zero down tariffs on onions to cheapen imports.

More recently, Erdogan lashed out at groceries and supermarkets over fruit and vegetable prices as some of them reached unprecedented levels. “Interest rates and inflation have declined, but the prices of fruits and vegetables at grocery stores continue to rise,” he said Jan 21. “If grocery stores continue to try to exploit my people, it is our duty to hold them to account and we will.” In response, supermarket chains chose to do away with some products, including eggplants and green peppers, instead of selling them at the soaring prices and risking the wrath of the government.

Someone had to remind Erdogan, however, that the ostensible drops in interest rates and inflation owed to tax reductions introduced by the government and that those incentives had no impact on food prices, fueled mainly by the rising cost of imported agricultural inputs such as fertilizers, pesticides and fodder. How can one pull down prices if one cannot decrease the cost of inputs?

According to the Turkish Statistical Institute (TUIK), agricultural producers increased their prices by 16% in 2018, while the prices of industrial products rose nearly 34%. The 18-point gap points to a sharp trend of decoupling after 15 years of largely parallel trends in the two sectors. It means that Turkey’s already ailing agriculture could shrink further as more producers lose hope in the sector and quit.

While seeking to discipline prices through imports — an effort that will come to nothing — the AKP government has refused to confront the core of the problem, which is the shortage in agricultural supply. The Central Bank referred to the issue in an inflation report last year, saying, “Occasional supply shortages in unprocessed food products in Turkey that lead to sudden and sharp price increases mainly stem from structural factors. Here, the inability to make an efficient and dynamic agricultural production plan is considered to be a significant structural problem. Developing a production plan requires strengthening of agricultural statistics, yield estimation and early warning system infrastructure.”

The import measures serve nothing but to further discourage producers, who have been already quitting the sector. The share of agriculture in gross domestic product shrank to 6% in 2017 and 5.7% in the third quarter last year, down from 10% in 1998.

Turkey, which has major potential for agriculture and husbandry, has seen its agriculture decline since the 1980s, when Ankara began cutting support for the sector. Public enterprises that significantly propped up the sector prior to 1980 were privatized for being a burden on the treasury. While all European Union countries maintained and occasionally even boosted support for agriculture, Turkey moved in the opposite direction in the name of fiscal discipline. In April 2006, a new agriculture law ostensibly guaranteed support to farmers, stipulating that budget funds allocated to that purpose should amount to at least 1% of GDP. Yet, according to Turkey’s Agricultural Chambers Union, the figure has hit as low as 0.56% of GDP.

Last year, primary expenditures rose nearly 22%, while agricultural supports increased only 14%, accounting for less than 2% of budget expenditures, although the agricultural sector provides nearly 19% of all jobs in the country.

The waning support has driven many producers away. As of October 2018, the share of agricultural jobs in overall employment was 18.4%, down from nearly 36% in 2000, according to official figures. The data show that 2.4 million people quit the sector in that period, bringing agricultural employment down to 5.3 million people.

Standing out here is the migration of young rural generations to urban areas without trying their hand at agriculture at all. According to Agriculture Ministry estimates, the average age of farmers is 55. Projects aimed at raising “young farmers” appear far from yielding results as they remain limited to handing out grants of 30,000 Turkish liras (about $6,000) to young people.

The aging population of rural areas and the flight from the sector have left large swaths of agricultural land uncultivated, while many fields close to urban centers have become plots for construction. According to TUIK data, the country’s agricultural lands amounted to 38 million hectares in 2017, shrinking by an alarming 7.3% from 41 million hectares in 2001. Inadequate irrigation infrastructure is another problem, with only a third of agricultural lands irrigated.

Stockbreeding is in a decline as well amid shrinking pasture areas and low grass yields. As a result of policies promoting stockbreeding reliant on industrial fodder, more than 50% of raw materials used to make fodder have become dependent on imports. Due to the sharp depreciation of the Turkish lira and the resulting increase in the cost of imports, fodder prices have shot up, dealing another blow to stockbreeding. In terms of barley and corn, two key inputs for the fodder industry, the country’s self-sufficiency rates stand at 89% and 88%, respectively, necessitating imports for fodder.

In sum, the steep increase in foreign exchange prices has aggravated the structural problems of agriculture, leading to fresh hardships that discourage farmers from soldiering on. What needs to be done is to outline a thorough approach — from field to table — and draw up solutions to chronic problems, primarily the high input prices, the demotivation of farmers, the rising average age of farmers and drawbacks in the marketing chain that push prices up until they reach the consumer. Other important issues that need to be addressed include output losses, disasters stemming from climate change, the negative impact of imports and the poor organization of producers.

A comprehensive agricultural policy encompassing all those problems, coupled with determination to follow it up on the ground, will make for an efficient first step to revive Turkish agriculture.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s ailing agriculture faces even bleaker future (Al-Monitor, February 4, 2019) için yorumlar kapalı

Metal ve yapı sanayileri komada (Al-Monitor, Ocak 25, 2019)

 

Bunun yanı sıra, krize en erken giren inşaat sektörüne girdi üreten seramik, çimento, demir-çelik gibi alt sektörlerde de inşaattaki krize bağlı olarak sert düşüşler gözleniyor.

Dövizdeki değer artışının ihracata sağladığı motivasyon ise sanayi üretiminde sınırlı etkiler yarattı.

Sektörler vergi indirimleri ile ayakta tutulmaya çalışılsa da bunun 31 Mart seçimlerinden sonra kalkması ile daha da zor zamanlar yaşanması, bu sektörlerden toplu işçi çıkarmalarının gündeme gelmesi bekleniyor.

Omurgasını sanayinin oluşturduğu ekonomide, 2018’in ikinci yarısında hissedilir biçimde ortaya çıkan resesyon, giderek depresyona, yani krize dönüştü ve yılın üçüncü çeyreğinde yüzde 1,6’ya düşen büyüme oranının yılın son çeyreğinde yerini yüzde 5 dolayında küçülmeye bıraktığı, özellikle sanayi ile ilgili öncü göstergelerden okunabiliyor.

TÜİK’in 11 Mart’ta açıklayacağı son çeyrek gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYH) yüzde 5’i bulacak bir küçülme olacağı konusunda görüşler yaygınlaşıyor. Bu durumda, 2018 büyüme hızının da Yeni Ekonomik Program’da (Orta Vadeli Program) belirtilenin aksine yüzde 3.8 değil, yüzde 2’yi ancak bulması bekleniyor. 2017 büyümesinin yüzde 7,4 olduğu anımsandığında 2018’deki yüzde 2’lik büyüme sert bir yavaşlama anlamına geliyor. Ama bunun kadar önemli olanı, 2019’u krizde geçireceği çok belli olan ekonomide daralmanın boyutlarının yüzde 4’e kadar çıkma ihtimali.

Ekonomide küçülme, 31 Mart yerel seçimlerinde seçmenin öfkesinin sandığa yansımaması için özellikle Hazine kaynakları ve öteki kamu imkânları kullanılarak hissettirilmemeye çalışılıyor. Nisan başına kadar çöpler halının altına süpürülüyor, esas kriz ateşinin nisan ayı ile birlikte alevleneceği yaygın bir kanı.

Ekonomik kriz, küçülme, inşaattan başlamıştı ama sanayide de iyice hissedilmeye başladı. Milli gelirdeki payı yüzde 20-21 arasında değişen sanayinin küçülmesi, ticaret, ulaştırma gibi hizmet sektörlerini hemen etkiliyor. Sanayi üretiminde son çeyrekte yıllık olarak yüzde 6’ya yaklaşan düşüş, doğaldır ki ekonominin tamamına, GSYH’ya yansıyacak. 2018 son çeyrekte GSYH’deki gerilemenin yüzde 5 dolayında yaşandığı tahmini, sanayideki bu sert düşüş verisine dayanıyor.

Sanayi üretimindeki gerileme mercek altına alındığında imalat sanayiindeki yıllık gerilemenin ortalamayı biraz daha geçerek yüzde 7’yi aştığı görülüyor.

İmalat sanayiindeki yüzde 7’yi aşan düşüş sektörel olarak analiz edildiğinde özellikle inşaata girdi veren alt sektörlerde üretim düşüşü dikkat çekiyor. İnşaatın en erken krize giren ve daha üçüncü çeyrekte yüzde 6’ya yakın daralan sektör olduğu hafızalarda.

İnşaata girdi veren seramik, çimento, cam, tuğla gibi “taşa toprağa dayalı” sanayilerin en sert düşüşü yaşadıkları görülüyor. Bu alt daldaki yıllık üretim düşüşü yüzde 21’i geçti. Yine inşaatla ilgili ağaç işleme sanayiinde yüzde 16 ve demir-çelik sektörünü içeren ana metal sanayiinde yüzde 12’yi aşan gerileme dikkat çekici.

İmalat sanayisinin alt dallarından otomotiv de döviz fiyatlarındaki sert artışın girdi ithalatını, dolayısıyla üretici ve tüketici fiyatlarını yükseltmesinden etkilendi. Daralan iç talep, üretimi yüzde 18’in üstünde geriletti. Aynı gerileme beyaz eşyayı içeren metal sektöründe yüzde 13’ü, bilgisayarda yüzde 12’yi buldu. İthal girdi fiyatlarından etkilenerek üretimi gerileyen sektörlerden kâğıtta üretim düşüş oranı yüzde 12’yi, plastik-lastikte yüzde 11,5’i, makine ve elektrikli cihazlarda yüzde 11’i buldu. Deri, kimya, gıda, giyim sektörlerinde de yüzde 8 ilâ yüzde 2,5 arasında değişen yıllık üretim düşüşleri var.

Üretimi azalmayan, belli oranlarda artanlar ise petrol rafinajı, ecza ve mobilya sektörleri.

İstanbul Sanayi Odası ve IHS Markit’ten elde edilen Satın Alma Yöneticileri Endeksi (PMI) anket verileri de sanayideki inişin izlendiği bir başka veri setidir.

PMI, imalat sanayisinin kaydettiği performansı sergilemek amacıyla tasarlanmış tek rakamlı, bileşik performans göstergesidir. Manşet gösterge yeni siparişler, fabrika çıkışları, istihdam, tedarikçilerin teslim süresi ve satın alma stokları gibi göstergelerden elde ediliyor. Endekste 50,0 değerinin altında ölçülen tüm rakamlar sektörde genel anlamda olumsuzluğu, gerilemeyi ifade ediyor. Kasımda 44,7 olarak kaydedilen PMI endeksi aralıkta 44,2’ye gerileyerek sektörün krize girdiğini teyit etti.

Ekonomideki küçülme, üretim verilerinden olduğu kadar satış verilerinden de izlenebiliyor. Bunlardan perakende satış endeksleri ile ciro endeksleri, tıpkı üretimde olduğu gibi iç satışlarda da sürekli bir iniş trendine işaret ediyorlar.

Özetlemek gerekirse, 2018’in üçüncü çeyreğinde yüzde 1,6 büyümede kalarak resesyona giriş yapan Türkiye ekonomisi, öncü göstergelerin verdiği sinyallere göre, tahminen, son çeyrekte yüzde 5-6 dolayında eksi büyüme ya da küçülme yaşadı. Sanayide, özellikle inşaatla ilgili alt dallarda önemli üretim gerilemeleri yaşanırken; iç talebe dönük otomotiv, beyaz eşya sektörlerinde de sert düşüşler izleniyor.

Ekonomide son çeyrekte yaşanan küçülme ile 2018 için yıllık büyümenin yüzde 2 dolayında gerçekleşeceği ama Yeni Ekonomik Program’ın yüzde 3.8’lik hedefine ulaşılamayacağı yaygın bir tahmin. 2019 için küçülme oranı tahminleri ise yüzde 2 ilâ 4 arasında değişiyor.

Sanayide daha sert düşüş, eylül ayından bu yana izlenen bazı vergi indirimleri ile yavaşlatılıyor. Otomotiv, beyaz eşya, mobilya satışlarına getirilen Özel Tüketim Vergisi, Katma Değer Vergisi indirimleri, seçimler de düşünülerek 31 Mart’a kadar uzatıldı.

Firmalar bu indirimlere ek olarak bazı dampinglere gittiler. Bu önlemler, otomobil satışlarının azalmamasında etkili olsa da beyaz eşya satışlarında yüzde 17 gerilemeyi önleyemedi. Bu sonuçta, hızla yükselen döviz ve takiben TL banka kredi faizlerindeki artışın da etkisi oldu.

Öte yandan sanayideki hızlı üretim düşüşlerinin özellikle nisan ayı ve sonrasında kitlesel işçi çıkarmalarına yol açması bekleniyor. Ekonominin türbülansa girdiği haziran sonrasında başlayan istihdam kaybının, ekim sonunda inşaatta 170 bini, sanayide 40 bini bulduğu görüldü. Bu kaybın daha sonraki aylarda sürdüğü tahmin ediliyor. 2019’da daha yüksek kayıpların da yaşanmasıyla, ekonominin en üretken iki alt sektörü sanayi ve inşaattaki iş kayıplarının krizin toplumsal faturasını da büyüteceğini, bunun önemli siyasi sonuçlarının olacağını öngörmek zor değil.

Genel kategorisine gönderildi | Metal ve yapı sanayileri komada (Al-Monitor, Ocak 25, 2019) için yorumlar kapalı

Turkey’s metal and building industries in coma (Al-Monitor, January 25, 2019)

ARTICLE SUMMARY
Declining production in key industrial sectors is seen as an omen that the worst of Turkey’s economic crisis might still be to come.

Production in Turkey’s crisis-hit industrial sector — the backbone of the economy — is in general decline, with some major sub-branches hit even harder, auguring deeper economic turmoil and mass layoffs down the road.

Figures by the Turkish Statistical Institute and the Istanbul Industry Chamber point to sharp declines in the automotive, white appliances and electronics industries amid a fast-shrinking domestic demand and climbing prices under the impact of last year’s currency shock.

The turmoil in the construction sector, which was the first to plunge into crisis, has spilled over to suppliers in sub-sectors such as ceramics, cement, iron and steel, where sharp declines are similarly observed. And while the lira’s depreciation has given some impetus to exports, its impact on industrial production has been limited.

Various sectors are trying to stay afloat with tax reductions introduced by the government, but once such incentives come to an end after the March 31 local elections, these sectors are expected to face even harder times and possibly mass layoffs.

Recession became palpable in the Turkish economy in the second half of 2018. Soon, it devolved into a crisis, with the economic growth rate falling to 1.6% in the third quarter. The available data from the industrial sector is now the harbinger of sharp contraction in the fourth quarter.

Official figures on the gross domestic product (GDP) in the fourth quarter are scheduled to be released March 11, but a growing number of pundits forecast a contraction of about 5%. This would put the annual growth rate at some 2%, well below even the 3.8% the government projected as part of revised targets in September after the turbulence began. For Turkey, a growth rate of 2% means a steep slowdown, given that the country’s GDP grew 7.4% in 2017. Obviously, the economy will remain in crisis through 2019, with some forecasts suggesting a contraction of up to 4%.

The crisis is widely expected to flare up in April in the wake of the municipal elections. Scrambling to rein in popular anger ahead of the polls, Ankara has mobilized treasury funds and other public means to cushion the impact of the crisis and keep the dirt under the rug until April.

The crisis had hit the construction sector first, and now it has become palpable in the industry sector as well. Contraction in the industrial sector, which contributes 20-21% of the country’s GDP, has an immediate impact on trade and service sectors such as transport. Industrial output shrank nearly 6% year-on-year in the fourth quarter. This steep decline is the basis on which pundits predict a GDP contraction of some 5% in the fourth quarter.

A closer look at industrial output data shows that the decline in the manufacturing industry last year was worse than the overall decline, standing at more than 7%. Industries supplying materials to the construction sector, which had shrunk nearly 6% as early as in the third quarter, stand out as the worst hit. They include the ceramics, cement, glass and brick manufacturing industries, where production fell by more than 21%. In two other sectors linked to construction — woodworking and the base metal industry, which comprises the iron and steel sector — production shrank by 16% and more than 12% respectively.

Similarly, the automotive sector — another major sub-branch of the manufacturing industry — took blows from the sharp increase in foreign-exchange prices, which made imported inputs more expensive and pushed up producer and consumer prices. Amid the shrinking domestic demand, production in the sector decreased by more than 18%.

The decline stood at 13% in the metal industry, which comprises white appliances, and 12% in the computer manufacturing industry.

Others hit by the increased cost of imported inputs include the paper, plastics and rubber, and machinery and electric devices sectors, where productions shrank respectively by 12%, 11.5% and 11%. In the leather, chemicals, food and clothing industries, the annual drops in production ranged from 2.5% to 8%.

Oil refining, the pharmaceutical industry and furniture manufacturing stood out as sectors where the output did not shrink and even grew to some extent.

Another data set reflecting the industrial downturn is the Purchasing Managers’ Index(PMI) drawn up by the Istanbul Industry Chamber and IHS Markit, a London-based financial information company. The PMI is a composite index tracking the performance of the manufacturing industry, based on five individual indexes, including new orders, output, employment, suppliers’ delivery times and stock of items purchased. An index reading below 50 indicates an overall decline in the sector. In December, the PMI dropped to 44.2 from 44.7 in November, confirming that the industry has plunged into crisis.

The contraction in the economy could be observed also in sales data. Retail sales indicesand turnover indices point to a steady downtick in sales, similar to the trend in production.

In sum, all those indicators signal that the Turkish economy shrank by an estimated 5-6% in the last quarter of 2018. In the industrial sector, sub-branches linked to construction have suffered major declines in production, along with the automotive and white appliances sectors that cater to domestic demand.

As a result, the government is widely expected to fall short of its annual growth target of 3.8% for 2018, with the rate likely to reach only about 2%. The economy is expected to continue shrinking through 2019, with contraction rate estimates ranging from 2% to 4%.

Since September, Ankara has in fact slowed the industrial decline through a number of tax cuts. With the elections in mind, tax incentives on the sales of cars, domestic appliances and furniture have been extended until March 31. In addition, many companies have slashed prices — a measure that helped to keep car sales unscathed but could not stop a 17% drop in white appliances sales. The sharp increase in foreign-exchange prices and the ensuing rise in interest rates on bank loans also bore on this outcome.

The steep declines in industrial output are expected to result in mass layoffs, especially after March. The number of employees was already down by 170,000 in the construction sector and 40,000 in the industrial sector in October, just several months after the turbulence began in the summer. The downtick in employment is estimated to have continued in the ensuing months, and with further job losses looming in 2019, the turmoil in the industrial and construction sectors — the two driving forces of the economy — is bound to aggravate the social cost of the crisis, which could hardly go without political consequences.

English, Genel kategorisine gönderildi | Turkey’s metal and building industries in coma (Al-Monitor, January 25, 2019) için yorumlar kapalı

Bataktaki futbola “can simidi” algısı (Al-Monitor, 11 Ocak, 2019)

Türkiye’nin en büyük kamu bankası Ziraat Bankası’nın da genel müdürlüğünü yürüten Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Başkanı Hüseyin Aydın 7 Ocak tarihinde Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Yıldırım Demirören ile birlikte katıldığı bir televizyon programındaTürkiye ekonomisinin yanında futbol endüstrisinin durumuna ilişkin şu sözleri söyledi: “Son altı aydır Türkiye’de yoğun biçimde kur riski, faiz riski ve ekonomide daralma olduğundan biz firmaları yeniden yapılandırıyoruz. Kur riskine, faiz riskine maruz kalan, işlerini iyi yapan, nakit akışında geçici bozulma olan, hayatta kalacak firmaları yeniden yapılandırdık. Futbola da böyle yapıyoruz.”

Ekonomide son altı ayda önce resesyon, sonra depresyon şeklinde yaşanan altüst oluş, futbol endüstrisini de vurmuştu. Özellikle bu sektörün yüzde 75-80’ine hükmeden dört büyük kulübün; Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe ve Trabzonspor’un, denetimi altında oldukları Avrupa Futbol Federasyonları Birliği’nin (UEFA) yarışmalarından dışlanmalarına varacak cezalara maruz kalma risklerinin yükselmesi, ülke riskinin artması, ülke imajının daha da bozulması anlamına gelecekti.

“Futbol asla sadece futbol değildir” diyen Simon Kuper bir kez daha haklı çıktı. Türkiye’nin borçlandığı Avrupa’da büyük popülerliği olan futbol gibi bir sektörde yaşanacak sansasyonel olaylar, ülke imajına ve risk primi (CDS) 360’ta basamak yaparak tüm ülkelerden iyice ayrışmış Türkiye’ye yeni darbeler vurabilir, Türkiye’den zaten uzak duran yabancı yatırımcıları kaçırtan etkenlere yeni bir halka ekleyebilirdi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve damadı Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak da bu riskin farkında olacaklar ki gerekli talimatları vermişlerdi. Bankacı Aydın bunu şöyle ifade etti: “Yaşanan süreçleri hepimiz biliyorduk. Sayın Cumhurbaşkanımız ve bakanımız da ‘bu tarz sıkıntıları bir an önce çözmeliyiz’ dedi. Biz de çalışmaya başladık.”

Saray talimatının 31 Mart yerel seçimlerine birkaç ay kala gelmesi elbette anlamlıydı. Futbol gibi her siyasi eğilimden seçmeni dikey ve yatay kesen bir alana “onarıcı bir dokunuş” algısı, futbol taraftarlarının sempatisini kazanmaya yarayabilirdi. Hesap bu olsa da ortada onarmaya yetecek ve yarayacak bir merhem var mıydı acaba? Banka sisteminin kendisinin futbol ve diğer sektörlerdeki çatlamaları onaracak güçleri kaldı mı?

Verilen görüntü kurtarmadan çok, bir algı yaratma çabasının ağır bastığı yönünde. Bu algı operasyonunun aktörleri ise AKP rejiminin seçime dönük tüm popülist hamlelerinin aracı Ziraat Bankası’nın Genel Müdürü Hüseyin Aydın ve TFF Başkanı Yıldırım Demirören. Türkiye’nin en büyük medya grubu Doğan’ı, Saray’ın telkinleri ve desteğiyle, Ziraat’ın verdiği 700 milyon dolara yakın kredi ile satın alan Demirören’in futbolda da medyada üstlendiğine benzer bir rolü icra ettiği yaygın bir kanı.

Futbol endüstrisinin içine düştüğü durum diğer sektörlerin başına gelenden farklı değil aslında. Ucuz dolar döneminde tatlı tatlı yapılan borçlanmalar, döviz kazanmaktan çok, döviz tüketen bir endüstri ve sonunda pahalanan doların borçları çevirmeyi zorlaştırması ile gelen kriz!

Ekonominin dışarıdan yapılan borçlanmalar ile yüzde 7 dolayında yıllık büyüme gösterdiği yıllarda ucuz seyreden döviz, özellikle dört büyük futbol kulübünün yıldız yabancı futbolcu transferlerini de özendirdi. Zamanla yabancı futbolcu sınırlaması kaldırıldı, hatta yerli oyuncularla bile kontratlar döviz üstünden yapıldı. 2018’de Türkiye futbol endüstrisinin (Süper Lig’in) piyasa değeri 600 milyon doları buldu ve futbolun merkezi olan Avrupa’nın ilk yedisi arasına girdi. Yine de piyasa değeri 8,3 milyar dolara yaklaşan İngiltere’nin, 5,2 milyar dolara ulaşan İspanya’nın yanında çok mütevazi bir büyüklük bu.

Ancak bu piyasa değeri bile Türkiye için “sürdürülebilir” değildi, ucuz döviz dönemine ait bir değerdi. Döviz fiyatları yükselince futbol sektörü birçok sektör gibi döviz yükümlülüklerinin altında ezildi. Çünkü döviz kazançları oldukça sınırlıydı. Eldeki yıldız oyuncuların satılmasına rağmen kulüplerin döviz açıkları yönetilebilir boyuta inmedi. Dövizin ardından yükselen TL faizleri, dört büyükleri iyice sıkıştırdı. Futbol ekonomisti Tuğrul Akşar’a göre kulüplerin borçları 2018’de 14.5 milyar TL’ye ulaşırken gelirleri ise 3.5 milyar TL civarında gerçekleşebildi.

Sektörden alacaklı büyük bankalardan Denizbank’ın Genel Müdürü Hakan Ateş şu değerlendirmeyi yapıyor: “Özellikle büyük kulüpler yayın gelirleri, sponsorluk, kombine ve marka ürünlerin satışından yılda yaklaşık 150 milyon dolar gelir elde ediyor. Ancak bilançolarında sürekli zarar eden bir yapı görüyoruz.” Ateş bundan sonrasında ne hedeflendiğini de şöyle ifade ediyor: “Bakanımız Berat Albayrak’ın da desteklediği bir planla her gelen yöneticinin kulübü borç batağına sokması engellenecek, ayrıca kulüpler sürdürülebilir bir finansman modeline kavuşturulacak. Kulüpler ithal futbolculara milyonlarca döviz aktarmayıp, yatırım yaptıkları altyapı oyuncularına öncelik verecek.”

Özellikle AKP rejiminin kontrolündeki medyanın gayretiyle kamuoyuna, milyonlarca taraftarı olan futbol kulüplerinin borç faizlerinin silinmesi, borçların bir kamu bankası olan Ziraat tarafından üstlenilmesi şeklinde sunulan operasyon, özünde pek de bunları içermiyor.

Yapılacak olan ise başarılabilirse sadece “kanamayı durdurmak.” Yandaş A Haber’de iki aktör tarafından dile getirilen görüşlerden öte ortada henüz formel bir plan da yok. Ziraat Bankası dışında alacaklı olan 15 dolayındaki finans kuruluşu nasıl bir borç yapılandırma planına katılacaklar ve buna mutabıklar mı bu da belli değil. Ancak görünen o ki bu operasyon, özellikle dört büyük kulübü TFF ve TBB eliyle kuşatarak kontrole almayı, küçülmeye zorlamayı, borçlarını ödetmeyi içeriyor. Bu kuşatılmışlığın, kulüplerin Saray’a politik teslimiyetini getireceği ve bunun da hedeflendiğini söylemek belki de gereksiz.

Nitekim TFF Başkanı Demirören şöyle diyor: “Acı bir reçete ile kulüplerimiz karşı karşıya kalacak. Ancak bu reçete içinde transfer yapıp, kulüplerini yaşatabilecekler. Kulüplere nefes alabilecek imkân veriliyor. Borç miktarı artık artmayacak. Herkes genel bütçelerine göre hareket etmek zorunda kalacak.” Demirören kulüpleri böyle bir disipline almanın yolunu da tanımlıyor: “Bankalar Birliği’nin de verdiği belli kişiler, lisans kurulumuza atanacak. Şu an TFF’nin sisteminde Avrupa’ya giden takımları UEFA denetliyor, geri kalanları biz TFF olarak denetliyoruz. Bütün takımlarımız ulusal denetimin içine giriyor.”

Özetle ortada bir “kurtarma operasyonu”ndan çok, borçlu kulüpleri küçültmeye, borçlarını ödetmeye ve gelecekte – politik olarak da — kontrol altında tutmaya dönük bir hamle var. Ama bunun bir “kurtarma” gibi algılanmasına çaba gösteriliyor. Operasyon sonuçta sektörü daraltacak, dolayısıyla futbol kalitesi düşecek, futbol tutkunları kendi gerçeklerine uygun bir futbol ile yetinmek zorunda kalacaklar. Rejime biat etmemiş kulüp yönetimlerinin bu kuşatmaya boyun eğip eğmeyeceklerini ise zaman gösterecek.

Makale kategorisine gönderildi | Bataktaki futbola “can simidi” algısı (Al-Monitor, 11 Ocak, 2019) için yorumlar kapalı

Turkey’s crisis-hit soccer clubs face bitter pills in rescue plan(Al-Monitor, January 11, 2019)

ARTICLE SUMMARY
A “rescue” plan is in the making for Turkey’s cash-strapped soccer clubs, but the operation might result in further political control over the soccer industry.

Backed by the government, Turkey’s banking sector and soccer federation have launched an effort to salvage the soccer industry, which, like many other sectors, is in a financial bottleneck. Many fans in the soccer-mad country may rejoice at the news, but the rescue operation is likely to result in tighter government control over soccer clubs, which are not exempt from the country’s political and cultural wars.

On Jan. 7, Huseyin Aydin, the head of the Banks Association of Turkey (TBB), and Yildirim Demiroren, the chief of the Turkish Football Federation (TFF), appeared together on a television program, in which they spoke about a debt restructuring plan for soccer clubs. Referring to Turkey’s economic downturn, Aydin said, “We have been restructuring [the debts of] companies due to serious exchange-rate risks, interest-rate risks and economic contraction over the past six months. We’ve restructured companies exposed to exchange-rate risks and interest-rate risks that operate decently, face temporary disruptions in cash flow and can survive. We are doing the same with the soccer industry.”

As a result of the economic turmoil in the past six months, Turkey’s four big clubs — Besiktas, Galatasaray, Fenerbahce and Trabzonspor, which dominate 75-80% of the sector — faced a mounting risk of penalties by the Union of European Football Associations (UEFA), including bans from tournaments.

But, as a popular saying goes, soccer is never just soccer. Given the popularity of soccer in Europe, which is home to many of Turkey’s lenders, the prospect of sensational incidents involving Turkish soccer threatened to hit further the country’s image and risk premium, which has already decoupled from those of other countries, hovering around 360 basis points, and further scare off foreign investors from Turkey.

President Recep Tayyip Erdogan and his son-in-law, Treasury and Finance Minister Berat Albayrak, must have recognized the risks and moved to issue the necessary instructions. This was evident from the words of Aydin, who said, “We all knew what was going on. The president and the minister said we should resolve such problems as soon as possible. And we got down to work.”

That the president’s instructions came shortly before critical local elections on March 31 was, of course, noteworthy. Creating the perception of a “remedial touch” to a field that brings together millions of people of all political stripes and walks of life holds the promise of winning favor with Turkey’s famously fervent soccer fans. Such could be the calculus in Ankara, but what about the means required to produce an adequate and efficient remedy? Is the banking sector itself strong enough to fix the cracks in other sectors, including soccer?

Judging by what has transpired so far, the move looks more like an effort to create the perception of a rescue than an actual rescue. The two main actors in this perception operation are Aydin, who is also the director-general of Ziraat Bank, Turkey’s largest public bank, which has become the government’s tool in its populist moves ahead of elections, and TFF chief Demiroren, a businessman close to the government who last year acquired the country’s largest media group, Dogan. The acquisition, encouraged and supported by Ankara, became possible thanks to a loan of nearly $700 million extended by Ziraat, and many believe that Demiroren is now playing a similar role in the soccer sector.

The woes of the soccer industry are no different from those of other sectors. Lighthearted borrowing at a time when the dollar was cheap by an industry that spends more hard currency than it earns resulted in a crisis after the price of the dollar shot up and complicated the rollover of debt.

In the near past, when external borrowing helped the Turkish economy grow up to 7% per year, the cheap dollar encouraged soccer clubs, especially the big four, to buy marquee foreign players. In time, the limit on foreign players was lifted and even the contracts of local players were made in dollars.

In 2018, the market value of the Super League, the flagship of Turkey’s soccer industry, reached $600 million, becoming one of the top seven in Europe. The figure was still quite modest compared to Britain’s $8.3 billion and Spain’s $5.2 billion.

Yet this market value was not sustainable for Turkey — it belonged to the era of the cheap dollar. After the Turkish lira nosedived and the price of the dollar surged, the soccer sector, like many others, began to stumble under the weight of foreign-exchange liabilities, for it had little revenues in hard currency. Despite selling star players, the clubs failed to reduce their foreign-exchange deficits to manageable levels. They were beset further by the increase in interest rates on the lira, which followed the rise of foreign-exchange prices. According to soccer economist Tugrul Aksar, the clubs’ debts reached 14.5 billion liras ($2.7 billion) last year, while their revenues stood at only about 3.5 billion liras ($651.8 million).

In remarks published Jan. 8, Hakan Ates, the director-general of DenizBank, a major creditor of the industry, grumbled, “Big clubs in particular earn revenues of about $150 million per year from broadcasting proceeds, sponsorships, combined tickets and brand products. Yet we see a constantly loss-making structure in their balance sheets.” Pointing to the goal down the road, he said, “Under a plan, backed also by [Finance Minister] Berat Albayrak, managers will be kept from plunging clubs into debt spirals. Also, clubs will acquire a sustainable financing model. They will invest in and prioritize grass-roots players, rather than spending millions in hard currency on imported ones.”

With the efforts of the pro-government media in particular, the operation has been presented to the public as writing off the interests on the clubs’ debts or the public Ziraat Bank undertaking the clubs’ liabilities, but what the essence of the operation entails is not quite like that. Still, creating such a perception among millions of fans appears to be the preponderant aim in the run-up to elections.

The effort — if it succeeds — will boil down to only stopping the hemorrhage. No formal plan has emerged thus far beyond the remarks Aydin and Demiroren made on the pro-government A Haber channel. Apart from Ziraat, the clubs’ creditors include about 15 other financial institutions. It is unclear what kind of a debt restructuring plan they will take part in or whether they will have agreed to the move. Yet the operation appears aimed at besieging and placing under control the four big clubs in particular, forcing them to downsize themselves and making them repay their debt. It is perhaps unnecessary to say that such a siege would likely result in the clubs’ political submission to Ankara and this is actually what is intended.

Indeed, Demiroren warned the clubs that they face “a bitter prescription” as part of the plan. “The clubs will be able to make transfers and survive only within the framework of this prescription. The clubs are being given a lifeline. Their debts will no longer grow. Everyone will have to act according their general budgets,” he said on the Jan. 7 program.

Dropping hints on how the clubs will be disciplined, he added, “Certain individuals from the Banks Association will be appointed to our licensing board. Under the current system in the TFF, clubs that [qualify to European tournaments] are supervised by the UEFA, while the remaining are supervised by the TFF. Now, all our clubs will be coming under national supervision.”

In sum, the plan in the making is less a “rescue operation” and more a move to force clubs to downsize themselves and repay their debts while keeping them under control — financially but also politically — in the future. The operation would eventually shrink the sector, which, in turn, would reduce soccer quality and fans would have to make do with a soccer level corresponding to the realities of their country. Whether all club managements will acquiesce to such a siege remains to be seen.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s crisis-hit soccer clubs face bitter pills in rescue plan(Al-Monitor, January 11, 2019) için yorumlar kapalı

İstanbul, krizin ve seçimlerin odağı (Al Monitor, Ocak 7, 2019)

Türkiye 2019 yılına ekonomik krizin ve 31 Mart’ta yapılacak yerel seçimlerin giderek yükselen stresiyle girdi. Bu gündem İstanbul’da özellikle hissediliyor. Türkiye milli gelirininyüzde 31’inin üretildiği, iş gücünün yüzde 22’sinin barındığı ekonominin başkenti İstanbul, krizin de merkez üssü aynı zamanda.

İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) geride kalan 16 yıllık icraatında ekonomik büyümeye inşaat sektörü lokomotiflik yaptı. En çok konut, ofis, gökdelen vb. yatırımlar, bitmek bilmeyen kentsel altyapı yatırımları, kamu-özel ortaklığı ile gerçekleştirilen altyapıya dönük muhtelif “mega proje” yatırımları ağırlıkla İstanbul’da gerçekleştirildi. İstanbul’un kent rantı, özellikle kamusal serveti, bütün bir AKP döneminde özel birikime konu edilirken, İstanbul rantının köpürtülerek katlanması ve özellikle AKP’li iş adamlarına paylaştırılması, önemli bir gerçeklik.

Yerel yönetimdeki iktidarı neredeyse 25 yılı, merkezi hükümetteki iktidarı ise 16 yılı bulan İslamcı siyaset, İstanbul’u, gelişiminin ve giderek bir rejim inşasının ana şantiyesi yaptı. Yaklaşık olarak, merkezi iktidarın ilk 10 yılında sorunsuz giden bu inşaat odaklı mimari, son beş yılda, 2014 ve sonrasında tökezledi, şimdi ise tamamen “ev yapımı” bir krizde en çok İstanbul’da sarsılıyor.

Dış kaynak akışıyla, daha çok da 460 milyar dolara ulaşan dış borçlanmayla yaşanan 15 yıllık büyüme, ağırlıkla iç talebe dönük kullanılan bu dış kaynağın önce azalması, 2018’de ise iyice kesilmesi ile durdu, kriz kaçınılmazlaştı.

Bu kriz, bekleneceği gibi en erken büyümeye öncülük eden inşaatta başladı. İlk istihdam azalışları inşaatta gözlendi. 2015’e kadar olağandışı prim yapan İstanbul konutları, 2015 sonrası hızla değer yitirmeye ve fiyatları, ortalama enflasyonun en az 10 puan altına düşmeye başladı. İstanbul’daki konut stokları, özellikle Saray’a yakın müteahhitlerin keyfini kaçırırken konut stoklarının eritilmesi için TL faizlerinin artırılmaması, hatta bazı teşviklerle alımların özendirilmesi denendi ama çare olmadı. İstanbul’un merkezi iş alanı olan Levent-Maslak aksında ofislerde doluluk oranı hızla düştü, kiralar dibe vurdu. Mantar gibi yayılan AVM’lerin çoğunda mağazalar boş ya da çok düşük cirolarla ayakta kalmaya çalışıyorlar. Dövizle yapılan kira kontratları TL’ye çevrilmiş olsa da cirolar, kiraları karşılamaya yetmiyor.

Yerli-yabancı konsorsiyumlara yaptırılan “mega projeler” de darboğazda. Kısıtlı orman ve su havzalarını barındıran kuzey İstanbul’a imar hukukunu ihlal ederek kondurulan üçüncü Boğaziçi köprüsü ve yeni havalimanı sorunlarla yüklü. Üçüncü köprü atıl, yeni havalimanıhiçbir programa yetişmedi ve geleceği sorularla dolu. Bu iki “kara deliğe,” İstanbul’un güneyinde eklenen deniz altındaki tünel geçişinin düşük performansı eklendi. Bunlar için sözleşmeyle verilen geçiş, kullanım garantileri şimdiden merkezi bütçeye ağır yüklergetirmiş durumda.

İstanbul’da inşaattan başlayan kriz diğer sektörleri, irili ufaklı tüm firmaları sarmış durumda. Hatta metropolün büyükşehir belediyesi bile ağır bir borç bunalımında.

Aynı zamanda ülke finans sektörünün merkezi olan İstanbul’da bankalar da krizde ve istihdam hızla eriyor. Daralan ekonomi iç ticarete ağır bir darbe vururken pazarlamanın vazgeçilmez halkaları olan ve beyaz yakalı istihdamında önemli yer tutan reklamcılık, medya sektörlerini de derinden sarsıyor, işten çıkarmalar giderek hızlanıyor.

Metropolü ayakta tutmaya çalışan turizm sektörüne ise Orta Doğulu ziyaretçiler damgasını vuruyor. Düşük profilli İstanbul turizmi için “dengeleyen” değil “yoksullaştıran” demek daha doğru. İstanbul’un tarihi ve kültürel varlıkları, otelleri, lokantaları, TL’nin hızlı değer kaybı sonucu çok ucuz fiyatlarla satılır halde.

Sokaktaki İstanbul seçmeninin en çok konuştuğu konuların başında artan hayat pahalılığı ve işsizlik var. 2018 yılı yüzde 20,3’lük tüketici enflasyonu ile kapanırken İstanbul’un tüketici enflasyonu da yüzde 19 ile buna yakın. Tarım dışı işsizlik ya da kent işsizliği, 2018 eylül ayı için yüzde 13,5 ve yükselme eğiliminde. İstanbul’un işsizliği her zaman ortalamadan en az 2 puan yukarıda gerçekleşir. Bu da yüzde 15’i aşan bir kent işsizliği demek.

Bu önemli kriz konjonktürüne denk gelen 31 Mart yerel seçimlerinin sonucunu da ağırlıkla İstanbul’da yerleşik seçmenin belirlemesi bekleniyor. İslamcı siyasetin İstanbul’da son 25 yılda hükümran olması da kriz konjonktürlerinin sunduğu fırsatlarla mümkün oldu denebilir. İstanbul’un ancak Üsküdar, Eyüp gibi ilçelerindeki geleneksel muhafazakârların oylarını alabilen İslamcı siyaset, 1980 ve özellikle 1990 sonrası küreselleşme rüzgârının fırlattığı yeni İstanbullu, eski Anadolulu kitlelere “dokunmayı” başararak oylarını artırdı. Metropolün çeperlerine yığılan yoksul kitlelere geleneksel sol, sosyal demokrat partiler uzak kalınca İslamcı siyaset boşluğu doldurmayı bildi.

Bir kriz yılı olan 1994’te merkez sağ ve merkez soldaki dört parti oyların yüzde 70’ini almalarına karşın ittifaktan kaçınınca, yüzde 25 oy alan Erdoğan’ın o dönemdeki partisi Refah, aradan sıyrılarak İslamcı siyasetin İstanbul belediyesinde 25 yıl sürecek iktidarını ilan etti. İslamcı siyaset 1999 seçimlerinde de merkezdekilerin aynı aymazlığını kullandı ve yüzde 27 oyla İstanbul iktidarını korudu. 2002 genel seçimlerinde bu kez seçim sisteminin de ikramı olarak yüzde 34 oyla tek başına iktidar olan İslamcıların yeni partisi AKP, 2004 yerel seçimlerinde İstanbul’u yüzde 45 oyla kazandı.

Küresel depremin Türkiye’ye yüzde 5’e yakın küçülme getirdiği bir kriz yılı olan 2009’daAKP, Türkiye genelinde ve İstanbul’da kaybetmedi ama oyları Türkiye genelinde yüzde 38’e, İstanbul’da yüzde 40’a kadar düştü. Bu, 2007’deki milletvekili seçimi sonuçlarına göre beş puanlık bir düşüştü. CHP ise oyların yüzde 33’ünü aldı. Kriz sandığa yansımış ama aradaki fark beş puana inse de yine AKP kazanmıştı.

Şimdi gözler yine bir kriz yılı olan 2019’daki yerel seçimde. İstanbul’da 2014 yerel seçimlerinde oylarını yüzde 48’e çıkaran AKP, 24 Haziran 2018 milletvekili seçimlerinde yüzde 42’ye yakın oy alabildi. 31 Mart’ta da müttefiki olacak milliyetçi MHP ile oyları yüzde 50.7’yi ancak bulabildi. İşte 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde muhalefeti umutlandıran da bu sonuç.

Krizin son altı ayda derinleşmesi ile AKP’nin oy kaybetmiş olabileceğini düşünen CHP, diğer muhalif partilerin de desteği ile bu seçimde İstanbul’da ipi göğüsleyebileceğini düşünüyor. AKP’nin ise İstanbul’u kaybetme telaşı büyük. Eski (ve son) Başbakan Binali Yıldırım’ı, oturduğu TBMM başkanlığı koltuğundan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday gösteren Erdoğan, Yıldırım’ın seçilememesi halinde kaybetmek istemediği TBMM koltuğunu ona garanti etti ve Anayasa’ya aykırı olmasına rağmen istifa etmesine gerek olmadığına hükmedildi! Bu durum yeni bir hukuk polemiğini daha başlatmış durumda.

Seçimlerin adil koşullarda yapılıp yapılmaması endişesi yanında hukuk dışı davranışlara rağmen muhalefet bu kez İstanbul’u kazanmaya yakın ama ipi göğüslemesine izin verilecek mi, bu kuşkulu.

 

Makale kategorisine gönderildi | İstanbul, krizin ve seçimlerin odağı (Al Monitor, Ocak 7, 2019) için yorumlar kapalı

Istanbul, the flashpoint of Turkey’s crisis and looming (Al-Monitor, January 7,2019) 2019

ARTICLE SUMMARY
Turkey’s commercial capital, Istanbul, is in the grips of economic turmoil, which raises the prospect of the city’s local administration changing hands after more than two decades of dominance by political Islam.

Turkey ushered in the new year under the mounting stress of economic crisis and local elections looming on March 31. The stress is felt heavily in Istanbul, Turkey’s biggest city and commercial capital, which contributes 31% of the country’s gross domestic product and harbors 22% of the labor force and is now the epicenter of the economic tremors.

Under the 16-year rule of the Justice and Development Party, construction became the engine of economic growth and Istanbul drew the largest investments of the sector, ranging from sprawling housing complexes and business high-rises to countless urban infrastructures and “megaprojects” conducted as public-private partnerships. Istanbul’s economic rent and public wealth was appetite-whetting. Rent-seeking proliferated and businesspeople close to the AKP grabbed the biggest shares.

Turkey’s political Islam movement, whose hold on power has reached nearly 25 years at the municipal level and 16 years in the central government, made Istanbul the main worksite for its own growth and then increasingly for the building of a new regime. The construction-centered drive advanced problem-free for roughly a decade after the AKP’s coming to power, but began to stumble in 2014. Today, it is in turbulence amid a fully “homemade” crisis, with the strongest jolts felt in Istanbul.

Turkey’s economic growth under the AKP relied on foreign funds, mainly external borrowing of some $460 billion, with the funds used mostly for domestic consumption. When the inflow of funds decreased before grinding to a halt in 2018, the crisis became inevitable.

Not surprisingly, the earliest blows of the crisis hit the construction sector, where the first downticks in employment were seen. After an extraordinary profit bonanza until 2015, homes in Istanbul had begun to depreciate in real terms, with price increases trailing at least 10 percentage points behind overall inflation. The housing woes in the city particularly upset builders close to President Recep Tayyip Erdogan. In a bid to revitalize real estate sales, Ankara has opposed hiking interest rates and offered incentives to promote purchases, but none of those measures have yielded results.

Offices in Istanbul’s Levent and Maslak districts, the city’s main business centers, have seen a fast decline in occupancy rates, with rents also nosediving. In many of the once-mushrooming malls, shops are either empty or struggling to stay afloat with very low net sales. For many, the sales volume can no longer meet rents despite a presidential decree in September banning rental contracts in foreign currency.

The so-called megaprojects, built by both local and foreign contractors, are also in dire straits. The third bridge over the Bosporus and the new airport, erected — by flouting zoning laws — in Istanbul’s north, where the city’s scarce forests and water basins are, remain fraught with problems. The third bridge, inaugurated in 2016, remains largely idle, while the new airport is hit by delays, facing an uncertain future. One more megaproject — an undersea tunnel to the city’s south — is underperforming. The profit guarantees offered to the builders in the project contracts have already placed hefty burdens on the central government budget.

The turmoil in Istanbul’s construction sector has spilled over to other areas, affecting big and small companies alike. Even the metropolitan municipality is in a serious debt crisis.

Istanbul is also Turkey’s financial hub, and banks are similarly in a bottleneck, marked by a rapid decline in employment figures. While the contracting economy bears heavily on domestic trade, it is deeply shaking the advertising and media sectors, two indispensable links in marketing; layoffs are on the rise in this area, which is an important one for white collar workers.

The tourism sector, which is trying to keep the city afloat, has come to cater mostly to Middle Eastern visitors. Due to the Turkish lira’s dramatic depreciation, sightseeing, accommodation and dining in Istanbul are now going for a song.

Among ordinary Istanbulites, the rising costs of living and unemployment worries are the main topics of conversation nowadays. In 2018, Turkey’s consumer inflation hit 20.3%. The rate for Istanbul was not much better, standing at 19%. The country’s non-agricultural unemployment, or urban unemployment, was 13.5% in September, tending upward. Given that Istanbul’s jobless rate is usually 2 percentage points higher than the national average, urban unemployment in the city has reached more than 15%.

Now that the March 31 local elections coincide with a serious economic crisis, Istanbulites are expected to largely influence the message of the electorate. Arguably, the long municipal reign in Istanbul of political Islam itself owes much to opportunities spawned by crisis. The Islamist movement originally appealed only to traditionally conservative Istanbul districts such as Uskudar and Eyup, but its voter base grew notably in the 1990s as its message resonated with migrant masses from provincial Anatolia, which the winds of globalization had propelled to the city. While the left-wing and social democrat parties failed to reach out to the impoverished masses swarming the city’s outskirts, political Islam managed to fill the vacuum.

In the local polls in 1994, which was a crisis year, the four center-right and center-left parties mustered 70% of the vote in Istanbul, but because they did not care to form alliances, the Welfare Party, to which Erdogan belonged at the time, grabbed the metropolitan municipality with just 25% of the vote, marking the beginning of the 25-year dominance of political Islam. The 1999 election was basically a replay, as centrist parties failed to learn a lesson from their previous defeat, letting the Islamists retain Istanbul with 27% of the vote.

In the November 2002 general elections, the AKP, the new party of the Islamists, came in first with 34% of the vote and was able to form the government alone, courtesy of the intricacies of Turkey’s electoral system. In the 2004 local elections, the AKP won Istanbul with 45% of the vote.

In the next local polls, in 2009 — a year in which Turkey’s economy shrank nearly 5% amid global financial woes — the AKP was still the winner, but its support dropped to 38% in the overall vote and 40% in Istanbul, which was 5 percentage points less than what the party had garnered in the 2007 parliamentary polls. The main opposition Republican People’s Party (CHP), meanwhile, got 33%, reducing the AKP’s lead to 5 percentage points, which was a clear but inconclusive repercussion of the economic crisis.

Now, a similar crisis climate prevails ahead of the municipal polls. The opposition is rather optimistic, given that the AKP got 42% in the general elections in June 2018, a notable decline from nearly 50% in November 2015. Moreover, it had to seek an electoral alliance with the Nationalist Movement Party, with the pair barely managing 50.7% together.

The CHP, which reckons the AKP’s support could have dropped further as the crisis deepened in the past six months, is hopeful of winning Istanbul with the support of other opposition parties. The AKP, meanwhile, appears highly alarmed over the prospect of losing the city. Erdogan nominated parliament speaker and ex-premier Binali Yildirim to run for the mayor’s office, but in order to keep the speaker’s seat in case of a defeat, he proclaimed that Yildirim did not have to resign from his current post, although this violates the constitution.

Such unlawful behavior compounds worries over the integrity of the elections, stemming from serious vote-rigging allegations in recent years. The opposition appears close to victory in Istanbul this time, but whether it will be allowed to triumph remains questionable.

 

English, Genel kategorisine gönderildi | Istanbul, the flashpoint of Turkey’s crisis and looming (Al-Monitor, January 7,2019) 2019 için yorumlar kapalı

Genç işsizliği ürpertiyor (Al-Monitor, December 27, 2018)

Yılın üçüncü çeyreğinde resesyona giren Türkiye ekonomisinin dördüncü çeyrekle beraber bir krize, depresyona yöneldiği, gelen öncü göstergelerden izlenebiliyor. Aralık ayının ortalarında yayımlanan sanayi üretim endeksi yüzde 6 dolayında gerileme gösterirken perakende satış hacminde yaşanan yüzde 7 küçülme, bir depresyona girildiğinin önemli işaretleri.

Resesyon çeyreğinin tamamlayıcı bir göstergesi ise işsizlik verileri oldu. Eylül ayı işsizlik oranı yüzde 11,4’e çıktı. 2017’nin eylül ayında bu oran yüzde 10,6 idi. Aradan geçen bir yılda işsizler ordusuna 330 bin kişinin eklenerek sayının 3,8 milyona yaklaştığı anlaşılıyor.

Genel işsizliğin yanında genç işsizliğindeki artış da dikkat çekiyor. 2017 eylül ayında yüzde 20 olarak ölçülen genç işsizliği, 2018 eylül ayında yüzde 21.6’ya, genç işsiz sayısı da 1 milyon 167 bine çıktı. Bu, her 100 işsizden neredeyse üçte birinin gençlerden oluşması demek. Kriz şartlarında genelde işsizliğin yüzde 14-15’e kadar çıkabileceği, genç işsizliğinin de yüzde 23-25’leri bulabileceği, tahminler arasında.

Ürpertici olan bu fotoğrafta gerçek genç işsizliğini ayrıca sorgulamak gerekiyor. Çünkü kavramları ve yöntemleri sorgulayınca karşılaşılacak gerçeğin ürpertisinin, bu sayıların ifade ettiğinden daha büyük olduğu görülüyor.

Öncelikle “genç” hangi yaş grubu diye sormalı. Sosyal bilimlerde yapılan analizlerde genç nüfus tabanı 15 yaş olarak alınıyor ama tavan 29 yaşa kadar çıkarılabiliyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ise 15-24 yaş aralığında bir ortak tanımdan data üretiyor.

15-24 yaş grubundaki nüfus 2018 eylül verilerine göre Türkiye’de 11,7 milyon ve 15 yaş üstü, nüfusun beşte birine yaklaşıyor. Kendi başına ülke için önemli bir potansiyel, varlık olan bu imkânın ne kadar iyi değerlendirildiği, geleceğin sorumluluğunu almaya aday gençlerin ne kadar iyi, doğru hazırlandığı ana tartışma konusu.

15-24 yaş grubu için en ideal olanı, bu yaşlarda eğitimde, okulda olmalarıdır. Ancak eğitime gerekli önemi pek vermeyen, kaynakları sınırlı tutan ülkelerde genç nüfustan eğitimde olanlar, toplam genç nüfusun üçte birinin biraz üstünde olabiliyor, geri kalanlar iş bulabilirse çalışıyorlar, iş arayıp bulamayan ya da hiç iş aramayanlar ise atıl duruyorlar. Bu son kategoriye sosyal politikada “ne eğitimde ne işteki genç nüfus” (NEET) deniyor.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) eylül ayında 15-24 yaş grubunda genç işsizlik oranının bir yıl önceye göre yüzde 20’den yüzde 21.6’ya çıktığını bildirdi. Bu geneldeki yüzde 11.4’lük işsizlik oranının neredeyse bir katı. Genç işsizlik kadınlarda daha yüksek: Yüzde 27.2. Tarım dışı kadın işsizliği ise yüzde 33.6.

TÜİK 2018 eylülde “ne eğitimde ne işte” olanların, 15 yaş üstü Türkiye nüfusunun beşte birini oluşturan 12 milyona yakın genç nüfusa oranının yüzde 26’dan yüzde 27,4’e çıktığına dikkat çekti. Gerçek genç işsizliğini ne eğitimde ne işteki nüfus veriyor.

TÜİK’e göre dar anlamda “genç işsiz,” 15-24 yaş grubundaki nüfustan iş gücü piyasasına çıkıp son dört hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanarak iş arayıp da bulamayanlar. Burada işin peşine düşmek önemli bir kriter. Dolayısıyla iş arama kanallarına başvurmayanlar işsiz sayılmıyor. Bu tanıma göre iş gücü piyasasına çıkan 5,4 milyon gençten 4,2 milyonu istihdam edilirken, iş bulamayan sayısı 1 milyon 161 bin. Yani piyasaya çıkmış genç iş gücünün yüzde 21.6’sı. Ama bunlar “dar anlamda genç işsizler,” yani işin peşine düşüp iş bulamayanlar. Oysa bir de eğitimde olmadığı halde işin peşine düşmeyen atıl, evde, kahvede zaman öldüren 2 milyon dolayında işsiz kadın-erkek genç nüfus var. Bunlarla birlikte geniş anlamda işsizlerin sayısı 3,2 milyona çıkıyor ve bunlar, toplam 12 milyona yaklaşan genç nüfusun yüzde 27,4’üne çıkmış durumda.

Eğer iş aramadığı için iş gücüne dahil olmayan, dolayısıyla “formel anlamda” işsizler içinde görünmeyen 2 milyon işsiz genç de iş aramaya çıksaydı, iş gücüne dahil olsaydı, iş bulamadığı için formel genç işsizler içinde yer alacak, genç işsizlik oranı da yüzde 21,6 değil, yüzde 43,2 olarak görünecekti! Böylece gerçek genç işsizlik sorununu şöyle ifade edebiliriz: Yaklaşık 12 milyonu bulan genç nüfusun yüzde 27,4’ü, gerçek genç iş gücünün ise yüzde 43’ünü bulan bir genç işsizliği…

Gerçek anlamda genç işsizliği, yani “ne eğitimde ne işteki genç nüfus” (NEET), diğer ülkelerde de büyük sorun elbette. Türkiye benzeri “yükselen” ülkelerde de genç işsizliği yüksek. Uluslararası Çalışma Örgütü verilerine göre, Türkiye’de yüzde 27’yi aşan NEET, Brezilya, Arjantin, Endonezya, Meksika, Hindistan gibi yükselen ülkelerde de yüzde 25 ile yüzde 30 arasında değişiyor. Bu gruba İtalya’yı da eklemek gerekiyor.

Bu sorunun en az hissedildiği ülkeler ise eğitime büyük önem veren, gençleri okul yaşlarında daha çok eğitimde tutan gelişmiş ülkeler. Japonya, Norveç, Hollanda, İsveç ve Almanya gibi ülkelerde NEET yüzde 3-6 dolayında. İngiltere, ABD, Fransa ve Kanada’da ise bu oran yüzde 10-14 arasında.

Özellikle kriz konjonktürleri genç nüfus açısından daha yıpratıcı. Kriz konjonktürlerinde işten çıkarmalara daha çok gençlerden başlanıyor. İş bekleyen gençler, umutlarını kriz ertesine ertelemek zorunda kalabiliyor.

Eğitim görmüş gençlerin işe erişimleri ayrı bir sorun. AB ülkelerinde gençlerin eğitimi arttıkça işsizlik oranlarının düşmesine rağmen, bu ilişki Türkiye’de tersine işliyor. Türkiye’de örgün eğitim sisteminde edinilen nitelikler, iş gücü piyasasının ihtiyaçlarıyla tam uyuşmuyor. Eğitimden istihdama geçişi kolaylaştıracak rehberlik, iş bulma ve eşleştirme kurumları ve politikaları da yetersiz.

Prof. Nurhan Yentürk’ün gençlerle ilgili çalışmalarında vurguladığı gibi gerçekte gençliğin eğitimsizlik, yoksulluk, sosyal dışlanma sorunları, kişisel donanım ve motivasyon eksikliği ile açıklanamayacak kadar ileri boyutlarda. Bunlar tek başına işsizlik azaltılarak aşılacak gibi de değil. İş bulabilse bile düşük ücretler, kayıt dışı çalışma, ağır iş koşulları, istihdamın tek başına çözmekte yeterli olamayacağını gösterecek kadar önemli ve yaygın sorunlar.

Sosyal devlet desteği, geleceğin mirasçısı gençler için daha çok kaçınılmaz hale geliyor. Bütçeden gençlere ayrılan kaynaklar mutlaka artırılmalı. Şimdilerde, kurallara çok aldırmadan kamu bankaları için kullanılan İşsizlik Sigortası Fonu’nun birikmiş varlıkları, genç işsizliği ile mücadelede başvurulacak bir kaynak olarak kullanılmalı. Diğer yandan genç istihdamından alınan vergiler düşürülerek, belirli süreler için gençlere istihdam vergisi muafiyetleri sağlanarak da krizde gençlerin daha az hasar görmeleri belli ölçülerde önlenebilir.

 

Makale kategorisine gönderildi | Genç işsizliği ürpertiyor (Al-Monitor, December 27, 2018) için yorumlar kapalı

Turkey’s youth unemployment reaches frightening level (Al-Monitor, December 27,2018)

ARTICLE SUMMARY
Youth unemployment in Turkey has hit 21.6%, according to official figures, but beyond the formal definitions and methodologies, the actual situation on the ground is even more alarming.

Having entered a recession in the third quarter of the year, the Turkish economy has been heading for a crisis in the fourth quarter, available indicators show. A 6% drop in the industrial production index, released in mid-December, and a 7% shrinkage in the retail sales volume are both important omens of a depression.

The September unemployment data, released Dec. 17, were supplementary indicators of the recession quarter. The jobless rate hit 11.4% in September, up from 10.6% in September 2017. The army of jobless grew by 330,000 people over a year, reaching nearly 3.8 million.

Apart from the rising overall unemployment rate, the increase in youth unemployment has also drawn attention. According to the data, youth unemployment reached 21.6% in September, up from 20% in the same period last year. The jobless youths numbered some 1.16 million, or nearly a third of the country’s unemployed. Pundits estimate that overall unemployment might reach 14-15%, and youth unemployment might hit 23-25% amid the crisis.

In this scary outlook, youth unemployment is worth a separate discussion. A closer look into definitions and measurement methods reveals a reality much scarier than what the official data reflect.

First, one needs to ask which age group is considered “the youth”? In social sciences, the floor age for the youth is 15, but the ceiling could vary to up to 29. The International Labor Organization (ILO) produces data on the basis of a definition that considers individuals aged 15 to 24 as the youth.

Turkey’s 15-24 age group numbers 11.7 million and makes nearly a fifth of the country’s population aged above 15, according to the September data. Since the youths represent important potentials and assets for their countries, how they are being raised and prepared for the future is a key question.

Ideally, those in the 15-24 age group should be enrolled in some type of educational institution. Yet, in countries that do not appreciate the importance of education and allocate limited resources to this field, young people engaged in some form of education barely exceed a third of the overall youth, while the rest are working or remain idle, unable to find or not looking for jobs. In social policy, the latter category is called NEET, or “youth not in employment, education or training.”

According to the Turkish Statistical Institute (TUIK), the unemployment rate in the 15-24 age group rose to 21.6% in September from 20% a year ago. This is almost the double of the overall unemployment rate of 11.4%. Among women, youth unemployment is worse — 27.2% — and even higher – 33.6% — in terms of nonagricultural unemployment.

The TUIK indicated that in September the NEET rate increased from 26% to 27.4% of the country’s youth, meaning nearly 2 million youths out of 12 million youths, which accounts for a fifth of Turkey’s population aged over 15. The real youth unemployment is reflected in the NEET rate.

According to the TUIK, an unemployed young person, in the narrow sense of the term, is someone between the ages of 15 and 24 who has entered the labor market in the past four weeks, looked for a job through at least one job-seeking channel and failed to find one. Chasing a job is an important criterion here. Hence, those who have not resorted to any job-seeking channels are not counted among the unemployed. According to this definition, out of 5.4 million young people who have entered the labor market, 4.2 million are employed, while some 1.16 million, or 21.6%, have failed to find jobs. Those, however, are the jobless in the narrow sense, i.e., those who have tried to find jobs but have failed to do so. There are also about 2 million others who are enrolled in an educational institution but have not looked for jobs and are basically idle. When this group is included, the number of unemployed youths in the broader sense reaches some 3.2 million, or 27.4% of the country’s young population of nearly 12 million.

Those 2 million jobless youths are not considered part of the labor force because they have not looked for jobs and therefore do not figure formally among the unemployed. Had they looked for jobs and thus become part of the labor force, they would have figured formally among the unemployed for having failed to find jobs, and the youth unemployment rate would have stood at 43.2% rather than 21.6%.

In sum, Turkey’s real youth unemployment problem could be put like this: The jobless rate is 27.4% among the country’s young population of nearly 12 million and some 43% among the actual youth labor force.

The NEET problem, which reflects the real youth unemployment, is a major problem in other countries as well, including Turkey’s emerging-economy peers. According to ILO figures, the NEET rate ranges similarly between 25% and 30% in Argentina, Brazil, India, Indonesia and Mexico. Italy also belongs to this group.

The problem is felt the least in developed countries that place high importance on education and keep their youths enrolled in educational institutions longer. In countries such as Germany, Japan, the Netherlands, Norway and Sweden, the NEET rate ranges between 3% and 6%. In Britain, Canada and France, it is higher, ranging between 10% and 14%.

Times of crisis are especially hard for the youth. Young people are often the first to lose their jobs in crisis-induced layoffs. Those waiting for jobs are forced to postpone their hopes to post-crisis times.

Access to work is another problem, especially for educated youths. In the EU, youth unemployment rates decrease as education levels increase, while in Turkey, things work the other way around. The qualifications Turkey’s education system provides fail to fully meet the needs of the labor market. When it comes to guidance to facilitate a transition from education to work, job placement and matching, institutions and policies are also not adequate.

As prominent Turkish economist Nurhan Yenturk points out in her work, problems such as inadequate education, poverty and social exclusion plaguing Turkey’s youth are so complex that they cannot be explained away with the lack of individual qualifications and motivation. Such problems cannot be overcome merely by reducing unemployment, she said. Problems such as low wages, unregistered employment and harsh working conditions are so rampant in Turkey’s labor market that this in itself shows that employment alone is not the solution.

In such an environment, social state support for the young becomes all the more crucial. Budget allocations for youths must be increased. Assets accumulated at the Unemployment Insurance Fund, which is nowadays used to prop up public banks by overlooking the rules, should be utilized to tackle youth unemployment. The government should consider also tax cuts for youth employment and temporary exemptions from the payroll tax for the young to help them weather the crisis.

English, Makale kategorisine gönderildi | Turkey’s youth unemployment reaches frightening level (Al-Monitor, December 27,2018) için yorumlar kapalı